HZ. ALİ (A.S) NİN İMAMETİ VE AKIL
بِسْـــــــــــــــــــــــــــــمِ
اللَّهِ الرَّحْمَانِ
الرَّحِيم
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Kur'an
ışığında Hz. Ali ile Hz. Alinin İmameti ve Akıl adlı kitaplarım dört
kez basıldı, her defasında bütün nüshaları kısa zamanda
tükendi. Bu durum, her iki kitabımın da hakkettikleri ilgiyi
gördüklerini göstermektedir.
Bu nedenle ve bir çok yerden gelen yoğun
isteğe dayanarak her iki
kitabı Kur'an ve Akıl
çerçevesinde Hz. Alinin İmameti adı ile tek bir kitap
halinde yayımlamağa karar
verdim. Başarı Allahtandır
M. C. MUĞNİYYE
Herkes "Haktan başka imam
yoktur" der, ancak iş fiile geldiği zaman büyük çoğunluk
bunun tersini yapar.
Örneğin: Hak der ki "Sen
başkasının hatalarından önce kendi hatalarından
sorumlusun, başkalarının hatalı olabileceği gibi sen
de hatalı olabilirsin."
İnsanın
hırsı, taraftarlığı, öğrenimi,
eğitimi, yetişme tarzı; araştırmacı ise eksik
araştırması, sıradan
okuyucu ise tek yanlı kitap okuması gibi değişik
faktörler hatanın oluşmasında büyük rol oynar. Bütün bu unsurlar
başkası için ne kadar geçerli ise senin için de o kadar geçerlidir.
Eğer başkasının
delillerini yeterince incelemeden senin
yüzde yüz haklı, ötekilerin yüzde
yüz haksız olduğuna inanıyorsan kendine Haktan başka
imam edinmişsin demektir. Bu
durumda sen, Hak yolunda değilsin.
Evet başkasının
düşünceleri yanlış
olabilir; peki bunun tersi mümkün değil mi? Onların düşünceleri de sağlam
bir temele dayanmış olamaz mı? Eğer, "ne olursa
olsun ötekiler hatalıdır"
diyorsan her şeyden önce önyargılı olduğun için hatalı
olan sensin. Onların düşüncelerinin doğru yada yanlış
olduğuna karar vermeden önce araştırma ve inceleme
yapmalısın.
Eğer kendini hatadan ve
çelişkiden sakınmak
istiyorsan, düşünceleri
atalarının düşüncelerine ters düşse bile peşin
hükümlü olmaktan vazgeçmeli, seni gerçeğe götürecek yolları
aramalısın. Bunun yöntemi, gerçeğini öğrenmek
istediğin şeye göre
değişir. Görülebilir, işitilebilir veya dokunulabilir ise, bunun göz, kulak veya
dokunma yoluyla yapılması mümkündür. Ancak akli bir konu ise bunu
sadece akıl yolu ile bulabilirsin. Örneğin Hz.Muhammedin (s.a.a),
İmameti, Nass'la (metin) Hz.Ali
(a.s)'ye bıraktığını okursan veya duyarsan bunun doğru olup
olmadığına hemen karar vermeyebilirsin, ama emin olmak
istiyorsan senin muteber kabul ettiğin hadis
kitaplarını incelemen yeterlidir.(1)
Hakka ve doğruluğa giden
yol bellidir diyebilirsin. Mutlaka bu böyledir; ancak her hataya düşen
hatalı olduğunu bilmemekte, dolayısı ile Hakka giden yolu arama
gereği duymamaktadır. Hatalı insanları iki gruba
ayırmamız mümkündür:
Bilinçli olarak hatasında
ısrar edenler ve bilgisizlikten dolayı hatalı olduğunu
bilmeyenler.
Hatasından
bilinçli olarak dönmek
istemeyenlere yapabileceğimiz hiç
bir şey yoktur. Onlara bin bir
delil de getirsek hatalarından dönmeyeceklerdir.
