HZ. ALİ (A.S) NİN İMAMETİ VE AKIL
بِسْـــــــــــــــــــــــــــــمِ
اللَّهِ الرَّحْمَانِ
الرَّحِيم
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Kur'an
ışığında Hz. Ali ile Hz. Alinin İmameti ve Akıl adlı kitaplarım dört
kez basıldı, her defasında bütün nüshaları kısa zamanda
tükendi. Bu durum, her iki kitabımın da hakkettikleri ilgiyi
gördüklerini göstermektedir.
Bu nedenle ve bir çok yerden gelen yoğun
isteğe dayanarak her iki
kitabı Kur'an ve Akıl
çerçevesinde Hz. Alinin İmameti adı ile tek bir kitap
halinde yayımlamağa karar
verdim. Başarı Allahtandır
M. C. MUĞNİYYE
Herkes "Haktan başka imam
yoktur" der, ancak iş fiile geldiği zaman büyük çoğunluk
bunun tersini yapar.
Örneğin: Hak der ki "Sen
başkasının hatalarından önce kendi hatalarından
sorumlusun, başkalarının hatalı olabileceği gibi sen
de hatalı olabilirsin."
İnsanın
hırsı, taraftarlığı, öğrenimi,
eğitimi, yetişme tarzı; araştırmacı ise eksik
araştırması, sıradan
okuyucu ise tek yanlı kitap okuması gibi değişik
faktörler hatanın oluşmasında büyük rol oynar. Bütün bu unsurlar
başkası için ne kadar geçerli ise senin için de o kadar geçerlidir.
Eğer başkasının
delillerini yeterince incelemeden senin
yüzde yüz haklı, ötekilerin yüzde
yüz haksız olduğuna inanıyorsan kendine Haktan başka
imam edinmişsin demektir. Bu
durumda sen, Hak yolunda değilsin.
Evet başkasının
düşünceleri yanlış
olabilir; peki bunun tersi mümkün değil mi? Onların düşünceleri de sağlam
bir temele dayanmış olamaz mı? Eğer, "ne olursa
olsun ötekiler hatalıdır"
diyorsan her şeyden önce önyargılı olduğun için hatalı
olan sensin. Onların düşüncelerinin doğru yada yanlış
olduğuna karar vermeden önce araştırma ve inceleme
yapmalısın.
Eğer kendini hatadan ve
çelişkiden sakınmak
istiyorsan, düşünceleri
atalarının düşüncelerine ters düşse bile peşin
hükümlü olmaktan vazgeçmeli, seni gerçeğe götürecek yolları
aramalısın. Bunun yöntemi, gerçeğini öğrenmek
istediğin şeye göre
değişir. Görülebilir, işitilebilir veya dokunulabilir ise, bunun göz, kulak veya
dokunma yoluyla yapılması mümkündür. Ancak akli bir konu ise bunu
sadece akıl yolu ile bulabilirsin. Örneğin Hz.Muhammedin (s.a.a),
İmameti, Nass'la (metin) Hz.Ali
(a.s)'ye bıraktığını okursan veya duyarsan bunun doğru olup
olmadığına hemen karar vermeyebilirsin, ama emin olmak
istiyorsan senin muteber kabul ettiğin hadis
kitaplarını incelemen yeterlidir.(1)
Hakka ve doğruluğa giden
yol bellidir diyebilirsin. Mutlaka bu böyledir; ancak her hataya düşen
hatalı olduğunu bilmemekte, dolayısı ile Hakka giden yolu arama
gereği duymamaktadır. Hatalı insanları iki gruba
ayırmamız mümkündür:
Bilinçli olarak hatasında
ısrar edenler ve bilgisizlikten dolayı hatalı olduğunu
bilmeyenler.
Hatasından
bilinçli olarak dönmek
istemeyenlere yapabileceğimiz hiç
bir şey yoktur. Onlara bin bir
delil de getirsek hatalarından dönmeyeceklerdir.
Bilgisizlikten dolayı
hatalı olduğunu bilmeyenlere
ise delilleri göstermek ve elimizden geldiğince onları ikna
etmeğe çalışmak vazifemizdir.
Akıldan başka imam yoktur, bu gerçek Kur'an-ı Kerim ve Hz.Muhammed (s.a.a)
tarafından dile getirilmiştir. Hz.Muhammed (s.a.a) insanlara
aklı imam ve önder edinmelerini emretmiştir. Yağmurun gerçekliği bile aklın
ve düşüncenin ürünüdür. Hatta bir hadise göre Hz.Muhammed (s.a.a)
"Dinimin aslı
akıldır" demiştir.
Aklın elle tutulan, gözle
görülen veya kulakla işitilen bir şey olmadığı
şüphesizdir. O dokunamadığımız ama içimizde
hissettiğimiz bir şeydir. Aklın İmametinin anlamı Hakkın
imametidir. Her kim ki Hak daima onunla ve o daima Hakla beraberse akıl ve
din buyruklarına göre imam odur.
Soru: Bu vasıfta biri var
mıdır?
Cevap: Evet vardır. Hz.Muhammed
(s.a.a)'tir
Soru: Bu vasıfta Hz.Muhammed
(s.a.a)ten başka biri var
mıdır?
Cevap: Evet vardır. Hz.Muhammed
(s.a.a) kim için Hak daima onunla ve o daima
Hakla beraberdir demişse odur.
Hz.Muhammed (s.a.a)in Hz. Ali
İbn-i Ebu Talib
(a.s)
için:
"علي
مع الحق والحق
مع علي، يدور
معه كيفما دار"
"Hak daima onunla ve o daima
Hakla beraberdir, ne tarafa dönse
Hak onunla döner
dediği
bütün Müslümanlarca bilinmektedir.(2)
Bunun
anlamı Hz Ali (a.s) hiç hata yapmayan bir alim, hiç zulüm
yapmayan bir adil, Allaha hiç karşı gelmeyen bir itaatkardır.
Eğer din ve akıl böyle
birine itaat etmeyi emretmiyorsa, insanlığın ne bir anlamı
ne de bir kıymeti vardır!
İlginç olan bir durum da
bazılarının, "Mademki Hak Ali ile beraberdir o halde Hak
ondan önce hilafete gelenlerle de
beraberdir, çünkü Ali Halifelerle birlikte idi" demeleridir. Bunu
diyenler aynı zamanda Abdurrahman İbn-i Avfın hilafeti
Hz.Ali (a.s)ye vermek için
Allahın Kitabı, Peygamberin sünnetinin yanı sıra iki şeyhin -Ebu Bekir ve Ömerin-
yolundan gitme şartını ileri sürdüğünde, Hz. Ali
(a.s)nin: "iki şeyhin yolundan gitmektense Hilafeti hiç almam" dediğini gayet iyi
bilir. Buna rağmen Abdurrahman İbn-i Avfı haklı kabul
ederler.
Çelişkiyi görüyor musun
sayın okuyucum, "Ali Hakla
beraberdir....." hadisi Hz. Ali
(a.s)nin haklı olduğunu ispat ettiği kadar
iki şeyhin haklı olduğunu da ispat etmektedir,
çünkü Ali onlarla birlikte idi!. Aynı zamanda Hz.
Ali (a.s) iki şeyhin yolunda yürümediği için haksızdır. Biri sana "Halilin bütün
serveti babası İbrahimden,
İbrahimin bütün serveti
oğlu
Halilden miras kaldı" derse ne kadar mantıklı bulursun?.
Çelişkinin gerçek
netliğini, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslimi incelediğimizde görebiliyoruz, Sahih-i Buharinin El Fiten kitabının birinci
bölümünde harfiyen şöyle yazmaktadır:
" قال
النبي: (ص) أنا
فرطكم على
الحوض،
ليرفعن إلي رجال
منكم ، حتى
إذا أهويت
لأناولهم
اختلفوا دوني
ـ أي أخذوا
فأقول: أي ربي
أصحابي ... يقول:
لا تدري ما
أحدثوا بعدك"
"Peygamber dedi ki: Ben
Havzın başında bana yükseltilecekleri beklerken, eğilerek
ellerini tutmak istediğim kişiler göreceğim; ancak
bazılarının bana ulaşması engellenecektir 'Allahım
bunlar benim Sahabem",
diyeceğim, Allah da bana 'senden
sonra ne yaptıklarını bilmiyorsun' diyecektir."
Sahih-i Müslim, baskı 1348 H,
cilt 2, S:61de ise şöyle yazmaktadır:
"إني على
الحوض انتظر
من يرد علي
منكم، فوالله
ليقطعن دوني
رجال ، فاقو
لن : أي ربي مني
ومن أمتي...
فيقول لا تدري
ما عملوا
بعدك؟ . ما
زالوا يرجعون
على أعقابهم."
Havzın başında sizden gelecek kişileri
bekleyeceğim zaman, gördüklerime
elimi uzatacağım ancak benden uzaklaştırılacaklardır,
'Allahım bunlar benden, benim ümmetimden' diyeceğim, Allah
da bana 'senden sonra ne
yaptıklarını bilmiyorsun'
diyecektir."
Bu hadisler Al-i İmrân
suresinin 144. ayeti ile pekişmektedir.
وَمَا
مُحَمَّدٌ
إِلاَّ
رَسُولٌ قَدْ
خَلَتْ مِنْ
قَبْلِهِ
الرُّسُلُ
أَفَإْن
مَاتَ أَوْ
قُتِلَ
انْقَلَبْتُمْ
عَلَى
أَعْقَابِكُمْ
وَمَنْ
يَنْقَلِبْ عَلَى
عَقِبَيْهِ
فَلَنْ
يَضُرَّ
اللَّهَ شَيْئًا
وَسَيَجْزِي
اللَّهُ
الشَّاكِرِينَ}(آل
عمران/144)
"Muhammed
Bir peygamberdir ondan önce de peygamberler gelip gitmiştir, şimdi ölür
yada öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz ?"
Buna rağmen derler ki
"Ayırt edilmeksizin bütün sahabeler adildir." bize göre bu konudaki
ısrarlarının nedeni, Halifelerin haklılıklarından
kuşku duymamak için Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim hatta Kur'an-ı
Kerim'den bile olsa gerçek delilleri görmek istememeleridir. Neden mi: Ata
inancı söz konusudur.
O inanç, Kur'an-ı Kerim'in ve
sahihlerin delillerine karşı
da olsa kıyasın temelidir.
▬
Akla İbrahimin evin içinde olup
olmadığını sorarsan, sana bunun kendi ihtisas alanına
girmediğini söyler. Ama onun nerede olduğu veya yerin altında ne
gibi hazinelerin ve madenlerin olduğunu öğrenmek istediğini
söylersen, senden araştırmanı, deney ve gözlem yapmanı
ister ve doğrulara ulaşman için her zaman sana ışık
tutacağını söyler.
Bu tür
bilgiler akıldan gelmez; ama akıl sayesinde gelir. Görsel veya
işitsel delillerin bile aklın yardımına ihtiyacı
vardır; çünkü insan akıldan yoksun olduğu zaman bir hiçtir.
Ancak, aklın delilleri kabul etmesi
ayrı, delilleri eleştirip
doğrusuna ulaşması ayrıdır.
Eğer akla "İbrahim evde
olabilir mi" diye sorarsan sana hemen evet cevabını verir ki bu
bilgi akıl dışından değil aklıdan gelir.
Çünkü doğru bilgiye ulaşmak
sadece akıldan veya sadece deney ve gözlemden gelmez; eğer öğrenilmesi istenen gerçek,
araştırmayı gerektiren
nazari bir olgu ise mümkün olup olmadığını ancak
akıl sayesinde öğrenebilirsin. Ama eğer gerçek sadece maddi ise cismin kapsadığı
elementleri öğrenmek gibi- o zaman bunun yöntemi deneydir.
Eğer Uluhiyet
(Tanrısallık), Peygamberlik veya İmametle ilgili konuları
sorarsan bu sorular aşağıdaki detayları gerektirir.
Yaratıcıyı
ancak akıl yoluyla idrak edebiliriz; çünkü doğa ötesini deneyle
öğrenmemiz imkansızdır. Allahın vahyi ile onun
varlığını kabul etmek, doğru ve Hak olduğu iddia
edilen bir şeyin doğru olduğu iddia edildiği için kabul
etmeye benzer. Bu yüzden Allahın varlığını ispat
etmekte aklımızı kullanmalıyız. Kur'an-ı Kerim
de, insana Allahın varlığını akıl yoluyla idrak
edebileceğini söylemiştir.
Eğer
akla: "Allahın varlığının ispatı
nedir?" diye sorarsak, bize: "Evrene,
evrenin içindeki harekete, düzene ve dengeye bakın, sonra bunu
açıklamak için dilediğiniz kadar teori ve varsayım düşünün
ilim ve mantığın, tek bir açıklama
dışında hepsini
reddettiğini göreceksiniz, o da her
şeyi bilen ve her şeye kadir olan Allahtır diyen
açıklamadır." der. Mantık ehline göre imkansız olan
şey aklın imkansız kabul ettiği şeydir. Örneğin, iki çelişiğin birleşmesi veya birlikte yükselmesi
gibi, eğer "evrende su
vardır" iddiası gerçekse
bunun tersi olan "evrende su yoktur" iddiası gerçek
dışı demektir. Bir şeyin aynı anda iki çelişik
şeyle vasıflandırılması düşünülemez. Bu durumda
"evrende her şey rastlantı sonucu meydana geldi" teorisi
yalan ise, bizim "evren bir irade ve tasarı sonucu meydana
geldi" diyen tezimiz doğrudur.
Bu konuda bir
örnek vermek istiyorum, eğer adının ve soyadının ufukta
ışıkla
yazıldığını görürsen, bunun zekalı bir
insan tarafından yapılan bir
aletle gerçekleştiğini düşünürsün. Bunun yerine
"çarpışan iki otomobilin veya iki trenin veya patlayan
yanardağın saçacağı ışıkların
rastlantı sonucu senin adını soyadını havaya
yazmalarının mümkün olduğunu" ileri sürer ve "bu bir varsayımdır"
diyecek olursan, şüphesiz bunu akıllı hiç bir insana kabul
ettiremezsin.
"Varsaydığımız bir şeyi gözümüzle görmedikçe elimizle
dokunmadıkça o varsayımın ne anlamı var" diyebilirsiniz. O zaman, gözümüzle
görmediğimiz, elimizle dokunmadığımız
aklının varolduğu varsayımının da bir anlamı
yoktur. Doğa bilimcileri bile delile ihtiyaç duymaksızın varsayımın geçerliliğini kabul etmekteler. Görmeden dokunmadan akılları ve önsezileri ile
atomun varlığını hatta şeklini, özelliklerini ve
etkinliğini belirlediler. Eğer bilim adamları sadece duyularla
bilinenlere değer verselerdi bilimin kapıları her zaman kapalı kalmaz mıydı?. "Bu
dünyanın gerçeğini en iyi anlatan şey gözle görülmeyen, bilinmeyen,
gizemli, ancak aklımızla ve vicdanımızla var olduğunu
bildiğimiz yönleridir" diyen ne kadar doğru söylemiştir.
(3)
Peygamberlik, Allah (c.c)la
kulları arasında bir elçiliktir, İyiliğe davet eder, şerden sakınmayı tavsiye eder,
peygamberliğin
varlığı gereklidir ve gerekli olanın varlığı
kaçınılmazdır. İnsana, kedisine ve topluma karşı
olan görevlerini ve haklarını belirler. Filozofların çoğu:
"Akıl, insanın Allaha karşı yapmakla yükümlü
olduğu hükümlerin var olduğunu bilir, yalınız bunun ne
olduğunu ancak peygamber yardımı ile öğrenebilir" der.
Bu
durumda biz, Peygamberliğe Hz. Muhammed (s.a.a)in penceresinden
bakarız, onun hayatı, sıfatı, şeriatı ve
öğretileri bizi şüphe duymaksızın Peygamberliğin varlığına
inandırır. Onun şeriatı ve öğretilerine peygamberlik
dışında bir varsayım düşünecek olursak
mantıklı bir düşünce olmayacaktır. Bilim ve bilgiden uzak
bir ortamda büyüyen bir ümmi, insanlığın bilmediği
farklı bilim ve sanatlarda insanlığın o güne kadar
tanımadığı, yüceliği ve azameti akıllara
durgunluk veren, bunlarla insanlığı karanlıktan
ışığa çıkaran muhtelif öğreti ve nazariyeler
getirsin!. Bunu ancak doğaüstü olarak açıklamamız mümkündür.
Hz. Muhammed (s.a.a), peygamberliğini inkar edenlere
Kur'an-ı Kerim'le meydan okumuştur. Bizde aynı şeyi
yaparak, "ümmi bir kişinin hiç kitap okumadan, bilim ve bilim
adamları hakkında hiçbir şey duymadan nasıl yasa, ahlak,
tıp ve matematik konularında bir kitap yazabileceğini
peygamberlik dışında bir açıklama ile
açıklamaları için ihtisas sahiplerine meydan okuyoruz."
Nasıl bu evrenin düzeni mutlaka
güçlü bir düzenleyen olmadan açıklanamıyorsa, bu doğa üstü olayın açıklaması
da sadece vahiy ve peygamberliktir.
Bilim, öğretmen olmadan öğrenmeyi, tedavi olmadan ölüyü diriltmeyi -
bilimsel olarak açıklamaktan aciz kaldığı zaman
metafiziğe başvurmak zorunda kalmaktadır.
Burada
kastettiğimiz imam, peygamberden sonra peygamberin istisnasız bütün
yetkilerini kullanan yetkilidir. Bu, tamamen peygamberlik gibi ilahi bir makamdır.
Bunun için "Peygamberin Hilafeti" olarak adlandırılır
ve ümmetin peygamberine
yaptığı itaati İmam'ına yapmasını
gerektirir.
İmam
Zeyn El Abidin (a s) Sahife i Seccadiye de imamı dua üslubu ile tarif
ederken şunları söylüyordu:
"Allahım;
kitabını, haddini (ceza uygulamasını),
şeriatını ve peygamberinin sünnetini onunla tesis et, zalimlerin
senin dininde yok ettiklerini onunla dirilt, yolundaki zulmün pasını
onunla gider, yolundaki sıratı onunla inşa et,
haksızları sıratından onunla uzaklaştır,
eğri yolun yolcularını onunla yok et, senin yolunda olanlara
karşı onu yumuşat,
düşmanlarına karşı onun elini serbest bırak,
Allahım bize onun şefkatini, rahmetini, acımasını
ihsan et ve bizi onu dinleyen ve ona itaat edenlerden kıl.
Dedesi Ali
İbn-i Ebu Talip (a.s) ise imamın görevlerini anlatırken:
"İmam, Rabbinin emirlerini vaazla bildirmek, nasihatte içtihat
yapmak, sünneti ihya etmek, hak edenlere
haddi uygulamak, hakkı sahiplerine vermekle yükümlüdür." Der.
Bu sözler
akıl ile imametin ilişkisini açıklamaktadır. Aynı
ilişki, Allahın kitabını, haddini,
şeriatını, peygamberlerinin sünnetlerini uygulamak, zalimlerin
yok ettikleri din izlerini diriltmek, Allaha giden yolu aydınlatmak, Allahın
yolundan sapanları uzaklaştırmakla
bağlantılıdır. Bu konuyu özetlememiz gerekirse, Aklın
İmamet konusundaki hükmü, bilimin, adaletin ve itaatin iyi,
çirkinliğin, cehaletin, zulmün ve günahın kötü olduğunu kabul
ettiği hükme eşittir.
İlginç ve tuhaf durumlardan biri de, Şiilerin
İmamda "ilimde hatasız, amelde günahsız" şart
ve sıfatlarını arama, hatta olmazsa olmaz kabul etme
görüşünü, Ehl-i Sünnetin
kınaması ve hor görmesidir.
Bunu kınamalarının sebebi, onların, "cahil ve
fasık da olsa yöneticinin itaati vaciptir (gereklidir)" demeleri
ve ona karşı gelmeyi haram saymalarıdır! Şeyh Ebu Zehra "Mezehib El
İslamiyye" adlı kitabının "yönetici
şeriattan dışarı
çıkarsa" bölümünde harfiyen şöyle yazmaktadır. "Ehl-i
Sünnete göre imamda aranan şartlarda esas tercih onun adil, erdemli ve
hayır sahibi olmasıdır. Eğer değilse zalimin
zulmüne katlanmak ona karşı
gelmekten daha iyidir."
Ebi Yala El Ferra, (Vefatı 458
Hicri), "El Ahkam El Sultaniyye" adlı kitabında (Baskı yılı 1938) 4. sayfada
derki" "Fasık olmak imametin
devamını engellemez, ister bu ahlak, -yani şehvete
kapılarak günah işlemek olsun-, ister inanç -yani yorumda Haktan
şüpheye düşmek olsun.!-"
Bunun
anlamı da cahil ve fasık bir kişi Müslümanların imamı
olabilir. Allah ve din adına hükmedebilir!... Doğrusu
anlayamıyorum! Bir cahil, fasık ve günahkar nasıl insanları
Hakla yönetecek ve Hakka yönlendirecektir?! Keşke bunu, Kur'an,
Şeriat ve İslam adına hükmedene değil de kendisini seçen ve
imam kabul eden kişilerin imamı olarak kabul etselerdi.
Ayrıca "Kur'an-ı
Kerim (Bakara suresi ayet 193) derki:
َقَاتِلُوهُمْ
حَتَّى لاَ
تَكُونَ
فِتْنَةٌ
وَيَكُونَ
الدِّينُ
لِلَّهِ
فَإِنْ انتَهَوْا
فَلاَ
عُدْوَانَ
إِلاَّ عَلَى
الظَّالِمِينَ
(البقرة/193)
"Bir fitne kalmayıncaya, din
tamamıyla Allah'ın dîni oluncaya dek onlarla çarpışın.
Vazgeçtikleri zaman, düşmanlık
ve saldırı sadece
zalimleredir."
Buna
karşın Sahihi Buhari, 9. bölüm, kitabı Fiten'de, Peygambere mal
edilen şu hadis geçmektedir: "yöneticilerinden kötü bir şey
görenler sabretsin. bu durumda; ya Hz. Muhammed (s.a.a)in sözleri ona
vahiy inen Kur'an-ı Kerimle çelişkilidir ya da ona mal edilen bu
hadis yalan ve iftiradır. Şiiler, birinci şıkkın
imkansız olduğunu bildiklerinden ikincisini kabul ettiler.
Dolayısı ile bütün sahabelerin adil olduğuna inanmadılar.
Ehl-i Sünnet ise, tam tersine bütün sahabelerin adil olduğuna inanarak
Buharinin naklettiği hadisleri aynen kabul ettiler. Oysa bunun
kaçınılmaz sonucu, Peygamber (s.a.a)'in sözlerinin Kur'an-ı Kerimle
çelişkili olduğuna inanmaktır. Allah da Peygamber de bundan
münezzehtir.
▬
Evrende
bulunan her şey Allahın bilgisi ve gücünü gösteren birer ispattır. Modern keşiflerden önce gördüğümüz
deliller, gecenin ve gündüzün değişimi, yerde biten bitkiler,
yediğimiz ve içtiğimiz, veya gözümüz görmeden
aklımızın görebildiği idi. Bilim ve bilimsel araçlar
geliştikçe öğrendik ki, çok küçük olan atomdaki güç, bir saniyede
şehirleri, dağları yıkıp milyonlarca canlıyı
öldürebilmektedir.
Ayrıca,
evrendeki yıldız sayısının kum tanelerinin
sayısından daha fazla olduğunu, en küçük yıldızın
dünyadan bir milyon kat daha büyük olduğunu, her yıldız kümesine galaksi
dendiğini ve her galaksinin yüz milyondan fazla yıldız
barındırdığını, galaksi sayısının
iki milyondan fazla olduğunu ve bütün bu evrenin hacminin boş uzaya
göre dünyanın boşluğunda uçan bir sinekten farksız
olduğunu biliyoruz. Bu örnek modern bilimin keşfettiği ve Allahın
gücünü gösteren milyonlarca örneklerden sadece biridir. Kur'an-ı Kerimin ayeti de alim ve
mucitlere belirgin bir Arapça dili ile "Size verilen ilim çok azdır.
İbret alın ey akıllı insanlar" demeye devam
etmektedir.
EVRENDEN DAHA MUAMMALI OLAN: AKIL
Ya
aklımız? O evren hakkında okuduğumuz ve
öğrendiğimizden de ötedir. Evren maddedir, çapı ve ölçüsü
vardır. Enistein, evrenin çapını 70 milyon ışık
yılı olarak hesapladı. Akıl ise dibi olmayan bir kuyu, tavanı olmayan bir gök ve
sonsuz bir evrendir. O, her şeyi kendisine sığdırır
ama hiçbir şey onu kendisine sığdıramaz. O, Hz. Alinin
(a.s) aşağıdaki beyitlerinde sözünü ettiği büyük alemdir.
"وتزعم أنك جرم صغير
وفيك انطوى
العالم الأكبر
"Küçük
varlık olduğunu iddia etmektesin oysa büyük alem sende
saklıdır."
