Bu eKitabı doğum günü bugün olan Muhammed TAKİ'ye (as) hediye ediyoruz.

  

GENÇLER VE

EŞ SEÇİMİ

 
Yazar:
Ali Ekber Mezahiri

İçİndekİler

 
 
 
 
 
 
 
DÖRDÜNCÜ YOL: ELÇİ GÖNDERMEK…………..228
 
 
 
 
 
MÜTERCİMİN ÖNSÖZÜ
Evlilik her insanın eninde sonunda yaşayacağı hayatının en tatlı en şirin ve en mutlu olaylarından birisidir. Erkek ve kız belli bir yaşa, olgunluğa ulaştıklarında bu ihtiyacı hissederler. Ve arayış içine girerler. Zira bu ihtiyaç Allah’ın insanların fıtratında bıraktığı güzel, değerli ve kıymetli bir armağandır.
Hayatında evlenmeyi hiç düşünmeyen ve evlenmeyen insanların sayısı çok azdır. Biz genel ve tabii durumu göz önünde bulundurarak konuyu incelemek durumundayız.
İnsanın hayatı boyunca yaşadığı mutlu olayların arasında evliliğin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Zira evlilik insanın dünyasını ve ahiretini ilgilendiren ve İslam dininin çok önem verdiği konulardan biridir. Bu yüzden herkesin evlenmeden önce ve evlendikten sonra gerekli bilgilere sahip olması gerekir. Bilgisizce yapılan evliliklerin neticesi insanın şansına kalan bir olaydır. Oysa bu denli mühim bir olayı şansa bırakmak akıllı insanların işi değildir. Bu konunun önemini ve ehemmiyetini kitabın değerli yazarı çok geniş bir şekilde beyan etmiştir. Kitabı mütalaa ettiğinizde bunu kendiniz fark edeceksiniz. Bu yüzden sayın yazarı taktir ederek, daha fazla bu konuya girmek istemiyorum.
Bir gün kitap fuarında bir kitap arıyordum. Tek tek raftaki kitaplara bakıyordum. Birden, raftaki bir kitap dikkatimi çekti. Üzerinde “yirmi dördüncü basım” yazıyordu. Merak ettim, orda duran beye şu kitaba bir bakabilir miyim, dedim. Kitabı elime aldım, üzerinde “Gençler ve Eş Seçimi” yazıyordu. Fihristine şöyle bir göz attıktan sonra, bu kitabın gençler için ne kadar önemli olduğunu anladım. İşlerim ve derslerim çok yoğun olmasına rağmen bu kitabı tercüme etmem gerektiğine inandım. Birkaç gün sonra kitabın yazarını aradım fakat kendisi yoktu. Oğlu ile konuştum, kitabı Türkçe diline tercüme etmek istediğimi söyledim. Yazarın oğlu babasının şu an yolculukta olduğunu birkaç gün sonra döneceğini söyledi. Birkaç gün sonra bir telefon geldi, telefon kitabın yazarından idi. Ona çok güzel bir kitap yazıp, gençlerin sorunlarından ilgilendiğiniz için teşekkür ettim. Türkiye toplumunda da gençlerimizin bu sorunlar ile karşı karşıya olduğunu söyledim. Eğer izin verirseniz kitabınızı tercüme etmek istiyorum, dedim. Mezahiri bey, çok memnun oldu. Bana birkaç kitabının daha olduğunu istediğim zaman tercüme edebileceğimi ve kitaplarının bütün tercüme haklarını bizzat yazılı olarak verebileceğini söyledi. Çok sevindim. Teşekkür ettim.
Kitabı en kısa zamanda tercüme etmem gerekiyordu. Zira çok yoğundum. Bir an önce bu kitabı bitirip kendi işlerime dönmek zorundaydım. Değerli alim arkadaşım Mahmut Acar’a bu kitabın tercümesinde yardımcı olmasını istedim. Beni kırmadı ve önerimi kabul etti. İki koldan kitabı tercüme ettik. Hem kurucular kurulunda hem de yönetim kurulunda olduğum Alulbeyt Yayıncılık’da bu kitabın basımına karar verdik. Kitabın basıma hazırlanmasında yardımcı olan tüm arkadaşlarım için Yüce Allah’tan başarılar dilerim.
Aziz gençler! Şu an Birçok sorununuz olduğunu biliyoruz. Özellikle de evlilik sorunu bunların en önemlisidir. Her taraftan temiz genç kalplere günah ve fesat yağdığı bir ortamda yaşamaktayız. Buda yetmemiş gibi büyüklerimiz sizleri tam olarak anlamamakta, cahil gelenekler, önünüzde büyük kayalar gibi engel olarak durmaktadır. Her gün gazete manşetlerinde gençlerin acı olaylarını üzülerek okumaktayız.
Peki öyleyse, böyle bir ortamda ne yapmalısınız? İsyan mı etmelisiniz? Sorunlardan kaçarak olayı örtmeye mi çalışmalısınız? Büyüklerinize, annenize-babanıza karşı nasıl davranmalısınız? Yoksa Allah korusun yapmamanız gereken şeyleri mi yapmalısınız?... İşte bu kitapta, bu soruların ve buna benzer yüzlerce sorunun cevabını bulacaksınız. Amacımız ve gayemiz sizlere yardım eli uzatmaktır. Sizlerin bu engebeli ve tehlikeli yoldan sağ salim maksada ulaşmanıza yardımcı olmaktır. Çünkü evlilik meselesi insanın kaderini, geleceğini, fiziksel yapısını, ruhsal durumunu, ahiretini, başarısını, başarısızlığını ve yüzlerce konuyu ilgilendiren çok önemli bir gerçektir.
Eğer izin verirseniz size yardım edelim. Gençlerin bu ve diğer sorunlarını ele alan konular hakkında Alulbeyt Yayıncılık’ta bulunan değerli, bilgili ve alim arkadaşlarımla beraber sizlere yardımcı olmaya hazırız.
Sizden İstirhamım!
Bu Kitabı Okumadan Önce Evlenmeyin!
Bu Kitabı Okumadan Önce Boşanmayın!
Bu Kitabı Okumadan Önce Karar Vermeyin!
Saygılarımla
Turgut Atam
03/06/2006
t_atam@hotmail.com
Genç erkek ve kızlar hayat bahçesinin meyveleridirler. İlerleyen hayatlarının devamında, birlikte ve ortak bir yaşam kurmaktan başka çareleri yoktur. Çünkü tek ve yalnız başına yaşam, manasız ve acıdır. Yalnızlık hayatı soldurur ve hayatın güzelliklerini yok eder.
Yaratılışın sahibi, bu iki meyvenin kalbinde bir çeşit cazibe gücünü hediye etmiştir. Böylelikle bu iki meyve hayatlarının belli bir döneminde birbirlerini isteyip arzu ederler. Bu arzudan kaynaklanan ıstırap ve heyecanları ise ancak evlilikle sakinleşir. Yüce Allah, eşin yaratılmasının sırrını şöyle beyan etmektedir: “…ısınırsınız diye eşler yaratmış”[1] Bu ayet-i kerime, yukarıda arz ettiğimiz noktaya işaret etmektedir.
 Ortak bir hayat kuran iki insanın (erkek-bayan) yardımlaşması, ancak ruhsal, içgüdüsel ve düşünsel yapılarının aynı olması durumunda meyve verir. Aksi takdirde vahdet ve birliktelik ipi çabucak aşınarak kopuverir. Sonuçta da birliktelikleri ve yardımlaşmaları bozulur.
Hayatımızda acı ve dertlerle dolu birçok olaya şahit olmaktayız. Bu olaylar genç eşleri üzdüğü gibi tarafların ailelerini de üzüntü içinde bırakmaktadır. Ne yazık ki bu acı olaylar; saraylarda ve köşklerde tatlı başlayan ortak hayatın bir süre sonra çökmesinden ibarettir. Tatlı evlilik ağacı, acı meyveler vermekte ve karı koca mahkeme yolunu tutup boşanmaktadırlar. Kimi zaman da zavallı ve günahsız çocuklar ortada sahipsiz kalmakta, taraflardan hiçbiri çocukların sorumluluğunu üstlenmemekte ve her biri yeni bir hayat kurmak için kendilerine münasip bir eş bulma peşine düşmektedir.
Bu acı olayların tabi ki çeşitli sebepleri vardır. Fakat bunlar arasında gözden kaçmayan en önemli faktör, evliliğin başında eş seçimi yaparken yanlış hesapların, doğru araştırma ve bilgilerin yerini alması; ortak yaşamın temellerini bu yanlış ve hesapsız ölçülerin oluşturmasıdır. Eğer eş seçiminde doğru kurallar ve usullere riayet edilirse, bu usuller ayrılık ve boşanma olaylarının birçoğunun oluşmasına ve ortak hayat ağacının kurumasına engel olacaktır. 
Şu anda siz değerli okurun elinde bulunan kitapta, bu önemli faktörün üzerinde durulmuş, ilmi ve doğru usullerle sizlere en güzel eş seçimi hakkında yardımcı olmaya çalışılmıştır.
Kitabın bir bölümünü okudum ve bu kitabı gençler için çok faydalı buldum. Kitapta yaşanmış ve insanların tecrübe kazanmasına da yardımcı olacak olayların yer alması çok önemlidir. Özellikle gerçek ve yaşanmış olaylar ve bu olaylardan alınan neticelerin kitapta nakledilmesi, iddia edilen görüşlerin doğruluğuna yardımcı olmaktadır.
Ben, bu kitabı kaleme alan değerli ilim adamı Sayın Ali Ekber Mezahiri beyi kutluyor, yayın evinden bu kitabın titizlikle basılıp dağıtılması ve gençlerimizin eline rahat bir şekilde ulaşması konusunda programlı ve dikkatli bir şekilde çalışmasını rica ediyorum. Böylece bu yolda önemli bir adımın atılması ve neticede boşanmaların azalmasına yardımcı olmasını tüm içtenliğimle ümit ediyorum. Bu konuda Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“İslam’da kurulan hiçbir bina evlilik kadar Allah nezdinde sevimli değildir.”[2]
Bu kitabın, yukarıda zikredilen hadisin daha çok canlılık ve hayat kazanması yolunda yapılmış bir çalışma olmasını ümit ederim.
Saygılarımla
İmam Sadık (a.s) Müessesi
Cafer Süphani
1 Muharrem 1415
 
 
 
 
 
 
 
 
YAZARIN ÖNSÖZÜ
Gençlere bir bakın! Büyük arzular ve isteklerle, kalpleri aşk ve heyecanla dolu yeni hayat yolunun başında durmuşlardır. Kendi ayaklarının üzerinde durmak istemenin getireceği önemli sorumluluklarla dolu bir hayata atılmanın düşüncesi içindeler.
İki önemli karar; iki tehlike, iki dönemeç, iki yüksek zirve ve iki büyük seçim önlerinde onları beklemektedir. Bu iki dönemeçten geçmek ve zirveye ulaşmak zorunda ve bu konu hakkında karar vermelidirler. Bu iki seçimi yapmak zorundadırlar. Ne bu ikisini birlikte bırakabilir ne de herhangi birinden vazgeçebilirler. Önlerinde kılavuz olmaksızın kendi başlarına, her ikisini aşarak sağlıklı bir şekilde hedeflerine ulaşmaya güçleri yetmez. Önlerindeki hayatın saadet dolu ve mutlu veya sıkıntı dolu ve mutsuz olması büyük bir ölçüde bu iki seçime ve karara bağlıdır.
Eğer bu iki dönemeçten ve uçurumdan güzel bir şekilde geçebilirlerse, büyük ölçüde saadete ve mutluluğa yaklaşmışlar demektir. Eğer iki seçimde başarılı olmazlarsa, önlerine birçok zorluk ve sıkıntılar çıkacaktır.
Bunlardan birisi “Meslek Seçimi” ve diğeri ise “Eş Seçimi”dir.
İki karar ve seçimin her ikisi de çok önemli ve hassastır. Fakat ikincisi yani eş seçimi diğerinden, yani iş seçiminden çok daha önemli ve hassastır.
Büyük ariflerden birisi şöyle buyuruyor: “İnsanın ömrünün yarısını iyi bir üstat bulmak için geçirmesinin değeri vardır. Çünkü ömrünün diğer yarısında mesut olacaktır.”
Ben ise şöyle diyorum: “İnsanın ömrünün yarısını iyi ve münasip bir eş bulmak için geçirmesinin değeri vardır. Çünkü ömrünün diğer yarısında mesut olacaktır.”
Acaba şu ana kadar yanında değerli ve iyi bir eşi olmayan başarılı bir erkek gördünüz mü? Acaba şu ana kadar yanında iyi ve değerli bir kocası olmayan saadetli ve mutlu bir bayan gördünüz mü? Genellikle her başarılı erkeğin yanında iyi ve değerli bir kadın olmuştur. Her mutlu ve başarılı bayanın yanında da iyi bir erkek olmuştur. Toplumlara baktığımızda durum genellikle böyledir. Tarihe de baktığımızda durum aynıdır. Örneğin; Hz. İbrahim’in (a.s) yanında Hacer, Hz. Musa’nın (a.s) yanında Sefvera, Hz. İsa’nın (a.s) yanında annesi Hz. Meryem, Hz. Muhammed’in (s.a.a) yanında Hz. Hatice, Hz. Ali’nin (a.s) yanında Hz. Fatıma (a.s), İmam Hasan’ın (a.s), İmam Hüseyin’in (a.s) ve İmam Seccad’ın (a.s) yanında Hz. Zeynep olmuştur… Büyük alimlerin, bilginlerin, mucitlerin, devrimcilerin yanında genellikle değerli kadınlar olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Bunlar anne, hanım, kız kardeşi ve … olabilirler.
Elbette bayanlar genellikle evde bulunup toplum içine az çıktıklarından dolayı, tarihçilerin, yazarların, araştırmacıların daha az ilgisini çekmişlerdir. Sonuçta, daha az kendilerini gösterme fırsatını bulmuşlardır. Fakat erkek ve bayanın başarıya ulaşmada, mutlulukta ve saadette eşit derecede etkili oldukları inkâr edilemez bir gerçektir. Bu anlamda erkek ve bayan arasında hiçbir fark yoktur. Hatta erkeğin başarıya ve saadete ulaşmasında kadının daha etkili rolü olduğunu bile söyleyebiliriz. Çünkü kadın; yaşamın ve ailenin mihveri ve esasıdır. Eğer bu mihver sarsılırsa hayatın ve yaşamın temelleri sarsılmaya ve zayıflamaya başlar. Zayıf ve temelleri sarsılmış bir aile ortamında erkeğin başarıya ulaşması düşünülemez. Kadın, iyi ve liyakatli olursa, erkek kadının vesilesiyle miraca yükselir.[3]
Aynı şekilde kadın ve erkeğin, her ikisinin de iyi olmaları, saadete ulaşmalarında etkilidir. İkisinin de liyakatsiz olması kaderlerini kötü etkiler. Liyakatsiz kadın erkeği zillete sürükler, hayatı karartır. Liyakatsiz erkek; kadını bedbaht eder, yaşamını karartır ve onu ruhsal hastalıklara iter.
Peygamber efendimiz (s.a.a) kötü eş hakkında Allah’a şöyle dua ediyor:
“Allah’ım! İhtiyarlık zamanım gelmeden, beni ihtiyarlatacak kadından sana sığınıyorum.”[4]
Çoğu zaman, iyi bir erkeğin kötü bir kızla evlenmesi veya iyi bir kızın kötü bir erkekle evlenmesi sonucu bataklığa sürüklendiklerini ve her şeylerini elden verdiklerini görmüşüzdür.! Veya her ikisi de iyi olmasına rağmen birbirlerine uyum sağlayamadıklarından, kültürel düzeylerinin son derece farklı olmasından ve kısacası birbirlerine uygun olmadıklarından dolayı birçok zorluklar ile karşılaştıklarına şahit olmuşuzdur. Yani; sadece kötü eşin insanı bedbaht ettiği söylenemez. Eşler iyi fakat uygun olmadıkları durumda da mutsuz olabilirler. Bu çok önemli ve dakik bir konudur.
İleride “denkeşlerin, aynı sosyal, ekonomik ve kültürel yapıya sahip ve birbirlerine bu hususlarda münasip olmaları” konuları hakkında bahsedeceğiz. Fakat şimdilik, mukaddime bölümünde şunu söyleyebiliriz ki; sadece bay ve bayanın iyi olması yeterli değildir. Birbirlerine uygun olmaları günümüz tabiriyle “birbirlerine yakışmaları-anlaşabilmeleri” de gereklidir.
Birçok defa erkek ve bayanın iyi olmalarına rağmen mutlu bir hayatları olmadığını görmekteyiz. Çünkü birbirleri ile anlaşamamaktadırlar. Her biri, diğerinin dünyasından uzak ve ayrı bir dünyada yaşamaktadır. Bu gibi çiftlerin de ortak hayatları kavgaya, anlaşmazlığa doğru gitmekte ve sonuçta boşanma ile bitmektedir. Eğer erkek ve bayanın her biri, kendisine uygun ve anlaşabileceği bir eş ile evlenseler mutlu olacaklardır. İleride bu konu hakkında da açıklama yapıp, yaşanmış olaylardan örnekler sunacağız. İnşallah.
Erkek ve kızın, bu tehlikeli ve hassas meydanda (eş seçimi konusunda) bir yardımcı ve yol göstericiye ihtiyaçları vardır. Acaba böylesine hassas ve önemli bir dönemde, kız veya erkeği yalnız, kendi başlarına bırakmak düşünülebilinir mi? Çünkü onların bu konu hakkında tecrübeleri yoktur. Kesinlikle onlara yardımcı olabilecek insanların, kitapların ve merkezlerin olması gerekir. Onları kendi başlarına bırakmak yanlıştır.
Nasıl olur da araba sürmek, ev yapmak ve bunlar gibi normal işler için yol gösterene, öğretmene, üstada ihtiyaç duyulur fakat, bir alın yazısının seçiminde, uzun bir ortak hayat ve büyük bir insani yuva kurmada, yeni bir neslin oluşumunda, öğretmene ve yol göstericiye ihtiyaç duyulmaz.?!!
Genç bir kız ile genç bir erkeğin evlenmesi yeni ve değerli bir neslin oluşumunun başlangıcıdır. Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) Hz. Fatıma (a.s) ile evliliği yeni ve büyük bir neslin kurulmasına neden olmuş ve bu nesil henüz devam etmektedir. İnsanlık tarihi devam ettikçe de bu nesil (Peygamber efendimizin -s.a.a- evlatları) varlığını sürdürecektir. Bizler şu anda böyle mukaddes bir evlilik ağacının tertemiz meyvelerini yemekteyiz. Bunun karşısında Ebu Süfyan’ın Hz. Hamza’nın ciğerini yiyen Hinde ile evlenmesi fesat bir neslin temellerini atmıştır. Ben-i Ümeyye gibi alçak bir neslin ortaya çıkmasına sebep olmuş ve beşeriyet bu bereketsiz ağacın acı meyvelerini halen dahi yemektedir.
İslam, evlilik ve eş seçimi hakkında o kadar çok kanun ve kural bırakmış; hayati konuları açıklamıştır ki insanın şaşkınlık içinde kalmaması mümkün değildir. Değerli üstat Muhammed Taki Caferi (Allah rahmet etsin) şöyle diyor:
“Bertrand Rasel (Avrupalı meşhur filozof) bana şöyle bir mektup yazdı: “İslam niçin evliliğe bu kadar çok önem veriyor ve evlilik hakkında bu kadar çok kanun bırakıyor?”
Ben de cevabında şöyle yazdım: “Mesele, insan meselesidir. İslam, evlilikle insan yaratmak istiyor.”[5]
Bu kitapta işlenen konuların hedefi, genç kız ve erkeklere “Eş Seçimi” konusunda kılavuz olup onlara gerekli yolları göstermektir. Bu vesileyle, onların alın yazısı ve kaderini böylesine yakından ilgilendiren önemli bir konuda başarılı olmalarına katkı verebilmektir. “Meslek Seçimi” gibi önemli öteki konu ise inşallah müstakil bir kitapta ayrıca incelenecektir.
1- Kitapta geçen öyküler ve olaylar gerçek hayattan alınmış ve yaşanmış olaylardır. Şahısların isimleri değiştirilmiştir. Tanınmaları istenmemiştir. Fakat bazı yerlerde; olumlu olaylarda şahısların gerçek isimleri zikredilmiştir.
2- Değerli ve aziz; “Cevat Çenari” ve “Mesut Azerbaycanî” kardeşlerimden bu eserin yazılmasında yaptıkları yardımlarından dolayı teşekkür ederim. Aynı şekilde “Hüseyin Fedaî Tahranî” beye ve “İmam Sadık (a.s) Müessesi”ne, kitabın bilgisayara yazımı ve sayfa düzeni konusunda yaptıklarından dolayı teşekkür ederim. Allah’tan onlar için yüce sevaplar vermesini temenni ederim.
3- Bu kitabın “Gençlerin evlilikle ilgili Sorunları”nı çözmek yolunda atılmış bir adım olmasını ümit ederim. Bundan dolayı; diğer adımları atmak yolunda; değerli bilginlerden, yazarlardan, gençlerden, okurlardan, bizlere kitap ve konumuz ile ilgili görüşlerini, önerilerini ve gördükleri yaşanmış, ibretli olayları bildirmelerini önemle rica ediyorum. Bu gibi yardım ve önerilere samimi duygularla yapılması halinde Allah tarafından yüce ve değerli sevaplar verileceği hepimizce malumdur.
Minnet sahibi Allah’tan hidayet ve hoşnutluğunu temenni ederim.
Ali Ekber Mezahirî
1373 Hicri Şemsi yılı
 
 
 
 
 
 
 
1. BÖLÜM
 
 
 
 
 
 
 
EVLİLİĞİN FAZİLETİ
 
 
 
 
 
–—
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Allah insanı öyle bir şekilde yaratmıştır ki, eşi olmadan eksiktir. İnsan ister erkek olsun ister kadın; ilim, iman ve ahlaki faziletler açısından her ne kadar ilerlese de, eşi olmadığı takdirde istenilen kemale ulaşamaz. Hiçbir şey, evliliğin ve aile kurumunun yerini dolduramaz. Erkek ve kadının ruhsal ve fiziksel olarak birbirlerine ihtiyaçları vardır. Her biri kendi başına eksiktir. Birbirlerinin yanında durdukları ve birlikte oldukları zaman birbirlerini tamamlarlar. Bu, bütün varlık âlemine hâkim olan yaratılış düzeninin önemli bir kanunudur.
Kuran-ı Kerim erkeği ve kadını birbirlerinin “Örtüsü” olarak nitelemiştir:
“Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız.”[6]
Yani; birbirinizi tamamlayan, kâmilleştiren, şereflendiren ve birbirinizin sırlarını koruyan bir bütünsünüz. Birbiriniz diğerine muhtaçtır. İnsan örtüsüz ve elbisesiz toplumda, başı dik yaşayamaz. Kendisinde eksiklik hisseder. Yalnız insan da aynı şekilde kendisinde eksiklik hisseder. Örtü ve elbise insanı sıcaktan ve soğuktan korur. İyi bir eş de insanı; perişanlıktan, boşluktan, hedefsizlikten ve yalnızlıktan kurtarır ve korur. Örtü ve elbise insanın ziynetidir. Karı koca da birbirlerinin ziynetidirler.
Allah’ın insanlara en büyük nimetlerinden birisi de “iyieş”tir. Peygamber efendimiz (s.a.a) bu konu hakkında şöyle buyurdu:
“Müslüman bir insan -İslam nimetinden sonra- iyi bir eşten daha hayırlı bir nimetten istifade etmemiştir…”[7]
Bazıları evliliğin ve ortak bir yaşam kurmanın felsefesini iyi şekilde anlayamamış olabilir ve şöyle diyebilirler: “Bizler şehvet ve cinsel isteklerimizi evlilik dışında başka yollarla giderebiliriz. Bu istek ve eğilimlerimizi başka vesilelerle doyurabiliriz. Evlilik gibi büyük bir sorumluluğun altına girmemizin ne gereği vardır?”
Böyle bir inanç ve sorunun karşısında şöyle söyleyebiliriz: Evlilik sadece cinsel istekleri gidermek, şehvet ve içgüdüsel arzulara cevap vermek demek değildir. Bu sadece evliliğin bir yararıdır. Evlilik, aile kurmanın yoludur. Bunun önem ve ehemmiyeti ise -cinsel istekleri doyurmanın yanında- insanın kemale ulaşması, şahsiyetinin olgunlaşması ve sükûnet bulmasıdır. Evlilik, beraberinde insana bu derece önemli faydaları hediye olarak sunmaktadır. Eş ve aile karşısında sorumluluk kabul etmek, insana şahsiyet ve toplumsal mesuliyeti elde etme hissini kazandırmaktadır. İnsanın içinde saklı olan birçok gizli yetenek ve özellikleri canlandırıp yeşertmektedir.
“Evlilikten sonra insanın şahsiyeti toplumsal şahsiyete dönüşür. İnsan, eşini karşı ailesinin onurunu korumak ve gelecekte olacak çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak, onları himaye etme konusunda kendisini sorumlu hisseder. Bundan dolayı; bütün aklını, kapasitesini ve istidadını bu yolda kullanır.”[8]
Aile ve yuva kurmanın öyle bir güzel eğitmenliği vardır ki, hiçbir şey onun yerini alamaz. Üstat şehit Murtaza Mutahhari (r.a) bu konu hakkında şöyle diyor:
“Öyle ahlaki özellikler vardır ki insan, aile kurma mektebi dışında hiçbir şeyle onu kazanamaz. Aile kurmak; başkalarının kaderi ile bir çeşit ilgilenmek alakalı olmaktır… bu dönemi geçirmeyen sözde ahlakçılar ve perhizcilerde ömürlerinin sonlarına kadar bir çeşit “hamlık” ve “çocukluk” olmuştur. İslam’da evliliğin kutsal sayılması ve bir çeşit ibadet olarak bilinmesinin nedeni… evliliğin tabii benlikten ve bireysellikten çıkmanın ilk basamağı olması ve insan şahsiyetinin genişlemesidir.”[9]
Aynı şekilde evliliğin terbiyedeki rolü hakkında şöyle buyurmuşlardır:
“… Bir çeşit “olgunluk” vardır ki; insan, evlilik ve aile kurmanın dışında -başka hiçbir şeyle- onu elde edemez. Ne medresede okumakla, ne nefisle cihat etmekle, ne gece namazı kılmakla, ne de iyi ve salih insanlara saygı göstermekle elde edemez. Bu (olgunluk) sadece burada, (evlilik ve aile kurmada) kazanılabilir.”[10]
Birçok insanı görmüşüzdür ki; evlenmeden önce hiçbir ahlaki, dini ve toplumsal usul ve değerlere önem vermeyen, başıboş, laubali ve pervasız biri olmasına rağmen, evlendikten sonra hal ve davranışları değişmiştir. Metin ve vakarlı davranışlara sahip olmuştur. Davranışlarında bir çeşit ağırlık ve metanet oluşmuştur.
İnsanları yaratan Allah’tır. Doğal olarak insanın özelliklerini, fıtratını, isteklerini ve içgüdülerini en iyi bilen O’dur. Erkek ve kadının yaratılması, birbirlerine olan ihtiyaçları ve birlikte olmaları Allah’ın hikmet ve nişanelerindendir. Allah evliliği, sevgi, rahmet ve sükûnetin nedeni olarak tanıtmaktadır:
“Yine O'nun ayetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.”[11]
Bu ısınma ve sükûnet, psikologların ve doktorların dedikleri gibi normal bir sükûnet ve ısınma değildir. Onların dediklerinin yanında, vakarlı olmak, fikirsel ve ruhsal sebat, kendi değerini bilmek, şahsiyetli olduğunu hissetmek, haysiyetli olmak… gibi kavramları da kapsamaktadır.
Evlilik ve sıcak bir yuva kurmak insanın varlığını olumlu yönde etkiler, değerini arttırır ve şahsiyetini olgunlaştırır. Böylece amelleri ve ibadetleri melekler ve Allah nezdinde daha çok değer kazanır. Öyle ki on katı kadar artar. Örnek olarak şu hadise dikkat ediniz:
İmam Sadık(a.s) şöyle buyurdu:
“Evli insanın kılmış olduğu iki rekât namaz, bekâr insanın kılmış olduğu yetmiş rekâtlık namazdan daha faziletlidir.”[12]
Evlilik ile kurulan ocak ve yuvayı Allah sever, lütufta bulunur. Sevgi ve şefkat ile bakar. Bu gerçeği Allah’ın en son ve en büyük elçisi olan Peygamber efendimiz (s.a.a) bizler için buyurmuştur:
“İslam’da kurulan hiçbir bina evlilik kadar Allah nezdinde sevimli değildir.”[13]
Allah’ın, insanın ocağına ve yuvasına muhabbet göstermesinden ve onları sevmesinden… hem de en yüce bir şekilde sevmesinden, o yuvaya merhamet ve şefkat ile bakmasından daha büyük bir nimet ve saadet olabilir mi .??
Emirü’l-Müminin İmam Ali (a.s) evliliğin değerine ilişkin şöyle buyurmuştur:
“Resulullah (s.a.a) sahabesinden evlenen herkese istisnasız “dini kâmil oldu” buyurdu.”
Ne kadar ilginç! Evlilik, Resulullah’a (s.a.a) evlenenlerin göğsüne iftihar madalyası taktıracak kadar önemli imiş. Demek ki konu çok sıradan bir mesele değilmiş…
Peygamber efendimizin (s.a.a) sözünden anlaşıldığı üzere; insan evlenmediği müddetçe dini tehlikededir. Çünkü cinsel istekler, içgüdüler, ruhsal baskılar, yalnızlık hissi, başıboşluk, sığınacak bir yerin ve toplumsal bir mesuliyetin olmaması ve bekârlığın diğer yan etkileri, dinin temellerini sarsar, onlara zarar verir. Ama evlilik ve sıcak bir yuva kurarak iyi bir eşe, sırdaşa, hayat arkadaşına sahip olmak, cinsel istekleri ve içgüdüyü kontrol ettiği gibi, psikolojik açıdan da insanda sükûnet ve huzura neden olur. Aynı zamanda insanın, Allah’a olan tevekkülünü çoğalttığı gibi onu istikrarsızlık ve yalnızlıktan da kurtarır. İnsan kendisini güvende hisseder ve şahsiyetli olduğuna inanır. Gözünü başka yerlerden çeker sadece eşine yönelir… Sonuçta Allah’a daha çok yakınlaşır, ilahi nimetlere kavuşur; imanı kuvvetlenir, kemale ulaşır.
Elbette şu noktaya dikkat etmemiz gerekir ki; böyle güzel bir sonuca ancak, aileyi kurmak isterken yapılan “eş seçimi” konusundaki doğru ve sahih ölçülere riayet etmek ve evlilik girişiminin düzgün ilerletilmesi ile ulaşılır. Evlilik girişimlerindeki doğru ölçülere ve evliliğin ilk aşamalarının nasıl geçirilmesi gerektiğine ileride değineceğiz.
2. BÖLÜM
 
 
 
 
 
 
 
NE ZAMAN EVLENMELİYİZ?
 
 
 
 
 
 
–—
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Evlilik ve eş seçimi konularında dikkat edilmesi gereken en önemli meselelerden birisi de “Evlilik Zamanı”dır.
Bu konu hakkında birçok kitaplar yazılmış, görüşler öne sürülmüş ve herkes kendi tarzına, ilmine, anlayışına göre yukarıdaki soruya cevap vermeğe çalışmıştır. Fakat toplumsal engeller, faktörler, gelenek ve töreleri, değişik meşrepleri bir kenara bırakıp cevap verecek olursak şöyle diyebiliriz: “Ne Zaman Evlenelim?” sorusunun cevabı, aslında insanın fıtratında gizlidir. Dolayısıyla bilimsel analize, felsefi delil ve cevaba gerek yoktur. Bu sorunun cevabı için kendi iç dünyamıza başvurmalıyız. Konuya gerçekçi yaklaştığımızda engelleri, toplumsal gelenek-görenekleri ve kişisel tercihleri bir kenara bırakarak fıtrat ve içgüdülerimizden bu sorunun asıl cevabını alabiliriz. Bu durum açlık ve susuzluğa benzer. Ne zaman yemek yememiz ne zaman yemememiz, ne zaman su içip ne zaman içmemiz gibidir. İnsan doğal ve tabii olarak ne zaman aç, ne zaman tok ve ne zaman susuz ve ne zaman suya ihtiyacı olmadığını bilir. Ve yine ne zaman yemek yemesi gerektiğini ve ne zaman yememesi gerektiğini… ne zaman evet ne zaman hayır…
Bunun yanında bir takım kanunlar da konulabilir; bozulmuş yemek, haramdır, yenilmez. Pis su içilmez. Helal ve faydalı şeyler yenilmelidir. Oruçluyken yemek yenilmemelidir ve … fakat açlığın ve susuzluğun kendisi konusunda zaman belirlenemez ve kanun koyulamaz.
Eş’e olan ihtiyaç ve aile kurmak fıtri ve içgüdüye dayanan bir ihtiyaçtır. Allah hikmet üzere böyle önemli ve mukaddes ihtiyacı insanın fıtratında yaratmıştır. Doğal olarak zamanı geldiğinde bu ihtiyaç kendini gösterip “İstemek”tedir. Eğer zamanında bu ihtiyaca doğru cevap verilir ve istekleri karşılanırsa, tabii seyrini kat ederek ilerleyecek, kemale ulaşacak ve insanı da kemale ulaştıracaktır. Eğer geciktirilirse veya tabii olmayan yollarla, sahih olmayan bir şekilde cevap verilirse, kendi tabii mecrasından sapacak ve yozlaşacaktır. Hem kendisi sapacak hem de insanı saptıracaktır. Aynı şekilde doğal ve içgüdüsel açlık ve susuzluk, uygun şekilde doyuma ulaştırılmazsa, insanı hastalığa, bozuk yemek yemeye, haram yemeye ve bazen hırsızlığa; sonunda ise ölüme kadar götürecektir.
Öyleyse bu hususta nasıl bir kanun belirlemeliyiz? Acaba bu meselenin çözümünde ihtiyacı makul ve ölçülü bir şekilde tatmin edecek, zorluklar, engeller ve dikenleri ortadan kaldıracak bir çözüm yolu yok mudur?
Bu ihtiyacın doyurulmasının vakti ne zamandır? Erkek ve kız ne zaman evlenmelidirler? Bunun belirli ve standart bir kanunu yoktur. Yani; Yüce Allah tarafından belirtilmiş teşrii bir kanunu yoktur. Bu konudaki kanun tamamen tekvinidir. Yani yaratılışı itibarı ile insanın içinde ve fıtratında hediye olarak bırakılmıştır.
Öyleyse bu konu hakkında gerekli veya gereksiz demek doğru değildir. İnsanın evlilik isteğini kazanarak ona “Hazır Olması”, bu konu hakkında “Ön Bilgi”ye sahip olması ve kabul etmesi için “Müsait Ortam”ın yaratılması mütalaa ve araştırmayı gerektirmemektedir.
Yukarıda ki açıklamalarımızdan sonra yine de gençler şöyle sormaktadırlar: “Sonuçta evlilik zamanı ne zamandır?
Cevap: Evlilik zamanı, “Cinsel Ergenliğin” ve “Akli Ergenliğin”[14] istenilen kemale ulaştığı zamandır. (Kemalden amaç; insanın ulaşabileceği en üstün kemal noktası değildir. Çünkü bu noktaya ulaşmak özellikle “Akli Ergenlikte” çok uzak ve zordur. Gayemiz genelde herkesçe bilinen kemal noktasıdır.)
Bazıları şöyle diyorlar: “İslam’da erkekler için evlilik yaşı on beş, kızlar için ise dokuz dur.” Fakat bu söz doğru değildir. İslam’da böyle bir hüküm yoktur. İslam fıtrat dinidir. İslam’da insanın fıtratına zıt ve ters düşen bir hüküm olmaz. Evlilik için İslam’ın hükmü, “Buluğa” erişmektir. Yani; “Olgunlaşmak-yetişmek” tir. Peygamber efendimizin (s.a.a) buyurduğu gibi; Meyvenin buluğa ermesi onun yetişmesidir.
Evet; İslam’ın bu konuda belirlediği teşrii kanun budur. Şöyle ki; evlilik “Tekitli Müstehaptır.”(Geçen bölümde, evliliğin fazileti hakkında kısaca bahsettik.) Fakat bu ihtiyaç, ne zamanki baş kaldırarak tuğyan etmeye başlar ve insanı harama sürüklerse işte o zaman “Evlilik” vacip, onu geciktirmekse haram olur. Aslında bu teşrii kanun da tekvini kanundan kaynaklamaktadır. Yani; insan buluğa ulaştığı zaman evlilik müstehaptır. Fakat cinsel dürtü azdığı ve günah söz konusu olduğu zaman vacip olur.
İnsan buluğa erdiğinde (yukarıda açıkladığımız şekliyle) evlilik zamanı gelmiştir demektir. Bu durumda evliliği geciktirmek kesinlikle doğru değildir. Aynı şekilde insanın buluğa ermediği halde evlenme konusunda acele etmesi de sahih değildir. Yetişmemiş ve olgunlaşmamış meyve gibi…
İnsan, ne zaman ki içinden böyle fıtri ve içgüdüye dayalı “isteğin” sesini işitirse, işte o zaman evlilik zamanı gelmiştir demektir. Herkes bu isteği ve sesi içinden en güzel şekilde duyabilir. Elbette insanda olan fıtrat gücünün, bazı faktörlerden dolayı korkmamış ve hastalanmamış olması gerekir. Eğer korkmuş ve hastalanmışsa, vaktinde iyi bir şekilde seslenmeyebilir. Bu durum korkmuş veya hastalanmış insanın iştahının kapanması gibidir. Zira böyle bir anda insan, doğal durumunun dışına çıkmıştır. Eğer bu içsel ihtiyaç ve güç kendini göstermek istediği ve şöyle dediği zaman: “Ben artık olgunlaştım ve eş istiyorum” insanın içinde gizlenmiş bir takım faktörler de bunun karşısında baş kaldırıp şöyle dediğinde: “Evim, param, çeyizim yok, henüz diplomamı almadım, evlilik merasimini karışlayacak gücüm yok, toplum bu yaşta evlenmeyi hoş görmüyor; ailevi konumum, gelenek ve göreneklerimiz böyle bir evliliği istemiyor; parası, evi, arabası olan birisi henüz beni istemeye gelmedi; zengin bir kız bulamadım, eşin de kendine göre harcamaları var, yarın çoluk çocuk sahibi olacağım onların da bir sürü giderleri olacak, zengin misafirleri nasıl ağırlayacağım? vs …” böyle bir durumda zavallının (İçsel İhtiyaç Ve Sesin) geri adım atmasından başka çaresi olmadığı malumdur.
Veya genç (erkek veya kız) mastürbasyon, fuhuş ve başıboşluk gibi yanlış yollara sürüklenirse, fıtri ve içgüdüye dayalı ses ayaklar altında çiğnenmiş demektir. Artık ondan “Doğru Ses” ile seslenmesini beklemek yanlış olur.
Yılmış bir genç şöyle diyor: “…Birkaç yıldır istimna (mastürbasyon) ediyorum. Şimdi benim için bir eş almışlar. Onu sevmiyorum. Ondan zevk almam mümkün değil. Henüz dahi istimna ediyorum. İstimna etmeyi eşimle cinsel ilişkiye girmeğe tercih ediyorum…” işte buna hasta fıtrat denir! Artık böyle bir insan fıtratının tabii-doğal sesini duyamaz. Daha doğrusu artık ses diye bir şey de kalmamıştır.
Kardeşim ve bacım! Sizlerle gerçekler üzerine, el değmemiş ve kirlenmemiş fıtratı esas alarak, cahil toplumun gelenek ve göreneklerinden, zorluklarından sıyrılarak sohbet etmek istiyorum. Şimdilik onları bir kenara bırakın ve kafanızdan atın. Sizinle özgür, bütün tutsaklık zincirlerinden kurtulmuş bir durumda konuşalım. İleride bu konu hakkında geniş bir şekilde sohbet edeceğiz.
Ey genç kardeşim ve bacım! İçinde ne fırtınalar estiğini, sen kendin daha iyi biliyorsun. Bir eşe ihtiyacın olduğunun ve perişanlığının farkındasın. Bir şeylerin eksik ve yalnız olduğunu hissediyorsun. Kendin, seni bir eş sahibi olmaya ve evlenmeye davet eden içindeki feryadın sesini duyuyorsun. Artık birkaç yıl önceki çocuk olmadığını çok iyi biliyorsun. İçinde birçok değişimler ve peşinde olduğun bir yitiğin olduğunu anlıyorsun. Bu konuyu düşündüğünde, içinde fırtınalar kopmakta ve bir ses seni yitiğinin peşine düşmeye davet etmektedir. Niçin kendini kandırıyorsun? Niçin böyle fıtri, içgüdüye dayanan mukaddes isteğinin üzerini örtüyorsun? Niçin bahane arıyorsun? Niçin özgürlük ve istiklal isteyen ruhunu ezmeye çalıyorsun? Niçin bu heyecanı ve sevinci boğuyorsun? Niçin yeni yeni açmaya ve yeşermeye başlayan bu gülleri solduruyorsun? Korkuyor musun? Neden korkuyorsun? Fakirlikten mi? Teşrifattan mı? Pahalılıktan mı? Sorumluluktan mı? Çocuk olmasından mı? Geçimini sağlayamamaktan mı korkuyorsun? Dersini okuyamamak tan mı korkuyorsun? Aileni iyi idare edememekten mi korkuyorsun?... Korkma azizim! Allah seninledir. O’na tevekkül et. Yoksa (haşa) Allah’ı bağışlayıcı, yardımcı ve her şeye gücü yeten olarak bilmiyor musun? Gençliğini mahvetmen yazık değil mi?
Evliliğin bir mevsimi ve baharı vardır. Eğer bu mevsim ve bahar geçerse zarar edersin. Meyve yetişip olgunlaştığında istifade edilmezse bozulur. Allah’a inanan ve yardımcısı Allah olan bir gencin böyle boş düşünceler ile kendisini korkutması üzücü değil mi? Cesur ol! Allah’a tevekkül ederek işe koyul. Allah’ın sana yardım edeceğinden emin ol. İnşallah başarılı olacaksın. Allah Kuran-ı Kerim’de yardım edeceğine dair vaat vermiştir:
“Sizden bekâr olanları… nikâhlayıp evlendirin; yoksulsalar Allah, lûtfuyla zengin eder onları ve Allah'ın lütfü boldur ve o, her şeyi bilir.”[15]
Allah’ın vaadine güvenmiyor musun? İnşallah böyle değilsindir. Allah kesin vaadini yerine getirecektir. Ya Allah! Allah’a tevekkül! Meydana gir, işe başla ve evlen. Ben sana söz veriyorum; eğer eş seçiminde dikkatli olur, İslam’ın evlilik ve eş seçimi hakkında belirlediği ölçülere, emirlere riayet edersen- bu kitapta açıklanan konulara dikkat edersen- kesin mutlu olacak ve saadete kavuşacaksın. İnşallah.
Kardeşim ve bacım! “Galiba senin toplumda olanlardan haberin yok. İnsanların, evliliğinin önüne ne kadar zorluklar çıkarttıklarını biliyor musun? Bazı cahil ve bilgisiz anne- babaların, evlilik hakkında çocuklarının başına ne belalar getirdiklerinden ve genç erkek ve kızlardan ne kadar mantıksız beklentileri olduğundan haberin var mı? vs. …” diye bana itiraz etme. Çünkü hepsini biliyorum. Bu söylediklerinin hepsinden haberim var. Senden önce de haberim vardı. Çünkü bizler; işimiz ve mesuliyetimiz gereği sürekli toplumla, insanlarla içli dışlıyız. Gençler, sorunları hakkında bizlere müracaat etmektedirler. Onların sorunlarını ve sıkıntılarını çok iyi biliyoruz. Bununla birlikte “Evlen, korkma, işe koyul!” diyoruz. Zorluklar hakkında da ileriki bölümlerde sohbet edeceğiz.
İnsanın manevi gelişiminin en önemli faktörlerinden birisinin “Uygun Eş” olduğunu açıkladık.
Ey genç kardeşim ve bacım! Gençlik döneminde, kalbinin tertemiz olduğu, henüz günah ve rezalet tozunun üzerini kaplayıp kirletmediği bir dönemde, manevi bir yolculuk yapmak istiyor musun? Allah’ın, senin temiz olduğunu onaylayacağı bir makama ulaşmak istiyor musun? Bismillah! Fakat yalnız gitme, bu yol tehlikelerle doludur. Yol arkadaşı ister, yardımcı ister, âşık ister. Başka bir gencin elinden tut, onu kendine eş olarak seç ve birlikte gidin. Yolculukta birbirinizin yardımcısı, dostu, yarı ve yaveri olun. Birbirinize ümit verip teşvik edin. Bakın! Şefkatli Peygamberimiz (s.a.a) nasıl buyurmuştur:
“Kim Rabbini pak ve tertemiz bir şekilde mülakat etmek istiyorsa eşi ile birlikte, Allah’ı mülakat etmelidir.”[16]
Hayat dolu olduğun ve gençlik dönemini yaşadığın zamanda hareket et ve eşini seç. Şimdi yolculuk zamanıdır. Aşkının, canlılığının, tazeliğinin üzüntüye dönüşüp solmasına izin verme. Aşk ve canlılık üzerine kurulan evlilik, yıllar boyu yaşamı güzelleştirecektir. Genç ve hayat dolu eşinin elinden tutup iki âşık güvercin gibi gökyüzüne doğru kanat çırpın. Bu döneminizden yararlanın ve elinizden çıkıp gitmesine izin vermeyin.
Bakın! İmam Ali (a.s) sevgili eşi Hz. Fatıma (a.s) hakkında ne diyor! Nasıl da onun için kalbinde taşıdığı aşkı şiire döküyor ve gençlik yıllarını anlatıyor:
Ben ve sen bir yuvada iki güvercin gibiydik.
Sıhhatimizden ve gençliğimizden yararlanıyorduk.
Bu mutlu eşler, tertemiz ve âşıkça yaşadılar. Temiz ve âşık bir şekilde de rablerini mülakat ettiler. Allah’ın salât ve selamı onların üzerine olsun.
İnsanın kendi iç dünyasına bakarak evlilik zamanının ne zaman olduğunu anlayabileceğini açıkladık. Evlilik zamanının, cinsel ve akli buluğun kemale erdiği dönemde olmasının en iyi dönem olduğunu söyledik. Bununla birlikte, büyükler, anneler, babalar, öğretmenler ve hatta gençler şu soruyu sormaktadırlar:
“Sonuç olarak en iyi evlilik dönemi ne zamandır? Hangi yaştadır? Akli ve cinsel ergenlik, ideal kemal noktasına ne zaman ulaşır?”
Cevap: Bölgeler, ülkeler, ortamlar, nesiller, ırklar, kabileler, aileler ve bireyler bu konuda aynı durumda olmayıp birbirlerinden farklıdırlar. Örneğin: Sıcak bölgelerde yaşayan insanlar, soğuk bölgelerde yaşayan insanlardan daha çabuk cinsel buluğa ulaşırlar. Açık, kalabalık, kız ve erkek gençlerin birbirleri ile devamlı iç içe olduğu, dini değerlere bağlı olmayan, mahrem-namahrem, tesettür ve iffet meselelerine az riayet edilen ortamlarda yaşayan insanlar, temiz, iffetli ve şer’i kanunların riayet edildiği dini ortamlarda yaşayan insanlara oranla cinsel buluğa daha erken erişmektedirler. Aynı şekilde cinsel meseleler konusunda pervasız hareket edilen, edep kuralları dikkate alınmayan ve cinsel ilişkilerini çocuklardan saklamayan kültürsüz ailelerde yetişen çocuklar daha çabuk buluğa ermektedirler. Bu meselelere riayet eden ailelerde büyüyen çocuklar ise daha geç buluğa ermektedirler. (Çocukların, anne ve babanın cinsel ilişkilerini müşahede etmeleri onların yanlış yollara düşmesinde önemli faktörlerden birisidir.) Yiyeceklerin niteliği ve niceliği de bu konu da önemlidir. Çok ve güçlü yemek yiyen kimseler daha çabuk cinsel buluğa ermektedirler.
Sözde özgürlüğün haddi hesabı olmadığı gayri İslami toplumlar hakkında ne diyebiliriz ki?! Sadece bir ipucu olarak şunu diyebilirim: “İlkokul çocuklarının gözleri ve kulakları her şeyi görüp işitmektedir! Onların vermiş oldukları istatistikler ve haberlere göre, çocuklar ve gençler arasında tecavüz olayları çoğalmış, günden güne artmakta ve insanlığın yüzünü karartmaktadır.
Her neyse, biz kendi ülkemizin değişik ortamlarını göz önünde bulundurarak şöyle diyebiliriz: Erkeklerde ortalama cinsel buluğ on yedi ve kızlar da ise on dört yaşıdır.[17] Fakat bu yaş evlilik için erkendir. Çünkü evlenmek için cinsel ergenliğin yanında akli ergenlik da gereklidir. Erkeklerde on dokuz yaşı ve kızlarda ise on altı yaş evlilik için en uygun yaştır. Bu ortalama yaştır. Bazı genç erkekler ve kızlar bu yaştan daha erken bir zamanda evliliğe ihtiyaç duyabilirler ki bu durumda hemen evlenmelidirler.
Yine önemle vurgulamalıyım ki: Bu ihtiyacın nişaneleri insanların kendi içlerinde gizlidir. Herkesin -açıklanan şartlara göre- kendisi bu ihtiyacını idrak edebilir.
Anne ve babalar da akıllı olup dikkat etseler çocuklarının ne zaman eşe ihtiyacı olduğunu anlayabilirler.
Düşünürlerin Görüşleri
Birkaç ay önce Ayetullah İbrahim Emini’nin[18] ziyaretine gittim. Eş seçimi adlı kitabında geçen evlilik zamanı hakkında sohbet etmeye başladık. Bu sohbete geçmeden önce kitabında yazmış olduğu görüşünü olduğu gibi naklediyorum:
“İnsanın doğal yaratılışı evlilik yaşını belirlemiştir. İşte o da ergenlik yaşıdır. Erkek çocuk on beş yaşında ve kız çocuğu ise on yaşında buluğa erişirler ve şer’i olarak evlenebilirler. Fakat bundan daha iyisi, genç erkeklerin on yedi yaşında ve genç kızların ise on dört veya on beş yaşlarında evlenmeleridir. Çünkü erkek ve kız gençler ergenliğin ilk dönemlerinde (bu iş için gerekli olan) yeterli gelişim ve aklî düzeye ulaşmazlar. Bu yaşta evlenmeleri birçok zorluğu beraberinde getirebilir. Bunun yanında ergenliğin ilk iki veya üçüncü yıllarında cinsel içgüdü tam olarak uyanmamış ve gence fazla baskı yapmamaktadır. Bu dönemdeki cinsel istekler karşısında tahammül etmek pek de zor değildir. Buna göre şöyle diyebiliriz: Erkeklerde en uygun evlenme zamanı 17 veya 18 kızlar da ise 14 veya 15 yaşlarıdır. Bu yaşlarda evlenmeyip evliliği geciktirmek doğru değildir. Çünkü fiziksel, ruhsal ve toplumsal bir takım zararları olabilir. Zira bu yaşta cinsel içgüdü tam olarak uyanmış bütün gücüyle insanı tahrik etmekte ve genci etkisi altına almaktadır. Şer’i yol ile tatmin edilmesinin dışında hiçbir çare yoktur. Cinsel ihtiyaç, suya veya yemeğe olan ihtiyaç gibidir. Aç veya susuz bir insana; “Su içme! Yemek yeme!” diyebilir miyiz? Hatta böyle bir insanın spor yapması, gezmesi, oyun oynaması vb. işlerle oyalanması, onun yemek ve su içme düşüncesinden vazgeçmesine sebep olabilir mi? Cinsel ihtiyaç, yemek içmek gibi, hatta bunlardan daha şiddetli ve güçlü bir içgüdüdür. Şer’i yolla tatmin edilmezse, gencin yanlış yollara düşmesine ve günah işlemesine sebep olabilir. Onu dizginlemek ise çok zordur. Cinsel yanlışların (sapıklıkların) insanın dünya ve ahireti için doğurduğu acı sonlardan gaflet etmemek gerekir. Bir gencin, iman, iffet, hayâ gücüyle, güçlü cinsel içgüdüsünü dizginlediğini ve günahtan kaçınabildiğini kabul etsek dahi, onun fiziki ve manevi hayatında meydana getirdiği telafisiz kötü sonuçları karşısında ne yapabiliriz? Buna göre belirli yaşta evlenmenin dışında hiçbir çare yoktur. Ve bir an önce evlenmek gerekir.”[19]
O’na şöyle dedim: “Eş Seçimi’’ adlı kitabınızın baskısından birkaç yıl geçmektedir. Acaba henüz evlilik zamanı hakkında beyan etmiş olduğunuz görüşünüzün üzerinde misiniz?
“Evet, gençlerin ıslah edilmesi ve sorunlarının çözümü ancak bu şekilde mümkündür. Tabii evlilik zamanında evlenmelidirler. Sorun bu şekilde çözülmezse, gençlerin sorunlarının halledilmesi için başvurulan diğer hiçbir çözüm yolu cevap vermeyecektir…” dedi.
Ben: “ Hâlihazırda toplumumuzda evliliğin önünde var olan engel ve zorlukları göz önünde bulunduruyor musunuz?” dedim.
“Evet. Bu kadar basit ve gereksiz işler için yapılan harcamalar, sözde gençlerin sorunlarını çözmek için harcanan paralar, kültürel saldırılar karşısında tebliğ için dökülen sermayeler ve bunlar için ayrılan bütçeler, gençlerin evlenmelerini sağlamak için kullanılırsa, evlilik yolu açılacaktır. İşte böyle bir durumda kültürel saldırı hiçbir zarar veremeyecektir. Kültürel saldırı için hazırlanıp uygulanan programlar, gençlerin evlilik sorununu doğal yaşlarında çözmedikçe istenilen hedefe ulaşamayacaktır. Kültürel saldırı karşısında yapılacak gerçek savaş, gençlerin akli ve cinsel açıdan ergenliğe ulaştıklarında evlenmeleridir…”
Kitabı yazdığımda âlim bir dostumla bu fasıl hakkında sohbet ettik. Bu söyleşimizi aşağıda zikrediyorum:
Dostum: “Acaba evlilik için belirlediğiniz zamanın erken olduğunu zannetmiyor musunuz?” dedi.
Ben: “Neden erken olsun ki? Acaba cinsel içgüdü, fıtratın eş istemesi ve akli ergenlik bu yaşta istenilen duruma gelmemiş midir? Sağlıklı bir insanın bu dönemde –evliliğin önünde yapmacık engellere ve zorluklara aldırış etmezsek- eşe ihtiyacı yok mudur?” dedim.
Dostum: “Evet, ihtiyacı vardır. Fakat sadece cinsel içgüdüyü ve eş isteme fıtratını göz önünde bulundurmamak gerekir. Konu hakkında diğer meseleleri de düşünmeliyiz” dedi.
Ben: “Dördüncü fasılda bu meseleleri ve zorlukları inceledim.” dedim.
Dostum: “Fakat dördüncü fasılda bir sorundan bahsetmemişsiniz. Hâlbuki o sorunun bu fasıla ait olduğuna inanıyorum. Gençlerin evlenmeleri için belirtmiş olduğunuz yaş ve yılda, onların yaşamlarını idare edebilecek güçleri ve hazırlıkları yoktur. On dokuz yaşında bir genç ve on altı yaşında bir kızın, bir aile hayatını idare edebilecek güce sahip olduklarını nasıl bekleyebilirsiniz?! Normalde bu dönemde gençlerin anne ve babalarının korumasına ihtiyaçları vardır.” dedi.
Ben: “İnsanı yaratan Allah hekimdir. Her şeyi olması gereken yerinde yaratmıştır. İnsanın yaratılışında cinsel ve eş isteme içgüdüsünü bu zaman dilimi içinde karar kılan Allah, gençlerin evlenmesini ve evliliğin bir an önce olmasını tekit etmiştir. Kesinlikle yaşamı yönetebilecek güç ve liyakati de onlarda yaratmıştır. Eğer bir eksiklik varsa bizim yanlış terbiye edilmemizden dolayıdır. Bizim yanlış terbiye edilmiş olmamız gelişimimiz, yeteneğimiz ve gücümüzün kendisini göstermesine engel olmaktadır. İnsan vücudunda hayatı yönetebilme potansiyeli daima vardır. Bu potansiyelin gelişerek kendisini gösterdiği an gerçekte ergenlik zamanıdır. Fakat bizler onun gelişme ortamını yaratmıyoruz. Takip edilen yanlış terbiyelerden dolayı onun açılıp kendisini göstermesine izin vermiyoruz. Bazı anne-babalar, çocuklarının ellerini sıcaktan soğuğa değdirmezler, bütün işleri kendileri yaparlar; çocuğun şahsiyetinin oluştuğu dönemde ona hiçbir sorumluluk yüklemezler; böylece ona iyilik ettiklerini zannederler. Bazen de onu küçümserler, kızdıklarında, onu yeteneksizlikle itham ederek farkına varmadan başarısızlığı ve kendine güvensizliği ona telkin ederler. Böyle bir eğitim tarzı ile büyümüş olan çocukların doğal olarak kendi yaşamlarını idare etmeye güçleri olmaz. Hatta yaşlandıklarında bile bunu yapamaz duruma gelirler. .!” dedim.
“Öyleyse ne yapmamız gerekir? Şu anda gençlerin yaşamlarını idare edebilecek güçte olmadıklarını görmekteyiz. Acaba onların evlenip yaşamlarını idarede başarısız olmalarını görmek ne kadar doğrudur?” dedi.
Ben ise şöyle cevap verdim: “Cinsel ve eş isteme içgüdüsü sesine kulağımızı tıkayamayız. Fakat zorlukların çözümü için bazı şeyler yapmak gerekir:
1- Öğretmenler ve bilginler toplumda insanlara bu meseleler hakkında eğitim vermeli ve bilinçlendirmelidirler. Onlara çocukların doğru ve sahih eğitimini öğretmelidirler.
2- Anneler ve babalar, çocuklarını, genç evlatlarını çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşamın sorumlulukları ile tanıştırmalıdırlar. Ben gençler, özellikle genç kızlar arasında hayatlarını yönetebilecek güçte olanlarını gördüm. Elbette çocuklara ve gençlere baskı yapılmasına karşıyım. Ama onların -çok- nazlandırılmasına da karşıyım. Orta, mutedil, dengeli yol riayet edilmelidir.
3- Gencin yaşamını tam olarak idare edebilecek duruma gelmesini bekleyip, evlenmesine izin vermemiz gerekmez. Genç, evliliğin bir takım yükümlülükleri olduğunu ve bunların baskısını hissettiği zaman ister istemez silkinecek ve kendisini toparlayacaktır. İçinde var olan güç uyanacak ve kendi yaşamını idare etmeye hazırlanacaktır. Genç erkek ve kızlar arasında evlenmeden önce ortak hayatı yönetebilecek güce sahip olmadıkları, fakat ortak bir hayatı yönetmek ile karşı karşıya kaldıklarında, hazırlıklı, liyakatli ve başarılı birer eş oldukları görülmüştür. Başta kendilerini yetersiz ve başarısız gören bu gençler, başarılı bir hayatı oluşturup idare etmişlerdir.
4- Nişanlılık dönemi (akit ile evlilik arası) bunun için en uygun ve en iyi fırsattır. Bu dönem eğer birkaç ay uzarsa gençler kendilerini daha iyi hazırlarlar. (Kitabın sonunda bu konu hakkında bahsedeceğiz.)
5- Erkek ve kızın, anne babası ve büyükleri onlara yardım etmelidirler. Yaşamlarının ilk döneminde onların elinden tutmalıdırlar. Yaşam yolunu ve üslubunu değerli evlatlarına öğretmelidirler. Böylelikle yavaş yavaş ortak yaşamlarına başlayıp güzel bir şekilde hayatlarına çeki düzen vermelerini sağlamalıdırlar.
Sonuç olarak şunu söylemeliyiz ki: Gençler, akli açıdan ve cinsel bakımdan ergenliğe ulaştıklarında evlenmelidirler. Yaşama dair diğer işler ise zamanla kendiliğinden düzelecektir. Cüzi işler asıl işlerin ardından kendiliğinden düzelir. Evlilikte asıl olan, iffetin korunması ve insanın kişiliğinin gelişimidir. Diğer konular detay sayılır. Asıl meseleyi detay için feda etmek doğru değildir. Fakat teferruat sayılan konuların da asıl amaca ulaşmasına ve onunla birleşmesine yardımcı olunmalıdır.
Bazı milletler arasında ve ülkelerde gençlerin cinsel içgüdüleriyle oynadılar. Böylece birçok fesat, ahlaksızlık ve karmaşalığın çıkmasına sebep oldular. Bir süre sonra başları taşa değdi ve “aslanın kuyruğu ile oynamanın” ne kadar yanlış olduğunu anladılar. Şimdi ise yanlış yollarından yavaş yavaş dönmeye başladılar. Ne yazık ki bizler ise, onların dönmekte oldukları yola doğru gitmekteyiz. Acaba akıl şöyle hüküm etmiyor mu: “Onların yanlış yola gidip başlarının taşa değdiğini, elleri yüzleri kana bulanmış bir şekilde döndüklerini gördüğünüz zaman, bu yanlış yolda gitmemeniz gerekir. Neden onların kırılmış kafalarından ibret almıyoruz?! İslam şöyle buyuruyor:
“Başkalarının deneyimlerinden ibret alan kimse saadete ulaşmış kimsedir.”
Niçin bizler hırslı bir şekilde uçuruma doğru gitmekteyiz? Oysa başkalarının o uçurumdan düştüklerini kendi gözlerimiz ile gördük…
Şimdi iki kitaptan nakledeceğimiz iki söze dikkatinizi çekiyorum:
Doktor Hudokof eski Sovyetler birliğinin tanınmış psikologu şöyle yazıyor:
“Şunu iyi bilmemiz gerekir ki, son yıllarda bütün evliliklerde “gençlik döneminde evliliğe eğilim” göze çarpmaktadır. Örneğin bizim ülkemizde evliliklerin yüzde ellisi gençlik döneminde gerçekleşmektedir ve birçoğunun yaşı da yirmi ikiden fazla değildir. Bir çok kocanın yaşı 18-19 yaşından fazla değildir. Amerika’da evlenen kızların ortalama yaşı yirmi yaşına kadar düşmüştür. On yedi yaşında, on dört milyon kız nişanlanmıştır.”!![20]
Doktor Hana Steven ve Doktor Abraham Steven Amerika’da aile ve cinsel konular üzerinde araştırmalar yapmış, tanınmış danışman ve doktorlardandır. İki nişanlının doktor ile soru cevap şeklinde yaptıkları danışma ve söyleşiyi kitap halinde yayınlamışlardır. Onlar şöyle yazıyorlar:
“Doktor bey! Erkek, ailenin giderlerini tam olarak karşılayamayacak bir durumda ise evliliği ertelemesi doğru mudur?
- Hayır, hiçbir surette doğru değildir. Bana göre; erkeğin maddi olarak en ideal düzeye ulaşması için evliliği geciktirmesi doğru değildir. Gençler ekonomik olarak ihtiyaçlarını karşılayacak düzeye ulaşmadan önce fizyolojik olarak ergenlik merhalesine ulaşmaktadırlar ve bu durum günden güne derinleşmektedir. Bu bağlamda ekonomik olarak ideal noktaya ulaşmayı beklemelerine gerek yoktur. Aksine karı ve kocanın omuz omuza vererek aile bütçesini birlikte temin etmek için çalışmaları gerekir. Evlenmek için erkeğin gelirinin, aile ihtiyacını karşılayabilecek bir duruma gelmesini beklememek gerekir.”[21]
Araştırmacıların, toplumun ve genç neslin kaderine önem veren kimselerin, anne-babaların, şehit Dr. Pakzad’ın “Evlilik İnsan Yetiştirme Mektebi” adlı kitabının ikinci bölümünü; -Evlilik Yaşı- okumalarını ve tüyler ürperten gerçekleri görmelerini istiyorum.
Evliliği geciktirmek iyi olmadığı gibi, erken ve çiğ evlilikler, evliliğe hazır olmayan, liyakatsiz insanlar ile evlenmekte kınanmıştır. Bu gibi evlilikler sorun yaratmaktadır.
Evlilikler üç kısımdır: “erken evlilik”, “geç evlilik” ve “zamanında evlilik” bunların arasında en iyi evlilik üçüncü kısım evliliktir.
 