Bilgisizlikten dolayı
hatalı olduğunu bilmeyenlere
ise delilleri göstermek ve elimizden geldiğince onları ikna
etmeğe çalışmak vazifemizdir.
Akıldan başka imam yoktur, bu gerçek Kur'an-ı Kerim ve Hz.Muhammed (s.a.a)
tarafından dile getirilmiştir. Hz.Muhammed (s.a.a) insanlara
aklı imam ve önder edinmelerini emretmiştir. Yağmurun gerçekliği bile aklın
ve düşüncenin ürünüdür. Hatta bir hadise göre Hz.Muhammed (s.a.a)
"Dinimin aslı
akıldır" demiştir.
Aklın elle tutulan, gözle
görülen veya kulakla işitilen bir şey olmadığı
şüphesizdir. O dokunamadığımız ama içimizde
hissettiğimiz bir şeydir. Aklın İmametinin anlamı Hakkın
imametidir. Her kim ki Hak daima onunla ve o daima Hakla beraberse akıl ve
din buyruklarına göre imam odur.
Soru: Bu vasıfta biri var
mıdır?
Cevap: Evet vardır. Hz.Muhammed
(s.a.a)'tir
Soru: Bu vasıfta Hz.Muhammed
(s.a.a)ten başka biri var
mıdır?
Cevap: Evet vardır. Hz.Muhammed
(s.a.a) kim için Hak daima onunla ve o daima
Hakla beraberdir demişse odur.
Hz.Muhammed (s.a.a)in Hz. Ali
İbn-i Ebu Talib
(a.s)
için:
"علي
مع الحق والحق
مع علي، يدور
معه كيفما دار"
"Hak daima onunla ve o daima
Hakla beraberdir, ne tarafa dönse
Hak onunla döner
dediği
bütün Müslümanlarca bilinmektedir.(2)
Bunun
anlamı Hz Ali (a.s) hiç hata yapmayan bir alim, hiç zulüm
yapmayan bir adil, Allaha hiç karşı gelmeyen bir itaatkardır.
Eğer din ve akıl böyle
birine itaat etmeyi emretmiyorsa, insanlığın ne bir anlamı
ne de bir kıymeti vardır!
İlginç olan bir durum da
bazılarının, "Mademki Hak Ali ile beraberdir o halde Hak
ondan önce hilafete gelenlerle de
beraberdir, çünkü Ali Halifelerle birlikte idi" demeleridir. Bunu
diyenler aynı zamanda Abdurrahman İbn-i Avfın hilafeti
Hz.Ali (a.s)ye vermek için
Allahın Kitabı, Peygamberin sünnetinin yanı sıra iki şeyhin -Ebu Bekir ve Ömerin-
yolundan gitme şartını ileri sürdüğünde, Hz. Ali
(a.s)nin: "iki şeyhin yolundan gitmektense Hilafeti hiç almam" dediğini gayet iyi
bilir. Buna rağmen Abdurrahman İbn-i Avfı haklı kabul
ederler.
Çelişkiyi görüyor musun
sayın okuyucum, "Ali Hakla
beraberdir....." hadisi Hz. Ali
(a.s)nin haklı olduğunu ispat ettiği kadar
iki şeyhin haklı olduğunu da ispat etmektedir,
çünkü Ali onlarla birlikte idi!. Aynı zamanda Hz.
Ali (a.s) iki şeyhin yolunda yürümediği için haksızdır. Biri sana "Halilin bütün
serveti babası İbrahimden,
İbrahimin bütün serveti
oğlu
Halilden miras kaldı" derse ne kadar mantıklı bulursun?.