Evet akıl evrenden daha büyüktür,
ve ondan daha büyük sadece onun yaratıcısıdır. Ancak
benzetme yapacak olursak kelimenin kelimeyi
söyleyenle oranı, veya daha azıdır.
İlahi
Adalet, tıpkı İlahi güç gibi sadece onun (c.c) bilgisinin
kapsamındadır Evrende, insanda, Allahın şeriatı ve
hükümlerinde delil ve belirtileri vardır. Bunu, şu şekilde izah
etmek mümkündür:
Eğer
birinden alacağın varsa, alacağını istemen senin
hakkındır. Eğer ödemeyi reddederse eksiksiz olarak zorla alma
hakkın doğar, bağışlarsan Allah bağışlayanları
sever.
Allah da
(c.c) Adil ve Cömerttir. Cömertliği ve rahmeti ile günahları denizin
köpüğü kadar olsa bile günahkarı affedebilir,
mükafatlandırabilir de... :
وَإِذْ
قَالَ
اللَّهُ يَا
عِيسَى ابْنَ
مَرْيَمَ
أَأَنتَ
قُلْتَ
لِلنَّاسِ
اتَّخِذُونِي
وَأُمِّي
إِلَهَيْنِ
مِنْ دُونِ
اللَّهِ
قَالَ
سُبْحَانَكَ
مَا يَكُونُ
لِي أَنْ
أَقُولَ مَا
لَيْسَ لِي
بِحَقٍّ إِنْ
كُنتُ
قُلْتُهُ
فَقَدْ
عَلِمْتَهُ
تَعْلَمُ مَا
فِي نَفْسِي
وَلاَ
أَعْلَمُ مَا
فِي نَفْسِكَ
إِنَّكَ
أَنْتَ
عَلاَّمُ
الْغُيُوبِ}(المائدة/116
مَا قُلْتُ
لَهُمْ
إِلاَّ مَا
أَمَرْتَنِي بِهِ
أَنْ
اعْبُدُوا
اللَّهَ
رَبِّي وَرَبَّكُمْ
وَكُنتُ
عَلَيْهِمْ
شَهِيدًا مَا
دُمْتُ
فِيهِمْ
فَلَمَّا
تَوَفَّيْتَنِي
كُنتَ أَنْتَ
الرَّقِيبَ
عَلَيْهِمْ
وَأَنْتَ
عَلَى كُلِّ
شَيْءٍ
شَهِيدٌ}(المائدة/117{إِنْ
تُعَذِّبْهُمْ
فَإِنَّهُمْ
عِبَادُكَ
وَإِنْ تَغْفِرْ
لَهُمْ
فَإِنَّكَ
أَنْتَ
الْعَزِيزُ
الْحَكِيم
المائدة/118 {قَالَ
اللَّهُ
هَذَا يَوْمُ
يَنفَعُ
الصَّادِقِينَ
صِدْقُهُمْ
لَهُمْ
جَنَّاتٌ تَجْرِي
مِنْ
تَحْتِهَا
الأَنهارُ
خَالِدِينَ
فِيهَا
أَبَدًا
رَضِيَ
اللَّهُ عَنْهُمْ
وَرَضُوا
عَنْهُ
ذَلِكَ
الْفَوْزُ الْعَظِيم
(المائدة/119
لِلَّهِ
مُلْكُ
السَّمَاوَاتِ
وَالأَرْضِ
وَمَا
فِيهِنَّ
وَهُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ
}(المائدة/120
"Ey
Meryem oğlu İsa! İnsanlara, beni ve annemi Allahtan başka
iki Tanrı bilin diye sen mi söyledin? Buyurduğu zaman o, Haşa!
Seni tenzih ederim; hakkım olmayan
şeyi söylemek bana yakışmaz, hem ben söyleseydim sen
şüphesiz onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ben senin
zatında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalınızca
sensin. Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim. Benim ve sizin
Rabbiniz olan Allaha kulluk edin dedim.
İçlerinde olduğum müddetçe onlar üzerinde kontrolcü oldum. Beni vefat
ettirince onlar üzerinde gözetleyici
yalınız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.
Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin
kullarındır. Eğer onları bağışlarsan
şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin
Maide Suresi 116-117-118-119-120
Yukarıdaki ayette "Eğer onları
bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin"
dediğini okuduk. Bu Allahın dilediği kimseyi başkasını ilah edinse bile-
affedebileceğini göstermektedir. Kulun amelinde yeterli neden olmadan ve
aşağıdaki şartlar oluşmadan adalet sahibi Allah
(c.c)'ın azap ederek
cezalandırması imkansızdır.
Geçerli
nedenin oluşması için ilk şart, tebliğin emin bir Peygamber
tarafından yapılmasıdır. Tıpkı devlet memurunun
ödemen gereken gelir vergini veya birine olan borcunu ödemen gerektiğini,
ödemen için gerekli mühleti ve ödemediğin takdirde hapis ile
cezalandırılacağını veya malına el
konulacağını ihtar ederek bildirmesi gibidir. Devlet,
vatandaşın ödemeyeceğini bilse de gerekli ihtarı yapmadan
nasıl cezalandırmıyorsa, Allah da (c.c) emrettiği zaman
kulunun itaatsizlik yapacağını günah işleyeceğini bildiği
halde cezalandırmaz, önce emrederek ona gerekli fırsatı verir.
itaatsizlik ve isyandan sonra duyduğu,
anladığı ve bilerek karşı geldiği için
cezalandırır. Allah (c.c) Kur'an-ı Kerimde diyor ki.
وَلَوْ
أَنَّا
أَهْلَكْنَاهُمْ
بِعَذَابٍ
مِنْ قَبْلِهِ
لَقَالُوا
رَبَّنَا
لَوْلاَ
أَرْسَلْتَ
إِلَيْنَا
رَسُولاً
فَنَتَّبِعَ
آيَاتِكَ
مِنْ قَبْلِ
أَنْ نَذِلَّ
وَنَخْزَى}(طه/134)
"Eğer
biz bundan önce onları bir azapla helak etseydik, derlerdi ki: Rabbimiz!
Bize bir elçi gönderseydin de, şu aşağılığa
düşmeden önce ayetlerine uysaydık!"
Taha
suresi: 134.
وَمَا
كُنَّا
مُعَذِّبِينَ
حَتَّى
نَبْعَثَ
رَسُولاً}(الإسراء/15)
"Biz bir peygamber göndermedikçe
kimseye azap edecek değiliz.
İsra Suresi: 15"
رُسُلاً
مُبَشِّرِينَ
وَمُنذِرِينَ
ِلأَلاَّ
يَكُونَ
لِلنَّاسِ
عَلَى
اللَّهِ
حُجَّةٌ
بَعْدَ الرُّسُلِ
وَكَانَ
اللَّهُ
عَزِيزًا
حَكِيمًا}(النساء/165)
Müjdeleyici ve
sakındırıcı peygamberler gönderdik ki insanların
peygamberlerden sonra Allaha karşı bir bahaneleri olmasın!
Nisa Suresi: 165
İkinci şart, tebliğin
yapısı ve üslubudur. İkna edici olmalıdır ki
önyargıdan ve taraftarlıktan
arınan insanlar inansın... ikna için gerekli olan üslup, dava
sahibinin dava gerçeğini basitleştirerek, yumuşak ve davet
edilen kişiyi çekecek şekilde yapmasıdır. Ayrıca izah
etmek için örnekler vererek düşünme, inceleme, olayları dikkatle
tartma ve ondan sonra karar vermeyi salık vermesidir. Davasını
emrivakiyle dayatmaması, kendini daha alim, üstün ve kutsal göstermemesi
gerekir. Allah (c.c) der ki:
إِنَّ
اللَّهَ لاَ
يستحي أَنْ
يَضْرِبَ مَثَلاً
مَا
بَعُوضَةً
فَمَا
فَوْقَهَا
فَأَمَّا
الَّذِينَ
آمَنُوا
فَيَعْلَمُونَ
أَنَّهُ
الْحَقُّ
مِنْ
رَبِّهِمْ
وَأَمَّا الَّذِينَ
كَفَرُوا
فَيَقُولُونَ
مَاذَا أَرَادَ
اللَّهُ
بِهَذَا
مَثَلاً
(البقرة/26)
"Şüphesiz
Allah, bir sivrisineğin üzerindekinden
- yani sivrisinekten küçük
misal
vermekten çekinmez. İman etmişlere gelince onlar böyle misallerin
Rablerinden gelen Hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kafir olanlara gelince:
Allah böyle misal vermekle ne demek ister?. Derler." Bakara suresi 26
Ayrıca, Hz. Muhammed'e (s.a.a)
ادْعُ
إِلَى
سَبِيلِ
رَبِّكَ
بِالْحِكْمَةِ
وَالْمَوْعِظَةِ
الْحَسَنَةِ
وَجَادِلْهُمْ
بِالَّتِي
هِيَ
أَحْسَنُ ...
(النحل/125)
"Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle
çağır ve onlarla en güzel şekilde tartış... Nahl:125"
diye seslenir. Hz. Musa ve Hz. Harun'a da
اذْهَبَا
إِلَى
فِرْعَوْنَ
إِنَّهُ
طَغَى/
{فَقُولاَ
لَهُ
قَوْلاً
لَيِّنًا
لَعَلَّهُ
يَتَذَكَّرُ
أَوْ
يَخْشَى}(طه/44)
Firavun'a gidin çünkü o iyice azdı, ona yumuşak
söz söyleyin belki o aklını başına alır veya
korkar." Taha:44
Diye hitap eder. Hak İnsanlara anlatılırken
gönüle yakın olması için daima güzel ve mütevazı bir üslup
kullanılmalıdır.
Bütün şüphe ve kuşkuları
gidererek ikna etmenin en temel şartlarından biri de, çağrı sahibinin
yaptığı çağrıyla uyum içinde olmasıdır. Uyum
sözü ile sadece davet ettiği şeyleri kendisinin uygulaması
değildir. Yaptığı çağrının, canı,
kanı ve eti ile kaynaşması ve kişiliği ile
bütünleşmesi gerekir.
Konuştuğu zaman sanki çağrı konuşuyor, eylem yaptığı zaman sanki
çağrı eylem yapmış olmalıdır.
"Buna karşın
"Benim
bir şeytanım vardır. Bazen beni etkiler" diyen bir
kişi, (4) Kur'an-ı Kerim'de "O arzusuna göre konuşmaz ,
bildirdikleri vahiyden başka değildir" denilmiş olan - peygamberin
Halifesi olamaz. O, tıpkı dünkü ve bugünkü yöneticiler gibi kendi
zamanının dünyevi bir yöneticisidir! O kendisini seçenlerin ve onu
kabul edenlerin adıyla konuşabilir. Eğer Allah ve Peygamber
adına hükmettiğini iddia ederse bu iddia onu bazen etkileyenden kaynaklanır!
Diyebilirsin ki: "Hz. Muhammed (s.a.a)'den
başka, bu İslam
çağrısıyla
-yukarıda izah ettiğimiz şartlara- uyum sağlayacak kişi var mıdır?"
Cevap: Evet! Kim söz ve fiille Hz.
Muhammed (s.a.a)'in uzantısı ise İslam çağrısı
ile uyum içerisindedir.
İkinci soru: Hz. Muhammed
(s.a.a)'in süreği var
mıdır?
Cevabı
öyle birine bırakıyorum ki, o mecbur kalmadan ve ancak kaçma
imkanı bulamadığı zaman Hz Ali (a.s) veya oğulları ile ilgili bir
fazilet anlatır. Öyle bir hadisçi ki Ehl-i Sünnet ona güvendiği kadar
hiç kimseye güvenmez. Yani Buhari'den söz ediyorum. Buhari, Sahihinin
beşinci kısmında bulunan Hz Ali (a.s)'nin faziletleri bölümünde
şöyle demektedir: "Peygamber Hz. Ali'ye dedi ki: Sen bendensin
bende sendenim." Bilindiği
gibi Hz. Muhammed (s.a.a) Hz. Ali (a.s) 'nin ne babası nede oğludur.
Sen bendensin derken, kendi ruhunu Ali (a.s)'nin ruhuna, aklını aklına,
ilmini ilmine,
İmanını imanına,
ahlakını ahlakına empoze
ettiği anlamına gelmektedir.
Hz. Muhammed (s.a.a) onu
istediği gibi yetiştirdikten sonra bütün sahabelerin içinden
kardeşliğine seçti.
Kardeşliğin sırrı
da burada yatmaktadır. Ahmed'in Mesned'inde Hz. Ali'nin peygambere
"Ben hariç bütün dostlarını birbirine kardeş ilan ettin" dediği
zaman Hz. Muhammed (s.a.a) ona "Çünkü seni kendime ayırdım,
ben senin kardeşinim sende benim kardeşimsin. Senden başka
bunu kim iddia ederse yalancıdır" diye yazmaktadır.
Bu konuda Hz. Ali (a.s) "Peygamber
(s.a.a)'i yavru devenin annesini takip ettiği gibi takip ederdim, her gün
ilminden bir şeyler verir ve onun gibi uygulamamı isterdi."
Demektedir.
Üçüncü ve son olarak diyebilirsin ki
"Ehl-i Sünnete göre en büyük ve en güvenilir Muhaddis (Hadisi Şerifi
nakleden) olduğu halde nasıl Buhari için O mecbur kalmadan ve ancak kaçma
imkanı bulamadığı zaman Hz Ali (a.s) veya
oğulları ile ilgili bir fazilet anlatır diyebiliyorsun?"
Cevap vereyim: Zaten onun
büyüklüğünün ve yüceliğinin sırrı da budur! Şimdi Ali
ve oğullarına karşı olan taassubunu gösteren bir örnek
vereyim: El Hafız El Askalani, Feth El Beeri Bişerh Sahih El Buhari
adlı 1959 baskılı kitabının C:8 S:71de
aralarında Nesainin de bulunduğu bir grup Alim ve Muhaddisten
naklederek harfiyen derki: "Hiçbir
sahabe hakkında Ali (a.s) kadar doğru hadis
anlatılmamıştır" aynı bölümün 76ncı
sayfasında da İmam Ahmed dedi ki: "Ali (a.s) hakkında
duyduğumuz kadar hiçbir sahabe hakkında hadis duymadık."
Buna rağmen Buhari bu
sayısız hadislerden çok azını zikretmiş ve bu çok az
olan hadisleri de normal hali ile bırakmamıştır! Tahrif,
budama, değiştirme ve eksiltme yoluna başvurmuştur.
Müslim dahil bir çok Muhaddis "Al Raye" (sancak)
hadisini "Sancağı öyle bir kişiye vereceğim ki Allah'ın Fethi onun
eli ile gerçekleştirecektir. O
Allahı ve Resulünü sever; Allah ve Resulu de onu sever.Diyerek
sancağı Aliye verdi." Diye anlatır.
Buhari hariç hepsi "O Allahı
ve Resulü'nü sever Allah ve Resulu de onu sever." ibaresini nakletti.
Doğrusu Buharinin bu cümleyi neden eksilttiğini anlayamadım.!
Buhari, Allah'ın ve Resulü'nün
sevdiğini sevmediği için mi?
yoksa çok sahih (doğru) (!) olan kitabını
onurlandırabilmek için Muaviye ve ciğer yamyamı olan annesini
yazarken fazileti dünyayı dolduran kişiden bahsetmek zorunda
kalınca faziletini budayarak yazdı? Ancak zavallının
unuttuğu şey onun adı Levhi Mahfuzda
yazıldığı gibi kalplerin ve akılların
derinliğinde de yazılıdır.
Demek ki Buhari'ye ve kitabına
duyulan bu güvenenin ve mal edilen bu
yüceliğin sırrı, onun Ali ve oğullarına
karşı olan taassubunda gizlidir.
Azap veya cezalandırmanın
vuku bulması için Allah'ın ( c.c ) kuluna emrettiği şeyi
mutlaka yapma, sakın dediği şeyden sakınma gücü vermesi gerekir. Yoksa
imkansızı istemek anlamına gelirdi. Buda Şiilere göre
Allah'ın adaleti ve hikmeti ile ters düşer. Kul, yapma gücüne
rağmen Allah'ın emrettiğini yapmazsa kusuruna karşı
cezalandırmayı hakkeder.
Bu
duruma göre hüccetin tamamlanması
için mutlaka çağrı sahibinin çağrısı ile
özdeşleşmesi lazımdır... Ayrıca peygamberin
Halifesi olabilmek için bütün Halife ve vasiler gibi mutlaka ve mutlaka vahiy
hariç bütün sıfatlarında peygamber gibi olması gerekir.
Böyle olunca da kendisi için "hatalı yorum yaptı veya
içtihadı hatalıydı" denen kişi asla peygamberin Halifesi olamaz!.
Hakkında nass olan kişiyi, hakkında nass olmayan
kişi ile
kıyasladığımız zaman; sanki doğruyla
yanlışı, eksikle bütünü kıyaslamış oluruz.
(5)
Sünnilerin
ilginç iddialarından biri de, Allah'ın ne adil ne de zalim
olduğudur. Çünkü adil, Allah'ın emrettiğine itaat eden, sakının dediğinden
sakınan, zalim de bunun tersini yapandır. Allah ise, emredilmeyecek
bir amir, uyarılamayacak bir uyarıcıdır. Bu, onların
şu sözünün sonucudur: "Allah'ın vacipleri yoktur, yaptıkları
da kötülenemez. İyi şey şeriatın emrettiği,
kötü şey de şeriatın sakın dediğidir.
Eğer emrettiği şey için sakının deseydi kötü, sakının dediği şeyi
emretseydi iyi olurdu."
(Ayci'nin yazdığı
ve Cürcani'nin şerh ettiği
Mavakif kitabı C:8, S: 19 ve 181, İbni Rüşt'ün Menehic El Edille
Kitabı S:113, Adalet ve Zulüm bölümünün dördüncü husus kısmında)
Oysa unuttukları şey, adalet
insan eksiğinin tamamlayıcısı, Allah(c.c)'ın ise mükemmel zatının eserlerinden
ve gereklerinden biri olduğudur.
Hatta bizzat kendisidir. Ayrıca, adaleti Allah'a mal
eden ve (hükmü koyan) ne özel ne genel
anlamda asla bir nass koymamış olsa da Fakih kendi takdirini
kullanarak hüküm verir. Şiiler kıyası, Şari
(şeriatı emreden), olaya neden olan konuda açık bir hüküm
koymamışsa kabul etmezler. Yani hüküm nassa gerek duyuyorsa, hükme
neden olan olayda nassı gerektirir.
Allah'ı
kötülükten tenzih eden sayısız ayet ve hadisler vardır. Bu
konuyu "Maalim El Felsefe El İslamiyye" adlı
kitabımızda detaylı bir şekilde işlemiştik.
▬
HZ.MUHAMMED,
( S.A.A ) HZ.İSA ( A.S ) VE
HZ.ALİ( A.S ) İLE İLGİLİ
Her insanın kişiliği,
parmak izi gibi kendine özgü olduğu
doğrumudur?
İnsan
kişiliği; kendi nefsi, duyguları ve görüşleridir.
Kişilik dokunulan veya nesneler gibi büyüteçle görülebilen bir şey
değildir.... Kişiliğin gerçekliği, gözle görülmeyen Gaip
alemindendir... Tabi bu, kişiliğin hiç
anlaşılamayacağı anlamına gelmez. Örneğin
cömertlik ve cesaret nefsin sıfatlarındandır. Cömerdi,
yaptığı iyilik ve bağışlarla, cesuru
fedakarlık ve atılganlığıyla tanırsın.
Şahsın kişiliğini veya başkasından ayıran
özelliğini tanımanın yolu görsel özellik ve izlerdir.
Bunlarla, cömerdi cimriden, cesuru
korkaktan, hatta cömerdi daha cömertten, cimriyi daha cimriden
ayırabiliriz. O zaman, her insanın, tıpkı ses tonu, yüz
hatları ve parmak izi gibi kendine has; başka hiçbir insanın
katılmadığı ayrı bir kişiliğinin olması
mümkündür. Hatta insanın özel duyguları olmazsa hayatı da
olmazdı. Bu teklik, Allah'ın
hikmetinin ve büyüklüğünün sırlarından biridir.
Evet, iki kişilik
arasında düşünce ve diğer temel özelliklerde birden fazla
benzerlik olabilir. Hz. Ali (a.s) 'nin kişiliğinin, Hz. Muhammed ( s.a.a) ve Hz.
İsa'nın (a.s) kişiliğine - peygamberlik ve vahiy
dışında - benzemesi gibi.
HZ.İSA ( A.S ) VE HZ.ALİ ( A.S
) İLE İLGİLİ
Hepimiz, Hz.
İsa (a.s)'ya getirilen zina suçlusu kadının olayını
biliriz. Ona recm edilmesini (taşlanarak öldürülmesini) arz ettiler. yine
hepimiz, Hz. İsa (a.s.)'nın "hanginiz günahsız ise ona
taş atsın" dediğini biliyoruz. Bu sözden sonra Hz. İsa
(a.s) ve havarileri haricinde herkes utanarak uzaklaştı.
Vesail ve El Cevahir vb. kitaplarda had
cezası bölümünde, şöyle bir olay anlatılır:
Kadının biri, İmam'ın önünde zina suçunu itiraf etti.
İmam tellalı gönderip halkı çağırdı. Halk toplandığında
Allah (c.c)'a hamd-ı sena ettikten
sonra " ey ahali, yarın bu kadına hadd uygulayacağım
ellerinizde taşlarla toplanın" diye seslendi. Ertesi sabah,
İmam kadını meydana çıkardığında
herkesin elinde taş vardı. Recm vakti geldiğinde
katırına bindi, iki parmağını kulaklarına koyup
bütün sesi ile "ey ahali, Allah peygamberine, peygamber de bana bir ahitte
bulundu: "Kim haddi hakkediyorsa o
had uygulamasın." "Bu
kadın gibi günahı olan kim varsa ona taş atmasın"
dediğinde herkes dağıldı. Sadece kendisi, Hasan ve Hüseyin
kaldı. Tamamen İsa'nın
yanından herkesin uzaklaşıp havarilerinin
kaldığı gibi.
Bu ahit (söz)
yaratan tarafından gelir. yaratılandan değil! Ahdin içeriği
ise, Günahların kirli ve lekeli eller tarafından değil, temiz,
pak eller tarafından yıkanmasıdır. Çünkü Allah'ın haddi ve hükümleri sadece
müminlerin ellerine emanet edilir. Bu ahit Kur'an-ı Kerim, Tevrat ve
İncil'de "kirli eller; tahir elleri kirletmemek, iyilerin rolünü
üstlenmemek için kesilir veya zincirlenir" diye kaydedildi. Bu yüzden,
ülke ve vatandaşların kaderi
ilim ve ahlakta yeterli olanlara verilmesi, akıl ve
akıllılar tarafından
benimsenmiştir.
Bundan dolayı, günahkarlar
uzaklaştığında sadece Hz. İsa (a.s) ve Havarileri, Hz.
Ali, Hasan ve Hüseyin (a.s) kaldı.... Allah'ın peygamberine vahiy
ettiği, peygamberinin de vasisine tebliğ ettiği bu ahdin en
çarpıcı yanı, günahkar insanda
pişmanlık ve vicdan azabı duygusunu uyandırması,
kendi kendinin vaizi olması ve kendine istemediği şeyi
başkasına istememesine yöneliktir.
Hz. İsa (a.s) "Ben,
kurtuluşun yolu ve kapısıyım" dedi.
Hz. Ali
(a s ) de "Ben karanlıktaki kandil gibiyim,
karanlığa giren benimle önünü görür" dedi.
İmam, bu cümlesi ile "size
iki değer bırakıyorum" hadisine işaret etmektedir. Bu
hadis Müslim'in, 348 H baskılı, sahihinin Cilt 2, bölüm 2, sayfa 109, Hz. Ali'nin Faziletleri
kısmında anlatılmaktadır. Hadisin tamamı harfiyen
şudur:
"قال رسول
الله: إنما
أنا بشر، يوشك
أن يأتي رسول
ربي، فأجيب،
وأنا تارك
فيكم الثقلين:
اولهما كتاب
الله ، فيه
الهدى والنور
وأهل بيتي."
"Allah'ın
peygamberi: Ben bir beşerim,
Allah'ın elçisi beni davet etmek
üzere ve ben daveti kabul etmek üzereyim. Size iki değer
bırakıyorum, birincisi Allah'ın kitabıdır. Onda
hidayet ve nur vardır. İkincisi ise Ehl-i Beytimdir."
"Ehl-i
Beyt kimlerdir? Zevceleri (
Hanımları ) değil midir?" diye Sorabilirsin.
Cevap: Müslim, yukarıda
anılan bölümün 116. sayfasında şöyle yazmaktadır,
"Ayşe dedi ki: ...peygamber (s.a.a) ertesi gün üzerinde siyah yünlü bir kisve ile
çıktı bir nevi Yemen elbisesi - Hz. Hasan (a.s.) geldiği zaman içine
aldı. Sonra sırasıyla Hz. Hüseyin (a.s.), Hz.Fatıma (a.s.) ve Hz.Ali (a.s.) geldikleri zaman onları
da içine aldı ve:
"Ey
Ehl-i Beyt! Allah (c.c) sizden
günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor" dedi.