 
 
 
3. BÖLÜM
 
 
 
 
 
 
EVLİLİKTE ACELE ETMENİN FAYDALARI VE EVLİLİĞİ GECİKTİRMENİN ZARARLARI
 
 
 
 
–—
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Birinci bölümde (Evliliğin Faziletleri) evliliğin genel olarak fazilet ve faydalarına değindik. Şimdi bu bölümde -Allah’ın yardımıyla- gençlik çağının ilk dönemlerinde evliliğin faydaları ve evliliği geciktirmenin zararlarını inceleyeceğiz.
Evliliği hızlandırmak yani; evliliği çabuklaştırmanın birçok faydası ve geciktirmenin ise birçok zararları vardır. Bunlardan sadece bir kısmına değineceğiz:
“İman”ın, düşmanlar karşısında en güçlü kalkanlarından birisi “Evlilik”tir. Gençlik döneminde fıtri cazibeler, maneviyat, iyilik ve güzel hisler daha bir canlılık kazanırlar. Bu duygular insanları kendine doğru çekerler. Diğer taraftan ise içgüdüler, cinsel istekler yeşerip uyanırlar. Bu duygular da insanı kendi tarafına davet ederler. Bu iki çekim gücü arasında kalan insan, akli dengelere uygun biçimde hareket etmelidir. Allah, hikmet ve maslahatı gereği, insanın ilerlemesi ve gelişmesi için bu duyguları onda yaratmıştır. İki davete de olumlu cevap vermek ve ikisini de doyurmak gerekir. Eğer cinsel isteklere, doğru ve makul -Allah’ın karar kıldığı gibi- cevap verilip kontrol edilmezse bu istekler isyan ederek fıtri güçlere ve isteklere saldırırlar. Yırtıcı, parçalayıcı ve korkusuz olunca da manevi duygulara büyük zararlar verirler!
Bu savaş ve mücadele meydanında gençler için en iyi savunma aracı “Evlilik ve Eş”tir.
Ah! Böyle bir savunma vesileleri olmadığından, savaş meydanında yenilen ne kadar çok temiz ve masum gençler gördük. Ne yazık ki onlar imanlarını, takvalarını ve her şeylerini kaybettiler!
Mesut, çok temiz ve dindar bir gençti. Ortaokul ve lise yıllarında adeta temizlik, mertlik, iyilik ve hayâ abidesiydi. Diğer gençler için en iyi örnekti.
Çoğu zaman onun temizliğine ve imanına gıpta ederdim; “Mesut sanki hepimizden önde ve hepimizden önce hedefe ulaşmıştı…” Okulda dini eğitim ve terbiye faaliyetlerinde ilk adam olarak bilinirdi. Mahallede çocukların sığınağı ve gençlerin öğretmeniydi.
Liseyi bitirdikten sonra ailesine “Mesut’u evlendirin” dedim. Onlar, “O henüz çocuk, ağzı süt kokuyor!...bırak dersini okusun, üniversiteyi bitirsin, meslek sahibi olsun, evi barkı olsun da ondan sonra bir şeyler düşünürüz” dediler.
Mesut üniversiteye gitti. Ben de arada bir ailesine, “Mesut’un bir eşe ihtiyacı var diye” hatırlatıyordum. Fakat onlar yine aynı cevabı veriyorlardı.
Bir müddet geçti…. yavaş yavaş Mesut’un “rengi solmaya, ve kendini kaybetmeye” başladı. Günden güne elbisesi, kılık kıyafeti değişiyordu. Temiz, masum ve hiçbir zaman harama bakmayan gözleri güçsüzleşti ve çapkınlık yapmaya başladı. Ve yavaş yavaş…
“Sonra da Allah'ın delillerini yalanladıkları ve onlarla alay ettikleri için o kötülük edenlerin sonu kötü oldu gitti.”[22]
Şimdi Mesut üniversiteden mezun oldu, fakat artık “mesut” değil, “bedbaht” idi… ailesi ve arkadaşları için yüz karası oldu….(Anlatmayayım)…
Allah’ım! Sen biliyorsun ki, bu temiz ve masum gençler toplumumuzun sermayeleridirler. Sen onlara yardım et. Fesat, dinsizlik ve soytarılık bataklığına düşmelerine izin verme. Sen onları koru Allah’ım…
Mesut’un arkadaşlarından birisi de Cafer idi. Cafer de hem temiz ve hem de takvalı bir insan idi. Lise yıllarında kendine uygun bir kız ile nişanlandı, evlendi ve üniversiteye devam etti. Ortak yaşamında ve üniversitede başarılı idi. Üniversiteyi çok iyi bir şekilde bitirip üst düzey tahsiline devam etti. Derslerinde ilerleyip başarılı olduğu gibi takvası ve imanı da günden güne daha bir kâmil oluyordu… Şimdi yüksek lisans diplomasını aldı ve çok önemli bir yerde görev yapmaktadır. Mutlu bir yaşantısı var; ailesinin, arkadaşlarının ve toplumun gurur kaynağı durumda…
Cafer ve ailesi maddi ve ekonomik olarak, Mesut ve ailesinden daha aşağı durumdaydılar. (Bunu şunun için söylüyorum ki, Cafer’in, ailesinin zengin olduğundan dolayı evlenebildiği ve Mesut’un, ailesinin fakir olduğundan dolayı evlenemediği zannedilmesin…! Ne yazık ki “maddi düşünce” ve “her şeyi para ile ölçme” toplumumuzda çok güçlenmiştir…)
Evliliğin baharı “Gençlik Dönemi”dir. Bu dönemde özel bir canlılık ve heyecan insana hâkimdir. Bu dönemden gerektiği gibi faydalanılmazsa, sonbahar mevsimi çok çabuk başlayıp canlılığını insandan alacaktır. Veyahut bu heyecanı azaltacak ve insan evlilikten en güzel şekilde faydalanamayacaktır.
Dopdolu aşk, gençlik ve heyecan hayata sefa ve canlılık kazandırır. Ölmüş bir aşkın, ihtiyarlığın ve solgunluğun hayata kazandırabileceği sefası ve canlılığı olmaz.!
Goncaya bakın! Bizimle canlı ve heyecanlı bir şekilde sohbet ediyor. Bizlere yapıcılık, ümit ve arzu mesajı veriyor. Fakat solmuş gül ise, üzgün, ümitsiz, tembel ve cansız bir şekilde bizimle konuşuyor. Gençler gonca güller gibidir. Gençlik elden çıkmadan, gençlerin bu dönemden faydalanmaları ve ortak hayatlarını sağlam temeller üzerine kurmaları gerekir.
Peygamber efendimiz (s.a.) bu konu hakkında buyurmuş olduğu bir hadisinde hücceti herkes için tamamlamıştır. Öyle ki “ama, fakat, çünkü, acaba vb. bahaneler getirmenin” bütün yollarını kapatmıştır:
“Ey insanlar! Cebrail, âlim ve şefkatli Allah tarafından yanıma geldi ve bana şöyle dedi: “Genç bakire kızlar” “ağaç meyveleri” gibidirler. (Toplama zamanı geldiğinde toplanmaları gerekir) Eğer yetiştikleri zaman toplanmazlarsa güneş onları bozar ve sonbahar rüzgârları dağıtır! Genç ve bakire kızlar da aynıdır. Onların, kadınların konumunu anladıkları ve ergenliğe ulaştıkları zaman evlenmelerinden başka çareleri yoktur. Eğer evlenmezlerse fesada düşmeyeceklerine dair garanti yoktur. Çünkü onlar beşerdir…” (Beşerin cinsel ve içgüdüsel istekleri vardır, evlilik ile bu isteklerin doyurulması gerekir.) (Genç erkekler de aynı şekildedir.)
Resul-u Ekrem (s.a.a) akl-ı küllidir. Açıkladığı hükümler, kanunlar ve emirler Allah tarafından bildirilmiştir. Allah emirleri karşısında beyan edilen her istek ve görüş yanlıştır. Allah’ın kanunlarına muhalif olan her adet, görüş ve gelenek batıldır ve bunların hiçbir değeri yoktur.
Her ne sebepten olursa olsun, evliliği gençlik döneminden sonraya atıp geciktiren kimseler zarar ederler ve yanlışlıklarının bedelini öderler. Eğer dikkatlice topluma bakacak olursak, birçok kimsenin evliliği geciktirdiklerinden dolayı çektikleri zorlukları göreceğiz. Her ne kadar da kendileri nerede yanlış yaptıklarını ve hangi yanlışlarının bedelini ödediklerini bilmez ve anlamazlar.
Arif, insanın kendi evi, arabası ve çok parası olmadan evlenmemesi gerektiğine inanan birsiydi. Nasihatleri ve uyarıları da dinlemiyordu. Kendi inancı doğrultusunda hareket etti. Gece gündüz demeden çalıştı. Sonunda ev, araba ve para kazanmayı başardı. Sonra evlilik peşine düştü. Ama ne yazık ki çok geç kalmıştı. Çünkü yaşı otuzu bulmuştu. Ruhu, cismi, sinirleri ve cinsel dürtüleri yıpranmış; yalnız yaşamı, çok çalışması ve iş hayatının baskıları onu iyice allak bullak etmiş, soldurmuş, yorgun ve hasta duruma düşürmüştü. Yüzü cansızlaşmış, ihtiyarlamış ve saçının bir kısmı dökülmüştü… Velhasıl bu Arif, bundan on yıl önceki Arif değildi. Canlılığı, sefası, temizliği, heyecanı gitmiş yerini cansızlık, stres ve sabırsızlık almıştı. İyi bir eş bulma peşine düştü. Fakat hiçbir genç kız onunla evlenmeye hazır değildi. Arif’in eş hakkındaki ölçü ve istekleri günden güne azalıyor ve aşağıya geliyordu. Eş hakkındaki yüksekten uçmaları, katı kuralları ve arzularının hepsini kenara bıraktı... Sonunda yorucu ve zorlu bir aramadan sonra kendisi gibi yaşı geçmiş bir eş buldu. Bu kız da tahsili, yanlış idealleri ve ölçüleri uğruna yıllarca bekâr ve yalnız kalmıştı. Bazı etkenlerden dolayı da (Arif’i yıpratan nedenler gibi) sinirleri iyice yıpranmış ve psikolojik açıdan sorunlu bir hale gelmişti. Kız da ortalama otuz yaşlarında idi.
Bu genç erkek ve genç kız (gerçekten genç kız ve erkek demek pek doğru değil) çaresizlikten dolayı birbirleri ile evlendiler. Sonuç belli! Ortak yaşam için sabrı ve canlılıklarını kaybetmiş insanlar nasıl güzel, yapıcı ve dopdolu bir hayat yaşayabilirler ki?
Evliliğin başından itibaren anlaşmazlıklar, kavgalar, birbirlerine bahane bulmalar başladı… Şimdi tam bir cehennem hayatları var! Sinir ve çekişme savaşı evin her yerini toz duman etmiş. Birkaç tane de çocukları var. Zavallı çocuklar! Hayat dolu o güzelim çiçekler ne yazık ki güzel bir eğitimden mahrum kalmakla birlikte her gün anne ve babalarının kavgalarına şahit olmak zorundalar. Gerçekten böyle çocuklara acımak gerekir.
Şimdi ev, araba ve para hiç birisi sorunu çözemiyor…
Fesat ve cinsel sapıklıklar ölçüsünde gençlere ağır zarar veren faktör pek azdır. Cinsel sapıklıklar (ister erkek olsun ister kız) onların hayatını karartmakta ve yaşamları boyunca acısını çekecekleri ağır darbeler bırakmaktadır. Cinsel sapıklıklar -ki en bilinen örneği istimnadır- insandaki canlılık, heyecan, iman, yetenek ve bütün kişiliği yok etmektedir.
Toplumsal sorunlara vakıf olan ve gençler ile devamlı diyalog içinde bulunan kimseler bu facianın derinliklerini çok iyi bilirler. Bu insanlar, sapıklıkların ve çirkin cinsel davranışların; genç kız ve erkekler arasındaki meşru olmayan ilişkilerin toplumsal dokuya, ailelere ve gençlere telafisi mümkün olmayan ne kadar derin zararlar verdiğini çok iyi bilirler. Bu yolla fesat ve çirkin işlere sürüklenen genç kızların durumları içler acısıdır. Onların ruhları temiz olduğundan, ömürlerinin sonuna kadar vicdan azabı ve günah hissi ile acı çekmektedirler.
Evliliğin en iyi ve en değerli faydalarından birisi, insanın çirkin işlerden, fesattan ve sapıklıktan kendisini korumasıdır.
İmam Sadık’ın (a.s) önceden duyup da hayretle üzerinde düşündüğüm hadisini sizlere naklediyorum:
“Kızının, evinde hayız olmaması bir erkeğin (babanın) saadetindendir. (kızın baba evinde hayız olmadan önce evlenmesi.)
Kendi kendime; bir kız çocuğu nasıl olur da bu yaşta evlenebilir?! dedim. Ama sonra toplumsal meseleler, sapıklıklar ve fesatlar hakkında bilgim arttıkça bu hadisin hikmetini daha iyi anladım.
Elbette hadis kızın bu yaşta evlenmesi gerektiğini anlatmak istemiyor. Evliliğin çabuk yapılması ve geciktirilmemesi gerektiğini açıklıyor. Genç kızların, kadınların durumuna geldikleri halde kocasız kalmamaları gerekir.
Ben diğer ülkelerde, özelikle Avrupa toplumlarında yaşanan fesadın istatistiklerini burada vermek istemiyorum. Çünkü kalem o acı gerçekleri yazmaktan ve dil anlatmaktan utanıyor. Gençler için de böyle bir kitapta bunları anlatmak uygun değildir. Öyle ki bu fesatlar insanlığın yüz karası olmuştur. Fakat kendi yaşadığımız toplumda bunlardan haberdar olmamız ve bu konuya ciddi bir şekilde yaklaşmamız gerekir.
Şu acı gerçeği itiraf etmeliyiz: Kendi toplumumuzda da gençlerin fesat konusunda bulaştıkları birçok acı gerçekler vardır. Eğer anneler ve babalar bilmiyorlarsa bilsinler. Eğer sorumlular, okul, üniversite müdürleri ve öğretmenleri bilmiyorlarsa bilsinler. (Her ne kadar normalde onların bu gerçekleri bilmeleri gerekir) Sorun büyük sorundur. Herkesin bu sorunu çözmek için üzerine düşeni yapması gerekir.
Kardeşim ve bacım! Aziz gençler! Ömrünüzün bu hassas döneminde, kendinizi temiz olarak koruyun. İffet ve temizliğinizi bu kadar ucuza elden vermeyin. Bu değerli cevherleri korumanız insanî, ahlakî ve dini vaciplerindendir. Evliliğiniz gecikmiş olsa bile bu vacip henüz sizin için geçerlidir.
Kesin olarak şunu iyi biliniz ki: Bu cevheri kaybetmeniz veya lekeletmeniz, size pişmanlık ve hasretten başka bir şey kazandırmaz. Birçok insanı gördük ve sizler de görmüşsünüz ki, bu cevheri kaybettikleri için veya lekelettiklerinden dolayı pişmanlık, hüsran ve sıkıntı içine girmiş, per perişan olmuşlardır. Özellikle de kızlar; çünkü kızlar hassas bir ruha ve daha temiz bir kalbe sahiptirler. Onların hayâ ve iffetleri daha fazladır. Lekelenmeleri veya bu cevheri kaybetmeleri onlar için daha büyük bir hüsrandır. Daha çok sıkıntı, pişmanlık ve perişanlık içine girerler. Daha çok zarar gördüklerine inanırlar ve dolayısıyla daha çok acı çekerler. Hatta evlenip çocuk sahibi olduktan sonra bile daha önceleri bir genç ile birlikte olmaları, mektuplaşmaları, arkadaşlıkları onlara acı verir…   Suçluluk duygusu ve vicdanlarının sesi onlara eziyet eder. (Elbette iffet ve hayâlarını tamamen kaybetmiş kimseler konumuz dışındadırlar. Onlar böyle şeylerden hiç etkilenmezler.)
Kardeşim ve bacım! Temizlik, iffet ve asillik cevherini bu tür pisliklerle kirletmeye acımıyor musun?!
Ey anneler ve babalar! Hayat bahçenizin gülleri olan gençlerinizin fesat bataklığına saplanmalarına, kötü yollara sürüklenmelerine ve solmalarına, kanatlarının kırılmasına, acı çekmelerine acımıyor musunuz? Bu çocuklar Allah’ın size emaneti değil mi? Niçin sudan bahanelerle evliliği geciktiriyorsunuz? Niçin kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye ve ölüme atıyorsunuz? Biraz olsun kendimize gelelim, gerçekleri göz önünde bulunduralım. Gençlerin cinsel istekleri ve çaresiz durumları karşısında durarak onlarla savaşamazsınız. Çözüm yolu bulunmalıdır. En güzel ve en iyi çözüm yolu uygun biriyle ve normal yaşta yapılan “Evlilik” tir.
Cinsel içgüdü ve dürtüler doğru ve meşru yollarla tatmin edilmezse istenmeyen yanlışlıklar yapılır ve sonrasında insanın sinir sistemi ve ruhu çok büyük zararlar görür.
Bir taraftan bu baskılar, diğer taraftan yalnızlık ve çaresizlik duyguları insanı perişan edip başıboşluğa iter. Öte yandan insanın uygun bir eşi olmadığından, içgüdülerin baskılarıyla ve psikolojik sıkıntılarla; hele bir de imanı zayıfsa cinsel sapıklığa ve fesat yollara düşmesi an meselesidir. Daha sonra sorun, içinden çıkılamaz bir hal alır. Çünkü -önceki konuda geçtiği gibi- bu sapıklıklar ve fesatlar (özellikle istimna) insanın sinirlerine ve ruhuna ağır darbeler vurmaktadır.
Psikolojik olarak; perişanlığın, ruhsal ve ahlaki ukdelerin, sinirsel zayıflığın sebepleri “eşsiz kalmak”, “cinsel baskılar” ve “cinsel sapıklıklardır”. (Erkek veya kız olsun fark etmez). Bu hastalıklar için en etkili, en iyi ve en faydalı tedavi yollarından birisi “uygun bir eşile evlenmektir
Bu hususta birinci bölümde de zikrettiğimiz ayet konumuza çok güzel ışık tutmaktadır:
“Yine O'nun ayetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.”[23]
 
HATIRLATMA!
Evliliğin faydalarına ilişkin bu bölüme kadar anlattıklarımız ve açıkladığımız değerler, güzel sonuçlar ancak uygun bir eş ile evlenildiği ve ileride değineceğimiz ölçülere uyulduğu takdirde geçerlidir. Bu noktayı hiçbir zaman unutmayınız.
 
 
 
 
 
 
 
4. BÖLÜM
 
 
 
 
 
 
 
 
 
EVLİLİĞİN ZORLUKLARI VE
ENGELLERİ
 
 
 
