HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) ESİRLERE KARŞI DAVRANIŞI

Hz. Peygamber (s.a.a) Allah tarafından şahsen esirlerle görüşerek onlara tebliğ edip yol göstermekle görevlendirilmiştir.

“Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki…”[224]

Büyük bir şahsiyetin savaş halindeyken kâfirlerle doğrudan görüşmesi, İslam dininin ve Allah’ın Resulü’nün esirlere yönelik göstermiş olduğu büyük bir özendir. Ancak bu görüşmenin içeriği ne olmalıdır? Allah Teâlâ Enfal suresinin 70. Ayetinde buyuruyor: “Esirlerle konuşmanın içeriği bu olmalıdır: Ey esirler eğer Allah sizin kalbinizde bir hayır görürse (ve siz de inatçı olmayıp kin saklamazsanız saadete erebilirsiniz) sizden almış olduğunun daha iyisini size verecektir. (Eğer bugün sizin özgürlük hakkınız alındıysa, ileride Müslüman olacaksınız.) ek olarak da sizin günahlarınızı bağışlayacaktır.”[225]

Gerçekten de İslam öyle bir yüce dindir ki, Peygamber’ine (s.a.a) karşı savaşmak, tövbe etmek ve ilahi mağfiretten yararlanmaya mani değildir.

Yüce İslam dini öyle bir dindir ki; Peygamber’in (s.a.a) kızı iftar vakti (üç gün aralıksız) sevmiş olduğu yemeğini yoksula, yetime ve esire vermektedir. “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”[226]

İslam öyle bir dindir ki, (liderlikte) Peygamber’den (s.a.a) sonra olan ikinci kişi Hz. Ali (a.s) yaralandıktan sonra katili yakalanınca onunla ilgili olarak şöyle buyurdu: Bu katili esir olarak hapsedin onu yedirin, ona içecek verin ve onun esirlik döneminde ona iyi davranın.

 

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) MUHALİFLERE KARŞI DAVRANIŞI

Alalh Teâlâ buyurmuş olduğu gibi: “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş.”[227]

Ve onları geri çevirme, Peygamber’in (s.a.a) onlara karşı olan davranış biçimini belirtmektedir. Ama Enfal suresinin 59. Ayetinde okuyoruz ki: “Bir topluluğun hainlikte bulunacaklarından korkarsanız oradaki anlaşmayı boz ve bunu onlara bildir.”

Diğer bir ayette ise şöyle buyurmuştur: Yahudi ve Hıristiyanları her ikisini de ortak olduğu şeyde bir olmaları için yardımcı olmaya davet et.

Evet, tevhitte birleşmenin ve şirkten uzak olmanın yüce İslam dininde büyük yeri vardır. Diğer bir ayette şöyle buyurmuştur:  “Yanlış ve mantıksız sohbetlerle geçen toplantılara katılma ve uzak dur. Şayet onlar kendi yollarını değiştirirler.”1

Resul-i Ekrem (s.a.a) muhaliflerin sözünü öyle dinlerdi ki Peygamber’in (s.a.a) kendilerine inandığını zannederlerdi. (Yine o münafıklardan:) O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü o Allah'a inanır, müminlere güvenir ve o, sizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah'ın Resulüne eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.[228]

Ama amelde asla onlardan etkilenmezdi, onlarla savaştığında bütün askeri imkânlardan yararlanıyordu, ok atma eğitimini yeni yetişen gençler içinde gerekli görüyordu. Hatta bunu öğrenebilmeleri için ödüllü yarışmalar düzenlemekteydi.  Ve şöyle buyurdu: Allah’ın düşmanına taraf atılan bir ok için hem onu yapan hem atan ve hem onu alıp da İslam askerlerine verenler cennete gideceklerdir.

Münafıklar karşısındaysa onların mescitlerini yıktıklarını görüyoruz. Tebük Savaşında münafıklar bir evde toplanarak Peygamber (s.a.a) ve Müslümanlar için planlar kuruyorlardı. Peygamber (s.a.a) olaydan haberdar olunca emir ederek o evi onların başlarına yıktırdı.[229] Peygamber (s.a.a) onlardan yaşayanlara çok katı davrandı. “Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.”[230]

Hz. Peygamber’in mektebinde gevşeklik ve ayrımcılığın asla yeri olmazdı. Ebu Leheb Peygamber’in (s.a.a) amcasıydı. Ama tebbet suresi sert bir dille onun hakkında inmiştir. Evet, fitne çıkartanın eli kesilmelidir. O şahıs bir Peygamber (s.a.a) amcası olsa bile bu konuda Kuran’ın kesin emri vardır. “(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.”[231]

Allah Teâlâ birçok ayette Peygamber’ini (s.a.a) teselli ederek düşmanın çabaları ve kendi aralarındaki anlaşmaları senin iradende etkili olmamalıdır diye uyarıyor. “Kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah'a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter.”[232] Sabret! Senin sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma![233]

(Resulüm!) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.[234]

(Resulüm!) Onların dediklerine sabret. Güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile tespih et.[235]

Bir gün Allah Resulü’nün düşmanlarından biri yanına gelerek “Selamun aleykum” yerine sam aleykum” dedi. yani ölüm sana olsun. Ve bunu saygısızca kaç kez tekrarladı. Ama Peygamber (s.a.a) intikam olma yerine “aleyke” sana olsun kelimesiyle cevap verdi. Orada bulunan bazıları üzülerek Allah Resulü’ne dediler: Neden bu hakaretin karşılığını vermedin? Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: (Yalnızca “aleyke” yani söylediklerinin tamamı senin için) diyerek cevapladım.[236]

İslam muhalifleri ve düşmanları farklı gruplardır. onlardan bazıları şunlardır:

-Bir grup bilgisiz oldukları için muhaliftirler, Müslümanlar ve İslami düzen ile işleri olmaz.

-Bir grup yanlış tebliğ ve bilgilenme sonucu gafil düşmüşlerdir.

-Bir grup kendi menfaat ve çıkarlarını korumak için muhalif olup kendi yanlışlıklarına devam etmektedir.

-Bir grup güçlü devletlerden korktukları için Müslümanlardan uzak olmayı seçmişlerdir.

-Bir grup kuşkulu bir yaklaşım sergilemektedirler.

-Bir grup bir gün antlaşma yapar ama daha sonra kendi menfaati için veya görmüş olduğu zarardan dolayı kaçış yolu arayarak antlaşmaya uymamıştır.

-Bir grupsa kılıcı önde bağlayarak İslami yok etmek için Müslümanlara saldırmaktadır ve saldırı anında cephe arkasındakilerle korunmaları için antlaşma yapmaktadırlar.

Onların saldırıları planlanmış siyasi, ekonomik ve askeri boyutlardadır. Bunlar hain fesatçılardır ve bunların inançları gerçek olmayıp gösteriş için olduğu delillerle kanıtlanmıştır.

İslam’ın yukarıda zikredilen her grup için hükmü vardır. Bu hükümler ayetlerde ve hadislerde görülmektedir ki her grubun hükmü ayetler ve hadislerden çıkartılması ve ona dayanarak fetva verilmesi adaletle davranan fakihlere ve taklit mercilerine ve İslam ümmetinin liderine mahsustur.