Çelişkinin gerçek
netliğini, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslimi incelediğimizde görebiliyoruz, Sahih-i Buharinin El Fiten kitabının birinci
bölümünde harfiyen şöyle yazmaktadır:
" قال
النبي: (ص) أنا
فرطكم على
الحوض،
ليرفعن إلي رجال
منكم ، حتى
إذا أهويت
لأناولهم
اختلفوا دوني
ـ أي أخذوا
فأقول: أي ربي
أصحابي ... يقول:
لا تدري ما
أحدثوا بعدك"
"Peygamber dedi ki: Ben
Havzın başında bana yükseltilecekleri beklerken, eğilerek
ellerini tutmak istediğim kişiler göreceğim; ancak
bazılarının bana ulaşması engellenecektir 'Allahım
bunlar benim Sahabem",
diyeceğim, Allah da bana 'senden
sonra ne yaptıklarını bilmiyorsun' diyecektir."
Sahih-i Müslim, baskı 1348 H,
cilt 2, S:61de ise şöyle yazmaktadır:
"إني على
الحوض انتظر
من يرد علي
منكم، فوالله
ليقطعن دوني
رجال ، فاقو
لن : أي ربي مني
ومن أمتي...
فيقول لا تدري
ما عملوا
بعدك؟ . ما
زالوا يرجعون
على أعقابهم."
Havzın başında sizden gelecek kişileri
bekleyeceğim zaman, gördüklerime
elimi uzatacağım ancak benden uzaklaştırılacaklardır,
'Allahım bunlar benden, benim ümmetimden' diyeceğim, Allah
da bana 'senden sonra ne
yaptıklarını bilmiyorsun'
diyecektir."
Bu hadisler Al-i İmrân
suresinin 144. ayeti ile pekişmektedir.
وَمَا
مُحَمَّدٌ
إِلاَّ
رَسُولٌ قَدْ
خَلَتْ مِنْ
قَبْلِهِ
الرُّسُلُ
أَفَإْن
مَاتَ أَوْ
قُتِلَ
انْقَلَبْتُمْ
عَلَى
أَعْقَابِكُمْ
وَمَنْ
يَنْقَلِبْ عَلَى
عَقِبَيْهِ
فَلَنْ
يَضُرَّ
اللَّهَ شَيْئًا
وَسَيَجْزِي
اللَّهُ
الشَّاكِرِينَ}(آل
عمران/144)
"Muhammed
Bir peygamberdir ondan önce de peygamberler gelip gitmiştir, şimdi ölür
yada öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz ?"
Buna rağmen derler ki
"Ayırt edilmeksizin bütün sahabeler adildir." bize göre bu konudaki
ısrarlarının nedeni, Halifelerin haklılıklarından
kuşku duymamak için Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim hatta Kur'an-ı
Kerim'den bile olsa gerçek delilleri görmek istememeleridir. Neden mi: Ata
inancı söz konusudur.
O inanç, Kur'an-ı Kerim'in ve
sahihlerin delillerine karşı
da olsa kıyasın temelidir.
▬
Akla İbrahimin evin içinde olup
olmadığını sorarsan, sana bunun kendi ihtisas alanına
girmediğini söyler. Ama onun nerede olduğu veya yerin altında ne
gibi hazinelerin ve madenlerin olduğunu öğrenmek istediğini
söylersen, senden araştırmanı, deney ve gözlem yapmanı
ister ve doğrulara ulaşman için her zaman sana ışık
tutacağını söyler.
Bu tür
bilgiler akıldan gelmez; ama akıl sayesinde gelir. Görsel veya
işitsel delillerin bile aklın yardımına ihtiyacı
vardır; çünkü insan akıldan yoksun olduğu zaman bir hiçtir.
Ancak, aklın delilleri kabul etmesi
ayrı, delilleri eleştirip
doğrusuna ulaşması ayrıdır.
Eğer akla "İbrahim evde
olabilir mi" diye sorarsan sana hemen evet cevabını verir ki bu
bilgi akıl dışından değil aklıdan gelir.