 
–—
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
EVLİLİĞİN ZORLUKLARI VE ENGELLERİ
Ne zaman gençlere “evlenin” denilse hemen “evliliğin zorlukları ve engelleri” konusunu ileri sürerler. İlk söyledikleri zorluk ise “maddi ve ekonomik” zorluktur. Sonra diğer zorlukları sıralarlar.
Şu bir gerçektir ki, hakikaten evliliğin önünde birçok engeller vardır. Onları görmezden gelip umursamamak mümkün değildir.
Bu bölümde -Allah’ın izniyle- bu zorlukları inceleyip, açıklayarak çözüm yollarını sunmaya çalışacağız.
Ne yazık ki toplumumuzun, gerçek, saf ve ideal bir İslamî toplum ile arasında büyük uçurumlar vardır. Maalesef birçok konuda İslam arka plana itilmiş, gerçek çehresini göstermesine izin verilmemiş; yerini cahillik, bidat, yanlış anane, töre, bencillik, şirk ve nefsanî istekler kara bir bulut gibi almıştır…
Bu yanlışlar parlak İslam güneşinin önünü kapatmış ve İslam ışığının topluma ulaşmasına engel olmuştur.
Eğer “evlilik ve eş seçiminde”, İslam kıstasları esas alınsaydı, birçok sorun hatta hiçbir sorun kalmayacaktı diyebiliriz. Ama hangi İslam? Elbette ki her türlü tahrif ve bid’atten uzak “Muhammed’in -s.a.a- saf İslam’ı”, Amerika İslamı değil!.. Saf İslam; Resul-i Ekrem’in (s.a.a) uyguladığı İslam’dır. Peygamber efendimizin (s.a.a) bir celsede ve birkaç dakika içinde evliliğin bütün aşamalarını -kız istemek, mehriye belirlemek ve evlilik akdi okumak- bitirdiğini… ve daha sonra eşlerin ellerini birbirine verip evlerine gönderdiğini hiç duymadınız mı veya okumadınız mı? Bunlar efsane veya mucize değil. Bugün de saf İslam aynı İslam’dır, aynı güce ve özelliğe sahiptir. Fakat saf, temiz olmayan biz Müslümanlarız. (Bir ayıp varsa o da biz Müslümanlara aittir…)
Evliliğin önündeki zorluk ve engellere çözüm yolları bulmak gerekir.
Uzun vadeli ve kısa vadeli olmak üzere iki çeşit çözüm yolu vardır. Uzun vadeli çözüm yolları, büyükleri, hükümet adamlarını, düşünürleri, öğretmenleri vs. ilgilendirir. Bu kimseler toplumun maslahatı için çözüm üretmek zorundadırlar. Kısa vadeli çözümler ise daha çok gençleri, anne ve babaları ilgilendirir. Onlar “Şu an var olan durum karşısında ne yapmalıyız?” diyerek acil çözüm yolları bulmak zorundadırlar.
Şimdilik uzun vadeli çözümler hakkında sohbet etmeyeceğiz. Bu konunun başka bir yerde ve uygun bir fırsatta incelenmesi gerekir. Asıl konumuz ve sohbetimiz kısa vadeli çözüm yolları üzerine olacaktır. Yani, “şimdi ne yapmalıyız?”
Şimdi var olan köklü sorun ve zorlukları inceleyeceğiz:
Bu zorluk, aslında toplumun ortaya koyduğu suni sıkıntıdan kaynaklanmaktadır. Fakat gerçekte böyle bir sorun evliliğin zorluklarının bir parçası değildir. Eğer bizim yaşantımız gerçek anlamda İslam fıtratı üzere olsaydı böyle bir zorluk ile asla karşılaşmazdık. Veya bu zorluk çok az bir şekilde kendini gösterirdi. Bu zorluktan dolayı evlenmemiş olan çok az genç vardır. Fakat ne yapalım ki şimdi böyle bir zorluk var. Bunu da kendi camiamız doğurmuştur. Bu zorluğu aşabilecek çözümü bulmak için düşünmemiz gerekir.
Allah ve İslam önderleri bu konuda müjdeler, ümitlendirici vaatler vermişlerdir. Bunlar gençlere güven ve ümit veren yardımcılar olabilirler.
Bu müjde ve vaatlere güvenip iman etmemiz gerekir. Onların vaatleri değişmez ve sözlerinde döneklik olmaz. Evlenmek isteyen ve önlerinde ekonomik zorluklar olduğunu gören gençlere, bu vaatler kadar ümit verici ve rahatlatıcı hiç bir destek ve yardımcı yoktur. Bu “yardım vaatleri” insanda cesaret ve korkusuzluk icat etmektedir. Şimdi onlardan bir kısmına değineceğiz:
“Sizden bekâr olanları… nikâhlayıp evlendirin; yoksulsalar Allah, lûtfuyla zengin eder onları ve Allah'ın lütfü boldur ve O, her şeyi bilir.”[24]
Bu kefalet Allah’ın açık garantisidir. Hangi garanti Allah’ın garantisinden daha güvenilir olabilir ki?!
Genç kardeşim ve bacım! Bu vaatlere tüm varlığınla inan! Allah’ın izni ile gelecekte bu inancın neticelerini ve meyvelerini kesin olarak göreceksin.
Şahsen ben bu gerçeği bütün vücuduyla hissetmiş kimselerdenim. Kendi gözlerimle bunun birçok örneğine şahit oldum. Dost ve tanıdıklarımın yüzde doksanın evlendikleri zaman ev ve servetleri yoktu. Evlendikten sonra ev ve para sahibi oldular. Evlenmeden önce ev ve parası olan kimseler çok azdı. Şimdi parası ve evi olmadığı halde evlenip, evlilikten sonra ev ve ekonomik olarak iyi düzeye ulaşan birçok gencin ismini sayabilirim. Fakat evlilikten önce ev sahibi ve ekonomik düzeyde iyi bir durumu olan sadece birkaç gencin ismini söyleyebilirim! Çok ilginçtir ki bu birkaç kimse ise evliliklerini, ev ve para biriktirmek için geciktirdiklerinden dolayı şu an cansız, düzensiz ve ruhsuz bir evliliğe sahiptirler. Çünkü ister istemez ev ve lüks ev malzemeleri temin etmek yolunda gençlik dönemlerini, yani “evliliğin baharını” arkada bırakmışlar ve “sonbahar dönemine” girmişlerdir. Geçen konularda bunlardan bir örnek sizler için sunmuştuk.
Allah’ın Resulü, emin Peygamber’imiz (s.a.a), bekâr gençlere ilahi yardımların erişeceğine dair şöyle buyurmaktadır:
“Bekârlarınızı evlendirin. Çünkü Allah bu evlilikten dolayı onların ahlaklarını güzelleştirecek, rızk ve mallarını genişletecektir. Onların saygınlıklarını ve değerlerini arttıracaktır.”[25]
Yine şöyle buyuruyor:
“Fakirlikten ve yokluktan dolayı evlenmeyen kimse Allah hakkında kötü zanda bulunmuştur. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: “…yoksulsalar Allah, lûtfuyla zengin eder onları…”[26]
O yüce Peygamberimiz (s.a.a) yine gençlere şöyle hitap ediyor:
“Evlenin, şüphesiz -evlilikten dolayı- rızkınız çoğalacaktır.”[27]
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu:
“Rızık, kadın ve aile birliktedir.”[28]
Fakirlik ve yoksulluktan dolayı evlenmemiş bekâr bir genç, Peygamber efendimizin (s.a.a) huzuruna geldi ve fakirliğinden dolayı şikâyette bulunup Peygamberimizin (s.a.a) kendisine yol göstermesini istedi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.a), yoksulluktan ve bu perişanlıktan kurtulmak için ne yapabilirim?
Peygamberimiz (s.a.a): “Evlen!” buyurdu.
Genç şaşırdı kaldı ve kendi kendine; “Ben kendim geçinemiyorum nasıl evlenebilirim? Nasıl eşim ve ortak bir hayatın ihtiyaçlarını karşılayabilirim?”
Ama Peygamber efendimizin (s.a.a) buyruğunun doğruluğuna inandığı için evlendi. Yavaş yavaş rahatlamaya başladı ve sonunda fakirlikten kurtuldu.”
Bu “müjdelere” ve “doğru vaatlere” kalpten inanıp teveccüh etmek, insanın kalbinde “Allah’ın yardımlarına” güven hissini doğurmakta, insana huzur ve güven vermektedir. Böylece insanın Allah’a tevekkül ederek evlilik yolunda girişimde bulunmasını, zorluk ve engeller karşısında korkusuz olmasını sağlar.
Genç insan, Allah’ın rızası doğrultusunda hareket ederek O’nun emirlerini yerine getirmek, ruhsal ve cinsel hastalıklardan, fesatlardan korunmak ve gerçek saadete ulaşmak için evlenmek istediğinde Allah’ın rahmeti ve bereketi hiç şüphesiz onun yardımcısı olacaktır. “İlahi yardım” onun imdadına yetişecek ve ona bu kutsal hedefinde destek olacaktır.
Evlendikten sonra insanın önünde, evlilikten önce olmayan “yeni ufuklar” belirir. Çünkü insan evlilikten dolayı daha çok sorumluluk hisseder. Kendisini, yeni ortak bir hayatı idare etmesi, geçimlerini sağlaması ve ailesinin onurunu koruması gereken kimse olarak görür. Bunun için kendisinde gizli olan bütün yetenek ve istidadını kullanır. İçinden yeni çeşmeler coşmaya başlar. O ana kadar bilmediği yeteneklerini fark eder. Evlilikten önce içindeki uyumuş olan güçler fışkırmaya başlar. Kendisinde yeni yeni güçlere ve becerilere sahip yepyeni bir şahsiyet bulur. Allah’a tevekkülü artar. Ansızın akıl gözlerinde ve iç dünyasında “geniş ve yeni ufuklar” belirir!
Diğer taraftan; cinsel baskılar ve yalnızlıktan kaynaklanan perişanlık, azap verici ukdeler, küçümsenme ve yetersizlik duygusu, evlilik ışıkları altında, şefkatli, dert yoldaşı ve sır arkadaşı bir eşin yanında bulunmasından dolayı kendiliğinden kaybolur. Sonuçta; insanın ruhu yeşerir, tekâmül ve ilerleme canlılığı kendini gösterip onu gerçek kemale ve mutluluğa doğru uçurur!
Uygun bir eş ile evlendikten sonra yeni şahsiyet kazanmış birçok genç görmüşüzdür. Bu gençler evlilikten sonra sanki yeni bir insan olmuşlar ve bütün işlerde hissedilir ölçüde ilerlemişlerdir!
Bu ilerleyiş ve yeni ufuklara ulaşma, maddi konuları da kapsamaktadır. Zira evlenen genç, daha çok gelir elde etmek için yeni yollar bulacaktır. Ekonomik anlaşmalarda, yeni meslek bulma konusunda, büyük ticari adımlar atmada daha cesur olacak ve bu vesileyle daha çok gelir sağlayacaktır. Dolayısıyla ekonomik zorluklar birbiri ardınca hallolacaktır.
Her “başarı” beraberinde başka bir başarıyı da getirecektir. Her “yeni zafer” kendisiyle birlikte diğer zaferleri de insana armağan edecektir.
Birçok müessese, idare ve organlarda ve… evli işçilere kolaylıklar ve olanaklar sağlanmaktadır. Evli olmayanlar ise bu meziyetlerden yararlanamamaktadırlar. Örneğin: öğretmenler ve kültürel alanda çalışanlar evlendikleri zaman, arsa, borç alma, kredi çekebilme gibi bir takım olanaklardan faydalanmaktadırlar. Bu kolaylıklar onların ekonomik durumlarını önemli derecede etkilemektedir.
Şimdi, önceden de belirttiğim konuyu bir daha yineliyorum: “Dost ve tanıdıklarımın yüzde doksanının evlendikleri zaman ev ve servetleri yoktu. Evlendikten sonra ev ve para sahibi oldular…” Onların birçoğu öğretmen veya kültürel alanda iştigal eden kimselerdi. Bunlar evlenmek için adım attıklarında -evlilik merasiminden önce akit okunduktan sonra- onlara arsa ve kredi verildi ve ev yaptılar, hatta verilen kredi ile evlilik merasimlerini dahi yapabildiler.
Elbette şu noktayı hiç unutmamalıyız ki; “İlahi yardımlar” bütün bu işlerde son derece etkilidir.
Genellikle toplumda, evlilere bekârlardan daha çok itibar ederler. Bankalar, borç veren müesseseler ve taksitle satış yapan iş yerleri… evlilere daha çok güvenirler. Bu gibi yerlerde evlilerin itibarları daha fazladır. Bu itibar ve güven dahi, ekonomik zorlukların giderilmesi ve hayatın bu boyutlarda rahatlaması yönünde etkilidir.
Evlilik için özel yardımlar sağlayan, borç veren kurumlar ve kredi veren bankalar her yerde şube açmalıdırlar. Şayet “bu çözüm yolunun uzun vadeli çözüm yollarının bir parçası olduğunu ve bizim de bu konu hakkında sohbet etmeyeceğimizi söylediğimizi” düşünebilirsiniz. Fakat bu konu (evlilik kredisi) hem uzun vadeli, hem de kısa vadeli çözüm yolları ile ilgilidir. Fakat biz uzun vadeli çözüm yolları hakkında bahsetmeyeceğiz. Gençlerin kendisi ve mahalle halkı böyle bir işe girişebilirler. Mescitler ve dernekler böyle bir iş için çok uygundur. Bir yardım sandığı kurulabilir, sandığın da özel bir ismi olmasına gerek yoktur. Her mahallede böyle ufak çapta bir oluşum gerçekleştirilebilir ve halka şöyle duyuru yapılabilir: “Herkes Allah rızası için ne kadar gücü yetiyorsa yeni evlenenlere borç vermek için, parasını borç olarak yatırsın.”
Böylelikle gençler, yüce himmetleriyle Allah’a tevekkül ederek ve iyiliksever insanların yardımı ile evlilik için özel sandıklar kurabilirler.
Maalesef evlilik merasimlerinin birçoğu İslam, akıl ve insani fıtrata aykırı bir şekilde düzenlenmektedir.
Yine üzülerek şu gerçeği itiraf etmeliyim: Evlilik konusuyla ilgili vaizlerin yüzlerce aydınlatıcı sohbeti, eğitimcilerin samimi nasihatleri, yazarların önemli uyarıları, İmamlarımızdan (a.s) bizlere ulaşan ve konuyu çok iyi bir şekilde aydınlatan hadislere ve somut bir şekilde hayatın içinden görülmüş tecrübelere rağmen toplumumuz o kadar yanlış ve cahilane gelenek, töre ve ananelerin içine gömülmüş ki… ne yazık ki ama ne yazık ki! Sertleşmiş ve cahiliyet töreleri üzerine kök salmış kalpler henüz kendine gelmemiştir.
Biz niçin böyle olduk? Niçin bizler dindar olduğumuzu, dine amel ettiğimizi iddia etmemize rağmen, İslam’ın o yüce kültür ve medeniyetinden bu kadar uzaklaşmışız? Niçin kendi ellerimizle, kendi el ve ayaklarımızı zincirlere vurmuşuz? Niçin toplumumuz -bu konuda- bu kadar hızlı bir şekilde yozlaşmış ve ahlaki değerler yok olmaya yüz tutmuştur?
Mihriyeler günden güne artıyor ve çeyizler fazlalaşıyor. Harcamalar ve gereksiz teşrifatlar çoğalıyor. Aileler arasında bu konuda rekabetler, hırs ve kıskançlıklar şiddetleniyor…. Allah’ım! Bize ne oldu böyle?!
Aziz anne ve baba! Allah korusun, yoksa evladını kendi nefsi isteklerine feda mı ediyorsun? Sakın onun saadet ve mutluluğunu yok etmiş olmayasın. Acaba evladının uygun bir eş ile evlenmesine engel olduğunda herkesten önce ve herkesten daha çok kendine zarar vereceğini ve darbe vuracağını biliyor musun? Evliliğin geciktirilmesi, gereksiz harcamalardan ve gereksiz merasimlerden dolayı ortaya çıkan fesatlardan ibret al. Biricik kızın yanlış yola düşer veya yanlış iş yaparsa her zaman başın aşağıda olur ve toplumda itibarını kaybedersin. Eğer bir gün sana haber verseler kızını filan soytarı genç ile görmüşler sohbet ediyorlarmış ve arkadaş olmuşlar -Allah korusun- kızın iffetsiz olmuş… utanç dağı sonsuza kadar alnında kalacaktır. Eğer -Allah korusun- oğlun yoldan çıkmış, soytarılık ve çapkınlık yapıyor, kızlarla arkadaş olmuş, cinsel sapıklık … diye sana söyleseler, bu utanç ömür boyu seninle birlikte olacaktır. Eğer kız veya oğlun cinsel baskılardan, yalnızlıktan, istimnadan veya cinsel sapıklıktan dolayı ruhsal ve sinirsel hastalıklara ve bunalıma düşecek olursa bu durum seni de üzecektir. Sonuçta seni de ilgilendiren bir konudur. -Allah hepimizi böyle bir şeyden korusun-
Niçin hakikatlerden gaflet ediyor veya onları görmemezlikten geliyoruz?
Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmamış mı?:
“Zamanında (evlendirilmeyen) kocaya verilmeyen kız, vakti geldiği halde toplanmayan ve çürüyen meyve gibidir…” İslam şöyle buyurmamış mıdır?:
“Anne ve babasının tutumundan dolayı evliliği geciken gencin -evlenemediğinden dolayı yaptığı- günahı anne ve babasının üzerinedir…”
Müslüman olduğumuzu göz önünde bulundurmazsak dahi, toplumda olanları ve bu konuda yaşanan acı gerçekleri görüyoruz. Bu kadar tecrübe kazanmamıza rağmen niçin ibret almıyoruz?!
Ey anne ve baba ve ey kardeşim ve bacım! Şunu çok iyi bilin ki: “Evliliğin zorluklarının birçoğunu kendimiz yaratmışız, bu belaları, kendimiz kendi başımıza getirmişiz…”
Bazı anne-babalar ve de genç erkek ve kızlar ile sohbet ettiğimde onlara “harcamaları azaltmak, fazla olan teşrifatları kaldırmak gerekir” diyor bu geleneklerin yanlış olduğuna dair deliller sunuyorum. Fakat onlar bana şöyle cevap veriyorlar:
“Söylediklerinizin hepsi doğrudur. Ama sonuçta toplumda itibarımız var, şu kadar mihriye almazsak, sade merasim yapsak, renkli televizyon, halı, buzdolabı, çamaşır makinesı… kızın çeyizinde olmazsa, şöyle böyle takı olmazsa, şu kadar süt parası istemezsek, değerden düşeriz. Böyle olmazsa dost ve akraba arasında başımız dik yürüyemeyiz….”!
Onların cevabı şudur: “Sizin şerefiniz ve şanınız Peygamber efendimiz (s.a.a), Hz. Ali (a.s) ve Hz. Zehra’dan (a.s) daha mı fazla? Evlilik sade bir şekilde, gereksiz teşrifatları azaltarak yapılırsa şanınız ve şerefiniz mi azalır? Öyleyse Peygamberiniz (s.a.a) ve imamınız (a.s) niçin böyle yaptılar? Niçin onlar (a.s) sizin gibi yapmadılar? Hepimiz biliyoruz ki onlar insanlar ve varlık âleminin en şerefli ve onurlu insanları idi. Hiç kimse şerafette ve haysiyette onlara ulaşamaz. Bununla birlikte hepimiz biliyoruz ki; Hz. Ali’yle (a.s) Hz. Zehra’nın (a.s) evliliği son derece sade bir şekilde gerçekleşti. Çeyizlik eşyaların, mihriyenin, ev malzemelerinin ve evlilik merasiminin masraflarının hepsi, Hz. Ali’nin (a.s) sattığı zırhının parası ile karşılandı. Bütün ev eşyalarının, evlilik merasiminin ve o yüce insanların oluşturduğu mübarek ortak hayatın toplam harcaması ortalama -bu günkü parayla- elli milyondur!![29]
Evet, doğrudur, bizlerin o yüce insanlar gibi yaşamaya gücümüz yetmez. Fakat en azından onlara benzemeliyiz. Hayatımız ve davranışlarımızın rengi onların hayatına ve davranışlarına benzemelidir. Aksi takdirde onların takipçileri olduğumuzu ve onları örnek aldığımızı söylememiz ne ölçüde doğru olur?
Eğer bizler onların takipçileri oluğumuzu iddia ediyor, ama yaşam, davranış ve ahlakımızda onlara benzer hiçbir yönümüz yoksa iddiamız yalan olur. Bu da bir çeşit nifaktır.
Yaşam kalitesinin ilerlediği, yükseldiği ve eskiye nazaran bir hayli farklılaştığı doğrudur. Fakat ölçüler, kıstaslar ve İslami değerler hiçbir zaman değişmemiş ve değişmeyecektir. Toplum ne kadar ilerlerse ilerlesin, israf etmemek ve sade yaşamanın bir değer olduğu gerçeği değişmez; yersiz ve anlamsız rekabet, hurafeler ve gereksiz teşrifatların yanlışlığı da zaman aşımına uğramaz. “Muhammed’in helâlı kıyamete kadar helal, Muhammed’in haramı ise kıyamete kadar haramdır
Ne yazık ki bu yersiz harcamalar ve yanlış alışkanlıklar, içimize yerleşmiş ve hepimizin sorumlu olduğu “toplumsal ve kültürel hastalıklardır.”
Anne-babalar, bacım ve kardeşim! Şundan emin olun ki: Yersiz harcamalar örümcek ağları gibidir, ne kadar çoğalırsa insanı bir o kadar çaresiz bırakır. İnsanın ruh ve bedenine zincirler vurur. İnsanı boğup her şeyini elinden almayıncaya kadar da bırakmaz. Dolayısıyla bu harcamalar ne kadar az olursa insan bir o kadar rahat olur.
Hz. Salman’ın (r.a) Medain şehrinin valisi ve hâkimi olduğu yılların birinde şehri sel bastı ve evler sular altında kaldı. İnsanlar selden kurtulabilmek için dağlara ve yüksek yerlere sığındılar. Çok eşyası olanlar, eşyalarını yüksek yerlere taşıyabilmek için çok zahmetler çektiler. Bazıları da eşyalarını taşırken öldüler.
Hz. Salman’ın (r.a) az bir eşyası vardı: Bir cilt Kur’an-ı Kerim, bir kılıç, bir ibrik, üzerinde oturduğu bir koyun postu…onları aldı ve rahat bir şekilde dağa çıktı ve sonra buyurdu: “…Az yükü olanlar böyle kurtuluşa ererler, ağır yükü olanlar ise helak olurlar.”!
Allah’ınızı severseniz doğru söyleyin! Pahalı halı yerine normal halı üzerinde otursak ne olur?! Evimizin dekoru, süsü püsü olmazsa ne olur? Göz kamaştıran yemekler yerine sade yemekler yesek ne olur? Eğer “erdem” ve “kişilik” bu teşrifatlarla kazanılıyorsa bu çok değersiz ve yapmacık bir kazançtır. Bunların insan şahsiyeti için hiçbir değeri yoktur.
Hz. Ali’yle (a.s) Fatıma-ı Zehra’nın (a.s) çamurdan evlerini (ki bu evde Hasan (a.s), Hüseyin (a.s) ve Zeynep (a.s) büyümüştür) Muaviye’nin yeşil sarayıyla kıyaslayın. Size göre hangisi daha değerlidir? Hangisi daha iyidir? Hangisi Allah katında daha sevimlidir?...
İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyuruyor:
“Nefislerinize dönün ve onlara hitap edin.”
*     *   *
Bilahare evliliğin önünde var olan ekonomik ve maddi zorluğu aşmanın en iyi ve en tesirli çözüm yollarından birisi “teşrifatın ve gereksiz harcamaların azaltılmasıdır.’’
Allah’ım! Bu yolda gençlerimize yardım et.
Evlenmenin ikinci engeli tahsili devem ettirmek isteğidir. Bugünkü gençlerin birçoğunun- aşağı düzeyde bir tahsile yetinmeyip ilmini geliştirmek istemeleri sevindirici bir durumdur. Fakat şuna da çok dikkat etmek gerekir ki; bu olumlu ve iyi amelin olumsuz ve kötü yönleri de vardır.
Ne yazık ki toplumumuzda bu iyi ve güzel hareket beraberinde çirkin, beğenilmeyen ve bazen de facia denecek kadar tehlikeli durumları getirmiştir. Bunun asıl konuyla yani; tahsile devam etmekle alakası yoktur. Kendi yanlışlarımızdan, yanlış tutumuzdan ve davranışımızdan kaynaklanmaktadır. Son derece faydalı ve insanı kemale ulaştıran tahsil ve ilmi yanlış yola çeken bizim kendimiziz.
Genç kız ve erkeklerin üst düzey ilmî derecelere ulaşabilmeleri için ortalama yirmi beş yaşına kadar okumaları gerekir. Genç kız ve erkekler tahsile devam etmekle ortak bir yaşam sorumluluğu altına girmeyi birbirine zıt ve imkânsız iki olgu olarak görürler.
Bu sorun da diğer zorluklar gibi, evliliğe engel oluşturmuştur. Fakat bu engel, gerçek olmayıp suni ve yapaydır. Güzel bir “program” ve “ölçülü bir hareket tarzı ile’’ bu zorluğu aşmak gayet mümkündür. Hatta evliliği ilmi derecelere ulaşma yolunda bir merdivene dönüştürmek de olanaklıdır!
Geçen bahislerimizde şöyle söylemiştik: “Erkek ve kadın birbirini tamamlar. Her başarılı erkeğin yanında mutlaka iyi bir kadın ve her mutlu kadının yanında da mutlaka iyi bir erkek olmuştur.” Bu sözümüz tahsil dönemini de kapsamaktadır. Birçok bilgin, eşlerinin fedakârlıkları, iş birlikleri ve yardımlarından dolayı başarılı olup yüksek ilmi derecelere ulaşmışlardır.
Peygamber efendimiz (s.a.a), Hz. Ali (a.s) ile Hz. Fatıma-ı Zehra (a.s) evlendikten sonra evlerine ziyarete gitti ve onları tebrik etti. Daha sonra Hz. Ali’ye dönerek; “Eşini nasıl buldun?” buyurdu. Damat -Hz. Ali (a.s)- utancından başını aşağı eğdi, masum bir hayâ ile “Eşim, Allah’a itaat yolunda çok iyi bir dost ve yardımcımdır.” dedi. Sonra peygamber efendimiz (s.a.a) aynı soruyu Hz. Fatıma’ya (a.s) sordu. O da eşinin cevabını aynı şekilde tekrarladı. (Allah’ın selam ve salâtı Ehlibeyt’in üzerine olsun)
Okumak, Allah için yapılan en yüce ve en değerli ibadetlerdendir. Eşler bu yolda birbirlerine yardımcı olabilir, birbirlerine ümit verebilir ve birbirlerini teşvik edebilirler. Bu şekilde tahsillerine devam edebilirler, hatta yeri gelirse birbirleri ile ilmi konularda görüş alış verişinde bulunabilirler.
Evlilik sonrasında her ikisinde de ruhsal ve fikirsel açıdan denge oluşur. Bu denge, tahsillerinde başarılı olmalarını sağlar.
Bazı öğrenciler şöyle diyor: “Sabretmeliyiz, okulumuz bitsin, bir yerlere varalım, diplomamızı alalım; daha sonra iş bulup para kazanalım, kendi başımızın çaresine bakabilelim… sonra evleniriz.” Fakat şu noktaya dikkat etmek gerekir ki; evliliği geciktirmelerinden dolayı fiziki ve psikolojik bir takım hastalıkların pençesine düşebilirler. İlmi dereceleri kazandıktan sonra ise artık eski sağlıkları, canlılıkları kalmayabilir ve mutlu bir yuva kuramayabilirler!
Bu zorluk dini ilim öğrenen talebeler için pek de söz konusu değildir. Birçok talebe -ki fakirlik sınırının çok altında yaşamaktadır- maddi olarak üniversiteli öğrencilerden daha aşağı bir durumda olmalarına rağmen zamanında evleniyor ve tahsiline devam ediyor.
Bu zorluluğun çözüm yolu da -ekonomik ve maddi zorluklarda olduğu gibi- iki çeşittir: Uzun vadeli ve kısa vadeli çözüm yolları. Uzun vadeli çözüm yolları devlete, üniversitelere ve toplumun ileri gelenlerine aittir… Bu konu hakkında sohbet etmeyip sadece kısa vadeli çözüm yolları üzerinde duracağız. Bunlar genellikle öğrencileri, anneleri, babaları ve kendimizi ilgilendiren konulardır.
Fikir, ardından ameli getirir. Şimdi düşünüyoruz: “Okula devam ediyorum, öyleyse evlenemem, ikisi bir arada olmaz” İşte sırf bu düşünce, bu konudaki başlıca sorunumuzdur. Her şeyden önce bu fikri aklımızdan çıkarmalıyız. Eğer bunu yapabilirsek mantıklı bir çözüm yolu aklımıza gelir ve bu zorluğun aşılması için uygun bir ortam oluşur.
Evlilik ile tahsilin birbiriyle uyuşmayacağı fikrinin hiçbir mantığı ve delili yoktur. Oysa tam aksine, insan uygun, kendine denk bir eş seçer ve evlenirse tahsilinin devamı için iyi bir yardımcı ve destek bulmuş demektir. Yeni eşi ona yüksek ilmi derecelere ulaşması yolunda yardımcı olacaktır. Biz bunun birçok örneğini dini ilim tahsil eden talebeler ve bazı üniversiteli öğrenciler arasında gördük ve tecrübe ettik.
Evet, kız veya erkek öğrenci birbirlerine münasip olmazlarsa, uyuşamazlarsa, ikisi arasında dünya görüşü açısından çatışma olursa bizim tabirimizle “birbirlerine yakışmazlarsa” zorlukların olacağı inkâr edilemez. Bu sorunu da eş seçiminde dikkatli olmak ve bu konuda riayet edilmesi gereken şartları -ileride değineceğiz- göz önünde bulundurarak halletmek mümkündür.
Erkek ve kız öğrenciler, sade, masrafsız ve teşrifatsız bir mukaddime ile şer’i ve yasal akit okutarak nişanlanıp resmi olarak evlenebilirler. Ama “Örfte bilinen evliliği” geciktirmelidirler. Birbirlerini ziyaret edip ve birbirlerine gidip gelip aynı zamanda tahsillerine devam edebilir ve uygun bir zaman da evlilik merasimi yapıp müşterek hayata başlayabilirler. Bu surette sapıklıklardan, yanlışlıklardan ve bekârlığın insana verdiği zararlardan korunmuş olacaklar ve huzur içinde iyi bir eşe sahip olmanın faydalarının da tadına varacaklardır.
Bazıları şöyle diyor: “Eğer kız ve erkek öğrenci nişanlansalar, derslerine olan dikkatleri azalacak ve düzgün ders okuyamayacaklar.” Bu söz çok yanlıştır. Tam aksine, nişanlandıktan sonra daha iyi ders dinleyecekler ve dikkatleri artacaktır. Çünkü perişan, türlü türlü konular ile karışmış zihinleri düzelecek, kalpleri ve gözleri birbirlerinden başka yerleri görmeyecektir. Diğer taraftan gelecek hayatlarına karşı daha çok sorumluluk hissine kapılacaklar, yeni bir yaşam kurmak ve kendi ayakları üstünde durmak için daha iyi ders okuyacaklardır.
Elbette şu noktayı da önemli vurgulamak istiyorum: Nişanlılık akdi için yapılan ilk mukaddimeler çok masraflı, kız ve oğlana sıkıntı veren bir şekilde olmamalıdır. Eğer akit merasimi yapmak isterlerse de çok sade ve masrafsız olmalıdır.
Anne, baba ve büyüklerde gençlere yardımcı olmalıdırlar. Aziz çocuklarının yeni bir hayat kurmaları için çalışmalıdırlar. Onların omuzlarına çok ve ağır masraflar yüklememelidirler. “Âdetimiz, töremiz” adıyla onların önüne engel oluşturmamalıdırlar.
Anne ve baba, kız ve erkek öğrencilerin evlenmeleri için önemli rol üstlenebilirler. Onlara hem evlenip hem okullarına devam edebilmeleri için yardımcı olabilirler. Böylece onların bir eşe sahip olma nimetine ulaşmalarında ve hem de bekârlığın insana verdiği zararlardan korunmalarında katkıda bulunabilirler. Şöyle ki; anne ve babalar akıllı ve mantıklı bir şekilde düşünüp şöyle bir hesap yapsınlar: “Biz kız veya oğlumuzun bütün masraflarını karşılıyoruz. Evlendirsek, birkaç yıl daha okullarını bitirinceye ve kendi ayakları üstünde durup kendi başlarının çaresine bakıncaya kadar masraflarını karşılasak ne olur ki? Ne fark eder? Birkaç yıl daha bekâr kalsalar yine masraflarını biz karşılayacağız. En iyisi evlensinler, bizler de birkaç yıl daha ihtiyaçlarını karşılamaya devam ederiz. Bu, bizim için çok değerli olan evladımızın yapayalnız kalmasından daha iyidir. Gençliğin baharından ve evlilik faslından faydalanmak onların en doğal haklarıdır.
-Allah korusun- sonra cinsel sapıklıklara, fesada, ruhsal ve cismi hastalıkların pençesine düşebilirler…”
Eğer anne-babalar bu şekil düşünecek olurlarsa kesinlikle iyi bir neticeye ulaşacaklardır.
Erkek ve kızın alacağı her darbe ilk ve doğrudan anne ve babalarını ilgilendirmektedir. Evlatlarının her türlü mutluluğu ise anne ve babanın mutluluğu demektir. Öyleyse anne-babalar Allah rızası ve gençlerin mutlulukları -ki bu aynı zamanda kendi mutluluklarıdır- için bu yolda onlara yardımcı olmalıdırlar.
Anne-baba, büyükler, kız ve erkek bir arada karşılıklı sohbet edip anlaşarak ortak bir karar almalıdırlar. El ele verip çocuklarına sade, şerefli, onurlu ve mutlu bir yaşam hazırlamalıdırlar. Anne ve baba, gençlerin birbirlerinin yanında omuz omuza mutlu bir yaşam kurup aynı zamanda okullarına devam etmeleri için yardım etmelidirler.
Bu işin ahiret sevabı ve mükâfatı o kadar fazladır ki kalem yazmaktan ve dil beyan etmekten acizdir.
Okul döneminde evlenmenin zorluklarından biri de çocuk olması ve onun büyütülmesi konusudur.
Bu sorunu halletmek çok kolaydır. Okul bitinceye kadar çocuk yapmama hususunda eşler, kendi aralarında anlaşabilirler. Çocuk olmasının önünü almak için şer’i ve sağlıklı bir birçok yollar vardır. Öyleyse bu konu, tahsil döneminde evliliğin sorunlarından sayılmaz.
Kanaat bitmeyen bir hazinedir.[30] Herkes ve özellikle de evli öğrenciler için sağlam bir dayanaktır.
Lise ve üniversite öğrencileri ile okumuş kimselerin, kendilerini hurafelere, gereksiz teşrifatlara, akla, dine ters olan cahil gelenek ve törelere kaptırmamaları gerekir. Çünkü onlar kendilerini ve diğerlerini cahillik ve hurafe zincirlerinden kurtarmak için okuyorlar.
Genç kardeşim ve bacım! Bilginlerin ve başarılı insanların hayatını okuduğumuzda onların sade, kanaatli ve teşrifatsız bir hayatları olduğunu görmekteyiz. İsraf eden, teşrifata önem veren ve savurgan bir insanın ilmi konu ve araştırmalarda ilerleyebileceği düşünülemez. Zira -daha önce de söylediğimiz gibi- teşrifat örümcek ağı gibidir, insanı tutsak eder ve ilerlemesine engel olur. İşi bu kadar zorlaştırmayın ve hayatı kendinize zindan etmeyin.
Erkek ve bayan, her ikisi de “öğrenci” olursa ev işlerini birlikte yapmaları gerekir. Bütün işleri bir kişinin üzerine yıkmamalıdırlar.
Allah, işlerde birbirine yardımcı olan karı ve koca için büyük sevaplar verir. Ortak hayatın işlerinin birlikte yapılması erkek ve kadın arasındaki sevgiyi de arttırmakta ve huzuru sağlamaktadır.
Elbette ilim tahsil eden karı ve koca, ilmi konular ve derslerinde birbirlerine yardımcı olabilirler. Ailenin iki sütununun aynı hedef doğrultusunda, aynı düşünceleri taşımaları ve birbirlerinin dayanağı olmaları ne kadar da şirin ve lezzetlidir.
Bugünlerde, kız istemeye gidildiğinde veya evlilik meselesi açıldığında anne-babaların -özellikle kızın anne ve babası- “Evladımız ders okumak istiyor, henüz evlilik zamanı gelmemiş” demeleri bayağı moda olmuş.!
Aziz Anne ve Baba! Sizin bu sözünüz, akıl dini olan İslam’a terstir. Hatta çocuklarınızın da kalbi isteklerine aykırıdır. Kendi gençlik döneminizi unuttunuz mu? Sizler çocuklarınızın yaşındayken evlenmek istemiyor muydunuz? Normalde unutmamanız gerekir. Öyleyse niçin şimdi genç çocuğunuzun evlenmesine karşı çıkıyorsunuz? Çok iyi biliyorsunuz ki çocuklarınızın göreceği en ufak bir zarar ve darbe öncelikle sizi üzecektir. Dikkat edin, gençler özellikle de kızlar açıkça “Evlenmek istiyorum” demekten utanırlar. Hatta içlerinde fırtınalar koptuğu halde (özellikle kızlar) utandıklarından dolayı görünüşte ret cevabı bile vermiş olabilirler. Önlerine bu kadar engel çıkartmayın. Bu kadar bahaneler getirmeyin. Onları kendi isteklerinizin kurbanı etmeyin. Onlar size saygı gösterdiklerinden dolayı bir şey demiyorlar. Zorluk çıkarmanız, bahaneler getirmeniz onları üzüyor, azap veriyor ve sizden kırılmalarına sebep oluyor. Onlara gençlik dönemlerinde evlenmeleri, hayatlarının baharından lezzet almaları ve aynı zamanda derslerini okuyabilmeleri için yardım edin.
Eş seçimindeki üçüncü sorun seçimin zor olmasıdır. Evlilik konusunda genç kız ve erkeklerin önünde olan sorunlardan birisi de “eş seçimi zorluğudur.” Yani; genç kız veya erkek uygun bir eş seçiminde, hangi ölçüleri ve özellikleri göz önünde bulundurması gerektiğini bilmemektedir.
İşte gerçek sorun aslında budur. Yapay ve suni bir sorun değil! Gerçekten bu, gençlerin karşı karşıya oldukları belki de en önemli ve en büyük konudur. Kitabın önsözünde de hatırlattığımız gibi, bu hususta gençlere yardımcı olmamız gerekir. Bu sorun karşısında gerekli duyarlılık gösterilmezse evlilik hayatının ileriki yıllarında telafisi mümkün olmayacak birçok sıkıntılarla karşılaşacaklardır.
Ey genç kardeşim ve bacım! Üzülme; bir sonraki bölümde bu konu hakkında geniş bir şekilde sohbet edeceğiz. İnşallah bu zorluğun çözüm yolunu da öğreneceksin. Zaten bu kitabın amacı daha çok bu zorlukları iyi tahlil edip çözüm yolunu sunmaktır.
Anne-babaya saygı ve onlara itaat vaciptir. Öyle ki Allah’ın en büyük vaciplerindendir. Onları üzmek, incitmek, rahatsız etmek, itaatsizlikle saygısızlıkta bulunmak hem haram, hem de en büyük günahlardandır.
Anne ve babanın tecrübeleri fazladır. Her zaman çocuklarının hayrını ve iyiliğini isterler. Yaptıkları her iş, söyledikleri her söz, aldıkları her karar evlatlarının hayrına yönelik olup hayat tecrübelerinden ve onlara karşı duydukları sevgiden kaynaklanmaktadır. İnsanlar içinde hiç kimse anne ve baba kadar çocuğunun iyiliğini düşünüp onlara şefkatli olamaz.
Genç erkek ve kızlar, anne ve babalarının şefkatlerini, onlar için maslahat gördükleri şeyleri ve evlilikle ilgili görüşlerini önemsemeli, onların tecrübelerinden yararlanmalıdırlar. Akıllı ve bilinçli anne-babanın işlerin “perde arkasını” gördükleri halde, gençlerin “perde önünü” bile görememeleri mümkündür.
Bu konu kendi yerinde sabittir.
Fakat bazen -ne yazık ki- bazı anne-babalar, büyükler ve çevredekiler böyle bir şuurdan tamamen yoksun oldukları halde sırf bencilliklerinden, nefislerine uymalarından, cahillikten ve bilgisizlikten dolayı, gençlerin dünyasını karartırlar. Akla ve dine aykırı düşünceleri, davranışları, yanlış görüşleri ve yersiz müdahaleleriyle adeta gençlerin önüne “taş bırakmaktadırlar.” Böylece sonuçta onların bedbaht ve perişan olmalarına sebep olmaktadırlar.
Bu gibi kimseler “evlilik ve eş seçiminde” de gençlerin önüne birçok zorluklar çıkartırlar ve neticede onların bir ömür boyu mutsuzluğuna neden olurlar. Örneğin; yanlış görüşlerini çocuklarına dayatarak, onları kendi istedikleri kimse ile evlenmeye zorlarlar. Evlatlarının sevip sevmemesi, beğenip beğenmemesi onlar için önemli değildir. Kız istemeye gelenleri kendi düşünce tarzlarına göre ölçüp tartarlar ve evlatlarının görüşüne hiç önem vermezler. İstediklerini kabul ederler ve istemediklerini de reddederler. Evlatları için uygun ve münasip bir eş bulunduğunda yersiz, haksız ve meşru olmayan bahaneler, şartlar ve beklentiler ile evliliklerine engel olurlar.
Birkaç yıl önce tebliğ ve kültürel çalışmalar için bir şehre gittim. Bir aileye misafir olmuştum. Yaşam koşulları ve zorlukları hakkında sohbet ediyorduk. Sohbetimiz çocuklarının durumu hakkında konuşmaya geldi çattı. Bütün çocukları hakkında teker teker sohbet ettik. Daha sonra, ortalama 23 yaşlarında ve henüz evlenmemiş kızları hakkında konuşmaya başladık. Şaşkın bir şekilde:
“Niçin henüz evlenmemiş” diye sordum.
“Kısmet olmadı” dediler.
“Anlamadım, yani; şu ana kadar hiç kimse istemeye gelmedi mi demek istiyorsunuz?” dedim.
Onlar; “Evet, dediğiniz gibi, şu ana kadar beğendiğimiz birisi istemeye gelmedi” dediler.
Ben; “Sadece siz mi beğenmediniz yoksa kızınız da mı beğenmedi?’’ dedim.
Tam cevap vermek istiyorlardı ki kızın kendisi -diğer odada idi ve bizim sohbetimizi duymuştu- koşarak yanıma geldi, hüngür hüngür ağlıyor ve konuşamıyordu. Kendine geldikten sonra şöyle dedi:
“Hayır, hocam, onların söylediği gibi değil. Şu ana kadar beni istemeye birçok münasip ve iyi kimse geldi. Fakat annem, babam ve kardeşim konuyu benimle asla konuşmadan ve hatta bazen de bana haber bile vermeden onları reddettiler. Ben ise sonradan öğrendim ki…”
Daha sonra kız, kendisini isteyen birkaç gencin ismini bana söyledi. Ben isteyenlerden birini iyi tanıyordum, çok iyi bir gençti. Anne, babasına ve kardeşine dönerek:
“En azından benim tanıdığım şu bir kişi çok iyi ve münasipti, niçin kabul etmeyip reddettiniz? Niçin reddetmek istediğinizde kızınızın görüşünü sormadınız? dedim.
Başlarını aşağı eğdiler ve:
“Söylediklerinizin hepsi doğrudur, fakat kısmet değildi.”! dediler.
Çok üzüldüm ve rahatsız oldum. Ama elimden bir şey gelmiyordu. Çünkü o iyi genç başka bir kızla evlenmişti.
Bu kız ise şimdi sıkıntılı, solmuş, ruhsal ve sinirsel hastalıklara müptela olmuştu. Gençliğin vermiş olduğu birçok güzellikleri de kaybetmişti. Artık o iyi genç gibi bir isteyeni de yoktu. Çünkü hem yaşı ilerlemişti, hem de yukarıda zikredilen hastalıklara yakalanmış, çekiciliğini ve özelliğini kaybetmişti.
Doğrusu, kızın annesi, babası ve kardeşi ona zulüm etmişlerdi.
Demek ki bazen anne-babalar, erkek kardeşler, kız kardeşler, büyükler ve çevredekiler bu şekilde bir insanın kaderi ve geleceği ile oynayabiliyor; her şeylerini ellerinden alabiliyor ve bu fidanlara böyle darbeler vurabiliyorlar. Acaba bunların Allah karşısında cevapları ne olacaktır? Vicdanlarının sesini nasıl susturabileceklerdir?!
Allah’ım! Böyle mazlum gençlerin senden başka sığınakları yoktur, onlara yardım et.
Yol kenarında durmuş taksi bekliyordum. Güzel ve lüks bir taksi önümde fren yaptı ve binmem için davet etti. Şaşırmıştım, çünkü böyle yüksek model bir taksinin birilerini arabalarına bindirip gidecekleri yere kadar götürmeleri çok nadir görünen bir olaydı. Her neyse bindim. Şoför yirmi yedi veya yirmi sekiz yaşlarında bir gençti. Selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra şöyle dedi: “Bir sorum ve sorunum var, sizinle konuşmak istiyorum.”
“Buyurun” dedim.
O da; “gördüğünüz gibi yaşım ilerlemiş fakat henüz bekârım… şimdiye kadar birkaç genç kızı kendime eş olarak düşündüm ve konuyu ailemle görüştüm. Fakat her defasında ailem karşı çıktı. Türlü türlü bahaneler ileri sürerek evlenmeme engel oldular. Şimdi yeni bir kız ile evlenmeyi düşünüyorum. Bu kızı her yönden çok uygun görüyorum. Fakat şimdi ise ailem çok gülünç, çirkin ve basit bir bahane ileri sürerek karşı çıkıyorlar… Bu durumda benim onlara karşı vazifem nedir? Ne yapmam gerekir? Şimdiye kadar onlara hürmet ettim, her söylediklerine uydum. Fakat bu defa yapamam, çünkü hem bu kız çok iyi ve hem de onların bahaneleri çok çirkin… ” dedi.
Ben, “biraz açıklık getiriniz, ailenizin bahanesi nedir? Evlenmek istediğiniz bu kızın ne gibi ayrıcalık ve özellikleri var?” dedim.
Şöyle dedi: “Ben mühendisim ve yeni mezun oldum Evlilik için her yönden hazırım ve aynı zamanda evlenmeye çok ihtiyacım var. Evlenmek için seçtiğim kız ise çok iyi ve her yönden bana uygundur. O da tahsilli biridir. Her yönden birbirimizi beğeniyoruz. Evliliğimiz için hiçbir sorun ve engel yoktur. Ama evlenmemize fakat ve fakat “dar ve karanlık sokak engeldir” dedi.
“Ne demek istediğini anlamadım?” dedim.
O şöyle devam etti: “Bizim evimiz çok güzel bir sokaktadır. Evimizin kapısı büyük bir parka açılıyor. (Mahallenin ve parkın ismini de söyledi) Fakat kızın ailesinin evleri genellikle fakirlerin yaşadığı dar ve karanlık bir sokakta. Ailem; “bizim dar ve karanlık sokağa gidip gelmemiz çok çirkin olur. Şanımıza yakışmaz. Ayrıca dostlarımız, akrabalarımız ve misafirlerimiz yanında itibarımız var. Nasıl onları o eve götürelim ki, diyorlar.
Çok şaşırdım. Zira böyle insanların dünyada bulunabileceğine inanamıyordum.
Ben ona dönerek şöyle dedim: “Yani, ailen ve büyüklerinin, anlattığın gibi olduklarına inanmamı mı istiyorsun? Ailen kızın ailesinin evini mi almak istiyorlar ki yaşadıkları sokağı eleştiriyorlar? Ben şu ana kadar böyle bir bahane görmedim ve duymadım.”
Genç, “evet, yemin ederim ki anlattıklarımın hepsi doğrudur. Şimdi böyle bir bahane duydunuz ve gördünüz. Bu durumda benim vazifem nedir? Bunlara karşı ne yapmalıyım?” dedi.
Ben, “eğer durum böyleyse ve onların bahaneleri sizin anlattığınız gibiyse, hiçbir şekilde onların bu batıl, meşru olmayan ve gülünç görüşleri karşısında teslim olmayınız. Artık bu konuda anne ve babanıza itaat etmeniz vacip değildir. Ama diğer aile bireyleri ve büyüklerine gelince, onlara itaat etmeniz hiçbir zaman vacip olmamıştır ve şimdi de vacip değildir. Eğer kızın iyi, münasip ve size uygun olduğunuzu düşünüyorsanız hiçbir surette onu bırakmayın…”
Sonra başka konuları konuşmaya başladık ki inşallah çözüm yolları bölümünde bunları nakledeceğiz.
…isminde bir kız mektubunda şöyle yazıyor: Öğrenciyim. Genç yaşımda evlenmem için karşıma çok iyi fırsatlar çıktı. Fakat babam ve annem, her biri değişik şekillerde evlenmeme engel oldular. Benimle evlenmek isteyenleri her hangi bir kusurlarından dolayı reddettiklerini zannetmeyin. Onlar öyle deliller ve görüşler ileri sürüyorlar ki bana sorarsanız böyle giderse hiçbir zaman evlenemeyeceğim. Beni isteyenler, mümin ve toplumda iyi konumları olan insanlardı. Ne zaman birisi istemeye gelse soru sormadan onlara hayır cevabı veriyorlardı. Böyle yapmayı alışkanlık haline getirdiler. Benim görüşümü bile almıyorlar. Ben, en azından benim de görüşümü sormalarını ve kendi geleceğim konusunda kendimin karar vermesine müsaade etmelerini bekliyorum. Şunu söylemem gerekir ki kalbimde onlara karşı çok kırgınım. Çünkü açık bir şekilde geleceğimi nasıl meçhul bir duruma getirdiklerini görüyorum.  Bazen içimde onları sevmediğimi hissediyorum. Çünkü benim geleceğimi, gelecek hayatımda hiçbir rolü olmayacak insanlar belirliyorlar.”
Genç kız ve erkeklerin akıllı, anlayışlı, onların iyiliklerini düşünen anne-baba ve büyükler -inşallah bu gibi insanlar çok fazladır- karşısında vazife ve görevleri açıklandığı gibi bellidir. Onların görüşlerine saygı göstermeleri, nasihatlerini dikkate almaları ve tecrübelerinden yararlanmaları gerekir. Ama bunun aksine anne-baba ve büyükler akıldan yoksun, bencil, sürekli eleştiren ve bahaneci türden kişiler olduğunda ne yapmak gerekir? Acaba her şeye rağmen onların görüşlerine uyulmalı mı? Gençlerin evliliklerinin gecikmemesi ve sevdikleri ile evlenebilmeleri için onlara karşı nasıl davranmaları gerekir? Gençler, taşlamaları önleyebilmek, kavga ve çekişme olmamasını sağlamak veya bunların en asgariye indirmek için nasıl bir tutum içinde olmalıdırlar?
Cevap:
Bu zorluğun da -evlilikte var olan diğer zorluklar gibi- iki çözüm yolu vardır: “Uzun vadeli” ve “Kısa vadeli”
Uzun vadeli çözüm yolları: Toplumun kültürü düzeltilmelidir. Islahçılar, düşünürler, bilginler, âlimlerin ve öğretmenlerin, camianın inanç ve ahlaki değer yargılarını olumlu yönde değiştirmeleri gerekir. Böylece herkesin kendi sorumluluğunu bilip ona göre hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu konu kendi yerinde konuşulup incelenmelidir.
Bizim sözümüz kısa vadeli çözüm yollarıyla ilgilidir. Şimdi onlara değineceğiz:
Gençlerin, bu gibi taşlayanlar ve bahane getirenlerin yersiz müdahaleler ile karşılaştıkları ve bunların haksız olduklarına emin olduklarında ilk olarak yapmaları gereken şey, utanmayı ve sıkılmayı bir kenara bırakıp bu insanlar ile yüz yüze konuşmalıdırlar. Çok edepli ve saygılı bir şekilde onlara şöyle söylemelidirler:
“Biz evlenmek istiyoruz Siz büyüklerimizden de ricamız, bize yardım etmeniz ve mutluluğumuza engel olmamanınızdır. Sizlere itaat etmek bize vaciptir ve biz de bu vacibe amel ediyoruz. Fakat size de vacip olan bu hassas dönemeçte hayatımızı sağlam temeller üzere kurabilmemiz için bize yardımcı olmanızdır. Sizin şu şekilde engel olmanız ve şu eleştiriniz -özür dileyerek ve saygılı bir şekilde- doğru değildir. Söylemiş olduğunuz şu kıstaslar, adetler ve teşrifatlar akıl ve İslam ölçülerine karşıdır. Lütfen sizin görünüşünüz aksine hareket etmemize sebep olacak davranıştan sakınınız…”[31]
Bu şekil sohbet ve yüz yüze oturup konuyu saygılı bir şekilde konuşmak sorunun halledilmesinde etkili olacaktır.
Eğer direkt ve yüz yüze sohbetten sonuç alınmazsa (veya müstakim konuşmaktan utanılırsa…) ve onlar kendi görüşlerini zorla gençlere dayatıp mecbur kılmaya çalışırlarsa, sıra ikinci aşamayı uygulamaya gelir. İkinci aşama şudur: Büyüklerin, sözlerini kabul edip, söylediklerinin onlar üzerinde etkili olduğunu bildiğiniz kimse veya kimselerle düşüncelerinizi paylaşıp, onlarla konuşmanız ve onlardan, taşlayanlar ve eleştirenler ile konuşmalarını, onları muhalefetten vazgeçirmelerini söylemelerini sağlamanızdır. Bu iş, sorunun halledilmesinde çok etkili olabilir.
Genç bir kız Peygamber’in (s.a.a) yanına geldi ve şöyle dedi: Ey Allah’ın Resulü (s.a.a), babam beni kendi kardeşinin oğlu (amcam oğlu) ile evlenmem için mecbur ediyor. Ben ise istemiyorum, onunla evlenmek istemiyorum…”
Peygamber efendimiz (s.a.a) önce -babanın hürmetini korumak için- genç kıza nasihat edip şöyle buyurdular: “Eğer yapabilirsen, babanın önerisini kabul et.”
Genç kız: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.a), ben amcam oğlunu sevmiyorum. Dolayısıyla onu kendime eş olarak seçemem.” dedi.
Peygamber efendimiz (s.a.a) “Kendin bilirsin, istersen (onunla evlenmeyi) kabul et, istemezsen etme.”
Sonra genç kız şöyle dedi: “Ey Allah Resulü (s.a.a), madem durum şimdi böyle oldu, ben amcam oğlu ile evlenmeye hazırım. Bu hareketimle sadece babam ve diğerlerine, kızlarının istemediği halde kendi istedikleri kimse ile evlendirmek için zorlamaya haklarının olmadığını ispat etmek istiyordum.”[32]
(Aferin bu cesur ve anlayışlı kıza)
Bu aracı, akrabalar, amcalar, dayılar, dedeler, büyük anneler, teyzeler, halalar, alimler, öğretmenler…. arasından seçilebilinir.
Dostlarımızdan birisi olan Hüseyin -takma isim- evlilik meselesinde babasının eleştiri ve engeli ile karşılaştı. Her ne yapıp babasını ikna etmeye çalıştıysa da babası bir türlü ikna olmadı. Sonra Hüseyin, takvalı ve bilgili bir âlimin -ki evlilik, aile ve toplumsal meseleler hakkında da bilgili bir insandı. Hüseyin’in babası onu çok sever, saygı duyar ve onun görüşünü hüccet sayardı.- yanına gidip konuyu ona açtı. Âlim, Hüseyin’in babasını çağırdı ve onunla sohbet etti. Hüseyin’in babası onun yanından çıktığında gözleri dolmuştu. Hüseyin’e
-Odaya girmemiş dışarıda bekliyordu- dönerek şöyle dedi: “Oğlum! Beni affet, şimdi senin evliliğin hakkında ne kadar yanlış yaptığımı anladım, nerdeyse seni bedbaht edecektim…”
Çok değerli gazeteci-yazar Abdullah Perhizkâr beyin yazmış olduğu “Hayat Defterinden Bir Sayfa” makalesi çok düşündürücü olduğundan, yazısını olduğunu gibi aktarıyoruz:
Bu Hafta:
((Amca Kızı!))
Gazetenin danışmasından, bir kişinin benimle işi olduğunu bildirdiler. Aşağıya indim, görevli arkadaş birisini bana gösterdi. Selam verip, hal hatır sorduktan sonra odama davet ettim. Birlikte odama çıkıp oturduk. Odada ikimizden başka kimse yoktu. Adamın yüzünde garip bir acı gördüm ve bir sorunu olduğunu anladım.
- Sizin sorununuzu dinlemeye hazırım, dedim.
- Bakın beyefendi, benim ilginç ve garip bir sorunum var…!
- Hangi konu hakkında sorununuz var?
- Vallahi, babamın bir kardeşi var, mali durumu çok iyidir.
Onun da bir kızı var. Bu yıl lise dördüncü sınıfa gidiyor. Babam ve amcam ikisi de anlaşmışlar ki amcam kızı ile evleneyim. İkisinin de söyledikleri söz ise: “bu servetin ve malın başkasının eline geçmesini istemiyoruz!” Fakat ben amcamın kızını sevmiyorum, onu kendime gelecekte bir eş olarak göremiyorum. Şimdi çıkmazdayım, ne yapacağımı bilmiyorum…
- Ne okuyorsunuz, tahsil durumunuz nedir?
- Elektronik bölümünden yüksek lisans diplomam var ve bir devlet kurumunda çalışıyorum. Sizin gazetenizi devamlı takip eden bir arkadaşımın önerisi ile size geldim. Şimdi siz bana nasıl yardım edebilirsiniz?
- Aziz kardeşim, bize olan güveninizden dolayı size teşekkür ederim. Fakat amcanızın kızını niçin sevmediğinizi bilmek istiyorum.
- Perhizkar Bey! Doğrusu şu ki; amcamın ailesi ve biraz da kendi babam, her şeyi para ile ölçüyorlar. Ben ise aksine onlar gibi düşünmüyorum. Her ne kadar da evlendiğim takdirde büyük bir servete sahip olacağımı biliyor isem de, kendimi yengem ve amcam kızımın minnetlerinin ve dil yaralarının esiri etmek istemiyorum. İnançlarımı ve itikadımı onların mantıksız ve yanlış isteklerine kurban etmek istemiyorum…
Genç adam yüce insani değerlerden bahsediyordu. O kendisini paraya satmaya ve kendisine zorla dayatılmak istenen evlilik karşısında teslim olmaya hazır değildi. O kendi isteği ve kendi istediği kız ile hiçbir maddi hedef ve çıkar olmadan evlenmek istiyordu. Düşüncesi övgüye şayandı. Kendi kendime; demek ki maneviyat ve batini sefalarını maddi değerler ile kıyaslamayı bile yersiz gören henüz çok insan varmış, dedim.
Ona dönerek şöyle dedim:
- Değerli dostum, böyle bir düşünceye sahip olduğunuzdan dolayı sizi tebrik ederim. En güzel ve en iyi yol, size zorla dayatılmak istenen bu evliliğe boyun eğmemeniz ve böyle bir evliliği kabul etmemenizdir.
- Babamın baskıları karşısında ne yapmamı istersiniz?
- Sizin bütün meseleleri, görüşlerinizi ve düşüncelerinizi tam, net ve perdesiz olarak babanıza anlatmanız gerekir. Babanızı, evliliğin insanın kendi seçimi ve tercihi ile olması gereken bir iş olduğuna, hiç kimsenin zorlayarak birilerini evlendirmeye hakkı olmadığına ikna ediniz. Çünkü mahkemelerde boşanmak için birçok dosyanın zorla yaptırılan evliliklerden dolayı teşkil olduğunu ve zorla evlendirilen kız veya erkeklerin ne gibi zorluklar çektiğini görmekteyiz…
- Perhizkar bey, ben babamla açık ve perdesiz bir şekilde konuşmaktan utanıyorum.
- Utanmanıza gerek yoktur. Bundan başka da çareniz olduğunu düşünmüyorum. Çünkü sizden başka hiç kimse kalbiniz ve içinizde geçenleri en iyi bir şekilde ona anlatamaz. Bu arada siz büyüklerinizden ve akrabalarınızdan bu konuda yardım alabilirsiniz.
- Perhizkâr bey, sizden bir istirhamım olacak, acaba mümkün mü?
- Buyurunuz.
- Bu konunun akrabalarım arasında bilinmesini istemiyorum. Sizden babam ile konuşmanızı rica ediyorum!
- Size yardım etmekten dolayı mutluluk duyarım. Burada, yerimde babanız ile görüşebilirim.
- Çok teşekkür ederim. Ben gidiyorum, inşallah birkaç gün içinde babam ile döneceğim!
Genç adam sevinçli bir şekilde görüşüp gitti. Çocuklarının haklı ve mantıklı isteklerini görmezden gelen ailelerin olması ne kadar üzücü. Onların bu dayatmaları ve inatçılıkları çocuklarını uçurumun eşiğine götürebilir.
Genç adam babası ile birlikte dönmek için gitti. Babasını ikna etmesini ve artık benim konuşmama gerek kalmamasını ümit ediyorum. Şimdi ise onların gelmesini bekliyorum.”
Bir süre sonra baba-oğul birlikte gazetemizi ziyaret ettiler.
Gazete danışmasından bana, iki kişinin benimle görüşmek istediğini haber verdiler. Gazete görevlilerinden telefonu onlardan birisine vermesini istedim.
- Perhizkâr bey.
- Buyurunuz.
- Ben geçen gün sizin yanınıza gelip, sohbet etmeniz için babamı yanınıza getirmek isteyen gencim.
- Evet, hatırladım, çok güzel, buyurunuz.
Sonunda baba ve oğlu gelmişti. Babasını, kendi oğlunu “amca kızı” ile evlenmesine zorlamaması için ikna etmek zorundaydım. Babasının gelmesinden, onun henüz oğlunun, kardeşinin kızı ile evlenmesinde kendi deyişiyle kardeşinin servetinin yabancıların eline düşmemesinde ısrarlı olduğunu anladım. Babası ile nasıl konuşmam gerektiğini düşünüyordum ki onları odamın önünde gördüm. Selam ve hal hatır sorduktan sonra sohbet için masaya oturduk.
- Babacığım, hoş geldiniz, buraya kadar gelmenizden, oğlunuzun kaderi ve geleceğine hassas olduğunuzu anladım. Bu ilgi ve alakanızın her zaman devam etmesini temenni ederim.
- Teşekkür ederim oğlum! Ben, oğlumun geleceğini düşündüğüm için ondan amcasının kızı ile evlenmesini istedim. Kız çok iyi, temiz ve tahsilli birisidir.   Kardeşimin mali durumu da iyidir ve çocukların bu zamanda zorluklar çekmelerine izin vermez!
- Siz paranın, onlara bir ömür boyu mutluluk sağlayabileceğini garanti edebilir misiniz?
- Eğer paraları olsa daha rahat bir hayatları olur. Bu pahalılık ve enflasyon döneminde kendi evleri olsa kötü mü olur? Bankada paraları olsa ve lüks bir hayat yaşasalar yani anlayacağınız her şeyleri yerli yerinde olsa kötü mü olur?...
- Eğer birbirlerini sevmezlerse ve aralarında hiçbir sevgi bağı, muhabbet olmazsa, her gün kavga etseler ne olacak? Böyle olursa siz üzülmeyecek misiniz? Oğlunuzu zorla istemediği birisiyle evlendirdiğinizden dolayı vicdanınız içinizi kemirmeyecek mi?
- Benim görüşüme göre, maddi açıdan iyi olurlarsa, sinirleri daha sakin olacak ve dolayısıyla aralarında daha az kavga olacaktır.
- Saygıdeğer beyefendi, kadın ve kocası arasında aşk, muhabbet ve sevgi olmazsa dünyanın bütün paralarını da bir araya toplasanız onlar arasında sevgi yaratamazsınız! Biraz daha mantıklı düşünmenizi istirham ediyorum.
- Ne yapmamı istiyorsunuz…
Baba duraklamıştı, söyleyecek hiçbir sözü yoktu. Konuşmalarından mantığının para mantığı olduğunu ve oğlunu evliliğe zorladığını, “Ne yapmamı istiyorsunuz?” dediğinde ise geri adım atmış olduğunu anladım. Şimdi sıra bana gelmişti. Ona dedim ki:
- “Değerli babacığım; mantıklı düşünmeniz gerekir. Oğlunuzun sevdiği kız ile evlenmesine izin vermelisiniz. Eğer ondan kendisine dayatılmış bir evlilik yapmasını isterseniz bu evliliğin kötü sonuçları olacaktır. Yarın, ikisi arasında sevgisizlikten ve muhabbetsizlikten dolayı çıkacak anlaşmazlıkta hem sizin aileniz ve hem de kardeşinizin ailesi acı çekecektir. Meşhur bir söz vardır “Niçin akıllı insan, sonu pişmanlık olan bir iş yapar?” Oğlunuzun sakin bir kafayla ve kendi isteği doğrultusunda karar vermesine izin veriniz, tehdit ve baskı atmosferi içine sokmayınız.
- Doğrusunu söylemek gerekirse, eğer oğlum, kardeşimin kızı ile evlenmezse, kardeşim bana kırılacaktır ve kardeşliğimiz bozulacaktır!
- Kardeşliğinizin şimdi bozulması mı daha iyi yoksa çocuklarınız boşanıp sorunlar arttıktan sonra mı? Sizin kardeşiniz ile oturup bu konuları açık bir şekilde konuşmanız gerekir. Onu kız ve erkek çocuklarınızın eşlerini kendilerinin seçmesi gerektiği konusunda ikna etmelisiniz.
Genç sevinçle benimle babası arasında geçen sohbetimizi dinliyordu. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Babası ikna olmak üzereydi ve kendisine dayatılmak istenen bir evlilikten kurtuluyordu. Babasına döndüm ve şöyle dedim:
- Emin olunuz ki, meseleleri kardeşinize açıp, hakikatleri ona söylerseniz onun razı olma ihtimali vardır. Böylelikle aranızda kırgınlık da olmaz. Benim size son sözüm; çocuğunuzun geleceğini ve mutluluğunu düşünün. Benim gördüğüm kadarıyla oğlunuz amcasının malına ve servetine hiç değer vermiyor. O kendi ayakları üzerinde durmak istiyor. Hatta onun sizin malınıza ve servetinize de ihtiyacı yoktur. Böyle bir evladınız olduğundan dolayı sevinip gurur duymanız gerekir. O kendi geleceğini ve mutluluğunu düşünüyor, sizin de ona kol kanat olmanız gerekir…
Babanın gözleri dolmaya başladı. Genç ise tebessüm ediyordu. Babasının yüzünde ikna olduğunu görüyordum. Elini uzatıp oğlunun elini tuttu, baba ve oğul birbirlerine sarıldılar ve hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Onların sevinçten ağlama sesleri bütün odayı kaplamıştı. Babanın, inadından vazgeçtiği konusunda artık emin olmuştum. Onlara çay getirdim ve sakin olmalarını söyledim. Ben ve genç rahat bir nefes çektik. Gencin ne kadar çok sevindiğini yüzünde görmek mümkündü. Çünkü geleceğini garanti altına alınmış görüyordu.”
Diğer çözüm yolları ve bunlar için birçok örnek sunabiliriz. Yanlış anlama ve yanlış yönde kullanma ihtimali olduğundan onları beyan etmekten kaçınıyoruz.
Eğer iş çıkmaza girerse gençlerin “akıllı ve bilgili” insanlara danışmaları ve onlardan yol göstermelerini istemeleri gerekir.
Hatırlatma:
Yine tekitle şunun altını çizerek belirtiyorum ki: “Büyükler ve akrabaların eleştirileri ve taşlamalarından” amacımız, doğru, makul, şefkatli ve yerinde belirtilmiş tutarlı görüşve istekler olmayıp, akla ve dine aykırı olan istek ve görüşlerdir..
Daha önce de açıkladığımız gibi, birçok anne-babalar ve büyükler, gençlerden daha fazla hayat tecrübesine sahip olduklarından, onların iyiliklerini ve maslahatlarını gözetirler. Bunların evlilik ve eş seçimiyle ilgili bir takım konularda, gençlere göre farklı, fakat akla ve dine uygun, mantıklı düşünce ve istekleri olabilir. Bu surette onların görüşlerine kesin bir şekilde saygı duymak, tecrübelerinden yararlanmak ve nasihatlerini dikkate almak gerekir.
Öyleyse meselelerin birbirine karışmamasına ve sorunların artmamasına dikkat ediniz.
Bir konuda babanız ile aranızda görüş farklılığı olur, işin içinden çıkamazsanız ve sizin mi yoksa babanızın mı görüşünün doğru olduğunu anlayamazsanız, kesinlikle “akıllı ve bilgili” birisine danışınız. Onunla meşveret ediniz. Altıncı bölümde “meşveret” ve “meşveretin özellikleri” hakkında sohbet edeceğiz. İnşallah.
Bildiğiniz gibi bu sorun, genç kızları ilgilendirmemektedir. Aynı zamanda birçok genç için de söz konusu değildir. Çünkü liseyi bitirenlerin, tahsillerine devam etmeleri için askerliğe gitmeleri zorunlu değildir. Dersleri bittikten sonra taahhütle
-mesleklerini yaparak- askerliklerini yerine getirmektedirler. Böylelikle hayatlarında hiçbir duraklama noktası olmamaktadır. Hatta liseyi bitirdikten sonra bazı dallarda okumayı sürdürmek istemeseler bile normal herkesin yaptığı askerliği yapmalarına gerek yoktur…[33]
Geriye sadece her ne sebeple olursa olsun iki yıllık zorunlu askerlik yapması gereken gençler kalmaktadır. Bunlar evlilik hakkında ne yapmalıdırlar? Sorunlarının çözüm yolu nedir?
Cevap:
Uzun vadeli çözüm yolu: Hükümet yetkililerinin, askerliğin evliliğe engel olmayacağı şekilde kanunları düzenlemeleri gerekir. Askerler için bir takım haklar ve olanaklar sağlamalıdırlar. Genç askerin ve ailesinin geçimini sağlayabileceği yardımda bulunmalıdırlar…
Askerlik döneminde nişanlanmak çok güzel ve şirindir. İki nişanlı bu uzun dönemde birbirlerine mektup yazarlar, birbirlerine ümit ve huzur verici sözler söylerler. İzinlerde birbirleri ile görüşürler.
“Tahsil döneminde nişanlılık” için açıkladığımız konular burası için de geçerlidir.
Eğer evlenirlerse, kadın, kocasının askerlik süresi boyunca anne ve babasının (kız veya oğlanın anne ve babası) evinde kalabilir. Böylelikle kadın yalnız kalmaz ve erkek ise huzur içinde askerliğini bitirir ve izine geldiğinde de birlikte olabilirler.
Kadının maddi ve diğer ihtiyaçlarının temin edilmesi konusunda; “tahsilin devamı” bölümünde (Üçüncü Çözüm Yolu) bu konuya değindik. Orada açıkladığımız şeyler burada da uygulanabilir.
Birkaç gün önce, iyi ve temiz talebelerden bir grupla birlikteydim. Onların hepsi bekârdı. Her zaman olduğu gibi bekâr gençleri evlilik için teşvik edip evlenmelerini tavsiye ediyordum. Ekber -çalışkan ve çok temiz bir insandır- isimli talebe; “Benim evliliğimin önünde çok büyük bir müşkül ve engel var. O da büyük kardeşlerimdir. Çünkü bizim yaşadığımız yerde büyük kız ve erkek kardeşler evlenmezse küçükler evlenemez!” dedi.
“Sizin hatırınıza bu sorun ve engele, derslerde ve yazdığım kitabımda değineceğim.” dedim.
Bu engelin, zorluğun ve inancın hiçbir akli ve meşru dayanağı yoktur. Eğer büyük erkek ve kız kardeş -her ne sebeple olursa olsun- evlenmezlerse, -evliliğe hazır olan- onlardan küçük kardeşlerinin evliliklerinin geciktirilmesi gerekmez. Bu müşkül ve engele itina etmemek gerekir. Gençler yanlış gelenekleri yıkmalı ve batıl inançlar ve töreler karşısında donup kalmamalılar.
Aslında mesken meselesi birinci müşkülle (maddi ve ekonomik zorluk) ilgilidir. Fakat çok önemli olduğundan bu konuyu ayrıca incelemeyi uygun gördük.
Yine iki çeşit çözüm yolu vardır: Uzun vadeli ve kısa vadeli çözüm yolları.
Toplumun bütün tabakalarını içine alacak, hepsini kaplayacak geniş programların hazırlanması gerekir. Böylelikle bu çok önemli ve büyük sorun halledilmelidir. (Bu konu hakkında sohbet etmeyeceğiz.)
Eğer mümkünse, damat ve gelin kendi evlerine geçinceye kadar kısa bir süre de olsa eşlerin herhangi birisinin anne ve babasının evinde kalabilirler. Fakat şu noktaya dikkat etmek gerekir: Geçici olarak anne-babanın evinde kalmaları atışmaya, tahkire, hakarete sebep olacaksa kalmaları kesinlikle doğru değildir.
Kirada kalmak normal ve dünyada yaygın bir durumdur. Dünya ülkelerinin birçoğunda kirada kalan insanların sayısı bizim ülkemizde kirada kalan insanların sayısından fazladır.
Gençler -inşallah ev sahibi oluncaya kadar- sade ve ucuz bir evi kiralayıp bir süre zorluklara tahammül etmelidirler.
Dikkat: Birinci zorluk (Maddi ve ekonomik zorluklar) hakkında beyan etmiş olduğumuz çözüm yollarının hepsi bu zorluk içinde geçerlidir ve özelikle “İlahi Yardımlar.”
Gençlerin Hayatı İdare Etmedeki Yetersizlikleri
Bu sorun ve müşkülün çözüm yolları ikinci bölümde ve “Bir Dost İle Söyleşi” de beyan edildi. Lütfen oraya müracaat ediniz.
Bütün sorun ve engelleri inceleyip çözüm yollarını belirttikten sonra yine de açıklanmayan bir takım zorluklar kalmıştır. Bunlar karşısında ne yapmamız gerekir? Bunların çözüm yolları nelerdir?
Cevap: Dünyada, aile yaşamında, toplumsal konularda ve akla gelen diğer her türlü meselelerde hiçbir zorluğun olmayacağını düşünmek imkânsızdır. Bazı zorluklar yaşamın şeffaflaşması ve tekâmülü için gereklidir. Allah hikmet gereği dünya hayatını zorluklar ve müşküllerle yaratmıştır.
Tabiî sorun ve sıkıntılar “dinamit” gibi insan varlığını kaplamış “pası” söküp atar ve insanın içinde gizli “hazinelerin” ortaya çıkmasını sağlar.
İnsanda istidatlar, gizli hazineler ve güçler vardır. Bunlar normal durumlarda kendilerini göstermezler. Zorluk ve belalar ile karşı karşıya kalmadıkça yeşermezler. İnsan zorluk ve müşküller ile karşı karşıya kaldığında cismi, aklî ve fikri bütün güçlerini bu zorluğu aşmak ve önünü açmak için harekete geçirir. Bütün vücuduyla harekete geçer ve savaşarak hedefine ulaşmaya çalışır. Sonuçta: kendisinde gizli istidatlar uyanır ve içinde var olan cevher temizlenip cilalanır.
Eğer beşeri toplumlara dikkatli ve derin bir şekilde bakacak olursak, bütün işleri yolunda olan, zahmete katlanmaya gerek görmeyen, refah ve tam bir rahatlık içinde yaşayan insanlar genelde tembel, liyakatsiz ve iradesiz yetişirler. Bu gibi insanların toplumda tekâmül ve değişimin kaynağı oldukları az görülmüştür.
Peygamberler, ıslahçılar, mucitler, bilginler, âlimler ve toplumun ilerlemesinde etkili, insanlık kafilesinin süratli hareket etmesini sağlamakta rol oynayan kimseler zorluklar ile boğuşmuş kimselerdir.
Şu kesin ve değişmez bir kanundur: Büyük hedeflere ulaşmak için canla başla zorluklara ve acılara katlanmak gerekir. Hedef ne kadar büyük olursa, ona ulaşmanın zahmeti de bir o kadar büyük olacaktır.
Emirü’l-Müminin İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
“En faziletli amel en zor olanıdır.”
Eğer insan, “Hayat, zorluk ve müşküllerle birliktedir.” gerçeğini kabul ederse, bu zorluklara karşı hazırlıklı olur. Onlar ile karşılaştığında ümitsizliğe kapılıp teslim olmaz.
İnsan evlilik ve aile kurmak meselesinde de -ki büyük hedeflerden ve insanın dünya ve ahiret saadetinde önemli rolü vardır- zorluklara katlanmalıdır.
Şunu kabul etmemiz gerekir ki; evlilik ve aile kurmak insan için sorumluluk ve birtakım zorlukları olan bir iştir.
Fakat evliliğin, insanı tekâmüle ulaştırdığını, ilerlemesini sağladığını ve bunun gibi birçok yararlarını da göz önünde bulundurmak gerekir.
Diğer taraftan, “evliliğin sorumluluklarını ve zorluklarını”, “bekar yaşamanın zararları ve ziyanları” ile kıyaslayalım. İnsanın bekar kalıp bir çok zorluklara, ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklara katlanması mı, yoksa evlenip tabii sorumluluklarını kabullenmesi ve ruhsal ve fiziksel yararlarından faydalanması mı daha iyidir?!
Kesin olan şudur ki; her akl-ı selim -taassup, hurafe ve inatçılık zincirlerinden kurtulmuş olan akıl- evliliği tercih eder. Sorumluluğu ve evliliğin doğal zorluklarını kabullenmenin şu ana kadar anlattığımız yararlarının yanında ahirette de büyük sevapları vardır. İslam dini, ailesinin geçimini sağlamak için çalışan kimseyi “Allah yolunda cihat eden” olarak tanıtmaktadır.
“Ailesinin geçimini sağlamak için çalışan kimse Allah yolunda cihat eden gibidir.”
Eğer kalbimiz ve canımız bu gerçeği kabul ederse gerçekten bu büyük bir saadettir. Bu gerçeği kabul edersek, bu yolda çekilen zorluklar bizlere baldan daha tatlı gelir. Nasıl ki mücahitler için Allah yolunda cihat etmek baldan daha tatlıdır.
İslam şöyle buyuruyor: “İbadet on kısımdır. Onun dokuz kısmı (insanın) ailesine helal rızık kazanmak ve ailesinin geçimini sağlamak için çalışmakta gizlidir.”
İnsan, Allah rızasını, çirkin işlerle kirlenmemek, şerefini, şahsiyetini korumak erdemini, helal lezzetlerden faydalanmak güzelliğini ve ruhsal olarak huzur içinde olmak ve de ahiret sevaplarını kazanmak için biraz zorluk çekse ne olur ki? Çünkü “Cenneti bahane karşılığı değil zahmet karşılığı insana verirler” Şu hadisi hiç duymadınız mı ki şöyle buyuruyor: “Cennet zorluklar ile ve cehennem ise şehvetler ile kaplanmıştır.” Yani; cennete, saadet ve izzete ulaşmak için zorlukların içinden geçmek gerekir. Şehvetlere, heva ve hevese, rahatlığa ve tembelliğe saptanıp kalmak insanı cehenneme götürür ve her şeyini elinden alır.
Değerli genç kardeşim ve bacım! Denizin azgın fırtınalarında kaptan ol ve zorluklardan korkma. Hiçbir zaman “ben evlilik, eş ve ortak hayatın sorumluluğunun üstesinden gelemem” diye düşünmemelisin. Zorluklar hayatın tuzu biberidir. Zorluklar olmazsa hayatın tadı olmaz, yaşamak insanı yorar. Lezzetler ve mutluluklar tat vermez. Hayatın zorluğu olmazsa insan hiçbir zaman mutlulukların ve rahatlıkların tadına varamaz ve onlardan lezzet alamaz. “Akşam -yol- gitmezsen sabah bir yere ulaşamazsın.”…
Çocukların ve gençlerin yaşamları hakkında yapmış olduğum araştırmalarımda, ulaştığım ilginç neticelerden birisi de şudur: Her şeyleri yerli yerinde olan, bütün işleri anne, baba ve büyükleri tarafından yapılan, onlar tarafından eş seçilen, harçlıkları ve bütün ihtiyaçları onlar tarafından karşılanan, bütün sorumlulukları onlar tarafından üstlenilmiş, en ufak bir zorlukla dahi karşılaşmalarına izin verilmeyen çocuk ve gençler genellikle başarılı insanlar olarak yetişmezler. Kabiliyetsiz ve pısırık insan olup çıkarlar. Anne, baba ve büyükler ellerini çektiklerinde onlar yıkılırlar. Bunların aksine yaşamının sorumluluklarını üstlenen ve kendi sorunlarını düşünerek, mantıkla ve çalışarak çözebilen çocuk ve gençler genellikle başarılı, liyakatli, güçlü ve iradeli olarak yetişirler.
Elbette bu konu psikolojik, terbiye ve ahlak meseleleri içinde ele alınmıştır. Fakat insanın görüp tecrübe etmesi çok ilginçtir.
Hatırlatma:
Yukarıda anlatmış olduğumuz konu, anne, baba ve büyüklerin kendi çocuk ve genç evlatları için yapmaları gereken, makul yardım ve yol göstermelerinin dışındadır.
Onlar çocuklarına yardım edip yol göstermelidirler. Fakat “seçim yapmayı” , “karar almayı”, “işlerin mesuliyetini” ve “iş yapmayı” çocuklarına bırakmalıdırlar.
Son olarak rahmet Peygamber’imizin (s.a.a) gençlere hitabını naklediyorum:
“Ey gençler evlenin!”
Allah’a tevekkül ederek ve zorluklardan korkmadan evlilik için adım atınız.
Allah yardımcınız olsun.
Gençler ile evlilik, evliliğe teşvik, evliliğin zorlukları, engelleri ve çözüm yolları hakkında sohbet ettiğimde bu konuyla ilgili sorunların giderilmesi ve çözüm yollarının açılması için anne-babalar ve büyüklere önemli görevler düştüğünü sıkça dile getirdiklerine tanık oldum. Onlar , önlerindeki engeller kaldırılırsa evlenmeye hazır olduklarını belirtmektedirler…!
Bunun için anne-babalar, büyükler ve evlilik hakkında gençlere yardım edebilecek herkesle kısa bir şekilde sohbet etmek istiyorum:
Allah’ın hoşnutluğuna sebep olan ve insanın dünya, ahiret saadetinde önemli rol oynayan en iyi ibadetlerden birisi de “evlilik meselesinde aracı, girişimci ve yeni bir ailenin kurulması bağlamında gerekli katkıda bulunmaktır.”
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Sizden bekâr olanları… nikâhlayın…”[34]
Fakat gençlerin önünde engel olmazsa, onlar evlenmeye daima hazırdırlar.
Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Allah başkasının evliliği için adım atan bir kimsenin, attığı her adım ve söylediği her söze, günlerini oruç tutmakla ve gecelerini ibadetle geçirmiş birinin bir yıllık sevabı kadar mükafat verir.”[35]
İlginç olan bu büyük sevabın evlilik gerçekleşse de gerçekleşmese de adım atan kimseye verilmesidir. Allah ile muamelenin hiçbir zaman zararı yoktur. Hepsi kârdır.
 Allah’ınızı severseniz, başkalarının evliliği için çalışan kimsenin kazandığı bu büyük sevap ve saadete bakınız! Genelde bu hayır işte hepimizin bir pay sahibi olmaya gücü yeter. Gelin gençlere sade bir hayat kurmaları için yardım edelim. Ya maddi yardımda bulunalım (Her ne kadar az dahi olsa hiç fark etmez) veya aracı (erkek veya kızın anne ve babası ile sohbet edelim, kalplerini yumuşatalım…) olalım. Veyahut da bir yardım sandığı kurulmasına ön ayak olalım… evlilik için yardımcı olalım, girişimde bulunalım. Toplumda insanların bu konu hakkında kültürlerinin yükselmesinde çalışıp çabalayalım. Velhasıl bu yolda atılan her adım değerlidir.
İmam Sadık (a.s) buyuruyor:
“Allah, bekâr insanı evlendiren kimseye kıyamette merhameti ile davranacaktır.”[36]
Allah’ın rahmetinden daha büyük bir nimet olabilir mi?
Yine İmam Sadık (a.s) buyuruyor:
“En faziletli şefaat ve aracılık, iki kişi arasında evliliği ve Allah’ın onları birleştirmesini sağlamak için yapılan aracılıktır.”[37]
Gerçekte gençleri evlendirmek için adım atan kimse, bu mukaddes işin gerçekleşmesinde en önemli faktördür.
İmam Musa-i Kazım (a.s) buyuruyor:
“Bekâr birisini evlendiren kimse (erkek veya kız) kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesinde emniyet ve huzur içinde olacaktır.”
Toplumumuza bulaşmış olan sosyal, kültürel ve itikadi hastalıklardan birisi; “mezhep, İslam, imamlar (a.s) ve Ehlibeyt (a.s) mektebi adına mal edilip, hadsiz hesapsız paralar harcayarak yapılan merasimler ve teşrifatlardır.” Oysa bunların hiç birisinin İslam’da yeri yoktur. Örneğin bazı misafirlikler, ilginç sofraların kurulması -heft sin (yedi nevin) sofrası gibi-…bu kabildendir.
Bu merasimlerde hurafeler olduğu gibi israfta yapılmaktadır. Bunların haram olduğu kesindir. Dine aykırı teşrifatlar ve yüksek meblağları bulan harcamaların hepsi yanlış ve İslam’a ters düşmektedir. Bunların Ehlibeyt (a.s) ve Ehlibeyt (a.s) mektebi ile hiçbir ilgi ve alakası yoktur.
Fakat “gençlerin evlilik” merasimlerinin yapılmasına -yardım edilmesine- dair bu kadar çok hadis olmasına rağmen, ne yazık ki hayır sever insanlar buralar için para harcamazlar..! Hz. Ali’nin (a.s) buyurmuş olduğu şu söz ne kadar da kendisini toplumumuzda hissettiriyor!
Hz. Ali (a.s) buyurdu: “İslam elbisesi ters giyilmiştir.”
Elbette İslam kanunlarına göre yapılan, içinde İslam’a aykırı ve haram işler olmayan merasim ve verilen yemeklerin Allah katında büyük sevabı vardır.
 