Burada konuyla ilgili olarak Kur’an tabirlerinden kaç örnekle sunacağız: Bazen münafıklar Peygamber’in (s.a.a) vaktini alarak Peygamber’e (s.a.a) habercilik yaptıklarını sanıyorlardı ve Peygamber’in (s.a.a) onların söylediklerinin tamamını kabullenmediğini zannediyorlardı, Peygamber’in (s.a.a) onları dinlediğini söylerlerdi. Bu grubun işi yalnız bununla ibaretti. Kur’an bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır: “(Yine o münafıklardan:) O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü o Allah'a inanır, müminlere güvenir ve o, sizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah'ın Resulüne eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.[237]

Ama diğer bir grup Peygamber’den (s.a.a) konuşmalarına rağmen kendi aralarında oluşturdukları toplantılarda insanları yoldan çıkartarak onları Allah yolundan uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Bu grubun cezası çok daha ağırdır. Üçüncü grup ise kendileri için bir sığınacak yer düzelterek mescidi Zirarı kurmaya başladılar ve mescit adı altında orada toplanarak kendi aralarında görüş belirtip insanları yanıltmak için Allah Resulü’nü (s.a.a) davet ederek mescidin açılışını yaparak cemaat namazı kıldırmasını istiyorlardı. Bu grubun İslam ümmetinin kalbinde  üst kurmaktadırlar. Ama Peygamber’in (s.a.a) kendi emriyle ve Müslümanların eliyle bu mescidi yıktılar.

Diğer bir grup da sürekli antlaşmalarını bozarlar, Allah Enfal suresinin 55. Ayetinde onları yeryüzünün en kötüleri olarak adlandırmaktadır.  Bu surenin 56. Ayetinde de bunlar için takvasız insanlar demektedir.

Ama cephe arkasındakilerin yardımlarıyla İslam’ı ve Müslümanları ortadan kaldırmak için çalışan grup hakkında Kur’an şöyle buyuruyor: “Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almaları için onlar ile (onlara vereceğin ceza ile) arkalarında bulunan kimseleri de dağıt.[238] (Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onlarla yaptığın ahdi) aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez.”[239]

Ama delillerle kanıtlanarak hainlik yapan grup için Kur’an şöyle buyuruyor: Sen de onların antlaşmalarını taraflarına at. (ve onu boz) veya onlara kendileri gibi davranacağını bildir.

Evet, toplumsal düzeni bozma olaylarında Müslümanlar onların hainlik yapmalarını beklememelidirler, belki hainlik ihtimali verildiğinde bile gerekli önlemleri almalıdırlar.

Bunun için antlaşmayı karşılıklı olarak bozmak adaletle bağdaşmaktadır. Antlaşmalara bağlılık fitne korkusu olmayıncaya kadardır. Aksi halde antlaşma bozulur ve karşı tarafa da haber verilir.

Müslümanlar her konuda gerekli ve yeterli önlemleri almalıdırlar. Kâfirler suni ve yapay antlaşmayla ve hainlikle İslami düzene zarar veremesinler.

Düşmanı ve onun düşmanlık derecesini tanımak bir uzmanın hastasının hastalığını teşhis etmesi gibidir ki cesaretli, adil, tecrübeli ve siyasi bilgiye sahip olan bir uzmana ihtiyaç vardır. Ve bu adalete, içtihada sahip olan bir liderin kontrolünde olmalıdır.

Yahudi’nin biri Allah’ın Resulü’nden alacaklıydı. Onu istedi hazret buyurdu: Şimdi param yoktur. Yahudi dedi: Buradan hareket etmene müsaade etmem öğleye kadar hazreti bekletti. Peygamber (s.a.a) öğle namazını sokakta bir köşede kıldı. İkindi, akşam ve yatsı oldu namazlarını aynı yerde kıldı, sabaha kadar hazreti orada bekletti. Sabah namazını da orada kıldı. Müslümanlar sinirlenerek öfkeli bakışlarıyla Yahudi’yi tehdit ediyorlardı.[240]Bir Yahudi seni yakalayarak burada bekletti. Peygamber (s.a.a) onları bu davranışlarından uzak tuttu ve buyurdu: Yahudi haklıdır. Sonuçta Yahudi Müslüman oldu ve şöyle dedi: Ben Tevrat’ta senin hilm’in ile ilgili bilgi edinmiştim burada seni imtihan ederek senin doğruluğuna ve vaat edilen Peygamber (s.a.a) olduğuna inandım.

 

HZ.PEYGAMBER’İN (S.A.A) MÜŞRİKLERE KARŞI DAVRANIŞI

Müşrikler Resul-i Ekrem’den (s.a.a) ya onların putlarına saygılı olmasını veya bir yıllığına putlarına tapmaları için mühlet istediler. Peygamber (s.a.a) onların isteklerine sıcak bakmaya yanaşırken, Allah’ın ikazı ile karşılaştı Kur’an buyuruyor: “Müşrikler, sana vahy ettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahy ettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi.” O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.[241]

Bu ayet şunu gösteriyor ki: Kâfirler büyük makam sahiplerini kendilerine yönlendirmek için, planlı davranış sergiliyorlar. Din önderleri uyanık olmalıdırlar. Mektebin değerlerinden ödünç vererek irtibat kurmanın anlamı yoktur.

Alah Teâlâ hassas noktalarda ve konularda evliyalarını muhafaza ediyor ve eğer onun koruma lütfü olmazsa peygamberlerinin ismeti (günahtan sakınma) için taahhüdün anlamı olmaz. Peygamberler kanıtlı olmalı ve hiç kimseden etkilenmemelidirler. Sapmak az olsa bile Peygamber gibilerinden kabul edilemez. Allah’ın hem lütfü vardır hem peygamber gibilerinin yoldan çıkanlarının azabı ve cezası ki normal insanların dünyada ve ahretteki cezalarının iki katıdır. Kâfirlere karşı yönelmek ilahi yardımların kesilmesine sebep olur. “O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.”[242]

Bu nedenle düşmanın aza kanaat etmeyeceğini bilmeliyiz. Kur’an buyuruyor: “Sen onların milletlerine tabi olmadıkça ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut ve razı olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah'ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir. Şanım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah'tan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.”[243]

“Onlar istediler ki yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”[244]

“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların ezalarını bırak (aldırma) da Allah'a tevekkül et. Allah vekil olarak hepsine yeter.”[245]

 

HZ. PEYGAMBER’İN MÜNAFIKLARA KARŞI DAVRANIŞI

Allah Teâlâ Peygamber’ine (s.a.a) buyuruyor: (He r ne kadar senin davranışın Müslüman’ın cenazesinde hazır bulunmak olsa da,  Müslüman görüntülü münafıkların konum değişiktir.) “Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabir’inin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.”[246]

Evet, münafıklarla uzaklaşma mücadelesi verin! Namaz manevi cezalandırmak için kullanılmalıdır. Münafıkların cenazesi tahkir edilmelidir.

Elbette Resul-i Ekrem’in (s.a.a) münafıklara yönelik şiddetli davranışı yeminlidir.  onların gözyaşlarına güvenilmez. Yusuf’un kardeşlerinin ağlayarak gelip Yusuf’u kurt yedi dedikleri gibi “Dediler ki: "Vallahi biz böyle güçlü kuvvetli bir topluluk iken, buna rağmen onu kurt yerse, o zaman biz kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olmuş oluruz."[247]

Onların yeminlerine güvenilmez, onların ettikleri yemin yapacakları kötülüklere karşı bir siperdir. “Yeminlerini kalkan yapıp Allah'ın yolundan çevirdiler. Onlar için küçük düşürücü bir azap vardır.”[248]  Onların Peygamber’i şaşırtacak konuşmalarına da güvenilmez. “İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Hâlbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.[249]

Onların sarhoşluk anlarında kıldıkları namaza da güvenilmez. Zorlanarak verdikleri zekâta da güvenilmez. İnfakların onlardan kabul olunmamasına sebep, gerçekte Allah'a ve Resulüne inanmamaları, namaza ancak üşene üşene gelmeleri, verdiklerini de ancak istemeye istemeye vermeleridir.[250] Yaptıkları mescit de kabul edilmez. Çünkü o dırar (zarar veren) mescittir. Medine’deki münafıklar mescide uzak olduklarını bahane ederek Resul-i Ekrem’in (s.a.a) mescidinin karşısında mescit yaptılar. Mescit adı altında Müslümanların arasına nifak sokmak için Peygamber’den (s.a.a) orada namaz kıldırarak tanınmasını istediler. Ayet nazil olarak Peygamber’e (s.a.a) orada namaz kılmaması emredildi ve oranın İslam ümmeti içerisinde fitne yaratmak amacıyla yapıldığını haber verdi. Peygamber (s.a.a) o mescidi yıktırdı. “O mescit içinde sen kesinlikle namaza durma. Ta ilk gününde temeli takva üzerine kurulan mescit elbette içinde namaz kılmana daha layıktır. Onun içinde günahlarından arınmayı seven kişiler vardır. Allah da arınmış, ak pak olmuş olanları sever.”[251]

Mescidi yaptıran münafıkların lideri Ebu Amir isminde birisiydi. Onun Hentele isminde bir oğlu vardı. Hentele evlendikten sonra zifaf gecesinde eşiyle beraber oldu gusül almadan cepheye giderek şehit düştü. Hz. Peygamber onun hakkında şöyle buyurdu: Ona melekler gusül verdi.