Ehl-i Beyt (a.s), Hz.Muhammed (s.a.a) 'in
kisvesinin altına alarak belirlediği kimselerdir.
Bir başka soru da:
Bazılarına göre zevceleri de
(hanımları) Ehl-i Beytten'dir. Hatta bazılarına göre Ehl-i
Beyt sadece peygamberin zevceleridir.
Cevap: bunu söyleyenler, aynı
zamanda Müslim'in güvenilir,
kitabının da sahih (doğru) olduğunu söylediler. "Müslim'e güvenilir" ve
"Ehl-i Beyt peygamber (s.a.a)'in zevceleridir." gibi daha birçok
benzeri çelişkinin nedeni, Ehl-i Beyt (a.s)'e velayet etmeyen zümrenin
kendi duygularına uymasından kaynaklanmaktadır.
- Hz. İsa (a.s) der ki :
"İnsan kendini yitirdikten sonra dünyayı kazansa ne işe
yarar."
-Hz. Ali (a s ) de der ki: "günah kişiyi
kazanırsa. kişi hiçbir şey kazanamaz."
-Hz. İsa (a.s) der ki:
"İnsan sadece ekmekle yaşamaz."
-Hz. Ali (a.s) de der ki: "Dünya
için sonsuza kadar yaşayacak gibi çalış, ahiret için de
yarın ölecek gibi hareket et."
-Hz. İsa (a.s) der ki:
"Sizden nefret edenlere iyilik edin."
-Hz. Ali (a.s) de der ki: "Gücün
düşmanına yeterse, şükretmeyi affederek yap."
İmam'ın bu cümle ile
kastettiği sadece affa davet değildir. Aynı zamanda itaatin en
yücesini ve ibadetin en hayırlısını
aşılamağa çalışmaktır. Çünkü İbadet ve
Allah'a şükretmek sadece namaz, oruç, hac ve zekatla sınırlı
değildir. Namaz, var olduğu için; oruç, sağlıklı
olduğu için; zekat da,mülk sahibi olduğu için, kulun Allah(c.c)'a
şükretmesidir. Affetmek de, güçlü kılınmanın Allah'a
şükür yöntemi olarak uygun bulunmuştur. İbadetin bu gizemini
sadece peygamber, peygamber vasisi veya ibadeti Allah'ın yüce zatına
yapan kişi bilir.
Çoğaltacak olursak ciltler
dolduracak olan bu örneklerden bu kadarı ile yetinelim.
İddiacılardan biri, diyebilir
ki: kim ki yücelikte ve Allah'ın katında Hz. Muhammed (s.a.a) 'in
dengi var derse o Müslüman değildir;
çünkü o peygamberlerin sonuncusu, elçilerin efendisidir. Allah (c.c) da,
düsturunu ona indirerek tamamlamıştır. Öyle ki, onun belagatlı
sözlerinden ve mükemmel ahlakından daha üstün, sadece Yaratan vardır.
Başka biri: "Hz. Muhammed
(s.a.a) neden son peygamberdir?" diye sorabilir.
Ona cevap olarak "çünkü Hz.
Muahammed ve onun dini mükemmelliğin bütün şartlarını
tamamlamış, amaç ve sonuca ulaşmıştır.
Tıpkı Güneşin ışık ve aydınlatmanın zirvesine
ulaştığı gibi. Güneş
ışığının varlığında ne bir yıldıza ne de elektriğe
gerek kalmadığı gibi Hz. Muhammed (s.a.a)'ten sonra yeni bir
peygamberin insanlık yararına getirebileceği hiçbir şey
kalmamıştır. Ancak, Güneş batarsa insanlar Ay
ışığından yararlanır. Yalnız Ayın
kendinden ışığı yoktur. Onun
ışığı Güneştendir. İmam, peygamberin
gaybetinden sonra peygamberliğin ışığı ile
insanlara iyiliğin yolunu gösterir. Hz. Muhammed (s.a.a) Güneş, Hz.
Ali (a.s) de Ay gibidir. Onun hidayetinden mükemmelliğinden alarak yayar.
Burada hedef birdir. O da, daha iyiye yöneltmektir. " Güneşi
ışık kaynağı, Ayıda Nur yapan kendisidir -(Allah
c.c)'tır- "
KUR'ANI KERİM'İN VE HZ.
MUHAMMED (S.A.A) 'İN ÜSLUBU
El Hafez El Askalani, Feth El Beri
Bişerh Sahih El Buhari adlı 1959 baskılı
kitabının C:8 S:71de şöyle yazmaktadır: "Ali
İbn-i Ebu Talib, İbn-i Abdul Muttalib
El kureşi El Haşimi, Ebu El Hasan, Allah Peygamberinin
amcasının oğludur. Babası ile Peygamber'in babası
-anadan ve babadan- kardeştir. Peygamberliğin doğuşundan yaklaşık on
yıl önce doğdu ve peygamber
(s.a.a) onu büyüttü. Vefat edinceye kadar onunla birlikte kaldı ve ondan
hiç ayrılmadı.
Allah'ın peygamberi, seçkini ve
muhatabı ile olan beraberliği sayesinde Hz. Ali (a.s), İslam'a büyük destek sağlayan Sahabenin bile
ulaşamadığı yüksek mertebeye
ulaşmıştır. Beraberlikleri doğumdan ölüme kadar
sürmüştür. Peygamber onu kucaklamış, yüklemiş,
yatağında yatırmış, hatta bir anne gibi lokmayı
çiğneyip ona yedirmiştir.
Sabit
gerçekler arasında Allah (c.c)'ın
kendine en yakın Meleklerinden birini, sütten kesildiği andan
itibaren, Hz. Muhammed (s.a.a)'le beraber kalması, ona ahlak ve
faziletleri öğretmesi için görevlendirdiğidir. Hz. Ali (a.s)'ye de
çocukluğundan beri Hz. Muhammed (s.a.a)'le birlikte olma lütfünda bulunmuştur.
(6) Yavrunun
annesini takip ettiği gibi takip eder, peygamber ona ilminden ve
ahlakından öğretir, onun gibi davranmasını öğütlerdi.
Peygamber (s.a.a) öğretileri ile onu Allah (c.c) 'a, Muhammed (s.a.a)'e ve
Kur'ana yakışır bir tarzda yetiştirdi. Bunları
öğrendiğimiz zaman Hz. Ali (a.s)'nin şu sözlerini daha iyi
anlarız:
- O susan bir Kur'an bende konuşan
bir Kur'anım.
-Beni kaybetmeden
soracağınızı sorun.
-Peygamber (s.a.a) bana ilminden, her
kapısı bin kapıya açılan bin kapı öğretti (7)
-Hiçbir zaman Allah'ın Peygamberi
(s.a.a) benim ne sözümde bir yalan işitti, ne fiilimde bir kusur gördü.
-Hiç kimsenin benden alacağı
bir şey, aleyhimde konuşacağı bir sözü
olmamıştır.
-.Zelil,
hakkını alıncaya kadar gözümde değerli, güçlü de hakkı
ondan alıncaya kadar güçsüzdür.
-Allah'ın hükmüne razı olduk,
durumumuzu Allah'a teslim ettik.
-Peygamber (s.a.a) adına yalan
mı söylüyorum! ona ilk inanan ben değil miyim? Asla onun adına
yalan söylemem.
Büyük Peygamber (s.a.a)'in Ali (a.s) ve
faziletleri hakkında söylemiş
olduğu sözlere gelince, hadis ve fazilet kitaplarını
doldurmuştur. (8) bunların bir kısmı Hz. Ali (a.s)
dışında biri için söylenmiş olsaydı, Haktan sapanlara
göre bu hadisler her şey diğer
hadisler bir hiç olurdu.
HZ. MUHAMMED (S.A.A) VE HZ. ALİ
(A.S)
Şimdi büyük Peygamber (s.a.a)
ile öğrencisi ve vasisi Hz. Ali
İbn-i Ebu Talib (a.s)'in kişiliklerinden örnekler verelim:
.
Allah'ın
elçisi dedi ki: "Allah'a yemin ederim ki bu işten vazgeçmem için
Güneşi sağ elime, Ayı sol elime verseler; Allah (c.c)'tan bir
emir gelmedikçe ve ben ölmedikçe vazgeçmem."
Öğrencisi İmam Ali de dedi ki : "Allah'a
yemin ederim ki, bana yörüngesindekilerle birlikte yedi göğü verseler, bir
karıncanın ağzındaki arpa kabuğunu alarak Allah'a itaatsizlik edemem.
. Dünyanızın tamamı
benim için bir çekirgenin ağzındaki yapraktan daha
değersizdir."
Son Peygamber (s.a.a) dedi ki:
"Allah'a yemin
ederim ki, Fatıma hırsızlık yapsaydı elini keserdim".
Vasilerin efendisi de
"Müslümanların
malına el uzatmış valisine dedi ki: Allah'a yemin ederim ki,
Hasan ve Hüseyin senin yaptığını yapsaydı asla onlara
acımaz, mutlaka onlardan hakkı alırdım.
"
Kureyş,
Elçilerin Efendisine eziyet etti. Onu
evinden çıkardı, onunla savaşmak için ordular kurdu. Savaşı Müslümanlar
kazandığında, Hz. Muhammed (s.a.a) " Sizi affediyorum,
serbestsiniz" dedi.
Kureyş'in Hz. Muhammed (s.a.a)'e
yaptığının aynısını Cemel
vakasının müsebbipleri Hz. Ali (a.s)'ye yaptı. Allah
(c.c)'ın desteği ile zafer kazanınca o da Peygamberin
yaptığı gibi affetti.
Aynı şekilde Amr İbn-i As ve İbn-i Artaa'yı affetti ve
Şam askerlerinin kendisinden esirgediği suyu kendisi onlardan esirgemedi.
Hz. Ali (a.s), Hz. Hatice (a.s.)'yle
birlikte Peygamber (s.a.a)' in arkasında ilk namaz kılan
kişidir. Bu, öyle bir iftihar kaynağıdır ki, Hz. Ali
(a.s)'nin başka hiçbir fazileti olmasaydı bu ona yeterdi.
Altı sahihten birinin yazarı
Nesai'nin yazdığı "El Hasais" Kitabında bu olay
için şöyle bir hadis vardır: "Afif El Kindi bu -
üç kişiyi ilk namaz kılarken gördüğünde Abbas
İbn-i Abdul Muttalib'e 'Bu büyük bir olaydır' dediği ve
Abbas'ın ona 'Büyük bir olay mı? Vallahi yeryüzünde bu üçünden
başka bu dine inanan yoktur" diye cevap verdiği
yazılıdır.
Dr. Ali Sami
El Naşşar: "İslam'da Felsefi Düşüncenin
Oluşumu" adlı kitabının ikinci bölümünün önsözünde
şöyle yazmaktadır: "Küçük delikanlı Peygamber (s.a.a)'in
sahabelerinin birincisi ve havarilerinin ilki idi. Küçük ve güzel elini gururlu
ve onurlu bir edayla uzatıp gerekirse onu canı ile feda
edeceğini dile getirerek ona biat ediyordu. Olaylar gelişti küçük
havari de gençliğe doğru ilerledi. Peygamber (s.a.a)
arkadaşı ile Hicret ederken,
küçük havari uzun zaman geçmeden
Kureyş şeytanlarının
kılıçlarının ona uzanacağını bilerek onun
yatağında yattı. Buna rağmen ne korktu ne de umursadı;
çünkü onun ruhu peygamberle birlikte idi."
Evet! İmam ölümü de
düşünmedi, başının üzerinde parıldayan
kılıçları da. Düşündüğü tek şey peygamberin
hayatı, çağrısının ve davasının
başarıya ulaşması idi. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) ona
yatağında yatmasını teklif ettiği zaman; İmam: "Senin hayatın kurtulur
mu?" diye sordu. "Evet" cevabını alınca,
İmam "Senin için seve seve ölürüm" diye cevap verdi.
Namazına gelince; tarihte bir ilkti. Tarihte ilk İmam Hz. Muhammed
(s.a.a), tarihte arkasında ilk namaz kılan kadın Hz. Hatice
(a.s) ve yine tarihte arkasında ilk
namaz kılan erkek Hz.Ali (a.s)'dir.
Bu bütün insanlık tarihinin
bu şekli ile kılınan ilk namazıydı!
Yoldan sapanlar, bu durum için dediler
ki "Evet ama Ali çocuktu diğer erkek ise yetişkindi(!)"
Cevap olarak deriz ki:
"Evet,
Hz. Ali (a.s) çocuktu. Zaten
yüceliğinin sırrı da burada yatmaktadır. Şartlar ve
tesadüfler söz konusu kişinin, putperestlik, şirk ve cahilliye
günahları ile boynuna kadar batarak yetişmesini, putları
secdeyle doyurmasını ve ancak yetişkin yaşa girdikten sonra
şahadet kelimesini getirmesini sağlarken, Allah'ın iradesi, Hz. Ali (a.s)'nin peygamberliğin,
taharetin ve imanın kucağında yetişmesini
sağlıyordu. Daha çocuk yaşta iken putları kaidelerinden
indirip Peygamber (s.a.a)'in ayakları altına sermişti. Allah
(c.c); onun, Uluhiyet ve Peygamberliğin iradesine göre yetişmesini ve
Hilafete hazırlanmasını istiyordu. Eskiler "İnsan ne
ile yetişirse onunla yaşlanır" demişlerdi. Böyle
insanlar ( Hz. Ali gibi olanlar ) en azından geçmişteki
kişilikleri ve imanları ile yeni kişilik ve imanları
arasında bocalamaları söz konusu değildir.
Bunun
yanı sıra Hz. İsa (a.s) kundakta iken konuşmuştu. Hz.
Muhammed (s.a.a) de doğar doğmaz yüzü peygamberlik nuru ile
ışıldamış; çocukluğunda daima yalandan,
tezyiften, ihanetten ve puta tapmaktan nefret etmişti. Bu da onun
faziletlerindendir. Ayrıca kutsal
kişiliğinin ilk günden beri peygamberlik gizemine sahip olduğu
bütün Müslümanlarca kabul edilmektedir. Aynı durum Hz. Ali (a.s) ve
çocukluğu için de geçerlidir. Çocukluğunun ilk günlerinden beri
kendisinde İmametin ve yüce
Peygamber (s.a.a)'in Hilafetinin sırrı teşekkül etmişti.
Bu kerameti
kim Hz. Muhammed (s.a.a)'e kabul eder de Hz. Ali (a.s) için inkar ederse
bilerek veya bilmeyerek kendini çelişkiye ve
mantıksızlığa düşürmüş olur. Daha önce de
işaret ettiğimiz gibi bu durum arzularına uyup doğru yoldan saptıklarından
kaynaklanmıştır.
Bu durumda
imamet ve hilafetin yükünü, ancak hayatı çocukluktan ölüme kadar
aydınlık ve taharet içinde süren bir kişi taşıyabilir.
Buna karşın hayatında bir kez bile Allah (c.c)'tan
başkasına secde eden bir kişi, tövbe etse de Peygamber
(s.a.a)'in yerine İmam ve Halife olamaz. Şüphesiz İslam
kendinden önceki dönemi affettirir; ama İslam'ı kabul etmekle Hilafet
için yeterli olmak aynı şey değildir. Yoksa her "Lailahe
İllallah, Muhammed Resulu llah" diyenin yeterli olması
gerekirdi.
Buna göre,
kim Hz. Ali (a.s)'nin ve diğer
sahabenin tutum ve davranışlarını inceleyip tetkik eder,
akıl ve fıtrata (sağduyuya) başvurursa, mutlaka
aşağıdaki neticeye ulaşacaktır. "Ya Ali (a.s)
tek başına Hilafete layıktır, ya da hiç kimse bu mertebeye
layık değildir!" O zaman da Hilafet müessesesini temelinden
inkar etmemiz gerekir.
Bu akıl
ve mantığın hükmüdür. O halde neden Allah'ın
yarattığı akıl ve fıtrata başvuran ve inanan
insanlara insafsızca hücum ediliyor?..
Bu soruyu
herkese soruyoruz; ancak akıl ve vicdanınıza dayanarak cevap veriniz: Reşit olmayan
birinin malına bir veli tayin edecek olsanız, ve
karşınızda iki aday bulunsa, biri hayatı boyunca Allah
(c.c)'a en ufak
bir itaatsizlikte bulunmamış, diğeri
uzun zaman, -yetişkin olduktan sonra da- itaatsizlik etmiş, daha sonra tövbe
etmiş olsa hangisini tercih
ederdiniz. Birincisini mi ikincisini mi?
وَمَا
يَسْتَوِي
الأَحْيَاءُ
وَلاَ الأَمْوَاتُ
إِنَّ
اللَّهَ
يُسْمِعُ
مَنْ يَشَاءُ
وَمَا أَنْتَ
بِمُسْمِعٍ
مَنْ فِي
الْقُبُورِ}(فاطر/22)
Görenle
görmeyen, ışıkla karanlık, asılla gölge, sağlarla
ölüler bir olur mu? şüphe yok ki Allah, duymak isteyene duyurur, sen
mezardakilere duyuramazsın. Fatır:22
Allah (c.c) ve Peygamber (s.a.a)
doğru söylemişlerdir.
(NOT: Şii müfessirlerinin
"Allah duymak isteyene duyurur" açıklamasına
karşılık Ehl-i Sünnet
müfessirleri "Allah dilediğine duyurur" şeklinde
açıklamışlardır. Türkçe meallere de -genel olarak- Sünni
açıklaması hakimdir. Ç)
▬
Bana
göre insanların, kendilerini yönetecek lidere ihtiyaç duyması
ispat gerektirmeyen bir gerçektir ki sosyal durum da bunu gerektirir. Hatta
hayvan aleminde bile kuş, arı ve karıncalarda durum böyledir.
Her insan, dini, siyasi, cumhuriyetçi
veya kralcı -türü ne olursa olsun - tıpkı yemeğe ve suya
ihtiyaç duyduğu gibi kendiliğinden, Liderin varlığına
ihtiyaç duyar. Bunun için delil sunmak anlamsızdır.
Siyasi
liderlikler konumuz dışındadır. İlk ve son hedefimiz
Peygamber (s.a.a)'in Halifesi ve bu Hilafet rütbesine layık temel
sıfatlardır.
Eğer Hz.
Muhammed (s.a.a)'in hayatını ölçüt alarak peygamberliğin görevini inceleyecek
olursak; bu görevlerin:
"insanları tek bir Allah'a ve ahret gününe imana davet etmek,
insanlara Allah (c.c)'ın helal ve haram hükümlerini belirtmek, onları
sevapla rağbet ettirerek veya cezayla korkutarak bunlara yöneltmek, özel
ve genel hakları temin etmek, bu hakların ihlali durumunda ve
inceliğin sonuçsuz kaldığı durumlarda bu hakları
kuvvetle savunmak, saldıranları cezalandırarak caydırmak ve
engellemek." Olarak görürüz.
Peygamber
(s.a.a) bu görev ve yetkiyi sadece Allah (c.c) 'tan almaktadır. bu
hükümleri isteseler de istemeseler de insanlara farz kılan Allah
(c.c)'tır. İnsanlar, Peygamber (s.a.a)'in tebliğle ilgili her
konuda masum (hatasız) olduğunu bilir. Dolayısı ile
onlardan kim bu tebliğleri reddeder veya bunlara karşı gelirse Allah (c.c)'a
karşı gelmiş olur; çünkü çağrısı Allah
(c.c)'ın çağrısıdır.
وَمَا
كَانَ
لِمُؤْمِنٍ
وَلاَ
مُؤْمِنَةٍ إِذَا
قَضَى اللَّهُ
وَرَسُولُهُ
أَمْرًا أَنْ
يَكُونَ لَهُمْ
الْخِيَرَةُ
مِنْ
أَمْرِهِمْ...
(الأحزاب/36)
"Peygamber,
müminlere kendi nefislerinden daha yakındır (yetkilidir) Ahzap
suresi, ayet 6"
"Allah ve Resûlü, bir işe
hükmetti mi erkek olsun, kadın olsun, hiçbir inananın, o işi
istediği gibi yapmakta muhayyer olmasına imkân yoktur. Ahzap suresi,
ayet 36"
فَلاَ
وَرَبِّكَ
لاَ
يُؤْمِنُونَ
حَتَّى يُحَكِّمُوكَ
فِيمَا
شَجَرَ
بَيْنَهُمْ
ثُمَّ لاَ
يَجِدُوا فِي
أَنفُسِهِمْ
حَرَجًا مِمَّا
قَضَيْتَ
وَيُسَلِّمُوا
تَسْلِيمًا}(النساء/65)
"
Hayır, Rabbine ant olsun ki
aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem
kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın onu tam manasıyla kabul
etmedikçe iman etmiş sayılmazlar. Nisa suresi ayet 65"
Buna benzer ayet ile hadisler yorum
kabul etmeksizin, açıkça Peygamber
(s.a.a)'in iradesi söz konusu olduğu zaman -kim olursa olsun- hiç kimsenin iradesi söz konusu olamaz. Bunun
tek nedeni de batılın, Peygamber (s.a.a)'in ne önünden ne
arkasından ne de yanlarından gelemeyeceği gerçeği ve Allah
(c.c)'ın vahyi ile konuşmasıdır.
Birisi,
aşağıdaki ayetleri kastederek:
فَاعْفُر
عَنْهُمْ
وَاسْتَغْفِرْ
لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ
فِي الأَمْرِ
فَإِذَا عَزَمْتَ
فَتَوَكَّلْ
عَلَى
اللَّهِ
إِنَّ اللَّهَ
يُحِبُّ
الْمُتَوَكِّلِينَ
(آل
عمران/159)
"Şu
halde onları affet; bağışlanmaları için dua et;
iş hakkında onlara danış ... Âli İmrân Suresi-
159" ve
وَالَّذِينَ
اسْتَجَابُوا
لِرَبِّهِمْ
وَأَقَامُوا
الصَّلاَةَ
وَأَمْرُهُمْ
شُورَى
بَيْنَهُمْ
وَمِمَّا
رَزَقْنَاهُمْ
يُنْفِقُونَ
(الشورى/38)
"Onların işleri,
aralarında danışma iledir. Şura Suresi -38"
Bu ayetler için ne diyorsun? Diye sorabilir.
Alimler ve müfessirler bu
ayetleri açıklarken şöyle yazarlar: "Peygamber (s.a.a) dini
değil, dünyevi konularda sahabelerine danışırdı.
Ordunun düzenlenmesi, savaş taktiği vb. gibi" ikinci ayet için
de "bu peygambere değil mükelleflere hitap ediyor" dediler. Ayetin
başlangıç kısmı da bunu açıkça göstermektedir.
Dünya işleriyle ilgili konuları,
tecrübe ve fikir sahiplerine danışmasını tavsiye ediyor.
Bu konuda Peygamber (s.a.a)'in bir çok hadisi vardır. Bunlardan biri:
"Kim bir konuda danışırsa o doğru yolu bulur"
der. Dini konulara gelince Allah
(c.c)'ın kitabına, Hz. Muhammed (s.a.a)'in sünnetine başvurulur.
Yoksa bunları insanlara soracak olsaydı ne peygamberlere ne de
indirilmiş kutsal kitaplara ihtiyaç olurdu.
İslam'a
göre, peygamberin yerini alabilecek, din ve dünya işlerini yönetecek bir
Halifenin varlığına ihtiyaç var mıdır? Var ise bu
makamı ele geçiren kişinin yerleştiği makama ve elinde tuttuğu yetkilere
"kutsaldır" demeğe hakkı var mıdır? Yoksa bu
sadece Peygamber (s.a.a)'e özgü müdür. Yani İslamiyet'te Hilafet var mıdır yok mudur?
Halifeliğin
İslamiyet'te gerekli olduğunu kabul edersek, bu gereklilik, akıl
yoluyla mı, Yoksa duyum ve
şeriatla mı anlaşılmıştır? Özellikle
Halifenin varlığı peygamberin varlığı kadar
gerekli olduğunu ve bu konuda
şeriat kaynaklı bir nassın (metin) olduğunu göz
önünde bulundurursak; bu durum, kurul yöntemi ile seçimi değil; aklın yolunu pekiştirmektedir.
Gereklilik
nedeni ne olursa olsun! Halifeyi tanımlayıp filanın oğlu
filandır demenin yolu nedir? Bunun yöntemi bizzat Peygamber
tarafından nassla tayini mi, seçim mi, yoksa akıl mı?
Kişiyi bu muazzam ve tehlikeli rütbeye layık kılan meziyetler
nelerdir?
Müslümanlar
arasında mükemmel denebilecek iki kişi varsa, biri diğerinden daha mükemmel ve daha
yetenekli ise, onun bırakılıp daha az mükemmel ve daha az
yetenekli olanı başa getirmek caiz midir?