 
 
 
 
 
EŞ SEÇİMİNDEKİ ÖLÇÜLER
 
 
 
 
–—
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Şimdi konumuzun en önemli bölümüne ulaşmış bulunmaktayız. Şu ana kadar açıkladığımız her şey bu bölüm için ön hazırlık konumundaydı. Yani konumuzun aslı; “Birlikte mutlu bir hayat yaşayabilmemiz ve birbirimizin olgunlaşmasına katkıda bulunabilmemiz için hangi ölçülerle, hangi özelliklerle, hangi kriterlerle ve hangi kıstaslarla eş olarak kimi seçmeliyiz?” konusu hakkındadır. Bizim, önceki konuları açıklamamızdaki asıl hedef işte bu idi. Bütün telaşımız bu konu hakkındadır.
Yani, kız ve erkek bütün gençler; birbirlerine uygun olan, birbirlerine benzer ölçülere sahip olan ve birbirlerine yakışan eşler seçmelidirler. Eğer bu şartlar gerçekleşir ve bu uyumluluk sağlanırsa, öteki sorunlar kolayca halledilebilecektir. Eğer bu aşamalarda yanlış yapmazlarsa, öteki aşamaları geçmek daha da kolaylaşacaktır.
Cesaretle şöyle söylemek mümkündür:
“Ailevi yaşam” içinde gerçekleşen sorunların en önemlileri, kız ve erkeğin seçim konusunda yanlış yapmalarından ve kendileri için uygun olan eşi seçemediklerinden kaynaklanmaktadır. Uyumsuzluk ve denksizlikten dolayı birçok ailenin yıkıldığını görmüşüzdür. Ortak yaşam içinde meydana gelen sorunların birçoğu “yanlış eş seçiminden” kaynaklanmıştır.
Dikkat!
(Kız ve erkek) Kardeşim! Bir ömür boyunca birlikte yaşamak istediğin bir kimseyi seçmek istiyorsun. Dolayısıyla kimi seçtiğine çok iyi bak. İnsan yaşamındaki hiçbir seçim (din ve mezhep seçimi hariç) eş seçimi kadar önemli değildir. Bu seçim, senin mutluluğun ve mutsuzluğun konusunda çok önemli bir role sahiptir. Yapabildiğin kadar titiz ol. İnsanlara danış. Araştırma yap. Yanlış yapmamak için dikkat et. İçgüdüsel duyguların etkisi altında kalarak karar verme. Yanlış etkenlerin tesiri altında kalmamaya dikkat et. Sana uygun ve layık olmayan bir kimseyle evlenirsen işin çok zor olacaktır.
Sakın kendi kendine şöyle söyleme: “Şimdilik evlenelim. Eğer gelecekte birlikte yaşayamazsak boşanırız.” Buna benzer düşünceleri aklından çıkarmalısın. Boşanmak; çok zor bir iştir. Hatta bazı durumlarda olanaksızdır. Özellikle işin içinde bir de çocuk varsa kesinlikle mümkün değildir. Şu düşünceyi benimseyip güçlendirmelisin:
“Ben, bir ömür boyunca birlikte mutlu olarak yaşayacağım bir eş seçmek istiyorum.”
Şimdiden “boşanma köprüsünü” arkada bırakarak yıkıp gitmelisin. Ömrünün sonuna kadar birlikte yaşayacağın bir eş seçmek için bütün dikkatini toplamalısın. Çok ölçülü davranmalısın.
Önceki açıklamalarımızda, evlilikte acele davranılmasını tavsiye etmemizin anlamı; dikkatsizlik ve acelecilik değildir. “Acele” ile birlikte “dikkat” de olmalıdır. Bu ikisi, yani “acele ve dikkat” birbirlerine aykırı olan şeyler değildirler. Hatta “dikkat” etmeye aykırı olan şey “aceleci” davranmaktır.
Eş Seçiminde Dikkatli, Evlenmede Kolaylaştırıcı Olmak
İslam’ın evlilik konusundaki yasalarının genelini incelediğimiz zaman, şu sonuca ulaşmaktayız:
İslam dini evlilikle ilgilik olarak; mihr, çeyiz, takı, örf, adap, tören v.b. konularda kolaylaştırmayı ve sadeliği emretmektedir. Ancak “Eş Seçimi” konusunda dikkatli olmayı emretmektedir. Evlendirme konusu hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Kolaylaştırınız… Çok dikkat etmeyiniz… Evliliklerin en hayırlısı, en kolay olanıdır… Eşlerin en iyileri, mihrleri en az olanlardır… Eşlerin en iyileri, masrafları en az olanlardır…
Ancak sıra “eş seçimi” ve “eş seçiminin ölçüleri” konularına gelince şöyle buyurmaktadır:
Dikkat ediniz… Çöplükte büyümüş olan gülden sakının… Aptalla evlenmekten kaçının… Boynuna taktığın gerdanlığa iyi bak…[38]
Bu konu hakkında daha birçok uyarı bulunmaktadır.
Bundan dolayı, bu “iki çeşit yasanın” birbirine karıştırılmaması ve yanlış yapılmaması için çok dikkat edilmelidir. “Kolaylaştırmak” kendi yerinde, “dikkat etmek” de kendi yerinde olmalıdır. “Her şey kendi yerinde güzeldir.”
Eş seçiminde elimizde bazı ölçü ve kriterler olmalıdır. Yani kız ve erkek, “Nasıl bir eş istemektedirler? Özellikleri nelerdir? gibi konular hakkında bazı kıstaslara ve ölçülere sahip olmalıdırlar. Örnek olarak; yolculuğa çıkmak isteyen bir kimse, öncelikle gideceği yeri belirlemeli sonra yolculuğa çıkmalıdır. Ancak yolculuğa çıkması gerektiğini bilir de, gideceği yeri göz önünde bulundurmazsa; şaşkın bir halde oradan oraya dönüp duracaktır. Eş seçimi konusunda göz önünde bulundurulması gereken kıstaslar, ölçüler, değerler ve özellikler iki kısımdır:
a- Mutlu bir yaşam için kesinlikle gerekli olan kriterler.
b- Olgunlaşmak, daha güzel olmak, daha iyi yaşamak için olan ve genellikle kişilerin yapılarıyla ilgisi olan kriterler.
Şimdi bu kıstasları, ölçüleri, özellikleri ve değerleri incelemeye başlayacağız:
(Kesinlikle gerekli olan kıstaslardandır.)
Dini olmayan bir insan her şeye sahip olsa da, hiçbir şeyi yok demektir. Dinsiz bir insan, hakikatte “hareket eden bir ölü” gibidir. Din gibi yaşamın en asli bir konusuna bağlı olmayan bir insanın; hayatını paylaştığı kimsenin, yani eşinin haklarına saygı göstereceğine dair hiçbir garanti bulunmamaktadır.
Dindar bir insan, hiçbir zaman dinsiz bir eşle anlaşamaz ve mutlu bir yaşam sürdüremez. Dindar bir insan, eşinin öteki eksikliklerine tahammül edebilir. Ancak “dinsizlik ve laubalilik” gibi eksikliklere tahammül etmesi olanaksızdır.
Evet, eğer ikisi de dinsiz olurlarsa ya da dini kurallara ilgisiz davranırlarsa; birbirlerine tahammül etmeleri mümkün olabilir ve birlikte de yaşayabilirler.
Ancak onların yaşamları, hiçbir zaman mutlu bir yaşam olmayacaktır. Çünkü “mutluluk”, “din” olmaksızın olanaksızdır. Evet, bazı şeyleri “mutluluk” unvanıyla kabul edebilirler ve kendilerini de “mutlu” sanabilirler. Ancak bu sanıları cahilce bir sanıdır. Yani mutsuzdurlar. Ancak mutlu olduklarını hayal etmektedirler.
Netice olarak, dindar bir insan dindar bir eş isteyecektir. Eğer biri dindar ve öteki dinsiz olursa asla mutlu olamayacaklardır.
Kuşkusuz “dindar olmak” ile kast olunan şey; hakiki anlamda dindar olmaktır. Yani İslam’a sıkı sıkıya bağlı olup, bu yüce dini candan kabul etmek, kurallarına tam anlamıyla uymaktır. Bu bağlamda yüzeysel ve amelsiz bir dindarlık kast edilmemiştir.
Bir adam, eş seçimi konusunda bilgi edinmek için Peygamberimizin (s.a.a.) yanına geldi. Efendimiz ona şöyle buyurdu:
“Dindar bir eş seçmelisin.”[39]
Başka bir yerde ise tarih içinde yaşayan bütün insanlara hitap ederek şöyle buyurmaktadır:
“Dindar bir eş seçmelisiniz.”[40]
Yine başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:
“Yüce Allah, mal varlığından dolayı bir kadınla evlenen kimseyi kendi haline bırakır. Bir kadınla yalnızca güzelliğinden dolayı evlenen bir kimse, onda hoş olmayan şeyler görecektir. Bir kadınla dindarlığından dolayı evlenen bir kimse için, yüce Allah bütün özellikleri bir araya getirecektir.”
Hadisin ortasında çok zarif bir nokta bulunmaktadır. Yani yalnızca güzelliğinden dolayı evlenen bir kimse, kadında hoş olmayan şeyler görecektir. Belki “hoş olmayan şeylerden” biri şu olabilir: Dinsiz güzel bir eşin güzelliği, belki de utanç kaynağı olacaktır. Kadınla evlenmesinde asıl hedefi oluşturan güzellik, mutsuzluk ve utanç nedeni olacaktır.
Bu noktada şöyle bir soru ve eleştiri ile karşı karşıya kalabiliriz:
Eğer “dindar olmak” mutluluğun asli kıstas ve ölçüsü ise; niçin yaşamları güzel olmayan hatta perişan olan birçok dindar aile görmekteyiz?
Cevap:
İlk olarak; Dindarlık ile kast olunan şey, hakiki dindarlıktır. Yani biz bütün amellerinde, sözlerinde, ahlakında, davranışlarında ve uygulamalarında İslam’a uyan kişiye “dindar” kimse diyoruz. Böyle bir insan, kesinlikle örnek bir kişi olacaktır. İslam dini, yüce Allah’ın insanların mutluluğu için belirlediği kurallar bütünüdür. Eğer bu kurallar yüce Allah’ın emrettiği gibi uygulanırsa kesinlikle mutluluk nedeni olacaktır. İslam dini, herkesin yaptığı zaman hakiki dindar olacağı yüzeysel uygulamalar bütünü değildir.
İkinci olarak; Belki de sorun başka yönlerden kaynaklanmaktadır. Yani kişi hakiki dindar olabilir. Ancak ortak bir yaşam için mutluluk şartları olan öteki özelliklere ve sıfatlara sahip olmayabilir. Örnek olarak; fikri ve ahlaki bakımdan aynı değerlere sahip olmayabilirler. Dolayısıyla “dindar olmak” asli kıstas olsa da, eş seçiminde göz önünde bulundurulması gereken başka kıstasların da var olduğu unutulmamalıdır. (Bu kıstaslar sonraki sayfalarda açıklanacaktır.)
Üçüncü olarak; Belki de sorun başka bir taraftan kaynaklanmış olabilir. Yani siz, dindar olduğunu sandığınız iki eşten yalnızca birini tanımış, ancak ötekini tanımamış olabilirsiniz. Dolayısıyla tanımadığınız kişinin dindarlığından haberdar olmamış olabilirsiniz. Belki o, hakiki dindar olmayabilir. Asıl sorun da işte bu olabilir.
Dördüncü olarak; Belki de ikisinden biri veya her ikisi ruhsal ve psikolojik açıdan rahatsızdır. Bu tür hastalıklar, ailevi bir hayat içinde birçok soruna neden olabilmektedir. Dindar kimseler de, bazı etkenlerden dolayı sinirsel ve ruhsal hastalıklara yakalanabilirler.
Sonuç olarak, dindar olmak ve mümin olmak; uygun bir eşin sahip olması gereken en asli özelliklerden biridir. Evlenmeden önce kesinlikle bu konu hakkında araştırılma yapılması gerekmektedir.
Bu özelliğin, daha birçok yararları vardır. Yani “dindar olmak”, birçok dalları ve meyveleri olan köklü bir ağaç gibidir.
Örnek olarak;
a-Namus. Dindar bir kimse, kesinlikle namuslu olur. Eğer namuslu değilse dindar değil demektir.[41]
b-Tesettür. Tesettür “dindarlık ağacının” meyvelerinden ve ürünlerinden biridir. Tesettür, yalnızca kadınlara ve kızlara ait bir özellik değildir. Hatta erkekler de tesettür sahibi olmak zorundadırlar. Ancak, kadınların tesettürü ile erkeklerin tesettürü arasında dağlar kadar fark vardır. Bu konu da, kadınların daha çekici olmalarından, aynı zamanda erkeklerle kadınlar arasında fiziki ve cinsel yönden bazı farklar bulunmasından kaynaklanmaktadır.
c-Asalet.
d-Hayâ. Hayâsı olmayan kimsenin, dini yoktur. Öyleyse, dini olmayan kimsenin de hayâsı yok demektir.
 