Bu Resul-i Ekrem’in (s.a.a) örnek olan siyerindendir. Fitne ve entrikaya düşen şahıslara yönelik Allah’ın emriyle gösterilmiş olduğu sert ve şiddetli bir tepkidir. Ayeti kerime de buyurduğu gibi: “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş. Onlara karşı katı ol. Onların varacakları yer cehennemdir ve orası ne kötü bir yerdir.[252]  Onlara şiddetli davran emrine amel ediyordu.

 

HZ. PEYGAMBER’İN KÂFİRLERE KARŞI DAVRANIŞI

Resul-i Ekrem (s.a.a) böyle şahıslara yönelik dostça bir davranış sergilerdi.  Kur’an Peygamber’e (s.a.a) buyuruyor: Eğer müşriklerden biri aman dilerse, ona aman ver. Ta ki, Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu güvenlik içinde olduğu yere kadar gönder. Çünkü bunlar gerçekten de bilgisiz bir kavimdirler.[253]

Ve ayetleri duyarak hidayet kavuşabilirler.

Evet, İslam rahat ve serbest bir dindir. Fikir, düşünce ve araştırmayla var olan imanı desteklemektedir. Baskı ve korkuyla oluşan imanı değil.

Savaş zamanında bile kâfire araştırma hakkı tanımıştır. Çünkü bazılarının doğru yoldan sapma nedenlerinden birisi Onların inat ederek kin saklamalarından değil,

Bizlerin yeterli kadar tebliğ ve açıklama tapmamamızdan kaynaklanmaktadır.

Evet, hidayete erebilirler diye İslam dini düşünme ve araştırma yolunu ölümü hak edenler içinde açık bırakmıştır. Mantıkla oluşan bir mektepte acele etmenin anlamı yoktur ve olamaz. Bu nedenle buyuruyor: rahatlıkla düşünebilsin diye Onu güvenli bir yere vardırın.

Evet, eğer bir gün kâfirler Peygamber’in (s.a.a) varlığını kendi hürriyetlerinde bir kısıtlama olarak görüyorlarsa Peygamber’in (s.a.a) varlığı ümmete Allah’ın azabının gelmesi anlamına gelir. “Muhammed Allah'ın elçisidir.”[254] Kelimesi her zaman için tarihte kalıcıdır.

 

PEYGAMBER’İN (S.A.A) KÖTÜ İNSANLARA KARŞI DAVRANIŞI

Mekke müşriklerinden bir grup Medine’ye gelerek Müslüman oldular. Ama hastalandıkları için Peygamber’in (s.a.a) emriyle temiz suya ve havaya sahip olan Medine’nin dışında bir yere gönderildiler. Zekât olarak develerin sütünden faydalanma izni onlara verildi. İyileştiklerinde Müslüman çobanları tutuklayıp ellerini ve ayaklarını keserek gözlerini çıkarıp, develerini yağma ettiler. İslam dininden çıkıp tekrar müşrik oldular. Allah’ın Resulü onların tutuklanma emrini verdi. Ve çobanlara yaptıklarının kendileri için yapılmasını istediler.

Allah, Maide 33. Ayetinde buyuruyor:  “Allah'a ve Resulüne savaş açanlarla yeryüzünde bozgunculuk etmeye koşanların cezaları, ancak öldürülmektir yahut asılmaktır, çapraz olarak elleriyle ayaklarının kesilmesidir yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları horluktur, ahretteyse pek büyük bir azap vardır onlara”[255]

Evet, toplumun ıslahı için nasihat ve doğru yolu gösterdikten sonra güçlü ve iradeli olmak gerekir.

Bu ayeti kerime de müşriklere değişik cinayetlerinden dolayı çeşitli cezalar verilmiştir, bu cezaları uygulamak adaletle hükmeden İslam hâkimlerine aittir. İslam hâkimleri ise müşriklerin işledikleri cinayetleri, köy, kasaba ve şehirlerde çıkarmış oldukları huzursuzluklara göre hüküm vermektedirler.

Hadis-i şerifte belirtildiği gibi, silah zoruyla insanın can, mal ve namusunu tehdit edenler de aynı şekilde cezalandırılmalıdırlar. Daha önemlisi, Kuran böyle insanları Allah ile savaşanlar olarak zikretmektedir. Hadislerde, bu kişileri cezalandırma görevi Hz. Ali’ye (a.s) verildiğini görmekteyiz.

Zikrolunan ayette müşriklerin ellerinin, ayaklarının kesilmesi, öldürülmeleri, bulundukları yerden sürgün edilmeleri, rahim olan Allah tarafından merhamet sahibi peygamberine emredilmesinin sebebi, mektup yazarak, elçi göndererek ikna etmeye çalışıldıktan sonra ve tüm ikna yollarının cevapsız kalması sonucu olmuştur.

İslam dininde, açık delilin yanı sıra adaletin göstergesi olan Kitap ve ilahi kanunun bir parçası olarak demirden de bahsedilmektedir.

Yani her şeyden önce talim ve terbiye, bu yol cevap vermediğinde cezalandırma yolu gerekmektedir.

Evet, adaletin uygulanmasına mani olup ve engel çıkaran insanlara karşı cezalandırmaktan başka bir yol kalmamaktadır.

Hadid suresi 25. Ayete baktığımızda, sorumluluk verilen insanlara görevlerini yapabilmek için gereken malzemelerinde temin edildiğini görürüz. Ayet şöyle buyurur: “Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde çetin bir azap ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık. Allah da kendisine ve Resüllerine ve gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”[256]

Bu ayet-i kerimeye göre toplumda üç tür mekanizmaya ihtiyaç vardır:

1-    Kanun ve kural mekanizması ( biz onunla kitap gönderdik)

2-    Adalet mekanizması (adaleti uygulamak için) “Mizan gönderdik”

3-    İcra mekanizması ( Hadid indirdik)

 

HZ. PEYGAMBER’İN PİŞMANLIK DUYANLARA KARŞI DAVRANIŞI

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”[257]

Uhut savaşında Müslümanlar, yenilmelerinin suçlusu kendileri olduklarını anladıklarında Hz. peygamberin etrafını sararak özür dilemeye başladılar. Allah’tan emir geldi:

1-    Sana karşı yaptıkları zulümden dolayı bağışla onları. Evet, İslam dini sevgi ve yumuşak davranma dinidir, sert ve kaba davrananlar uyumsal olamazlar.

2-    Allah’a karşı yaptıkları günahtan dolayı bağışlanmaları için dua et.