Çünkü doğru bilgiye ulaşmak
sadece akıldan veya sadece deney ve gözlemden gelmez; eğer öğrenilmesi istenen gerçek,
araştırmayı gerektiren
nazari bir olgu ise mümkün olup olmadığını ancak
akıl sayesinde öğrenebilirsin. Ama eğer gerçek sadece maddi ise cismin kapsadığı
elementleri öğrenmek gibi- o zaman bunun yöntemi deneydir.
Eğer Uluhiyet
(Tanrısallık), Peygamberlik veya İmametle ilgili konuları
sorarsan bu sorular aşağıdaki detayları gerektirir.
Yaratıcıyı
ancak akıl yoluyla idrak edebiliriz; çünkü doğa ötesini deneyle
öğrenmemiz imkansızdır. Allahın vahyi ile onun
varlığını kabul etmek, doğru ve Hak olduğu iddia
edilen bir şeyin doğru olduğu iddia edildiği için kabul
etmeye benzer. Bu yüzden Allahın varlığını ispat
etmekte aklımızı kullanmalıyız. Kur'an-ı Kerim
de, insana Allahın varlığını akıl yoluyla idrak
edebileceğini söylemiştir.
Eğer
akla: "Allahın varlığının ispatı
nedir?" diye sorarsak, bize: "Evrene,
evrenin içindeki harekete, düzene ve dengeye bakın, sonra bunu
açıklamak için dilediğiniz kadar teori ve varsayım düşünün
ilim ve mantığın, tek bir açıklama
dışında hepsini
reddettiğini göreceksiniz, o da her
şeyi bilen ve her şeye kadir olan Allahtır diyen
açıklamadır." der. Mantık ehline göre imkansız olan
şey aklın imkansız kabul ettiği şeydir. Örneğin, iki çelişiğin birleşmesi veya birlikte yükselmesi
gibi, eğer "evrende su
vardır" iddiası gerçekse
bunun tersi olan "evrende su yoktur" iddiası gerçek
dışı demektir. Bir şeyin aynı anda iki çelişik
şeyle vasıflandırılması düşünülemez. Bu durumda
"evrende her şey rastlantı sonucu meydana geldi" teorisi
yalan ise, bizim "evren bir irade ve tasarı sonucu meydana
geldi" diyen tezimiz doğrudur.
Bu konuda bir
örnek vermek istiyorum, eğer adının ve soyadının ufukta
ışıkla
yazıldığını görürsen, bunun zekalı bir
insan tarafından yapılan bir
aletle gerçekleştiğini düşünürsün. Bunun yerine
"çarpışan iki otomobilin veya iki trenin veya patlayan
yanardağın saçacağı ışıkların
rastlantı sonucu senin adını soyadını havaya
yazmalarının mümkün olduğunu" ileri sürer ve "bu bir varsayımdır"
diyecek olursan, şüphesiz bunu akıllı hiç bir insana kabul
ettiremezsin.
"Varsaydığımız bir şeyi gözümüzle görmedikçe elimizle
dokunmadıkça o varsayımın ne anlamı var" diyebilirsiniz. O zaman, gözümüzle
görmediğimiz, elimizle dokunmadığımız
aklının varolduğu varsayımının da bir anlamı
yoktur. Doğa bilimcileri bile delile ihtiyaç duymaksızın varsayımın geçerliliğini kabul etmekteler. Görmeden dokunmadan akılları ve önsezileri ile
atomun varlığını hatta şeklini, özelliklerini ve
etkinliğini belirlediler. Eğer bilim adamları sadece duyularla
bilinenlere değer verselerdi bilimin kapıları her zaman kapalı kalmaz mıydı?. "Bu
dünyanın gerçeğini en iyi anlatan şey gözle görülmeyen, bilinmeyen,
gizemli, ancak aklımızla ve vicdanımızla var olduğunu
bildiğimiz yönleridir" diyen ne kadar doğru söylemiştir.