Şu ana kadar ilk kıstas (dindarlık) hakkında açıklanan konular, daha çok “dindarlar” ile ilgili olan şeylerdi. Peki, “dindar olmayan” kişiler ne yapmalıdırlar?
Cevap:
İlk olarak; Onlar da dindar olmalıdırlar. Dindarlar gibi yaşamalıdırlar. Din ve iman, insanın dünya ve ahiret mutluluğunun garantisidir. Dolayısıyla, akıllı olan her insanın “mutluluk garantisini” elde etmesi farzdır. Bu konuda ne kadar araştırma, inceleme ve danışma yapılırsa o kadar yeri vardır. Nitekim akıl şöyle hükmetmektedir:
İnsan, dünyalık ihtiyaçlarını gidermek için çalışmak zorundadır.
Yine şöyle hükmetmektedir:
İnsan, sonsuz mutluluğa ulaşmak için de çalışmak zorundadır.
İkinci olarak; “Dindar olanların” sahip oldukları bazı özelliklere “dindar olmayanlar” da sahip olmak zorundadırlar. İtikat ve uygulama bakımından dine ve imana inancı olmayan bir insan, yine de eş seçimi konusunda dindarların sahip oldukları bazı özellikleri göz önünde bulundurmalıdırlar.
Örnek olarak; dindar olmayan bir eş de namus, asalet ve cinsel paklık gibi özelliklere sahip olmak zorundadır. Yoksa yaşamlarında birçok sorun meydana gelecektir. Çünkü hatta dindar olmayan insanlar bile, eşlerinin namussuzluk etmelerini kabul edemezler. (Böyle bir şeyi insanlık değerlerini yitirenlerden başkaları kabul etmezler. Onlar da bizim konumuzun dışındadırlar.)
İnsanın kendisi farkına varmasa ve dine inancı olmasa bile; ne kadar namuslu olursa, ne kadar asil olursa ve ne kadar pak olursa olsun aynı oranda da “dindar” olacaktır. Çünkü namuslu olmak, asil olmak, pak olmak gibi genel olarak kemal sayılan bütün özellikler, dini değerlerdir.
Sonuç olarak, hiçbir şey namussuz, iffetsiz ve şerefsiz bir kimse ile evlenmeyi caiz kılamaz.
Dolayısıyla “imansız olan ve dindar olmayan” kişiler dahi, eş seçimi konusunda, en azından ilk kıstas   “dindarlık” ile ilgili olan namus, asalet ve cinsel paklık konularını göz önünde bulundurmalıdırlar.
Bu bölümün sonunda, yine bu konu hakkında açıklamalarda bulunacağız.
(İki tarafın da kesinlikle sahip olması gereken özellik)
“Güzel ahlak” ile kast olunan şey; yalnızca “güler yüzlülük ve tatlı dillilik” değildir. Çünkü gülmek v.b. özellikler, bazı durumlarda ahlaka uymamasının yanı sıra, ahlak dışı olarak da belirmektedir. Dolayısıyla güzel ahlak ile kast olunan şey; “dini ve akli açıdan beğenilen sıfatlardır.”
Peygamber efendimiz (s.a.a.) iyi bir eşin özellikleri konusunda şöyle buyurmaktadır:
“Ahlakı ve dini güzel olan bir kimseyle evlenin. Eğer böyle yapmazsanız büyük bir fesat ve fitne ortaya çıkacaktır.”[42]
Sizin de okuduğunuz gibi, peygamber efendimiz (s.a.a.) “ahlak ve dini,” eş seçimi konusundaki iki asli ölçü olarak tanıtmaktadır. Bu ikisi, mutlu bir yaşamın temelini oluşturmaktadırlar. Öteki unsurların önemleri, bu ikisinin öneminden sonra gelir.
Hüseyin b. Beşşar Basiti adında bir Müslüman, İmam Rıza’ya (a.s), kızını istediklerini ve bu konuda ne yapması gerektiğine dair bir mektup yazarak şöyle dedi:
“Akrabalarımdan kötü ahlaklı bir kişi kızımı istemeye geldi. Ne yapmam gerekir? Kızımı ona vereyim mi, vermeyeyim mi? Sizin emriniz nedir?”
İmam Rıza (a.s) cevap olarak şöyle buyurmuştur:
“Kötü ahlaklı ise kızını ona verme.”
Gördüğünüz gibi, İmam Rıza (a.s) hoşlanılmayan özellikten dolayı, açık bir şekilde olumsuz bir cevap vermiştir. Bir ömür boyunca kötü ahlaklı bir insanla birlikte yaşamak; hapishanede çirkin suçlularla birlikte yaşamaya benzemektedir. İki eşten birinin kötü ahlaklı olması; öteki eşe ve hatta çocuklarına da etki edecektir.
Şimdi, ahlak kavramının daha iyi anlaşılması ve “eş seçimi” konusundaki öneminin daha güzel bilinmesi için; iyi ahlak konusunda daha ayrıntılı bir şekilde açıklamalarda bulunacağız ve ikisinden de örnekler vereceğiz:
1-Tatlı Dillilik ve Kötü Dillilik
Kötü dillilik, uzun dillilik, dil ile sokmak, edepsizce söz söylemek, pervasızca konuşmak, sövmek, küfür etmek vb. örnekler “kötü ahlakın” en seçkin örneklerindendir.
Tatlı dillilik, konuşma konusunda mülayim huylu olmak, edeplice söz söylemek vb. örnekler de “güzel ahlakın” en açık belirtilerindendir.
“Dil, insanın iç dünyanın açıklayıcısı ve tercümanıdır” konusu bir gerçektir. “Testiden, içindeki şey çıkar.” İnsanın içinin sağlıklı ve pak olması aynı zamanda da dilinin kötü, küfürcü ve yaralayıcı olması olanaksızdır. Dil, insanın içini gösteren bir penceredir. Dil, kalbin aynasıdır.
2-Saygıdeğer Olmak ve Haset Etmek
“Haset etmek” kötü ahlakın en önemli belirtilerindendir. Saygıdeğer olmak ise, güzel ahlakın en seçkin örneklerindendir.
3-İyi Huyluluk ve Kötü Huyluluk
Kötü huylu bir insanla yaşamak çok zordur. Ancak iyi huylu bir insanla yaşamak insana neşe ve umut verir. İyi huyluluk, imanlı olmanın belirtilerinden biridir. Kötü huyluluk ise, iman zayıflılığının göstergelerindendir.
Bu konunun başlangıcında açıklandığı gibi, iyi huylu ve güler yüzlü olmak, her zaman ve her yerde iyi ahlakın belirtisi olamaz. Örnek olarak; kadınların ve erkeklerin, namahrem bir kişinin karşısında güler yüzlü bir şekilde davranmaları ahlaksızlıktır. Aynı zamanda da çok kötü bir ameldir.
Aynı şekilde gülmek veya güldürmek için başkaları hakkında gıybet etmek, alay etmek ve kusurlarını araştırmak İslami ahlakın karşısında olan davranışlardandır ve dinen de haramdır.
4-Hakkı Kabul Etmek ve Hak Karşısında İnat Etmek
İnatçılık ve dik kafalılık, ailevi bir yaşama çok ağır darbeler vurmaktadır.
5-Akıllıca Alçak Gönüllü Olmak ve Aptalca Gururlu Olmak
6-Doğru Sözlü Olmak ve Yalancı Olmak
7-Ağır Başlı Olmak ve Şımarık Olmak
8-Sabırlı Olmak ve Sabırsız Olmak
9-İyimser Olmak ve Kötümser Olmak
10-Sevgiyle Yaklaşmak ve Sevgisizce Yaklaşmak
11-Bağışlamak ve Kincilik Etmek
12-Edepli Olmak ve Edepsiz Olmak
13-Cesur Olmak ve Korkak Olmak
14-Uysal Olmak ve Hırçın Olmak
15-Vefakâr Olmak ve Vefasız Olmak
16-Cömert Olmak ve Cimrilik Etmek
17-Kanaatkâr Olmak ve Hırslı Davranmak
Ve…
Soru: Bu sıfatların varlığını ve yokluğunu belirleme yolu var mıdır? Yani eş seçimi konusunda, eş olarak seçeceğimiz kişinin böyle özelliklere sahip olduğunu veya olmadığını nasıl belirleyeceğiz?
Cevap: Kitabı okumaya devam ediniz. Kitabın altıncı bölümünde bu sorunun cevabını bulacaksınız.
(İki tarafın da kesinlikle sahip olması gereken en önemli özelliklerdendir.)
“Ailevi asalet” ile kast olunan şey; toplum içindeki mevki, makam, şan, şöhret, servet v.b. gibi şeyler değildir. Maksat; dindar olmak, pak olmak, şerefli olmak vb. değerlerdir.
Bir kişiyle evlenmek, aslında bir aileyle, bir soyla ve bir neseple bağ kurmaya eş değerdedir.
Eş seçimi konusunda insanın şöyle söylemesi mantıklı değildir: “Ben yalnızca bu kişiyle evlenmek istiyorum. Ailesiyle, akrabasıyla ve sülalesiyle işim yoktur.”
Çünkü:
1- Evlenilmek istenilen kişi, adı geçen ailenin veya sülalenin bir parçasıdır. Veya adı geçen ağacın dallarından biridir. Bu dal, söz konusu ağacın kökleriyle beslenerek büyümüştür. Dolayısıyla o ailenin veya sülalenin ahlaki, ruhsal, fikri ve fiziki özelliklerinin birçoğunun; kalıtım, eğitim, ortam, gelenek vb. yollarla evlenilmek istenen kişiye geçtiği çok açıktır.
Peygamber efendimiz (s.a.a.) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Salih bir aileden olan kişilerle evleniniz. Çünkü ırk[43] (özellikleri) etki yapar.”[44]
Efendimiz (s.a.a.) başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:
“Çocuklarına nerede yer vereceğine (anne veya baba olarak kimi seçeceğine) iyi bak. Çünkü ırksal özellikler etki yapar.”
2- Senin onlarla işin olmasa bile, onların kesinlikle seninle işleri olacaktır. Eşini onlardan ve onları eşinden asla ayıramazsın. Kendin de onlarla olan ilişkini koparıp atamazsın. Dolayısıyla bir ömür boyunca onlarla birlikte yaşamak zorundasın.
Eğer eşinin aile veya sülalesi fesatçı kimseler olurlarsa, hayatı sana zehir ederler. Onların, yaşamınıza müdahale etmelerini önlemeniz çok zordur. Bütünüyle ilişkiyi kesmek de olanaksızdır.
3- Onların sahip olduğu iyi veya kötü bir nam, ömür boyu insanla birlikte olacak, yaşamını iyi veya kötü yönde etkileyecektir. Onların taşıdığı kötü bir nama tahammül etmek çok zordur.
4- Onların sıfatları ve özellikleri gelecek kuşaklar üzerinde etki yapacaktır.
Peygamber efendimiz (s.a.a.) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Eş olarak kimi seçeceğinize çok iyi bakın. Çünkü çocuklar, dayılarına benzerler.”[45]
Kız ve erkek kardeşlerim! Önemli konularda, hiçbir zaman duygusal davranmamalı ve duygusal olarak karar vermemelisiniz. Eş seçimi, eğer aklın kontrolü dışına çıkar da duygusal ve yüzeysel bir zeminde karar alınırsa; mutsuzluğu ve kara günleri de beraberinde getirecektir.
Şimdi sen, hayatın içinde var olan büyük bir değişimle karşı karşıyasın. Ne yapacağına çok dikkat et. Şimdi kaderini bir aile ve bir boyla birleştirmek istiyorsun. Bu birlikteliğin ürünleri; tekâmül, olgunluk, mutluluk vb. değerler olmak zorundadır. Çöküş, yıkılış, mutsuzluk, kara günler vb. şeyler değil.
Ayakta durarak seni muhatap alan Peygamber efendimizi (s.a.a.) canı gönülden dinle ve uyarıcı sözlerine bir bak:
Peygamber efendimiz (s.a.a.) konuşmak için ayağa kalkarak şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Çöplükte kirli suların içinde büyüyen yeşilden sakının.” Peygamberimize (s.a.a) şöyle soruldu: “Ey Allah Resulü! Çöplükte kirli suların içinde büyüyen yeşil nedir?” Efendimiz şöyle buyurdu: “Kötü bir aile içinde büyüyen güzel bir kadındır.” (Erkek de böyledir.)[46]
Zahiri görünüşe aldandığı için kendisini içinden çıkması olanaksız bir bataklığa atan birçok genç görmüş bulunmaktayız.
Soru: Kötü ailelerden iyi çocukların dünyaya geldiklerini ve iyi ailelerden de kötü çocukların dünyaya geldiklerini görmekteyiz. Bunun nedeni nedir?
Cevap:
İlk olarak; evet, böyledir. Ancak bu konu ara sıra gerçekleşmektedir. İstisnalar her zaman vardır ve var olacaktır. Bazen bataklıkta bir gül büyümektedir. Bazen de gülistanda diken büyümektedir. Ancak istisnalar üzerine genel yasalar düzenlemek doğru değildir. Bizim açıkladığımız şeyler, genelle alakalı olan konulardır.
İkinci olarak; istisnalar da aslıyla ortak yönlere sahiptir. Kesinlikle ortak yönlerin etkileri bulunmaktadır. Belki bunlar, normal durumlarda ortaya çıkmayabilir. Ancak olağan üstü durumlarda kendilerini gösterecektir.
Üçüncü olarak; Eğer bir kimse evlenilecek olan kişinin aslından ayrı olduğuna; aynı şekilde onu aslından ayırabileceğine; ailesinin hayatlarına müdahale etmelerini önleyebileceğine; yaşamlarına karıştırtmayacağına; kesin gözüyle bakabiliyorsa onunla evlenebilir. Ancak bu işi, herkes yapamaz.
Başka Bir Soru: Peki kötü ailelerin çocukları ne yapmalıdırlar? Evlenmemeleri ve bir ömür boyu bekâr kalmaları mı gerekir?
Cevap: Allah izin verirse bu bölümün sonunda, bu sorunun cevabı, çok geniş bir şekilde açıklanacaktır.
(İki tarafın da sahip olması gereken temel şarttır.)
Mutlu bir yaşamın oluşması için, akla ve sağlıklı bir düşünceye ihtiyaç vardır.
Akıl, hayat yolunu aydınlatan bir lamba gibidir. İnsanın uygun karar verebilmesi için yoldaki çukurları ve bozuklukları gösterir. Akıl, iyilikleri kötülüklerden ayırt etme vesilesidir.
Kadın ve erkek, hayatı doğru bir şekilde idare etmek ve iyi çocuklar yetiştirmek için, akıl ve fikir gücüne sahip olmalıdırlar.
Müminlerin Emiri Ali (a.s) aptal (akılsız ve şuursuz) bir kişiyle evlenmeyi şiddetle ret ederek şöyle buyurmaktadır:
“Aptallarla evlenmekten sakının. Çünkü onlarla yaşamak ve beraber hareket etmek beladır. Çocukları da bozuk (kötü) olur.”[47]
İmamın (a.s) bu sözlerinde iki önemli nokta açıklanmıştır. İlk nokta; aptal bir eşle yaşamak ve beraber hareket etmek, akıllı bir insanın yüreğini ağzına getirecek kadar büyük bir beladır. İkinci nokta ise; çocukların kötü olmaları ve yok olmalarıdır. Çünkü bu özellikler, hem genetik yollarla, hem de eğitim ve ahlaki yollarla sirayet etmektedir. Sonuç olarak her ikisi de, büyük bir hüsrandır.
Dikkat!
Belki bir insan, okuryazarlık sahibi olabilir. Ancak akıllı olmayabilir. Veya akıllı olup da okuryazarlık sahibi olmayabilir. Yani okuryazar olmak, akıllı olmak demek değildir. Nitekim akıllı olmak da okuryazar olmakla eş değerde değildir. İlim ve akıl, birbirlerine etki yaparlar. Ancak birbirlerinin aynısı değildirler. Bu bakımdan, bir kişi okuryazar olabilir. Ancak akıl gücüne ve yaşamı biliş kudretine sahip olmayabilir. Aynı şekilde, bir kişi okuryazar olmayabilir. Ancak yaşamı akıllıca idare etmesini bilebilir. Eğer bu ikisi (akıl ve ilim) bir arada toplanırlarsa, nur üstüne nur demektir.
Aynı şekilde bazı olumsuz ve sözde uyanıklıkları, sahtekârlıkları ve düzenbazlıkları; akıllılık ve bunları yapan kişileri de akıllı olarak adlandırmamak gerekir.
İmam Sadık’a (a.) Göre Aklın ve Akıllının Anlamı
İmam Sadık’a (a.s) “Akıl nedir?”diye sorulunca şöyle buyurmuştur:
“Kendisinin yardımıyla Rahman’a kulluk edilen ve cennete ulaşılan şeydir.”
Soru soran kişi şöyle dedi:
“Öyleyse Muaviye’nin sahip olduğu şey neydi?” (Çünkü onun sahip olduğu şey onu çok siyasetçi, çok hileci ve çok uyanık yapmıştı.)
İmam şöyle cevap verdi:
“Onun sahip olduğu şey sahtekârlık ve şeytanlık idi. Bu ise, aklın kendisi değil akla benzeyen bir şeydir.”[48]
Akıl ve zekâ bakımından zayıf, ancak fiziki açıdan son derece güzel bir kızı, “Halil”e istediler. Halil başlangıçta, kızın akıl ve zekâ bakımından zayıf olduğunun farkına varmıştı. Dolayısıyla onunla evlenmekten kaçınmak istedi. Ancak kızın güzelliği, onun akıl gözünü kör etmişti.
Sonuç olarak onunla evlendi… Bir süre geçince ve “cicim ayları sona erince” sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Çünkü Halil’i aldatan ve her şeyi onun gözüne süslü gösteren kızın, artık güzelliğinin devam edecek gücü kalmamıştı. Bir eşin sahip olması gereken sorumlulukları üslenemiyordu. Kadın, kocasına karılık yapamıyor, onunla dostluk edemiyor ve ona yardımda bulunamıyordu. Yaşamları günden güne kötüye gidiyordu… Bununla birlikte çocuk sahibi de olmuşlardı.
Yenidünyaya gelen bir çocuk, (genellikle) yaşamı daha tatlı ve daha umut dolu bir hale getirir. Ancak onların yaşamlarında aksine bu durum, sorunları ve problemleri de artırmıştı. Çünkü kadın, çocuğu yetiştirme gücüne sahip değildi. Dolayısıyla çocuk için iyi bir anne olamıyordu.
Halil, eşini bir psikolog uzmanın yanına götürdü. (Hâlbuki bu işi evlenmeden önce yapması gerekiyordu.) Psikolog uzman, kızın aklının ve zekâsının az olduğunu, yaşına oranla yarım akla sahip bulunduğunu ve tedavi edilemeyeceğini belirtti. Böyle bir yaşantının sürmesinin olanaksız olduğu çok açıktır.
Sonunda Halil eşini boşadı ve günahsız çocuk annesiz kaldı.
“Hamide” dindar, akıllı, anlayışlı ve namuslu bir kadındı. Ancak ipsiz, sapsız, hileci, sahtekâr ve akılsız bir eşe müptela olmuştu. O, eşinin davranışlarından eziyet görüyor ve içi kan ağlıyordu.
Kocası; düzenbazlıkla, hilekârlıkla, doğru olmayan sözlerle vb. şeylerle bir miktar para ele geçirmişti. Hâlbuki Hamide, haram ve şüpheli paralardan şiddetle rahatsız oluyor ve korkuyordu. Kocasının, namahremlerle haram ve gayri meşru ilişkilere girme konusunda korkusu yoktu. Hâlbuki Hamide, çok iffetli ve çok namusluydu. Kocasının namusa aykırı davranışlarından şiddetli bir şekilde rahatsız oluyordu. Kendisi, namusunu koruyor ve asla taviz vermiyordu. Birkaç yıl böyle geçti. Hamide ne kadar uğraştıysa da kocasını düzeltemedi. Hatta kocası, daha fazla paraya sahip oldukça, daha da bozuluyor ve azgınlıklarına azgınlık katıyordu.
Nihayet Hamide’nin sabrı taşmıştı. Artık kocasının ahlaksız davranışlarına, istediği gibi yaşamasına ve akılsızca olan hareketlerine tahammül edemiyordu… Sonunda onu kendi başına bırakıp gitti. Ancak çok yazık olmuştu. Çünkü Hamide, artık eski Hamide değildi. Akılsız namert adamdan dolayı sevinci, sağlığı ve neşesi yok olup gitmişti.
“Ey akıl sahipleri! İbret alın.”[49]
Beden ve ruh sağlığının, ortak bir yaşamda mutlu ve başarılı olmak için çok önemli bir yeri vardır.
Fiziki ve ruhsal hastalıkların bazıları çok da önemli değildir. Ailevi sorumlulukları yerine getirmeye engel olmamaktadır. Yaşama ağır darbeler indirmemektedir. Bunlara tahammül etmek, hatta tedaviyle ortadan kaldırmak da mümkündür.
Ancak eş seçimi konusunda göz önünde bulundurulması gereken şey, bir ömür boyunca hasta olan kişiden ayrılmayan, karşı tarafın tahammül etmesi çok zor olan ve özür sahibi kişinin görevini yerine getirmesine engel olan aynı zamanda tedavi edilmesi de mümkün olmayan fiziki ve ruhsal hastalıklar, özürler ve bozukluklardır. Kişi, eşiyle iyi geçinebilmesi için onu sevmek zorundadır. Ancak bazı eksiklikler, sevgiye engel olmaktadır.
Bu konuya dikkat etmemek, duygusal davranmak ve akıllıca hareket etmemek yaşamlarına ağır darbeler vurabilir.
“Necati” sağlıklı ve neşeli bir genç idi. Özürlü bir kızla evlendi. Evlenmeden önce, onun fiziki açıdan özürlü olduğunu biliyordu. Ancak duygusal davranmıştı. Öteki yönlerini hiç değerlendirmemişti. Hayırlı bir iş yapmak istediğinden ve acıma duygularından dolayı kızla evlenmeyi kabul etmişti. Bir süre sonra, erkek tarafından bahaneler ortaya atılmaya başlanmıştı. Kızın özrü, rahatça cinsel ilişki kurmalarını önleyecek orandaydı.
Necati, neden rahatsız olduğunu açık bir şekilde söylemekten utanıyordu. Dolayısıyla, başka bahaneler öne sürüyordu. Tartışmalar ve kavgalar büyümeye başlamıştı. Bu tartışmalar ve kavgalar; bir taraftan kadının, özürlü olmasından dolayı aşağılık kompleksine kapılmasına, öte taraftan da ruhsal ve sinirsel rahatsızlıklara yakalanmasına neden olmuştu. Bundan dolayı günden güne sorunlar artmaya başlamıştı.
Necati, ailevi sorunlarını elinizdeki kitabın yazarına anlatmaya başlamıştı. Sorunlarının asıl nedenini, eşinin ruhsal ve sinirsel rahatsızlıkları olarak gösteriyordu. Onları da hastalık unvanıyla değil, eşinin eksiklikleri olarak beyan ediyordu! Ama ben, asıl sorunun ne olduğunu çok iyi biliyordum…
Psikolog doktorun tedavisi uygulanmıştı. Ancak sorunlar aynı şekilde sürüyordu. Nihayet Necati’nin gücü tükenmişti. Artık o şekilde yaşamaya ve evliliği sürdürmeye tahammül edemedi… ve başka bir kadınla evlendi.
Bu satırları yazdığım günlerde, özürlü olan zavallı kadın, eski kocasından boşanmaksızın ve yeni bir ortak hayata başlamaksızın, babasının evinde yaşamaktaydı.
İslam dini, bazı hastalarla evlenmeyi yasaklamıştır. Örnek olarak; cüzam, delilik, çopur vb. hastalıkların yanı sıra; eşinin mutsuzluğuna ve neslin yok olmasına neden olan hastalar, evlenilmesi yasaklanan kimselerdir.
Soru: Öyleyse, özürlüler ve hastalar ne yapmalıdırlar? Yoksa hiçbir zaman evlenmemeli midirler?
Cevap: Allah izin verirse bu bölümün sonunda ve aynı zamanda altıncı bölümde açıklanacak olan “Fedakârca Yapılan Evlilikler” konusu içinde, bu soruya cevap vereceğiz.
Güzellik, bir üstünlüktür. Ailevi bir yaşamın mutlu ve tatlı olması yönünde birçok etkisi bulunmaktadır.
Eş ve yardımcı unvanıyla mutlu bir aile ortamı kurmak isteyen ve ömürlerinin sonuna kadar samimiyetle ve sevgiyle birlikte yaşamak isteyen iki insan; birbirlerini her yönden sevmeleri gerekmektedir. Boy-post ve görüntü olarak da birbirlerinden hoşlanmak zorundadırlar.
Güzelliğin, bireylerin üzerinde ölçüp değerlendirecek standart bir yasası ve kanunu yoktur. Dolayısıyla insanların zevkine bağlı bir konudur. Hatta bir kişi, birisine göre güzel olabilir. Ancak başka bir kimseye göre de çirkin olabilir. Leyla ve Mecnun konusunda şöyle anlatılmaktadır:
Leyla, başkalarına göre çirkin bir kız idi. Ancak Mecnun’a göre çok güzel idi. Dolayısıyla güzellik, göreceli bir özelliktir. Süper (yani, bütün insanların beğenmiş) olması da gerekmemektedir. Ancak önemli olan konu; iki eşin birbirlerini beğenmeleri, birbirlerinden hoşlanmaları ve birbirlerini istemeleridir.
Eğer bir insan, eşinin boyunu-postunu ve görüntüsünü beğenmezse aynı zamanda da sevmezse; istemeyerek olsa da ona eziyet etmesi, bahane üretmesi, her şeyini eleştirmesi ve yaşamı ona zehir etmesi mümkündür.
Eşin güzel olmasının; namus ve imanın korunarak güçlendirilmesi yönünde birçok etkisi bulunmaktadır. Eğer bir kişi, eşinin güzelliğinden hoşnut olursa; insanlık duygularını yitirmiş olması ve imandan (namustan) nasipsiz kalmış olması hariç gözü, kulağı ve fikri başkalarına yönelmeyecektir. Yabancı güzellerin hasretini çekmeyecek, onların peşine düşmeyecektir. Eşine (ister erkek olsun ister kadın olsun) ihanet etmeyecektir.
İslam dininde bu konu üzerinde ısrarla durulmuştur. Peygamber efendimiz (s.a.a.) şöyle buyurmaktadır:
“Biriniz evlenmek istediğiniz zaman, eşin yüz güzelliği konusunda araştırma yaptığınız gibi saçları hakkında da soruşturma yapınız. Çünkü saç, güzelliklerden biridir.” (İnsanın güzel olması konusunda çok önemli bir role sahiptir.)
Aynı şekilde eşlere, fesada düşmemeleri ve sapmalardan korunabilmeleri için; kendilerini birbirleri için süslemeleri ve birbirlerini tatmin etmeleri öğütlenmiştir. Masum imamlardan biri, saçına ve sakalına kına yaktığı ve kendisini süslediği için, adamın biri şaşırarak ona şöyle dedi:
“Kendinizi ne kadar güzelleştirmişsiniz!?”
İmam cevap olarak şöyle buyurmuştur:
“Evet, erkeğin güzel olması; kadının çok daha namuslu olmasını sağlar.”
Bu konuda gerekli duyarlılığı göstermemek, mutsuzluk ve rezilliklerin meydana gelmesine neden olabilir.
Aşk, ilgi ve cinsel konular hakkında daha çok konuşulması gerekmektedir. Aslında bu konunun ayrıca ele alınıp incelenmesi gerekir. Dolayısıyla bu bölümde, “Aşk Yaşamın Ekseni” başlıklı konumuzda bunları açıklamaya çalışacağız.
Dikkat!
Güzellik, bağımsız olarak değil öteki kıstaslar ve özelliklerle birlikte değerlendirilmelidir. Yani güzellik; dindarlık, namus ve ahlak olmaksızın üstünlük olarak hesap edilemeyeceği gibi, çok tehlikeli bir belâ şeklinde de değerlendirilmiştir. Eğer bir kimse ahlak, namus, ailevi asalet, akıl vb. şeylere sahip olursa; güzellik işte o zaman bir üstünlük, değer ve olgunluk olarak hesap edilebilir. Yoksa rezil edici bir beladır.
İffetsiz olan bir güzellik; çöplükte büyüyen bir güldür. Peygamber efendimizin (s.a.a.) “Ailevi Asalet” başlıklı konudaki yüce sözünün, burada da nakledilmesi çok yerinde olacaktır:
“Çöplükte büyüyen gülden sakının…”[50]
Yine şöyle buyurmaktadır:
“Bir kadınla (yalnızca) güzelliğinden dolayı evlenen bir kimse, onda hoşlanılmayan şeyler görecektir.”[51]
Güzellik, evlilik hayatı için bağımsız bir kıstas ve bir ölçü olarak değerlendirilmemelidir. Güzellik, asli ve temel ölçülerle birlikte olursa, değer kazanan bir olgunluk sıfatıdır. Yoksa hiçbir değeri yoktur.
Bu sıfatın, bazı gençlerin akıl gözlerini kör etmekte olması ve gençlerin birçok değeri onun ayakları altında kurban etmekte olmaları çok üzücüdür. Kişinin dış çekiciliği, onların ileri görüşlülüklerini ellerinden alıp kendilerini şaşkın bir hale getirmektedir. Öyle ki esas gerekli olan ölçüleri unutmaktadırlar. Veya hesaba katmamaktadırlar… Dolayısıyla hayatlarının temellerini çürük zeminler üzerine bina etmektedirler.
Sonuç olarak; bir süre sonra sathi cazibeler yok olup gitmekte, ilk şehvet de sönüp yok olmaktadır. Geriye yalnızca hatırına evlendiği güzellik kalmakta ve o da zaten eski canlılığını yitirmiştir… İşte o zaman sorunlar ve kötülükler ortaya çıkmaktadır. Artık beğenmediği şeyleri onda görmeye başlamıştır.
Ancak dindarlık, namus, hakiki değerler vb. köklü güzellikleri hayatlarının temeli olarak yerleştiren ve fiziki güzelliği ötekilerin yanında yalnızca tamamlayıcı bir üstünlük olarak gören kimselerin; zaman akıp gitse de sevgilerini eskitemez. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Rahman, iman eden ve salih amel işleyen kimseler için bir sevgi yaratır.”[52]
Yüce Allah, imanlı eşlerin dindar olmalarına karşılık bir ödül olarak; kalplerinde, hiçbir etkenin hatta gençlik ve neşelilik döneminin bitişinin dahi soğutamayacağı ve yok edemeyeceği, bir muhabbet ve bir sevgi karar kılmaktadır.
“Sizin yanınızda olan şey fani olur. Ancak Allah katında olan şey baki kalır.”[53]
İlahi değerler üzerine kurulan bir ilişki, ebedi bir ilişkidir. Böyle olmayan bir ilişki sürekli olmayacaktır.
Aynı zamanda “Beden ve Ruh Sağlığı” konusunun sonunda gündeme gelen soru ve cevap, burada da akla gelmektedir.
“İlim sahibi ve tahsilli olmanın” insanın mutluğu konusunda çok etkisi bulunmaktadır. “İlim öğrenmek” ise; kadın ve erkek bütün Müslümanlara farzdır.
Peygamber efendimiz (s.a.a.) şöyle buyurmaktadır:
“İlim öğrenmek, bütün Müslümanlara farzdır.”[54]
Bu özellik, eş seçimi konusunda ve ortak bir hayatı kurma yolunda çok büyük bir öneme haizdir. İyi bir eş için (ister erkek olsun ister kız olsun) bir üstünlük olarak hesap edilmektedir. Eşlik görevlerini yerine getirme, yaşamın güzelleşmesi vb. konularda çok olumlu etkileri vardır. Ancak bu özellik de (güzellik gibi) asli kıstas değil, tamamlayıcı bir unsurdur. Bu bakımdan bağımsız olarak değil, asli kıstaslar ve özelliklerle birlikte incelenmelidir. Güzellik konusunda söylenenler, bu konuda da geçerlidir. İmansız ve namussuz bir güzellik gibi; imansız bir ilim de çok zararlıdır.
Bu konuda önemli olan şey; iki eşin bilgi ve ilim seviyelerinin eşit olmasıdır. Bu konu, Allah’ın izniyle yakında “Denklik” bölümünde açıklanacaktır.
Bu bölümün başlangıcında, şöyle açıklanmıştı:
Eş seçimindeki kıstaslar, bu bölümün en önemli konularıdır.
Şimdi şöyle söylüyoruz:
Bu bölümün en önemli bölümü ise; iki eşin birbirlerine denk olmaları konusudur. Eş seçimi hususunda üzerinde durulması gereken en hassas konu, işte budur.
İki eşin birbirlerine denk olmaları demek; kız ve erkek arasındaki uyumluluk, eşit seviyelilik, benzerlik, aynı düzeylilik vb. konularının var olması demektir. Başka bir ifadeyle; “iki eşin birbirlerine yakışmaları” demektir.
Evlilik, iki insanla iki ailenin birbirine karışması demektir. Ortak bir hayat, asıl unsurları erkek ve kadından meydana gelen ortak bir oluşumdur. Bu iki unsur, ruhsal ve ahlaki bakımdan ne kadar uyumluluk, benzerlilik, aynı seviyelilik vb. konulara sahip olurlarsa; kurdukları müşterek hayatları da aynı oranda sağlam, tatlı, lezzetli, ebedi ve güzel olacaktır. Eğer uyumlulukları az olursa; yaşamları da aynı oranda kötü, acı, çirkin ve mutsuz olacaktır.
Ailevi bir yaşam içinde ortaya çıkan sorun ve problemlerin en önemli nedeni; karı ve koca arasındaki uyumsuzluk ve denksizliktir.
Bir arada olmak, bir ömür boyunca birlikte yaşamak, bütün işlerde ortak hareket etmek, ortak kararlar vermek, çocuklar dünyaya getirerek yetiştirmek, mutlu olmak ve mutlu etmek isteyen iki insan; kesinlikle her açıdan uyumluluğa ve denkliğe sahip olmak zorundadırlar.
Eş seçimi konusunda, tarafların sadece iyi olmasıyla yetinilmekte ve kızla erkeğin aynı seviyede olup olmadıklarına pek de dikkat edilmemektedir. Hâlbuki eş seçimi kıstaslarının odak noktasında, uyumluluk konusu yer almaktadır.
Toplumumuzda, evlenmeye uygun olmayan bir insan bulmak çok zordur. Bütün kızlar ve erkekler (bazıları hariç) eş olma yeteneğine sahiptirler. Ancak hangi kızın hangi erkeğe uygun olduğunu ölçüp biçmek gerekmektedir.
Filan evde eşiyle sorunu olan ve hayatı alt üst olan kadın veya falan evde karısıyla tartışan, ondan razı olmayan ve kötü bir yaşama sahip olan erkek; eğer baştan kendilerine uygun biriyle evlenselerdi, bu sorunlar ve problemler yaşanmayacaktı. Veya en az seviyede olacaktı.
Evlenmeden önce eşleri hakkında araştırma yapmaya çalışan ve ruhsal bakımdan kendileriyle bağdaşan (halk dilinde; kendilerine yakışan) eşler bulmaya uğraşan kişiler; evlendikten sonra ortaya çıkacak olan sorunların bir kısmını ve çocuklarını nasıl yetiştirecekleri konusunu halletmiş sayılırlar. Eğer böyle yapmazlarsa; evlenmeden önce giderebilecekleri sorunları, evlilikten sonraya bırakmış olurlar.[55]
Dikkat!
Yüzde yüz bir uyumluluk ve denklik olanaksızdır. Çünkü bütün insanların kendine özgü bir ailesi, ortamı, eğitimi, ahlakı, ruhu ve aklı bulunmaktadır. Bu bakımdan başkalarıyla farklılıkları vardır.
Ancak mümkün olduğu kadar farklılıkların az olması ve iki eşin birbirlerine daha yakın olmaları için uğraş verilmelidir.
Uyumluluk ve denklik konularına girmeden önce; konunun daha iyi aydınlanması ve bir sonraki konu için alt yapı oluşturması için, çok yakından izlediğim ve bütün aşamalarından haberdar olduğum canlı bir örneği açıklamak istiyorum:
“İsmail ve Safiye” dindar, güzel ahlaklı ve İslam’a gönül vermiş çok iyi insanlardı. Ancak ikisinin bu konularda görüş farklılıkları vardı. İsmail köy ortamında, özel gelenekler ve özel adapların hakim olduğu kırsal kesime has şartlarda yetişmişti. Aynı zamanda içinde yetiştiği toplumun geleneklerine ve göreneklerine de son derece bağlı idi. Safiye ise büyük bir şehirde, şehirde hâkim olan adaplar, gelenek ve göreneklerle büyümüştü. İkisi de dünyaya kendi pencerelerinden bakmaktaydılar. Ruhsal, ahlaki, ilmi, fiziki, ailevi ve kültürel bakımdan aralarında bir tek uyum bile söz konusu değildi. Hatta iman ettikleri İslam dinine bile farklı açılardan bakmaktaydılar. Onların İslam dininden anladıkları şey, çok farklı idi. Aracı olan kişi, evlenmeleri için onları birbirlerine tanıtmıştı. Aracının hiçbir şekilde kötü bir niyeti yoktu. Bu işi (aracılığı) yalnızca Allah rızası için yapmıştı. Ancak (üzücüdür ki) iki eş arasındaki ahlaki, ruhsal, fiziki, ailevi vb. konular bakımından olan uyumluluk ve denklik hususları hakkında hiçbir bilgiye sahip değildi. Dolayısıyla genellikle aracılıkta bulunduğu evlilikler ya başarısız oluyor ya da iyi bir sonla bitmiyordu. İsmail ve Safiye evlenmişlerdi. Ortak yaşamlarının ilk günlerinde kavgalar ve tartışmalar ortaya çıkmaya başlamıştı. İsmail şöyle söylüyordu:
Onun (Safiye) için önemli olan şeylerin hiçbiri benim için önemli değildir. Aynı zamanda benim için önemli olan şeyler de onun için önemli değil…
Safiye de buna benzer sıkıntılar yaşamaktaydı. İkisi de ilmi bakımdan yüksek tahsile sahiplerdi. Ancak konular ve ilmi görüşler hakkında çok farklı düşünmekteydiler. Aile, konuk ve akraba ilişkileri konularında da her birinin kendine özgü görüşleri bulunmaktaydı. Ancak bu görüşlerin arasında kilometrelerce mesafe vardı.
Çocuk eğitimi konusunda da görüşleri ve davranışları kesinlikle çok farlı idi. Hiçbir zaman ortak bir yöntem konusunda uyum sağlayamamışlardı. Öte taraftan, ikisi de zevklerinden ve görüşlerinden vazgeçmiyorlardı. Çok da ısrar ediyorlardı. İşleri defalarca başkalarının hakemliğine sürüklendi. Problemlerini ona buna anlatmışlardı. Hatta ailevi sorunlar uzmanına bile gitmişlerdi. Ancak anlaşamamışlardı. Sonunda, çok ihtiyatlı bir insan olan ve eşlerin boşanmalarına taraftar olmayan danışmanlardan biri, ayrılmalarına karar vererek şöyle der:
Bu evliliğin devam etmesi olanaksızdır. Ayrılmaktan başka çareniz yoktur.
Sonunda, İsmail ve Safiye boşanarak birbirlerinden ayrıldılar.
Bu öykü bir kurban vermişti. O kurban da çocuklarıydı.
İsmail ve Safiye’nin Temel Uyumsuzlukları
1- Kültürel uyumsuzlukları vardı. (Farklı inanç, farklı sosyal yapı ve farklı eğitim tarzının insanları idiler.)
2- Ruhsal ve psikolojik farklılıkları vardı.
3- Ahlaki faklılıkları vardı.
4- Birçok konuda zevkleri fark ediyordu.
5- Cinsel ve fiziki uyuşmazlıkları vardı. (Onlardan biri cinsel bakımdan çok güçlü ve sıcakkanlı idi. Öteki ise cinsel bakımdan zayıf ve soğukkanlı idi. Dolayısıyla eşini tatmin edemiyordu. Sorunlarının en önemli nedenlerinden biri, işte bu konu idi. Cinsel bakımdan tatmin olmayan taraf (bu konuyu açıkça söylemekten de utandığı için) derdini başka bir yerde ortaya çıkarıyordu. Aslında başka bir yerde “intikam” alıyordu!
6- Güzellik açısından faklılıkları vardı. Onlardan biri (hoşnut olunmayan taraf diğerinden razı olsa da) ötekinin boy- post ve güzelliğinden hoşnut değildi. Bu etken de, onların sorunlarının artması konusunda çok etkili olmuştu.
7- Aileleri konusunda faklılıkları vardı. (İkisi de, ötekinin aile bireylerini ve akrabalarını beğenmiyordu. Onlarla olan sosyal ilişkilerde sorunlar yaşamaktaydılar.)
Bir Şüphenin Yok Edilmesi!
Biz hiçbir şekilde şöyle söylemek istemiyoruz:
“Köylü bir insan, şehirli bir insana uyum sağlayamaz.”
Aynı şekilde şöyle söylemek de istemiyoruz:
“Şehirli bir insan, köylü bir insandan daha üstündür. Veya köylü bir insan, şehirli bir insandan daha üstündür.”
Evlenerek güzel bir yaşam sürdüren birçok şehirli ve köylü insan bulunmaktadır. Ayrıca hiçbir şekilde uyumlulukları olmadığı için geçinemeyen iki şehirli veya iki köylü birçok insan da bulunmaktadır.
Bizim maksadımız; İki eş arasındaki ruhsal, fiziki ve kültürel uyumun gerekliliğidir. Dolayısıyla eş seçimi konusunda kız ve erkeğin denkliğine dikkat edilmesi gerekmektedir.
Üstünlüğün ve şerefin en büyük kıstası; takvalı olmaktır. İlahi değerlere ve ilahi ahlaka sahip olmaktır.
Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır.[56]
Beyan edilen bilgilerle birlikte, kız ve erkek arasındaki uyumluluk ve denklilik konularını açıklamaya çalışacağız. Ancak önce “Denklik” konusunu inceleyerek bazı kısımlarına değineceğiz:
İslam dininin esaslarına, şartlarına, ayrıntılarına ve kurallarına iman eden bir kız; kesinlikle kendisi gibi bir insanla evlenmek zorundadır. Yüzde yüz uyum sağlamak olanaksızdır. Ancak ne kadar yakın olurlarsa ve aralarındaki mesafe ne kadar az olursa, güzel geçinme oranları bir o kadar artacaktır.
Bir adam, peygamber efendimize (s.a.a.) şöyle sordu:
“Kiminle evleneyim?”
Peygamber efendimiz (s.a.a.) cevap olarak şöyle buyurdu:
“Benzer olan kişilerle.”
Adam şöyle sordu:
“Benzer olan kişiler kimlerdir?”
Efendimiz (s.a.a.) şöyle buyurdu:
“İman edenler, birbirlerine benzeyen kişilerdir.”[57]
Gördüğümüz gibi; Peygamber efendimiz (s.a.a.) benzerlik binasının temel kıstasını “iman” olarak açıklamıştır.
İmam Sadık (a.s), Fatıma Zehra (s.a) hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Eğer Allah, Müminlerin Emiri Ali’yi (a.s) yaratmamış olsaydı; Âdem’den (dünyanın) sonuna kadar, yeryüzünde Fatıma (s.a) için benzer ve denk bulunamazdı.”
Mümin bir insan, imansız bir kişiyle evlenip onu dindar yapamazsa; ya kendi de onun gibi dinsiz olmalı ya da onun karşısında direnerek sürekli tartışmalı ve kavga etmelidir. Böyle bir yaşam iki taraf için de büyük bir hüsrandır. Aynı şekilde böyle bir kargaşanın ürünü olan çocuklar da mutlu olamayacaklardır.
Soru ve Cevap
Soru: Dindar ve mümin bir insan, dindar olmayan bir insanla evlenerek onu doğru yola iletmesi olanaksız mıdır? Yoksa şu ana kadar böyle bir şey görülmemiş midir?
Cevap: a- Eğer bir kimse kendinde böyle bir yetenek görürse ve bu işi yapabileceğine de kesin gözüyle bakarsa, böyle bir insanla evlenmesinde hiçbir sakınca yoktur. Hatta güzel bir olaydır. Çok büyük bir sevaba da ulaşacaktır. Ancak herkes böyle bir yeteneğe sahip değildir. Bu olaya kesin gözüyle bakmak da kolay bir iş değildir. Eğer böyle bir örnek bulunsa da, başkalarına hüccet olamaz. Bu örneği genelleştirmek ve herkes için esas almak olanaksızdır.
Cevap: b- Konunun tersi olması da mümkündür. Yani dindar olmayan eş, dindar olan eşi kendine benzetebilir. İslam dininde, dinsiz olan insanlarla evlenilmemesi için açıklanan nedenler şunlardan oluşmaktadır:
“Çünkü kadın, eşinin edebinden (davranışlarından ve inancından) etkilenir. Erkek, kadını kendi dinine göre yaşamaya mecbur eder.”[58]
Erkeğin de bu konuda, kadına benzer bir durumu bulunmaktadır. Yani erkek de, eşinin inancından ve davranışlarından etkilenebilir. Onu dine karşı olan işlere mecbur edebilir. Erkek, eşinin meşru olmayan istekleri karşısında ne kadar direnebilir? Bir ömür boyunca tartışması, kavga etmesi ve inatçılık etmesi çok zordur. Nitekim dinsiz ve laubali eşin, dindar eşini bedbaht ettiği birçok örnek bilmekteyiz.
Cevap: c- Kuşkusuz mümin ve dindar eşin, dindar olmayan eşini doğru yola ilettiği istisnalar da bulunmaktadır. Onlar kendi yerlerinde takdir edilmiştir. Ancak biz konuları, bireylerin genel yapıları üzerine açıklamaktayız. Dolayısıyla istisnalardan genel kanunlar çıkarmak olanaksızdır.
Ortak bir hayatın tesisinde, eşler arasındaki kültür ve düşünce uyumluluğunun, çok önemli bir rolü vardır. Mutlu, güzel ve örnek bir ortak yaşamın oluşturulması için; bu binanın mimarlarının birbirlerini tanımaları, birbirlerinin ruhsal durumlarını anlamaları, birçok konuda ortak karar verebilmeleri, verdikleri karar üzere davranmaları, hayatın inişli çıkışlı yollarında birbirlerine yardımcı olmaları ve çocuklarını yalnızca bir tek inanç üzere yetiştirmeleri gerekmektedirler…
İmam Sadık (a.s) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Bilge bir kadın, yalnızca bilge bir erkeğin yanında olmalıdır.”
Eşler arasındaki kültürel ve fikri denksizliklerin zararlarını İsmail ve Sayfiye’nin öyküsünde hep birlikte okuduk.
Kuşkusuz bu konu hakkında yüzde yüz bir anlaşma ve benzerliğin olması olanaksızdır. Ancak daha yakın olabilmeleri ve mesafenin asgariye indirilmesi için uğraş verilmesi gerekir.
Ahlaki uyumluluk ve benzerlik, kadın ve erkek arasındaki en önemli denklik konularındandır. Kadın ve erkeğin dini olarak benzer oldukları halde ahlaki açıdan farklılık göstermeleri mümkündür.
Peygamber efendimizin (s.a.a.) yetiştirdiği ve evlatlığı olan Zeyd b. Haris, Peygamberimizin (s.a.a.) halasının kızı olan Zeynep ile evlenmişti. Her ikisi de, din ve iman bakımından çok yüksek bir makamda bulunmaktaydılar. Ancak ahlaki açıdan anlayışları farklı idi. Yani ahlaki görüş ve yaşamları birbirlerine uymuyordu. Bu yüzden sürekli tartışıyor ve kavga ediyorlardı. Allah Resulü (s.a.a), anlaşabilmeleri için defalarca nasihat etmişti. Ancak genç evliler birbirlerine karşı tahammül edemiyorlardı… Sonunda yüce Allah boşanarak ayrılmalarını buyurmuştur.
Kadın ve erkek, her ikisinin de iyi insanlar oldukları hususunda hiçbir kimsenin kuşkusu yoktur. Peygamber efendimizin (s.a.a.) Zeyd’i kendisine evlat edinmiş olması, onun iyi bir insan olduğu konusuna yeter de artar bile. Peygamberimiz (s.a.a.) onu çok seviyor ve ona “sevgili Zeyd!” diye hitap ediyordu.
Aynı şekilde Zeyneb’in de, yüce Allah tarafından Peygamber efendimize (s.a.a.) eş olarak seçilmesi, onun iyi bir insan olduğunu göstermektedir.
Bu öykünün bir kısmı Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır:
“Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimet verdiğin kimseye; “Eşini yanında tut, Allah’tan kork.” diyordun… Zeyd, o kadından ilişkisini kesince, biz onu seninle evlendirdik…”[59]
Ahlaki anlaşmazlığı İsmail ve Sayfiye’nin öyküsünde de görmüştük.
Sonuç olarak; bir ailenin mutlu ve başarılı olması için, yalnızca kadın ve erkeğin dindar olmalarının yeterli geleceğini sanmamamız gerekir. Dolayısıyla öteki yönleri de incelenmelidir.
Kadın ve erkeğin daha güzel anlaşabilmeleri için, tahsil bakımından çok fazla farklılıklarının olmaması gerekmektedir.
Kuşkusuz bu özelliği, öteki sıfatlarla birlikte incelemek gerekmektedir. Örnek olarak; kadının gereksiz kibirlenmeleri varsa ve gerekli kapasitesi de yoksa tahsili kocasından daha fazla olmamalıdır. Çünkü (kesinlikle) yaşamlarında birçok sorun ortaya çıkacaktır. Eğer alçak gönüllü olursa, böyle sorunların ortaya çıkması olasılığı çok azdır. Bu konu, erkek hakkında da çok az bir farkla aynı şekildedir.
Bu kitabı yazdığım ve öğretim görevimle uğraştığım günlerde, televizyonda ibret aynası dizilerinden biri olan “Yaprak Dökümü” adlı dizi yayınlanmaktaydı. Bu dizinin bütün içeriğini onaylamıyorum. Ancak konumuzun bu kısmıyla (tahsil denkliği) ilgisi olan çok etkileyici bir olay vardı. Olay şuydu: Efsane adlı kadın Cem’den daha tahsilli idi. Kocası Cem’den daha tahsilli olan Efsane’nin, eşini çok aşağıladığını ve yaşamlarında çok acı verici sorunlar ortaya çıkardığını izlemekteydik. Eğer Cem ve Efsane kendi seviyelerine göre olan insanlarla evlenselerdi, yaşadıkları sorunların birçoğu olmayacaktı.
Eşlerin yaşamlarında “fiziki ve cinsel denklik” çok önemli bir konuma sahiptir. Cinsel konular, evlilik hayatının en önemli unsurlarından biridir. Kadın ve erkeğin birbirlerinden cinsel bakımdan tatmin olmaları, evliliklerinin başarılı olması konusuna çok derin etkiler yapmaktadır. Nitekim birbirlerinden tatmin olmamaları da, yaşamlarının bütününü etkileyecek oranda yıkıcı bir özelliğe sahiptir. Eğer bu açıdan birbirlerini tatmin ederlerse, şükranlarını dile getireceklerdir. Mutlu bir şekilde sorumluluklarını ve görevlerini yapacaklardır. Hayatın sorunlarına tahammül edeceklerdir.
Ancak eğer bu konuda hoşnut olmazlarsa, birbirlerinden nefret etmeye başlayacaklardır. Sorumlulukları yapma konusunda mutsuz davranacaklardır. Bu nükte, çok önemli bir nüktedir. Ancak bu konuyu birçok kimse hafife almakta, görmemezlikten gelmektedir. Utanarak ve çekinerek üzerinden geçmekte… ve sonra, ağır darbeler almaktadır.
Eğer eşlerden biri, cinsel ve fiziki bakımdan güçlü ve sıcakkanlı olursa; öteki de cinsel ve fiziki bakımdan zayıf ve soğukkanlı olursa; hayatlarının birçok bölümünde sorunlar ortaya çıkacaktır. Hatta fesat, sapma vb. konuların bile gerçekleşme olasılığı vardır. Bu konudaki denksizlik ve uyumsuzluk, onların ruhsal ve psikolojik yönlerine de ağır darbeler indirebilir.
Eğer bu konuyu daha geniş bir şekilde inceleyecek olursak çok uzayacaktır. Biz, bu kitabı sınırlı tutmak zorundayız. Ancak yeri geldiği zaman geniş bir şekilde incelenmesi gerekir.
İslami olmayan toplumlarda olduğu gibi; bizim de bu tür konuları (cinsel meseleleri) açık bir şekilde ve iffet kurallarına dikkat etmeksizin anlatmamamız gerektiği konusu doğrudur. Ancak gerekli olduğu kadar ve haya kurallarını da göz önünde bulundurarak açıklamak zorundayız. Yoksa İslam önderleri (özellikle Peygamber efendimiz -s.a.a.-) bu konuları açık bir şekilde beyan etmemiş midirler? Yoksa insanlara bu konuları öğretmemiş midirler? Yoksa gençleri ve eşleri, bu çok önemli ve gerekli konu hakkında bilgisiz bir halde terk etmek doğru olur mu?
Bedenin her bir organı için uzman doktorlar bulunması ve toplumsal konuların her biri için merkezler oluşturulması gibi; gençlerin ve eşlerin hayatları, ailevi problemleri, cinsel sorunları, fiziki rahatsızlıkları, ruhsal bozuklukları vb. şeyler hakkında neden uzmanlar ve merkezler olmasın? Yoksa bu konuların önemi; kendisi için birçok uzmanlar, doktorlar, laboratuarlar vb. gibi şeyler hazırlanan bir dişten daha mı azdır?
Sürekli sorun yaşayan evli çiftlerin hayatı derinlemesine incelendiği zaman, problemlerinin nedeninin “cinsel hoşnutsuzluk” olduğu anlaşılan çok hassas bir noktaya ulaşıyoruz. Bu konuda birçok örnek görmüşüzdür. İşte o zaman, bütün problemlerinin asıl nedeninin bu nokta olduğu görülmektedir. Ancak bu konuyu açıkça beyan etmekten utanmaktadırlar. Bazıları ise, hangi nedenden dolayı sorun yaşadıklarını dahi bilmemektedir.
Yabancılarla gayri meşru ilişkiye giren ve cinsel fesada bulaşan evli erkekler veya kadınların olayını derinlemesine incelediğimiz zaman, birçoğunun (hepsi değil) eşiyle yapmış olduğu cinsel ilişkiden tatmin olmadığını anlamaktayız.
Züleyha’nın, Yusuf’a (a.s) ilgi göstermesinin ve yanlış bir yola sapmasının en önemli nedenlerinden biri; kocasının cinsel bakımdan onu tatmin edememesidir.
Bu konuda birçok gerçek olay bulunmaktadır. Hatta ben de bunların birçoğuna şahit olmuş bulunmaktayım. Ancak bunları açıklamaktan kaçınıyorum.
Sonuç olarak, kız ve erkeğin eş seçimi hakkındaki cinsel ve fiziki bakımdan denk olmaları konusuna dikkat edilmelidir. Eşlerden biri çok güçlü, sıcakkanlı ve boylu-postlu; öteki de çok zayıf, soğukkanlı ve kısa boylu olmamalıdır. Birbirlerini tatmin edebilmeleri için cinsel ve fiziki bakımdan birbirlerine denk olmalıdırlar.
Öte taraftan, eşler bu konu hakkındaki gerekli bilgileri, işi bilen kişilerden öğrenmek zorundadırlar. Hatta karşılaştıkları sorunları onlara anlatmalıdırlar.
Dikkat!
Cinsel güçsüzlüğün en önemli nedenlerinden biri, ruhsal veya psikolojik rahatsızlıklardır. Eşi tatmin etme hakkındaki cinsel bozukluklar, erken boşalma vb. konuların tamamında; kesinlikle ruhsal veya sinirsel hastalıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla bu tür hastalıklar tedavi edilmeye çalışılmalıdır. Uzman doktorlara açıklanmalıdır. (Bu konu, çok geniş bir yelpazeye sahiptir. Dolayısıyla geniş bir şekilde incelenmesi gerekir. Ancak biz şimdilik bu konunun ayrıntılarına girmeyeceğiz.)
İki eş arasındaki “yüz, boy-post ve dış güzellik” gibi konulara dikkat edilmelidir. Eğer iki eşten biri “boylu-postlu ve güzel” olursa; öteki de “biçimsiz ve çirkin” olursa; her iki taraf için de sorunlar ve rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Ancak güzel olan taraf için ise; ruhsal rahatsızlıklar, cinsel mahrumiyet sorunları, sapma, iffetsizlik, hasret vb. benzer sorunların ortaya çıkması daha güçlü bir olasılıktır.
Bu konuyla ilgili olarak bu bölümde, yani altıncı özellik (Güzellik) hakkında açıklanan bilgilere başvurmanızı rica ederiz.
Eş seçimi konusunda, yaş hususundaki denkliğe de dikkat edilmelidir. Kızların ve erkeklerin cinsel ergenliğe ulaşma yaşlarının farlı olması, doğal bir konudur. Erkekler cinsel ergenliğe, kızlardan dört yıl sonra ulaşmaktadırlar. Dolayısıyla evlilik konusunda da yaşlarının aynı oranda olması daha iyidir. (Yani erkek dört yaş büyük olmalıdır.)
Yaş bakımından erkek ve kızın denk olmaları konusu; yaşlarının aynı olması değil, ergenlik farkıdır. Şüphesiz ergenlik farkı (yaklaşık 4 yıl) kadar, yaş farkının olması da farz değildir. Bu, yalnızca daha iyi olanıdır.
Bu özelliği, kız ve erkeğin öteki özellikleriyle birlikte değerlendirmek gerekir. Belki kızın yaşı, erkeğin yaşından daha küçük olmayabilir. Ancak öteki özellikleri bu konuyu telafi edebilir…
Bu konuda açıklanabilecek genel yasalardan biri de şudur: Kız ve erkek tarafının ailelerinin “mal varlığı ve servet” açısından çok farklı olmaları iyi değildir.
Biz, bir miktar mal varlığı ve servetle kendilerini kaybeden birçok aile tanımaktayız. Kibirlenme, gururlanma, başa kakma, hakaret etme vb. birçok konuyla karşı karşıya kalıyoruz. Dolayısıyla niçin kendimizi aldatalım?
Mal varlığı açısından fakir olan veya orta halli olan bir erkek, eğer zengin bir ailenin kızıyla evlenirse onların kölesi olmak zorundadır. Fakir olan veya orta halli olan bir kız da, eğer zengin bir ailenin oğluyla evlenirse onların cariyesi olmak zorundadır. Kuşkusuz istisnalar vardır ve var olacaktır. Bu konuya dair, bu bölümün sonunda açıklamalarda bulunacağız.
“Ailevi asalet” konusunda da açıklandığı gibi; bir kimseyle evlenmek bir aile, bir sülale ve bir kuşakla bağ kurmak anlamına gelmektedir.
Bu bakımdan kız ve erkek tarafının aileleri, birbirlerine denk olmalıdırlar (dini, sosyal, ahlaki vb. konularda denklik).