Bu konu inanç
ve kelam kitaplarında sayfalar
dolusu yazıldı. Şii ve
Sünni alimler arasında da büyük tartışmalar ve mücadeleler
yarattı. Ben, aşağıdaki paragrafta bir yandan kitabın
hacmine uyması, bir yandan da
okuyucuyu sıkmaması için bu konuyu özetlemek istiyorum. Çünkü kelimeler özellikle yazılı
olanı - okuyucu bulamazsa, veya okuyucuda etki yaratamazsa ölü harf
sayılır ve sahibi ile birlikte ölür gider.
Şiiler
ve Sünniler Hilafetin gerekliliği konusunda anlaşmış durumdalar.
Ancak Hilafetin tayinini kimin belirleyeceği konusunda ihtilafa
düştüler. Allah (c.c) mı,
Müslümanlar mı?
Şiiler, İmam'ın
insanları itaate yaklaştırıp hayra yönlendirdiğine;
varlığının isyankarlıktan ve şerden
uzaklaştırdığına inandıkları için
Allah'ın lütfü gereği Allah
(c.c) tarafından tayin edilmesi gerektiğine inanırlar.
Sünniler ise,
Allah (c.c) tarafından tayin edilmesinin gerekmediğine, çünkü Allah
(c.c)'a hiç bir şeyin vacip olmadığı ondan ne iyi ne kötü
hiçbir şeyin gelmeyeceği, dolayısı ile imamı tayin
etmenin yolu akli yolla değil meşru yolla Müslümanların işi
olduğuna inanırlar.
Durum ne
olursa olsun, bir halifenin varlığının şart
olduğu konusunda anlaştıklarına göre bu ihtilaf ve
çekişmeden daha önemli konu Hilafete gelecek kişinin Peygamber
(s.a.a)'in Hilafetine layık olup olmadığını belirleyen
sıfatları, onu başkasından ayıran özellikleri ve
bunları anlamanın yollarıdır.
HALİFENİN SIFATLARI VE
KURTULUŞ YOLU
Şiilerle
Sünniler, Halife ve İmam'ın sıfatları özellikle masumiyet
sıfatı konusundaki
tartışmaları çok uzundur. Ayrıca bunu belirleme
yönteminin nass mı, seçim mi olduğu konusunda da uzun uzun
tartışmışlardır.
Bana göre,
Halifenin sıfatları, özellikleri, onu belirleme yolları ve buna
benzer ihtilafların hepsinin veya çoğunun
tek bir kaynağı vardır. "Kutsal Peygamber (s.a.a)'in Halifesinin
Allah'a itaati, helal ve haram
konularında ki masumiyeti gerekli
mi; yoksa cahil ve fasık olabilir
mi" Konusudur .
Birinci
şıkka göre masumiyet yeterliliğin ölçüsüdür ve Hilafet
kesinlikle masum olan kişinin hakkıdır. Eğer
şeriatı emreden Allah (c.c) tarafından bir nass gelmişse bu
akıl hükmünün kesinleşmesi anlamına gelir. İkinci
şıkka; yani masumiyetin şart olmadığı
varsayımına karşı bir sorumuz vardır: Halifenin alim ve adil olması gerekir mi
yoksa hem cahil hem fasık biri halife olabilir mi? Onu belirlemenin yolu nass mı, seçim mi?
Doğrusu,
her şeyden önce araştırmanın bu noktadan başlayarak
başka noktalara yönelmesi gerekir. Bize göre masumiyet peygamberden
ayrı düşünülmeyeceği gibi hiçbir şekilde Halifeden
ayrı düşünülemez. çünkü
masumiyet peygam-berin şahsına değil işgal ettiği
makam ve görevi için gereklidir. Halife de
vahiy haricinde aynı görevi üstlenecek, Peygamber gibi Allah (c.c)'a davet edecektir.
Allah'ın hükümlerini zan ve içtihada dayalı olarak değil;
Allah'ın ve peygamberinin belirlediği gibi gerçekçi ve kesin bir
şekilde belirleyecektir. Böylece Hakkın kullara olan hücceti yerine
gelmiş olacaktır.
Dolayısı ile masumiyet Halifeye gerekli değilse Peygamber
(s.a.a)'e de gerekli
olmamalıydı. Eğer Peygamber (s.a.a)'e gerekli ise Halifesine de
gereklidir. Cemaat karar versin!
Burada sorarsın: " Ehl-i
Sünnet, Her iki fırkanın da masum olmadığı hususunda
anlaştığı Ebu Bekir'in Hilafetine dayanarak masumiyetin gereksizliğini
iddia etti. Ebu Bekir'in hilafeti
yeterli bir delil değil midir? ( El
Ayci C:8, S:350 )
Cevap: Bu
iddia, ortaya atanın aleyhinedir. Çünkü her iki tarafın masum
olmadığına kanaat getirmesi
Ebu Bekir'in Hilafeti hakketmediğini gösterir.
Diyebilirsin
ki: " Vahyi bildirmek için
Peygamber (s.a.a)'in, masum olması gerekirdi, Halifeye vahiy
gelmeyeceğine göre masum olmasına gerek yoktur. Onun görevi her içtihat sahibinin
yaptığı gibi şeriatı Allah (c.c)'ın kitabı ve peygamberin sünnetine başvurarak
açıklamaktır. Bilindiği gibi onlara başvurmak ve onlardan
hüküm çıkartmak için masumiyet şart değildir. Yoksa bu her alim ve içtihat sahibi için geçerli
olurdu."
Cevap:
Bilinen bir gerçektir ki, Allah (c.c)'ın kitabına ve Peygamber
(s.a.a)'in sünnetine başvurmak, onları yanlış anlamamak ve
hükümleri doğru çıkartmak için yeterli bir neden değildir. Böyle
olsaydı ilim ve fıkıh adamları arasında hiçbir ihtilaf
olmaz, Hz. Muhammed (s.a.a)'in ümmeti de birbirini kafirleştiren
mezheplere bölünmezdi! Eğer Kitabın ve sünnetin
varlığı alimler ve din önderleri arasındaki ihtilafı
önleyemiyorsa o zaman ihtilafa düştükleri
ve mahkemeleştikleri zaman hiç hata yapmayan yanlışı
doğrudan ayıran bir merci (Başvurulacak kişi) olması
gerekir. Hakkı hiç şüphe götürmeksizin açıklayacak kişinin
ya Peygamber (s.a.a) ya da O Hakka kavuştuğu zaman onun yerini
tutabilecek bir Halife olması gerekir. Eğer peygamberin Halifesinin
diğerleri gibi hata yapabileceğini kabul edersek ihtilafın hep
kalacağını, Halifenin kendisini doğru yola çevirecek bir
mürşide ihtiyacı olacağını o mürşidin de hata yapması halinde onun da bir
mürşide ihtiyacı olacağını kabul etmemiz gerekirdi. Bu durumun, sonu belirsiz olduğuna göre
imkansızdır. O zaman iki seçenekten birini kabul etmekten başka
çaremiz kalmaz: ya şeriatı anlama ve beyan etme konusunda
Halifenin masum olması gerekir; ya da İslamiyet'te Hilafet yoktur
ve Muhammed (s.a.a)'in ümmetindeki ihtilaf kıyamet gününe kadar devam
edecektir. Bu durumda Kur'an-ı Kerim'in ve sünnetin anlaşılması ve beyanı
konusunda hata yapabilecek bir Halifenin caizliğine inanmak, vahiy ve
vahyin beyanı konusunda hata yapabilecek bir Peygamberin caizliğine
inanmakla birdir. Cemaat karar versin!
Halifenin
varlığı bütün Müslümanlar tarafından gerekli
görüldüğüne göre masum olması zorunludur. Ebu Bekir de tüm Müslümanlar tarafından masum olmadığı
kabul edildiğine göre Halifelik unvanını ondan alarak masum
olduğu kesin olan kişiye
vermek gerekir.
Ve son soru: Peygamber (s.a.a)'in
sahabelerinden herhangi birinin masum olduğu kesinleşti mi?
Cevap:
Evet, Hz. Muhammed (s.a.a) Hz.Ali (s.a)'nin masumiyetini ikrar etmiştir.
Hz.Muhammed (s.a.a)in Hz. Ali İbn-i Ebu Talib (a.s) için "Hak daima onunla ve o daima
Hakla beraberdir, ne tarafa dönse
Hak onunla döner dediği bütün Müslümanlarca bilinmektedir. Ne yazık ki Allah (c.c)!ın Kur'an-ı Kerim' de
dediği gibi
وَأَكْثَرُهُمْ
لِلْحَقِّ
كَارِهُونَ
(المؤمنون/70)
".... ancak
çoğu Haktan nefret eder. Müminun suresi: 70" (9)
Hatta Sünniler de iltizam (zorunluluk)
ilkesine bağlı olarak Ali'nin masumiyetini ikrar ederler. Dediler ki:
"Ümmet neye ittifak etmişse o Haktır; çünkü Peygamber hadisinde
: (Ümmetim dalalette birleşmez) demiştir. Dolayısı ile
ümmet, çevresinde bütünleştiği konularda masumdur
(hatasızdır). "Ümmetin tamamının Ali'yi
kabullendiği ve Ebu Bekir ile Ömer
hakkında ihtilafa
düştüğü" Herkesin bildiği bir gerçektir. Ve "Ali
(a.s)'nin Hilafet için kendini Ebu Bekir'den daha layık gördüğü"
herkesin bildiği başka bir gerçektir.
O halde masum olan ümmetin itirafı ile Hz.Ali (a.s.)'dir. Hilafet
konusunda kendini Ebu Bekir ve Ömer'den daha layık olduğunu
söylüyorsa haklıdır. Onlar da, Hilafeti kendilerine istemekle
haksızlardır. (10)
Ehl-i
Sünnet: "İki kişi fazilet ve üstünlükle nitelenirse daha
faziletli ve daha yetenekli kişi ihmal edilerek ondan daha az faziletli ve
daha az yetenekli kişi başa getirilebilir" dediler. Bu
düşünceyi Ebu Bekir'in "Başınıza getirildim ve ben en
iyiniz değilim" lafına dayanarak savunurlar. Hilafet için
masumiyetin gereksizliğine de Ebu Bekir'in Hilafetini delil olarak
gösterirler.
Onlar Ebu Bekir'in Hilafetini Hakla
değil, Hakkı Ebu Bekir'in Hilafeti ve sözleri ile tanımlarlar.
Yani kişileri Hakla değil, Hakkı kişilerle tanırlar.Şiiler
ise bunun tam tersine inanır ve Hz. Ali (a.s)'nin Hilafetinin delillerini
Allah (c.c)'ın Kitabı, Peygamber (s.a.a)'in Sünneti, akıl, masum ümmetin Ali(a.s)'de
bütünleşip Ebu Bekir ve Ömer'de ihtilafa düşmesinde gördüler.
Şüphesiz ki insanın mantığı daha az yeteneklinin
önderliğini reddeder. Hatta uzmanların belirttiği gibi hayvanlar
bile daha düşük ve daha zayıfın komutasını reddeder.
Eğer Ehl-i Sünnetin görüşü doğru olsaydı, Peygamberin
zamanında ondan daha iyisinin varlığı caiz olurdu ki bunu
söylemeye hiç bir Müslüman'ın cüret edeceğini sanmıyorum.
Hz.
Peygamber (s.a.a)'in hayatını ve çağrısını
başından sonuna kadar
inceleyen kişi, Hz. Ali (a.s)'nin, Peygamber (s.a.a)'in
kazandığı bütün zaferlere, çağrısı uğruna
çektiği bütün çilelere ortak
olduğunu, Hz. Ali (a.s)'nin hiçbir yerde Resulü Ekremden
ayrılmadığını ve her alanda desteklediğini
görecektir. Hatta Tebük savaşında Medine'yi ona emanet ederken
"Musa için Harun'un yakınlığı ne ise, benim için senin
yakınlığın odur." dedi. Hz.Ali (a.s) Peygamber(s.a.a)'in cihadında onunla birlikte olmasaydı
bu gün İslam diye bir şey olmayacaktı.
Bunun
yanısıra Hz. Ali, (a.s) Hz. Muhammed (s.a.a)'in en yakını
ve ona vahiy dışında her özellik ve sıfatta benzeridir.
Peygamber (s.a.a)'in Ali (a.s) ile ilan
ettiği kardeşliğin nedeni de budur. Allah (c.c) nasıl
çağrısı için kimin daha layık olduğunu biliyorsa Hz.
Muhammed (s.a.a) de bilerek bütün sahabelerin içinden Hz. Ali (a.s)'yi
seçmiştir. İslam devletinin temelini oluşturan Faziletteki bu benzerlik,
cihattaki bu ortaklık ve ilkeler için yapılan fedakarlıklar Ali (a.s)'yi Halife yapmak
için yeterli değilse İslamiyet'te
Hilafet yok demektir! Eğer Muhammed (s.a.a)'in bir Halifesi var
ise o Hz. Ali(a.s)'dir. Kim, Hilafeti kendisi veya Hz. Ali (a.s) dışında başka biri için talep ederse Allah (c.c)'ın aşağıdaki
ayetinde anılanlara benzer:
وَمَنْ
أَظْلَمُ
مِمَّنْ
افْتَرَى
عَلَى اللَّهِ
كَذِبًا
أُوْلَئِكَ
يُعْرَضُونَ
عَلَى
رَبِّهِمْ
وَيَقُولُ
الأَشْهَادُ
هَؤُلاَءِ الَّذِينَ
كَذَبُوا
عَلَى
رَبِّهِمْ
أَلاَ لَعْنَةُ
اللَّهِ
عَلَى
الظَّالِمِينَ}(هود/18)
"Kim Allah'a
karşı yalan uydurandan daha zalim olabilir! Onlar Rablerine arz
edilecekler, şahitlerde: İşte bunlar Rablerine karşı
yalan söyleyenlerdir diyecekler. Bilin ki Allah'ın laneti zalimlerin
üzerinedir. Hud suresi. 18"
Soru:
Eğer Hilafet Ali (a.s) 'nin hakkı ise, neden Ömer; peygamberin
mübarek cesedi henüz sıcakken Ebu Bekir'e biat etti.
Cevap: Ömer,
Müslümanların büyük çoğunluğunun Hz.Ali (s.a)'ye yöneleceğini
bildiği için onun önünü kesmek ve komplo girişimini garantilemek
istemiştir. Kronolojik ve bilimsel araştırmalar da bu
gerçeği ortaya çıkarmıştır. Bu olaylardan bin üç yüz
yetmiş üç yıl sonra 1965 yılında yayınlanan El Kâtib
dergisinin 0046 nolu sayısında anılan derginin yayın müdürü
ve tanınmış Mısır edebiyatçısı Ahmad Abbas
Saleh, "Orta tabakadakiler iktidarı ele geçirdi."
başlıklı makalesinde şunları yazdı:
"Hz.Ali
(a.s) yakınları, dostları ile birlikte Peygamber (s.a.a)'e
ağlarken ve defin işleri ile uğraşırken; hatta
bazı tarihçilere göre henüz mübarek cesedi
soğumamışken; Ömer, Hilafet işini bağlamak için
Ebu Bekir'i Sakife'ye (biatın gerçekleştiği çardak)
sürüklüyordu. Olay, Ali (a.s)'ye bildirildiği zaman kızdı,
yakınları ve destekleyicileri ile birlikte biat etmeyi reddetti. Tam
altı ay biat etmedi." Yine aynı makaleden: "Ali (a.s),
yokluğunda toplanan Sakife toplantısını Ömer'in komplosu
olarak niteledi ve aralarında çok uzun süren bir düşmanlık oluştu. -Sayın
Saleh ayrıca- Ömer'in kişiliğini,
araştırılması ve incelenmesi gerekli garip bir kişilik
olarak gördüğünü belirtti." Elimizde bu kişiliği
araştıran çok sayıda çağdaş araştırmalar
olmasına rağmen bence hala
araştırmağa
ihtiyaç vardır. Bu adam güçlü, adeta ikisi bir anda oluşan
seri bir düşünce ve uygulamaya sahip muazzam bir girişimcidir"
İnsaf sahibi bir
araştırmacı bu konularda ne kadar şüpheye düşerse
düşsün Ömer'in Hz.Ali (s.a)'ye
komplo kurduğundan, onu arkadan
vurduğundan hiç şüphe duymaz. yoksa, Halife seçmek gibi önemli bir konuyu
onun yokluğunda ve ona danışmadan nasıl uygular?. İmam da, bu konuyu Ebu Bekir'e hitaben
söylediği bir şiir beytinde şu şekilde dile getirir:
فان
كنت بالشورى
ملكت أمورهم
فكيف بهذا
والمشيرون
غيب
Şura ile
hükmettinse gerçekten!
İstişare
edilen yoktu (!)
Acaba neden?
▬
"İSLAM'DA
FELSEFİ
DÜŞÜNCENİN VAR OLUŞU"
KİTABININ YAZARI NAŞŞAR İLE
Tarih, ilk
yazıldığı zaman ihtiyaca göre, eğilime yönlendirilerek
yazıldı... veya en
azından inceleme ve araştırma
yapılmadan.... Bundan emin olmak
isteyen kişi, günümüzde doğu veya batı dünyasında
yayınlanan gazetelerin durumunu değerlendirsin. Görecektir ki şüphe ve güvensizlik uyandıran
konularla doludur. Bu şüphe ve güvensizliğin haklılık
payı mutlaka çok büyüktür. Örneğin herhangi bir ülkede önemli bir
olay meydana geldiği zaman, o ülkenin gazeteleri bir kaç saat sonra
aynı olayı farklı, hatta çelişkili bir şekilde
verdikleri görülür. Bu farklılığın ve çelişkinin
nedeni kişilerin taraftarlığı ve tutuculuğudur.
Eğilim ve cehalet ne belli bir zamana ne de belli bir topluma özgüdür. Bu
sıfatlar insanlığın var olduğu ilk günden beri
vardır.
Eskilerin yazdıkları tarihi
olaylar, bilhassa karşıt mezhebe mal ettikleri inançlarla ilgili
yazılar yalan, tezvir, tezyif ve kehanetlerle doludur. Şüphesiz ilmin
birinci kuralı akıllı insanın duyduğu veya
duyduğu konu hakkında şüphe etmesi, daha sonra
araştırıp incelemesidir. Müslümanların, şüphe duymadan Hak kaynağı olarak kabul ettikleri
kitap sadece Kur'an'ı Kerim'dir.
İnsan, kitap okurken özellikle Hz.
Muhammed (s.a.a)'e isnat edilen hadis söz konusu olursa hiç şüphe ve
araştırma gereği
duymadan körü körüne inanıyorsa akıllı düşünme özelliğini
kaybetmiş demektir. Tıpkı
sadece şüphe için şüpheye düşen insan gibi.
Evet, bir çok okuyucu okuduğuna
veya sevdiği yazara şimşek hızıyla inanır.
Özellikle kendilerinin ve atalarının ait olmadığı bir
topluluk hedef alınıp hurafe ve saçmalıklar yazılmışsa,
okumaktan zevk bile alır.
Buradaki yöntem, insanın gerçeği
ararken başvurduğu yoldur. Bu yol; bazen duygu, -Duygunun yol olması ne kadar
doğrudur?(!)- bazen akıl,
bazen açıklama veya geleneksel ata
fikirleri olmaktadır. Bazı
araştırmacılar, suyun her kaba girip kabın şekil ve
rengini aldığı gibi; ilkesizce,
durum ve şartlara göre değişebilmektedirler! Şiiler
hakkında yazanları ve yayımlayanları izledim.
yazılarına temel aldıkları kaynak ve yöntemleri dikkatle
inceledikten sonra şu sonuca ulaştım: Yöntemlerin, hedef ve
güdülere göre değiştiğini gördüm. Kimi kin ve
düşmanlık duyguları ile yalanı, iftira ve
aldatıcılığı temel ilke edinerek yazmış,
(Muhibbiddin Al Khatib'in 'El Hutut El
arida', Hafnawi'nin 'Ebu Süfyan' adlı kitapları gibi.) kimi de ataların inançlarına uymayan her
şeyi önyargılı olarak reddederek,
aklına ve kalbine hükmeden gelenek ve soya bağlılıkla
yazmıştır -Bunlarda çoğunluğu teşkil
etmektedir-.
Kiminin de belli hiçbir yöntemi
yoktur. Bazı durumlarda hiç
inceleme gereği duymadan kâh eski kaynaklardan kâh yeni yazarlardan
gelişigüzel alır, veya sezgi ve tahmine dayanır. Üçüncü bir
yöntemi de önce bir şeyi kesin bir dille yazar daha sonra kendi kendiyle
çelişkiye düşerek ve sanki başka bir insanmış gibi tam
zıddını yine aynı kesin dille yazmaktan çekinmez. Bütün bu
saydıklarım, çok açık ve net bir şekilde İskenderiye
Üniversitesinde İslam Felsefesi Hocası Dr. Ali Sami Al
Naşşar'ın yazdığı "Neş'et El Fikr El
Felsefi Fi El İslam (İslam'da Felsefi Düşüncenin
Oluşumu)" adlı kitabının bir ve ikinci cildinde
görülmektedir. Aşağıdaki paragraflarda kitaptaki
saçmalıkların ve dedikoduyu temel almanın örneklerini
göreceksiniz.
Dr. Al Naşşar çocukken
okuduğu okuldan ve öğretmenlerinden, Hz. Ali (a.s)'nin
kutsallığının kaynağı İbn-i Seba olarak
öğrenmiş, kendisi de Doktora kazanıp Üniversitede okutunca
öğrencilerine aynı şeyi öğretmiştir. 1965
baskılı Kitabının
1.C, 46. Sayfasında şöyle
yazmaktadır: "Neredeyse bütün İslam inanç kitapları, Ali
(a.s)'nin kutsallık fikrini ilk
ortaya atanın Yahudi kökenli İbn-i Seba olduğunu
yazmaktadır."
Doğrusu anlamadığım
bir şey var burada, neden filozof (!) Al Naşşar İbn-i Seba hakkında çocukken öğrendiği, büyüdükten sonra
da öğrencilerine öğrettiği
şeyleri hatırlıyor da
Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetleri hatırlamıyor !.
إِنَّمَا
يُرِيدُ
اللَّهُ
لِيُذْهِبَ
عَنْكُمْ الرِّجْسَ
أَهْلَ
الْبَيْتِ
وَيُطَهِّرَكُمْ
تَطْهِيرًا}(الأحزاب/33
)
"Allah, ey
Ehl-i Beyt, sizden her çeşit pisliği, suçu gidermek ve sizi tam bir
temizlikle tertemiz hale getirmek diler. Ahzab Suresi
(33)"
İle:
قُلْ
لاَ
أَسْأَلُكُمْ
عَلَيْهِ
أَجْرًا إِلاَّ
الْمَوَدَّةَ
فِي
الْقُرْبَى
وَمَنْ يَقْتَرِفْ
حَسَنَةً
نَزِدْ لَهُ
فِيهَا حُسْنًا
إِنَّ
اللَّهَ
غَفُورٌ
شَكُورٌ}(الشورى/23)
"Sizden,
tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim,
ancak yakınlarıma sevgidir" Şura: 23
Ve bu ayetlerle Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma (a.s) , Hz.
Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin (a.s)'nin
kastedildiğini, Muslimin de sahihinde bunu ikrar ettiğini
unutuyor.
Şimdi bu
durumda Ehl-i Sünnet, Hz. Ali (a.s)' yi Allah (c.c) 'ın emirlerine değil
de İbn-i Seba'ya dayanarak mı kutsallaştırdılar!
Dr. Ali Sami Al Naşşar, 1964
baskılı, İslam'da Felsefi Düşüncenin Oluşumu adlı
kitabının C:2, .28. sayfada: harfiyen şöyle yazmaktadır.
"Ehl-i Sünnet Hz.Ali (a.s) yi, Kur'an-ı Kerim'in ve Peygamber (s.a.a)'in
sünnetinin derinliğine inerek açıkladı ve Peygamber (s.a.a)'in
"Ben ilim şehriyim Ali de kapısıdır" hadisine
dayanarak kutsallaştırdılar. ve onu ruhsal anlamda Ebu Bekir ve
Ömer dahil olmak üzere bütün sahabelerden üstün olduğuna
inandılar."
-----------------------------------------------------------------
NOT: Şüra Suresinin 23. ayetinde de tefsirciler
çelişkiye düştüler. Ehl-i Beyt
(a.s) taraftarı tefsirciler : "Sizden, tebliğime
karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim, ancak
yakınlarıma sevgidir" Diye açıklarken Ehl-i Sünnet tefsircileri "Ben bu tebliğime karşı
sizden akrabalıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum." Diye
açıklamışlardır. N.A
Yani Şiiler Hz. Ali (a.s)'yi
kutsallaştırırken Allah (c.c)'ın ve Peygamber (s.a.a)'in
sözlerine uyarak değil İbn-i Seba'ya uyarak
kutsallaştırmışlar. Ehl-i Sünnet ise Kur'an-ı Kerim'in
ve Peygamber (s.a.a)'in sünnetinin derinliğine inerek
açıklamış ve Peygamber (s.a.a)'in "Ben ilim şehriyim
Ali'de kapısıdır" hadisine dayanarak
kutsallaştırmışlar. Doğrusu "El İnsaf"
dedirten bir mantık.!