(3)
Peygamberlik, Allah (c.c)la
kulları arasında bir elçiliktir, İyiliğe davet eder, şerden sakınmayı tavsiye eder,
peygamberliğin
varlığı gereklidir ve gerekli olanın varlığı
kaçınılmazdır. İnsana, kedisine ve topluma karşı
olan görevlerini ve haklarını belirler. Filozofların çoğu:
"Akıl, insanın Allaha karşı yapmakla yükümlü
olduğu hükümlerin var olduğunu bilir, yalınız bunun ne
olduğunu ancak peygamber yardımı ile öğrenebilir" der.
Bu
durumda biz, Peygamberliğe Hz. Muhammed (s.a.a)in penceresinden
bakarız, onun hayatı, sıfatı, şeriatı ve
öğretileri bizi şüphe duymaksızın Peygamberliğin varlığına
inandırır. Onun şeriatı ve öğretilerine peygamberlik
dışında bir varsayım düşünecek olursak
mantıklı bir düşünce olmayacaktır. Bilim ve bilgiden uzak
bir ortamda büyüyen bir ümmi, insanlığın bilmediği
farklı bilim ve sanatlarda insanlığın o güne kadar
tanımadığı, yüceliği ve azameti akıllara
durgunluk veren, bunlarla insanlığı karanlıktan
ışığa çıkaran muhtelif öğreti ve nazariyeler
getirsin!. Bunu ancak doğaüstü olarak açıklamamız mümkündür.
Hz. Muhammed (s.a.a), peygamberliğini inkar edenlere
Kur'an-ı Kerim'le meydan okumuştur. Bizde aynı şeyi
yaparak, "ümmi bir kişinin hiç kitap okumadan, bilim ve bilim
adamları hakkında hiçbir şey duymadan nasıl yasa, ahlak,
tıp ve matematik konularında bir kitap yazabileceğini
peygamberlik dışında bir açıklama ile
açıklamaları için ihtisas sahiplerine meydan okuyoruz."
Nasıl bu evrenin düzeni mutlaka
güçlü bir düzenleyen olmadan açıklanamıyorsa, bu doğa üstü olayın açıklaması
da sadece vahiy ve peygamberliktir.
Bilim, öğretmen olmadan öğrenmeyi, tedavi olmadan ölüyü diriltmeyi -
bilimsel olarak açıklamaktan aciz kaldığı zaman
metafiziğe başvurmak zorunda kalmaktadır.
Burada
kastettiğimiz imam, peygamberden sonra peygamberin istisnasız bütün
yetkilerini kullanan yetkilidir. Bu, tamamen peygamberlik gibi ilahi bir makamdır.
Bunun için "Peygamberin Hilafeti" olarak adlandırılır
ve ümmetin peygamberine
yaptığı itaati İmam'ına yapmasını
gerektirir.
İmam
Zeyn El Abidin (a s) Sahife i Seccadiye de imamı dua üslubu ile tarif
ederken şunları söylüyordu:
"Allahım;
kitabını, haddini (ceza uygulamasını),
şeriatını ve peygamberinin sünnetini onunla tesis et, zalimlerin
senin dininde yok ettiklerini onunla dirilt, yolundaki zulmün pasını
onunla gider, yolundaki sıratı onunla inşa et,
haksızları sıratından onunla uzaklaştır,
eğri yolun yolcularını onunla yok et, senin yolunda olanlara
karşı onu yumuşat,
düşmanlarına karşı onun elini serbest bırak,
Allahım bize onun şefkatini, rahmetini, acımasını
ihsan et ve bizi onu dinleyen ve ona itaat edenlerden kıl.
Dedesi Ali
İbn-i Ebu Talip (a.s) ise imamın görevlerini anlatırken:
"İmam, Rabbinin emirlerini vaazla bildirmek, nasihatte içtihat
yapmak, sünneti ihya etmek, hak edenlere
haddi uygulamak, hakkı sahiplerine vermekle yükümlüdür." Der.