Daha ayrıntılı bilgi için bu bölümdeki “Ailevi Asalet” başlıklı konumuza başvurmanızı rica ederiz.
Siyasi düşünce açısından da eşler arasında çatışma ve kavga doğuracak ölçüde farklılık olmamalıdır.
İlim ve araştırma ehli olan, hayatını bilimsel alanlarda geçirmek isteyen, sosyal ve ailevi yaşamı bu şekilde şekillenmiş olan, araştırmacı bir ruha sahip olan bir kimse; gösterişli davetler yapan, nefsanî arzularına uygun olarak uzun gece oturumları düzenleyen, gereksiz gezilere çıkan, debdebeli ve şaşaalı bir ruha sahip olan bir kimseyle veya aileyle hayatını birleştirmemelidir. Bu tür yanlışlar içine düşen ve bedbaht olan birçok kişi tanımaktayız.
Kuşkusuz dinlendirici yönü olan uygulamaları yapmak gerekmektedir. İlim ve araştırma ehli olan kimse de bu konuları unutmamalıdır. Ancak bu; hayatın temellerini yemek-içmek, davetler, eğlence, partiler, yolculuklar, geziler vb. şeylere dayandırmak demek değildir.
Ayetullah Cevat Amuli şöyle söylemektedir:
“Rivayetlerde şöyle nakledilmiştir; Azim ve irade, gereksiz davetler ve eğlencelerle bir araya gelmez. Öğrenci, araştırmacı ve âlim bir insan; eğlence ve parti ehli olamaz… Olursa da hiçbir şeye ulaşamaz…”[60]
Hem kendileri ve hem de aileleri eğlence ehli olan kızlarla (cehaletten dolayı) evlenen birçok arkadaş tanımaktayız. Bunlar toplumun varlıklı tabakasından idiler. Varlıklı olmasalar da, sosyal ahlak ve eğilimleri; takva, züht, kanaat ve ilimle uyuşmamaktaydı.
Dolayısıyla hayatları, acı verici sorunların odağı olmuştur. Bazılarının da evlilik hayatları sona ermiştir.
Şiirde şöyle söylenmektedir:
Güvercin güvercinle, şahin de şahinle.
Herkes kendi cinsi olan arkadaşıyla uçmalıdır.
Belki basit bir cümle olarak görünebilir. Ancak büyük bir hakikati içermektedir. Hayale dayalı sınıfsal üstünlüklerin yanlışlığı, doğru bir konudur. Ancak insanların arasında inkâr edilmesi mümkün olmayan çeşitli sosyal inanç ve ideolojiler bulunmaktadır.
Düşündürücü Bir Örnek
İlim ve araştırma ehli olan, aynı zamanda acar ve çalışkan bir ruha sahip olan (…) bey, birkaç yıl birlikte yaşadıktan ve birkaç çocuk sahibi olduktan sonra eşini boşamak zorunda kalmıştı. Erkek, ayrılıklarının en önemli nedenini şöyle açıklamaktadır; “… İşim, bilimsel bir iştir. Bir günlük yaşantımı da şöyle düzenlemiştim: Bir işçi yaklaşık 10 saat çalışmaktadır. Ben de bilimsel araştırmalarım için yaklaşık 10 saat zaman ayırmalıyım. Eşimin, bilimsel konulara ilgisi yoktu. Sürekli eğlenceye yönelik davetler düzenliyordu. Ayrıca benden de bu programlara katılmamı istiyordu. Ona şöyle diyordum: Bir işçi, bir marangoz, bir bakkal nasıl erkenden işine gidiyor, öğlen evine gelip namaz kılıyor, yemek yedikten sonra biraz dinleniyor, sonra tekrar işine geri dönüyor, akşama kadar geri gelmiyor ve işinin ürününü de topluma sunuyorsa; ben de kendimi aynı ölçüler içinde bilimsel araştırma yapmakla sorumlu bilmekteyim. Bu saatleri kütüphanelerde ve araştırma konularında geçirmek istiyorum. İşimin ürününü topluma sunmak istiyorum… Eğlence programları, geziler ve davetler için ise; fazla değil onların ayırdığı kadar bir zaman ayırmak istiyorum… Eşim, içinde bulunduğum konuma ve açıklamalarıma ilgi göstermiyordu. Benden, yapmış olduğu bütün programlara katılmamı ve onunla birlikte olmamı istiyordu. Ancak ben, onun isteklerine boyun eğmedim. Çünkü vazifemi daha önemli görüyordum… Nihayet birlikte yaşayamadık ve ayrıldık…”
Sosyal ve ruhsal denkliği olmayan kişilerin evlilikleri, her iki tarafa da zarar vermektedir. Biraz önce açıklanan öyküde iki tarafa da zararın ulaştığını görmektesiniz. İki taraftan birini suçlu göstermek mümkün değildir. Çünkü ilim ve araştırma ehli olan erkeği “Niçin eşinin programlarına katılmadın?” diye suçlamak mümkün değildir. Kadını da “Niçin ilim ve araştırma ehli olmadın veya niçin kocanın araştırmalarına tahammül etmedin?” diye suçlamak doğru değildir. Belki de birbirlerine uymak istemişlerdir. Ancak yapamamış olabilirler.
Çünkü ikisi de özel hedeflere ve farklı yapılara sahiptiler. Her biri yapmış olduğu şeyi sorumluluk ve mutluluk olarak görüyordu. Dolayısıyla birbirlerinin konumunu algılayamamış olabilirler.
Ancak açık olan konu şudur: İkisi de yanlış yapmışlardır. Birbirleriyle evlenmemeleri gerekiyordu. Birbirlerine uygun eş seçmiş olsalardı, böyle olmazdı. Erkek, ilim ve araştırma ehli bir kadınla evlenmeliydi. Kadın da, eğlence ve dünya ehli bir  erkekle evlenmeliydi.
Belki de o zamanlar (evlenecekleri zaman) kız ve erkek arasındaki sosyal ve kültürel denkliğin gerekliliğinden habersizdiler. Dolayısıyla bilgisizce böyle bir evliliği gerçekleştirmişlerdir.
Ayetullah Ahmet Miyaneci şöyle buyurmaktadır:
“Zahit olan âlimler, karıları zahit olduğu için zahit olabilmişlerdir. Eğer eşleri kanaat etmeyerek onlara baskı yapsalar ve daha çok isteselerdi, zahit olamazlardı.”
Allame Tabatabai’nin eşi, kocasının ilerlemesi konusunda büyük payı olan bir insandır. Allame Tabatabai zahitçe bir yaşam sürdürmesine ve oturduğu evi de kiralamasına karşın; eşi, onun yoluna ve ilmi araştırmalarına saygı duymuş ömrünün sonuna kadar şefkatle ve sabırla kocasına eşlik etmiştir.
Bu bölümde, isminin açıklanmasını istemeyen bir kardeşin yazılarından yararlanacağız:“Denklik şartlarından biri de “ruhsal denklik” meselesidir. Daha açık bir ifadeyle “kişilik olarak denk olmak” konusudur. Psikoloji ilmi, bireylerin kişiliklerini birçok kısma ayırmıştır. Bunlardan en önemlileri “içe dönük kişilik” ve “dışa dönük kişilik” kısımlardır.
Kuşkusuz bu konu, uzman kişilerin görüşlerinden yararlanılarak yerinde incelenmesi gereken bilimsel bir konudur. Ancak özet olarak şunları söylemek mümkündür: İçe dönük kişilik ve dışa dönük kişilik konuları, göreceli konular olduğu için; 1. sayıdan (sadece içe dönük) 100. sayıya (sadece dışa dönük) kadar numaralandırmak mümkündür.
Öte taraftan İslami değerlere göre; sadece içe dönük olmak (dış dünyaya karşı ilgisiz olmak) ve sadece dışa dönük olmak (yalnızca dış dünyaya ilgi göstermek) beğenilmeyen özelliklerdir. Dolayısıyla şöyle söylemek zorundayız: İslam dininin istediği gibi bir yaşantı için “İçine kapalı bireyler kendileri gibi insanlarla ve rahat tavırlı bireyler de kendileri gibi insanlarla evlenmelidirler.” diye söylenemez. Çünkü denge oluşturulması gerekmektedir. Ancak aynı zamanda gelecekte yaşanacak anlaşmazlıkların önlenmesi için fazla mesafenin olmaması da gerekmektedir. Yani 20 veya 30’dan daha fazla mesafe olmamalıdır. Örnek olarak; sayısı 20 olan bir kişi, sayısı 60 ya da 80 olan bir kişiyle evlenirse huzurlu bir yaşamı olmayacaktır…”
Geleceği de mümkün olduğu kadar göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Kız ve erkek, evlenecekleri zaman birbirlerine denk olabilirler. Aralarında dikkatleri çeken bir denksizlik olmayabilir. Ancak evlendikten birkaç yıl sonra yaşamlarında değişiklikler ortaya çıkarsa ve sonunda da geçimsizlik baş gösterirse ne yapmak gerekir?
Cevap: Bireylerin yaşamlarında ortaya çıkan değişiklikler iki türlüdür:
Birçok insanın hayatında birçok değişiklikler meydana gelmektedir. İnsan ne kadar da ileri görüşlü olursa olsun, bu değişiklikleri tahmin etmeye gücü yetmez. Böyle olayların her biri özel bir karar, özel bir yaklaşım ve özel bir tepki ister. Bunlar için uygun çözüm yollarını da bulmak gerekir. Bu tür olaylar, bizim konumuzun dışındadır.
İnsan düşünce, okuma, bilgili kişilere danışma, yeteneklerini değerlendirme ve hedeflerini göz önünde bulundurma yollarıyla gelecekte yaşayacağı birçok olayı tahmin etmesi mümkündür.
Kendisinde ilmi konulara yönelik yetenekler keşfeden ve yaşamını bilimsel araştırmalarla geçirmek isteyen bir genç, eş seçimi hakkında bu konulara dikkat etmek zorundadır. Bu konulara ilgisi olan ve böyle bir yaşantının kurallarına sabredebilecek bir eş seçmelidir. Böyle kurallara sabretmek için; bilgi, yetenek ve ilgiye ihtiyaç vardır.
Sınırsız bir şekilde yemek, içmek, gezmek ve eğlenmeye ilgisi olan bir kimse mukaddes hedefler için onları feda edebilir mi? Eğlenceli bir ortamda ve gece partilerinde büyüyen bir kimsenin ilmi, ahlaki ve kültürel toplantılara ilgi duymasını beklemek mümkün müdür? Gümüş, altın, süs, moda, nefsanî arzular vb. şeyler ruhunun derinliklerine işlemiş bir kimse takvalı ve hedefli bir hayat yaşayabilir mi?
Kültürsüz, kötü terbiyeli, nefsanî arzularına uyan ve dini değerlere inancı olmayan bir aile içinde dünyaya gelmiş; aynı ailenin kötü ağacından beslenmiş; eti, derisi, bedeni ve ruhu böyle pis kokulu bir çöplükte gelişmiş; bir kimsenin maneviyat gülistanının mis kokulu havasını soluyarak gezmesi mümkün müdür? (Şimdilik istisnalarla işimiz yoktur.)
Bireylerin ailevi, ahlaki ve davranış durumlarını inceleyerek (bir noktaya kadar) geleceklerini tahmin etmek mümkündür. Gelecekte toplumsal büyük sorumluluklar almayı düşünen; yaşantısı önemli değişikliklere gebe olan ve eşinin bu konuda kendisine yardım etmesini bekleyen bir insan; akıllı, güçlü ve hedef sahibi bir eş seçmelidir.
Fazilet sever ve Zeyneb’in (s.a) yolunu sürdürmek isteyen bir kızın hedefine ulaşabilmesi için, Hüseyin (a.s) gibi bir erkekle evlenmesi gerekir. Çocuklarının barışsever ve bilgili birer insan olmasını isteyen bir erkek, barışsever ve bilgili bir kızla evlenmek zorundadır.
Kız ve erkek, evlenmeden önce hedeflerini, ideallerini, planlarını ve gelecekte gerçekleşmesi mümkün olan değişiklikleri birbirlerine söylemelidirler. Çünkü eğer eşler geleceğe yönelik hedefleri ve planları evlenmeden önce bilirlerse; ya kabul edecekler ve kendilerini ona göre hazırlayacaklar. Ya da kabul etmeyerek ret edecekler ve evlilik meselesi başlamadan sona erecektir. Ancak bunları bilmezler ve anlamazlarsa; gelecekte karşılaştıkları zaman kabul etmemeleri veya tahammül edememeleri mümkündür… Dolayısıyla sorunlar ortaya çıkacaktır. Tartışmalar ve uyumsuzluklar meydana gelecektir…
Soru ve Cevap
Soru: Bizler, Peygamber efendimizin (s.a.a.) ve sahabesinin hayatlarında gerçekleşen evliliklere baktığımızda, burada açıklanan denklik konularının ve kıstaslarının uygulanmadığını görmekteyiz. Örnek olarak; Peygamber efendimiz,(s.a.a.) Hz. Hatice (s.a.) ile yapmış olduğu evliliğinde “yaş ve mal bakımından denklik” konularını gözetmemiştir. (çünkü Hz. Hatice (s.a.) Peygamber efendimizden (s.a.a.) daha büyük ve daha zengin idi.)
Aynı şekilde Cuveybir ile Zelfa’nın yapmış oldukları evlilikte de “ailevi durum ve güzellik konusunda denklik” meselelerine dikkat edilmemiştir. (Çünkü Zelfa, sosyal, ailevi ve güzellik bakımından Cuveybir’den daha üstün idi.) Bu evlilik de Peygamber efendimizin (s.a.a.) emriyle gerçekleşmişti. Masum İmamların (a.s) bazıları da cariyelerle evlenmişlerdi. Bu konuda daha birçok örnek bulunmaktadır.
Aynı şekilde zamanımızda da eşler arasındaki denklik konularının ve kıstaslarının bir kısmına uyulmamasına karşın güzel bir yaşam sürdüren evli çiftler görmekteyiz. Bu örnekler, burada açıklamış olduğunuz denklik konularının bir kısmının gereksiz olduğunu göstermiyor mu?
Cevap:
1- Bu kitapta açıkladığımız ve açıklayacağımız konular, bireylerin genel yapıları üzerinedir. Bu kitapta açıklanan konuların birçoğu hakkında istisnaların bulunması mümkündür. Bu istisnalar kendi yerlerinde doğrudur. Ancak hiçbir zaman istisnalarla kanun ve yasa düzenlenemez ve bu kanunlar genelleştirilemez.
2- Bireylerin yetenekleri ve güçleri farklıdır. Ağır bir sorumluluğu, eşit olarak bütün insanların omuzlarına yüklemek doğru değildir.
Yetenekler ve güçler farkı gözetilmeksizin ağır sorumluluklar eşit olarak yüklenirse, zayıf olan kişinin beli zarar görebilir. Hatta kırılabilir.Ağır sorumluluklar, güçlü insanların işidir. Ancak insanların geneli ve toplumun çeşitli sınıfları için yapılan yasalar konusunda, onların genelinin yeteneklerini ve güçlerini göz önünde bulundurmak gerekir. Sonra yasaları ve sorumlulukları bu kıstaslara göre düzenlemek gerekir.
Örnek olarak; Bazı konularda, yüce Allah tarafından Peygamber efendimize (s.a.a), onun haricinde hiçbir kimsenin yapmak zorunda olmadığı bir takım özel görevler yüklenmiştir. (Yalnızca Peygamberimize (s.a.a.) farz olan sorumlulukların bazıları şunlardır; gece namazı, Müslüman olanlara ve olmayanlara velayet hakkı, birçok kadınla evlilik…)
3- Ne zaman istisna konularına göre amel eden insanlar bulunursa, biz de teşvik etmeye hazırız.
Dolayısıyla Peygamber efendimiz (s.a.a.) ile Hz. Hatice’nin (s.a.) ve Zelfa ile Cuveybir’in evlilikleri bütün insanların kullanımına sunulmuş genel bir reçete değildir.
Evet, ne zaman birbirlerine denk olan Peygamber efendimiz (s.a.a.) ve Hz. Hatice (a.s) gibi insanlar bulunursa, yaş ve zenginlik açısından farklı olsalar da evlilikleri huzur dolu olacaktır.
Ne zaman birbirlerine denk olan Zelfa gibi Peygamber efendimizin (s.a.a.) emrine teslim olan takvalı ve imanlı bir kız bulunursa; Cuveybir gibi de Peygamber efendimizin (s.a.a.) emrine teslim olan imanlı ve temiz kalpli bir erkek bulunursa; erkek güzel ve zengin olmasa da, kız zengin ve güzel olsa da, evlilikleri huzur dolu olacaktır! Öyleyse konuları birbirlerine karıştırmamaya dikkat etmek zorundayız.
Kuşkusuz hiçbir kimse Peygamber efendimiz (s.a.a.) ve masumlar (a.) gibi olamamış ve olamayacaktır. Ancak böyle evliliklere izin verilebilmesi için en azından onlara benzemeye çalışılmalıdır.
Müminlerin Emiri (a.) şöyle buyurmaktadır:
“…Sizler, benim gibi yaşayamazsınız. Ancak takva, çalışma, iffet ve doğruluk konularında (bana benzemeye çalışarak) bana yardım edin.”[61]
Masumlar gibi olmak olanaksızdır.
Ancak öteki insanlar (Zelfa ve Cuveybir) gibi olmak mümkündür. Toplumumuzda savaş gazileriyle evlenerek canı gönülden onlara hizmet eden ve bu evlilikle kıvanç duyan birçok kız tanımaktayız.[62]
Eğer eş seçimi konusunda insanın elinde doğru ölçüler bulunursa yanlış yapması olanaksızdır. Ancak doğru ölçülere sahip olmaz ve ne yapacağını da bilmezse kesinlikle yanlış yapacaktır. Bazen aşırıya kaçarak gerekli olandan daha fazla vesveseli olacak; bazen de dikkatsiz davranarak konuya gereken duyarlılığı göstermeyecektir. Bu yöntemin her ikisi de zarar verici yöntemlerdir.
Doğru ve güzel olan yöntem şudur: İnsan öncelikle doğru olduğuna iman ettiği kıstasları elde etmelidir. Masumlar hariç eksiği olmayan (kadın ve erkek) bir insan yoktur. Bütün insanların bir eksik noktası vardır. (Masum olup bütün kusurlardan uzak duran, Müminlerin Emiri Ali (a.s) ile Hz. Fatma (s.a) dışında her iki tarafın da masum olduğu başka bir örnek bulunmamış ve bulunmayacaktır. Biz, her ikisi de masum olan başka bir çift bilmiyoruz. Öteki masumların (a.s) eşleri de masum değildiler.)
Eğer bir kimse bütün yönlerden eksiksiz ve tam olarak istediği gibi bir eş isterse, öncelikle kendisine bir bakmalıdır. Acaba kendisi bütün yönlerden eksiksiz midir? Mükemmel bir kimse midir? Hiçbir kimse böyle bir şeyi doğrulayamaz. Dolayısıyla eş olarak seçmek istediği kimsenin de bütün yönlerden eksiksiz ve mükemmel olmadığını bilmelidir. Sonuç olarak hiçbir kimse böyle bir amaç peşinde olmamalıdır. Çünkü amacına asla ulaşamayacaktır.
Ben, eş seçimi konusunda mantıksız vesveselere kapılan dostların bazılarına şöyle öğüt etmekteyim; Bütün yönleriyle eksiksiz mükemmel bir eş istiyorsan, inşallah gittiğin zaman cennette bulacaksın. Çünkü cennetteki eşler mükemmel ve eksiksizdirler. Ancak bu dünyada böyle bir insan bulmak olanaksızdır. Buna ilave olarak, yoksa sen mükemmel ve eksiksiz bir eş isteyecek oranda mükemmel ve eksiksiz bir insan mısın?!
Bu bakımdan, eş seçimi konusunda uygun bir eş seçmek için çok dikkatli olmak ve bütün çabaları harcamak gerekir. Ancak yüzde yüz bir denkliğin olanaksız olduğunu ve bazı uyumsuzlukların olacağını göz önünde bulundurmak gerekir. Yine de bu uyumsuzlukları en az orana indirmek için uğraşmak gerekir.
Geriye kalan uyumsuzlukları ise anlaşarak, bağışlayarak, sevgi göstererek ve sabrederek telafi etmek gerekir.
Dolayısıyla: Dikkat Etmeye Evet, Ancak Vesveseli Davranmaya Hayır!
Soru: Eşler için açıklanan özellik ve kıstaslar karşısında şöyle bir soru gündeme gelmektedir: Bu özellik ve sıfatlara sahip olamayan kişiler ne yapmalıdırlar? Hayatlarının sonuna kadar evlenmemeli midirler?
Cevap: 1- Denklik bölümünde, bu sorunun cevabının bir kısmı açıklanmıştı. Yani eğer bütün insanlar kendilerine göre insan seçerlerse eşsiz insan en az sayıya indirilecektir. Toplum içinde kendine uygun bir eş bulamayan insan, çok azdır. Örnek olarak; kötü huylu ve dinsiz bir insan, güzel huylu ve dindar bir insanla evlenme beklentisi içinde olmamalıdır. Kendine uygun bir eşle evlenmelidir.
Güvercin güvercinle, şahin de şahinle.
Herkes kendi cinsinden arkadaşıyla uçmalıdır.
İlmi bakımdan zayıf olan bir kimsenin dengi, kendisine benzer bir insandır. Aynı şekilde öteki sıfat ve özelliklerde de böyledir.
Kur’an-ı Kerim’in Bu Konudaki Adil Mantığı:
“Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; iyi kadınlar, iyi erkeklere; iyi erkekler de iyi kadınlara mahsustur.”[63]
İyilerin iyileri etkilemesi ve kötülerin de kendileri gibi kötüleri etkilemesi, yüce Allah’ın tekvini ve teşrii yasalarından biridir.
Nur ehli, nur ehlini ister.
Ateş ehli de ateş ehlini etkiler.
“Denk ve benzer olmak, bireylerin kendisi gibi olan kişileri etkileme nedenidir.”[64]
Cevap: 2- “Dikkate Evet, Vesveseciliğe Hayır!” başlıklı konumuz incelenirse bu sorunun bir kısmına cevap verilmiştir. Çünkü şöyle söylemiştik: Eşin mükemmel olması gerekmiyor. İyi ve orta halli olması da yeterlidir.
Cevap: 3- Açıklanan sıfatlar ve özelliklerin bir kısmı konusunda şöyle söylemiştik: Bunlar, temel konulardan değil tamamlayıcı şartlarındandır. Sonuç olarak, tamamlayıcı sıfatlar konusunda ısrarcı olmamak gerekir. (Güzellik, bilgi, zenginlik… gibi.)
Cevap: 4- Birtakım eksiklikleri kabul eden ve birtakımını kabul etmeyen bireyler vardır. Örnek olarak; Bazıları eşlerinin özürlü olmalarını kabul etmektedirler.[65]
Cevap: 5- Açıkladığımız “istisna konuları” ve yukarıdaki dört cevaba ilave olarak “Fedakarca Yapılan Evlilikler” bölümünde açıklanacak olan konulara da dikkat edilirse; bekar kalacak birey sayısı çok aza inmektedir. Toplum içinde evlenmeleri doğru olamayan bir takım insanlar da bulunmaktadır. Bunlar birkaç gruba ayrılmaktadır:
a- Hastalıkları Tedavi Edilemeyen ve İnsan     Soyuna Zarar Veren Hastalar:
Örnek olarak; deliler, cüzamlılar vb. hastalar. Eğer bunlar tedavi olurlar ve uzman doktorlar da bu hastaların sağlıklı olduklarını onaylarlarsa, onlarla evlenilmesinde hiçbir sakınca yoktur.
b- Uyuşturucu Müptelaları:
Bunlar, uyuşturucuyu terk etmedikçe ve davranışlarını düzeltmedikçe, onlarla hangi şartlarda olursa olsun evlenmemek gerekir.
c- Laubali, Sapık, Bozguncu ve Kötü Ahlaklı Kişiler:
Bu şekil kişileri boykot etmek gerekir. “Böyle keskin dişli panterlere acıyarak” bir soyu yok etmemek gerekir. Eğer bu tür kişilerle evlenilmezse çareler aramak zorunda kalacaklardır. Sonunda da kendilerini düzeltmek isteyeceklerdir. Daha önce şöyle bir hadis naklettik: İmam Rıza (a.s), ‘’Kızımı kötü ahlaklı bir kimse istemeye gelmiştir. Kızımı ona vereyim mi, vermeyeyim mi?’’ şeklinde bir mektup yazarak kendisine gönderen babaya açıkça şöyle buyurmuştu:
“Kötü ahlaklı ise onunla evlendirme.”
İmam Rıza’nın (a.s) bu sözü bir tür boykottur. Bu ret ve geri çevirme cevabı, bozuk kişilerin düzelmesi için çok etkileyici bir uyarıdır. Bu grup, eğer kendilerini düzeltirlerse evlenebilirler. Eğer (ister kız olsun, ister erkek olsun) kendilerini düzeltmezlerse kesinlikle ret edilmelidirler. Bizim, acıma duygularından dolayı gelecek kuşakları ve toplumları bozmaya hakkımız yoktur.
Azgın kurtlara merhamet etmek, koyunlara zulüm etmek demektir.
Toplumun maslahatları, bireylerin maslahatlarından önce gelir. Mümkün olduğu kadar her iki tarafın da (birey ve toplum) çıkarlarını korumak gerekir. Ancak ikisini birleştirmek olanaksız olur ve birinin ötekine feda edilmesi gerekirse “toplum, birey için değil” “birey, toplum için” feda edilmek zorundadır. İslam dini ve akıl böyle hükmetmektedir.
İnsanlar arasında şöyle bir düşünce ve inanç mevcuttur: “Eğer iks şahısı evlendirirsek iyi olacaktır.” Bu konu herkes hakkında ve her zaman doğru değildir.
Bozuk olan kişileri evlendirdiğimiz zaman iyi olacaklar diye bir kural yoktur. Evet, bazıları böyle olmaktadırlar. Ancak istisnaları genelleştirmek ve onlar üzerine hüküm bina etmek çok yanlıştır. Bozuk olan bir kimsenin evlendiği zaman düzeleceğine dair hiçbir garanti yoktur. Kendisi eşi gibi iyi bir insan olmamasının yanı sıra, hatta eşini de kendisi gibi bozması ve kendine benzetmesi çok güçlü bir olasılıktır.
Bu bölümün sonunda, çok önemli ve kader belirleyici bir hatırlatmada bulunmak gerekmektedir:
İnsanın mutsuzluk ve sorunlarının çoğunun nedeni, gaflettir. Hangi iş olursa olsun gaflet etmek zarar vericidir. Eş seçimi konusunda ise daha çok zarar vericidir. Evlilik yaşamları hakkında mutsuz olmalarının nedenini “Eş seçimi konusunda bir an gaflet ettik.” diye itirafta bulunan birçok kişi tanımaktayız. Bu kişilerden biri şöyle anlatmaktadır:
“Ben evlenmeden önce, eş seçimi konusundaki bütün meseleleri biliyordum. Eş seçimi hakkındaki kıstaslardan haberim vardı. Eşler arasında zorunlu olan denklikler hakkında yeteri kadar bilgim bulunmaktaydı. Hatta bu konuda başkalarına öğütler bile vermekteydim. Ancak eş seçimi konusunda “Kendim nasıl gaflet ettim!?” bilmiyorum. Bildiğim ve başkalarına öğüt verdiğim şeyleri unuttum. Korktuğum şeyler kendi başıma geldi.”
Bizler (genellikle) bütün konuları bilmekteyiz. Ancak uygulama anında gaflet ediyoruz.
Eş seçimi konusunda çok dikkat etmek zorundayız. Gaflete düşmemek için sürekli kendi kendimize uyarılarda bulunmalıyız.
Allah’ım! Gençlere yardımcı ve yol gösterici ol. Bu çok önemli konuda onları doğru yola ilet.
Yıkılması olanaksız olan “muhabbet” binası hariç, gördüğün bütün binalar yıkılacaktır.
İnsan bedeni yaşamını sürdürebilmek için nasıl ruha ihtiyaç duyuyorsa ve ruhsuz bir beden nasıl soğuk ise; evlilik hayatı da huzurlu, mutlu, neşeli ve sürekli olabilmek için bir ruha ihtiyaç duymaktadır. Evlilik hayatının ruhu; aşk ve muhabbettir. Aşksız bir yaşam; ruhsuz bir beden gibidir.
Bir binanın malzemeleri birbirlerine kenetlenebilmek için harca ve bir kitabın sayfaları birbirlerine yapışabilmeleri için şeride ihtiyaç duymaktadırlar.
Aynı şekilde bir aile de hayatını sürdürebilmek için “harç ve şeride”’ ihtiyaç duymaktadır. Ailenin harcı ve şeridi, aşktır. İki eş arasındaki muhabbettir.
Aşk, umutsuz kalplere umut ve neşe veren mutluluk iksiridir. Soğuklukları sıcaklığa çevirir. Muhabbetle dikenler gül olur.
Muhabbetle, acılar tatlı olur.
Muhabbetle, bakırlar altın olur.
Bu konu hakkında Üstat Şehit Mutahhari şöyle söylemektedir:
“Bekârlıkları döneminde kendi öz benlikleriyle ilgisi olan şeyler dışında hiçbir şey düşünmeyen kız ve erkek, birbirlerine gönül bağladıkları ve küçük bir yuva kurdukları zaman; ilk olarak başka bir varlığın hayatına ilgi duyduklarını anlarlar. Dolayısıyla istekleri daha da artar. Çocuk sahibi oldukları zaman ruhsal yapıları bütünüyle değişir. Tembel olan genç delikanlı, artık yerinde duramaz. Zorla olsa da yatağından kalkmayan genç kız, artık beşikte yatan minik yavrusunun sesini duyduğu an, şimşek gibi atılır. Tembelliği ve uyuşukluğu ortadan kaldıran ve bu şekilde hassaslaştıran güç nedir? Bu güç; aşk ve muhabbetten başka bir şey değildir. Aşk, gizli güçleri uyandırır. Hapsedilmiş enerjileri özgür kılar. Aşk, ilham vericidir. Aşk, kahraman yetiştiricidir… Aşk, nefsin olgunlaşmasını sağlar; hayret verici içsel yetenekleri ortaya çıkarır. Aşk, algılama güçleri açısından ilham vericidir. Duygu güçleri açısından ise irade ve himmeti kuvvetlendirir…”[66]
Eğer aşk ve muhabbet, aile yaşamına hâkim olur ve eşler birbirlerini canı gönülden severlerse; sorunların birçoğu yok olur. Hatta sorun diye bir şey kalmaz. Örnek olarak; müminlerin Allah yolunda cihat ederken karşılaştıkları zorluk ve sıkıntılar, baldan daha tatlıdır. Ya da Allah için ilim konusunda araştırma yapan bir insan karşılaştığı zorluklar karşısında sabrederek onlardan lezzet almasını bilir.
Eğer aşk ve muhabbet olmazsa, birçok konu, hatta sorun olmayan konular bile sorun olmaya başlar; hapishanedeki ağır suçluların davranışları gibi görünmeye başlar. Dolayısıyla ruh ve beden zarar görür.
Eğer aşk ve muhabbet olursa, kadın ve erkek güzel görüş gözlüğünü gözlerine takarlar. Gördükleri her şeyi güzel ve harika görürler. Hatta birbirlerinin eksiklerini bile güzel görmeye başlarlar.
Ancak eğer bu hayat verici unsurlar olmazsa, kötü görüş gözlüğünü gözlerine takarlar. Birbirlerinin her şeyini ve bütün yaşamı kötü görürler. Hatta birbirlerinin güzelliklerini bile kötü ve çirkin görmeye başlarlar.
Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:
“Bir kimse bir şeyden nefret ederse; ona bakmak ve onu hatırlamaktan da nefret edecektir.”[67]
İnsan, bir kimseyi veya bir şeyi sevmezse; adından, anısından, hatırasından ve onunla ilgili olan her şeyden nefret etmesi onun doğasından kaynaklanmaktadır.
İnsan, bir kimseyi veya bir şeyi severse; onunla ilgili ne olursa olsun ve onu hatırlatan şey ne olursa olsun hoşuna gider. Onunla ilgili olan her şey onun için mutluluk verici olur.
İnsan, eşini sevmezse ve ondan nefret ederse; istemeyerek de olsa ona zulüm edecektir. Önemsiz konularda bile bahaneler bulacak ve kavga çıkaracaktır.
Ancak onu severse önemsiz konuların farkına bile varmaz. Görse bile görmezlikten gelecektir.
Eşlerin birbirlerini sevdikleri sıcak bir yuvada, her şey güzelleşir. Güzellik ve sevinç, kapılardan ve pencerelerden yağmaya başlar. Aile ortamı, huzur ve umut verici olur. Sevgiyle dolu olan kalpleri birbirleri için atar. Kalpleri, birbirlerinin kalp atışlarına göre düzenlenir. Kalpleri iki ayrı kalp değildir. İki göğüste yer alan bir tek kalp gibidir. İki bedende yer alan bir tek ruh gibidir. Birbirlerinin her şeyini severler. Birbirlerinin ailelerini, yakınlarını ve akrabalarını severler. Kendileriyle ilgisi olan yüz, boy, tavır, söz, ses, resim, elbise, mektup, hatıra vb. her şey birbirleri için güzel ve sevecendir. İki eş birbirlerini severlerse, birbirlerinin eksiklerini tamamlarlar.
Karı-koca olarak bir ömür boyu birlikte yaşamak isteyen eşler, dünya hayatının yapısından kaynaklanan birçok sıkıntıyla karşılaşacaklardır. Bu uzun yolu bitirebilmeleri için azıkları olması gerekiyor. Bu yolun en güzel azığı aşk ve muhabbettir.
Eğer evlilik yaşamlarının başında iki eş arasında sevgi ve muhabbet gücü olursa, bu yolun sonuna kadar omuz omuza hareket ederek mutluluk yurduna ulaşabilirler. Eğer böyle bir güçleri ve azıkları olmazsa, hayat yolunun engebeli yokuşlarında güçleri tükenecektir. Ağır sorumlulukları yerine getiremeyecekler ve bu emaneti yerine ulaştıramayacaklardır.
Aşk ve muhabbetin neşe verici ışınları altında, buzlar su olup eriyecektir. Acılar tatlı olacaktır. Zorluklar kolaylaşacaktır. Bu mis kokulu havada neşeli ve salih çocuklar yetişecektir.
Yine aşk yolunun şehidi, bilge üstat Mutahhari, şöyle söylemektedir:
“Erkeğin canı gönülden eşini koruması ve şefkat göstermesi, kadın için çok değerlidir. Bunlar olmaksızın kadının evliliğe tahammül etmesi olanaksızdır… Kadın, çocuklarını şefkate doyurabilmek için kocasının şefkatine ve muhabbetine ihtiyaç duyar. Erkek ulu dağlara, kadın pınara, çocuklar da güllere ve bitkilere benzerler. Pınarın tertemiz berrak sular vererek gülleri ve bitkileri neşelendirebilmesi için, ulu dağların yağmur sularını biriktirmesi gerekir. Eğer dağlara yağmur yağmazsa veya dağların yapısı, toprağın suları biriktirmesini engelleyecek bir şekilde olursa pınar kurur. Güller ve bitkiler yok olur giderler. Dolayısıyla düz arazilerin hayat kaynağı nasıl yağmurlarsa; özellikle de dağlık bölgelerden gelen yağmurlarsa; aile yaşamının hayat kaynağı da erkeğin kadına olan muhabbeti ve sevgisidir. İşte bu muhabbet ve sevgiyle hem kadın hem de çocuklar, mutlu ve neşeli olurlar.”[68]
Aşk ve ilgi iki türlüdür:
Bu, cinsel ve nefsanî arzulara dayalı olan aşk türüdür. Bu çeşit aşk, ortak yaşam ve eş seçimi konusunda gerekli olsa da, tek başına yeterli değildir. Aşk için açıklanan yararlar ve özelliklere sahip değildir. Sürekliliği yoktur.
Çünkü evlilikten birkaç gün sonra, şehvetler ve hevesler azalacaktır. Cinsel arzular zamanla eski renkliliğini kaybedecektir. Biraz yaş ilerledikten ve çocuk sahibi olduktan sonra… gençlik enerjisi yok olacaktır. Yüzler ve şekiller, eski hallerini yitireceklerdir. Yıllar geçtikçe, kadın ve erkekte yaşlılık izleri ortaya çıkacaktır. Artık mutlu bir yaşam sürdürebilmek için güçlü bir nedenin kalmadığı zaman başlayacaktır.
Yaşamın harcı ve şeridi, yaşamın bütün aşamalarında sürekli olabilecek ve binayı sağlam bir şekilde ayakta tutabilecek oranda güçlü olmalıdır. Cinsel dürtülere dayalı aşk, tek başına böyle bir güce sahip değildir. Çok çabuk bir şekilde rengini kaybeder ve utanç nedeni olur.
Bu tür aşk çeşidinde, insanın ilgisi yüce değerlere yöneliktir. Kadın ve erkek arasında böyle bir aşk var olursa, nefsanî arzular ve cinsel dürtüler de onun şemsiyesi altında yer alarak yüce değerler safına katılacaklardır. Evlilik hayatında, her iki aşk türü de gereklidir. Her biri tek başına yeterli değildir. Yani “Eşlerin ilişkisi yalnızca yüce değerlere dayanmalı ve cinsel aşk gerekli değildir.” düşüncesi yanlıştır. Mutlu bir yaşam nedeni olamaz. Veya “Yalnızca cinsel aşk yeterlidir.” düşüncesi de yanlıştır. Her ikisi de olmalı ve birbirlerini tamamlamalıdırlar. Eş seçimindeki bütün meselelerde olduğu gibi; bu konuda da, orta yol bulunmalıdır. Yani ne aşırı davranılmalı ne de ilgisiz kalınmalıdır.
İlk tür aşk çeşidi tek başına yıkıcı ve yok edicidir. Ancak ikinci tür aşk çeşidiyle birleştiği zaman olumsuzluğunu ve yıkıcılığını kaybeder. Yüce değerler kısmına katılır ve faydalı olur.
Bu konuda da şehit üstat Mutahhari’nin sözleri çok aydınlatıcıdır:
“İnsan duygularının çeşitleri ve aşamaları vardır. Bunlardan bazıları şehvet türündendir. Özellikle de cinsel şehvet türündendir. Bu, insanların ve öteki hayvanların ortak özelliklerindendir… Cinsel etkenlerden kaynaklanır ve aynı yerde son bulur. Artması ve azalması, cinsel yapıların fizyolojik çalışmalarına ve özellikle de gençlik çağına bağlıdır. Bir taraftan yaşlandıkça, bir taraftan da defalarca doyuma ulaştıkça azalır ve yok olur…
İnsanın hakikat ve mahiyet bakımından şehvetlere karşı olan duyguları bulunmaktadır. Bunların adını ilgi veya Kura’n-ı Kerim’in tabiriyle “sevgi” ve “rahmet” koyabiliriz… Kura’n-ı Kerim, iki eş arasındaki ilişkiyi “sevgi ve rahmet” olarak ifade ediyor. Bu, olağan üstü bir nokta olup evlilik yaşamındaki hayvansal değerlerin daha üstüne, yani insani yönüne işaret etmektedir. Evlilik hayatının bağlarının yalnızca cinsel etkenler olmadığını ve iki eş arasındaki asıl bağların; iki ruhun birliği, samimiyet ve mutluluk olduğunu vurgulamaktadır…”[69]
Soru ve Cevap
Soru: Herkes ilk tür aşk çeşidini bilmektedir. Ancak ikinci tür aşk çeşidinin ne olduğu belli değildir. Yüce değerlere dayanan, evlilik hayatının temellerini oluşturması gereken ve ilk tür aşk çeşidini de şemsiyesi altına alan aşk nedir?
Cevap: Eş seçimi konusundaki kıstaslar bölümünde açıklanan konular, bu soruya verilmiş genel bir cevaptır. Orada açıklanan değerler, kıstaslar ve ölçüler iki çeşit aşk türünü de kapsamaktadır.
Açıklandığı gibi; iki eş arasındaki aşk ve muhabbet sürekli olmak zorundadır. Gençlik dönemi aşıldıktan sonra da kalıcı olmalıdır.
Kadın ve erkek, gençlik enerjisinin ve cinsel arzuların soğuması veya yok olmasından sonraki orta yaş ve ihtiyarlık dönemlerinde de, yaşamlarını mutlu bir şekilde sürdürebilmek için muhabbete ve ilgiye muhtaçtırlar.
Yüce Allah muhabbetin kaynağını iki eşin vücudunda karar kılmıştır:
“Aranızda sevgi ve rahmet karar kılmıştır.”[70]
Kadın ve erkek, yaşamlarını doğru temeller üzerine kurup doğru bir şekilde de idare ederek sürdürürlerse; sevgi ve rahmet ömürlerinin sonuna kadar devam edecektir.
Gençlik yılları bittikten sonra, sevgilerinde hiçbir eksiklik meydana gelmemesinin yanı sıra ortak yaşamları sürdükçe ve yaşlandıkça da aşkları artan birçok evli çift görmüş bulunmaktayız. Gerçekte ilişkileri günden güne sağlamlaşmış ve yaşlılık dönemlerinde de ortak hayatlarının en yüksek aşamasına ulaşmışlardır.
“Zeynep nine” ile “Hacı Hasan dede” yaklaşık yetmiş yıldır birlikte yaşamaktaydılar. Yaklaşık son yirmi beş yıllarını hatırlamaktayım. Birbirlerine her zaman sevgi ve saygı dolu bir şekilde davranırlardı. Birbirlerine karşı sevgisiz ve saygısız bir söz söylediklerini veya davranış sergilediklerini hatırlamıyorum. Yaşamlarının diğer bölümlerini de akrabalarına sordum. Her zaman böyle yaşadıkları anlaşıldı. Zeynep nine, kendisinden daha yaşlı olan ve ömrünün son yıllarını yaşayan Hacı Hasan dede için, hem eşlik hem de bakıcılık görevi yapıyordu. Bütün insanları şaşırtacak ve övmeye zorlayacak bir şekilde yaşlı adama saygı ve sevgi gösteriyordu. Yaşlılık dönemlerinde, artık cinsel konuların onlar için hiçbir anlamı kalmamıştı. Bu tür konuları geride bırakmışlardı. Ancak birbirlerine olan coşkulu sevgileri ve saygıları, aynı şekilde eskisi gibi ilişkilerine hâkimdi.
Hacı Hasan dede hastalandığı zaman, Zeynep nine sevgiyle ve edeple ona bakar ve onu korurdu. Onları ziyarete gittiğim zamanlar Hacı Hasan dede şöyle derdi: “Eşim, beni yüz üstü bırakmadı. O olmasaydı, yaşlılık günlerimi güzel bir şekilde geçiremezdim. Camiye gidip gelebilmemin, ibadetlerimi yerine getirebilmemin ve alnı açık bir şekilde yaşayabilmemin nedeni, eşimin sevgisi ve bakıcılığıdır. Yüce Allah onu bana büyük bir nimet olarak bağışlamıştır. Onun için her zaman dua ettim ve edeceğim…”
Onların samimi ilişkilerini gördüğüm zaman çok seviniyordum. İlişkileri bozuk olan ve birbirlerinin davranışlarından nefret eden kadınlar ve erkekler için de üzülerek şöyle diyordum: Keşke bütün eşlerin yaşamları da, Zeynep nine ile Hacı Hasan dedenin yaşamları gibi olsaydı.
Hacı Hasan dede çok yaşlanmıştı. Yaklaşık doksan yaşındaydı. Artık kendi ayakları üzerinde duramıyordu. Kendi işlerini tek başına yapamıyordu. Ancak yüce Allah, şefkatli eşini onun için korumuştu. O sevgiyle ve saygıyla yaşlı kocasına bakıyor ve onu koruyordu. Onun zillete düşmesine izin vermiyordu. Hacı Hasan dedeye, geçmiş olsuna gittiğim son ziyaretimde durumunu sorunca bana şöyle dedi: “Yüce Allah bu kadını bana nasip etmemiş olsaydı yaşayamazdım.”
Hacı Hasan dedenin ömrünün son günleri yaklaşmıştı. Yaklaşık yetmiş yıllık sevgi dolu ortak yaşamlarının ardından, Zeynep nineyi yalnız bırakacaktı. Ölüm izleri yüzünde belirmeye başlamıştı. Zeynep nine, mumun etrafında kararsız bir şekilde dönen kelebek gibi; yaşlı eşinin etrafında dönüyordu. Elinden gelen bütün hizmetleri yapıyordu. Hacı Hasan dedenin gözleri bazen açılıyor ve Zeynep ninenin gözlerine çevriliyordu. Hacı Hasan dedenin gözlerinde, Zeynep nineye teşekkür ve saygı ifadeleri dalgalanıyordu. Sanki bakışlarıyla Zeynep nineye şöyle söylemek istiyordu: “Ey benim temiz kalpli meleğim! Sen benim için vefalı eş ve dost idin. Gençliğini ve ömrünü benimle birlikte harcadın. Eksiklerimi ve gediklerimi onarmaya çalıştın. Beni hiçbir kimseye şikâyet etmedin. Şerefimi korudun. Mutluluklarda ve üzüntülerde ortağım idin. Sorunlara karşı bana destekçi oldun… Ben senden razı olmuş bir halde bu dünyadan göçüyorum. Allah katında da senin iyi bir eş olduğuna şahadet ederim. Ben senden razıyım. Allah da senden razı olsun. Sana en iyi mükâfatları versin…” Bazen dudakları bir araya geliyor ve Zeynep nine için dua ediyordu. Zeynep ninenin durumu da kocası gibiydi. Davranışlarıyla, sözleriyle ve bakışlarıyla aynı ifadeleri yansıtıyordu.
Sonunda ilahi görevli yaşlı adamın canını almak için geldi. Sanki ilahi görevli de Zeynep nineye teşekkür ediyor ve onu övüyor gibiydi. Çünkü yaşlı adamın ruhunu almaya gelmeden birkaç saat önce, Zeynep nine güvey odasına damat gönderecekmiş gibi eşini yıkayıp hazırlamıştı. Elbiselerini değiştirmişti!
Sevgili gençler! Siz de, Zeynep nine ile Hacı Hasan dede gibi mutlu bir hayat sahibi olmak istemez misiniz? Kesinlikle “Evet isteriz.” diyeceksiniz. Öyleyse eş seçimi konusunda “aşk ve muhabbet” duygularını göz önünde bulundurmak zorundasınız; sevdiğiniz ve sizi seven bir kimse ile evlenmelisiniz. Evlilik, fiziki bağlılıkla birlikte gönül bağlılığı anlamına gelir. Bu bağlılığın, ömrün sonuna kadar sürebilmesi için çok sağlam olması zorunludur. Böyle bir özelliğe de yalnızca iki temel ilke üzerine kurulmuş olan bağlılık sahiptir. Bu iki temel ilke, önceden de açıklandığı gibi; iki tür aşk çeşididir.
Mutlu bir yaşam için, tek taraflı aşk ve muhabbet yeterli değildir. İki eş de birbirlerini sevmek zorundadırlar. Onlardan biri ötekini sever, ancak öteki onu sevmezse, yine de sorunlarla karşılaşacaklardır. Eşin ilgisizliği ve sevgisizliği, ötekinin ilgisini ve sevgisini yok edecektir. Sonunda da, birbirlerinden nefret etmeye başlayacaklardır. Tek taraflı değil, iki taraflı aşk ve muhabbet mutluluk vericidir.
Birçok gencin yakalandığı tehlikeli oltalardan biri de (genellikle de kurtulamamaktadırlar.) şudur: Eşler, evlenmeden önce birbirlerini sevmediklerini anlıyorlar. Veya biri seviyor, ancak öteki sevmiyor. Dolayısıyla evlenmekten vazgeçmek istiyorlar. Ancak aile fertleri şöyle diyorlar; “Şimdilik evlenin, nikâhta keramet vardır. Sonra birbirinizi seversiniz!” Tecrübesiz gençler de onların sözüne inanarak evleniyorlar. Ancak evlendikten sonra birbirlerini sevememelerinin yanı sıra gün geçtikçe birbirlerinden nefret etmeye bile başlıyorlar. Dolayısıyla sorunlar da yakalarına yapışıyor. Bunlara evlenmelerini öğütleyen ve “Sonra birbirinizi seversiniz.” diyen kişiler ise, artık ortalıklarda görünmüyorlar. Herkes kendi işiyle uğraşıyor. Bunlar soğuk, ruhsuz ve bir yığın sorunla baş başa kalıyorlar. Zaten artık çok geç olmuştur; bir şey yapmak isteseler bile, yapamıyorlar.
(Kız ve erkek) Gençler şu önemli noktaya dikkat etmek zorundadırlar: Sevgi ve muhabbet, ilk başta olmalı ve evliliğin temelini oluşturmalıdır. Aşkın sonradan oluşacağına dair bir garanti yoktur. Bu mantıkla evlenen ve hayatları alt üst olan birçok kişi görmüş bulunmaktayım. Sonraki sayfalarda, bu konuyla ilgili olan acı öykülerden birini sizlere anlatacağım.
Şimdi burada, Ayetullah İbrahim Emini’nin açıkladığı iki hüzün dolu mektubu aktarmaya çalışacağız:
İlk Hüzünlü Mektup:
“Bir kadın… mektubunda şöyle söylemektedir: Bir yıl önce kendisini daha önceden tanımadığım bir erkekle evlendim. Evimize iki defa gelmişti. Ancak ben “Gelecekte eşim olacak bu kişiyi seviyor muyum, yoksa sevmiyor muyum?” sorusuna cevap verecek kadar önemli bir dikkate sahip değildim. Kendi kendime “Nikâh kıyıldıktan sonra sevgi oluşacaktır.” diyordum. Ancak nikâh kıyıldıktan sonra ona karşı hiçbir sevgimin oluşmadığını anladım. Sonra konuyu aileme anlattım. Ancak onların çok şiddetli tepkisiyle karşılaştım. Bana şöyle dediler: “Sonra seversin!” Ancak evliliğimizin üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine karşın; sevgi oluşmamasının yanı sıra onu görmekten bile nefret etmeye başladım. Eşim de kendisini sevmediğimi biliyor… Gerçekten yok oluyorum. Birkaç defa intihar etmeyi düşündüm. Ancak Allah’tan korktum. Yaşantım cehenneme dönüştü. Yanıyorum... Yakıyorum… Ne yapacağımı bilmiyorum…”[71]
İkinci Hüzünlü Mektup:
“ … Şehrinden … Bey mektubunda şöyle söylemektedir: Beş yıldır bir devlet dairesinde görev yapmaktayım. Yaklaşık dört yıl önce de amcamın kızıyla evlendim. Ancak bu evlilikle hayatım karardı. Çünkü anne ve babamın ısrarları sonucunda, daha önceden davranışlarından hiç hoşlanmadığım bir kızla evlenmiştim. Ben bu kızı sevmiyordum. Ancak anne ve babamın baskıları sonucu onu istemeye gitmiştim. Kendi hayatımı da ve onun hayatını da mahvettim. Geçmişi ne kadar unutmaya çalıştıysam ve yeni hayatımı ne kadar sevmeye uğraştıysam da, yapamadım. İşten çıkıp eve gittiğim zaman eşimin, annemin ve babamın rahatsız olmalarına neden oluyorum. Şimdi annem ve babam yaptıkları yanlışı anlamışlar. Ancak iş işten geçmiştir. Ne yapacağımı bilmiyorum. Her zaman namazlarımdan yaşlı gözlerle ayrılıyorum. Ellerimi dua etmek için kaldırıyor ve şöyle diyorum: Bu kızın hayatını niçin mahvettim!? Niçin onu mutlu edemiyorum!?”[72]
“Kız ve erkek arasındaki aşk; evlilik hayatının kutup noktasıdır. Evlenmeden önce var olması gerekir. Evlilik binası bu temel üzerine kurulmalıdır.” konuları iyice aydınlanmıştır.
Ancak şimdi şöyle bir soru ile karşı karşıyayız:
Kız ve erkek, evlenmeden önce birbirlerini görmemiş ve tanımamışlar. Veya birbirlerini tanımaktalar; ancak evlenmeyi planlamamışlar. Birbirlerine karşı herhangi bir duygu da beslememektedirler. Bu konuyu ilk defa görüşecekler. Aralarında bir sevginin oluşması mümkün müdür? Birbirlerini sevdiklerini veya sevmediklerini nasıl anlayabilirler? İki tarafın da daha önceden herhangi bir arkadaşlıkları yoktu. Dolayısıyla birbirlerini sevdiklerini veya birbirlerinden nefret ettiklerini nasıl anlayabilirler?
Kısaca, aşk veya nefret oluştuğunu anlamanın yolu nedir?
Cevap: Bu soru, çok önemli bir sorudur. Bu konuya çok dikkat etmek gerekir. Şimdi bu konu hakkında yapılacak olan açıklamalara lütfen dikkat ediniz:
İffetsizler arasında meşhur olan ve gayri meşru olarak kurulan sokak arkadaşlıkları ve dostlukları, kız ve erkek için hayırlı değildir. Bu tür ilişkiler, hiçbir zaman mukaddes ve mutlu bir evlilikle sonuçlanmaz. Biz, böyle aşk ve dostluk türlerini hiçbir zaman onaylamadık ve onaylamayacağız. Bizim aşk ile kast ettiğimiz şey, bu değildir. Bu tür gayri meşru olarak kurulan aşklar ve dostluklar, gençlerin şahsiyetlerine ve şereflerine ağır darbeler indirmektedir. Birçok sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Kız olan taraf ise, erkek tarafından daha fazla zarar görmektedir.
Heveslerinden dolayı iffetlerini kaybeden kızların durumu çok acı vericidir. Bu tür rezil oyunlarla mutlu bir yuvanın kurulduğu hiçbir zaman görülmemiştir. Bilgisiz kızların bazıları, üçkâğıtçı yalancıların sözlerine ve vaatlerine kanmaktadırlar. Mutlu bir yuva kurma ümidiyle, şereflerini ve namuslarını kaybetmektedirler. Sonra da üzüntüler ve pişmanlıklar içinde gark olmaktadırlar. (Kuşkusuz erkekleri kandıran ve onları bedbaht yapan kızlar da bulunmaktadır.)
Ancak aşkın doğru yolu ve sorulan sorunun cevabı şudur:
Beşinci ve altıncı bölümlerdeki konulara dikkat edilirse, bu mesele kolayca çözülecektir. Yani öncelikle beşinci bölümdeki ölçüleri ele alacağız. Sonra altıncı bölümde çizilen yolları takip etmeye başlayacağız. Evlenmeyi düşündüğümüz kişi hakkında bilgi edindikçe ve onu tanıdıkça, ilgimiz veya ilgisizliğimiz ortaya çıkmaya başlayacaktır. Onun ve ailesinin özelliklerini öğrendikçe, aşk veya nefret kalbimizde belirecektir. Olumlu veya olumsuz son kararı verinceye kadar bu yöntemi uygulamaya devam etmeliyiz.
Altıncı bölümün ilk aşamasında uygulanması gereken (danışmak, aracı koymak, araştırmak, elçi göndermek vb.) yöntemlerle kesin bir sonuca ulaşamazsak, son aşamaya ulaşabilmek ve kararımızı açıklayabilmek için bir sonraki (mektup yazmak, fotoğraf göndermek, sohbet etmek, görüşmek vb.) yöntemleri uygulamaya devam edeceğiz.
Altıncı bölümün sonunda söylediklerimizi unutmamanız gerekir. Onu uygulama yeri, işte burasıdır. Orada açıklanan şeylerin aynısı uygulanır ve eş seçimi konusunda açıklanan aşamalar, ağır ağır, sabırla ve çok dikkatli bir şekilde yerine getirilirse; beşinci bölümdeki ölçüler de göz önünde tutulursa, “âşık olma veya nefret etme” durumları kesinlikle ortaya çıkacaktır.
Kız ve erkeğin, birbirlerine ilgi duydukları belli olmadıkça, evliliğe adım atmamaları gerektiği konusunu ısrarla vurgulamak istiyorum. Kuşkusuz evlenmekten de vazgeçmemelidirler. Aşk ve nefret belli olmazsa; birbirleriyle evlenmek istediklerini veya istemediklerini bilmiyorlarsa; (olumlu veya olumsuz) son kararı vermemelidirler. Birbirlerini istedikleri veya istemedikleri belli oluncaya kadar aynı yolu devam ettirmeli ve altıncı bölümde açıklanan çizelge üzerinde durmalıdırlar.
Kardeşlerim! Bozuk etkenlerin tesiri altında kalmamak için uyanık olunuz. Sabırlı davranarak ve konunun bütün yönlerini değerlendirerek son kararınızı veriniz. Belki bazıları üzerinizde baskı oluşturarak şöyle söyleyebilirler:
“Niçin oyalıyorsun? Evleneceğin kişinin ne kusuru var ki? Hadi, biran evvel cevap ver. Bu kadar uzunca düşünmeye hiç gerek yok. İnsanlar duyarlarsa şöyle veya böyle söylerler. Bunu geri çevirirsen kalbim kırılır. Sana beddua ederim. Ömrünün sonuna kadar eşsiz kalırsın! Sen yalnızca “evet” diye söyle, yeter. Öteki işleri biz yapacağız. İşler kendiliğinden düzelecek…”
Bu yöntemler etkili olmazsa, (özellikle kızı) belki tehdit de edebilirler. Baskı oluşturarak ve korkutarak istemediği bir evliliğe de zorlayabilirler…
Ancak siz, bu tür anlamsız tehditlere ve sözlere aldırış etmeyin. Hiçbir şey olmaz. Sizin “evet” sözünüz olmadıkça hiçbir şey yapamazlar. Kız ve erkeğin rızası olmaksızın yapılan nikâh, batıldır. Böyle bir evlilik gayri meşrudur. Siz, böyle bir evliliğe boyun eğmeyiniz. Bazı yaşlılar olumsuz veya şüpheli bir cevapla karşılaştıkları zaman şöyle diyorlar: “Evleneceğin kişinin ne kusuru varmış? Niçin kabul etmiyor ve geciktiriyorsun?” Onlara şöyle cevap vermek gerekir: Ret cevabı vermek veya geciktirmek için onun bir kusuru olması gerekmiyor. Belki de çok iyi bir insandır. Ancak bu, onun iyi bir eş olacağı anlamına gelmez. Verilecek karar ise, evlenecek kişinin en doğal hakkıdır. Dolayısıyla istediğini kabul eder ve istediğini de ret eder.
Evlilik, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanmadığı takdirde, hayatı, kargaşa ve sorunlarla dolu bir zehir gölüne çevirir. Hiçbir kanun, güç ve sözleşme de ona çeki düzen veremez. Üstat Şehit Mutahhari bu konuda şöyle söylemektedir:
“Kanun veya güç yardımıyla iki kişiyi iş birliği yapmaya, adalet esasları üzere sözlerini yerine getirmeye ve uzun yıllar boyunca işbirliklerini sürdürmeye zorlamak mümkündür. Ancak kanun veya güç yardımıyla iki kişiyi birbirlerini sevmeye, birbirlerine karşı samimi olmaya, birbirleri için özveride bulunmaya ve ötekinin mutluluğunu kendi mutluluğu olarak kabul etmeye zorlamak olanaksızdır.”[73]
Bu konunun sonunda, yine her zamanki nasihatimizi hatırlatmakta yarar görüyoruz:
Dikkate evet, ancak vesveseciliğe hayır!
Müminlerin Emiri İmam Ali şöyle buyurmaktadır:
“Dikkat, dikkat ey dinleyen! Ciddiyet, ciddiyet ey  gafil! Hiçbir kimse sana bilen kişi gibi haber veremez.”[74]
 