İlim ve
araştırma uzmanları, İbn-i Seba'nın bir hurafe, hiç
yaşamayan vehmi bir kişilik olduğunu ve uyduranın sadece
Şiileri kötülemek ve onlara eziyet etmek için uydurduğunu ispat
ettiler. Dr.Taha Hüseyin, "Ali ve Çocukları" adlı
kitabında da bu konuyu belirtmiştir. (11) 1965 yılında
Mısır'da yayınlanan El Kâtib dergisinin Mart ayı sayısının 56. sayfasında; Ahmad Abbas Saleh, harfiyen şöyle
yazmıştı: "Şüphesiz İbn-i Seba vehmi bir kişiliktir. yoksa bunca önemli
olayda neden hiç rolü olmadı? Vehmi bir kişilik yaratıp ona
olağanüstü rol vermek ancak safdillikle nitelenebilir ki eski kaynak
kitaplarında da bu kişiliğe hiç rastlanmamıştır.
Demek ki onun hakkında yazılan
bunca hurafe, haleflerin (sonrakilerin) uydurmasıdır!
Dr.
Naşşar: kitabının C:1, 448. ve C:2, 218.
sayfalarında "Oniki İmam
düşüncesi İslam'da yoktur" diye yazmaktadır. Bu sözü cahil
biri yazmış olsaydı onun cahilliğine veya
saflığına vererek mazur görebilirdik. Ancak bu sözleri yazan; Üniversitede
İslam Felsefesi hakkında konferans veren, İslam'da Felsefi
Düşüncenin Oluşumu ile ilgili, sayfaları iki bin iki yüzü
aşmış bir kitap yazan bir profesör olunca, ne diyeceğimizi
bilemiyoruz! Onun bu fikri temelden inkar etmesi İmamete karşı
olan olumsuz duygularını yansıtmaktadır. Bu fikir hakiki
bir İslam fikridir ve bunu ileri
süren; Arzularına göre konuşmayan Allah'ın
Resulüdür. Buhari Sahihi'nin, C:9, El Ahkam Kitabında ve Müslim
Sahihi'nin, 2. kısım, 1. bölüm el İmare kitabında: "
Halifeler 12 dir hepsi de
Kureyş'tendir." Diye yazmaktadırlar.
Üniversite Başkanı Üstat
Efram El Büstani'nin hazırladığı Dairet-ul Maarif El
Lübnaniyye'nin (Lübnan Ansiklopedisi) 6. cildinde bu konuyu tafsilatıyla
işledim. "El Hafez El Askalani, Feth El Beeri Bişerh Sahih El
Buhari" adlı kitaptan naklen: Şiiler ve Sünniler, Tahir ve Mümin
İmamların sayısının 12 olduğunda
anlaştılar; ancak kim oldukları konusunda
anlaşmazlığa düştüler. Hatta Ehl-i Sünnet'in bir
kısmı bu 12
rakama Hz. Hüseyin(a.s)'in katili ve Kâbe'yi
yıkıcısı Muaviye'nin oğlu Yezid'i ve Kur'an-ı
Kerim'i yırtan Mervan oğullarından Velid İbn-i Yezid'i
katmaktadırlar.! Bu şahıs bir gün Kur'an-ı Kerim okurken :
وَاسْتَفْتَحُوا
وَخَابَ
كُلُّ
جَبَّارٍ عَنِيد
/ مِنْ
وَرَائِهِ
جَهَنَّمُ وَيُسْقَى
مِنْ مَاءٍ
صَدِيدٍ
(إبراهيم/15/16(
"... ve her inatçı Cabbar, mahrûm olup gitti.
Önünde de cehennem vardir, orada kanlı,
irinli su içirilecek ona.
İbrahim 15-16
Ayetine rastladığı zaman
Kur'an-ı Kerim'i hedefe koyarak onu
okla parçalamış ve
şu şiiri okumuştur:
أتوعد كل جبار عنيد
فها
أنا
ذاك
جبار
عنيد
إذا ما جئت ربك حشر
فقل يا رب خرقني الوليد
"Her
inatçı ve Cabbarı tehdit mi ediyorsun? İşte o inatçı ve Cabbar benim.
Yarın Mahşerde Rabbini
görürsen ona de ki Beni Velid
parçaladı. "
Diyebilen biridir.!
Naşşar kitabının
C:6, 217. sayfasında "Zamanın İmam'ını
tanımadan ölen, cahilliye üzerinde ölmüştür." Hadisinin,
Şiiler tarafından mezheplerinin doğrulanması amacıyla
konduğunu yazmaktadır. Bu ifadeyi kitabının
değişik yerlerinde de tekrarlamıştır. Bu durum Doktorun Hadis ilminden uzak değil en
uzak kişi olduğunu göstermektedir. Çünkü bu hadisi Ehl-i Sünnet, Hz.
Ali (a.s)'nin en büyük düşmanı
Muaviye'den naklettiler, El Emini, Gadir kitabının C:1,
S:158.de bu hadisi nakledenler
arasında: El Hafez El Heysemi Mecme El Zevaid kitabını, Ebu Davd
El Tayalisi Mesned kitabını
zikretmektedir.
Naşşar,
yazdığı kitabın ikinci cildinin önsözünde şunları
yazmıştır:
Yaygın olan düşünce, Ehl-i
Sünnet ve Mutezilenin İslam
felsefesini Hıristiyan, Yahudi, Zındık ve bazı felsefe sahiplerine karşı savunurken, Şiilerin
yegane işinin İslam Toplumuna karşı sataşmak ve
fikirlerini çürütmek olduğudur. Bu da büyük bir hatadır. Çünkü
Şii Alimleri, İslam'ın ilk çağlarında olduğu
gibi son çağında da İslam'ı düşmanlarına
karşı İslam ruhuna uygun
bir tarzda savundular. Ehl-i Sünnet ve
Mutezile ile birlikte
Hıristiyan, Yahudi, Zındık ve bazı felsefe sahiplerine karşı tetikte durup,
aydınlatıcı meşaleler misali İslam inancının
ahengi ve bütünlüğü için
çalıştılar. Tarihi bir gerçektir ki, Hz.Cafer Sadık
(a.s)'ın Medresesinin büyük alimi
Hişam İbn-i El Hakem bu uğurda büyük rol
oynamıştır.
Aynı önsözde şu
yazısı da yer almaktadır:
Şiilik tarih boyunca vardı,
halen de İslam aleminde milyonlarca Şii vardır. İsna
Aşeriyya (Oniki İmama inananlar), İsmailliye, Zeydiyye, ve
Gulatlar (aşırı olanlar). Ancak çağımızda en büyük fırka
olan "İsna Aşeriyya" hakiki bir İslam
fırkasıdır. Asla diğer kapalı gruplara benzememekte, inançları neredeyse Sünni inancının
aynısıdır.
El Naşşar, aynı bölümde
11. sayfada "Bu gün İsna Aşeriyya Şiilerinin
sayısı seksen milyondur."
221. sayfada ise, ".....Bu
gelişmeler mezhebin - İsna Aşeriyya- canlılığını,
esnekliğini ve akli gelişmeleri kabul ettiğini göstermektedir." demiştir.
Gördüğünüz gibi O bu sözlerle
İsna Aşeriyya'yı kesin bir şekilde İslam fırkası olarak
görmekte ve inançlarını neredeyse Sünni inancının
aynısı olarak nitelemekte, akli gelişmelere açık bir mezhep
ve aydınlatıcı
meşaleler misali İslam inancının ahengi ve bütünlüğünü Yahudilere ve
diğerlerine karşı savunduklarını ifade etmektedir.
Ancak Naşşar çoğu zaman
bir konuyu kesin bir dille
yazdıktan sonra,
çelişki ve tutarsızlığa düşeceğini fark etmeden onun tam tersini yine aynı kesin dille yazmaktan geri
kalmaz!. Örneğin: "Tutucuların fikri, ılımlı
olanlara bile tesir etmiştir" başka bir yerde "Şiilerdeki
tutucu fikrin nedeni Yahudilerdir." Demektedir.
Doğrusu anlayamıyorum
Naşşar, Ehl-i Sünnet inancını tutuculuktan uzak
tuttuğu halde nasıl tutucu olarak kabul ettiği İsna
Aşeriyyanın fikrini Ehl-i Sünnet' in fikirlerine benzetti?!
Ayrıca Şiiler İslam'ı Yahudi ve diğerlerine
karşı savunurken, tutuculuğu nasıl Yahudilerden aldı?!
Naşşar'ın kendi
yazdığı ile çelişip tutarsız olduğu yer sadece
burası değildir...
221. sayfada İsna Aşeriyya
mezhebinin ılımlı ve gelişmeye kabil olduğunu
yazdıktan sonra 228. sayfada: "İsna Aşeriyyanın ne
kıyası ne icmaı vardır, sadece Kur'an-ı Kerim'in ayeti
veya İmamların birinden hadis veya zil sesine benzer içtihatları
vardır" demiştir.
Anlamadığım
şeylerden biri de zil sesinin Naşşar'ın aklına nereden
geldiği ve birinci fikrinden birkaç
adım uzaklaşmadan neden vazgeçtiğidir? Yani bunlar
İslam'ın Felsefi Düşüncelerinden mi, Yoksa kendi modern
felsefesinin metotlarından mıdır?
Eğer Naşşar,
Şiilerin Usul ve İstidlal
(delil yardımı ile sonuçlandırma) kitaplarına göz
atsaydı, onların teşri (yasa) kaynaklarının Kur'an-ı
Kerim, Sünnet, İcma ve akıl olduğunu görecekti. Ayrıca,
Peygamber (s.a.a) sünnetini Şii veya Sünni güvenilir kaynaklardan
alırlar. Onların yanında "Rivayet ettiklerini alın ama
görüşlerinden uzak durun" ilkesi vardır. Ben bu görüşü en
güvenilir kaynaklardan naklettim ve "Mâ Eşşia El
İmamiyye" (İmamete inanan Şiilerle) ile
"Eşşia ve Etteşeyyü"( Şiilik ve
Şiileşme) adlı kitaplarımda ve gazetelerde Şiilere
fütursuzca iftira atanlara defalarca cevap olarak yazdım. Ama kendi
bildiğinden şaşmayan ve gerçeği sadece kendi vehminde
arayan kişilere ne yapabiliriz.?!
Şiilerin içtihat ehli olduklarını, (12)
içtihat kapısını
açtığını ve hâla o kapının ardına kadar
açık olduğunu herkes hatta çocuklar ve yaşlılarda- bilir. Akli usullerde yazılan onlarca
kitapları bunun somut örneğidir. Bunların arasında Necef
Üniversitesinde ve bazı İran Enstitülerinde okutulan Şeyh Ensari'nin Feraid el Usul kitabı,
Şeyh el Horasani'nin Kifayet kitabının ikinci cildini
sayabiliriz. Eğer Naşşar bu kitapları okumadıysa bile
İslam Felsefesinde Doktor olduğuna göre şüphesiz felsefe ve
kelam kitapları okumuştur ve okuduğu kitaplarda mutlaka Şiilerin:
"iyiliğin ve kötülüğün akli olduğuna, Allah'ın
iyiliği iyi olduğu için emrettiğine kötülüğü de kötü
olduğu için men ettiğine"
inandıklarını, buna karşılık Ehl-i Sünnet'
in: "akli iyilik ve kötülüğü reddettiğini, iyiliğin Allah
emrettiği için iyi, kötülüğün de Allah (c.c) men ettiği için kötü olduğunu, eğer
Allah (c.c)
kötü şeyi emretseydi iyi, iyi şeyi men etseydi
kötü olurdu." Dediklerini bilir.
Kıyasa gelince, Şiiler
hakkında meşru nass olmayan konularda bile şeriatla
çelişmemesi, ilim ve şeriata uygun olması şartı ile
aklın bütün ilke ve kurallarını kabul eder. Kesin
olması halinde tatbik ederler. Çünkü; ilim,
aydınlatıcı kitap ve hidayet olmadan Allah hakkında tevil
yapmazlar. Şeriattan kaynaklanmayan ve
zanna dayalı hareket etmek istemezler. Sünnilere gelince, onlar;
وَمَا
يَتَّبِعُ
أَكْثَرُهُمْ
إِلاَّ ظَنًّا
إِنَّ
الظَّنَّ لاَ
يُغْنِي مِنْ
الْحَقِّ
شَيْئًا
إِنَّ
اللَّهَ
عَلِيمٌ
بِمَا
يَفْعَلُونَ}(يونس/36)
"Şüphe
yok ki Allah, onlar ne yapıyorlarsa hepsini bilir. Onların
birçoğu zandan başka bir şeye uymaz. Zan ise haktan hiç bir
şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki, Allah onların ne yaptıklarını
bilir. Yunus Suresi 36"
Ayetini okudukları halde zanna
dayanarak hareket edebiliyorlar.
Naşşar da bilinen
nağmeleri çaldı, "Recat (Geri Dönüş), Cifr, (Hz. Ali (a.s)'
ın yazdığı ve geleceği haber verdiği
varsayılan bir kitap), Bidâ ( İmam
olacağı söylenen kişinin ölmesinden kaynaklanan şüphe ),
Takiyye, Guluv (tutuculuk), Mushaf-ı Fatıma, Mehdi" gibi. O
da bunları bin küsur yıldan
beri çalan yüzlercesi gibi hiçbir şey eklemeden, araştırmadan
çaldı. Bunun için kendisine "El Mehdi El Muntazar ve El
Akıl" ile "Eşşia ve Etteşeyyu" adlı
kitaplarımı okumasını tavsiye ediyorum. Ben bu kitaplarda
Şiiler hakkında yapılan her tenkidi, onlara atılan her
iftirayı ve onlara mal edilen her eksikliği topladım,
şaşkın fikirleri, gerçek ve sabit rakamlarla çürüttüm. Burada
uzatmamak için tekrarlamak istemiyorum.
Naşşar, İkinci cildinin dördüncü bölümünde
"Ehl-i Sünnet ve Mutedil Şiilere göre
Hz. Ali (a.s)" başlığı altında
şunları yazmış: "Sünniler İki şeyhin, -Ebu
Bekir ve Ömer'in- velayetini kabul ederken Şiiler kesinlikle onları
inkar etti. Buna karşılık
Hz. Ali (a.s)'yi Sünniler de Şiiler de kendilerine mal ettiler.
Sünniler (Selefleri dahil) Hz. Ali (a.s)'nin ilk inanan çocuk olduğunu, (13) Peygamber
(s.a.a)'in kucağında büyüdüğünü, Peygamber (s.a.a)
tarafından yetiştirildiğini, Müslümanların ilk anneleri
olan Hz. Hatice tarafından da korunup sevildiğini, ilk andan itibaren
ve her konuda Peygamber (s.a.a)'e destek olduğunu kabul eder. Büyük hicret
gününde Peygamberin yatağında ve meleklerin nezareti altında
Kureyş zalimlerine karşı duruşuna duydukları
hayranlık Şiilerin hayranlığından daha az
değildir. Ali (a.s) daha sonra Hz. Fatıma (a.s) ile birlikte
Medine'ye hicret etti. Haşimilerin
bu genç yiğidi Savaşlarda da nice Kureyşli
azılıyı öldürdü. Hz. Muhammed (s.a.a)'i savunmak için defalarca
ölüme atıldı."
Naşşar
aynı bölümün 28. Sayfasında şunları
yazmıştır: "Ehl-i Sünnet, 'Ben ilim şehriyim, Ali de
kapısıdır' hadisine binaen Hz. Ali (a.s)'yi İslam'ın
alimi olarak kabul etmektedir. Çünkü o Kur'an-ı Kerim ve Sünnet
fıkhının derinliğine
inmiştir. Ebu Bekir'in de Ömer'in
de Fakihi (Alimi) idi Fıkıh konusunda ona başvururlardı
her iki şeyhin zamanında da züht hayatını tercih etti. Ayrıca
Ehl-i Sünnet' in kitaplarında İmam olarak anılan tek sahabedir.
Hatta Hasan El Basri ona bu ümmetin Rabbanisidir. derdi. Emevilerin
yaptığı bütün kötüleme propagandalarına ve Nâsibilerin
düşmanlığına rağmen; Ehl-i Sünnet'e göre Peygamber
(s.a.a)'in amcasının oğlu ve damadı olan Hz. Ali(a.s)
İslam'ın ruhsal önderi idi. Ruhsal anlamda da istisnasız bütün
sahabelerin Ebu Bekir ve Ömer'inde üstünde idi."
Naşşar, ayrıca
şunları beyan etmiştir:
1964 baskılı
kitabının C:2, 223. sayfasında: "Gerçek o ki Hz. Ali (a.s)
Hilafetin, Ebu Bekir yerine kendisinin, kendisinden sonra çocuklarının ve
torunlarının hakkı olduğunu görüyordu."
6. sayfada: "Ebu Bekir, Hz.
Fatıma (a.s)'yı hatırladığı zaman
ağladı ve ölümü sırasında adamlarının onun evine
zorla girmesinden duyduğu pişmanlığı dile getirdi. Şüphesiz
Hz. Fatıma (a.s) da Halifeliğin,
Hz. Ali (a.s)'nin İlahi bir Hakkı olduğunu görüyordu."
8. sayfada: "Hz. Muhammed (s.a.a),
Ebu Bekir'e Küçük İmamlık sayılan namaz kıldırma teklifini yaptığı için
Müslümanlar kıyasla büyük İmamlığın da Hilafetin ona
verilmesini uygun gördüler."
217. sayfada: "Eşariler Yani
Ehl-i Sünnet 'Ümmetim dalalette birleşmez' hadisine
inandıklarını ilan ettiler." Diye
yazmıştır. Bizde bütün
bunlardan şunları anlayabiliriz:
1-
Ümmetin
tamamı Hz. Ali (a.s)'yi kabul etmiş, buna karşın Ebu Bekir
ve Ömer'i ümmetin bir kısmı kabul etmiştir.
2-
Bütün
ümmetin çevresinde toplandığı konu Haktır; aksi taktirde
masumiyetin bir anlamı olmayacaktır. (14)
3-
Hz.
Ali (a.s) Hilafet konusunda kendini Ebu Bekir ve Ömer'e karşı hak
sahibi olarak görmüş, onların hilafeti sırasında züht ve
yoksul bir hayatı tercih etmiştir.
Peygamber (s.a.a)'in bir parçası olan Hz. Fatıma (a.s)
da, Hz. Ali (a.s)'nin Hilafetteki
hakkının İlahi
olduğuna ve bu hakkın sadece onda olduğuna
inanmıştır.
4-
Ebu Bekir Hz. Fatıma
(a.s)'ya eziyet etmiştir. (15) Allah da Kuranı Kerim'de - Ve bir
şeyde ihtilâfa düştünüz mü onun hükmü, Allah'a âittir. Diye
buyurmuştur. Ehli Hakkın az
olduğuna dair bir çok rivayet vardır, bu konuda Allah da
"Çoğu kavrayamaz" diye buyuruyor. Bu durumda Sünni inancına
göre masumiyet için, mutabakat yeterlidir. Çoğunluk hatadan masum
değildir hatta çoğu zaman Hak azınlığın
tarafında olmaktadır.
5-
Ehl-i
Sünnete göre Hz. Ali (a.s)'nin yerine Ebu Bekir'in halifeliğinin gerekçesi
cemaat namazındaki imamlığıdır.
Sünnilerin inandığı,
Naşşar'ın da kitaplarından ve kaynaklardan naklettiği
bu beş konu bizim için yeterlidir.
Eğer bu konuları toparlayıp birbirine bağlayacak
olursak, şu hükme varabiliriz: Hilafet Hz. Ali (a.s)'nin ilahi bir
hakkıdır. Çünkü mutabakat ümmetin masumiyetinin ispatıdır
ve ümmet Hz. Ali (a.s)'de mutabakata varmış, başkasında
ihtilafa düşmüştür. Çünkü masum olan ümmetin tamamının
kabul ettiği şahıs Hak sahibi olduğunu ilan ediyorsa bu
Hakkı inkar etmek dalalettir. Yani gerçeği itiraf etmek ve aksini yapanları
savunmak ve kesin olan sonucun nedenini
görmezden gelmektir...
Naşşar'ın
yaptığı da tam olarak budur. Ön olayları kabul edip,
sonucunu inkar etti. Durumu tıpkı "senin sağ elin var sol
elin de var ama iki elin yok !" diyenle aynıdır. İşte; bağnazlık kişiyi Akıldan uzak tutarak
bu hale getirir. Delillerle
artı olduğu ispat edilmiş, kabul edilmesi gerekeni reddeder.
Yine delillerle eksi olduğu ispat edilmiş ve reddedilmesi gerekeni
kabul eder. Bundan daha tuhaf olan şey, Naşşar'ın ve
benzerlerinin Ebu Bekir'in namaz kıldırmasının Hz. Ali
(a.s)'nin Hilafetteki İlahi Hakkını iptal ettiğine
inanmasıdır. Zaten bu görüşü ileri sürenler aynı zamanda
İyinin ve Kötünün, Adilin ve Fasıkın arkasında namaz
kılmayı caiz görenlerdir. Bir gerçektir ki İslam dininin
ve İslam Peygamberi'nin Müslüman mallarından uyuz bir dişi
keçiyi bile emanet etmeyeceği çok sayıda kişiler cami imamı
oldular.
İşte, kısaca
Şiilerin Hilafet konusundaki inançları budur. Hilafet
başkasının değil Hz. Ali (a.s)'nin hakkıdır.
Başka İslam fırkaları ile aralarındaki gerçek fark
budur. Sünni kaynaklardan nakledilenler bu inancı meşru kılmakla
kalmaz, açıkça ve kesin olarak haklı olduklarını gösterir.
O halde bu inanç nasıl "mantıksız ve kabul edilemez"
olur? Sünni kitaplarına göre
İbn-i Seba bu mezhebin temelini ve kurallarını oluşturdu
diye mi? Halbuki İbn-i Seba hurafe ve vehmi bir kişilikten başka bir şey değildir! Yoksa
sadece Hz. Ali (a.s)'yi kabul ettikleri için mi? Eğer masum ümmet Hz. Ali
(a.s)'de birleşip başkasında ihtilafa düştü ise
Şiilerin günahı nedir? Şiilerin,
Ali (a.s)'de birleşen masum ümmeti yalanlaması mı
gerekirdi? Şiiler, Peygamber (s.a.a)'e ve onun birer parçası olan Ali
ile Fatıma'ya inandıkları ve hilafetin Ali'nin ilahi hakkı
olduğunu kabul ettikleri için mi? Masum olan ümmetin kabullendiği ve
başkasında ihtilafa düştüğü Hz. Ali (a.s), Hilafetin kendi
hakkı olduğunu söylüyorsa
nasıl haklı olmaz? Eğer onun
her söylediği gerçek ve
doğru ise ona inananlar, dediğini tutanlar, çizdiği yolda
yürüyenler nasıl haksız ve müfteri olabiliyorlar?!
Hayır! Doğrusu ben bütün bu
delil ve ispatlara rağmen Şiilere sataşanların,
onların hakkında yazı yazıp kötüleyenlerin inanarak
yazdıklarına inanmıyorum. İşin içinde onların ağızlarını
açan, kalemlerini oynatan gizli bir sır vardır. Bu sır kara
tutuculuk da olabilir, cep meselesi de...
Naşşar kitabına bu
yöntemle devam eder. temel olmadan
sınır tanımadan ispat gereği duymadan ahkâm keser. Bazen
hiç inceleme zahmetine katlanmadan bir
müellifin yazdığına bakarak gelişi güzel yazar (İbn-i
Seba örneği gibi). Bazen de hayal
ve uydurmaya dayanarak yazar (İsna
Aşeriyya fikrinin İslami bir fikir olmadığı gibi). başka bir becerisi de bir konu
hakkında kesin hükmünü verir daha sonra yine aynı kesinlikle tam
tersini ileri sürer! (Şiiliğin gelişmeye kabil ve
ılımlı olduğunu yazıp daha sonra onları
taşlaşma ve donuklukla itham etmesi gibi). Başka bölümlerde
yazdıklarının gerçeğe
yakın olduğu görülür (Osman ve Emevi
taraftarlığı ve Hz. Ali (a.s)'nin büyüklüğü
konularında olduğu gibi). Ancak hataları, Hak ve gerçek
konularında olumlu yaklaşımını ve kitaba verdiği emeği boşa
çıkartmıştır. Yukarıdaki konularda Naşşar'ın
olumsuz ve tutarsız konularını işledik şimdi Hak ve
gerçek konusunda dile getirdiklerini yazacağız. Bunu yapmaktaki amacım
koskoca bir kitabı sağa sola yalpalayarak nasıl belirsiz bir
hedefe doğru götürdüğünü göstermektir.