3-    Uhut savaşının mağlubiyeti onlara danışıp karar vermene rağmen, bu tür sonuçlar seni insanlarla görüş alış verişi yapmanı engellemesin, çünkü başkalarının görüşüne başvurmakta birçok faydalar vardır. Bazıları şöyle:

a)     Askeri birliklerin hal ve hatırını sormak

b)    Dost ve düşmanın birbirinden ayırt edilmesi

c)     Karar verirken görüşlerin en uygun olanının seçilmesi

d)    Sevgi ve saygının oluşturulması

e)     Bencillikten uzak durulması

f)      Her şeyin fiili olarak başkalarına öğretilmesi

g)     Başarılı olunduğunda kıskançlığın önlenmesi  ( evet insanlara konuşularak başarıya ulaşılırsa bu başarı, tüm halkın ortak görüşü neticesinde elde edildiği için hiç kimse kıskanmaz)

h)     Yenilgi ve mağlubiyet durumunda üzülenlerin çoğalması ( insanların ortak görüşünden sonra mağlubiyet olursa, herkes mağlubiyet üzüntüsüne ortak olurlar)

Hatırlatmak gerekiyor ki, başkalarıyla görüş alışverişi yapmak hâkimiyet ve Allah’a tevekkül etmekle asla çelişki yaratmaz, müşavereyle beraber son kararı vermek yine Hz. peygambere aittir.

 

HZ. PEYGAMBER’İN SABRI (VAKARI)

İslam peygamberi Allah tarafından sabırlı olmakla görevlendirilmişti.

“(Ey Muhammed!) Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret.”[258]

“Sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.”[259]

“(Ey Muhammed!) O halde yüksek azim sahibi peygamberlerin sabretmesi gibi sabret.”[260]

“Rabbinin rızasına ermek için sabret.”[261]

“Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir halde Rabbine yakarmıştı.” [262]

“Sen sabret! Şüphesiz Allah’ın verdiği söz gerçektir”[263]

“Ey Muhammed! Onların (kötü ve çirkin konuşmalarına, iftiralarına, alay etmelerine, küçümsemelerine ve kötü davranışlarına) söylediklerine karşı sabret.”[264]

Muhaliflerin sözlerine karşı sabırlı olma emri dört kez gelmişse, bahane aramaların, yanlış propagandaların, insanları kuşkulandırmaların, bitmeyen ve gereksiz isteklerin, dilleriyle yaptıkları eziyetlerin Hz. peygamberi daha fazla üzen şeyler olduğunun bir göstergesidir.

Peki, bunların tamamının karşısında Hz. peygamberi (s.a.a) sabırlı kılan şey neydi?

Kuran ayetlerine baktığımızda Allah Teâlâ’nın çeşitli yollarla onlara karşı sabırlı kıldığını rahtlıkla görmekteyiz. Allah Teâlâ, İslam dinini tüm dinlere galip geleceği vaadini vermiştir.

“O, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir. (Allah) o hak dini bütün dinlere üstün kılmak için (böyle yaptı). Şahit olarak Allah yeter”[265]

“O, Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasalar da dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir.”[266]

“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.”[267]

“İşte durum bu: (Allah müminleri güzel bir şekilde dener), bir de Allah kâfirlerin tuzağını zayıf düşürendir.”[268]

“Şüphesiz biz, Allah ile beraber başka ilah edinen alaycılara karşı sana yeteriz. İlerde bilecekler.”[269]

Kuranı koruyacağını vaat etmiştir.

“- Şüphesiz o zikri (Kuran’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.”[270]

“Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da, “Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.”[271]

“Allah, içinizden, iman edip de Salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaat de bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”[272]

“Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti, “Onlara mutlaka yardım edilecektir.” “Şüphesiz ordularımız galip gelecektir.”[273]

Hz. Peygamber’in (s.a.a) endişeleri ve yüce Allah’ın tesellisi

Hz. peygamber (s.a.a) kendisinden sonra çıkabilecek fitnelerden dolayı endişeliydi.

Allah Teâlâ Hz. peygambere hitaben şöyle buyurur:

“Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları halde ağızlarıyla “İnandık” diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar, (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler: “Eğer size şu hüküm verilirse onu tutun. O verilmezse sakının.” Allah kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvalık, ahrette ise yine onlara büyük bir azap vardır.”[274]

-Muhaliflerin topluluklarından endişeleniyordu. Yüce Allah endişelenmemesini buyuruyor.

-Yapılan işkence ve eziyetlerden endişeliydi. Allah Teâlâ peygamberini okşayarak endişelenmemesini buyurur: “Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlandı da onlar, kendilerine yardımımız erişinceye dek sözlerinin yalan sayılmasına ve uğradıkları eziyetlere katlandılar…”[275]

-Yalanlamalarından dolayı endişeleniyordu, Allah Teâlâ buyurdu:” Seni yalanlarlarsa sen de deki: Benim yaptığım iş bana ait, sizin yaptıklarınız size. Siz, benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”[276]

-Şüphesiz Allah’la bir olanın asla eksiği kalmaz.

“(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir.”[277]

-Kâfirlerin maddi açıdan refah içerisinde oluşları, müminlerin ise yoksullukla pençeleşmeleri HZ. peygamberi (s.a.a) endişelendiriyordu. Allah Teâlâ buyurdu:” Artık onların malları ve evlatları, seni şaşırtıp imrendirmesin. Şüphe yok ki Allah, onları o malla, o evlatla dünya hayatında azaplandırmayı diler ve kâfir olarak da güçlükle can vermelerini murad eder.”[278]

-Onların uzun yaşamalarından dolayı endişeliydi. Allah Teâlâ buyurdu: “Ant olsun ki senden önceki peygamberlerle de alay edildi de kâfirlere mühlet verdim, sonra da onları helak ediverdim. Nasıl bu azap?”[279]

-Halkın inkârcı oluşu ve dine yardımcı olmamasından endişeliydi. Kuran buyurur: “Kâfirler, sen peygamber değilsin derler; de ki: Sizinle aramda tanık olarak Allah ve kitap bilgisine sahip olan yeter.”[280]

Rivayetlere göre “kitap ilmine sahip olan”dan maksat Müminlerin emiri Hz. Ali’dir (a.s). Yani Ali gibi birisi sizin tamamınıza yeterlidir.

Onların küfürde ısrarlı olmalarına karşı endişelenme! Onların seni üzecek kadar değerleri yoktur.

Endişelenme! Endişelenmek seni görevlerinden geri bırakır. Onların küfrü sana zarar vermez.” Şüphe yok ki Allah, çekinenlerle ve iyilik eden kişilerledir”[281]

“O gizli konuşmalar, inananları mahzun etmek için ancak Şeytan'ın iğvasıyla meydana gelir ve hâlbuki Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir şey zarar vermez ve dayananlar, artık Allah'a dayansınlar.” [282]

Endişelenme! Sen tebliğinde kusur etmedin. “Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü bizedir, artık biz de onlara yaptıklarını haber vereceğiz. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.”[283]

-İnananların dökülmelerinden endişeleniyordu. Allah Teâlâ buyurdu: “inkâr ederlerse zaten biz, kâfir olmayacak bir topluluğu onların yerine geçmeye memur etmişizdir.”[284]

İnsanlara karşı ilahi azaptan endişe etme! Sen onların arsında olduğun halde, onları azaplandırmam, onlar istiğfar ettikleri sürece onlara azap indirmem.

Hz. peygamber (s.a.a) dünyadan göçtüğünde Hz. Ali (a.s) buyurdu: dünyada bulunan iki korumadan birisi gitti, diğeri ise istiğfardır onu koruyun.[285]

Gerçekten de insan kuran ziyafetinde oturduğunda Hz. peygamber’in (s.a.a) etmiş olduğu endişeleri ve Yüce Allah’ın onu teselli ettiğini görünce, insanları hidayet etmenin ne kadar zor olduğunu, yüce ahlaka ve seeyi sedre ( her şeye tahammüllü bir kalbe) sahip olan bir zatın endişelerinin yerinde olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Kör ve cahil insanlar, ne kadar çok anlamsız beklenti ve ne kadar hile ve entrika hazırlayarak İslam’ın yüce peygamberine engel olmuşlar, Müslümanlar ise bu entrikalar, kötülükler karşısında Allah’ın tesellilerini Hz. peygamberin hayat tarzından öğrenerek kendi hayatlarında uygulayabilirler.