 
6. BÖLÜM
 
 
 
 
 
 
SEÇİM
 
 
 
 
–—
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Önceki konularda (özellikle beşinci bölümde), kendileri için açıklamalarda bulunduğumuz kişiler tarafından şöyle bir soru sorulmuştu: “Hangi yollar yardımıyla eş tanıyıp seçmek gerekir?” Bu soruyu soran kişilere kısaca şöyle demiştik: “Bu konunun sırası gelinceye kadar sabrediniz. Orada geniş bir şekilde cevaplanacaktır.” Şimdi onu cevaplama sırası gelmiştir.
Buraya kadar evliliğin fazileti, evliliğin zamanı, erken evlenmenin yararları ve geç evlenmenin zararları, evliliğe engel olan sorunlar-çözüm yolları ve eş seçimi konusunda uyulması gereken ölçüleri öğrenmiş bulunmaktayız. Allah’ın izniyle evlenmeye karar verdik. Ne yapmamız gerekiyor? Elimize aldığımız ölçülere uygun bir şekilde eş seçmenin yolu nedir? Göz önünde bulundurduğumuz özelliklerin var olup olmadığını belirlemek için neler yapmalıyız? Sözün özü, teori konularını öğrendik. Şimdi bunları pratiğe geçirmek istiyoruz. Bu yolu nasıl aşmalıyız?
Cevap: Gerekli ölçüler insanın elinde olduğu ve ne istediğini bildiği zaman, yolu aşmak çok da zor değildir (çok hassas ve dikkat isteyen bir konu olsa da.) Nitekim nereye gideceğini ve ne istediğini bilen yolcu da buna benzer. Ancak böyle bir yolcunun elinde, hedefine sağ-salim ulaşabilmesi için kesinlikle yol haritası olmalıdır.
Anlattıklarımızdan, beşinci bölümün sonuna kadar maksat ve hedefin ne olduğu anlaşılmıştır. Bu bölümde ise, yol haritası açıklanacaktır.
Seçim
Bireylere çeşitli sorumlulukları vermek için, bu sorumlulukların ölçüleri belirlenir. Sonra bireyler, belirlenen ölçülere göre seçilir. Eş sorumluluğu vermek için de, bu büyük sorumluluğun ölçülerine uygun olan kişileri seçmek gerekir (ister kız olsun, ister erkek olsun). Bu seçim, her ikisinin de gelecekteki hayatlarında çok önemli bir role sahip olacaktır.
Kız ve erkek, eş olarak seçmek istedikleri kişiyi, bütün yönleriyle mükemmel bir şekilde tanımak zorundadırlar. Bu şekil bir tanıyışa ulaşmak, kesinlikle gerekli olan konulardandır. İnsanın bir ömür boyunca birlikte yaşayacağı, her şeyine ortak edeceği, kaderini birleştireceği, kendine en yakın kişi olarak belirleyeceği ve ebedi bir sözleşme yapacağı kimseyi yeteri kadar tanımaması kabul edilebilecek bir şey değildir. Bu vadideki köprüsüz ırmağa ayak basmak, bir tür manevi intihardır. Akıllı ve bilgili bir insan kesinlikle böyle bir şey yapmaz.
Din ve mezhep seçiminden sonra, (insan hayatı boyunca) hiçbir seçim, bu seçim kadar önemli değildir. Peygamberler ve ilahi rehberlerden sonra, hiçbir kimse eş kadar insanın kaderinde belirleyici olamaz (Anne ve babanın fonksiyonları daha çok evlilikten önceki dönemle ilgilidir. Burada işlediğimiz konu, evlilikten sonraki dönemi içermektedir). İnsan, bu konunun önemini hangi sözcüklerle açıklayacağı konusunda aciz kalmaktadır.
Ben şuna inanıyorum: İnsan kaderi üzerinde eşin önemini ve eş seçimi konusunda dikkat etmeninin zorunluluğunu, olması gerektiği gibi anlatabilmek olanaksızdır. Bu konuda ne söylenirse söylensin ve ne yazılırsa yazılsın, yine de konunun hakkı verilmiş olmaz. Hatta eşler bile, uygulama alanında, kendi kaderleri konusunda birbirlerinin etkilerini ve rollerini anlamayabilirler. (Bu konu yavaş yavaş gerçekleştiğinden dolayı böyledir.) Ancak etkileme ve etkilenme, sürekli olarak işini yapmaktadır.
Evlilik dünyası, gerçekten sırlarla dolu, şaşırtıcı ve ilginç bir dünyadır.
İnsanların geneline göre, danışmanın önem ve ehemmiyeti, tartışma götürmeyen konulardandır. Dolayısıyla burada onun önemini açıklamaya gerek yoktur. Burada açıklanması gereken nokta, “ eş seçimi konusunda, danışmanın nasıl yapılması gerektiği” konusudur.
Her insan, bulmak için zahmetlere katlanması gerekse bile, bilgili bir kılavuz seçmek ve hayatın önemli konularını ona danışmak zorundadır. Çünkü insanın yaşamını yönlendiren kılavuzun, çok olumlu etkileri bulunmaktadır.
Dik başlı olmak ve bilgili insanlara danışmamak, gençler için çok tehlikelidir. Özellikle de eş seçimi konusunda, telafisi imkânsız olacak pişmanlıklara yol açması mümkündür.
Yüce Allah iman eden insanların özelliklerini açıklarken şöyle buyurmaktadır:
“Onların işleri, kendi aralarında danışma iledir.”[75]
Bu bakımdan, evlilik aşamalarının tamamını bilgili bir kılavuza danışmak gerekir. Bütün konular tek tek ona açıklanmalıdır.
Herkese danışmak doğru değildir. Çünkü danışman olan kişi danışmanlık özelliklerine sahip olmazsa, kendisine danışan kişiyi yanlış yönlendirir. Dolayısıyla zararı faydasından daha çok olmuş olur.
Danışman Kişinin Özellikleri:
1- Dindar olmalıdır: Dinsiz bir insana güvenilmez. Dindar insan güvenilir olmasına ek olarak; olaylara, İslami bir gözlükle bakar ve İslami ölçülere uygun bir şekilde değerlendirir.
2 -Akıllı ve anlayışlı olmalıdır.
3- Evlilik ve eş seçimi konuları hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmalıdır.
4- Görüş açıklama konusunda özgür olmalıdır. İnancını ve düşüncesini; özgürce, korkmadan ve yanlış maslahatları gözetmeden açıklayabilmelidir. Hür düşünce sahibi olmayan bir insan, danışan kişinin aleyhine sonuçlanacak bir takım maslahatlar gözetebilir.
5- Şefkatli ve hayırsever bir insan olmalıdır.
6- Güvenilir ve sır saklayabilen bir insan olmalıdır.
Ve…
Anneler ve babalar, bu konu hakkında önemli bir role sahip olabilirler. Gençler için şefkatli ve hayırsever birer danışman olabilirler. Deneyimlerini çocuklarına aktarabilirler. Ancak düşüncelerini kabul etmeleri için onları zorlamamalıdırlar.
Gençler, bilgili kişilere danıştıktan ve büyüklerin deneyimlerinden yararlandıktan sonra, son kararlarını kendileri vermelidirler. Danışan kişi ile danışman olan kişi arasındaki ilişki, pilot ile havaalanı gözetleme kulesi görevlisinin arasındaki ilişki gibi olmalıdır. Yani kılavuzluk bilgilerini almalıdır. Ancak direksiyon ve kontrol kendi elinde olmalıdır.
Yüce Allah bu konuda Peygamber efendimize (s.a.a.) şöyle buyurmaktadır:
“İş hakkında onlara danış. Karar verdiğin zaman ise Allah’a dayan.”[76]
Evlilik konusundaki aracı ve tanıtıcı; kız ve erkeği tanıyıp onları birbirlerine tanıtan kişiye denir. Tanıtmaya ilave olarak, bir sonraki süreçlerde de onlara yardım eden kimsedir. Veya kendisi direkt olarak tanıtmadığı halde, genç veya ailesi veyahut akrabaları ona başvurarak evlenmek için uygun bir kişiyi tanıtmasını isterler. Veyahut eş seçimi konusunda kılavuzluk ve yardım eden kişidir.
Bu işin sevabı ve önemi, dördüncü bölümün sonunda açıklanmıştı. Dolayısıyla artık tekrar etmemize gerek yoktur.
Aracılık ve tanıtma faktörü, eş seçimi hakkında çok önemli roller oynayabilir. Dolayısıyla çok dikkat edilmelidir. Herkese güvenmek doğru değildir. Aracı ve tanıtıcı kişi özel sıfatlar taşımak zorundadır. Kız ve erkek bu konuda araştırma yapmak zorundadırlar:
Aracı ve tanıtıcılar birkaç çeşittir:
Bu özelliklere sahip olan kişiler, ölçüleri bilmekte, bu önemli görevin gelenek ve göreneklerini çok iyi tanımaktadırlar. Dolayısıyla rahat bir şekilde bu sorumluluğun altından kalkabilecekleri için bu tür özelliklere sahip olan insanlara güvenmek gerekir. Aracı ve tanıtıcıları değerlendirmenin ölçüleri, danışma bölümünde açıklanmıştır. Yani danışman olan kişi için açıklanan özelliklere sahip olmak zorundadır.
Danışman ve tanıtıcı, aynı kişi olabileceği gibi farklı kişiler de olabilirler. Yani danışman olan kişi, aracı ve tanıtıcı da olabilir. Yine bu işlerden yalnızca birini yapması da mümkündür. Yani danışman olabilir. Ancak tanıtacak bir kimse olmayabilir…
Bu çeşit insanların niyetleri hayır üzeredir. İyi bir iş yaparak sevap kazanmak isterler. Ancak bu işin yollarını ve yöntemlerini bilmemektedirler. İyilik yapmak isterler. Ancak eş seçimi konusundaki ölçüleri bilmedikleri için (bilmeden) kötülük yaparlar. Niyetleri iyilik üzeredir. Ancak yaptıkları kötüdür. İyilik isterler. Ancak bilgili değildirler. Bu çeşit özelliklere sahip olan kişilere güvenmek, çok zarar vericidir. Pişmanlığa neden olur.
Yardımsever, iyi niyetli ve çok çalışkan bir kişi vardı. Başkalarına iyilik etme ve yardım yapma konuları, onun en bariz özelliklerindendi. Bu konuda da çok başarılıydı. Onun hayırlı işlerinden biri de, kızları ve erkekleri birbirlerine tanıtarak aracılık yapmaktı. Ancak bu konu hakkında yeteri kadar bilgiye ve deneyime sahip değildi. Bu bakımdan, yapmış olduğu aracılıklar genellikle başarısız bir şekilde sonuçlanıyordu.
Onun aracılıklarından biri de şöyle gerçekleşmişti:
Kadir adındaki erkeğe Sevim adındaki kızı tanıtmıştı. Sevim’i çok övmüştü. Ancak kardeşinin özelliklerini çok iyi bilen ve Sevim hakkında da yeteri kadar bilgiye sahip olan Kadir’in erkek kardeşi, aracıya şöyle söyledi: “Bu kız, kardeşim için uygun değildir. Birbirlerine denk değildirler. Başarılı bir evlilik yapamazlar…” Ancak aracı ısrar ederek şöyle dedi: “Bırak, karşılıklı konuşsunlar. Birbirlerini görsünler. Belki sonra ortak bir noktaya ulaşırlar.” Kardeşinin bilgisizliğinden haberdar olan ve Sevim’in de şeytanca hilelerini yeteri kadar bilen Kadir’in erkek kardeşi, aracıya şöyle dedi: “Ben kardeşimi çok iyi tanıyorum. Onun ruhsal yapısından haberdarım. Eğer bu kızla (Sevim ile) konuşursa aldanacaktır. Ona teslim olacaktır. Dolayısıyla aralarında yüzeysel bir anlaşma gerçekleşecektir. Ancak bu anlaşma, gerçek bir anlaşma olmayacaktır. Bu bakımdan gelecekte çok kötü sonuçlar doğuracaktır…”
Ancak aracı aynı şekilde ısrar etmeye devam ediyordu. Bu şekilde davranmasında ise, tamamen iyi niyet taşıyordu. Kesinlikle kötü bir maksadı yoktu.
Sonuç olarak, Kadir meydana çıkmıştı… Kardeşi, Kadir’le de konuşarak şöyle dedi:
Kardeşim! Bu kız, yarana merhem olmaz. Sahip olduğu özelliklerle sana uygun bir kız değil. Eğer onunla evlenirsen hayatınız mahvolacak…”
Ancak onun telaşları sonuç vermedi. Kadir ile Sevim görüştüler ve konuştular. Sonunda da kardeşinin söylediği gibi; Kadir, Sevim’in cilvelerine teslim oldu… Ve evlendiler. (Yazık!)
Bu uğursuz ve hayırsız evlilikten dolayı, eşi ve benzerini duymadığım kötü olaylar meydana geldi. Yani şimdiye kadar, bir evliliğin bu kadar mutsuz ve kötü olduğunu, ne işittim ne de gördüm.
Kadir’in erkek kardeşi aracıya şöyle dedi: “Ne yaptığını gördün mü?” Aracı şöyle cevap verdi: “Benim niyetim iyi idi. Kesinlikle böyle olmasını istemezdim.” Kadir’in kardeşi şöyle dedi: “Ben senin iyi bir niyete sahip olduğunu biliyorum. Ancak bu işi yapmaya gücün yetmediği için kötülük yapmış oldun. Artık bu tür hayır işleri yapma…”
Bu aracı da, İsmail ile Safiye’yi (öyküleri beşinci bölümde açıklanmıştır.) birbirlerine tanıtan kişiye benzemektedir.
Bunların niyetleri kötüdür. Yaptıkları iş de kötüdür. Göz boyayarak, hile yaparak ve süslü sözler söyleyerek çirkin hedeflerine ulaşmak isteyen hokkabaz tellallara benzerler.
Gençler ve aileler, böyle üçkâğıtçılara müptela olup hilelerine kanmamak için çok dikkat etmek zorundadırlar.
Gençlere Verilmesi Gereken Bir Öğüt
İlk gruptaki aracılar, eş seçimi konusunda gençler için iyi yardımcılar ve güvenilir insanlar olmalarına karşın; “Ne söylerlerse ve kimi tanıtırlarsa gençler ille de kabul etmek zorundadır.” diye bir şey söz konusu değildir. Son kararı vermek zorunda olan yine gençlerin kendileridir. Yani aracıların görevi; yalnızca kılavuzluk etmek, tanıtmak ve yardım etmektir. Dolayısıyla son kararı vermek, kız ve erkeğe düşer. Bu önemli noktayı hiçbir zaman unutmayınız.
Yol haritası bölümündeki en önemli yöntemlerden biri de araştırmadır.
Altıncı bölümü yazdığım günlerde, bir kuruluşta çalışan biri, aynı kuruluşta çalışmak isteyen başka bir kişi hakkında araştırma yapmak için yanıma geldi. Çalışmak isteyen kişi hakkında yaptığımız konuşmalardan sonra, araştırmacı olan kimseye şöyle dedim: “İşiniz çok önemli olduğu için çalışacak olan kişileri dikkatli bir şekilde seçmelisiniz…) O bana şöyle dedi: “Bu kuruluşa girmek isteyen kişi hakkında, yaklaşık 6 ay araştırma yapıyoruz. Onu tanıyan birçok kimseyle temasa geçiyoruz. Birçok araştırma yapıyoruz. Eğer bütün yönleriyle istediğimiz ölçülere sahip olmazsa, onu kabul etmeyiz.”
O gittikten sonra, kendi kendime şöyle dedim: “Bir kişiyi bir göreve atamak için 6 ay araştırmak gerekiyorsa; bir ömür boyu ortak olunacak bir yaşamın sorumluluğuna atanacak, kendisiyle bir nesil oluşturulacak ve insanın mutlu ya da mutsuz olması konularında çok önemli bir rolü belirleyecek olan eşi seçmek için, acaba ne kadar araştırma yapmak gerekir? Bununla birlikte, eğer o kişi kötü bir işçi ise, onu kolay bir şekilde değiştirmek mümkündür. Ancak eğer kötü ise, bir eşi değiştirmek gerçekten çok zordur. Hatta bazen olanaksızdır. (İster kadın olsun, ister erkek olsun)
Neden olmaksızın ve yeteri kadar bilgi bulunmaksızın bir kimseyi eş olarak seçmemek gerekir. Aynı şekilde neden olmaksızın ve yeteri kadar bilgi bulunmaksızın hiçbir kimseyi de ret etmemek gerekir. Kabul etmek ve ret etmek için nedenimiz olmalıdır.
Bazıları, eş adayı olarak açıklanan kişiyi tanımadıkları için, onu ret etmektedirler. Tanınmayan bir kimseyi kabul etmek ne oranda yanlış ise, reddetmek de aynı oranda yanlıştır. Belki reddettiğimiz kişi, çok uygun ve çok iyi bir insan olabilir. Belki de kaçırdığımız için, artık onun gibi iyi bir insan bir daha karşımıza çıkmayacaktır.
Araştırma ölçüsü, herkes için aynı değildir. Araştırılacak olan kişi çok yakın ve tanıdık biri olursa, az araştırma yapılmalıdır. Tanınmayan bir kimse olursa, çok araştırma yapılmalıdır. Akraba ve tanıdıklarıyla evlenmek isteyen kimselerin işleri, daha kolaydır. Belki de araştırma konusunda yerine getirilmesi gereken bütün konulara uymak zorunda kalmayacaklardır. Ancak onlar da bütün yönleriyle araştırmak ve danışmak zorundadırlar. Sonuç olarak, bütün yönleriyle yeteri oranda bilgi sahibi olunmalıdır.
Araştırma yaparken çeşitli yolları aşmak gerekir. Konunun ayrıntılarını incelemek gerekir. Çeşitli bilgiler elde ederek bir araya getirmek gerekir. Adım adım sonuca ulaşabilmek için, bu bilgiler üzerinde düşünmek, danışmak ve değerlendirme yapmak gerekir. Araştırma yollarının hepsi aşılmalıdır. Elde edilen bütün bilgiler, maksada ulaşmak yolunda bir kılavuz gibidir. Bütün ayrıntılar (küçük olsalar dahi), genel olan sonuca ulaşabilmek için vesiledir.
Ayrıntılar, insanı genel konulara ulaştırır. Ancak ayrıntıların her birine tek başına güvenmemek ve ondan sonuç çıkarmamak gerekir. Genelinin yardımıyla bir sonuç elde edilerek karar verilmelidir.
Şimdi araştırma yollarını ve kullanım şekillerini açılayacağız:
Beşinci bölümün, Ailevi Asalet başlığında bu konu kısaca şöyle açıklanmıştı: “… Tek bir kök ile beslenen dallar örneğinde olduğu gibi; özelliklerin bazıları, bir ailenin bütün bireylerine yayılıp geçer. Dolayısıyla aile bireylerinin tamamı, bazı ortak özelliklere sahip olurlar…” Bu ölçü, araştırma konusunda çok iyi bir kılavuzdur. Ailesinin özelliklerini inceleyerek, aynı özelliğin aday olan kişide de büyük bir olasılıkla olduğunu söylemek mümkündür.
Peygamber efendimiz (s.a.a.) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“… Falan sülale ile evleniniz. Erkekleri namuslu oldukları için kadınları da iffetli olmuşlardır. Falan sülale ile evlenmeyiniz. Çünkü erkekleri iffetsizlik yaptıkları için kadınları da iffetsiz olmuşlardır…”[77]
Peygamber efendimizin (s.a.a) yukarıdaki buyruklarında, yalnızca iffetin ve iffetsizliğin özelliği açıklanmıştır. Ancak bütün özellikleri araştırmak için çok iyi bir ölçü oluşturmaktadır.
Aday olan kişinin ailesi ve yakınları; onun özelliklerinden, ahlakından ve davranışlarından haberdardırlar. Dolayısıyla onların yardımıyla aday olan kişiyi araştırmak mümkündür.
Dikkat!
Aday olan kişinin yakınları “Görüşümüz ona veya ailesine zarar verebilir. Onlar için bir problem oluşturabilir. Onların haklarını da korumalıyız.” şeklinde düşünerek maslahatlarını gözetmeleri mümkündür. Bu bakımdan gerçeği açıklamayabilirler. Onun eksikliğini gizleyebilirler. Sonuç olarak aday olan kişinin yakınlarının görüşleri delil olamaz. Yalnızca bir sonraki aşamalar için bir kılavuz olabilir. Ancak görüşü alınan kişinin güvenilir, adil, tarafsız, maksatsız bir insan olduğu ve gerçekleri gizlemediği anlaşılırsa; ona güvenmenin hiçbir sakıncası yoktur.
Güvenilir Bir Yol
Aday olan kişinin akrabaları içinde samimi bir arkadaşı olan kimse; hedefine ulaşabilmek için güzel bir nimet ve güvenilir bir yol bulmuş demektir.
Aday olan kişiyle uzunca bir süredir tanıdık olan ve gidip gelen yakın dostları, iş arkadaşları ve sınıf arkadaşlarının yardımıyla araştırmak; çok güzel bir yoldur.
Aday olan kişinin yakınları hakkında bir önceki satırlarda açıklanan maslahat gözetmek, gerçekleri gizlemek vb. şeyler; bu bölümde de geçerlidir.
Öğretmenleri ve müdürleri; yakınlarının ve arkadaşlarının bilmedikleri şeyleri dahi bilmeleri mümkündür. Bir önceki bölümlerde açıklanan maslahat gözetmek, gerçekleri gizlemek vb. şeyleri yapmaları çok düşük bir ihtimaldir. Hatta bazen asla böyle bir şey yapmazlar.
Çünkü bunlar, (terim olarak) ne onun yakınları ve arkadaşlarıdırlar, ne de maslahat gözetme ve gerçekleri gizlemeye ihtiyaç duyarlar. Öte taraftan bunlar genellikle anlayışlı ve aydın kişilerdir.
Bu yol, çok güzel ve çok faydalı bir yoldur.
Aday olan kişinin düşmanları, onun eksiklerini daha açık bir şekilde belirtirler.
Kuşkusuz bunların görüşleri, hiçbir şekilde delil olamaz. Dolayısıyla bu konuya ilişkin bir ölçü gibi değerlendirmemek gerekir. Ancak bilgi toplamak için çok faydalıdır. Aday olan kişi hakkında açıkladıkları eksiklikler, öteki yollar yardımıyla da anlaşılmadıkça, dikkate alınmaması gerekir.
DÖRDÜNCÜ YOL: ELÇİ GÖNDERMEK
Bu yöntem, yol haritası yöntemlerinin en iyilerindendir. Onu şöyle gerçekleştirmek mümkündür:
Kız ve erkek, yakınlarından veya arkadaşlarından birkaç kişiyi seçerek aday olan kimsenin evine göndermelidirler. Elçi göndermeden önce, bu önemli görevin sorumluluğunu ve yapılması gerekenleri, onlara anlatmalıdırlar. Yani dikkat etmeleri gereken konuları, güzel bir şekilde açıklamaları gerekir.
Kader belirleyici bu önemli göreve herkesi seçmemek gerekir. Elçiler, bazı özel sıfatlara sahip olmak zorundadırlar:
1- Akıllı olmalıdırlar.
2- İyi niyetli olmalıdırlar.
3- Güvenilir olmalıdırlar.
4- Doğru ölçütlere sahip deneyimli birer insan olmalıdırlar.
5- Elçiler grubu, hem gençlerden hem de yaşlılardan oluşmalıdır.
Görevlendirilen elçiler gençlerden ve yaşlılardan oluşmalıdırlar. Çünkü yaşlılar, gençlerin sahip olmadıkları deneyimlere sahip olabilirler. Gençler de, yaşlıların yoksun olduğu bazı görüşlere ve ölçütlere sahip olabilirler.
Elçiler görevlerinden döndükten sonra, kız ve erkek tarafı bilgileri ve görüşleri almalıdırlar. Bunlar üzerinde dikkatli bir şekilde düşünmeli ve danışmalıdırlar. Konu bütün yönleriyle incelendikten sonra, bir sonraki girişimleri uygulamak için karar vermelidirler.
Dikkat!
Elçilerin görüş ve bilgileri, kılavuz hükmündedir. Yani son karar hükmünde değildir. Görüşlerinin yanlış olma olasılığı da vardır. Bu aşamada da, konuyu bütün yönleriyle inceledikten sonra son kararı verecek olan kişiler, yine kız ve erkektir.
Kız ve erkek, önceki yolları gerçekleştirdikten sonra, sonuç olumlu olursa, bir sonraki adımda mektup yazabilirler.
Bizim mektup ile kast ettiğimiz şey; bazılarının yazdığı dine aykırı aşk mektupları değildir. Kast ettiğimiz şey şudur: Kız ve erkek, ailelerinin gözetimi altında dini inançlara ve namus kurallarına uyarak; görüşlerini, hedeflerini, isteklerini, eş olacak olan kişiden beklentilerini, ölçütlerini, kıstaslarını, geleceğe yönelik olan programlarını, huylarını vb. şeyleri edepli ve açık bir şekilde yazıp elçiler vasıtasıyla birbirlerine göndermeleridir.
Mektup gerçeklere uygun bir şekilde yazılırsa, birbirlerini tanıma ve son karara ulaşma konusunda etkili olabilir.
Bu mektuplarda, hiçbir şekilde aşkla ilgili konuların olmaması ve karşı tarafın kalbini kazanmaya yönelik girişimlerde bulunulmaması gerekir. Çünkü:
İlk olarak; bu tür şeyler haramdır.
İkinci olarak; bu tür konular, doğru karar verme yeteneklerini zayıflatmakta ve duygulara teslim etmektedir.
Üçüncü olarak; birbirleriyle evlenecek olmaları kesinlik kazanmamıştır. Belki de olumsuz bir sonuç ortaya çıkacaktır.
Önceki yollar aşıldıktan sonra, eğer sonuç olumlu olursa; kız ve erkek de birbirlerini görmemişlerse; birbirlerinin fotoğraflarını görmeleri, tanıma ve karar verme açısından etkili olabilir.
Yine bizim fotoğraf ile kast ettiğimiz şey; dini inançlara ve namus kurallarına aykırı bir şekilde verilen fotoğraflar değildir. Fotoğraflar, aile bireylerinin güvenilir elçileri vasıtasıyla gönderilmelidir. Bakıldıktan sonra da geri verilmelidir.
Bu yol, hiçbir şekilde son karar için delil olamaz. Çünkü fotoğraf, bireylerin gerçek iç durumlarını yansıtamaz. Hatta bütünüyle dış görünüşü de yansıtması olanaksızdır. Bu bakımdan tanımaya yardım edecek detay bir konudur. Sonraki adımlar için küçük bir adımdır.
Yol haritası yöntemlerinin en önemlilerinden ve en etkililerinden biri de, kız ve erkeğin karşılıklı konuşmalarıdır. Önceki yollar aşıldıktan sonra sonuç olumlu olursa, kesinlikle kız ve erkeğin karşılıklı görüş alış verişinde bulunmaları gerekir. Başkalarının baskısı altında kalmadan, korkusuz bir şekilde ve sakin bir ortamda birbirlerinin görüşlerini dinleyip incelemelidirler.
Bu mülakat, soğukkanlı bir şekilde ve önceden alt yapısı hazırlanılarak yapılmalıdır. Mülakat yapılmasına karar verilen zaman ile görüşme zamanı arasında, kendilerini hazırlayabilmeleri ve söylemek istedikleri konuları not alabilmeleri için belli bir süre olması gerekir.
Bu görüşmeler, eğer birkaç kez ve belli zaman aralıklarıyla olursa çok iyi olur. İhtiyaç duydukları kadar vakit verilmesi gerekir.
Bu görüşmelerin önemli yararlarından biri şudur: Aday olan kişinin sözlerinin yardımıyla, içinde gizlediği birçok şeyi anlamak ve bazı özelliklerini bilmek mümkündür.
Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“İnsan içinde neyi gizlerse gizlesin, dil sürçmeleri ve yüz şekillerinde ortaya çıkar.”[78]
İmam Ali’nin (a.s) buyruğu bir tür kural ve yasadır. Yani insanın içinde sakladığı konular, bazen dilinden çıkıvermekte ve bazen de yüzündeki şekillerde kendini göstermektedir. Bu konu, insanların iç durumlarını öğrenmek için güzel bir yoldur. Çocuklarının mutluluğunu isteyen anneler ve babalar, bu konuda onlara yardım etmelidirler. Alt yapısını hazırlamalıdırlar. Gerekli olan huzurlu ortamı oluşturmalıdırlar. Allah korusun! Bağnazlık göstererek görüşmelerini engellememelidirler. Bu tür görüşmeler, İslam dini ve akıl açışından da tavsiye edilmiştir. Sakın İslam’dan daha İslamcı ve peygamberden (s.a.a.) de daha Müslüman olmaya çalışmayalım.
Bu tür görüşmelere engel olan ve yaptıkları işi de İslami iffet ve haysiyet olarak açıklayan birçok kız annesi ve kız babası gördük.
Hâlbuki İslami iffet ve haysiyet, çocuklarımızın mutlu olabilecekleri ortamları hazırlamamız gerektiğini söylemektedir. Bu tür görüşmelerin, kız ve erkeğin birbirlerini tanımaları ve mutlu olmaları konusunda olumlu birçok etkileri bulunmaktadır.
Mülakatta gündeme getirilebilecek konular çok çeşitlidir. Çünkü bireyler; çeşitli inançlara, amaçlara, arzu ve isteklere sahiptirler. Ancak bazı konuları, genel oldukları için gündeme getirmek ve üzerinde konuşmak gerekir. Dolayısıyla bu alanda gençlere yardımcı olmayı ümit ederek birtakım ipuçları vermeye çalışacağız.
1- Geleceğin hangi çizgi üzerine kurulacağını açıklamak
Evlenmek isteyen tarafların hayatı hangi değerler üzerine kuracaklarını açıklamaları gerekir. Örnek olarak; dindar olan bir genç, yaşamının İslami değerler üzerine kurulmasını ister. Eşinin de böyle olmasını arzu eder. Hayatının diğer alanlarında da eşiyle birlikte İslam’a uymak ister.
2- Geleceğe yönelik amaçları konusunda konuşmak
Gelecekteki yaşamları için edindikleri amaçları açıklamaları gerekir. Bilimsel amaçlar, ahlaki amaçlar, sosyal amaçlar, mesleki amaçlar vb. şeyler.
(Beşinci bölümde belirtilmişti.) Eşler evlenmeden önce birbirlerine aktarmaları gereken “gelecekteki hayatlarında gerçekleşebilecek değişiklikler” konusunu açıklama yeri, işte burasıdır.
3- Doğru bir şekilde kendi özelliklerini ve huylarını açıklamak.
4- Birbirlerinden beklenti ve isteklerini açıklamak.
5- Birbirlerine, aileleri ve yakınlarına karşı nasıl davranacakları ve nasıl ilişki kuracakları konusunda görüş belirtmek.
6- Çocuklarını nasıl eğitecekleri konusunda görüş belirtmek.
7- Kendi eksiklikleri ve hastalıklarını açıklamak.
Kız ve erkek herhangi bir hastalık veya eksiklik sahibi iseler, azaltmadan ve çoğaltmadan birbirlerine söylemelidirler. Çünkü:
İlk olarak; söylemek farzdır. Eksiklikleri gizlemek; aldatmak, sahtekârlık yapmak ve ihanet etmek anlamlarına gelir. Bunlar da haram olan şeylerdir.
İkinci olarak; önceden söylenirse karşıdaki kişi, ya eksikleriyle birlikte onu kabul edecek veya reddedecektir. Kabul ederse, kendisini onun için hazırlayacaktır. Onu da doğru sözlü, hile yapmayan ve cesur bir insan olarak görecektir. Sevgisi kalbine yerleşecektir. Gelecekte kendini aldatılmış biri olarak görmeyecektir.
Ancak söylenmez ve karşıdaki kişinin bilgisi olmaksızın evlilik gerçekleşirse, yakın bir gelecekte söz konusu olan eksiklikten veya hastalıktan haberdar olacaktır. Kendisini aldatılmış ve zarar görmüş bir insan olarak değerlendirecektir. Eşini ve ailesini de sahtekâr ve üçkâğıtçı olarak görecektir… Dolayısıyla birçok sorun ortaya çıkacaktır. Eşinin sevgisi kalbinden çıkacaktır. Sevgi yerine kin ve nefret duyguları yerleşecektir. Çünkü insan; sahtekâr bir kimseyi sevemez.
Ancak söz konusu olan kusur veya hastalığı doğru bir şekilde önceden ona söylemiş olsalardı, belki kabul edebilirdi. Ama şimdi konu çok farklı algılanmaktadır.
Dikkat!
Evlilik haklarıyla hiçbir ilişkisi olmayan ve geçmişte kalan bazı eksiklikler, hastalıklar ve yanlışlar söylenmek zorunda değildir.
Eksiklikler ve yanlışlıklar varsa, açıklamak veya açıklamamanın evlilik haklarıyla ilişkisinin olup olmadığını bilmiyorsanız, bilgili kılavuza danışmalısınız.
Haksız istekleri ve şartları kabul etmeyiniz!
Bazen kız ve erkeğin, birbirlerine, evlenmeden önce, haksız olan ve karşıdaki kişinin haklarını kısıtlayan birtakım istek ve şartlar öne sürdüklerini görmekteyiz.
Bu tür haksız olan istek ve şartları hiçbir şekilde kabul etmemek gerekir. Yüce Allahın kadın ve erkeğe vermiş olduğu hakları, birtakım şartları kabul ederek yok etmemek gerekir. Kendi kendimize şöyle söylememeliyiz: “Şimdilik kabul edelim. Sonra uygulamayız.” Çünkü şartları kabul etmek, sözleşme yapmak demektir. İman edenler de sözleşmelerini ve antlaşmalarını yerine getirmek zorundadırlar.
Kadın ve erkek hakları; “farz olanlar ve farz olmayanlar” olmak üzere ikiye ayrılır. Farz olmayan haklardan vazgeçmek mümkündür. Birtakım şartları kabul etmek suretiyle göz ardı edebilirler. Ancak farz olan hakları hiçbir kimseye teslim etmemek gerekir. Yüce Allah onları, bazı hikmet ve maslahatlardan dolayı farz kılmıştır. Dolayısıyla onlardan vazgeçmek, hikmetlere ve maslahatlara karşı gelmek demektir. Yaşama zarar vermek, hayatı doğal şeklinden çıkarmak demektir.
Müminlerin Emiri İmam Ali’nin (a.s) zamanında, bir adam, farz olan haklarından birinin yok olmasına neden olacak bir şartı kabul ettiğine dair bir girişimde bulunmuştu. İmam Ali (a.s), o adamı eleştirerek şöyle buyurdu:
“Yüce Allah’ın senin için belirlediği hakkından, şart kabul ederek niçin vazgeçiyorsun? Bu şartın itibarı yoktur. Batıl bir şarttır. Yüce Allahın belirlediği bir şeyi, şart kabul ederek değiştirmek doğru değildir.”[79]
Farz olan ve farz olmayan haklar, İslam hukuku ile ilgili ilmihal kitaplarında açıklanmıştır.
Önceki yollar aşıldıktan sonra olumlu bir sonuca ulaşırlar, bütün işlerin yolunda gittiğini görürler ve evlenmeleri konusunda hiçbir engelin olmadığını anlarlarsa; (kız ve erkek o ana kadar birbirlerini görmemişlerse) son kararı vermeden önce birbirlerini görmeleri gerekir.
Fiziki şeklini görmek, yol haritası aşamalarının en önemli ve en zorunlu konularından biridir.
Aklı başında olan bütün insanlar şöyle inanmaktadırlar: “Bir ömür boyunca birlikte yaşayacak olan iki eş, şimdiye kadar açıklanan konulara ilave olarak, birbirlerinin dış görüntülerini de beğenmek zorundadırlar. Beğenmek veya beğenmemek, birbirlerini görmeye bağlıdır. Başkalarının övmesi ve nitelendirmesi etkili olsa da, yeterli değildir. Dolayısıyla kız ve erkek birbirlerini görmek zorundadırlar. Çünkü zevkler farklıdır.[80] Yüzün bir kısmını görmek de yeterli değildir. Meçhul bir nokta kalmayacak bir şekilde açıkça görmelidirler.”
Sakın şöyle söylenmesin: “Biz her şeyi beğendik. Şartlar ve kıstaslar bize uygundur. Artık fiziki görünüm önemli değildir.”
Çünkü dış görüntüyü beğenmek veya beğenmemek, önceki sonuçların tamamını etkileyebilir. Sözde şöyle söylemek mümkündür: “Eğer bir eş falan özelliğe sahipse, öteki şeylerin önemi yoktur.” Ancak gerçekle karşı karşıya kalındığı zaman konu çok fark eder.
Muğire b. Şube adındaki bir sahabe, Peygamber efendimizin (s.a.a.) zamanında bir kadınla evlenmek istiyordu. Onu, iyi bir şekilde görmemişti. Peygamber efendimiz (s.a.a.) ona şöyle buyurdu:
“Onu görmüş olsaydın, aranızdaki uyum daha kalıcı olurdu.”[81]
Yine peygamber efendimiz (s.a.a.) bir kadınla evlenmek isteyen dostlarından birine şöyle buyurmuştur:
“Onun yüzüne ve eline bak.”[82]
Bir adam, İmam Sadık’a (a.s) şöyle sordu:
Bir kadınla evlenmek isteyen biri, onun saçlarına ve güzelliklerine bakabilir mi?
İmam (a.s) şöyle cevap verdi:
“Lezzet almak kastıyla olmadığı zaman (yani gerçekten evlenmek için beğenme niyetini taşıdığı zaman) hiçbir sakıncası yoktur.”[83]
Bu konu hakkında daha hassas noktaları açıklayan birçok hadis bulunmaktadır. Ancak biz burada bu hadisleri nakletmekle yetineceğiz.
Lütfen şimdi Ayetullah Emini’nin bu konudaki sözlerine dikkat ediniz:
“Kızlara ve erkeklere, birbirlerini görmelerine engel olmamaları ve birbirlerini görmeleri tavsiye edilir. Bu konu birbirlerini görmemelerinden ve sonra ortaya çıkacak olan rahatsızlıklardan daha iyidir. Böyle yapmazlarsa işleri boşanmayla sonuçlanacak veya bir ömrü rahatsızlık ve sorunlar içinde geçireceklerdir.”[84]
Uyarı!
Görmek ve beğenmek konusu da, eş seçimi konusundaki öteki konularda olduğu gibi, vesvese sınırına ulaştırılmamalıdır. Öte taraftan üzerinden de çabucak geçilmemelidir. Ölçülü ve orta bir yol izlenilmelidir.
Bu konuda da “dikkat etmeye evet, vesveseli davranmaya hayır.”
Görüşme konusuna çok özel ve çok ince bir şekilde dikkat edilmelidir. Yani kızın saygınlığının bozulmasına izin verilmemelidir. Evlenmek isteyen herkese; araştırma, danışma vb. yollar aşılmadan önce kız gösterilmemelidir. Evlenmek isteyen kişiyi yeteri oranda tanımadan önce kızla tanıştırılmamalıdır. Çünkü erkeğin iyi birisi olmadığı veya birbirlerine uygun olmadıkları sonucuna varılabilir. “Bu gitsin, öteki gelsin.” gibi olaylar tekrar edilirse, kızın saygınlığı ortadan kalkacaktır. Bu da ruhsal bakımdan kötü sonuçlara yol açacaktır. Kız ne kadar namuslu ve iffetliyse, o oranda eziyet görecektir.
Bu konudaki doğru yöntem şudur: Ne zaman kız istemeye gelinirse; araştırma, danışma, elçi göndermek vb. ön hazırlıklar ve tanıma yolları aşılmalıdır. Olay bütün yönleriyle değerlendirilerek incelenmelidir. Bu aşamalar geçildikten sonra erkeğin kötü bir niyeti olmadığı, kız ve erkeğin birbirlerine denk oldukları, evlenmelerine karşı hiçbir engelin bulunmadığı ve evlilik olasılılığının çok güçlü olduğu anlaşılırsa; son kararı açıklamak için görüşme zamanı gelmiş demektir.
Kızlar ve erkekler İslam dininin izin verdiği bakma ve görüşme (yani özel şartlarla belirli bir kimseyle gerçekten evlenme niyeti) konusuna dikkat etmelidirler. Bu açıdan eş seçme bahanesiyle herkese bakmak doğru değildir. İslam dininin bu konudaki izni istisnadır. Sonuç olarak, açıklanan çerçevenin dışında olursa bakmak ve görüşmek haramdır.
İslam dininin emir ve yasaları, doğru dürüst bir şekilde anlaşılır ve uygulanırsa, kesinlikle mutluluk vesilesi olacaktır. Ancak yanlış anlaşılır ve yanlış bir şekilde de uygulanırsa, mutluluk nedeni olmamasının yanı sıra, zarar bile verecektir.
İstihare, insanlarımızın birçoğunun yanlış anladığı ve yanlış bir şekilde de uyguladığı İslami konulardan biridir.
Burası, bütün yönleriyle istihare konusunu inceleme yeri olmamasına karşın; toplumumuz içinde eş seçimi konusuyla bir şekilde bağlantısı olduğu için, özet bir şekilde değinmek zorundayız.
1- Hayır isteğinde bulunarak yüce Allah’tan yol göstermesini dilemek: İstiharenin gerçek anlamı, hayır isteğinde bulunarak yüce Allah’tan yol göstermesini dilemektir. İslam önderlerinin bu konudaki uygulamaları da bu şekilde idi. Aslında bu konu; bir çeşit dua etme, bir çeşit yardım isteme ve bir çeşit tevekkül etme türüdür. Bu da bütün işlerde ve özellikle de eş seçimi konusunda tavsiye edilen bir konudur.
Ayetullah İbrahim Emini bu konuda şöyle söylemektedir:
“Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) istihare etmek için iki rekât namaz kılardı. Namazdan sonra yüz defa şöyle söylerdi: “Estehirullah-Allahtan hayır istiyorum.” Ondan sonra şöyle dua ederdi: “Allahumme inni kad hememtu biemrin kad alimtehu, fein kunte ta’lemu ennehu hayrun li fi dini ve dünyaye ve ahireti fe yessirhu li ve in kunte ta’lemu ennehu şerrun li fi dini ve dünyaye ve ahireti fesrifhu anni, kerihet nefsi zalike em ehabbet, fe inneke ta’lemu ve la a’lemu ve enneke allamul ğuyub – Allah’ım! Bildiğin gibi falan işi yapmak istiyorum. Eğer bu işte dinim, dünyam ve ahiretim için bir hayır görüyorsan; onu bana kolaylaştır. Eğer bu işte dinim, dünyam ve ahiretim için bir şer görüyorsan; hoşlansam da hoşlanmasam da, onu benden uzaklaştır. Çünkü sen bilirsin, ben bilmem. Ve sen gizlileri bilensin.”[85] Sonra karar vererek uygulamaya geçerdi.[86]
İmam Seccad’ın (a.s) Sahifeyi Seccadiye kitabının 33. duası da başından sonuna kadar işte bu konuyu (Hayır isteğinde bulunarak yüce Allah’tan yol göstermesini dilemek konusunu) açıklamaktadır. Lütfen bu duaya başvurunuz. Çok çekici ve harika bir duadır.
2- Toplumumuz içinde meşhur olan istihare: Halk arasında meşhur olan istihare türüdür. Yani bir iş yapmak istedikleri zaman, Kura’n-ı Kerim veya tespih vesilesiyle istihare yapmaktadırlar. Halk arasında kullanılan ifadeyle “yapılacak görevi” de işte bu şekilde belirlemektedirler.
Bu çeşit istihare yapma türü de İslam dininde bulunmaktadır. Ancak bu konunun yanlış anlaşılması ve tahrif edilmesi çok üzücüdür. Birçok konuda düşüncenin, aklın, araştırmanın ve danışmanın yerini alacak şekilde, asıl içeriğinden dışarı çıkmıştır. Dolayısıyla yararlarını kaybetmesinin yanı sıra, çok zararlı bile olmaktadır.
Bu konu, öteki konularda olduğu gibi eş seçimi konusunda da yanlış bir şekilde uygulanmaktadır. Dolayısıyla ağır sonuçlara yol açmaktadır.
Bir kişi bir iş yapmak istediği zaman, eğer o işin iyiliği kendisi için açık bir şekilde ortaya çıkmışsa; yüce Allah’tan hayırlı olmasını isteyerek, yardım dileyerek ve ona tevekkül ederek o işi yapmalıdır. Bu konuda istihare etmesi gereksizdir.
Eğer o işin kötülüğü kendisi için açık bir şekilde ortaya çıkmışsa; kesinlikle ondan vazgeçmelidir. Bu konuda da istihare etmesi gereksizdir. Ancak aynı işin iyiliği veya kötülüğü kendisi için açık bir şekilde ortaya çıkmamışsa ve ne yapacağını da bilmiyorsa; o işi düşünmeli, incelemeli, araştırmalı ve bilgili kişilere danışmalıdır. İşin bütün yönlerini irdelemelidir. Eğer düşüncesi bir tarafı onaylıyorsa; örnek olarak, bir taraf yüzde yetmiş ve öteki taraf ise yüzde otuz olursa; yüzde yetmiş olan tarafı (ister yapmak olsun, ister terk etmek olsun) seçmeli ve uygulamaya geçmelidir. Yine burada da istihare etmeye gerek yoktur.
Ancak düşündükten, inceledikten, bilgili kişilere danıştıktan ve aşılması gereken bütün yolları geçtikten sonra, yine de iki seçenek arasında kararsız kalırsa; söz konusu olan iş de vazgeçilebilecek türden bir iş olmayıp kesinlikle yapılması gereken seçeneğin belirlenmesi gerekiyorsa; işte o zaman sıra “bilinen istihare” çeşidine gelmiş demektir.
Bunlara ilave olarak, bu istihare çeşidi, hiçbir şekilde dini ve akli bir sorumluluk yüklememektedir. Bu istihare çeşidinin işlevi, insanı şaşkınlık ve kararsızlıktan kurtarmaktır. Bu istihare türü, hiçbir sorumluluk yüklememesinin yanı sıra; göstermiş olduğu yolun doğruluğu ve öteki yolun yanlışlığı hakkında da garantisi yoktur.
Yine bu istihare türü, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Örnek olarak, herkesin eline tespihi alıp veya Kura’n sayfasını açıp yapması gereken görevi belirleyebileceği veya istediği sonucu elde edinceye kadar istihareyi tekrar edebileceği gibi bir iş değildir.
Asrımızın en büyük Kura’n tefsircilerinden ve İslami düşünürlerinden biri olan Ayetullah Cevat Amuli, bu istihare çeşidi hakkında şöyle söylemektedir:
“Bizler, İslam’da istihare yapmaya teşvik edilmedik.”
İnancı ve güzel ahlakı ile örnek bir üniversite öğrencisi olan Adil, evlenmeye karar vermişti. Eş seçimi konusunda çok titiz idi. Taşı yerine koymak istiyordu. İyi bir eş seçebilmek için bütün çabasını harcıyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, kendisi çok iyi bir delikanlı idi. İdeal bir eşte olması gereken şartların çoğuna sahipti. Birkaç defa girişimde bulunmuş, ancak istediği ölçütlerde bir eş bulamamıştı.
Nihayet arkadaşları, ona bir kız adını söylemişlerdi. Adil araştırmaya ve incelemeye koyulmuştu. Kızın yakın akrabalarından biri, Adil’in arkadaşıydı. Adil konuyu ona açmıştı. Arkadaşının görüşü çok olumlu idi. Elinden geldiği kadar olayın gerçekleşmesi için ona yardım etmişti. Kızı tanıyanların bazılarıyla (öğretmenler ve sınıf arkadaşları gibi) temasa geçilip konu onlara da danışılmıştı. Araştırma ne kadar ilerlerse umutlar da o oranda güçleniyordu. Yani Adil’in istediği uygun eş, işte bu kız idi.
Bütün çabalar gerçekleştikten ve her şey olumlu bir şekilde ilerledikten sonra, evlenmelerine karşı hiçbir engelin olmadığı da anlaşılınca; sıra kız ile erkeğin birbirlerini görmelerine ve konuşmalarına, kız istemeye gitme günü gelmişti. Kızın evine gidilecek gün ve saat belirlenmişti. Bizler, evliliğin gerçekleşeceğine çok umutluyduk… Ancak aniden kız tarafından ve ailesinden “İstihare yaptık, kötü çıktı.” diye bir haber geldi.
Bu haber beni çok rahatsız etmişti. Çünkü gelişmelerden haberdardım. Her şey olumlu ilerliyordu. Görüşmelerde ve kız isteme konusunda da hiçbir sorunun çıkmayacağını umut ediyordum. Çünkü kız hakkında yeterince bilgim vardı. Adil’i de çok iyi tanıyordum.
Kızın ailesiyle temasa geçerek kararlarından vazgeçirmek istedim. Ancak akrabaları şöyle dediler: “Bunlar, istihare’ye çok inanmaktadırlar. İstihareleri bu konuda kötü çıkmıştır. Eğer onun aksine hareket ederlerse, başlarına bir musibet geleceğini ve bu evliliğin uğursuz bir evlilik olacağını düşünüyorlar.”
Kız ve ailesine hitap ederek kendi kendime şöyle dedim:
“Ey genç kız! Ey anne ve baba! Yaptığınız bu iş, iş midir? Kendisini sebepsiz bir şekilde reddettiğiniz bu delikanlıya yazık olmadı mı? Bu şekilde istihare yapmanın, İslam dinine karşı olduğunu biliyor musunuz? Eğer kız ve erkek birbirleriyle görüşüp konuşsalardı ve anlaşamasalardı; birbirlerini görselerdi ve beğenmeselerdi; incelemeler sonucunda olumsuz bir neticeye ulaşsaydınız ve reddetseydiniz; kesinlikle sorun olmazdı. Ben de bu kadar üzülmezdim. Ancak şimdi… yersiz bir istihare’den dolayı imanlı bir delikanlının mutluluğuna ve kendi mutluluğunuza sırt çevirdiniz… Ah! Yazıklar olsun dini ve mezhebi yanlış anlayan anlayışa ve cahilliğe! ...”
Kız ve erkeğin birbirlerine uygun oldukları halde, bu tür yersiz istiharelerden dolayı evlenemedikleri veya birbirlerine uygun olmadıkları halde, bu tür yersiz istiharelerden dolayı evlenip mutsuz oldukları birçok olay görünmüştür.
Lütfen Şu Örneğe Dikkat Ediniz
Bir kıza elçi göndermişlerdi… Kızın babası inceleme yapmaksızın ve hiçbir kimseye de danışmaksızın, bu konu hakkında istihare yapması için bir kişinin yanına gitmişti. O kişi de istihare yapmış ve iyi çıkmıştı. Dolayısıyla kızı, delikanlıya vermişlerdi. Bir süre geçtikten sonra, delikanlının iyi bir insan olmadığı ve kız ile delikanlının birbirlerine denk olmadıkları anlaşıldı. Ancak artık iş işten geçmiş ve evlilik gerçekleşmişti. Mutsuzluklar ve sorunlar başlamıştı.
Kızın babası üzüntülü bir sesle feryat ederek şöyle söylüyordu: “Kızımın mutsuz olmasının nedeni; falan kişi ve istiharesidir.”
Kızın babasına şöyle söylemek gerekir: “Kızının mutsuz olmasının nedeni; kendi cahilliğin, anlayışsızlığın ve batıl inançlarındır.” (İstihare eden kişinin de suçlu olması mümkündür. Çünkü bu bilgisiz kişiye, istiharenin doğru dürüst bir şekilde nasıl kullanılacağı öğretilmemiştir. Belki kendisi de istihareyi doğru dürüst bir şekilde nasıl kullanacağını bilmiyordu.)
İstihare konusu çok geniş bir yelpazeye sahiptir. Kaderlerini istihareyle çizen kişiler; aynı şekilde bu konu hakkında daha çok bilgi edinmek isteyen kişiler; inceleme ve araştırma yapmak zorundadırlar.
İmam Humeyni (r.a.) Keşfü’l Esrar adlı kitabında, bu konu hakkında çok çekici açıklamalar yapmıştır. Bu açıklamaları dikkatli bir şekilde incelemek gerekir. Şimdi İmam Humeyni’nin değerli sözlerinin bir kısmını aktaracağız. Geri kalan kısmını da okumanızı tavsiye ederiz:
“İstihare hakkında rivayet edilen hadisler, sizi eksiksiz bir şekilde hedefe ulaştıracaklarını vaat etmiyorlar. Vaat edilen konu “Kim yüce Allah’tan bir hayır isterse, ona hayır verecektir.” konusudur. Eğer verilmesi bu dünyada hayırlı ise, bu dünyada verecektir. Hayırlı değilse, onu onun için (ahirete) saklayacaktır.”[87]
Bu bölümün sonunda, yine Ayetullah Emini’nin sözlerini aktarmak istiyoruz:
“Kız ve erkek, aynı zamanda aileleri, evlenmek isteyen kişiyi tanımak için araştırma yapmak zorundadırlar. Bir sonuca ulaşamazlarsa, güvenilir bilgili bir kişi veya birkaç kişiye danışmalıdırlar. Olumlu bir sonuca ulaşırlarsa, adım atmalıdırlar. Araştırma ve danışma yollarıyla bir sonuca ulaşılamayıp şaşkın bir halde kalındığı zaman istihare yapılmalıdır. Araştırma ve danışma, istihareden önce uygulanması gereken konulardır. Eğer araştırma sonuçlarınız olumlu ise; işe başlayınız. İstihare yapmanıza da gerek yoktur. Bazıları, her iş için istihare yapmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Hâlbuki bazı yersiz istihareler, kafa karıştırarak güzel bir işin yapılmasına engel olmaktadır.”[88]
Ayetullah Cevat Amuli’nin sözünü göz önünde bulundurmayı unutmayalım:
“Bizler, İslam’da istihare yapmaya teşvik edilmedik.”
Kısmet
Kısmet, evlilik ve eş seçimi konusunda bazılarının inandığı bir konudur. Bunlar şöyle söylemektedirler: “Falan kız, filan delikanlının kısmetidir.” Veya “Falan delikanlı, filan kızın kısmetidir.” Ya da şöyle söylemektedirler: “Kısmetse, kendiliğinden olur. Bizim bir şey yapmamıza gerek yok. Kısmet değilse, biz ne yaparsak yapalım faydası olmaz.” Bu tür sözler kesinlikle batıl inançlardan kaynaklanmaktadır. Kesinlikle dini ve akli bir dayanağı yoktur. İlahi kader ve kaza meselesinin, bu konuyla alakası yoktur.
Yavaş Yavaş ve Çok Dikkatli
Kızlara ve erkeklere, aynı zamanda da ailelerine, şunları yine tekrar etmek istiyorum: Kız istemeye gitmeden, nikâh kıyılmadan, düğün yapılmadan önceki aşamaları ve bu bölümde açıklanan konuları; çok ağır, sabırlı, dikkatli ve yavaş yavaş gerçekleştirmek zorundadırlar.
Şöyle söylemektedirler:
“Hayırlı işte acele edilmelidir.”
Belki bu söz, evlilik konusunun aslı hakkında doğru olabilir. Yani evliliği geciktirmemek gerekir. Ancak evlilikten önceki aşamalar ve eş seçimi konusunda, kesinlikle doğru değildir.
Seçim aşamalarının tamamında, gidiş gelişlerde, görüşmelerde, konuşmalarda vb. şeylerde; kesinlikle sabırlı, soğukkanlı, aceleye kapılmadan ve her aşamanın arasına da yeteri kadar düşünme mesafesi bırakarak hareket etmek gerekir. Bu konudaki bütün aceleci davranışlar, çok tehlikelidir.
Eş seçimi konusundaki aşamaları çok çabuk bir şekilde geçtiklerinden dolayı, birçok sorunla karşı karşıya kalan birçok kişi görülmüştür.
Burası kayak pistidir. Akıllı bir insan, kayak pistinin üstünden hızlı bir şekilde geçmez. Kayak pistinin üstünden hızlı ve dikkatsiz bir şekilde geçmek, çok feci bir halde düşmeye neden olacaktır.
Şimdiye kadar akıllı bir insanın mayın tarlasında veya buzlu bir yerde veyahut virajlı bir yolda ya da taşlı ve çakıllı bir otobanda, hızlı ve dikkatsiz bir şekilde gittiğini gördünüz mü? Akıllı bir insan, kesinlikle böyle bir şey yapmaz.
Bu aşamanın yollarını geçmek için; devrimci bir siyaset değil, temkinli hareket eden bir siyaset uygulamak gerekir. Evet, evlilik konusunun aslı hakkında, devrimci bir siyaset gerekir. Yani evliliği geciktirmemek ve çabucak evlenmek gerekir. Ancak eş seçimi konusunda, kesinlikle çok dikkatli bir şekilde hareket etmek gerekir.
Bazılarının karar, araştırma, danışma, isteme, nikâh vb. eş seçimi aşamalarının tamamını çok kısa bir sürede yapıp işi bitirdikleri görülmektedir. Bu iş, kesinlikle doğru değildir. Belki bu konuların bazılarında hiçbir sorun ortaya çıkmayabilir ve işler güzel bir şekilde ilerleyebilir. Ancak bu konuların çoğunda sorunlar ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla rahatsızlıklara ve pişmanlıklara neden olacaktır. Eş seçimi konusunun özü ve aşamaları; sabırlı, dikkatli ve yavaş hareket etmeyi gerektirmektedir.
Bir işi yapmaya karar vermek, sonra konu üzerinde düşünmek, araştırma yapmak, bilenlere danışmak, sonuca ulaşmak, son kararı vermek ve harekete geçmek çok uzun bir süre istemektedir. Bu bakımdan, bu konular hakkında acele etmek çok tehlikelidir.
Eş seçimi, üzerinde en fazla düşünülmesi ve incelenmesi gereken bir konudur. “Akıllı kimse, sonunu düşünen kimsedir.” Bu vadide acele etmek; kendini aniden kaynar kazanın içinde bulmak demektir.
Her şeyin yolunda gittiği görülse bile, yine de acele edilmemeli, kesinlikle sabırlı ve çok dikkatli bir şekilde hareket edilmelidir.
Sonu düşünen kadın ve erkek, mübarek kullardır.
Buraya kadar açıklanan bölümlerde (Allah’a şükürler olsun) hedef ve ona ulaşma yolları ortaya çıkmıştır. Şimdi Allah’a tevekkül ederek, ondan yardım dileyerek ve dikkatli bir şekilde hareketle; uygun bir eş seçmek ve mutlu bir yuva kurmak için harekete geçilebilir.
Yüce Allah yol göstericiniz ve yardımcınız olsun.
İnsanın yüce hedeflerden (en yüce hedef, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmaktır) ve acıma duygularından veya başka değerli maslahatlardan dolayı; özürlü olan ve kendisinden daha az özelliklere sahip bulunan bir insanla yapmış olduğu evlilik türüne “fedakârca yapılan evlilik” denir. Bu bakımdan, amaçladığı yüce hedeflerden dolayı eksik olan hususlar karşısında sabretmektedir. Örnek olarak; bedensel bakımdan sağlıklı olan bir insan, bedensel özürlü olan başka bir insanla evlenmektedir. Yüce hedeflerinden dolayı eksik organ karşısında sabretmektedir. Aynı şekilde öteki eksiklikler ve farklılıklar da buna benzemektedir.
Bu tür evlilik çeşitleri, beşinci bölümde açıklanan “Eşler Arasında Olması Gereken Denklik” konusunun dışındadır. Çünkü adı geçen bölümde “eşler arasında göze batan farklılıklar olmaması gerekir.”diye açıklanmıştı.
Aşağıda açıklanacak olan konular hakkında kesinlikle hiç şüphe yoktur: Bu tür evlilik çeşitlerinin özü, insani ve ilahi değerler bakımından çok yücedir. Böyle bir olayı gerçekleştiren kişi, büyük bir sevap sahibi olacaktır. İslam dini, bu tür evlilik çeşitlerine çok önem vererek insanları teşvik etmiştir. Nitekim pratik hayatta da bunu uygulamıştır. Peygamber efendimiz (s.a.a) ile Hz. Hatice (s.a), Peygamberimizin emriyle gerçekleşen Zelfa ile Cuveybir vb. birçok evlilikler bu konuya örnektirler.
İslam dini, sınıfsal farklılıkları reddetmiştir. Kendi zamanımızda dindar ve fedakâr kızların, özürlü savaş gazileriyle yapmış oldukları birçok evlilik görmekteyiz. Toplumumuz içinde Zelfa’dan daha öne geçen birçok genç kız bulunmaktadır. İslam dini, onlarla kıvanç duymaktadır.
Aynı şekilde Allah rızası için kendilerinden daha az özelliklere sahip olan kızlarla evlenen fedakâr birçok delikanlı da bulunmaktadır. Mutlu bir yaşam da sürdürmektedirler.
Dolayısıyla bu tür evliliklerin fazileti konusunda kesinlikle şek ve şüphe yoktur. Ancak şartlarını unutmamak gerekir.
Fedakârca Yapılan Evlilikler Genel Reçete Değildir
Herkesin böyle bir evliliği yapmaya ve sürdürmeye gücü yoktur. Bu tür evlilikler; geniş bir yürek, yüce bir ruh, güçlü bir sabır ve ulu hedeflere ihtiyaç duymaktadır. Bu tür özellikleri olmayan insanlar, geçici acıma duygularından dolayı kesinlikle böyle bir iş yapmamalıdırlar.
Böyle bir insanla evlenmek isteyen bir kişi, ruhsal güçlerini göz önünde bulundurarak ömrünün sonuna kadar böyle bir sorunla yaşayıp yaşayamayacağını kendine sormalıdır. Eşinin başına kakıp kakmayacağını hesap etmelidir. Eşine özründen dolayı hakaret etmeyeceğine dair bir güce sahip olup olmadığını bilmek zorundadır.
Bedensel özürlü olan insanlar, belki kendi kendilerine komplekse kapılabilirler. Eğer eşleri de onlara hakaret ederlerse, sorun daha da büyüyecektir.
Kuşkusuz özürlü savaş gazilerimiz, komplekse kapılmamaktadırlar. Hatta özürlü olmalarıyla kıvanç bile duymaktadırlar. Ancak hepimizin üzerinde minneti olan bu yüce insanlarla evlenmek isteyen kişiler, kesinlikle onların başlarına kakmamalıdırlar.
Bir kimse böyle bir kişiyle evlenip sonra da eşinin başına kakar ve onu incitirse, hiçbir sevaba ulaşamayacak olmasının yanı sıra günah da işlemiş olacaktır.
Birine iyilik edip sonra da başına kakarak onu incitmek, yapılan iyiliği yok eder. Hatta insanı günaha da sokar. Çünkü başa kakmak, yapılan iyiliğin yok olmasına neden olur. Eziyet etmek de, günah kazanmasına neden olur. Bu konuya dair, Kura’n-ı Kerim’de ve hadislerde birçok buyruk bulunmaktadır. Kura’n-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Sadakalarınızı (iyiliklerinizi) başa kakarak ve eziyet ederek batıl etmeyin.”[89]
Kendisi de savaş gazisi olan “Savaş Gazileri Kurumu” sorumlularından biriyle, savaş gazisiyle gönüllü olarak evlenmek isteyen bir kız hakkında sohbet ediyorduk. O şöyle dedi:
“O kıza söyleyin ki: İyi düşün. Geçici gençlik duyguları böyle bir karar vermene neden olmasın. El parmakları kesik olan bir savaş gazisiyle evlenmek istiyorsun. Onun için yapmak zorunda olduğun işlerden biri, yalnızca şudur: Ömrünün sonuna kadar, düğmelerini sen ilikleyeceksin ve sen çözeceksin. Buna benzer daha birçok iş yapacaksın… Allah rızası için ömrünün sonuna kadar ona hizmet edecek, of bile demeyecek ve başına kakmayacak oranda bir güce ve sabra sahipsen, onunla evlen. Yoksa…”
Sonuç:
Bu tür evlilikler çok mukaddestir. Yüce Allah katında çok sevabı vardır. Onun vesilesiyle cenneti kazanmak mümkündür. Bu sorumluluğu başarıyla yürüten birçok insan da bulunmaktadır… Ancak bu işi, herkes yapamaz. Acıma duygularından dolayı köprüsüz ırmağa ayak basmamak gerekir.
İnsan sahip olduğu özellikleri göz önünde bulundurarak, konuyu daha iyi bilen kişilere danışarak ve olayı bütün yönleriyle değerlendirerek karar vermelidir.
Akıllı kişi, işin sonunu düşünen kişidir.
Eş seçimi konusunda gerçekleşebilecek meselelerden biri de işte bu konudur. Kız veya erkek yahut her ikisi de konuşma, gidip-gelme, kız isteme, evet cevabı alma, nikâh kıyma vb. evlilik konusunun ön aşamalarının bazılarını gerçekleştirdikten sonra; birbirlerinin huy ve davranışlarından, özelliklerinden ve kültürlerinden hoşlanmadıkları için pişman olup şöyle karar vermektedirler: “Bu eş, düşündüğümüz ve istediğimiz eş değildir.”
Veya araştırmayla elde ettikleri sonucun aksine bir durumla karşı karşıya kaldıkları için pişman olmaktadırlar.
Ya da şunun farkına varmaktadırlar: “Biz bunu sevmiyoruz. Hatta nefret bile ediyoruz. Onunla güzel bir hayat geçiremeyiz.”
Veyahut başka nedenlerden dolayı evlilikten vazgeçmektedirler.
Hatta nedensiz bir şekilde vazgeçtikleri durumlarla da karşılaşılmaktadır. Yani sadece eş adayından hoşlanmadıklarını ve onu bir eş olarak göremediklerini hissettikleri için böyle bir karar verdikleri durumlar da olmaktadır.
Bu bakımdan, düğünün olmasından ve geldikleri yoldan vazgeçmek istemektedirler. Fakat (Of olsun, bu fakat sözcüklerine!) bazı nedenler onların vazgeçmelerini önlemektedir. Örnek olarak şöyle söylemektedirler: “Artık dönersek çok çirkin olur. İki aile arasında konuşmalar geçti. İnsanlara ne diyeceğiz? İnsanlar anlarlarsa ne derler? Belki de işin içinde özel bir durumun var olduğunu sanacaklar… Artık karşı tarafın kalbini kırmak doğru olmaz… O ve ailesi zarar görür… Bunu yaparsak düşmanlık ortaya çıkacaktır… Artık iş işten geçmiştir… Sabretmek gerekir…
Ya da pişmanlıklarını anne ve babaya, kız ve erkek kardeşe, arkadaş ve dost gibi yakınlara söylemektedirler. Ancak onlar, kız ve erkeği korkutarak yukarıdaki sözlere benzer şeyler söylemektedirler. Sorun olan noktaları yorumlayarak zavallılara şöyle sözler de vermektedirler: “Sevgi sonra oluşacaktır… İşler yavaş yavaş düzelecektir… Nikâhta keramet vardır…”
Bu tür etkenler; vazgeçme cesaretini ve hakikati beyan etme iradesini kökünden yok etmektedir. Pişmanlık ve ilgisizliği kalplerinin derinliklerinde saklayıp memnuniyet ve ilgiyi dışa yansıtmaktadır. Sonuç olarak istemedikleri bir evliliğe razı olmak zorunda kalmaktadırlar. (Yazık!)
Evlendikten sonra, birkaç gün yeni hayatı sevmeye ve eşe karşı ilgi göstermeye çalışmaktadırlar. Ancak iç dünyaları karmakarışıktır… Yavaş yavaş yapmacık sevgi gösterisinde bulunma ve yalandan memnun olma gücü azalmaktadır. Çünkü bir insanın bir ömür boyunca sevmediği, hatta nefret bile ettiği bir kişiye karşı yalandan sevgi gösterisinde bulunması ve içindeki duyguları açıklamaması olanaksızdır. Çok geçmeden içindeki duygular ortaya çıkacaktır.
Testinin içinden, içindeki şey çıkar.
İşte o zaman sorunlar, bahaneler, sabırsızlıklar, eziyetler ve tartışmalar başlamaktır. Dolayısıyla olmaması gereken şeyler gerçekleşmektedir. (Allah’a sığınırız.)
Pişmanlıkların nedeni genellikle şudur: Beşinci bölümde açıklanan eş seçimindeki kıstaslar, altıncı bölümde açıklanan “Yol haritası ve eş seçme yolları” ve yine altıncı bölümde özellikle üzerinde durulan “Eş seçme aşamalarını yavaş yavaş, sabırla ve çok dikkatli bir şekilde geçmek” konularına uyulmamıştır.
Eğer bu kıstaslara dikkat edilir ve yol haritası aşamaları da açıklandığı gibi uygulanırsa; bu aşamada pişman olunmaz. Ya da böyle bir olayın gerçekleşmesi çok enderdir. Çünkü bu ölçütler uygulandığı zaman pişmanlık ortaya çıkacaksa; nikâhtan sonra değil, önce gerçekleşmelidir.
Yine ısrarla şöyle söylüyorum:
Eğer beşinci bölümdeki eş seçme kıstasları ve altıncı bölümdeki eş seçme yolları “Yavaş yavaş ve çok dikkatli bir şekilde kayak pistinden geçiş” bölümünde açıklandığı gibi uygulanırsa; nikâhtan sonra böyle bir pişmanlığın ortaya çıkması yüzde ondan daha azdır. Ancak dikkat edilmez ve köprüsüz ırmağa adım atılırsa, böyle bir pişmanlığın olması çok güçlü bir olasılıktır.
Eğer gençler böyle bir pişmanlıkla karşı karşıya kalıp bataklığa saplanırlarsa, ne yapmak zorundadırlar? Acaba istenilmeyen bu soruna boyun mu eğmeliler? Yoksa kendilerini kurtarabilirler mi?
Cevap:
Nişanı bozmak, özellikle de nikâh kıyılmışsa, iyi bir iş değildir. Olayın bu noktaya gelmemesi için çaba sarf edilmelidir. Ancak bundan daha kötü olan ise; insanın bir ömür boyunca pişman, sevgisiz ve mutsuz bir şekilde yaşamasıdır.
Kız ve erkek veya ikisinden biri, evlenmek istemiyorlarsa yapmaları gereken en iyi yöntem şudur: Çok zor ve çok üzücü olsa da, düğünden önce birbirlerinden ayrılmalı ve kendi yollarına devam etmelidirler. Çünkü pişmanlıklar, rahatsızlıklar ve mutsuzluklar içinde geçen bir evlilik bundan daha zor ve daha üzücüdür.
Anneler, babalar ve ailelerin bu konudaki sorumlulukları şunlardır:
İlk olarak: Olayın pişmanlığa sürüklenmemesi için, kıza ve erkeğe yol göstermeli ve yardımcı olmalılar.
İkinci olarak: Böyle bir olayla karşı karşıya kalırlarsa; pişmanlıklarının, yersiz vesveselerden ve yanlış beklentilerden kaynaklanmayacağını onlara anlatmalıdırlar.
Üçüncü olarak: Pişmanlarsa ve evliliği yapmak istemiyorlarsa, kesinlikle onları kınamamalıdırlar. Onları, tehdit ederek ve işin sonuçlarıyla korkutarak istemedikleri bir evliliğe zorlamamalıdırlar.
Ayrılmalarına razı olmalıdırlar. Kıza ve erkeğe yardım etmelidirler. Rahatsızlık, tartışma, kin ve düşmanlık gibi konuların ortaya çıkmaması için gerekli olan ortamı sağlamalıdırlar. Ayrılmaları kız ve erkeğin, aynı zamanda ailelerinin de yararınadır.
Eğer istenilmeyen bu evlilik pişmanlıklar içinde gerçekleşirse; kız ve erkek, aynı zamanda aileleri için birçok sorun oluşmasına neden olacaktır. Ayrılık aileler ve özellikle de kız tarafı için acı ve üzücü olsa da, yine de istenilmeyen ve mutsuz olunan bir evlilik ondan daha acı ve daha üzücüdür.
Akıllı kişi, sonu düşünen kişidir.
Kardeşlerim!
İlk olarak: Beşinci ve altıncı bölümün konularına dikkat ederek böyle bir pişmanlığın olmaması için çaba sarf edin.
İkinci olarak: Eğer pişman olursanız; pişmanlığınızın yersiz vesveseler ve çocuksu bahanelerden dolayı olmamasına dikkat ediniz. İnsanların kusursuz, eksiksiz ve istenilen ölçülerde de bulunamayacağını bilmeniz gerekir. Bütün insanların ve ailelerin eksiklikleri bulunmaktadır. Nitekim senin ve ailenin de bazı eksiklikleri bulunmaktadır. Bu konu, masum olmayan bütün varlıkların doğasıdır.
Üçüncü olarak: Böyle bir evliliğe razı değilseniz, pişmanlığınızı ve rahatsızlığınızı gizlemeyiniz. Açık bir şekilde söyleyiniz. İşin sürmesine izin vermeyin. Kesinlikle korkmayın. Cesur olun. Bu iş, iyi bir iş olmasa ve olayın bu noktaya gelmemesi gerekiyorduysa da, artık olan olmuştur. Vazgeçmekten ve ayrılmaktan başka çare yoktur.
Bu işi sürdürmek istemediğinizi açıkça söyleyin. Kendinizi bu işi sürdürmeye mecbur hissetmeyin. Ortak bir yaşam; rahatsızlıklara ve mutsuzluklara sabredilecek, bir gün veya bir ay yahut bir yıl gibi kısa bir süre değildir. Bir ömür boyunca aynı eşle birlikte yaşayacaksınız. Bu iş, kolay bir iş değildir. Konunun daha da karmaşık bir hale gelmesine izin vermeyin. Düğünün yapılmasına izin vermeyin. Sonra boşanmak istersiniz veya bir ömür boyu yanar ve yakarsınız.
Rahatsızlıklar ve mutsuzluklar içinde geçen bir hayat, başarılı bir yaşam olmayacaktır. Bu yaşamın ürünleri de güzel yetişmeyecektir.
İşin, düğünden sonra boşanmaya gitmesine izin vermeyin. Bu günahsız kişiyi ve ailesini üzmeyin. Cehennem gibi bir hayat oluşturmayın. Çocukları annesiz ve babasız bırakmayın. Çok geçmeden adım atın ve işi bitirin. İşin tehlikeli yerlere ulaşmasına izin vermeyin.
Şu ibret verici örneğe bir bakınız. Üzerinde biraz düşününüz. Kendinizi böyle bir facianın içerisine atmayınız.
Hamit dindar, güzel ahlaklı, anlayışlı, tahsilli ve çok duygusal bir delikanlı idi. Ancak eş seçimi konusunda yeteri kadar deneyim sahibi değildi. Eş seçimi öyküsünü ve bu konuda başına gelenleri bana şöyle anlattı:
“Başka bir kentte yaşayan arkadaşlarımdan biri, kendi kentinde yaşamakta olan bir kızı evlenmem için bana tavsiye etmişti. Ben ve ailem, kızı istemeye gitmiştik. Kız ile benim yaşadığım kentin arasında çok uzun bir mesafe olduğu için yeteri kadar tanıma olanağımız yoktu. Öte taraftan ben de, evlenilecek olan kişiyi tanımanın gerekliliği ve önemi konularında yeteri oranda bilgiye sahip değildim. Kısaca gaflet içerisinde idim. “Bu kızı seviyor muyum, sevmiyor muyum?” konularını göz önünde bulundurmaksızın kısa süreli bir tanışmadan ve ilk aşamaları geçtikten sonra, kendi aramızda nikâh kıydık. Nikâhtan sonra gidiş gelişler çoğalınca, kıza karşı ilgimin bulunmadığını ve evlenmeye razı olmadığımı anladım. Konuyu arkadaşıma, kendi akrabalarımın bazılarına ve kızın akrabalarına anlattım. Ancak onlar şöyle söylediler: “Düğün yaptıktan sonra, ilgi oluşacaktır.” Ama sözleri beni tatmin edip yatıştırmamıştı… Kızın ve ailesinin hiçbir eksiklikleri olmamasına karşın, şimdi bu birliktelikten çok rahatsızlık duyuyorum. Çünkü ben, kıza ve onunla yaptığım evliliğe ilgi duymuyorum. Şimdi çok şaşkınım. Ne yapacağımı bilmiyorum…?”
Hamit ile defalarca sohbet ettim. Hoşnutsuzluğunun ve ilgisizliğinin yok olması için birçok yol gösterdim. İlginin oluşması için bazı önerilerde bulundum. Hamit, bu yöntemlerin hepsini yerine getirdi. Önerilerimi uyguladı. Ancak yine de hoşnutsuzluğu yok olmadı ve eşine karşı ilgisi oluşmadı.
Çözüm yollarının hepsini denedikten sonra, şu sonuca ulaştık: “Bu evliliği iyi bir son beklememektedir. Bu bakımdan ayrılıktan başka bir çare yoktur.”
Görüşümü açık bir şekilde Hamit’e açıklayarak şöyle dedim: “Ayrılık acı ve üzücü olmasına karşın, yine de tek çözüm yolu budur. Bu şekilde olan bir evliliğin ikiniz için de hiçbir hayrı yoktur:”
O şöyle dedi: “Ayrılmayı çok istiyorum. Ancak kız ve ailesi için üzülüyorum. Çünkü onların şereflerine ve haysiyetlerine zarar verecektir.”
Ona şöyle dedim: “Şimdi ayrılman, düğünden sonra ayrılmandan daha hayırlıdır. O zaman onların şereflerine ve haysiyetlerine daha çok zarar verecektir. Şimdi ayrılman; düğün yaptıktan, bir ömür boyunca mutsuz bir şekilde yaşadıktan ve kız ile ailesini de mutsuz ettikten sonra ayrılmandan daha hayırlıdır.”
Hamit şöyle dedi: “Eğer ondan ayrılırsam, mihrini ödeyecek gücüm yoktur.”
Şöyle dedim: “Şimdi yalnızca nikâh kıydın. Henüz düğün yapıp gerdek gecesine de girmedin. Bu bakımdan mihrin yalnızca yarısını ödemek zorundasın. Kız bakire olduğu ve düğün gerçekleşmediği zaman, belki anne ve babası mihrin geri kalan yarısını da bağışlayıp almayabilirler. Ancak düğün yapılırsa, kız bütün mihri alacaklı olacaktır. Ondan sonra boşamak istersen, işte o zaman bütün mihri isteyeceklerdir.”
Hamit şöyle dedi: “Dini bakımdan korku duyuyorum. Allah katında suçlu olabileceğimden ve kıyamet günü hesaba çekilip cezalandırılacağımdan korkuyorum.”
Şöyle dedim: “Boşanma ve ayrılık, kötü bir olaydır ve yüce Allah’ın hoşuna da gitmez. Ancak:
İlk olarak; Yüce Allah’ın kendisi, boşanma yasasını başka çıkar yol kalmadığı zaman uygulanması için karar kılmıştır. Sizin meseleniz de işte böyledir. Yani ayrılmaktan başka çareniz yoktur.
İkinci olarak; Yüce Allah katında, düğünden sonraki boşanma, düğünden önceki boşanmadan daha kötüdür. Yani düğün yaptıktan, kızın bakireliği bozulduktan ve çocuk sahibi olduktan sonra onu boşarsan; kesinlikle yüce Allah’ın hoşnutsuzluğu, düğünden önceki boşanmadan daha çok olacaktır.
Üçüncü olarak; Sonuçları çok acı olan rahatsızlık ve mutsuzluklarla dolu bir yaşam kurmak, hayat arkadaşına zulüm etmek ve onun haklarını çiğnemek anlamına gelir. İnsanın dini inançlarını, imanını ve sinirlerini zayıflatır. Mutsuz, amaçsız ve sorunlu çocuklar yetişmesine neden olur. Bunlar, boşanmadan daha kötü olduğu için Yüce Allah’ın daha çok öfkelenmesine neden olacaktır.
Sonuç olarak, olaya ara vermesi için Hamit’i ikna ettim. Hamit kesin bir kararla olayı bitirmek için gitti… Ancak (yine of şu fakat sözcüklerine!) akrabaları etrafında toparlanarak onu korkutmuşlar ve vazgeçmesine engellemişler.
Çok duygusal bir delikanlı olan Hamit, onların tesiri altında kalarak işin sonuçlarından korktu. Ayrılmaktan vazgeçti. Yine yanıma gelerek şöyle dedi:
“İşi bitiremedim. Şimdi ne yapayım? Yine pişmanım ve şaşkınım.”
Şöyle dedim: “Artık ben, senin için bir şey yapamam. Yapabileceğim şeyleri yaptım.”
Hamit şöyle dedi: “Yanına gidip çözüm yolları öğrenebileceğim başka bir kimse tanıyor musun?”
Ailevi konular hakkında bilgileri olan birkaç âlimin adresini, ona verdim. O da onların yanına gitti…
Bir süre sonra geri gelerek şöyle dedi: “Onların yanına gittim. Konuyu onlara açıkladım. Onlar bana şöyle dediler: Git, düğünü yap. Bu tür pişmanlıklara ve soğukluklara önem verme. Sonra sevgi ve muhabbet oluşacaktır…”
Hamit’in konuları onlara nasıl anlattığını bilmiyorum. Onların da böyle bir cevap vermeleri için hangi maslahatları göz önünde bulundurduklarını bilmiyorum.
Hamit’e şöyle dedim: “Onların evlenmene ‘onay’ vermelerinin nedenini bilmiyorum. Belki konuların anlaşılması için yeteri kadar fırsat yoktu. Onlar, benim sizinle birkaç ay içinde yapmış olduğum sohbetler kadar sohbet etme fırsatı bulamamışlardır. Yoksa evlenmenize ‘onay’ vermezlerdi. Belki de başka maslahatları göz önünde bulundurmuşlardır.
Sonuç olarak, onların görüşlerine saygı duyulmalıdır. Ancak benim görüşüm, yine de eski görüşümün aynısıdır. Ben, evlenmenize karşıyım.”
Hamit gitmişti. Ondan birkaç ay haber alamamıştım. Nihayet bir gün evlendiğini ve eşiyle birlikte ortak hayata başladıklarını öğrendim.
Onlar için dua ettim. Yüce Allah’tan mutlu bir yaşam geçirmelerini diledim. Ancak onlar için çok endişeli idim…
Birkaç ay sonra, Hamit’in arkadaşları bana şöyle bir haber getirdiler: “Hamit ile eşinin yaşamları alt üst oldu. Eşi kendi şehrine, anne ve babasının yanına döndü. (Yazık) Artık Hamit, sizin yanınıza gelmekten utanıyor.”
Hamit ile eşinin olayı mahkemelik oldu. Mahkeme olayı düzeltmek için hiçbir şey yapamadı. Aslında mahkemenin yapamayacağı bir iş değildi. Ancak onların hayatı, düzeltilebilecek gibi bir yaşam değildi. Hoşnutsuzluk, nefret ve pişmanlık temelleri üzerine kurulan bir yaşamın düzeltilmesi ve devam etmesi olanaksızdır. Nitekim ölüyü yürütmek de olanaksızdır.
Hamit’e şöyle bir haber gönderdim: “Sana gerekli olan deliller önceden açıklanıp hüccet tamamlanmıştı. Bu bakımdan özür ve bahane getirmen mümkün değil… Ancak artık böyle olmuştur. Eşine ve ailesine sevgi ve saygı dolu bir şekilde davran. Mihrinin hepsini öde. Eğer onlar sana mahkemede kötü davranırlarsa, sabırlı ol. Sen, onlara karşı güzel davran…”
Hamit’in, eşinin mihrinin tamamını bir çırpıda ödeyecek mali gücü yoktu. Mahkeme (zorunlu olarak) mihri, Hamit’in mali gücüne uygun bir şekilde birkaç yıl içinde ödemesi için aylık taksitlere bölmüştü.
Şimdi bu uğursuz boşanmadan yaklaşık bir yıl geçmiş bulunmaktadır. Birkaç gün önce Hamit’ten üzüntü dolu bir mektup aldım. Lütfen bu mektubun bazı bölümlerine dikkat ediniz:
“Akıl penceresinden geçmişi seyrettiğim ve olayları düşündüğüm zaman, geride birçok olay bıraktığımı görüyorum. Gerçekten başımdan birçok zorluklar gelip geçti. Ancak şimdiye kadar en zor olaylar ve en sıkıntılı sorunlar karşısında bile, kendimi hiçbir zaman çaresiz hissetmemiştim. Her zaman insanın çok zor engellerden de sağlıklı bir şekilde geçebileceğine inanıyordum. Ancak bu sorunun (istenmeyen evlilik ve boşanmanın) bambaşka bir özelliği vardı. Çünkü öteki sorunlarda olduğu gibi; hedefe ulaşma yolundaki herhangi bir sorun değildi. Bu evliliğin sonucu, bir insanın mutsuzluğu idi. Telafisi de olanaksızdı…
Şimdiye kadar sosyal açıdan ve tahsil bakımından epeyce geri kaldım; ruhsal bakımdan birçok sıkıntılara maruz kaldım. Maddi yönden de bir hayli zorluk yaşadım ve daha birçok musibet gördüm. Fakat bütün bunların, bir insanı mutsuz etmek, olgunlaşma yolundan geri koymak; boşanmış bir kadına iyi bakılmadığı bir toplumda onu boynu bükük bırakmak kadar ağır olacağını sanmıyorum.
Bu özelliklerle birlikte, mümkün olan en kötü yolun ve aynı zamanda mümkün olan tek yolun da bu olduğuna inanıyorum. Çünkü böyle bir yaşamı sürdürmenin; iki tarafın da ruhsal ve sinirsel güçlerinin tahribatından başka bir sonucu olmayacaktır.
Yukarıdaki konulara dikkat edince kendimi nasıl ikna edeceğimi bilmiyorum? Özellikle bununla birlikte başka sorunlar da bulunmaktadır. Öteki sorunlar kısaca şunlardır:
Sıradan bir yolculuktan bile korkacak kadar korkak biri olduğumu hissetmeye başladım. Çünkü gerçekten hayırlı bir iş yapmamıştım. Eğer bir olay olursa, bu günahla birlikte ne yapacağımı bilmiyorum? Bunlara ilave olarak; mihrlerini, en düşük değer üzerinden ödedim.
Hayatın artık anlamsız olduğuna inanıyorum. Bundan sonraki ömrümün, günleri geçirmekten başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Bunun bir gerçek olmasına karşın; hayatın çok süratli ve ilginç bir şekilde geçtiğini sanıyorum. Hayatımda derin bir çukurun oluştuğunu hissediyorum…”
Ancak ben, Hamit’in dertli mektubuna cevap olarak ne yazdım? Bu konu şimdilik kalmalıdır. Belki (Allah izin verirse) başka bir fırsatta ve başka bir baskıda açıklanabilir.
Bazen bu konu (düğünden önce ayrılık) hakkında, ayrılıktan daha acı olan acı olaylar gerçekleşmektedir. Örnek olarak; pişman olan kişi iç duygularını açıkça doğru dürüst bir şekilde söyleyecek ve sorumluluğu omuzlarına alacak kadar kendisini cesur hissetmemektedir. Bu bakımdan, etraftakiler tarafından yapılan baskılardan kendisini kurtarabilmek ve bunun için de geçerli bir bahane ileri sürebilmek için; evlenecek olduğu kişiye ve ailesine akla hayale gelmeyecek töhmet ve iftiralar atmaktadır.
Bu tür davranışlar haramdır. Aynı zamanda da çok çirkindir. Yüce Allah’ı gazaplandırır. Vebali çok ağırdır. İnsanın dünyada ve ahirette bedbaht olmasına neden olur.
İnsan, söz ve nişanı bozarak ayrılmak istediği zaman; bir insan ile ailesine ruhsal açıdan ve haysiyet bakımından zarar vermek yerine, onların gönüllerini almak zorundadır. Haklarını helal etmelerini istemelidir. Özür dileyerek saygılı bir şekilde ayrılmalıdır. Böyle yapmazsa din, vicdan, mertlik, şeref ve özgürlüğün aksine hareket etmiş olacaktır.
İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurmaktadır:
“Dininiz yoksa ve ahiretten de korkmuyorsanız; hiç olmazsa dünyada özgür ve şerefli olun.”[90]
Eşler, birbirlerine töhmet atmak ve birbirlerinin şerefleriyle oynamak şöyle bir yana dursun; birbirlerinin eksikliklerine şahit olsalar bile, gizlemeli ve açığa çıkarmamalıdırlar.
Bu bölümün sonunda şöyle bir uyarıda bulunmak gerekiyor: Yedinci bölümün “Kalp Bahaneleri” başlığının “Nişanlılık Dönemi Afetleri” kısmındaki konular, bu hususa (düğünden önce pişmanlık) açıklık getirmesi yönünden çok uygun konulardır. Çok yararlı ve aydınlatıcı olabilirler.
Aynı şekilde önceki faslın “Aşk-Hayat Ekseni” bölümünde açıklanan “İki Hüzünlü Mektup” konularına da başvurulması rica edilir.
Aynı şekilde beşinci bölümde açıklanan “İsmail ile Safiye” adlı kişilerin öyküleri de bu konuya ışık tutabilir. Çünkü İsmail nişanlılık döneminde, Safiye ile evlenmekten vazgeçmişti. Ancak ayrılmaya cesaret edemiyordu.
Safiye ile evlendiği gece İsmail’in çok üzgün olan yüzünü şimdi de hatırlamaktayım. Yavaşça kulağına şöyle söylemiştim: “Yoksa bu gece babanın ölüm gecesi midir ki, bu şekilde üzgünsün? Bu gece, senin gerdeğe gireceğin gecedir. Mutlu olmalısın.”
İsmail şöyle demişti: “Ne için mutlu olmalıyım? Mutlu olmam için çekici ve yeni bir olay gerçekleşmemiştir.”
Beşinci bölümde açıklandığı gibi; istenilmeyen ve razı olunmayan bu evliliğin sonu da aynı şekilde bitmişti.
Allah’ım! Gençlere bu konuda yardımcı ve yol gösterici ol.
Amcakızı ile amcaoğlu, teyze kızı ile teyze oğlu, dayıkızı ile dayıoğlu vb. olan akraba evliliklerinin bazılarında çocuklar konusunda bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Örnek olarak; çocukları hasta ya da zayıf veya özürlü olabilirler. Bu konu ispat edilmiştir. İnkâr edilebilecek bir konu değildir.
Bu konu hakkında, lütfen aşağıdaki uyarılara dikkat edelim:
1- Adı geçen genetik yasa, genel bir yasa değildir. Yani bütün akraba evliliklerini kapsamamaktadır. Bu bakımdan bütün akraba evliliklerini yasaklamak ve reddetmek doğru değildir.
2- Böyle evlilik yapmak isteyen kişiler, kesinlikle tıp yönüne dikkat etmelidirler. Gerekli tahlilleri yaptırmak zorundadırlar. Bu bakımdan herhangi bir sorunlarının olmadıklarına emin olmadıkça evlenmemelidirler.
3- Bu konu hakkında gerekli olan bütün tıbbi tahliller yapılmalıdır. Bunlar, evlilik gündeme getirilmeden ve kız ile erkek arasında herhangi bir ilgi oluşmadan; birbirlerine umutlanmadan önce yapılmalıdır. Birbirleriyle evlenecekleri, insanlar arasında duyulmadan ve sesler yükselemeden önce yapılmalıdır. Çünkü tahlillerin sonuçlarını almanın uzun süreceği düşünülecek olursa; olaya ara verilecek ve evlilik gerçekleşmeyecektir. Bu açıdan bir an evvel tahlilleri yaptırmak gerekir. Ancak uzatılacak olursa; ayrılık da bir o kadar acı olacaktır. Birçok sorunu da beraberinde getirecektir.
4- Peygamber efendimizin (s.a.a) Ehl-i Beyt’i (a.s) arasında gerçekleşen akraba evliliklerinde (Hz. Ali (a.s) ile Hz. Zehra (s.a) örneğinde olduğu gibi) ortaya hiçbir sorun çıkmamıştır.
Kuşkusuz bunun bazı nedenleri vardı. Bu nedenlerden biri de şudur: Onlar, yüce Allah’ın kendilerine verdiği ilim sayesinde olayların iç yüzünü bilmekteydiler. Kayıptan haberleri vardı. Bu bakımdan, bu tür evliliklerin kendileri için hiçbir zarar oluşturmadığını da bilmekteydiler.
Şu halde o yüce insanların uygulamalarını, davranışlarını örnek göstererek, bu tür tıbbi ve genetik yasaları hiçe saymamak gerekir.
Bu töre, bazı aileler arasında var olan çok kötü törelerden biridir. Kız ile oğlanı, çocukluk dönemlerinde birbirlerine nişanlamaktadırlar. Örnek olarak; amcakızı ile amcaoğlunu, teyze kızı ile teyze oğlunu, amcakızı ile dayıoğlunu vb. çocukları birbirlerine nişanlamaktadırlar. Kendilerinin ifadesiyle büyüdükleri zaman birbirleriyle evlenmeleri için “isimlerini üst üste koymaktadırlar.”
Bu olay, her bakımdan çok yanlıştır. Beraberinde birçok sorun oluşturması mümkündür.
Bu konu, örnekleriyle birlikte geniş bir bölüm istemektedir. Şimdilik geniş bir şekilde irdeleyemeyeceğiz. Ancak şimdilik gerekli olan şeyler şunlardır:
1- Aileler, doğru olmayan böyle bir işi kesinlikle yapmamalıdırlar.
2- Kızlara ve erkeklere ısrarla şöyle öğüt veriyorum: Bu tür konulara kesinlikle önem vermeyin. Eğer birini çocukluk döneminizde sizinle nişanlamışlarsa; ona ilgi duyuyor, onunla birlikte yaşamak istiyor ve onu kendinize uygun bir eş olarak görüyorsanız kabul edin. Onunla evlenin. Böyle değilse kesinlikle kabul etmeyin.
3- Amcakızlarının ve amcaoğullarının nikâhı, kesinlikle gökyüzünde kıyılmamıştır. Bu batıl bir inançtır.
Eş seçimi konusu, bu tür batıl törelerden daha yüce ve daha önemlidir.
 