Naşşar'ın
Kitabından Alıntılar:
1965
Baskılı kitabında C:2, S:228: "Osman'ın ve Emevilerin
taraftarları, büyük bir kinle İslam'dan, Peygamber (s.a.a)'den,
Peygamberin Ehl-i Beytinden (a.s) ve sahabelerinden nefret ettiler. Nefretleri
Ebu Bekir'e, Ömer'e ve Ali (a.s)'ye eşit derecede idi. Ancak Osman'ın
öldürülmesi bekledikleri fırsatı ellerine verdi. Şam
sokaklarında Şehit Şeyhin sözde intikamı için harekete
geçtiler. Şam halkı aldandı. Halk, iki şeyhi (Ebu Bekir ve Ömer) bayrak
yapanların gerçekte iki şeyhin en büyük düşmanı olduklarını
ve onların iktidarı zamanında sadece Müslüman halktan
korktukları ve yeni toplumda kendilerine yer edinebilmek için boyun
eğdiklerini bilmiyordu. Oysa onlar daha düne kadar Tulaka (azat edilenler)
ve müellefe-i kulûblerdendi (kalbleri
İslam'a ısındırılmak istenenlerdi)".
187. sayfada:
"Araştırmacılar, Harb'in oğlu Ebu Süfyan'ın
cahilliye döneminde olsun, Mekke'nin fethinden sonra istemeden İslamiyet'i
kabul ettikten sonra olsun, İslamiyet'e duyduğu büyük nefret ve kinin
nedenine dikkat etmediler, sebep onun İslamiyet'ten önce zındık
olması idi. Yani Yaratıcının varlığına
inanmıyordu. Huneyn savaşında Allah'ın Resulü ile
beraberken bile beraberinde Azlam (fal okları) vardı ve ona
başvuruyordu. O münafıkların mağarası
durumundaydı. O Araplığına bile sadık değildi.
Çünkü Yarmuk'ta Müslümanların zayıflamasına
sevinmişti!"
227. sayfada
Osman
için ise şunu yazıyordu:
"Hilafet Ali'den alınıp, tükenmekte olan,
yaşlı, idareyi bilmeyen adaleti sağlayamayan bir ihtiyara verildi."
C:2, 33.
Sayfada: "Ali İbn-i Ebu Talib(a.s)'in öldürülmesi ile, Azat
edilmişlerden, ciğer yamyamı kadının oğlu Muaviye
iktidarı ele geçirdi. ancak Hasan (a.s) hayatta iken o rahat edemiyordu.
Bu yüzden ondan kurtulmağa karar verdi ve zehirle öldürttü. Sonunda,
hilafeti oğlu Yezid'e sağladıktan ve Hicr İbn-i Adiy gibi
bir çok büyük sahabeyi öldürdükten sonra o da öldü. Ve yönetim Emevilerin
tekelinde kalan zalim bir iktidar şekline dönüştü."
2. Cildin önsözünde de:
"İktidar, Ebu Sufyan'nın oğlu Muaviye'nin eline geçti. Halk
henüz onun babasının putperest ve Mecusi olduğunu ve hiçbir
zaman Allah'a inanmadığını unutmamıştı. Hatta
Müslümanlar ona Attalik İbn-i Talik
(Azat edilmişin oğlu azat edilmiş) ve El Veseni
İbn-i El Veseni (Putperestin oğlu putperest) adını
takmıştı. Muaviye için ne denirse densin, eski selefler ve Ehl-i
Sünnet' in bir kısmı ne kadar onu sahabelerin arasına
sokmağa çalışırsa çalışsın; Muaviye hiçbir zaman İslam'a inanmayan,
İslam'a çok büyük kötülükler yapan ve daha fazlasını
yapmadıysa elinden gelmediği için yapamayan biri idi! Fatıma (a.s)'nın oğulları
ise kanları ile efsane yazmağa
başlamışlardı.
Görünüşe
göre Naşşar, Ebu Süfyan, Oğlu Muaviye ve torunu Yezid
hakkında yazarken dikkatle düşünmeye zaman ayırmış ve
kesin olarak onların Müslüman olmadıklarına ve İslam'a düşman olduklarına
hüküm vermiştir. Keşke kitabının diğer konuları
için de aynı şeyi yapsaydı, eğer böyle davransaydı
Müslümanları birbirine yaklaştırma konusunda İslam'a büyük
bir hizmet sunmuş olacaktı. Ne yazık ki Müslümanların
arasına; sadece Siyonist ve sömürgecilerin işine yarayan setler ve
engeller koydu. Felsefe doktoru olan El Naşşar, İslam'ın en
büyük probleminin Şiiler ve Şiilik değil Siyonist ve
sömürgeciler olduğunu bilmiyor mu? Acaba neden Naşşar ve
benzerleri tam da bu birliğe ihtiyaç duyulduğu zamanda İslam
fırkalarının arasındaki farklılıkları
kullanıp büyük büyük ciltler yazarak Muhammed (s.a.a)'in ümmetini bölmeye
çalışarak aralarına sınırlar ve setler koyarlar.
Naşşar bu gerçeği anlamakta aciz mi kaldı? İslam ve
Müslümanlara karşı sorumluluk duygusu taşımıyor mu?
Yoksa şaşkın mıdır? Acaba Birleşik Arap
Cumhuriyeti (Mısır'ın o zaman ki adı), Arap ve İslam
toplumlarına Naşşar ve benzerlerinin kitapları ile mi
önderlik etmek istemektedir.?!
Rivayetler
der ki: Hz. Muhammed (s.a.a)'in, Hz. Ali (a.s)'ye, "Ey Ali,
Allah(c.c)'ı sadece Ben ve sen tanıdık, Beni de sadece Allah
(c.c) ve sen tanıdınız, seni de sadece Allah (c.c) ve ben tanıdım."
Demiştir.
Bu rivayet
gerçek olsun olmasın, Müslümanlar Hz. Ali (a.s)'yi Alim, Zahit ve cesur
olarak tanır. Bu akıllarının kavrayabildiğidir. Ancak
Hz. Ali (a.s)'nin gerçeğini sadece ona denk veya ondan üstün olanlar
bilir. Ata sözü der ki "Fazileti sadece Fazilet ehli bilir." Kendisi
de der ki: "Alim cahili tanır ama cahil Alimi tanımaz."
İnsanlar olaylara, ahlakları ve gelenekleri
ışığında özel mantıkları ile açıklama
getirirler. Hz. Ali (a.s)'nin ise
halkın ahlakı ve gelenekleri ile benzerliği yoktu!
İşte kişiliği, özelliği, meziyeti ve iç yüzü ile
ilgili çelişkili, hatalı
açıklamaların ve takdirlerin nedeni budur.
Hz. Ali
(a.s)'nin Hayat serüvenini derinliğine inceleyip tetkik eden kişi,
mutlaka şu neticeye varacaktır. "Eğer Hz. Ali (a.s)
insan ise diğer insanlar, insan değildir!" ona
yakıştırılan "insan" vasfı öylesinedir.
Tıpkı siyah cariyeye "Fıdda (Gümüş)" veya "Selce
(Kar Tanesi)" adının verilmesi
gibi. Eğer diğerleri insansa Hz. Ali (a.s) insan üstüdür.
Şüphesiz,
aynı cinsten olan sebze ve meyve tohumlarının
değiştiği gibi insanlar da çalışkanlık ile
uyuşukluk, cömertlik ile cimrilik, cesaret ile korkaklık, iyilik ile
kötülük, zeka ile geri zekalılık konularında
farklıdırlar. Ama bu farklılık ne kadar olursa olsun özlük
ve tür konusunda birdir. Ancak farklılık Hz Ali (a.s) örneğinde olduğu gibi
aydınlıkla karanlık, hayatla ölüm boyutunda olursa farkın
yukarıdaki örnekler gibi olduğunu söylemek bilgisizlik ve cehalet
olur.
Sanırım,
"Hz. Ali (a.s) bütün insanlardan daha üstündür" demem için onun
yaptıkları ile başkasının yaptıklarını
mukayese etmem gerekmiyor. Her ne kadar onların yaptıkları ile
kendisinin yaptıklarından anlatılacak çok derin şeyler
varsa da bunun sırrını ancak Ali (a.s)'nin büyüklüğüne ve
rütbesine denk veya ondan daha üstün
olan bilir. Uzatmağa hiç gerek yok; aşağıda
anlatacağım örnekler yeterlidir:
Ayşe
devenin üzerinde "Bu kel kafalının başını
getirene bu keseyi vereceğim" diye haykırıyor; ama o galip
gelip Ayşe'nin hayatı iki dudağı arasında
kaldığı zaman ona
başka keseler de veriyor ve
saygı gösteriyor. İbn-i Mülcem, bir kahpenin
kışkırtması ile ona ölümcül bir darbe vuruyor; o da ona
kendi yemeğinden yedirip, suyundan
içiriyor, öleceğini anlayınca da çocuklarını
çağırıyor katili için iyi şeyler tavsiyede bulunuyor ve
onlara "af etmek takvaya daha yakındır" diyor.
Alçağın biri Ali
(a.s)'ye saldırıp öldürmek
isteyince, Hz. Ali (a.s.) onu yere savurmuş göğsüne oturup
kılıçla vurmağa hazırlanmıştı ki
öleceğini anlayan alçak onun yüzüne tükürmüştü. Bunun üzerine Hz. Ali
(a.s.) onu serbest bıraktı. durumu hayretle seyreden kişiler
nedenini sorunca onlara: "Ben onu öldürseydim Allah (c.c) için değil bana hakaret ettiği için
yani kendim için öldürmüş olacaktım." dedi.
Çatışmaların birinde, onunla çarpışan
müşriklerden birini yere çalıp başını kesmek isteyince
adam: "Ey Ali beni öldürürsen çocuklarıma kim bakacak?" deyince
Hz. Ali (a.s.): "seni
çocuklarına bağışlıyorum" diyerek onu
bıraktı.
Başka bir çatışmada da
vuruştuğu bir atlıya kılıç çekip başına
vurmak üzere iken atlı "Ey Ali bu kılıcını bana
hibe eder misin" dediği zaman ona kılıcını
vermiş ve karşısında silahsız
kalmıştır. Bu olayların bir çok örneği vardır.
Hepimiz Amru İbn-i El As'ın ve
Bişr İbn-i Artaa'nın hezimete uğrayınca ölmemek için
edepsizce avret yerlerini nasıl açtıklarını biliriz!
Bunların
açıklaması nedir? El açıklığı mı, cömertlik
mi, züht mü, yoksa İlahi İradenin tercümesi mi? Allah (c.c) şiddete karşı şiddeti,
ölüme karşı ölümü mubah kılmadı mı? Benim çok iyi
bildiğim şey, onun bu özellik ve meziyetleri insanların
yaratılışı ve tabiatları ile
bağdaşmıyor. Yani, Ali (a.s) insan ve bu sıradan
olanlarda insan. Ali İmam ve bu kendi ve çocuklarına mülk
hazırlayanlar da İmam. Ali
Peygamber (s.a.a) Halifesi ve bu komplocu ve fırsatçılar da Peygamber
(s.a.a) Halifesi! Öyle mi? Kesinlikle
hayır! Ya Ali (a.s) özünde ve
gerçeğinde tektir; Halife, İmam
ve yetkililer arasında benzeri yoktur. Veya fazilet ile
rezillik arasındaki fark evhamdan başka bir şey
değildir.
Belki zühtten
veya sorumluluktan kaçmak için yetkiyi ve hükmetmeyi reddeden bulunabilir; ama
bunu fıtratı ile reddeden;
kibirliği ve gösterişi, içgüdüsü ile reddedeni
bulamazsın. Buna rağmen hastanın ameliyata teslim olması
gibi yönetimi almak için teslim oldu. Bunu sadece Ali (a.s)'den görebiliriz. O
Ali ki: "Bu fani dünya lezzetinden bana ne" demişti. Yönetimi
kabul ederken onu bekleyen zorluk ve problemlerin bilincindeydi. Ama o ülkeyi
düzeltmek, halkın emniyetini sağlamak, mazlum ve acılı
insanlara yardım etmek için kabul etti.. Hutbelerinin birinde:
"Allah'ım biliyorsun bizim yaptığımız ne yetki için
rekabettir ne dünya yıkıntılarının artıklardan
bir şeyler almağa çalışmaktır. Bizim istediğimiz
senin dininin yapısını tekrar onarmak, ülkendeki düzeni kurmak,
mazlum kullarına güven vermek ve
iptal edilmiş haddını (ceza uygulaması) tekrar
işletmektir." demiştir.
İşte Hz. Ali (a.s)'nin Hilafeti
kabul etmekteki ilk ve son nedeni ve gerçek hedefi buydu; Kullara güven vermek
ve ülkedeki düzeni sağlamak. Yoksa o ne dünya ve dünyanın
yıkıntıları, ne de kendi menfaati ile ilgileniyordu. Allah
(c.c)'a ibadet ederken "Ben ne senin cennetinde gözüm olduğu için
nede cehenneminden korktuğum için
ibadet ediyorum. Ben senin ibadeti hak ettiğini gördüğüm için
sana ibadet ediyorum." Diye seslenen bir kişinin kendi nefsi için bir şey yapması
beklenir mi?
İşte
buradan hareketle, Ali (a.s)'nin kendi nefsi için bir şey istememesinden,
mutluluğu veya mutsuzluğu hiçe
saymasından anlıyoruz ki, Ali (a.s)'nin yapısı diğer insanların yapısından
farklıdır. Çünkü insanın yapısının en büyük
özelliği; bencilliği ve kendi
menfaati peşinde koşmasıdır. "Hak" ise menfaat
dışında kaldığı zaman insanlar için boş
laftan başka bir şey değildir.
Bundan
dolayıdır ki ben, Kuran'a ve Muhammed (s.a.a)'e inanan bir
Müslümanım, tek yaratıcının ve rızk
bağışlayıcının sadece Allah (c.c) olduğuna,
kıyamet gününde sadece onun hesap sorup cezalandıracağına
inanıyorum. Tutuculuktan ve tutuculardan teberru ediyorum.
İnançlarımın tümünde Kuran-ı Kerim'e ve
sağlıklı akla dayanıyorum. Allah (c.c)'ın, Muhammed
(s.a.a)in insan olduğunu, yemek
yeyip sokaklarda dolaştığını Kur'an-ı Kerim'de
tekid ettiğine, Muhammed (s.a.a)'in
de Ali (a.s)'nin öğretmeni ve üstadı olduğuna inanıyorum.
Ancak bu durum, Allah (c.c)'ın onları herkesten ayrı kılan
güçlerle donatmadığı, Onların insanın üstünde ve
yaratıcının altında bir derecede olmadığı
anlamına gelmez. Yani Allah (c.c)'ın bir iki kulunu insanlardan
farklı bir güç ve içgüdü ile yaratmasında bir sakınca var
mıdır? Doğrusu akıl da onları görüp
başkasının asla yapamayacağı şeyleri
yaptıklarını görünce ve eserlerine bakınca bu gerçekleri
kavramaması mümkün değildir.
▬
KUR'AN IŞIĞINDA HZ. ALİ (A.S)'NİN İMAMETİ:
İSLAM VE
HZ.ALİ (A.S)'NİN HENDEK SAVAŞINDAKİ VURUŞU
Kur'an-ı
Kerim nerede indi? İslam hangi evde doğdu ve büyüdü? Onu güçleninceye
kadar koruyan kimdi? Onun için uğraş veren fedakarlık yapan,
canı malı ve çocukları ile savunan kim? Ona ilk inanan, onun
için cengaverlere karşı kılıcını çeken, hısım
ve akrabalarla çarpışan kimdi?
Şahadet kelimesi için hemen her ailede bir kişiyi katleden
kimdi? Çocukları kanları içinde yüzen, torunları kundakta iken
annelerinin kucağında öldürülen kimdi? İlk çocuğu zehirle
öldürülen ikinci çocuğunun başı kesilip kızları esir
alınıp üstleri başları açılan kimdi? Çocukları torunları
ve torunlarının torunları şehit edilen kimdi? Evi
yağmalanan ve yakılan kimdi?
Bütün yukarıdaki soruların tek bir cevabı vardır: Bütün bunlar
Hz.Ali (a.s)nin Kur'an-ı Kerim'in
ilkeleri ile hareket etmesi; ve o ilkeleri yaşatması
uğruna oldu. Bu sıfatların
tamamı sadece ve sadece Hz. Ali (a.s)de birleşti.
Hz.
Muhammed (s.a.a), Hz. Ali (a.s)'nin yaşadığı evde
yaşadı. Babası Abdullah ve dedesi Abdul Muttalib (15) vefat ettikten
sonra amcası Ebu
Talib onun sorumluluğunu üstlenmişti. Hz. Ali (a.s)'nin annesi ve
Peygamber (s.a.a)'in amcasının karısı Fatıma Bint-i
Esed, ona amcasından sonra en çok ilgi gösteren ve seven insandı.
Aynı zamanda o ilk Haşimi doğuran Haşimi idi. Müslüman oldu, hicret
etti ve Medine'de vefat etti. Hz. Muhammed (s.a.a) Fatıma
Bint-i-Esed'in defin işlerini
üstlendi. Ona elbisesini giydirdi, definden önce mezarında yattı, ona
ağladı ve "Allah senin gibi anneden razı olsun" diye
dua etti. Ona sorulduğu zaman: "o benim için amcamdan sonra bütün dünyada en iyi davranan insandı."
Diye cevap vermişti.
Hz. Ali (a.s) Kâbe'de doğdu.
Yıl olarak Hz. Muhammed (s.a.a)'in
Hira dağına çekilip dua ettiği yıl olduğu
söylenir. (16) Kureyş zor günler geçiriyordu. Ebu Talib'in de çok çocuğu
olduğundan, Abbas, Cafer'i, Hz. Muhammed (s.a.a) de Hz. Ali
(a.s)'yi aldı. böylece baba evinde fazla
kalmadan çocuk yaşta Hz. Muhammed (s.a.a)'in evine taşındı.
Hz. Muhammed (s.a.a)'e vahiy inmesinin ardından yirmi dört saat geçmeden Hz. Ali (a.s) Müslüman olmuştu ve Hz. Muhammed (s.a.a)'in Allah'a kıldığı ilk namazına iştirak etti. (17) Tebük savaşına katılmak için Medine'yi ona emanet ederken herkese Hilafetin kendisinden sonra sadece Hz. Ali (a.s)'ye ait olduğunu göstermek istiyordu ve o gün ona "Senin bana yakınlığın Harun'un Musa'ya olan yakınlığı gibidir. ancak benden sonra peygamber yoktur." dedi. Bu hadisin açık anlamı Hz. Harun, Hz.Musa'dan ne hak ettiyse Hz. Ali de Hz. Muhammed'ten aynı şeyi hak etmiştir. "Musa:
وَاجْعَلْ
لِي وَزِيرًا
مِنْ أَهْلِي
/هَارُونَ
أَخِي/
اشْدُدْ بِهِ
أَزْرِي / وَأَشْرِكْهُ
فِي أَمْرِي
(طه/29/30/31)
"... Bir de
ailemden bir vezir ver, kardeşim Harun'u, onunla beni güçlendir,
işimde bana ortak et." Dedi.Ta Ha suresi:29-30-31" Allah
(c.c), Hz. Musa'nın isteğini nasıl kabul edip
قُلْنَا
لاَ تَخَفْ
إِنَّكَ
أَنْتَ الأَعْلَى}(طه/68)
"isteğini
kabul ettim ey Musa"
diye cevap verdiyse, Hz. Muhammed (s.a.a)'i de "
وَمَا
يَنْطِقُ
عَنْ
الْهَوَى /
إِنْ هُوَ إِلاَّ
وَحْيٌ
يُوحَى}(النجم
3 /4)
"Arzusuna göre konuşmaz ona
inen bizim vahyimizdir"
Necm:
4
diyerek teyit etmiştir.
Hz. Ali (a.s)
bu makamı, sadece Peygamber (s.a.a)'e yakınlığından
dolayı değil, ameli ile elde etmişti. Nasıl Hz. Muhammed
(s.a.a) makamını amcaları ve dayıları ile değil
büyük bir ahlak sahibi olması ile elde ettiyse Hz. Ali (a.s) de Peygambere
vefası, savaşlardaki cihadı ile elde etti. Çatışmalarda,
Bedir savaşında olduğu gibi tek başına
müşriklerin yarısını katlederken bütün savaşçılar
müşriklerin diğer yarısını katletmişti. Uhut
savaşında Peygamberin askerleri kaçarken Hz. Ali (a.s)'nin
başlarında bulunduğu çok az insan kaçmamıştı.
Hendek savaşında Kureyş, Ğatfan, Fazara ve Yahudiler bir
araya gelmiş bir birlik kurmuş ve Hz. Peygamber (s.a.a)'in
başkenti Medine'yi ele geçirip İslam'ı ve İslam
Peygamberini yok etmeğe karar vermişlerdi! Şirk ordusu
Müslümanların sağından ve solundan saldırıya geçmiş,
şiddetten gözler yuvalarından çıkmış yürekler
ağızlara gelmiş olduğu bir sırada büyük cengaverin
kılıcını çekmesi ile savaşın durumu
değişmişti.
Hz. Ali
(a.s)'nin Amr İbn-i Vedd El Amri'yi öldürmesi o kadar ünlü ki anlatmaya
gerek görmüyorum. Ama benim üzerinde durduğum nokta Hz. Peygamber
(s.a.a)'in "Şu anda İslam'ın tamamı, Şirkin
tamamı ile karşı karşıyadır" sözüdür.
Şüphesiz
ki Amr müşriklerin başı, komutanı ve en büyük
savaşçılarıydı. Müşriklerin kaderi onun hayatına
bağlı idi. Ancak Müslümanların başı Hz. Muhammed
(s.a.a)'ti. Koruyucu ve kefil olan oydu. İslam'ın ve Kur'anın
varlığı onun hayatına bağlı idi. O halde neden
Peygamber kendi huzurunda Hz. Ali
(a.s)'nin şahsını "İslam'ın tamamı"
olarak vasıflandırdı?
Cevap:
Şirk grupları tek kitle halinde birleşmiş, Hz. Muhammed
(s.a.a)'in hayatını ilk ve son hedef olarak seçmişlerdi. Çünkü
onun hayatı İslam'ı temsil ediyordu. O olmadan
yayılması ve yaşaması mümkün olamayacak ve o anda
Peygamberin çevresini saran
azınlıktan başka Müslüman kalmayacaktı.
Hz. Ali (a.s)
tam aksi yöndeki hedef için sahaya çıkmıştı. Şirkin
başını kesip yok edecek, İslam'ın yayılması
önündeki en büyük engel kalkacak ve Arap yarımadasında hiç eseri kalmayacaktı.
Çünkü müşrikler İslam'ın önündeki ilk engeli
oluşturuyorlardı. Onun için
dir ki Hz. Muhammed (s.a.a) o anda
"bundan sonra onlar bizi değil biz onları
dağıtacağız" dedi. Hz. Ali (a.s) Amr İbn-i
Vedd'in karşısına çıkarken İslam
çağrısının tamamlanması, bayrağının
doğu ve batıda dalgalanması için çıkıyordu.
O halde bu
karşılaşma bir dönüm noktasını teşkil ediyordu,
tıpkı ulusal bir ordunun işgalci bir orduyla savaşın
kaderini belirleyecek bir çarpışmada karşı
karşıya gelmesi gibi. Buradaki dönüm noktası ya Hz. Ali (a.s)
Amru'yu katledecek, İslam'ın bütün karşıtları yok
edilecek ve şirk Arap Ülkesinden yok olacak; veya Amr Hz. Ali (a.s)' yi katledecek ve
İslam kaybedecek ve şirk kazanacaktı.!
Ancak
Allah (c.c), Hz. Ali (a.s)'nin kılıcı ile Müslümanları
muzaffer kılmak, nurunu tamamlamak, din ve Kur'an öğretilerini
canlandırmak ve İslam'ı yaymak istiyordu. Eğer Ali
(a.s)'nin o gün Amru'ya vuruşu olmasaydı Hendek savaşından
kıyamete kadar hiçbir zaman hiçbir cami yapılmayacak, hiçbir minare
yükselmeyecek, hiçbir dini müessese kurulmayacak, hiç kimse namaz
kılmayacak veya oruç tutmayacaktı. O vuruş olmasaydı ne
İslam ne de Kur'an olacaktı. Onun için HZ. MUHAMMED (s.a.a):
"ALİ (a.s)'NİN HENDEK SAVAŞINDAKİ VURUŞU
SIKLAYNIN (İNSANLAR VE
CİNLERİN) BÜTÜN AMELİNE EŞİTTİR." Başka
bir rivayete göre "ALİ
(A.S)'NİN AMR'LA VURUŞMASI, ÜMMETİMİN KIYAMET GÜNÜNE KADAR
Kİ AMELİNDEN DAHA HAYIRLIDIR." (18) der.