Rivayetlerde Hz. peygamber buyurur: “Ümmetim için en fazla endişelendiğim, nefislerine uymalarıdır”.

Bir diğer hadiste şöyle buyurur: “sizin için küçük şirkten daha fazla endişe ediyorum”. Sordular Ey Allah Resulü küçük şirk hangisidir? Buyurdu: “Riya, iki yüzlülüktür”.

Bir başka hadisinde: “sizin başınıza doğru yoldan sapan insanların geçip önderlik yapmasından endişe ediyorum.”

Müminlerin emiri Hz. Ali (a.s) buyurur: Hz. peygamber başı benim kucağımda iken uykuya daldı. Biz bir topluluk halinde Deccal hakkında konuşuyorduk, Hz. peygamber suratı kızarmış bir halde uyandı ve şöyle buyurdu: Ben size Deccal dışındakilerden korkuyorum, hak ve doğru yoldan çıkan, Ehlibeytimin kanını dökecek yöneticilerden korkuyorum.

Başka bir hadiste: Ümmetime yönelik endişem, âlimlerin ve hâkimlerin meyilleşmeleri ve dinde yanlış algılamalarıdır.

Diğer bir hadisinde buyurur: Fitne sizi sardığında ne yapacaksınız? Çocuklarınız fitneyle büyüyecekler, büyükler o fitne ortamında yaşlanacaklar, insanlar o fitnelere alışacaklar, öyle ki o fitneler bir sünnet ve kanun halini alacak, değiştirilmek istendiğinde sünnet ve kanun elden gitti diyecekler.

Hz. peygamber bu yakınmasının devamında buyurur: Dindeki nafaka Allahtan başkası için yapılacak, öğrenilenlere amel edilmeyecek, ( her şey makam, maddiyat, rekabet ve şöhret için olacak) ahret işleri dünya menfaati için yapılacaktır.

Yüce İslam peygamberi diğer bir hadisinde buyurur: Ben kendimden sonra sizin içinizde oluşacak güzel sözlü münafıklardan endişeleniyorum.

 

NEFRET VE BOYKOT

Kuran-ı kerim’in düstur ve emirleri doğrultusunda İslam peygamberinin davranışı bazı durumlarda nefret duymak idi. Şahısları, grupları, toplantıları boykot ederek onlardan yüz çevirir ve onları yalnız bırakarak uyarılarda bulunurdu.

Konu hakkında birçok hadisler görmek mümkün olduğu gibi, yüce kitabımız Kuran-ı kerimin enam suresi 68. Ayette şöyle buyurur:” Ayetlerimize dair münasebetsiz sözlere daldıklarını görünce bir başka bahse girişinceye dek yüz çevir onlardan.”[286]

Buna benzer bir tabirde Nisa 140. Ayette geçmektedir: “Kitapta, Allah'ın ayetlerini inkâr ettiklerini ve onlarla eğlendiklerini duyarsanız, başka bir bahisten söz açıncaya dek onlarla oturmayın…”[287]

Kuşkusuz kötülüklerden nefret etmek ve kötülüklerle savaşmak “Nehyi an-il münkerin” metotlarından olup, bir mektebin korunması için gerekli olan bir yoldur.

İnsan, bozulmuş ve kötü bir topluma yem olmamalıdır, aksine o toplumu değiştirerek uygun bir toplum haline getirmelidir. Bunu başaramazsa orayı terk etmek suretiyle tepkisini ortaya koymalıdır.

Hadisi şerifte “Fasıklarla oturmak iyiler hakkında yanlış düşünülmesine sebep olur” diye buyurmaktadır.

Başka bir örnek ise Nur suresi 4. Ayette şöyle buyurur: “Hür namuslu kadınlara iftira edip de sonra dört tanık getiremeyenlere de seksen sopa vurun ve tanıklıklarını ebediyen kabul etmeyin ve onlardır buyruktan çıkanların ta kendileri.”[288]

Kişilerin şahitliklerini reddetmek onlardan yüz çevirmek ve onları bir nevi boykot etmektir.

Rivayetlerde buna benzer insanlarla konuşmamak, arkadaşlık yapmamak, kız alıp kız vermemek vs. söylenmişse bunların tamamı bir nevi onları boykot edip yaptıklarını kınamaktır.

Tövbe suresinde şöyle buyurur: Tebuk savaşından kaçan“Geri kalan üç kişiye, yeryüzü o kadar genişken( halkın nefreti yüzünden) daraldıkça daralmış, gönülleri sıkıldıkça sıkılmıştı da sonucu Allah'tan, gene ancak Allah'a kaçılabileceğini anlamışlardı. Sonra Allah, onları da tövbeye muvaffak etmişti. Şüphe yok ki Allah bir mabuttur ki odur tövbeleri kabul eden rahim.”[289]

Tebuk savaşına katılmayan üç Müslüman[290] pişmanlıklarından dolayı özür dilemek için Hz. peygamber’in (s.a.a) huzuruna geldiler, Hz. Muhammed (s.a.a) onlarla konuşmayıp halkında onlarla konuşmamalarını söylediler.

Bu üç kişi şehirde kimse onları konuşturmadıkları için şehri terk edip dağlara çıktılar. Oralarda Allah’a yalvararak tövbe edip gözyaşı dökmeye başladılar. Bu olay elli gün boyunca devam etti, elli gün sonra bağışlayan Allah onların tövbelerini kabul etti.[291]

Bu olaydan alacağımız bazı dersler:

1-    İlahi önderin emrine uymayan ve savaştan kaçanlar cezalandırılmalı ve toplumdan uzaklaştırılmalıdırlar.

2-    Dargınlık, ilgisizlik ve boykot etmek muhalif ve suçluları eğitmenin yollarındandır.

3-    Muhaliflere negatif davranmak toplumu onlara bir nevi dar etmektir.

4-    Hz. peygamber ilahi rahmetin mazharı olmasına rağmen eğitim için negatif olarak da davranmıştır.

5-    Azap ve ıstıraplardan birisi de vicdan azabıdır.

6-    Halktan ümidini kesen, Allah’a yönelir.

7-    Tövbe etmek, Allah’ın bir lütfü ve yardımıdır. Yüce Allah ilk olarak insanı kendi lütfüne mazhar kılar ve kul da yaptığından pişman olup Yüce Allah’a yönelerek özür diler ve tövbe eder, Allah’ta o kulunun tövbesini kabul eder.

8-    Negatif harekette ısrarcı olmamak gerekir. Aksine muhaliflerin ıslah olmaları için iyi bir ortam yaratılır, döndüklerinde ise onlara kucak açmak gerekir.

9-     

HZ. PEYGAMBERE HAS (S.A.A) DAVRANIŞLAR

Hz. peygamber (s.a.a) tevhidi getirerek şirki ortadan kaldırdı. Kız çocuğunun ar ve utanç sayılmasını kaldırarak onun izzet ve gurur kaynağı olduğunu ortaya koydu.

Kadınlara mülk edinme, eş seçme, tahsil görme, Hac farizasını yerine getirme, Cuma ve cemaat namazlarına katılma, ilmi, manevi, kültürel, siyasi ve iktisadi alanlarda erkeklerin hak ettiği yerlere ulaşma hakkı tanıdı.

Kuran-ı kerimde “ulu-l elbab” (akıl sahipleri) ve idrak sahipleri hakkında konu ettiğinde şöyle buyurur: “idrak edenler gök ve yerlerin yaratılışını düşünerek, iman ederler ve Allahlarıyla konuşma ve dua halindeler.” Devamında şöyle buyurur:” Allah idrak sahibi insanların dualarını kabul eder ve şöyle buyurur: ben sizin amellerinizi zayi etmem, ister erkek olsun isterse kadın, bunlar birbirlerindendir.”[292]

Evet, cahiliye döneminde hiçbir hakkı olmayan kadını Kuran ulu-l elbab (akıl sahibi) olarak saymıştır.