Bu sözler
akıl ile imametin ilişkisini açıklamaktadır. Aynı
ilişki, Allahın kitabını, haddini,
şeriatını, peygamberlerinin sünnetlerini uygulamak, zalimlerin
yok ettikleri din izlerini diriltmek, Allaha giden yolu aydınlatmak, Allahın
yolundan sapanları uzaklaştırmakla
bağlantılıdır. Bu konuyu özetlememiz gerekirse, Aklın
İmamet konusundaki hükmü, bilimin, adaletin ve itaatin iyi,
çirkinliğin, cehaletin, zulmün ve günahın kötü olduğunu kabul
ettiği hükme eşittir.
İlginç ve tuhaf durumlardan biri de, Şiilerin
İmamda "ilimde hatasız, amelde günahsız" şart
ve sıfatlarını arama, hatta olmazsa olmaz kabul etme
görüşünü, Ehl-i Sünnetin
kınaması ve hor görmesidir.
Bunu kınamalarının sebebi, onların, "cahil ve
fasık da olsa yöneticinin itaati vaciptir (gereklidir)" demeleri
ve ona karşı gelmeyi haram saymalarıdır! Şeyh Ebu Zehra "Mezehib El
İslamiyye" adlı kitabının "yönetici
şeriattan dışarı
çıkarsa" bölümünde harfiyen şöyle yazmaktadır. "Ehl-i
Sünnete göre imamda aranan şartlarda esas tercih onun adil, erdemli ve
hayır sahibi olmasıdır. Eğer değilse zalimin
zulmüne katlanmak ona karşı
gelmekten daha iyidir."
Ebi Yala El Ferra, (Vefatı 458
Hicri), "El Ahkam El Sultaniyye" adlı kitabında (Baskı yılı 1938) 4. sayfada
derki" "Fasık olmak imametin
devamını engellemez, ister bu ahlak, -yani şehvete
kapılarak günah işlemek olsun-, ister inanç -yani yorumda Haktan
şüpheye düşmek olsun.!-"
Bunun
anlamı da cahil ve fasık bir kişi Müslümanların imamı
olabilir. Allah ve din adına hükmedebilir!... Doğrusu
anlayamıyorum! Bir cahil, fasık ve günahkar nasıl insanları
Hakla yönetecek ve Hakka yönlendirecektir?! Keşke bunu, Kur'an,
Şeriat ve İslam adına hükmedene değil de kendisini seçen ve
imam kabul eden kişilerin imamı olarak kabul etselerdi.
Ayrıca "Kur'an-ı
Kerim (Bakara suresi ayet 193) derki:
َقَاتِلُوهُمْ
حَتَّى لاَ
تَكُونَ
فِتْنَةٌ
وَيَكُونَ
الدِّينُ
لِلَّهِ
فَإِنْ انتَهَوْا
فَلاَ
عُدْوَانَ
إِلاَّ عَلَى
الظَّالِمِينَ
(البقرة/193)
"Bir fitne kalmayıncaya, din
tamamıyla Allah'ın dîni oluncaya dek onlarla çarpışın.
Vazgeçtikleri zaman, düşmanlık
ve saldırı sadece
zalimleredir."
Buna
karşın Sahihi Buhari, 9. bölüm, kitabı Fiten'de, Peygambere mal
edilen şu hadis geçmektedir: "yöneticilerinden kötü bir şey
görenler sabretsin. bu durumda; ya Hz. Muhammed (s.a.a)in sözleri ona
vahiy inen Kur'an-ı Kerimle çelişkilidir ya da ona mal edilen bu
hadis yalan ve iftiradır. Şiiler, birinci şıkkın
imkansız olduğunu bildiklerinden ikincisini kabul ettiler.
Dolayısı ile bütün sahabelerin adil olduğuna inanmadılar.