Bunun
için Şiiler "Ali (a.s) Kur'an-ı Kerim'e ortaktır"
dediler. Çünkü o Kur'anın etkisine,
nuruna, bilimselliğine, gerçek inancın yayılışına
ve Kur'anın kıyamet gününe kadar korunmasına
neden olmuştur. Hepimiz "iyiliğe vesile olan iyiliği
yapmış gibidir." ile "İyi bir yasa yapan
hem yasanın sevabını, hem yasaya uyanın
sevabını kazanır." Sözlerine inanırız.
Bunu söylerken de Hz. Ali (a.s)'nin,
Hz. Muhammed (s.a.a)'in hayırlı bir eseri olduğuna; ve Onun tüm
hayırlı yönlerinin ya Hz. Peygamber (a.s.v)'in duasıyla ya da
onun yönlendirmesi ile olduğuna inanıyoruz. İmam Ali'yi
övmek Güneşin
ışığını yansıtan Ayın
ışığını övmeye benzer. Bunun delilleri
arasında Hz. Ali (a.s)'nin sütten kesildiği andan itibaren ahlak ve
faziletli olarak yetişmesi için Allah (c.c), Peygamber (s.a.a.)'in
yanında yetişmesini sağlamıştı. Şimdi sözü ona bırakalım: "Peygamberin yanına girdiğim
zaman öyle bir heybeti vardı ki onunla konuşamadım.",
"Peygambere olan yakınlığımı biliyorsunuz,
çocukken kucağına oturturdu, bağrına basardı,
yatağına yatırırdı, hatta lokmayı çiğner
sonra bana yedirirdi. Ne sözde ne fiilde hiçbir zaman benim hiç bir
yalanımı görmedi.", "Peygamber (s.a.a)'i yavrunun annesini
takip ettiği gibi takip ederdim, her gün ilminden ve ahlakından bir
şeyler verir ve onun gibi uygulamamı isterdi. Bahra dağına
çıktığı zaman benden başka hiç kimse onu görmezdi,
peygamberlik evi o zaman sadece Allah'ın Peygamberi, Hz. Hatice'yi ve beni
barındırırdı. Vahyin nurunu görür peygamberliğin
kokusunu koklardım."
Ben, Peygamberlik konusunda fazla bilgi sahibi olmadığı halde İmamı Ekrem hakkında detaylı bir şekilde araştırma yapmış ona adete aşık olmuş bir edebiyatçı ile konuşurken şöyle demişti :
-"İmam'ın insaniyeti bütün gelmiş geçmiş ve
geleceklerden daha üstündür." dedi.
-"İstisna yapmak gerekir " dediğim de
sözlerinde ısrar etti. O zaman ben ona:
-"Bu sözlerin ispatı gerekir" dedim. "İmam
neden ne olursa olsun kan dökmeyi cinayet
sayardı." Dedi, ben de dedim ki,
-"Delil getirmek yerine yine ispat gerektiren
bir iddiada bulundun."
-"Katili için iyilik tavsiye etti, Cemel
vakasında Marvan İbn-i El Hakem'i, Sıffın'de
Amru İbn-i El Ası'ı afetti. Netice olarak da
Muaviye başardı ve İmam katledildi." Dedi.
-"Ancak, Bedir, Uhud, Ahzap ve Hayber
vakalarında çok kişiyi öldürdü." Dedim
"Bu savaşlarda görevli bir askerdi." Dedi.
-"Ama Cemel, Sıffin ve Nahrevan'da
komutandı ve yine de onlarca kişiyi
öldürdü." Dedim.
-"Bütün bu saydıklarında hücumda değil
savunmadaydı." Dedi.
-"Bütün peygamberler ve erdemli insanlar
savunma için savaşır, şiddeti yok etmek için
şiddet kullanır ve yüzlerce insanın
kurtulması için bir kişiyi öldürürler." Dedim.
-"Evet doğru, ama tarih hiçbir zaman Hz. Ali
(a.s) gibi merhametlisini ne tanıdı nede
tanıyacaktır." Dedi.
-"Bunu bu şekilde ifade etseydin tartışmayı
bu kadar uzatmazdık, sende rahat ederdin
bende." Diye cevap verdim.
İmam'ın
merhamet ve insanlığını tanıtmak için şu sözden
daha güzel bir şey ifade edebilir mi?
"Gücün
düşmanına yeterse, şükretmeyi affederek yap"
İnsan
bütün yaratıklara karşı merhametli olabilir, en kritik zamanda
kızgınlığına hakim olabilir, haklarının
çoğundan vazgeçebilir, ama düşmana merhamet etmek ve ona şefkat
göstermek; bu sadece Allah (c.c)'ın sapmışlara yol göstermek
için kandil olarak seçtiği kişilere mahsustur.
Dine mensup
olup bütün suçları kendilerinin kişisel veya parti görüşlerine
katılmayan masum ve vefalı insanlardan intikam almak için hile ve
nifaka başvuran bazı kişilerin bu hikmetten
yaralanmasını ne kadar isterdim.
Batılıların
çağdaş yazarlarından biri: "İslam'ın
bağımsız bir felsefesi yoktur. İslamın
filozofları; Sokrat, Eflatun ve Aristo'nun felsefelerini anlatmakla
yetindiler." Diye yazdı.
Bu görüşe
karşı koyan bir grup bunu söyleyenin cahilliğini ve gerçeklere
yaptığı haksızlığı kesin delillerle ispat
ederek cevap verdiler. Gördüğüm kadarıyla Üstat Kadri Hafız
Tuvkan, "Arapların Ölümsüzleri" ve "Arapların Bilimsel
Kültürü" adlı iki eşsiz kitapla bu işin hakkını
verdi.
Kendini
bilgiç sanan bazıları: "Müslümanların felsefesi nereden
olacak ki? Diğer toplumlarla irtibatları başlamadan önce Kur'an
ve Hadisten başka bir şeyleri yoktu." Diye ahkam kestiler.
Bu kısmen
doğrudur. Bir zamanlar Müslümanların Kur'an-ı Kerim ve Hadisten
başka bir şeyleri yoktu. Buna karşılık biz soruyoruz;
"Kur'an-ı Kerim fal kitabı mıdır? Hadis halk
hikayeleri midir?" Diyebilirler ki: "Kur'an-ı Kerim ve hadisler,
Arapça dil bilgisinin ve fıkhın kaynağı olabilir; ama
varlıkları neden ve sonuç açısından açıklamak, alemin
eskiliği ile yeniliği, tekabülün bölümleri, bilinçaltı duygular
gibi felsefi araştırmaları ne bir ayete ne de bir hadise bağlamak
mümkündür. Araplar o zaman tartışma usullerini ve felsefi
muvazeneleri bilmeyen cahil bir milletti.
Bunun için Kur'an-ı Kerim Araplara hitap ederken
fıtratlarına ve duygularına hitap etti. O halde Kur'an-ı
Kerim bir felsefe kitabı değilse felsefe onlara nereden
gelecekti?!"
1-
Kur'an-ı Kerim belli bir nesil, belli bir toplum, belli bir cinsiyet, veya
belli bir grup için inmemiştir. O
Hak için bütün nesillere, toplumlara, ve
nerede olurlarsa olsunlar bütün insanlara inmiştir. Kur'an-ı Kerim
mademki eşit olarak hem ileri hem geri toplumlara indi o halde
insanın fıtratına ve aklına hitap etmeliydi. Ayrıca
Kur'an-ı Kerim'in hitap ettiği Arapların
inanışları farklı idi. Aralarında Allah'ı ve
ahiret gününü inkar eden materyalistler, putperest müşrikler ve Ehli Kitap
(Hıristiyan ve Yahudiler) vardı. Kur'an-ı Kerim bunlarla
tartıştı ve ihtilafa düştükleri konularda son sözü söyledi.
Hakkı; kesin, mantıklı delil, akli kanıtlar ve vicdani
hüccetlerle ispat etti. Peki felsefenin bundan başka bir anlamı veya
bir hedefi var mıdır?
2- Diğer bilimler gibi felsefenin
de bir konusu ve hedefi vardır. Konusu bütünü ile varlık yani
varlığın bu evrendeki gerçeğini aramak, hedefi ise
gerçeğin kendisini bilmek. Kur'an-ı Kerim de evrenden, evrenin
oluşumundan, aslından ve sonucundan, gökyüzünden ve içindeki
yıldızlardan, Yeryüzünden ve
yeryüzünün harikalarından bahsetti.
Ayrıca insandan, insanın gerçeğinden, eyleminden ve bir
çok ilime temel teşkil eden buna
benzer konulardan bahsetti.
وَنَزَّلْنَا
عَلَيْكَ
الْكِتَابَ
تِبْيَانًا
لِكُلِّ
شَيْءٍ
وَهُدًى
وَرَحْمَةً
وَبُشْرَى
لِلْمُسْلِمِينَ}(النحل/89)
Sana her şeyi açıklayıp
anlatan ve Müslümanlara hidâyet, rahmet ve müjde olan kitabı indirdik.
Nahl: 89
Alimler
Kur'an-ı Kerim'in ilmi ile ilgili özel kitaplar yazdılar; bunlar
arasında "zarkani'nin yazdığı Manhal El İrfan Fi
Ulum-i El Kur'an, İbn-i Kayyim el Cevziye'nin yazdığı
Ettibyan, Dr. Subhi Saleh'in yazdığı Mabahis fi Ulum Al
Kur'an" kitaplarını sayabiliriz. Evet Arapların sadece
Kur'an-ı Kerim'i vardı; ama o da bilimlerin kaynağı ve
denizi idi (Nehru'nun dediği gibi). Yoksa Araplar naklettikleri Yunan
felsefesi ile değil "sadece Kur'an-ı Kerim'le bugünkü modern bilimlerin öncüsü
oldular." Eflatun ve Aristo'nun fikirleri ile değil. İngiliz
Üstadı Wels: "Arapların
ayak bastıkları her yerde Kur'an-ı Kerim'le bilim
şahlandı." Demiştir.
Yunanlıların
Mısırlılardan ve Mezapotamya'dan naklettikleri gibi, Araplar da
Yunanlılardan nakletti. Bu eğer bir şeyi kanıtlıyorsa
onların uygarlığını ve başka uygarlıklarla
kaynaştıklarını kanıtlar. Ayrıca bilimlerine
başkalarının da bilimlerini kattıklarını,
uygarlıkta belli bir sınırda kalmayıp uygarlık nerede
ise oradan almaya çalıştıklarını, (Peygamberlerin ve
Kur'an-ı Kerim'in emirleriyle) hikmet, nerede olursa olsun
öğrenmeğe çalıştıklarını kanıtlar.
Eğer cahil
bir yabancı: "Müslümanlarda Filozof yoktur." derse, cevap olarak
deriz ki: Batının fikir önderleri, İslam
uygarlığı ve felsefesi hakkında ciltler dolusu kitap
yazdılar ve çağdaş bilimin temelinin Müslümanlara ait
olduğunu, Müslümanlar olmasaydı söz konusu bilimin birkaç yüzyıl
daha geç kalacağını rakamlarla ispat ettiler. Evet Araplar Yunan
Felsefesini tercüme ettiler; ama felsefeye eklediklerini bir benzetme ile izah
edecek olursak yelkenli gemi ile motorlu gemi arasındaki farka
benzetebiliriz. El Razi, El Bustani, El Beruni, İbn-i Heysem,
Şirazi, Tusi, Ğazali, İbn-i Hayyan, Farabi, İbn-i Sina, El Kindi ve
benzerlerini doğuran bir ümmete "filozofları yoktur"
denemez. Bu ünlü kişilerin -bütün değil- buldukları teorilerin
bir kısmını yazmak istiyorum.
El Razi, çekim gücünü Newton'dan önce buldu, çünkü: "yere
düşen maddeler için bunları yere çeken çok güçlü bir çekim gücü
vardır." demişti. Hasan İbn-i El Heysem, cisimlerin üzerine
düşen ışın ve ışığı
araştıran görsel bilimi ilk bulan kişidir. Muhammed İbn-i
Musa, Cebir bilimini kurdu. Aristo'nun mantıkta
ulaştığı düzeye Cabir İbn-i Hayyan kimyada
ulaştı. Hz. Cafer Sadık (a.s)'ın talebesi ve nizam
uzmanı Hişam İbn-i El Hakem ise seslerin ve
ışıkların sonuç değil cisim olduklarını
yazdı. Tarih sayfaları, Miladi
13. yüzyılın başlarında yaşayan Ebi El Hasan'ın
zaman ölçüsü hakkında yaptığı kesin tespitleri
yazmıştır. Nasireddin El Tusi, üçgenleri astronomiden ilk defa
ayıran ve kendi halinde bir bilim
dalı haline getiren kişidir. Onun "Şekl El Kitaa"
adlı kitabı Latince'ye Fransızca'ya ve İngilizce'ye
çevrilmiş ve yüzyıllar boyunca Avrupa alimlerinin Kaynak Kitabı
haline gelmiştir. Üstat Kadri Hafız Tuvkan, "Arapların
Ölümsüzleri" adlı kitabında: "El Tusi, Hendesede (Geometri)
sadece kendi çağdaşlarını değil
çağımızın alimlerini de
aşmış bir alimdir." der. Sadr El Mute-Ellihin (19) olarak anılan
Muhammed İbn-i İbrahim, Darwin'den üç yüzyıl önce evrim
teorisini ileri sürmüş ve sağlam bir temele oturtmuştu. Bununla
ilgili olarak Amerikalı Drouber "Dinle İlimin
Çekişmesi" adlı kitabında: "yetişim ve
gelişim teorisi Arap ve Müslüman kitaplarında okutuluyordu.
Üniversitelerde okutulması ve
madenlere uygulanması konusunda bizden çok daha ileri bir düzeye
varmışlardı" demiştir. Isfahan şehrinde Bahaeddin
El Amili'nin inşa ettiği "Mescit Şah" isimli bir cami
vardır. Bu caminin kubbesinin altında bir kişi konuştuğu
zaman
sesin
yankısı yedi kere tekrarlanmakta, bir ucunda bir kişi
konuştuğu zaman uzak olmasına rağmen diğer ucundaki
insan mikrofonla konuşuyormuş gibi duyabilmektedir. Daha sonra bunun
sırrının farklı bir geometrik şekilde yaparak caminin
ortasına yerleştirdiği iki taşın sayesinde olduğu
anlaşılmıştır.
Cami günümüze kadar turistler ve meraklılar tarafından ziyaret
edilmektedir.
Tekrar
ediyoruz, Arap uygarlığının temeli Kur'an-ı Kerim'dir.
Çünkü o sadece bir din kitabı değil, din ile birlikte, Fen, Yasa,
Felsefe, İlim, Ahlak, Ekonomi, Siyaset ve diğer ilimlerin var
olduğu bir kitaptır. Gördüğümüz kadarıyla bu ilimler, bu
konular için yazılmış kitaplarda olduğu gibi bölümlere
ayrılmamıştır ama istisnasız bütün bu ilimlerin temelinin teşkil edildiğini ve
kurallarının konulduğunu görüyoruz. Bu gerçek zaman geçtikçe ve
yeni buluşlar oldukça
anlaşıldı. Ne zaman yeni
bir şey keşfedilse, onun temelinin Kur'an-ı Kerim'de
olduğunu görüyoruz. İbn-i Abbas bu konu ile ilgili olarak
"Kur'an-ı Kerim'de öyle anlamlar var ki bunlar zamanla
anlaşılacaktır." Demişti. İmam Cafer Sadık
ta dedi ki: " Kur'anda öyle açıklamalar var ki bir kısmı
gerçekleşti bir kısmı da zamanı gelince
gerçekleşecektir." Ve dedi ki "helal haram konusu ilimle (
Kur'an-ı Kerim'deki ilmi kastederek ) mukayese edilirse hiçbir şey
sayılmaz! (20) yani Fıkıh, Kur'an-ı Kerim'in ilimlere
ayırdığı büyük bölümün küçük bir parçasıdır. Üstad Nevfel,
Allah ve Çağdaş İlim, Kur'an ve Çağdaş
İlim adlı kitabında, bu konu için söylediğimizin
gerçekliğini rakamlarla ispat etmektedir. Renours diyor ki:
"Avrupayı onuncu yüzyılda ilerleten, Tabiat, Astronomi, Felsefe
ve Matematik gibi ilimlerin
Kur'an-ı Kerim'den alındığını itiraf
etmeliyiz" Bütün bunlardan sonra Müslümanların felsefesi ve ilimleri
yoktur denebilir mi? Allahın ölümsüz ve sonsuz Kitabı göz önünde
iken Hz. Ali (a.s)nin karıncadan, yarasadan ve tavustan bahsetmesi veya
Yaratıcının tenzihinden,
ilimlerin inceliğinden söz etmesi tuhaf olabilir mi? Sonra bu
aklı evvelin Nehcül Belağanın Hz. Ali (a.s)ye mal
edildiğini ileri sürebiliyor.(21) nedeni de -ona göre- Müslümanların Felsefeleri
olmayışı ve Nehcül
Belağanın İmam'ın bilgisi ve kültürünün üstünde oluşu
imiş(!)
Hz. Ali (a.s)yi İlimden uzak
tutmak için sadece iki yol vardır: Hz. Muhammed (s.a.a)'i ve Kur'an-ı
Kerim'i ilimden uzak tutmak! Veya Hz.
Ali (a.s)nin hem Kur'anın hem Sünnetin ilimlerini nezdinde
topladığını iddia etmek. Eğer felsefenin kendini ifade
edecek bir ortamı varsa hiç bir akıllının bunu
söylemeğe cüret edeceğini sanmıyorum.
Birileri
garipseyip: "nasıl kesin bir şekilde 'eğer Hz. Ali (a.s)
alim değilse; Hz. Muhammed (s.a.a)
de alim değildir, Kur'an-ı
Kerim'de de ilim yoktur. Diyebiliyorsun" diyebilir.
Böyle bir sorunun
cevabını her Müslüman veya İslam Tarihi hakkında az da olsa
bilgisi olanlar bilir. Yakın olanlar da uzak olanlar da bilir
ki Hz Ali (a.s) Kur'anın
tercümanı, konuşan lisanı, Peygamber ilminin belirli yolu ve
(Ayşenin dediği gibi) Kur'an-ı ve Sünneti en iyi bilendir.
Eğer Hz. Ali (a.s) Kur'an ve sünnette cahil ise sahabelerden alim olan
kimdi? Eğer Peygamberin en yakını,
İslam'a
ilk inanan kişi olan Hz. Ali (a.s) Kur'anın ve Sünnetin ilmini
bilmiyorsa, Uğruna üniversiteler kurulan ve hakkında binlerce kitap
yazılan İslam ilimleri nelerdir? Dünyanın dört bir yanına
nasıl yayıldı.?
Hz. Muhammed
(s.a.a) dedi ki: "Baş insan için ne ise Ali de benim için odur." (22) Ebu
Bekir'den nakledilen bir hadiste Hz. Muhammed (s.a.a)'in "Ben Allah için
ne isem Ali de benim için odur."(23)
Dediğini rivayet ederler.
Ayrıca Hz. Peygamberin "Ey
Ebul Hasan ilmi su gibi içtin" ve "Ben ilim şehriyim Ali de
kapısıdır." dediği rivayet edilir. (24) İbn-i
Abbas da der ki: "Ali'ye ilmin onda dokuzu verildi, diğer insanlara
bırakılan onda bire de ortak oldu." Ömer İbn-i El Hattab da
der ki: "Peygamber Ali'yi ilimle beslerdi." Said İbn-i El
Museyyeb der ki:"Ali'den başka Peygamberin hiçbir sahabesi "bana
sorun" demezdi. Kendisinin de "istesem fatiha suresinden yetmiş
katır yükü kadar anlam çıkarırım" dediğini
rivayet ederler. (25)
Doğrusu
Hz. Ali (a.s)'nin faziletleri ve ilmi hakkındaki hadislerin bitmesi mümkün
değildir; ki doğuda ve
batıda Müslüman veya Müslüman olmayan alimler onun hakkında ciltler dolusu yazmışlardır.
▬
Eğer
felsefe; bir oranlama figürleri,
varlıkları zihinsel olan ve olmayan, öz ve yüzeysel, ve sadece
evhamda var olan bütünler ise; ve eğer filozof, karanlık bir odada
oturup evrenin ve doğanın bütünlüğünü düşünen,
düşünceleri ile yaşamakta olduğumuz hayatın üzerinde uçan,
aklını ilke ve kural üretmek için bir laboratuar olarak kullanan ve
bunları insanlara birer tılsım ve bilmece şeklinde sunan
ise Hz. Ali (a.s) felsefeden ve filozoflardan en uzak kişidir.
Yok eğer
felsefe, düşüncelerin açıklanması, akla doğrusunu
eğrisini ayırt edilmesi için sunulması ise; ve filozof
gerçeği delil ve mantıkla destekleyen, aklın kabul ettiğine
sarsılmaz bir inançla inanan ve inandığı şeyi
sadakatle tatbik etmeğe çalışan ise İmam filozofların
piri ve efendisidir.
Ben bu özette
İmam'ın felsefesi hakkında yazmak istemiyorum. Ancak onun
söylemiş olduğu bir cümleye rastladım. Belki bu cümle onun
felsefi yönünü ve felsefedeki gayesini belirlemektedir. Diyor ki:
"Akıllar
düşüncelerin, düşünceler kalplerin, kalpler duyguların, duygular
da unsurların imamlarıdır."
Örneğin
insan, "demokrasi mi daha iyidir diktatörlük mü?" Diye bir
düşünce ile karşı karşıya kalsa, aklı ile
muhakeme yapar. demokrasi ile diktatörlüğün iyilik ve kötülüğünü
dikkatle mukayese eder. Birinin
iyiliğinin daha fazla olduğunu görür, ona kesin olarak inanır ve kabul eder.
İşte kalbin rolü budur.
İnsan ne zaman bir ilkeye tam olarak inanırsa bu onun sembolü olur,
hiçbir tenkit eleştiri veya eziyete aldırmadan onun için çalışır ve her türlü
fedakarlığı yapar. İşte duyguların ve
unsurların rolü de budur.
İmam'ın
ne demek istediği açıklığa kavuştuktan sonra onun bu
sözlerinden şu neticeleri çıkartabiliriz.
1-
Aklın
görevi fikirleri elemek ve belirlemek, ancak aşağıda
belirtildiği gibi aklın geçemeyeceği sınırlar
vardır.
2-
Akılla
ve aklın kuralları ile çelişen İnanç, -hangi inanç olursa
olsun- hak ve doğru olamaz.
3-
Gerçeğe
uygun ve aklın doğru olduğunu kabul ettiği bir teori
eğer tatbik edilmezse faydalı değildir.
Burada dile
getirdiğimiz düşüncenin özeti: düşüncenin inanca dönüşmesi,
inancın da his edilen bir eyleme
dönüşmesi gereğidir.. Hz. Ali (a.s)'nin "İman ve fiil
birbirinden ayrılmayan iki ikiz kardeş, iki yoldaştır.
Allah (c.c) hiçbirini tek başına kabul etmez." sözü bunu
ifade etmektedir.
Birisi:
"Materyalistlerin felsefesi; sadece fiili değer olarak kabul
eden ve bu temele dayanarak üretimle
dağıtımı ve insanların ilişkilerini düzenleyen
bir görüştür". Diyebilir.
Cevap olarak:
" Evet, din de materyalistlerin sadece maddeyi asıl, ruhu da sonuç
olarak kabul eden felsefelerini reddeder."
Ütopyacıların
da "Asıl olan fikirdir, maddede onun sonucudur, yeryüzü ve bütün
gökteki yıldızlar madde şeklinde birer ruhtur." diyen
felsefelerini de reddeder diyebilirim.
Varlığı
sadece maddeyle veya sadece ruhla sınırlamanın nedeni; bazı
filozofların, "Akıl, gerçeği idrak edilen şeylerden
farklı olsaydı idrak etmesi imkansız olurdu, çünkü
çelişkili iki şeyden biri çelişkili olduğu diğerini
aralarındaki ilişki yokluğundan dolayı idrak etmesi mümkün
değildir." Demesidir. Aralarında bir uyum sağlamak için
akılla maddeyi birbirine bağladılar ve aklın beyindeki ve
sinir sistemindeki atomların titreşimlerinden oluştuğunu
iddia ettiler.
Ütopyacılar
da bunun tam tersini dile getirdiler, onlara göre de maddenin
varlığını akla bağlayarak, aslında tabiatın
varlığı maddi değil ruhsaldır dediler. Yani birileri
aklı maddeleştirdi diğerleri de maddeyi
akıllaştırdılar. (26)
Başkaları
da "Akılla vücut ayrı nitelikler taşır ve ikisi de
varlık olarak birbirinden bağımsız ve gerçekte
birbirinden ancak aklın maddeye
yetişmesinde bir sakınca da yoktur. ayrıdır; buradaki yetişmenin
anlamı, akılda maddenin kendisinin değil suretinin ve benzerinin
resmedilmesidir, bunun tersinin olması da imkansızdır."
dediler. (27)
Ancak İslam ve diğer semavi dinler üç
gerçeğin varlığını kabul eder. Allah (c.c), Akıl
ve madde. Madde varlığın esasları arasına girer; ancak
aklın da maddenin de varlığı Allah'tandır.