Ahzap 33 de kadınların evlerinde oturmaları söylenmişse de, bu bir gericilik olarak algılanmamalıdır. Ahzap 34. Ayette şöyle buyurur: “size indirilen ilahi ayetleri evinizde okuyun” yani evde boş boş oturmayın, evde oturmak ilim öğrenmeye engel değildir. Yine konuyla ilgili olarak şöyle buyurur: “evden çıktığınızda kendinizi teşhir etmeyin” yani İslam dininde bir kadın ilim hikmet sahibi olmalı ancak, kendisini başkalarına teşhir etmemelidir.

Ahzap 35 de şöyle buyurur: “Erkek ve kadınlar yardımlaşarak manevi kemale birlikte yükselip, ilahi büyük mükâfata kavuşabilirler.”

 

PEYGAMBER NESLİ ÖRNEK BİR NESİL

Hz. peygamber’in (s.a.a) nesli bizler için güzel bir örnektir.

Bu satırları yazmam Hz. peygamber’in biricik kızı, vahiy evinin kızı, Allah’ın kevseri Hz. Fatma’nın (a.s) şahadet yıldönümü olması hasebiyle burada bir konuyu hatırlatmak istiyorum.

On dört masum içerisinde bir kadının da olması gerekirdi, zira masumların tamamı erkek olsalardı, kadınlarla ilgili olan örtünme, eş edinme, evle ilgilenme, çocuk yapma, iffetli olma ve bütün olaylara karşı sabırlı olma gibi konular yalnız sözde kalırdı.

Kadınlar: eğer masumlardan birisi kadın olsaydı, bizi daha iyi anlarlardı ve bu kadar siparişte bulunmazlardı, derlerdi.

Hz. Fatma’nın varlığı, İslam’ın kadınlarla ilgili emirlerin uygulamasının en güzel bir örneğidir. Yalnız Hz. Fatma değil kızı Hz. Zeynep de Müslüman kadınlar için en güzel bir örnek kadındır. Hz. Fatma’nın kenizi Fizze’nin kızı büyük bir kuran üstadıdır.

Hz. Fatma’nın örnek hanım olmasıyla ilgili bazı konuları burada zikredeceğiz:

-Kuran, baba ve anneye iyilik hakkında birçok tavsiyelerde bulunmuş, bunu derk etmek için Hz. Fatma’nın hayatına bakmak gerekir ki, Hz. peygamber (s.a.a) bundan dolayı “babasının annesi” diye hitap ediyor. Yani, Hz. peygamber anneye duyulacak sevgiyi Hz. Zehra’ya duyuyordu.

-Kuran cömertlik ve bağışta bulunmak hakkında tavsiyede bulunuyorsa, Hz. Fatma’nın evlendiğinde damat evine giderken düğün elbisesini o gece fakire veriyor.

-Kuran hicretten bahsediyor ise, Hz. Fatma (s.a) hicret etti.

-Kuran sabır, takva, ihlâs, teslimiyet ve hayâdan bahsediyorsa, bunun canlı örneğinin zirvesinde Hz. Fatma’yı görmek mümkündür.

-Kuran ilim ve hikmetten söz ediyorsa, Hz. Fatma (s.a) Mushaf’a sahiptir, Masum imamlar gelecekten haberdar olmak için o Mushaf’a müracaat ederler.

-Kuran, çalışmak ve gayretten bahsediyor ise, Hz. Fatma (s.a) ev işlerini kendisi yaptığından elleri kabarmıştı.

-Kuran adaletten söz ediyor ise, Hz. Fatma (s.a) ev işlerini kendisiyle hizmetçisi arasında paylaşıyordu.

-Kuran ilahi önderlikten bahsediyor ise, Hz. Fatma (s.a) Hz. peygamber’in vefatından sonra ki mescidü-n Nebide okuduğu hutbelerde nasıl ilahi önderlerden savunma yaptığını, hakikatleri nasıl da haykırdığını ve bunun sonucunda çok genç yaşta şahadete erdiğini görmek mümkündür.

-Kuran ahrete iman ve öbür dünyaya şevk ve istekli olmaktan bahsediyor ise, Hz. Fatma’nın (a.s) babası ölüm esnasında kulağına “ailemden bana ilk ulaşacak sensin” diyerek ölüm haberini verdiğinde, Hz. Fatma buna gülümseyerek cevap vermesinden daha güçlü bir inanç olabilir mi acaba?

Tüm bunlara baktığımızda Hz. Fatma’yı Kuran’ın canlı bir örneği olduğunu açıkça söyleyebiliriz.

Her ne kadar geçmişte ve günümüzde şiir ve atasözlerinde kadınlar küçümsenmiş, aşağılanmış ve güçsüz tanıtılmışsa da Kuran yalnız kadınlara değil tüm imanlı erkeklere de Firavunun karısını (Asya) örnek göstermiştir. O sarayda yaşamasına rağmen asla kendisini Firavunun sarayına kaptırmadı. Firavunun zorbalığını gördüğü halde ondan asla korkmadı, çeşitli eğlence ortamı bahçeler, ırmaklar ve havuzlar, hükümdarlık ve sahip olduğu güçle gururlanarak Allahlık iddiasında bulunan Firavun, Mısır saltanatı ve elimde bulunan bu ırmaklar benim değil mi? Diyordu. “Ve Firavun, kavminin arasında bağırıp dedi ki: Ey kavmim, Mısır saltanatı ve ayağımın altından akıp duran şu ırmaklar, benim değil mi, görmüyor musunuz?”[293]

Ama bunun karşısında karsı Allahtan: “… hani Rabbim demişti, bana cennette bir ev kur ve beni kurtar Firavun'dan ve yaptığı şeyden ve beni kurtar zalim topluluktan.”[294]

Bu ayette cennet ve cennet evinden daha önemlisi “indeke” (katında) kelimesi önemlidir. Firavunun sarayından ve tüm dünyevi nimetlerden vazgeçip gönlünü Allah’a bağlaması önemlidir.

 

BİZİM GÖREVİMİZ

Bizim O hazretin huzurunda yapmamız gereken başlıca görevlerimiz şunlardır:

1-    Onu tanımak, onun bizler için bir tabip, getirdiği kitap ise şifa olduğunu, dünyada kendisinin örnek, ahrette ise şefaatçi olduğunu bilmeliyiz.

2-    Onu tanıdıktan sonra Ona iman etmeliyiz. Onunla birlikteliğimizi Onun Ehlibeyt’ini severek göstermeliyiz ve bu sevginin kendimize hayır getireceğini bilmeliyiz.

3-    Bize getirdiğine sahip çıkarak ona uymalıyız, nehyettiği şeylerden ise kaçınmalıyız. “…ve Peygamber, size ne verirse alın onu ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan ve çekinin Allah'tan; şüphe yok ki Allah'ın azabı çetindir.”[295]

4-    Onun emirlerine ve buyruklarına kusursuz uymalıyız ve teslim olmalıyız.

“Fakat öyle değil; andolsun Rabbine ki onlar iman etmiş olmazlar aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem etmedikçe ve sonra da yüreklerinde hiçbir sıkıntı, üzüntü duymadan verdiğin hükmü kabul eylemedikçe ve tamamıyla sana teslim olmadıkça[296]-[297]

Allah ve Resulüne teslim olmak asla aklı saf dışı bırakmak anlamına gelmez. Zira akıl, bizlere doğruyu tanımak ve tanıdıktan sonra itaat edilmesinin gerekli olduğunu söylemektedir.

Evet, akıldan dolayı uzman olan bir doktorun yazmış olduğu reçeteyi kullanıyoruz. Hiç kimse de uzman doktorun reçetesine uymayı akıl dışı göremez.

Hastalar ilaçların sırrını kendileri bilmedikleri halde kullanmamak isterlerse, her hasta kendisini ölüme terk etmiş olur. Zira her hasta ilacın sırrını kendisi anlayamaz.