Ehl-i Sünnet ise, tam tersine bütün sahabelerin adil olduğuna inanarak
Buharinin naklettiği hadisleri aynen kabul ettiler. Oysa bunun
kaçınılmaz sonucu, Peygamber (s.a.a)'in sözlerinin Kur'an-ı Kerimle
çelişkili olduğuna inanmaktır. Allah da Peygamber de bundan
münezzehtir.
▬
Evrende
bulunan her şey Allahın bilgisi ve gücünü gösteren birer ispattır. Modern keşiflerden önce gördüğümüz
deliller, gecenin ve gündüzün değişimi, yerde biten bitkiler,
yediğimiz ve içtiğimiz, veya gözümüz görmeden
aklımızın görebildiği idi. Bilim ve bilimsel araçlar
geliştikçe öğrendik ki, çok küçük olan atomdaki güç, bir saniyede
şehirleri, dağları yıkıp milyonlarca canlıyı
öldürebilmektedir.
Ayrıca,
evrendeki yıldız sayısının kum tanelerinin
sayısından daha fazla olduğunu, en küçük yıldızın
dünyadan bir milyon kat daha büyük olduğunu, her yıldız kümesine galaksi
dendiğini ve her galaksinin yüz milyondan fazla yıldız
barındırdığını, galaksi sayısının
iki milyondan fazla olduğunu ve bütün bu evrenin hacminin boş uzaya
göre dünyanın boşluğunda uçan bir sinekten farksız
olduğunu biliyoruz. Bu örnek modern bilimin keşfettiği ve Allahın
gücünü gösteren milyonlarca örneklerden sadece biridir. Kur'an-ı Kerimin ayeti de alim ve
mucitlere belirgin bir Arapça dili ile "Size verilen ilim çok azdır.
İbret alın ey akıllı insanlar" demeye devam
etmektedir.
EVRENDEN DAHA MUAMMALI OLAN: AKIL
Ya
aklımız? O evren hakkında okuduğumuz ve
öğrendiğimizden de ötedir. Evren maddedir, çapı ve ölçüsü
vardır. Enistein, evrenin çapını 70 milyon ışık
yılı olarak hesapladı. Akıl ise dibi olmayan bir kuyu, tavanı olmayan bir gök ve
sonsuz bir evrendir. O, her şeyi kendisine sığdırır
ama hiçbir şey onu kendisine sığdıramaz. O, Hz. Alinin
(a.s) aşağıdaki beyitlerinde sözünü ettiği büyük alemdir.
"وتزعم أنك جرم صغير
وفيك انطوى
العالم الأكبر
"Küçük
varlık olduğunu iddia etmektesin oysa büyük alem sende
saklıdır."
Evet akıl evrenden daha büyüktür,
ve ondan daha büyük sadece onun yaratıcısıdır. Ancak
benzetme yapacak olursak kelimenin kelimeyi
söyleyenle oranı, veya daha azıdır.
İlahi
Adalet, tıpkı İlahi güç gibi sadece onun (c.c) bilgisinin
kapsamındadır Evrende, insanda, Allahın şeriatı ve
hükümlerinde delil ve belirtileri vardır. Bunu, şu şekilde izah
etmek mümkündür:
Eğer
birinden alacağın varsa, alacağını istemen senin
hakkındır. Eğer ödemeyi reddederse eksiksiz olarak zorla alma
hakkın doğar, bağışlarsan Allah bağışlayanları
sever.
Allah da
(c.c) Adil ve Cömerttir. Cömertliği ve rahmeti ile günahları denizin
köpüğü kadar olsa bile günahkarı affedebilir,
mükafatlandırabilir de... :
وَإِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّي إِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِنْ كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنْتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ}(المائدة/116 مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلاَّ مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنْ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ}(المائدة/117{إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيم المائدة/118 {قَالَ اللَّهُ هَذَا يَوْمُ يَنفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