İmam'ın
düşünceleri ve sözleri bu gerçeğe dayanır. Bu da
materyalistlerin, ütopyacıların
ve her ikisini birleştiren -hem ruhun hem bedenin gerçeğini kabul
eden- ama Allah (c.c)'ın varlığını inkar eden üçüncü
grubun düşünceleri ile çelişir.
Bunları
incelediğimiz zaman materyalistlerin; çalışmanın madde
olduğunu, ve evrende maddeden başka hiçbir şeyin
olmadığını düşünerek çalışmayı
kutsadıklarını görürüz. insanın değeri de
ürettiği gıda, giyim ve inşa ettiği bina nispetine göredir.
Eğer İmam "İnsanın değeri yaptığı
ihsan kadardır" diyorsa, aynı zamanda "Allah (c.c)'ın
istediği olur" diyordu. Eğer İmam insanlara faydalı
olan çalışmayı kutsuyorsa bunu Allah'a imanla birlikte
kutsuyordu. Çünkü Allah madde üstüdür. Onu duyular idrak etmez ve o bütün
varlıkların aslıdır.
İmam (a.s), hayatla ilgisi olmayan boş ve anlamsız
tartışmalardan sakınılmasını tavsiye eder.
Örneğin, senden ruha inanmanı ister; çünkü ruh varlığa kök
salmış sabit bir gerçektir. Aynı zamanda inanç konusunda bu
kadarı ile yetinmeni, ruhun özelliğini, basit bir cevherden mi yoksa şeffaf
atomlardan mı meydana gelip gelmediğini araştırmanı
istemez. Senin bu araştırman bazı inanç sahiplerinin Hz.
İbrahim'e inen kurbanın ağırlığının yüz
kg ağırlığında olup olmadığını
veya Hz. Nuh'un gemisinin uzunluğunun seksen arşın olup
olmadığını araştırmasına benzer ki
bunları tartışmanın hiçbir anlamı yoktur.
Materyalistler,
canlı varlığı duyguları ile
sınırlandırır bundan ötesini anlamsız ve boş laf
olarak görürler. İmam (a.s) ise canlı varlığı
duyguları ile sınırlandırmaz, akıllı
varlığın düşüncelerini hissedilenle veya edilmeyenle ilgili
olsun sözlerini dünyasına ve ahretine faydalı olabilecek
şeylerle sınırlandırmasını ister. Onun
"İlim fiille birlikte olmalıdır. En adi fiil, imana ulaşamayarak sözde kalarak, etkisi
ahlakta ve eylemde görülmeyendir." Sözleri bu anlamdadır.
Allah (c.c) da Kur'an-ı Kerim'de
şöyle buyurmaktadır.
لاَ
خَيْرَ فِي
كَثِيرٍ مِنْ
نَجْوَاهُمْ
إِلاَّ مَنْ
أَمَرَ
بِصَدَقَةٍ
أَوْ مَعْرُوفٍ
أَوْ
إِصْلاَحٍ
بَيْنَ
النَّاسِ
وَمَنْ
يَفْعَلْ
ذَلِكَ
ابْتِغَاءَ
مَرْضَاةِ اللَّهِ
فَسَوْفَ
نُؤْتِيهِ
أَجْرًا
عَظِيمًا}(النساء/114)
"Bir
sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı veya insanlar arasını
düzeltmeyi emredeninki hariç, onların aralarındaki gizli
konuşmalarının çoğunda hiçbir hayır yoktur.... Nisa
Suresi 114."
Akıl
İmam (a.s)'a göre vahiy, duygu ve deneyimle birlikte irfan ve bilginin
nedenlerinden biridir. Ancak vahiy ile diğer unsurlar arasında fark
çok büyüktür. Vahiy doğa ile veya doğa ötesi ile ilgili olsun
istisnasız bildirdiği her şey Hakkel Yakindir. (Gerçeğin ta
kendisidir.) (28) Duygularla deneyimin alanı maddeyi aşamaz.
Aklın da aşamayacağı sınırlı bir alanı
vardır. O, her etkinin bir etkileyicisi, her düzenin bir düzenleyicisi,
adaletin iyi, zulmün kötü, yararlı olanın hayır yararsız
olanın şer olduğunu
bilir, aynı zamanda akıl, duygu ve tecrübe ile günlük
hayatımıza gerekli olan icat ve keşiflerle ilgilenir. Aklın
görevi sadece bu kadardır. O halde ortada aklın, duygunun idrak
etmediği ve deneyimle bilinmeyecek şeyler vardır. Buna
rağmen akıl, gerçekliğini
ve değerini korur.
İmam (a.s)'ın
bizi aydınlatan sözlerinden biri de "hayırla şer, güzellikle kötülük tek bir
şeyin içinde bulunan gerçek sıfatlardır." Akıl da,
sabit ve gerçek şeyleri ifade eder. Yoksa kişisel teori sahiplerinin
ifade ettikleri gibi; kişinin çevresi, terbiyesi veya
kişiliğindeki iyilik veya kötülük oranına göre iyi veya kötü bir
şekilde konuşmaz. İmam (a.s)'ın bu konudaki sözleri
gerçekçidir. Bunu "Hak kişilerle değil, kişiler Hakla
bilinir." Veya "Hakkı bilirsen Hak Ehlini de bilirsin"
Sözleri çok güzel dile getirmektedir. Bu sözlerin gerçekleşmesi için
Hakkın kendiliğinden ayakta durması, her türlü koşuldan
bağımsız kılınması gerekir. İmam (a.s);
akla, aştığı
takdirde cahilliğe düşeceği ve tökezleyeceği bir
sınır çizmiştir. Özellikle Allah (c.c)'ın zatı ve
gerçeği ile ilgili olduğu zaman. Bu konuda şöyle diyor:
"Evhamlarda Allah (c.c) için ne düşünülüyorsa gerçek onun
tersidir." Yani, aklın tasavvur gücü varlık esasının
sınırında durur. Çünkü akıl Allah zatının
gerçeğini tasavvur etmekte yetersizdir.
Kant'ın
"Akıl zaman ve mekanla sınırlı, şehvetle
çevrilidir. Bu nedenle akıl, yaşadığımız bu
alemin hiç bir şeyi ile sınırlandırılamayacak,
bildiğimiz hiçbir şeyi ile vasıflandırılamayacak olan
Allah (c.c)'ın mahiyetini idrak etmesi imkansızdır." Diyen
düşüncesi İmam (a.s)'ın düşüncesine yakındır.
Kant, İmam'ın "Allah vardır ancak aklın evhama ve çelişkiye
düşmeden aşamayacağı sınırları
vardır." Düşüncesini de ikrar eder. Ancak İmama göre
"akıl Allah (c.c)'ın mahiyetini bilmeden
varlığını bilir." Kant'a göre "Allah (c.c) kalp
yoluyla bilinir, akıl ise ne varlığın temelini ne de Allah
(c.c)'ın mahiyetini bilebilir"
Doğrusu
bilemiyoruz kalbin, sebepler ve sebebiyet verenlerle, nedenler ve
sonuçlarla, ne işi olabilir?
İmam (a.s); aklın, kendi görüşü ile düzenleyen olmadan düzen
olamayacağını, neden olmadan sonuç olamayacağını
bilerek Allah (c.c)'ın varlığına inanacağını
görmektedir. Bunların hepsi de kalpten uzak şeylerdir.
Her şeye
rağmen İmam (a.s), bilginin nedenini vahiyle
sınırlandırmaz, her bir unsurun ilgili olduğu alanla
sınırlı kalması koşuluyla buna deneyimi, incelemeyi ve
aklı da ekler.
▬
Ne Hz. Muhammed
(s.a.a)'in zamanında ne de dört
halifenin zamanında ilim için kurulmuş ne okullar, ne de enstitüler vardı. Sahabeler
çevreye dağılır Peygamberden ve Kur'an-ı Kerim'den
öğrendiklerini insanlara öğretirlerdi. Yalnız bu öğretiler
ibadet, farzlar ve benzer hükümleri aşmazdı.
Ancak
Kur'an-ı Kerim'in bilimsel sırları ve gaybi mucizeleri,
bilimselliği, tekniği ve her şeyi kapsaması her zamana ve
her mekana uyumluluğun sırrını sadece ilahi ilmin derinliğini bilenler bilir. Onlar
da Hz. Muhammed (s.a.a) ve Ehl-i Beytidir. Diğerleri ise ya hiçbir
şey bilmez veya bildikleri kendi zamanının koşullarına
uygun olan insanların ve bindikleri atlarının şeceresini
yazma, hurafeler, Ayyafeler (kuşların uçuşundan anlam
çıkarmak) iz sürme, rüya tabiri, nalbantlık, hastaları demir ve
ateşle dağlamak gibi şeyleri bilirdi. Eğer sahabelerden
birinin işe yarar bir marifeti olmuşsa, bunun kaynağı
peygamber veya Ehl-i Beytidir. Bu konuda örnekler sayısızdır.
Ben burada birkaç örnek vereceğim.
Halife Ömer;
meclisinde, Bedr savaşına katılan yaşlı sahabelerle
birlikte İbn-i Abbas'ı da bulundururdu. Bu durumdan rahatsız
olan sahabeler bir gün ona "neden bu genci bizimle birlikte
bulunduruyorsun?" diye sordular. Buna karşılık bir gün
onları topladı, İbn-i Abbas'ı çağırdı ve
onlara Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinin anlamını sordu,
bir kısmı sustu bir kısmı da: "bilmiyoruz" diye
cevap verdi. İbn-i Abbas ise ayetlerin anlamını
açıkladı. O zaman Ömer onlara "İşte görüyorsunuz
değil mi?" dedi. (29) Eğer İmam (a.s)'ın
öğrencisi Bedr'in yaşlıları ve sahabelerin büyüklerine ders
verebildiyse öğretmenine ne demeli? İbn-i Abbas'a "senin ilmin
amcanın oğlu Ali'nin ilmine göre nispeti nedir?" diye
sordukları zaman denizle su damlası arasındaki fark
gibidir" diye cevap verdi. Aslında Hz. Ali (a.s)'nin ilmi deniz
değil okyanustur. Çünkü Müslümanlar İbn-i Abbas'a Deniz ve Bilge
adını takmışlardı. İbn-i Salih şöyle rivayet
ediyor: "İbn-i Abbas'ın kapısında bilgi sormak için
bekleyenleri gördüm; evin önü ve sokak dolusu idi." İbn-i Abbas
Muaviye ile birlikte hacca gittiği
zaman Muaviye'nin bir maiyeti,
İbn-i Abbas'ın da ilim talep edenlerden bir maiyeti vardı.
Bağdadi, Ata'nın şöyle söylediğini rivayet eder. "Ben
İbn-i Abbasın meclisinden daha faydalı bir meclis görmedim,
Kur'andan, Gramerden, Şiirden veya Fıkıhtan sormak isteyenlerin
hepsi bir arada onun meclisinde idi"
İbn-i Abbas'ın
anlattığı izah ettiği bütün bu ilimler Ebul
Hasan'ın genişliği ve
derinliği belirsiz okyanusundan sadece bir damla idi. İbn-i Abbas
İmam (a.s)'ın yegane öğrencisi değildi, Hz. Ali (a.s.)
peygamberden sonra istisnasız herkesin üstadı idi. Herkes ondan ilim
alıyor, onun sözlerini Kur'an-ı Kerim'i delil gösterdikleri gibi
delil olarak gösteriyorlardı. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.a) onun için
"Ali Kur'anla, Kur'anda Ali İledir, havz'ın başında
bana gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır. (30)
demiştir. Bu hadisten aşağıdaki sonuçları elde
ederiz:
1-
Kur'an-ı
Kerim'in
وَمَا
آتَاكُمْ
الرَّسُولُ
فَخُذُوهُ
وَمَا
نَهَاكُمْ
عَنْهُ
فَانْتَهُوا
وَاتَّقُوا
اللَّهَ
إِنَّ
اللَّهَ
شَدِيدُ
الْعِقَاب
(الحشر/7)
"Peygamber,
size ne verirse onu alın ve neden
vazgeçmenizi emrederse ondan vazgeçin" Haşır Suresi:7
ayeti,
Peygamber hadisinin Kur'an-ı
Kerim gibi olduğuna, "Ali
Kur'anla beraberdir" ve "...Ali Kur'anın mertebesindedir"
hadislerinin, Ali'nin, Allah (c.c)'ın yolu, kullarına karşı
hücceti olduğuna, ona
karşı gelenin Kur'ana karşı geldiğine delildir. bütün
bu nedenlerle bize göre Hüccet
(Delil) ve İtaat
açısından Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali (a.s) birdir.
2-
Hz
Ali (a.s) Kur'an-ı Kerim'in bütün ayrıntıları ile bütün
gerçeklerini ve ilimlerinin
tamamını bilir. Eğer bilmediği bir şey olsaydı o
zaman biri diğeri ile birlikte olmazdı.
3-
Hz.
Ali (a.s) Kur'an gibi hatasızdır. Batıl onun ne önünden ne de
arkasından gelir.
4-
O
Kur'an gibi ölümsüzdür ve bu ölümsüzlük kıyamet gününe kadar sürecektir.
5-
Hz.
Ali (a.s)'nin Kur'ana, Kur'anında Hz Ali (a.s)'ye ihtiyacı
vardır. Çünkü beraberliğin anlamı birinin diğerine
ihtiyacının olmasıdır. Hz. Ali (a.s) ilim kaynağı
olarak Kur'ana başvurur, Kur'anında Hz. Ali'nin izah ve
açıklamasına ihtiyacı vardır. Bunu için İmam (a.s)
Kur'an için "O suskun Kur'an bende konuşan Kur'anım."
Demiştir.
O, Hakla
Batıl arasında bir ölçüttür. Onun için Hz. Muhammed (s.a.a) ona:
"Hiçbir mümin senden nefret etmez, hiçbir münafık da seni sevmez."
demişti. Yine bundan dolayı o Cennet ve cehennem ehlinin
ayırıcısıdır. Yani mümin onu sevmesi, münafık
da ondan nefret etmesi ile belli olur.
Bu durumda,
açıkça görülüyor ki Hadisi Şerif, Hz. Ali (a.s) ve Kur'an-ı
Kerim tamamen aynı düzeydedirler. Aralarındaki beraberlikten ve
alakadan dolayı Kur'anın yüceliği ne ise Hz. Ali (a.s)'nin
yüceliği odur.
Eğer
"Ali Kur'anla beraberdir" hadisini göz ardı edip Hz. Ali
(a.s)'nin doğumundan ölümüne kadar hayatını ve
davranışlarını
inceleyecek olursak göreceğiz ki o bütün hayatını
Kur'an-ı Kerim için adamıştır. O ki küçükken Kur'an-ı Kerim'i
Peygamberden öğrendi, büyüyünce de
Peygam-berle birlikte onu savunmak için savaştı. Halife
olduktan sonra da, Nakisin, Kasitin ve Marikinlerle (Sadakatsiz, Haksız ve
Kur'an yorumunda sorumsuzluk yapanlar) la
savaştı. Üç Halifenin zamanında Kur'anın
öğretilerini yaymak için elinden gelen her şeyi yaptı. O halde
söz konusu hadis; ispat edilmiş bir gerçeği, İmam'ın
çocukluğu, gençliği ve yaşlılığında
yaptığı özveriyi ifade ediyor.
Kahire
Üniversitesi Bilimler Fakültesi dekanı sayın Ali El Jundi'nin
dediği gibi: "Bu açık seçik gerçeği görmeyenler; sadece görmek istemeyen hakka
inat eden, alışılmışın dışına
çıkan ve gözün görebildiği kulağın işitebildiğini
inkar edenlerdir."
Allah (c.c);
Hz. Ali (a.s)'nin iyiliğini, Hz. Ali (a.s) ile de bu milletin
iyiliğini istedi. örnek olarak
yetişmesi için onu, kendi benzerinin ve kendisinden daha üstün birinin
yanında büyümesini sağladı. El Şabi, Hz. Ali (a.s.) için
şöyle yazar: "Ali'nin bu ümmetteki durumu Meryem oğlu
İsa'nın Beni İsrail'deki durumuna benzer". Hasan El Basri
de onun için "Allah (c.c)'ın
düşmanlarına attığı isabetli bir oktur."
demişti. O kendini Kur'an-ı Kerim'e adamış, onu
öğrenmiş ve öğretmişti.
Hikmet sahibi
Ali (a.s)'ye gelince, Peygamberlerden sonra Ebul Haseneyn'den (Hasan ve
Hüseyin'in babası) başka bu vasfa layık kimseyi göremiyorum-
eğer Hikmet sahibi olmasaydı Hikmet sahibi olması gerekirdi, çünkü hikmetin bütün
koşulları ve nedenleri onda mevcuttu. Onun özü temiz, gönlü hoş,
ruhu berrak, zekası keskin, gaybi ince şeylerden tahmin ederdi.
Doğru çıkan bir çok tahmini oldu. Onun adamlarından biri bir
gün: "Ey Emir El Müminin sende Gaybin bilgisi vardır." deyince gülmüş
ve "bu gaybi bilmek değildir. Bu
alimden öğrenmiş
olmaktır." Diye cevap vermiştir. (31)
İmam (a.s)
der ki: "Kahin sihirbaz gibi, Sihirbaz da kafir gibidir. Kafir de
cehennemliktir." Meşhur olayı hepimiz biliyoruz, bir gün sefere
çıkacağı zaman
çevresinden biri ona "Bu yönden gidersen korkarım
istediğine kavuşamayacaksın" dediği zaman ona:
"Senin bu sözüne kim inanırsa Kur'an-ı Kerim'i
yalanlamış olur." Diye karşılık verdi. Yine bir
gün bir müneccime
rastlamıştı, ona çatık bir çehre ile: "bu hayvanın karnındakinin
erkek mi dişi mi olduğunu biliyor musun!!? Senin sözlerine kim
inanıyorsa Kur'an-ı Kerim'i yalanlıyordur." dedi.
إِنَّ
اللَّهَ
عِنْدَهُ
عِلْمُ
السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ
الْغَيْثَ
وَيَعْلَمُ
مَا فِي الأَرْحَامِ
وَمَا
تَدْرِي
نَفْسٌ
مَاذَا تَكْسِبُ
غَدًا وَمَا
تَدْرِي
نَفْسٌ بِأَيِّ
أَرْضٍ
تَمُوتُ
إِنَّ
اللَّهَ عَلِيمٌ
خَبِيرٌ}(لقمان/34)
"Şüphe yok ki kıyâmetin ne zaman
kopacağı, yağmurun ne
vakit ve nereye yağacağı Allah katındadır. Ve hiç kimse Rahîmlerdekini, yarın ne kazanacağını
ve nerede öleceğini bilemez;
şüphe yok ki Allah, her şeyi bilir, her şeyden haberdardır". Lokman:(34)
Hz. Cafer
Sadık der ki: "Falcı Melun, Müneccim Melun, Kahin Melun,
Sihirbaz da Melundur."
İmamiyye
alimleri de "Kim bir Müneccim veya Kahine inanırsa Hz. Muhammed (s.a.a)'e indirilene inanmıyor
demektir." dediler. Hak ve ilim yolundan sapıp hile, yalan,
ikiyüzlülük ve sahtekarlık yapanları da dinde bidat
yaptıkları, düzeni ve insan ahlakını tahrip ettikleri için en sert şekilde
kınamışlardır. Ayrıca
sihirbazlıkla uğraşanı; Müslüman
ise öldürülmesini, gayrimüslim
ise cezalandırılması gerektiği görüşünde birleşmişlerdir.
Şimdi akla
bir soru gelebilir; eğer sihir ve kehanet Hz. Ali (a.s) ve
taraftarlarının yanında bu kadar günah ise neden kendisi kendi
zamanından sonra meydana gelecek olayları haber verdi? (Bu sorunun
cevabı aşağıdaki satırlarda verilmiştir.)
Alimlerin yeryüzünün dönüşünü ölçerek Güneş ve Ay
tutulmasını haber vermeleri mantıklıdır; ama herhangi
biri, onlarca yıl sonra belli bir yerde meydana gelecek bir
yangını, çıkacak bir devrimi, Allah (c.c)'ın filanın
soyundan bir yöneticinin veya bir alimin yaratacağını önceden
bildirmesi veya benzeri olayları bilmesi, mümkün olmayan konuları
haber vermesi imkansızdır. Bu sorunun cevabını
İmam'ın şu sözlerinden çıkartmamız mümkündür.
"Kim
bilgisi olmadan fetva verirse ona yeryüzü ve gökyüzü lanet eder"
"Söylenmeyecek şeyi söyleme, hatta bildiğin her
şeyi söyleme."
"İlme
gerek duymayacak hiçbir hareket yoktur."
Onun
bu
konudaki sözlerini toplayacak olsam bir
kitap oluşurdu. İmam (a.s)'ın, kendi yasakladığı
şeyleri kendisinin yapması düşünülemez! O bilenden
öğrendiği için gelecekte olacak şeyleri haber vermişti.
Önceki bölümde anlattığımız gibi adamın biri ona
"Ey Emir El Müminin sende Gaybin bilgisi vardır." dediği
zaman gülmüş ve "Bu gaybi bilmek değildir bu Bilenden
öğrenmiş olmaktır." Diye cevap vermişti. İmam
(a.s)'ın kastettiği "Bilen" Peygamberdir. Onun gelecekle
ilgili söylediği her şeyi (Bilimle öğrenilmesi mümkün olmayan
şeyler) Peygamberden
öğrenmişti.
عَالِمُ
الْغَيْبِ
فَلاَ
يُظْهِرُ
عَلَى
غَيْبِهِ
أَحَدًا /
إِلاَّ مَنْ
ارْتَضَى
مِنْ رَسُولٍ
فَإِنَّهُ
يَسْلُكُ
مِنْ بَيْنِ
يَدَيْهِ
وَمِنْ
خَلْفِهِ
رَصَدًا}(الجن26/27)
"Gizliyi bilen odur,
gizlediği şey de hiçbir kimseye açılmaz. Ancak peygamberlerden
seçtiği müstesna. Cin Suresi:26-27" Peygamber de gerekli gördüğü seçkin kimseye verir. Peygamber (s.a.a),
gaiple ilgili olarak bir kısmı zamanımızdan önce, bir
kısmı zamanımızda gerçekleşen bir çok olayı haber
vermişti. Bizden önce gerçekleşen
olaylar arasında şunları sayabiliriz:
·
Kendisinden
sonra Müslümanların hükmedecek-lerini ve Sezar ile Kisra'nın (Eski
Roma ve İran İmparatorları) hazinelerini fethedecek-lerini
bildirmişti.
·
Abdullah
İbn-i Abbas doğduğu zaman annesi Ümmül Fadl'a Halifelerin
babasını götür demişti.
·
Hz. Ali
(a.s)'ye "Nakisler, Kasitler ve Marikilere (sadakatsiz, haksız ve
dinden çıkanlara) karşı
savaşacaksın" demişti.
·
Hz. Ali
için "O ölmeden sakalı cephesinden
kızıllaşacaktır." demişti.
·
Ayşe'ye
"Cemel'e (deve) binecek olan sensin ve Havaib köpekleri sana
havlayacaktır. demişti.
·
Ebu Zerr El
Gaffari'ye Osman'ın Rebeze'ye yapacağı sürgünü kastederek
"seni bu yerinden çıkarırlarsa ne yapacaksın?" diye
sormuştu.
·
"Bedir gününde, malı
olmadığını iddia eden
amcası Abbas'a da 'Eşin Ümmül Fadl'a saklaması için
verdiğin para nerede? diye sormuştu.
·
Kızı Fatıma'ya "Ben vefat
ettikten sonra bana ilk katılacak
olan sensin!" demişti.
·
Ammar İbn-i Yasir'e "Seni zalim
zümre öldürecektir, dünyada son yiyeceklerin
arasında ayran olacaktır." Diye haber vermişti.
(ayran içtikten sonra onu Muaviye'nin ordusu öldürdü)
·
Göğüslü
lakabı ile bilinen Haricilerin
reisinin öldürüleceğini söylemişti. (Nehrevan
savaşında öldü).
·
Zübeyr'e "Sen Haksız olarak Ali'ye
karşı savaşacaksın." demişti. (Cemel gününde Hz.
Ali (a.s)'ye karşı savaştı)
·
Mervan oğulları için "onlar
otuz kişi oldukları zaman
Allah (c.c)'ın malını talan, kullarını köle,
Dinini de tahrif edeceklerdir".demişti.
·
İran imparatoru Kisra
adamlarını göndermiş; Peygamberi ölü yada diri olarak getirmelerini
emretmişti. Ona vardıkları zaman onlara Kisra'nın;
oğlu Şeyrevih tarafından öldürüldüğünü" söyledi.
(olaylarda bunu doğruladı).