5-    Bize düşen vazifelerden birisi de Hz. Muhammed (s.a.a) ve Ehlibeytine salâvat göndermektir. Kuran-ı kerim şöyle buyurur: “Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salâvat getirir Peygambere; ey inanlar, siz de ona salâvat getirin, tam teslim olarak da selam verin.”[298]

Evet, tüm kâinatın yaratıcısı ve onun Melekleri sürekli Hz. Muhammed ve Ehlibeytine salâvat gönderiyorsa, bizim onlara salâvat göndermememiz bir türlü haksızlık ve cefa değil mi?

Nasıl salâvat getirmeliyiz?

Bu ayet nazil olduğunda sahabeden soranlar oldu: Ey Allah Resulü nasıl salâvat getirelim?

Hz. peygamber (s.a.a) buyurdular: “Allahümme salli ala Muhammed’in ve ali Muhammed” diye salavat getirin.[299]

 

PEYGAMBERE KARŞI SAYGILI OLMAK

Hucürat suresinin ilk ayetinde hiçbir zaman Allah ve Resulünden öne geçilmemesini buyurmaktadır. “Ey iman edenler Allah ve Resulünün huzurundz öne geçmeyin ve çekinin Allah'tan; şüphe yok ki Allah, her şeyi duyar, bilir.”[300]

İnsanlar kuşku, tahmin, istek, yenilik, icat, düşünce, özgürlük ve acil hüküm vermek bahaneleriyle yazmış olacakları yazılar, yapacakları konuşmalar veya almış olacakları kararlarıyla Allah ve Resulünün emirlerinden öne geçmemektedirler.

Radikal, sofuluk ve sade yaşama bahaneleriyle kâse aştan sıcak olmamalıdır.

Allah ve Resulünün emirlerini bir kenara bırakıp, şahsi ve kişilerin bıraktıkları kurallara uymak bir nevi onlardan öne geçmek demektir. Haramları helal, helalleri ise haram saymak, ilahi kanun karşısında kişisel kanun ve kural koymak, ifrat ve tefritte bulunmak Allah ve Resulünden öne geçmek demektir.

İslam’ın evvellerinde bazı Müslümanlar Hz. peygamberden öne geçerlerdi ancak Hz. peygamberin tepkisiyle karşılaştılar. Burada konuyla ilgili bazı hususları hatırlatacağız:

1-    Kurban bayramında bazı Müslümanlar Hz. peygamberden önce kurbanlarını kestiler, ayet nazil oldu “inananlar, her hususta Allah'ın ve Peygamberinin huzurunda, onların önüne geçmeyin”[301]

2-    Hz. peygamber (s.a.a) İslam’ı tebliğ için bazılarını Müşriklere gönderdiler, müşrikler Hz. peygamberin elçilerini öldürdüler, yalnız üç kişi kaçarak kurtuldu. Kurtulan üç kişi dönerken beni Amir kabilesinden intikam almak için suçu olmayan iki kişiyi öldürdüler. Kuran-ı kerim onları yaptıklarından dolayı kınıyor.[302]

3-    Beni Tamim kabilesi Hz. peygamberden (s.a.a) bir emir istediler, 1. Ve 2. Halife farklı kişileri önerdiler. Ve bunun üzerine aralarında bir tartışma çıktı, ayet nazil oldu: “Allah ve Resulünden öne geçmeyin. Sesinizi de peygamber sesinden yükseltmeyin…”[303]

4-    İmamlardan birisi bir kişiye bir dua okumasını buyurdu, şahıs duayı okuduğunda bir cümlede kendisinden ekledi, imam (a.s) buyurdu: Eklediğin cümle anlamlı bir cümledir ancak sen benim söylediğimi söylemelisin. Daha sonra şu ayeti okudu: Her hususta Allah ve Resulünden öne geçmeyin.

5-    Sahabelerden bazıları inzivaya çekilerek uyumayı, yemek yemeği ve eşleriyle cinsel ilişkide bulunmayı kendilerine haram etmişlerdi. Hz. peygamber bunu duyunca çok rahatsız oldu halkı mescide toplayarak şöyle buyurdu: “Ben yemek yiyor, oyuyor ve eşimle birlikte oluyorum. Benim yaşayış tarzım budur, kim bu yoldan gitmezse benden değildir.

6-    İslam peygamberi mut’a nikâhını şer’i ilan etmesine rağmen 2. Halife onu yasaklayarak Hz. peygamberden öne geçti hâlbuki zikrolunan ayette her konuda peygamberden öne geçilmesi yasaklanmıştır.

7-    Hicretin 8. Yılında Hz. peygamber (s.a.a) Mekke’nin fethi için Medine’den hareket ettiklerinde Müslümanlardan bazıları seferi oldukları ve oruçlu olmamaları gerekirken, Hz. peygamberin niyetli olmadığını gördükleri halde oruç tuttular ve bu vesileyle Hz. peygamberden öne geçtiler.

 

HZ. MUHAMMED (s.a.a) EVRENSEL BİR ELÇİ

Hz. peygamber’in (s.a.a) elçilik görevi evrensel bir görevdi. Kuran-ı kerim Hz. peygamber’in diliyle şöyle buyurur: “…ve bana bu Kur'an, sizi ve kime ulaşırsa onu korkutmam için vahyedildi.”[304]

Bir başka ayet-i kerime de şöyle buyurur: “Ve biz, seni bütün insanlara, ancak müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik ve fakat insanların çoğu bilmez.”[305]

Ve yine A’raf 158 de şöyle buyurur: “De ki: Ey insanlar, şüphe yok ki ben, Allah tarafından sizin hepinize gönderilmiş olan peygamberim;”[306]

Kuran-ı kerim birçok yerde şöyle buyurmaktadır: “Öyle bir mabuttur ki müşrikler istemese de, zorlarına gitse de Peygamberini, insanları doğru yola sevk eden apaçık ve kesin delillerle ve bütün dinlere üst olmak üzere gerçek dinle göndermiştir.”[307]

Birçok rivayette de bunu görmek mümkündür: Ben, tüm insanlar siyah, beyaz ve kızıl derililer için gönderildim.[308]

İslam peygamberinin evrenselliğini ispat eden hadislerden birisi de Hz. peygamberin şu buyruğudur: “Muhammed’in helali kıyamete dek helal, haramı ise kıyamete dek haramdır.”

 O hazretin Habeşistan, İran, Roma, Mısır, Şam, Yemen, Amman, Hazremut, Yemame, Necran ve Semave gibi ülkelerin padişahlarına yazmış olduğu mektuplar da cihan şümul bir elçi olduğunun göstergesidir ki, şu ana kadar 185 mektubu tespit edilmiştir.[309]

Hatta bir gün sabah namazından sonra ashabı toplayarak onlara uzun bir konuşmadan sonra altı kişiyi görevlendirip farklı altı ülkeye elçi olarak göndermiştir.[310]

Hz. peygamberin evrensel olduğunu gösteren birçok ayet bulunmaktadır, onlardan bazıları şöyle: En’am 90, Yasin 70, Al’i İmran 85, Furkan suresinin ilk ayetleri.

Bir soru: Hz. peygamberin görevi evrensel ise neden bazı ayetlerde yalnız yakınlarını “Ve en yakın hısımlarını korkut”[311] veya Mekke halkını “Sana, şehirlerin anası olan Mekke halkını ve çevresindeki bütün insanları korkutmak…”[312] Korkutmakla görevlendirilmiştir?

Cevap: Ayet ve Hadisler Hz. peygamber’in (s.a.a) risaletinin evrensel olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır, ancak her hareketin oluşumu yavaş yavaş gelişmektedir. Peygamber her şeyden önce kendisine daha sonra ailesiyle ilgilenmelidir. Kuran şöyle buyurur: “Ve elbiseni temizle. Kötülükten uzaklaş.”[313] Daha sonra akrabaları, bölge halkı ve diğer memleketler.

 

TEVRAT VE İNCİL’İN MÜJDELEMESİ

Hz. peygamber’in (s.a.a) adı ve özellikleri Tevrat ve İncil’de yazıldığını Âraf 157 de şöyle buyurur: “Onlar, öyle kişilerdir ki ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de de yazılmış olarak bulacakları şeriat sahibi Ümmi Peygambere uyarlar…”[314]

Ve yine Saf 6 da: “Ve an o zaman ki hani Meryem oğlu İsa, ey İsrailoğulları demişti, şüphe yok ki ben, size, elimdeki Tevrat'ı gerçekleyen ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah elçisiyim;”[315]

Kuran-ı kerim buyurur: Yahudi ve Hıristiyan din adamları, İslam peygamberini kendi çocukları gibi tanıyorlardı.

Onlardan bazıları İslam peygamberinin gelişinden önce birbirlerine yeni gelecek peygamber ve getireceği semavi kitabın yardımıyla düşmanlarını yenecekleri müjdesi veriyorlardı. “Evvelce kâfir olanlara üst gelmek için imdat isterlerken Allah tarafından, onların inandığı kitabı tasdik eden bir kitap geldi, bildikleri, tanıdıkları zuhur etti mi ona kâfir oldular. Hay Allah'ın laneti kâfirlere olsun.”[316]

 

HZ. PEYGAMBER’İN ÖLÜMÜNDEN SONRA BIRAKTIĞI MESAJLAR

Büyük İslam peygamberi (s.a.a) kendisinden sonra insanların sapmamaları için bazı nişaneler bıraktı. Onlardan bazıları şöyle:

1-    Buyurdu: “Fatma benim bir parçamdır, onu razı eden beni razı etmiş, onu inciten beni incitmiştir.” Bu hadis tüm İslam toplumu tarafından kabul görmüştür.

Hz. peygamber (s.a.a) bu sözüyle şunu anlatmaya çalışmıştır ki, benden sonra birileri hakkında kuşkulanırsanız, kızım Fatma’ya bakın, onun onayladığı doğru, onaylamadığı ise yanlıştır.

2-    Hz. peygamber meşhur sahabe Ebuzer Giffari hakkında şöyle buyurmuş: “ yeryüzünde Ebuzerden daha doğru olan kimse yoktur.” Bu hadis Şii ve Ehlisünnet tarafından kabul görmektedir.

Hz. peygamber (s.a.a) bu hadisi buyurarak, kendisinden sonra Müslümanların kuşkulanmamaları gerektiğini, oluşması halinde sadık sahabe Ebuzer’e bakmaları ve onun gibi hareket etmelerini istemektedir.

3-    Yine seçkin sahabelerden Ammar b. Yaser’dir. Hz. peygamber şöyle buyurdu: “ Ey Ammar! Seni zalim bir kavim öldürecektir.” Ammar ise Sıffin savaşında Muaviye tarafından şehit edildi. Bu olayda Ehlibeyt mektebi ve Ehlisünnet tarafından kabul görmüştür.[317]

Allahım! Muhammed ve al’ine salât ve selam eyle ve onların sonuncusu olan Mehdi’nin zuhurunu acil eyle.

Âmin

 

 


 


[224] -Enfal, 70

[225] -Enfal, 70

[226] -İnsan, 8

[227] -Enfal, 61

[228] -Tevbe, 61

[229] -Dikkat edilmelidir ki: Bu evin yıkımı Peygamber’in (s.a.a) emri doğrultusunda gerçekleştirmiştir. Bundan dolayı şeri cezalar ne İslami intikamlar İslam hâkiminin emriyle olmalıdır.

[230] -Tevbe, 84

[231] -Tevbe, 113

[232] -Ahzab, 48

[233] -Nahl, 127

[234] -Yasin, 76

[235] -Kaf, 39

[236] -Usul-i Kafi, c. 2, s. 5

[237] -Tevbe, 61

[238]-Enfal, 57

[239] -Enfal, 58

[240] -Biharu’l Envar, c. 16, s. 216

[241] -İsra, 73-75

[242] -İsra, 75

[243] -Bakara, 120

[244] -Kalem, 9

[245] -Ahzab, 48

[246] -Tevbe, 84

[247] -Yusuf, 14

[248] -Mücadele, 16

[249] -Bakara, 204

[250] -Tevbe, 54

[251] -Tevbe, 108

[252] -Tevbe, 73

[253] -Tevbe, 6

[254] -Fetih, 29

[255] -Maide 33

[256] - Hadid 25

[257] - Al-i İmran 159

[258] - Yunus 109

[259] - Hud 115

[260] - Ahkaf 35

[261] - Müddesir 7

[262] - Kalem 48

[263] - Mümin 77

[264] - Sad 17

[265] . Feth 28

[266] - Tevbe 33

[267] - Tevbe 32

[268] - Enfal 18

[269] - Hicr 95

[270] - Hicr 9

[271] - Enbiya 105

[272] - Nur 55

[273] - Saffat 171-173

[274] - Maide 41

[275] - En-am 34

[276] -Yunus 41

[277] - Tevbe 129

[278] - Tevbe 55-85

[279] - Raad 32

[280] - Raad 43

[281] - Nehl 128

[282] — Mücadele 10

[283] — Lokman 23

[284] — Enam 89

[285] - Nehcü-l belağa, hikmetli sözler 88

[286] - Enam 68

[287] - Nisa 140

[288] - Nur 4

[289] - Tevbe 118

[290] - Kaab b. Malik, Merat b. Rabi, Hellal b. Ümeyye

[291] - Biharu-l Envar c.21 s.237

[292] - Al-i İmran 190-195

[293] - Zuhruf 51

[294] - Tahrim 11

[295] - Haşr 7

[296] - Nisa 65

[297] - Bir muhacirle ensar arasında hurma bahçesini sulama konusunda tartışma çıktı. Hz. peygamber’e geldiler, Hz. peygamber ifadelerini -aldıktan sonra muhaciri haklı buldu. Ensardan olan bu karara darılarak itirazda bulundu ve şöyle dedi: Zübeyir senin halan oğlu olduğu için onu haklı buldın. Hz. peygamber (s.a.a) bunu duyunca çok rahatsız oldu. Bu sırada bu ayet indi.

[298] - Ahzap 56

[299] - Bütün Ehlisünnet kitaplarında ve özellikle sahihi Buharide (Hadis 5880) salavat getirildiğinde Hz. Muhammetden sonra al-i Muhammedi de ekleyin, fakat buhari bu hadisi bile naklederken Hz. muhammedin ismini zikretmiş ancak al-i Muhammedi yine zikretmemiştir.

[300] - Hucurat 1

[301] - Hucurat 1

[302] - Tefsir-i Keşşaf

[303] - Hucurat 1-2

[304] - En’am 19

[305] - Sebe 28

[306] -A’raf 158

[307] - Tevbe 33. Feth 28. Saf 9

[308] - Emali Şeyh Tusi s.484

[309] - Emaliyi şeyh Tusi s.484

[310] - Ebediyet nuru c.2 s.608

[311] - Şuera 214

[312] - En’am 92

[313] - Müddesir 4-5

[314] - Âraf 157

[315] - Saf 6

[316] - Bakara 89

[317] - Ammar sıffin savaşında öldürüldüğünde Muaviye’nin ordusunda bulunan bazı Müslümanlar, kendi aralarında konuşarak şöyle dediler: bizlerin zalim olduğumuz anlaşılmıştır. Muaviye’nin ikinci şahsı olan Amr as şöyle dedi: Ali Ammar’ı savaşa getirmeseydi Ammar ölmemiş olurdu. Ammar’ın katili Muaviye değil Alidir. Bu yanlış düşünceyi kabullenmek istenirse, Uhut da şehit olanların katili de Hz. peygamber (s.a.a) olmalıdır, çünkü onları savaşa getiren Odur.