 
 
 
 
 
NİŞANLILIK DÖNEMİ
 
 
 
 
 
–—
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ortak yaşam hususunda çok önemli bir role sahip olan konulardan biri de, nişanlılık dönemidir.
Bu dönem güzel bir şekilde geçirilir ve özel sorumlulukları da yerine getirilirse, sonraki dönemlerin daha sağlam ve daha verimli olması konusunda çok derin etkiler bırakacaktır.
Halk arasında şöyle söylenmektedir: “Nişanlılık döneminin bir günü; düğünden sonraki dönemin bir yılından daha güzeldir.” Bu söz abartılı bir söz olsa da, önemli bir gerçeği beyan etmektedir. Gerçekten de nişanlılık dönemi; düğünden sonraki dönemden daha önemli, daha tatlı, daha verimli, daha lezzet verici ve daha yapıcıdır. Bu dönemde, gelecekte yaşanacak olan hayatın temellerini atmak mümkündür.
Dördüncü bölümde, özel bir açıdan (askerlik ve tahsil dönemi için) çözüm yolu olan nişanlılık hakkında açıklamalarda bulunulmuştu.
Ancak şimdi nişanlılık dönemini bağımsız ve geniş bir şekilde incelemeye çalışacağız.
Nişanlılık dönemi ile kast ettiğimiz şey; nikâh ile düğün arasındaki süreçtir. Yani nikâh kıyılmış olmalıdır. Eğer nikâh için hazır değillerse ve uygun bir zamanda özel bir törenle nikâh kıymak istiyorlarsa; sürekli nikâhtan önce, geçici nikâh kıyabilirler.
Geçici nikâhın uyulması gereken bazı özel şartları bulunmaktadır. Bu şartlardan biri şudur: (Sürekli nikâhta da olduğu gibi) Kesinlikle kızın babasının izni olması gerekir. Bu bakımdan, burada nikâhsız bir nişanlılık hakkında konuşmadığımıza dikkat çekmek zorundayız.
Birkaç açıdan, nikâh ile düğün arasında belli bir süre zaman dilimi olması gerekir:
1- Yıllarca bir aile içinde yaşamış ve adı geçen aile bireylerini (özellikle anne ve baba gibi) çok sevdiği için ayrılması zor olan bir kızı, aniden ailesinden ayırmak doğru değildir. Çünkü ruhsal bakımdan zarar görebilir. Ayrılığın doğal bir şekilde gerçekleşmesi için yavaş yavaş hazır hale gelmesi gerekir.
2- Şimdiye kadar yaşam sorumlulukları annelerinin ve babalarının omuzlarında olan kız ve erkek, bir anda hayatın bütün sorumluluklarını omuzlarına alma hazırlıkları yoktur. Bu bakımdan, ortak bir yaşamın sorumluluklarını kabul edebilmeleri için kendilerini hazırlayabilecek bir fırsatları olması gerekir. Bu konuda kuşların yaşam şekli, çok harika ve hikmet doludur. Anne kuş, yavrularını özgür bir şekilde uçabilmeleri için alıştırır. Kendilerini idare edebilmeleri için hazırlar. Yavruları hazır bir hale gelmedikçe, anne kuş onları kendinden uzaklaştırmaz.
3- Kısa bir süre öncesine kadar birbirlerine yabancı olan kız ve erkeğin, hazırlıksız bir şekilde bir anda bir arada bulunmaları ve bağımsız bir yaşama başlamaları zor olabilir. Birbirlerine ilgi duyabilmeleri ve birlikte yaşamaya hazır bir hale gelebilmeleri için, belli bir sürenin geçmesi gerekir.
4- Kız ve erkek (dördüncü bölümdeki tahsil ve askerliğin sürdürülmesi konusunda da açıklandığı gibi) bazı nedenlerden dolayı bağımsız ortak bir yaşama hazır olmayabilirler. Ancak nişanlı olmaya hazır olabilirler. Bu açıdan, adı geçen nedenler giderilinceye kadar nişanlı olmalı ve sonra evlenmelidirler.
5- Gelin ile damadın anneleri ve babaları da, çocuklarının düğününü yapabilmeleri için belli bir hazırlığa ihtiyaç duymaktadırlar. Nişanlılık dönemi, bu hazırlığı yapmak için onlara gerekli fırsatı sağlayacaktır.
Ve…
Bu Dönemde Kız ile Erkeğin Görevleri
Nişanlılık döneminin gerekliliği bölümünde açıklanan faydalara ve önceki bölümlerde beyan edilen nişanlılık döneminin evlilik için yararlarına ilave olarak; başlıca birçok faydaları da bulunmaktadır. Kız ile erkek, bu dönemde bazı görevleri yerine getirmek zorundadırlar. Şimdi onlardan bazısını açıklamaya çalışacağız:
Kız ve erkek, seçim aşaması (altıncı bölümde açıklanmıştır) bölümünde birbirlerini yeteri oranda tanımış olsalar da, yine de nişanlılık döneminde, birbirlerini daha iyi, daha net ve daha özel bir şekilde tanımak zorundadırlar. Birbirlerinin huylarını, dünya görüşlerini ve ruhsal yapılarını daha güzel öğrenmeleri gerekir.
Gerçekte nişanlılık dönemindeki tanıma, seçim aşamasındaki tanımanın tamamlayıcısıdır. Bu yakın tanıma sayesinde, kendilerini ortak yaşam konusunda anlaşmak ve uzlaşmak için hazırlayacaklardır. İlk tanıma, seçim için idi. Bu tanıma ise, anlaşmak ve uzlaşmak içindir.
Bir kimse nişanlısında hoşuna gitmeyen bir özellik görüp düzeltmek isterse veya onda özel bir nitelik oluşturmaya çalışırsa; bu konular için en iyi dönem, nişanlılık dönemidir. Çünkü ilişkileri henüz normal bir hale gelmemiştir. Bu bakımdan birbirlerine karşı olağan üstü bir saygı ve bir sevgi duymaktadırlar. Sonuç olarak; birbirlerinin önerilerini kabul etmeleri daha ön planda gelir. Düzeltme ve değişiklik yapma alt yapıları, daha uygun bir haldedir.
“Aşk - Hayat Ekseni” bölümünde de açıklandığı gibi; mutlu bir evlilik yaşamının temel şartlarından biri de sevgidir. Sevginin alt yapısı, nikâhtan önce hazır hale getirilmelidir. Ancak nişanlılık dönemi, sevginin sağlamlaşması ve artması için çok iyi bir fırsattır. Nişanlı kişilerin davranışları, sözleri ve öteki tavırlarının tamamı sevginin artması ve azalması konusunda çok etkilidir. Bundan dolayı kız ve erkek, kesinlikle davranışlarına dikkat etmek zorundadırlar. Sevginin artmasına neden olan güzel davranışları yapmaktan çekinmemelidirler. Aynı zamanda sevginin azalmasına ve nefrete yol açan kötü davranışlardan da kaçınmalıdırlar.
Umut, mutlu ortak bir hayat konusunda çok önemli bir role sahiptir. Nişanlı kişiler, ümit dolu sözler ve güven dolu davranışlarla birbirlerinin umutlarını güçlendirmeye çalışmalıdırlar.
Kız ve erkek evlenmeden önce, genellikle annelerine ve babalarına bağımlıdırlar. Bu bağımlılık, bağımsızlığa dönüştürülmelidir. Nişanlılık dönemi, bağımsızlığın temellerini atmak için çok uygun bir fırsattır.
Nişanlı kişiler, gelecek için plan yapmalıdırlar. Gelecekteki yaşamın hedeflerini ve ufuklarını belirlemelidirler. Bunlara ulaşabilme yollarını değerlendirmelidirler.
Nişanlı kişiler, birbirlerinin duygularına dikkat etmek zorundadırlar. Birbirlerinin duygularına değer vererek uygun cevaplar vermelidirler. Bazı nişanlı kişiler, nişanlısının duygularına gerekli olan değeri vermemektedirler. Onu önemsememektedirler. Bu tür davranışların da, kendilerini daha üstün kılacağını sanmaktadırlar. Hâlbuki kesinlikle tam tersinedir.
Bu tür davranışlar, nişanlısının hislerinin incinmesine neden olmaktadır. Sonuç olarak kin beslemesine yol açmaktadır. Belki de bu durum, yaşamlarına ağır darbeler vuracaktır.
Nişanlılık dönemi anıları, genellikle ömrün sonuna kadar unutulmamaktadır. Bu açıdan gelecekteki yaşam konusunda çok etkileri bulunmaktadır.
Sonuç olarak, nişanlı kişilerin davranışları kesinlikle hesaplanmış olmalıdır. Birbirlerinin kişiliklerine ve onurlarına zarar verecek tavırlardan kaçınmalıdırlar. Nişanlısına önem vermemek, ona karşı kırıcı davranmak ve kibirli olmak; onun kişiliğine ve duygularına ağır darbeler vurmak demektir.
Kız, nişanlısı karşısında değil, namahrem karşısında çok gururlu ve ağır başlı olmak zorundadır.
Nişanlısının, kendisine ağır başlı ve ilgisiz davranışından dolayı kalbi kırık birçok genç delikanlı görülmüş olması çok üzücüdür. (Örnek olması bakımından) Kalbi kırık gençler şöyle söylemektedirler: “Nişanlım için bir hediye almıştım. Bin bir çeşit umutla ve arzuyla onu görmeye gitmiştim. Ancak o, ilgisiz davranarak saygısızlık etti. Beni hoş karşılamadı. Kırık bir kalple evlerinden çıkıp gittim…”
Dindar ve iffetli kızlar, bu tür davranışların din ve iffetle ilgisi olmadığını, hatta haram bile olduğunu bilmek zorundadırlar.
Bir kızın, kendisine mahrem olan ve gerçekte kocası olan nişanlısı karşısında ilgisiz davranmasının ve kendini gizlemesinin hiçbir anlamı yoktur. Evet, iffetli ve namuslu kızların, nişanlılık dönemlerinin başlangıcında utandıklarını; nişanlılarına karşı sevgiyle ve samimiyetle davranamadıklarını; erkeklerin de bu konuya dikkat etmeleri gerektiğini; kesinlikle kabul ediyoruz.
Ancak bu durum çok çabuk bir şekilde giderilmedir. İlişkileri içtenlikle, sevgiyle ve aşkla dopdolu olmalıdır. Aynı zamanda birbirlerine de saygı göstermelidirler.
Hediye vermenin; kalpleri kazanma ve sevgiyi artırma konusunda çok ilginç bir rolü vardır. Nişanlı kişilerin, bu harika ve önemli noktayı unutmamaları gerekir.
Hediyenin çok pahalı olması gerekmiyor. Yalnızca karşı tarafın hoşuna gidecek güzel bir şey olması yeterlidir. Bundan daha önemli olan konu ise; nazik bir şekilde vermektir. Hediye vermek, özel bir zevk ve incelik ister.
Şu konunun da unutulmaması gerekir: Hediye vermek, yalnızca erkeğin kıza vermesi şeklinde değil, iki taraflı olmalıdır. Yani kız da hediye vermelidir. Kuşkusuz erkek daha çok hediye vermelidir.
Aşk ve sevgi dolu samimi mektuplar yazmak; nişanlı olan kişiler arasındaki sevginin artması ve ilişkilerinin sağlamlaşması konusunda çok güzel bir etkiye sahiptir. Hatta nişanlı olan kişiler, birbirlerine yakın olsalar ve birbirlerini sürekli görseler bile, yine de mektup yazmanın ayrı bir etkisi olacaktır.
Önce mektupları yazmalıdırlar. Görüştükten sonra ayrılacakları zaman, mektupları birbirlerine vermelidirler. Eğer yolculuğa çıkmak gerekir ve birbirlerinden uzaklaşırlarsa, mektuplar daha çok ve daha uzun olmalıdır. Evliliklerinin üzerinden yıllar geçmesine karşın; kendilerine mutluluk verdiği için nişanlılık dönemine ait mektupları saklayan ve onları okuyan birçok evli çift tanımaktayız.
Nişanlı olan kişiler, bu tatlı ve güzel dönemde, aşk ve sevgi dolu görüşmeler yapmak zorundadırlar. Bu görüşmeler, iki tarafın da umutlarını ve ilgilerini güçlendirecektir. Bu görüşmeler, namus kurallarına aykırı olmamakla birlikte, iki tarafın da namusunu güçlendirmeye neden olacaktır. Bu görüşmelerde, birbirleriyle sevgi dolu sohbetler yapmalıdırlar. Birbirlerine sevgi ve ilgi göstermelidirler. Gelecekteki yaşamları konusunda sohbetler yapmalıdırlar. Birbirlerine umut ve güven vermelidirler. Birlikte yolculuğa ve gezintiye çıkmalıdırlar. Bu dönemde yolculuk yapmak, çok önemli bir role sahiptir.
Kız ve erkek, nikâh ve düğün arasındaki bu çok değerli dönemde, daha iyi anlaşabilmeleri ve daha güzel uyum sağlayabilmeleri için; birbirlerini daha çok tanıma arzusuyla, yolculuğa çıkabilirler. Yolculuk kısa olsa da, insanın olumlu ve olumsuz yönlerinin ister istemez ortaya çıkacağı uygun bir ortam oluşturmaktadır. Sonuç olarak, daha iyi tanımak için çok iyi bir yöntemdir.
Bu dönemde yolculuk yapmanın çok önemli nedenlerinden biri de şudur: Henüz doğal yaşam başlamamıştır. Bu bakımdan her iki taraf da, eşinin yapıcı önerileri ve eleştirileri karşısında kendini düzeltmek için hazır bir konumdadır. Bu dönemdeki yolculuklar, kız ve erkeğin birbirlerinin ruhsal ve ahlaki yapılarını daha iyi tanımaları konusunda çok faydalı olmakla birlikte, çok harika, huzur verici ve romantiktir.
Bu tür yolculukların, anne ve babanın izni olmaksızın gerçekleştirilmeyeceği konusu ise, çok açıktır.
Eşler arasındaki ruhsal, ahlaki ve duygusal anlaşmanın gelişmesine yardımcı olan ve bu dönemdeki coşkuya coşku katan yapıcı programlardan biri de; nişanlı kişilerin birlikte dini, ahlaki ve bilimsel toplantılara katılmalarıdır.
Bütün önemli işlerde olduğu gibi; bir kimseye eş olmak, yaşamı idare etmek ve çocuk yetiştirmek konuları da eğitim ve öğretim gerektirmektedir. Eğitim ve öğretim, evlenmeden önce başlamalı ve hayatın sonuna kadar sürmelidir.
Anneler ve babalar, çocuklarını çocukluk dönemlerinden başlayarak yavaş yavaş eğitmelidirler. Hayatın sorumluluklarıyla tanıştırmalıdırlar. Gelecek için gerekli olan alt yapıyı oluşturmalıdırlar.
Bazı anne ve babalar, sevgi unvanıyla çocuklarına ev işlerini yaptırmaktan ve gelecekteki yaşamda ihtiyaçları olan konuları tanıtmaktan kaçınmaktadırlar. Hâlbuki bu tür davranışlar; onlara duyulan sevgiyi gösterme yöntemi olmamakla birlikte, çok büyük zararlar da vermektedir.
Çünkü insan, doğasının çeşitli eğitim ve öğretimleri almaya hazır olduğu çocukluk ve gençlik dönemlerinde, gelecekteki yaşamda ihtiyaç duyacağı konuları öğrenmez ve kendisinde var olması gereken alt yapıları oluşturmazsa; sosyal hayata atıldığı ve hayatın sorumluluklarını omuzlandığı zaman, kendisini kaybedecektir. Anne ve babanın elleri onun üzerinden kaldırıldığı ve hayatın gerçekleriyle yüzleştiği zaman, umutsuzluğa kapılarak bunalıma girecektir. Kendisine olan güvenini yitirerek aşağılık kompleksine kapılacaktır.
Birçok genç, çeşitli meseleler konusunda, birçok bilgiye sahip olmakla birlikte, gelecekteki yaşamı ve evlilik konusunda hiçbir şey bilmemekte veya çok az şeyler bilmektedir. Günümüzdeki gençlerin, çeşitli meslek dallarını öğrenmek için övülmeye değer çaba sarf ediyor olmaları gerçekten de sevindiricidir. Bu bakımdan, geleceğe daha da umutla bakmaktayız.
Bütün meslek dalları hakkında çeşitli eğitim ve öğretim programları bulunmaktadır. Bu konular için birçok kitap ve öğretmene ulaşabilmek de mümkündür. Ancak nişanlı olmak, evlilik yapmak, yuva kurmak, hayatı idare etmek, çocuk yetiştirmek, kadın ile erkek arısında anlaşma sağlamak vb. gibi bir toplumun oluşumunun temeli ve hayatın gül bahçesi sayılan meselelere yeteri kadar önem verilmemesi çok üzücüdür. Bu konuları hafife almak ve onlara önem vermemek; (birçok konuda) telafisi olmayan sosyal bozukluklara neden olmaktadır.
Toplumumuz içinde (ve diğer toplumlar içinde) çeşitli bilimsel ve akademik konularda tahsil diploması olan birçok genç bulunmaktadır. Ancak sıra evlilik hayatını oluşturma konusuna geldiği zaman, şaşıp kalmaktadırlar. Yaşam merkezini oluşturmak, hayat fidanını dikmek ve varlık gülistanının bahçıvanlığını yapmak için; gerekli olan alt yapıları ve ilimleri bilmemektedirler. Onların elinden tutarak, kendilerini girdaplardan kurtaracak ve sahile çıkaracak kılavuzlar da çok azdır!
Bu bakımdan eş seçmek, evlilik yapmak ve hayatı yönetmek gibi konuların aslını bilmeyen gençler, kendi öz benliklerinde de bir eşin varlığına şiddetli bir şekilde ihtiyaç duydukları için; evlenmek ve yuva kurmak zorunda kalmaktadırlar. Dolayısıyla denizin ortasına zorunlu olarak atlayan bir insanın durumuna düşmektedirler. Böylece “Nasıl olursa olsun” sözlerine benzer ifadelerle evlilik hayatına adım atmış olmaktadırlar.
İşte o zaman olacak olanlar oluyor: Bir tarafta perişan olmuş aileler, diğer tarafta çok acı verici tartışmalar! Rezil edici küfürler, onur kırıcı dayaklar… Yıpranmış sinirler, bunalımlı ruhlar, kırık kalpler, bozuk sindirim sistemleri… Yıkıcı fesatlıklar, boşa gitmiş yetenekler, berbat olmuş arzular, umutsuzluğa dönüşmüş umutlar, sinmiş istekler, ulaşılamamış hedefler, yenilgiye uğramış çabalar, üst üste yığılmış eziyet verici kederler, hasret uyandıran yasaklamalar, yaralanmış duygular, katılaşmış kalpler ve…
Bu gül bahçesinin dikenlerinin sonraki ürünleri de; edepsiz, terbiyesiz, ahlaksız, üzüntülü, yeteneksiz, hasta, zayıf, geri kalmış, uyumsuz, kötü vb. özelliklere sahip çocuklardır.
Allah’ım! Güçlü ve sihirli elini, gayb âleminden çıkararak, bizi içinde bulunduğumuz şaşkınlıklar ve sapıklıklar deresinden kurtar!
Bundan dolayı kız ve erkek, evlenmeden önce, gelecekteki yaşamı idare etmek için gerekli olan ilim ve bilimleri öğrenmelidirler. Bu konu hakkında ders veren merkezlere (varsa) başvurmalıdırlar. Bu konu hakkında yazılan kitapları okumalıdırlar.
Nikâh ile düğün arasında gerçekleşen nişanlılık dönemi; hazırlıkları tamamlayarak hedefe ulaşmak için çok uygun bir fırsattır.
Şimdi bu konu hakkında yazılan birkaç kitap tanıtacağız:[91]
1-Eş İdaresi; Ayetullah İbrahim Emini.
Bu kitap, bu konu hakkında yazılan en iyi kitaplardandır. İki kısma ayrılmıştır. İlk kısım; kadının görevleri hakkındadır. İkinci kısım ise; erkeğin görevleri hakkındadır. Karı-koca olan kızlar ve erkekler, kendileri için yazılan kısımları okumalıdırlar. Yapmaları gereken görevleri öğrenmeli ve uygulamalıdırlar. Kuşkusuz her iki kısmı okumalarında da, hiçbir sakınca yoktur. Hatta çok da yararlıdır.
Ancak birbirlerinin ne gibi sorumluluklar sahibi olduklarını öğrenmek kastıyla; kızlar yalnızca erkekler için yazılan kısmı ve erkekler de yalnızca kızlar için yazılan kısmı okumamalıdırlar… Herkes kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir.
2-Cennet Ailesi (iki cilt): Merhum Doktor Seyit Cevat Mustafevi
3-İnsan Mektebi Evlilik: Şehit Doktor Paknejat
Bu kitap üç cilttir. İkinci cildi nişanlılık dönemi konularıyla ilgilidir. (Yazarın evlilik ve aile yaşamı hakkında yararlı birkaç tane kitabı daha bulunmaktadır.)
4- Doktor Ali Kaimi’nin kitapları:
Yazarın aile yaşamının çeşitli aşamaları hakkında birkaç tane güzel kitabı daha bulunmaktadır.
5-Genç Çiftlere Evlilik Rehberi: Seyit Hadi Müderrisi
Yazarın bu konu hakkında birkaç tane yararlı güzel kitabı bulunmaktadır. Bu kitapların aslı Arapçadır. Çeşitli isimlerle çeşitli dillere tercüme edilmiştir. Yazarın ismi ve kitabın konusunu bildiğiniz zaman, kitapları bulmanız kolaylaşacaktır.
6-Aile İçinde Ahlak: Üstat Seyit Ali Hüseyni (Televizyonda yayınlanan “Aile İçinde Ahlak” adlı programların yapımcısı)
7- Aile ve evlilik konuları hakkında “Öğretmenler ve velilerin” yazmış oldukları kitaplar.
8-Cinsel ve Evlilikle İlgili Sorulara Cevap: Doktor Hanna Oston ve Doktor Abraham Oston
Bu kitap, kızların ve erkeklerin kullanımına birçok gerekli ve yararlı bilgiler sunmaktadır. Ancak yazarlar Müslüman olmadıkları için bazı şeylerin kabul edilmemesi de çok doğaldır.
Bu konu hakkında sahip olunması gereken yararlı ve çekici programlardan biri de şudur: Gelin kız ve damat bey, bu konu hakkında yazılan kitaplardan birini birlikte okumaya karar vermeli ve bu güzel dönemde incelemelidirler.
Burada, Kum İlmiye Havzası İslami İlimler Araştırma Merkezi tarafından yayınlan Muhammet Ali İshak beyin “Gençlerin Nişanlılık Dönemlerindeki Sorunlarının Çözümleri” adıyla yazmış olduğu makaleyi (çok az bir kısmı hariç) aktarmak istiyoruz:
“… Bizim bu konudaki önerimiz şudur: Nişanlılık töresini toplum içinde canlandırmalıyız. Sosyal bir bilinç ve genel bir töre haline gelmesi için, modern iletişim araçları yardımıyla bilimsel değerlerini anlatmalıyız… Eğer her gencin hayatın gül bahçesinden bir gül koparmaya hakkı varsa; daha çiçek iken ve ergin bir hale gelmeden önce seçmesine izin verin. Eğer bir insan helal olan peynir ve ekmekle doymasını bilirse; insanlık şerefi, onu başkalarının sofrasına saldırmaktan alıkoyacaktır.
Eğer kendi çocuğumuz için bir bağ üzüm satın alıp kilidini de eline verirsek; hiçbir zaman hırsızlık yapmak için başkalarının bağına gitmeyecektir. Ancak susuzluğa ne kadar sabredilebilir?
Öneri şudur: İmam nikâhı (sade ve davetsiz bir şekilde) kıyılmalıdır. İki eş (cinsel ilişki hariç) her türlü duygusal ilişkilerden yararlanmalıdırlar. Doğal ihtiyaçlarını meşru yoldan arz etmelidirler. Dersleri bittiğinde ve iş güç sahibi olduklarında da geleneksel düğün törenlerini yapmalıdırlar.
Eğer şöyle sorulursa “Cinsel ilişkide bulunmayacaklarına dair herhangi bir güvence var mıdır?”
Şöyle cevap veririz: Eğer cinsel ilişkide bulunurlarsa çeyizi unutmalıdırlar. Deneyimler, her iki eşin de ana sermayelerini koruduklarını göstermektedir.
Ancak şöyle sorulursa “Birbirlerinden doyuma ulaşarak ayrılmaları ve nişanı bozmaları mümkündür. Böyle bir durum karşısında ne yapmak gerekir?
Şöyle cevap veririz: Öncelikle nişanlılık dönemi, aşk şemsiyesi altında kız ve erkeği ortak bir yaşam için hazır bir hale getiren en uygun dönemdir. Zıtlıklar, aşk sayesinde sevgi nuruna dönüşür. (Çok uzak bir olasılıkla) Eğer anlaşma sağlanamazsa; çocuk sahibi olmadan önce birbirlerinden ayrılmış olmaları daha iyidir. Dolayısıyla ne ana sermaye boşa gitmiş olur, ne de bir çocuğun kaderi tehlikeye atılmış olur. Ayrıca normal evliliklerinin de boşanma ve ayrılmayla sonuçlanma olasılığı vardır. Bu bakımdan, insanların evlenmemeleri mi gerekir?’’
Nişanlılık Döneminin Değeri:
1- Psikolojiye göre; doğal istemleri önlemek, ruhsal problemlere (komplekse) neden olmakta, insanın tabii dengesini bozmaktadır. Cinsel istemleri önlemek ise, bunların en zarar vericilerden biridir. Bazı psikologlara göre ise; ahlaki ve sosyal bozuklukların hepsinin nedeni, cinsel istemleri önleme sonucu oluşan problemlerdir.
Yoksun kalma dönemi geçildikten sonra, insan bu defa da onun yansımalarının etkisi altında ezilir. Bunlar, bazen zamparalık ve çok evlilik şeklinde ortaya çıkıyor. Bu bakımdan kadınların, kocalarına karşı güvensizlik duygusuna kapılmalarına neden oluyor. Bu da ailevi bozuklukların alt yapısını oluşturmaktadır. Bu tür sorunları çözmenin tek çaresi ise; cinsel ihtiyacı zamanında gidermektir.
Bu açıklamaları göz önünde tutarak şöyle sormak gerekir: Sosyal ve ahlaki bozukluklarla mücadele etmek için; silahlı kuvvetlere, yargı organlarına ve komitelere yatırım yapmak daha mı uygundur? Yoksa nişanlanmayı yaygınlaştırarak cinsel ihtiyaçları zamanında ve meşru yoldan gidermek mi daha uygundur?
Dolayısıyla “Nişanlılık, genç kuşağın ruhsal dengesinin garantisi ve ahlaki bakımdan toplumsal bozuklukları önleme etkenidir.”
2- Çocukluk döneminde anne kucağında, onun şefkatli öpücükleriyle tatmin olan sevme duyguları; gençlik döneminde genç kuşak için daha önemli ve daha baskın bir hale gelmektedir.
Genç kız ve delikanlı erkeğin, kaybettikleri bir şey bulunmaktadır. Bunu bulmadıkça da yalnızlık hissederler. Onlar, baştan aşağı sevgi ve aşkla dolu bir kalp peşindedirler. Daha açık bir ifadeyle; yanında huzur bulabilecekleri manevî bir sığınak aramaktadırlar. Hayat denklemlerini çözebilmek ve yok edici etkenler karşısında mücadele edebilmek için duygusal bir kalp aramaktadırlar. Bu ihtiyacın baskısı, cinsel ihtiyaç baskısından daha az değildir. Nişanlılık programı; bu ihtiyacı en güzel bir şekilde giderecek ve genç kuşağın ruhsal bakımdan sakinleşmesini sağlayacaktır.
Aile, iki insanın iki farklı kültüre ve iki farklı görüşe sahip oldukları küçük bir merkezdir. İnsanlar genellikle ulaşamadıkları arzularına erişmek için evlenirler. (Anne ve baba vasıtasıyla ulaşılamayan arzular.)
Böyle bir merkezde zıtlıkların olması çok doğaldır. Ayrılıkların ve boşanmaların genel nedeni ise; işte bu zıtlıklardır.
Nişanlılık dönemi, bu tür zıtlıkları çözmek için en uygun dönemdir. Çünkü zıtlıklar, aşk sayesinde uzlaşı haline dönüşecektir. Böylece kalıcı ve tatlı bir yaşamın alt yapısı hazırlanmış olacaktır.
Eğer ailevi zıtlıkların etkisini çocuklar üzerinde düşünecek olursak, insaflı bir şekilde nişanlılık döneminin mutluluk nedeni olacağını onaylarız.
3- İnsanlık şerefi ve kimliği, insanı kötü işleri yapmaktan alıkoyan etkenlerdir. Ancak karşısında sabretmenin mümkün olmadığı tatmin edilmemiş doğal ihtiyaçların baskısı, insanlık şeref ve kimliğini ayaklar altına alır. Genç kuşağın doğal ihtiyaçları zamanında meşru yoldan giderilirse, sosyal ve ahlaki bozuklukların çoğu ortadan kalkacaktır.
4- Gençlerin akıllarını tehdit eden bozuk fikirler, büyük bir tehlikedir. Eğer ülkemiz neşeli ve çalışkan akıllar istiyorsa, gençlerin cinsel sapkınlıklara düşmemesi için gerekli önlemleri almalıdır.
Sizler, kendinizi bir an olsun inançlı ve takvalı gençlerin yerine koyun. Bu susuzluğa kaç yıl sabredilebilir? Veya tahrik edici etkenler karşısında kaç yıl tahammül edilebilir? Laubali gençler kendilerini meşru olmayan yoldan tatmin etmektedirler. Ancak günah işlemek istemeyen bir kişiyi, sapık fikirler yalnız bırakacak mıdır?
Psikolojik deneyler; üzerinde bir saat düşünülen sapık fikirlerin (özellikle cinsel fikirler) aklın bütün güçlerini yok edebileceğini sabit kılmıştır. Sonuç olarak; dikkat etme, neşeli olma, konsantrasyon, ahlaki yücelikler, yenilikçi düşünceler ve keşfedici fikirler gibi özellikler yok olup gidecektir.
Nişanlılık dönemi, bütün bu hastalıkların ilacı olmasına karşın; anneler ve babalar yine de onu yasaklamaya devam mı edecekler?
Yalnızca slogan yeterli değildir. Modern iletişim araçlarının tamamı bu konuda seferber olmalıdır. Televizyon yayınlarında abuk-subuk ve zararlı programların yerine iki nişanlının tanıştıkları, birbirlerini seçtikleri ve gezmeye çıktıkları anı yayınlasalar kötü mü olur?
Nişanlanma töreni her türlü israftan uzak ve çok sade bir şekilde yayınlanırsa çok mu kötü olur? Anneler ve babalar, kızlarının ve oğlanlarının ellerini birbirlerine verdiği zaman hoca efendinin onlar için dua ettiği saati gösterseler fena mı olur?
Nişanlılık dönemi için belli bir süre tayin edilemez. Çünkü bu konu, bireylerin zevklerine ve isteklerine bağlıdır.
Ancak şöyle söylenebilir: Tahsili tamamlamak, askerliği bitirmek vb. özel durumlar olmazsa; kız ile erkeğin aileleri gerekli olan hazırlığı yapmışlarsa; 6 ile 9 ay arası, bu dönem için uygun bir zaman olarak görünüyor.
Yine ısrarla şöyle söylüyoruz: Bu dönem için özel bir zaman yoktur. Bu konuda önemli olan, daha öncede açıklanan gerekli hazırlıkların yapılmış olması ve bu dönemden en güzel şekilde yararlanılmasıdır.
Bu dönemde, bazı afetlerin ortaya çıkma olasılığı vardır.
Bu tür olası afetler, çeşitli toplum ve aile yapılarına göre değişkenlik gösterebilir. İnsanların töreleri, ahlaki değerleri, edep ilkeleri, gelenekleri ve inançları farklı olduğu için; nişanlılık dönemi afetleri (genel olarak aile yaşamının afetleri) de farklıdır. Çünkü bu tür afetlerin; insanların ahlaki değerlerine, geleneklerine ve inançlarına bağımlılığı vardır.
Gerekli önlemin alınması için bu afetlerden bazılarını burada açıklayacağız:
İnsanın özelliklerinden biri de şudur:
Hayal kuşu çok yükseklerden uçar. Onu kontrol altına alıp dengelenmezse, hiçbir sınırla yetinmez. Hakikatlerin üzerinden rahat bir şekilde geçer. Gerçek olmayan rüyalar âlemine dalar gider…
Öte taraftan insanın kıyaslama yeteneği de çok güçlüdür. Kendisinin sahip olduğu şeyi, başkalarının sahip olduğu şeyle veya hayal âlemi sayesinde kendisine ulaşan şeyle kıyaslar.
Bu kıyaslamalarda genellikle hayale kapılarak yanlış yapar. Gerçekleri olduğu gibi görmez. Kendisinin sahip olduğu şeyi küçük sanır. Başkalarının sahip oldukları şeyleri veya hayal âleminde kurduğu şeyleri ise büyük sanır.
İnsanın çeşitlilik isteyen ruhsal yapısı da, bu konunun böyle olması için ona yardım eder. Sonuç olarak; üzüntüler, hasretler ve umutsuzlukların pençesine düşer. Kendisinin sahip olduğu şeyi, başkalarının sahip olduğu şeylerle veya hayal âleminde kurduğu şeylerle değiştirmek ister.
İnsanda üçüncü bir durum daha bulunmaktadır. O da şudur: Kendisine helal olan, sahip olduğu şeye karşı fazla ilgisi olmaz. Ancak kendisine haram olan sahip olmadığı şeye karşı ise, çok hırslanır. “İnsan, yasaklandığı şeye karşı hırslıdır.”
Örnek olarak; normal bir zamanda herhangi bir yemeğe karşı fazla ilgisi olmadığını kabul edelim. Günler geçse ve o yemek de evde olsa, yine de onu yemez. Ancak eğer hastalanır ve doktor aynı yemeği ona yasaklarsa, ona karşı şaşırtıcı bir istek duymaya başlar. Ya da oruçlu olduğu ve yemek yemenin yasak olduğu günlerde, yiyecek ve içeceklere karşı olağan üstü bir şekilde ilgi duymaya başlar. Ancak yasağın kaldırıldığı iftar vaktinde ise; artık eski ilgisi kalmaz…
Bu aslında; “hayal gücü”, “var olan şeylere kanaat etmeme durumu”, “yasaklara karşı hırslı olmak” ve “insanın çeşitliliği sevmesi” gibi konulardır. Bu hususların da başka bir kitapta incelenmesi gerekir. Ancak biz, “Nişanlılık Döneminin Afetleri” başlıklı konumuzu özellikle incelemeye devam edeceğiz. Lütfen dikkat ediniz:
İnsan, birçok konuda, yanlış tanımaya ve algılamaya duçar olmaktadır. Örnek olarak; eşyaları uzaktan gördüğünde, aklı onların resmini çekmektedir. Sonra onları kendi belleği içine göndermektedir. Daha sonra inceleme ve analiz etmeye koyulmaktadır. Netice olarak, onlardan elde etmiş olduğu sonuç (genellikle) eşyaların hakikatiyle fark etmektedir. Ancak onları yakından açık ve net bir şekilde görüp inceleme ve analiz etme olanağı gerçekleştiği zaman; uzaktan görüp değerlendirdiği şeyle farklı olduğunu anlayacaktır.
Renkli filmlerde gördüğümüz kişilerin ve manzaraların görüntüleri, bu konuya örnektir. Eğer kişileri ve manzaraları önce görmüş olsaydık veya sonra görecek olursak; gerçek durumlarının filmde göründüğü şeyle farklı olduğunu anlarız. Özellikle film görüntüleri büyük ve renkli olursa, aynı zamanda uzaktan da görmüş olursak; farklılık daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır.
Bu konuya başka bir örnek de şudur: Projektörlerin aydınlattığı tiyatro sahnesinde oyun oynayan kişileri, epeyce uzaktan görmekteyiz. Eğer onları önce görmüş olsaydık veya sonra görecek olursak ve onlarla sohbet edersek; uzaktan renkli ışıklar altında görülen yüzle yakından ışık olmaksızın görülen yüz arasında çok fark olduğunu anlarız.
Aynı şekilde kendisine çok ilgi duyduğumuz elimizde olmayan bir şey veya bir kimseye, ulaşıp elimize geçirdiğimiz zaman; çok önemli bir konu olmadığını anlarız.
Bütün insanlar yaşamlarında buna benzer olayları tecrübe etmişlerdir. Bu tür farklılıklara şahit olmuşlardır. Hakikati fark etmişlerdir.
Şimdi, eğer insan (kadın ya da erkek) heves ve şehvet gözlüğünü takar, cinsel konulara heves ve şehvet dolu renklerle bakar ve onları “yükseklerden uçan hayal gücü” ile de yorumlarsa; benliği üzerinde ne tür yalancı resimlerin rol oynayacağı çok açıktır.
Musibetler, yalancı resimleri gerçekteki eşiyle kıyasladığı zaman başlayacaktır. Eşi çok güzel ve çekici olsa bile, yine de adı geçen resimlere ulaşamayacağı çok açıktır. İşte o zaman; soğukluklar, umutsuzluklar ve bahanelerin başlayacağı zamandır. (Fesat, edepsizlik, rezalet, alçaklık vb. şeyleri seks filmleriyle yaymaya çalışanlara Allah lanet etsin! Bu tür sahnelerin (ister film, ister fotoğraf, ister canlı bir şekilde olsun) genç-yaşlı bütün insanlarımızın başına ne belalar getirdiğini yüce Allah daha iyi bilmektedir!) Eşler arasında umutsuzluğa ve pişmanlığa neden olan en önemli etkenlerden biri; kendi eşini başka kızlarla ya da başka erkeklerle kıyaslamaktır. Bu kıyaslamalarda genellikle şu yanlış sonuca varılmaktadır: “Başkaları, kendi eşlerinden daha iyidir.”
Halk arasında meşhur olan çok eski bir atasözü vardır. “İnsan komşusunun tavuğunu, kaz görürmüş.” İşte bu atasözü yanlış kıyaslama, kanaatsizlik, boş hayal ve yasak olan şeye hırslanmak konularını çok güzel bir şekilde açıklamaktadır.
Eğer insan mutluluk ve huzur istiyorsa; bu tür kıyaslardan uzak durmalı ve kendi eşiyle kanaat etmesini bilmelidir. Kanaat hakkında açıklanan faziletler, ekonomik alanın yanı sıra, “kendi eşiyle kanaat etme” konusunu da içine almaktadır. Hatta bu konuda kanaat etmek, ekonomik konularda kanaat etmekten daha önemlidir.
Aile hayatının zarar gördüğü konulardan biri de (ister erkek olsun, ister kadın olsun) cazip ve çekici olan şeylere ilgiyle bakmaktır. Yani insan yüzlerce kız ve erkeği, çeşitli elbiseler içinde ve çeşitli boylarda görmektedir. Görüntüleri aklının bir köşesinde yer etmektedir. Hayal kuşu bu görüntülerin uçmasını sağlayarak çok süslü bir hale getirmektedir. Eşine bakıp adı geçen görüntülerle kıyasladığı zaman; eşinin onlardan daha alt seviyede olduğunu ve onların daha çekici olduklarını sanmaktadır… İşte o zaman umutsuzluklar, hasretler, pişmanlıklar ve belalar baş göstermektedir.
İslam önderleri, insanların harama bakmalarını defalarca yasaklamışlardır. Lütfen bunlardan birine dikkat edelim:
“Harama bakmak, şeytanın zehirli oklarından biridir. Küçük bir bakışın, çok uzun bir hasreti ve üzüntüsü vardır.”[92]
Göz kaçamağı ve harama bakma konuları, yalnızca erkeğe has konular değildir. Bu konular kadınlar için de geçerlidir.
(Kız ve erkek) Kardeşlerim! Mutlu ve huzurlu olmak istiyorsanız; gözlerinizi, fikirlerinizi ve hayallerinizi yabancı erkek ve kadınlardan uzak tutunuz. Yalnızca kendi eşinizle ilgileniniz. Eşinizi hiçbir kimseyle kıyas etmeyiniz. Eşinizle yetinmesini biliniz. Başkalarının, eşinizden daha üstün olduklarını sanmayınız. Hayır, onlar da birer insandırlar. Bu bakımdan bazı eksiklere, noksanlara ve özelliklere sahiptirler.
Eğer eşinde bazı eksikler görüyor ve bütün yönleriyle mükemmel bir kimse olarak bulmuyorsan; başkalarının da böyle olduklarını ya da biraz daha eksik olduklarını veya biraz daha fazla olduklarını bilmelisin. Nitekim kendin de bu şekildesin. Yani sen de mükemmel ve olağan üstü değilsin.
Aslında yüce Allah insanları bazı hikmetlerden dolayı çeşit çeşit yaratmıştır. Terbiyeleri, eğitim yerleri ve kalıtsal etkenler de farklıdır. Bu bakımdan insanların ruhsal yapıları ve ahlakları da değişiktir. Vesveseye kapılma. Mükemmel olan bir kimseyi asla bulamazsın.
Bütün insanların (uygulama alanında kabul etseler de) batıl bildikleri ve yalnızca batıl törenlere has olmayan rekabet konusunun, bizim konumuzla da ilgisi bulunmaktadır. İnsanın eşini, başkalarıyla kıyaslaması gerçekte bir tür rekabettir.
Dikkat!
İnsan eşini başkalarıyla yalnızca cinsel çekicilik ve dış görüntü konularında kıyaslayıp kanaat etmemektedir. Bu tür “batıl kıyaslamalar”, “kanaatsizlikler” ve “sahip olunmayan şeye hırslanmak” konuları; manevi, ahlaki ve ilmi meselelerde de görülmektedir. Yani şöyle söylemektedir: “Eşim, falanın eşinden veya falan kızdan ya da falan erkekten ilmi, ahlaki ve manevi bakımdan daha düşüktür… İmanlı ve mükemmel olan falan kız veya falan erkek, keşke benim eşim olsaydı… O benim eşimden daha anlayışlıdır. Daha deneyimlidir. Daha imanlıdır. Daha bilgilidir. Daha hünerlidir. Daha hamarattır…”
Bu tür kıyaslamalar batıldır. Hasret, üzüntü ve umutsuzluktan başka bir sonucu da bulunmamaktadır. Belki de hayal kuşu, komşunun tavuğunu kaz göstermiştir. Gerçekten eşinin manevi bakımdan yükselmesini istiyorsan, bu konuda ona yardım et. Gelişimi için gerekli olan alt yapıları hazırla. Onu kınamak ve ona hakaret etmek, ahlaki kurallara aykırıdır.
Bu hususta, yani; bahaneler üretmek, yanlış kıyaslamalar yapmak, hırslı olmak ve kanaat etmemek konuları hakkında birçok örnekler bulunmaktadır. Şimdi biz burada bunlardan birini aktarmaya çalışacağız:
Cevat, iş kurumlardan birinde kadınlar bölümüne bakmaktaydı. Her gün yüzlerce kızla ve kadınla yüz yüze gelmekteydi. Bir gün yanıma gelerek şöyle dedi: “ Eşimden razı değilim. İstediğim özelliklere sahip değil. Bu konudan oldukça rahatsızım. Hayata karşı umutsuzluğa kapıldım…” Sonra da eşinin eksiklerini ve noksanlarını saydı. Razı olmamasının nedenlerini açıkladı. Ben, onun yaşam şeklinden haberdardım ve eşini yakından tanıyordum. O, aslında çok iyi bir insandı. Cevat’ın sözlerini inceleyip üzerinde düşündükten sonra şöyle dedim:
Evlilik sorunlarını ve hoşnutsuzluklarını çözebilmen için sana bir önerim var. Önce onu uygulamalısın. Sonra öteki çözüm yollarına geçelim. Önerim şudur: Hemen çalıştığın bölümden ayrıl. Kızlarla ve kadınlarla yüz yüze gelmeyeceğin başka bir bölümde çalışmaya başla.
Cevat şaşırarak şöyle dedi: “Bu konunun, benim sorunumla ne alakası var?”
Ona şöyle dedim: Sen, her gün birçok kızla ve kadınla karşı karşıya gelmektesin. Onlarla çalışmaktasın. Belki onların her birinde eşinde olmayan bazı özelliklere şahit olmaktasın. Bu özellikler, imanlı ve takvalı biri olmana karşın; ister gerçek olsun ister hayal ürünü olsun, senin üzerinde etkiler yapmaktadır. Farkında olmadan etkilenmektesin. Sonra eşini onlarla kıyaslamaktasın. Onların eksiklerinden haberdar olmadığın ve yalnızca iyi özelliklerini gördüğün için; bunlara ilave olarak eşinin de eksiklerini bildiğin için; eşinin onlardan eksik olduğu sonucuna varıyorsun. Bu bakımdan üzüntü ve umutsuzluklara kapılıyorsun. Belki de kendin bu olayın farkında bile değilsin. Ancak nefsin, işini yapmaktadır. Hiçbir kimse, karşı cinsle veya namahremle yüz yüze geldiği zaman etkilenmediğini iddia edemez.
Hz. Yusuf bile yüce Allah’a şöyle söylemiştir: “Eğer onların düzenini benden savmazsan, onlara meylederim ve cahillerden olurum.”[93] Bu bakımdan, sen de kendini etkilenmekten uzak sanmamalısın. Hayatın alt üst olmadan önce, o bölümden ayrılmasın. Öte taraftan, senin bunca kızla ve kadınla yüz yüze gelmen, eşinin kıskançlık duygularını etkilemektedir. Eşinin genç namahrem kızlarla ve kadınlarla sürekli temas halinde olması, onun için çok zordur. Diline getirip söylemese de, bu konu onun üzülmesine ve rahatsız olmasına neden olmaktadır. Bundan dolayı, belki de hayatı sana ve kendisine zehir etmektedir.
İlk başta Cevat’ın bu öneriyi kabul etmesi çok zor olmuştu. Ancak onu, denemek için de olsa bir süre işi terk etmesi konusunda ikna etmiştim.
Cevat, işinden istifa ederek erkekler bölümünde çalışmaya başlamıştı… Yaklaşık iki ay sonra yanıma geldi. Sevinçli ve hoşnut bir şekilde şöyle dedi: “Bu deney çok iyi bir şekilde sonuçlandı. Evlilik hayatımın güzelleşmesi konusunda çok etkili oldu…”
Ona şöyle dedim: Eğer evlilik hayatının huzurlu ve mutlu olmasını istiyorsan, eşini hiçbir zaman başkalarıyla kıyaslama.
Sonra öteki sorunlarını da inceledik. Şimdi açıklanan olayın üzerinde birkaç yıl geçmesine karşın; çok mutlu ve çok güzel bir evlilik hayatı geçirmektedir.
(Kız ve erkek) Kardeşim! Allah’tan kork, kanaatkâr ol ve eşini sıkı tut. “Eşini yanında tut ve Allah’tan kork.”[94] Eşini bütün dünya bile olsa değiştirme. Bu arzu ettiğin eşin ta kendisidir. İşte budur ve bundan başka da yoktur.
Kuşkusuz gelişme ve kalkınma potansiyeli her zaman bulunmaktadır. Eşinin gelişmesi konusunda çaba sarf et. Ancak onun gücünün üstünde olan şeyleri isteme. Çünkü onun kapasitesi sınırlıdır. Nitekim kendin de böylesin. Sen, gül bahçesindensin ve bu gül de sana nasip olmuştur. Onu koru. Solmasına ve kurumasına izin verme. Sen başkalarının noksanlarından haberdar değilsin ve yalnızca uzaktan iyi yönlerini görmektesin. Eğer sahnenin arka yüzünü de görebilseydin; eşinin arzu ettiğin öteki eşlerin birçoğundan daha güzel ve daha iyi olduğunu anlardın.
Dikkat!
Kuşkusuz karı ve koca, kalplerinde başkalarının yer bulmaması için; birbirlerine karşı içlerini ve dışlarını süslemelidirler. Birbirlerine çekici görünmelidirler. Birbirlerinin gözünü doyurmalıdırlar. Süslenmek, temizlik, dış güzellik ve övülmüş manevi sıfatlarla bezenmek; kalpleri kazanma ve sevgi oluşturma yolunda atılabilecek çok önemli adımlardır. Dış güzellik ve iç güzellik konuları; insanı cezbeden çekici etkenlerin başında gelir. Bu konuların olmaması ise, itici ve tiksindirici etkenlerin başında gelir.
Bazen şu tür beklentilere şahit olunması çok üzücüdür: Kız ve erkek veya aileleri, birbirlerinden olmayacak şeyleri istemektedirler. Birbirlerine ağır yükler yüklemektedirler. Bu bakımdan tatlı günleri, acı günlere dönüştürmektedirler. Genellikle maddi yaklaşımın ürünü olan ve hiçbir akli mesnedi bulunmayan törelerden kaynaklanan bu tür beklentileri, aklı başında olan her insan kınamaktadır.
Bazı anne ve babalar (büyükler), yaşamlarına çeki düzen verebilmeleri için gençlere yardımcı olmaları ve onları kanatlarının altına almaları gerekirken; belleri bükülecek hatta kırılacak oranda onlara baskı yapmaktadırlar. Gençler, bu tür yersiz beklenti ve baskılardan çok rahatsız olmaktadırlar.
Bu tür konular, rahatsızlık ve soğukluk oluşmasına yol açmakla birlikte yaşama ağır darbeler indirmektedir. Kesinlikle bu tür şeylerden kaçınmak gerekir. Büyükler bu tür konuları gündeme getirdikleri takdirde, gelin kız ve damat bey birbirlerini kollamalıdırlar. Bu tür üzücü konulara karışmamalarına ek olarak, birbirlerini de savunmalıdırlar. Eğer birine baskı yapılırsa, öteki buna engel olmalıdır.
Kız, erkek ve ailelerin, gelecekteki hayata çeki düzen vermek için işbirliği yapmaları gerekmektedir. Bu tür beklenti ve baskılar; işbirliği ve samimiyete aykırıdır. Yanlış rekabetler, yanlış yarışmalar, yanlış töre ve törenler; gençlerin kanatlanarak özgür bir yaşama doğru uçmalarına engel olmaktadır.
Nikâh veya düğün veyahut her ikisi için de tören düzenlemek kötü bir şey değildir. Hatta bu, çok güzel bir olaydır. Gençler, özellikle de kızlar, nikâh ve düğünleri için tören düzenlenmesini arzularlar. Bu arzuya olumlu cevap verilmesi gerekir.
İslam dinine göre, evlilik için tören düzenlemek sünnettir. Hazreti Ali (a.s) ile Hz. Zehra’nın (s.a) evlilikleri için, Peygamberimizin (s.a.a.) emriyle tören düzenlenmiştir.
Bizim gençlere öğüdümüz şudur: ( Nikâh ya da düğün veya her ikisi için) Kesinlikle tören düzenleyiniz. Törensiz düğün yapmayınız. Ancak hoş olmayan şeyler tören düzenlemenin aslı değil; bu konudaki yersiz beklentiler, gereksiz harcamalar, israf etmek ve günah işlemektir.
İnsanlığını yitirmemiş olan bütün insanlar, bu tür şeylerin hoş olmadığını çok iyi anlamakta, güzel bir törenle, güzel olmayan bir törenin sınırlarını net olarak belirleyebilmektedirler.
İnsan başkalarının görüş ve inançlarına bağımlılık ipinden kendisini kurtulabilirse; başkalarının kendisi hakkındaki duygularından endişelenmeden yalnızca kendi sorumluluğunu belirleyip bu sorumluluğa göre hareket ederse; işte o zaman mutlu bir insan olacaktır.
Tatlı nişanlılık dönemlerini, samimiyet kokusu saçan yuvalarını ve sevgiyle dopdolu olan kalplerini fırtınalar ve acılarla değiştiren birçok gence şahit olduk. Bunların sebebi, yapıları itibarı ile başkalarını zehirlemeyi iş edinmiş akrep sıfatlı cahil vesveseciler veya cehenneme odun toplayıcısı olmak için, sorun yaratmak isteyen hasta ruhlu hilecilerdir. (Allah, gençlerin mutluluklarını gölgelemeye çalışan bu tür fitnecilere lanet etsin.)
Genç çiftler her zaman bu tür pisliklere dikkat etmelidirler. Tatlı hayatlarını, onların zehirli ısırıklarından ve kararmış kalplerinden korumalıdırlar. Belki de bu sinsi vesveseciler iyilik ister bir şekilde görüneceklerdir. Bu bakımdan daha dikkatli ve daha uyanık olmalıdırlar.
“Kız ve oğlanın, uyanık ve samimi olmaları” bu tür mutluluk düşmanları karşısında en iyi silahlanma şeklidir.
Bazı çocuklar, eşlerini bulduktan sonra anne ve babalarını unutmakta veya onlarla çok az ilgilenmektedirler. Hatta bazen onlara edepsizlik bile yapmaktadırlar.
Bazen damat beyin annesi, gelini getirdikten sonra ya da nişan ve nikâhı yaptıktan sonra, oğlunun artık eskisi gibi kendisiyle ilgilenmediğini hissetmektedir. Bu konu, onun için çok ağır ve tahammülü güç bir konudur. Bazen tahammül sınırlarını da aşmaktadır. İşte o zaman kavgalar ve tartışmalar başlamaktadır.
Akıllı bir insan, iki tarafın nabzını da kontrol etmesini bilmelidir. Hem anne-baba hukukunu, hem de eşinin haklarını korumalıdır. Ne anne ve babayı eşe feda etmeli, ne de eşi anne ve babaya feda etmelidir.
Ben, gelin ile kaynana arasındaki kavgaların çoğunu, damadın dikkatsizlik ve ilgisizliğine bağlıyorum. Aynı şekilde damat ile kayınvalide-kayınpeder arasındaki kavgaların çoğunun da gelinin dikkatsizlik ve ilgisizliğinden kaynaklandığı kanaatini taşıyorum.
Eğer gelin kız ve damat bey konunun bütün yönlerine dikkat edip herkesin hakkını yerinde gözetirlerse; gelin ile kaynana arasındaki ya da damat ile kayınvalide-kayınpeder arasındaki kavgaların çoğu gerçekleşmeyecektir.
Gelin ve damat, anne-babalarının yıllarca zahmet çektiklerini ve çok zor şartlar altında kendilerini büyüttüklerini unutmamalıdırlar. Bunları unutup onlara karşı ilgisiz davranmak insafsızlıktır. Anne ve babayı rahatsız etmek; yüce Allah’ı rahatsız etmek demektir. Yüce Allah’ın hoşnutsuzluğu, çocukların yaşamlarına çok ağır darbeler indirir ve onları ahiret azabına duçar eder.
Anne ve babalar, çocuklarının hayatlarına bereket vesilesi olabilirler. Bu değerli sermayeyi elden kaçırmamak gerekir. Anne ve babalar, çocuklarının mutsuz olmalarını istemezler. Onlar, çocuklarının mutlu ve huzurlu bir yaşam sürdürmelerini arzu ederler.
Genç kardeşlerim! Kalpleri yanık bu çok değerli nimetlerin kadrini biliniz. Sevdiğinize kavuşunca veli nimetlerinizi arkanıza atmanız insafsızlıktır. Çocuk sahibi olup onların zahmetlerini biraz çektikten sonra, anne ve babalarının kendileri için ne kadar çok zahmet çektiğini anlayan birçok genç gördük. Şu da bir gerçek ki; günümüz yaşam standartları, önceki yaşam standartlarının çok çok üstündedir. Bu bakımdan, anne ve babalarımız, bizleri daha zor şartlar altında yetiştirmişlerdir.
Öyleyse herkesin hakkını yerinde gözetiniz ve hiçbirine karşı ilgisizlik göstermeyiniz. Gelecekte pişmanlık ve üzüntünün şah damarınızı keseceği bir iş yapmayınız. Bir gün gelir uyanırsınız. Ancak anneniz ve babanızın öldüğünü anlarsınız. Artık elinizden hiçbir iş gelmeyebilir.
Kız, erkek ve ailelerinin bu dönemdeki ilişkileri samimi ve sıcak olmalıdır. Ancak aşırı gidilmemelidir. Bütün işlerde olduğu gibi; bu konuda da aşırıcılıktan kaçmak ve dengeli davranmak gerekir. Gidiş gelişler çok olursa, her iki taraf da yorulacaktır. Yorgunluklar, sevgiye darbe indirebilir. Özellikle bu dönem çok uzun olursa, daha da tehlikelidir.
Genellikle gençler şunu sormaktadırlar: “Nikâh ve düğün arasındaki nişanlılık döneminde ne kadar gidip gelmek gerekir? Kaç günde bir gidilmelidir? Haftada bir defa yeterli midir? ...”
Cevap olarak şöyle söylüyoruz: Belirli bir ölçüsü yoktur. Alt yapının ne kadar hazır olduğuna bakılmalıdır. Karşı tarafın bu konudaki tavırları çok önemlidir. Soğukluk doğuracak kadar az olmamalı ve yorgunluk verecek kadar da çok olmamalıdır. Ne kibirli ve ağır davranılmalı, ne de aşırıya kaçarak lâubalî olunmalıdır. Başkalarını zahmete düşürmemek gerekir. “Güzel olan ölçüyü, ölçü edinmek gerekir.”
Aynı zamanda bu tür gidiş gelişlerde karşı tarafa hiçbir sorumluluk yüklememek gerekir. Hiçbir kimse renkli sofralar ve değerli hediyeler beklentisi içinde olmamalıdır. Bütün bu durumlarda ve şartlarda birbirlerini gözetmelidirler. Aynı şekilde gelin kız ve damat bey, iffet ve hayâ sınırlarına dikkat etmek zorundadırlar. Özellikle başka kızlar ve erkeklerin de bulunduğu aileler içinde yaşıyorlarsa daha çok dikkat etmelidirler. İffet ve hayâ sınırlarına dikkat etmemek, gelin kız ve damat beyin, anne ve babalarının yanında saygısızlık etmiş olmalarına yol açar. Aynı zamanda öteki kızlar ve erkeklerin de bozulmalarına sebep olurlar.
Nikâhtan önceki dönemde bazı sorunların yaşanmış olması ve her iki tarafın da bazı yanlışlar yapmış olmaları mümkündür. Kız isteme, evet cevabı alma, mihr belirleme, evlilik şartlarını konuşma, davetler verme vb. dönemlerde bazı üzücü durumlar gerçekleşmiş ve iki aile arasında tartışmalar çıkmış olabilir. Bazı büyükler ve yakınlar veya kız ile erkeğin kendileri bazı soğuk sözler söylemiş olabilirler. Veyahut akrep sıfatlı kişiler üzücü durumların ortaya çıkmasına neden olan zehirli sözler söylemiş olabilirler. Bu tür üzücü durumlar nikâhtan sonra yenilenmemelidir. Nikâh kıyılır kıyılmaz bu tür sorunlar kesinlikle unutulmalı ve nikâhtan sonraki dönemde gündeme getirilmemelidir. Eğer bir kimseye saygısızlık edildiyse ya da bir kimse kendisine hakaret edildiğine inanıyorsa; Allah rızası için karşı tarafı bağışlamalıdır.
İki gencin, ortak yaşamlarını daha yeni başlattıkları bu dönemde, iki ailenin büyükleri ve küçükleri, büyüklük göstererek soruna neden olan kişileri bağışlayıp konuyu unutmalıdırlar. Kesinlikle intikam alma peşinde olmamalıdırlar. Gelin kız ve damat bey de, adı geçen sorunlar hakkında kesinlikle hiçbir söz söylememelidirler. Çiğlik ve deneyimsizlik alameti olan bu tür cahilce olayları gündeme getirmek; iki eş arasındaki sevginin azalmasına neden olur. Bazen de yeni başlayan yaşamın varlığına ağır darbeler indirir.
Bazı kızlar ve erkekler veya aileleri (özellikle anneler ve büyük anneler) kendilerini yüceltmek, komplekslerini tatmin etmek vb. kötü duygularını yatıştırmak için; evliliğe razı olan önceki gönüllüler hakkında birbirlerinin yanında sözler söylemektedirler. Genellikle de sayılarını birkaç kat fazla söyleyerek birbirlerinin yüzlerine vurmaktadırlar. Bu tür davranışlar, kendilerini yüceltmemekle birlikte bazen düşmanlıklara bile neden olabilir ve birçok zararlara yol açabilir.
Gelin kız ve damat bey, kendilerini bu tür zararlı sözlere karşı korumalı ve aynı zamanda; yakınlarının bu konuda açıklama yapmalarına da engel olmalıdırlar. Aynı şekilde eğer bir kimseye ilgileri olmuşsa, hiçbir zaman eşlerine söylememelidirler. Yabancı kızlar ve erkekler hakkında birbirlerinin yanında kesinlikle söz söylememelidirler. Görünüşte küçük olan bu tür noktalardan gaflet etmek, büyük zararlara yol açabilir.
Şimdi burada Ayetullah Emini’nin bu konudaki sözlerine dikkat edelim:
“Kız ve erkeğin nikâh ile düğün arasındaki dönemde öğrenmek istedikleri en önemli konulardan biri de, eşinin sevgisinin seviyesidir. Kız ve erkek, eşinin kendisini ne kadar sevdiğini bilmek istemektedir. Bu konunun, onların gelecekteki yaşamlarında çok etkileri vardır. Bu bakımdan, kız ve erkek sevgilerinin seviyesini eşine açıklamak zorundadırlar. Sevginin seviyesinin az olduğunun anlaşılmasına neden olan sözlerden ya da davranışlardan kesinlikle kaçınmalıdırlar. Erkek, bütün kızları unutmalı ve yalnızca eşine ilgi göstermelidir. Kız da bütün erkekleri unutmalı ve yalnızca eşine ilgi göstermelidir. Yabancı erkeler ve kızları anlatmak, önceki gönüllüler hakkında söz söylemek, ayıp araştırması yapmak ve eleştirmek; soğukluk çıkmasına neden olan sebeplerden sayılır. Bu tür konulardan kesinlikle kaçınmak gerekir… Karı ve koca, gidiş gelişlerde ağır başlılıklarını korumak zorundadırlar. Cıvık ve kötü davranışlardan sakınmalıdırlar. Saygı kurallarına uymalıdırlar. Birbirlerine karşı yüzsüz olmalarına ve edep sınırlarının çiğnenmesine neden olacak işler yapmamalıdırlar.”[95]
Bazı anne ve babalar, yersiz kıskançlık ve bağnazlıklara kapılabilmekte ve kızlarının imam nikâhlı nişanlılarıyla arkadaşça ilişkiler kurmasına engel olmaktadırlar. Bu tür davranışlar, iki nişanlının birbirlerinden soğumalarına neden olmaktadır.
Böyle yapan anneler ve babalara şöyle söylüyoruz: Eğer sizler damat beyi beğendiyseniz; ona güveniyorsanız; onu yeteri oranda tanıyıp hiçbir baskı altında kalmaksızın kabul ettiyseniz; kızınız için uygun bir eş olarak gördüyseniz; artık birbirleriyle görüşmeleri için endişelenecek bir şey yok demektir. Ancak onu yeterince tanımıyorsanız; onu beğenmiyorsanız; ona güvenmiyorsanız; peki kızınızı niçin onunla nikâhladınız? İnsanın, minik yavrusunu kendisine güvenmediği ve uygun bir eş olarak görmediği bir kimseyle nikâhlaması mantıklı değildir!
Damadınız olan delikanlı, şimdi sizin kızınızın Allah katındaki ve yasalar karşısındaki eşidir. Kızınız da onun Allah katındaki ve yasalar karşısındaki eşidir. Bu bakımdan, nişanlılık dönemi ile düğünden sonraki dönem arasında hiçbir fark yoktur.
Eğer şöyle söylerseniz: “Eğer bu kız onun eşiyse, öyleyse eşini alıp evine götürsün.” “Onun eşi olmalı ancak bizim evimizde yaşamalı” bu doğru değildir.
Cevap olarak şöyle söyleriz: Yoksa birkaç sayfa önce “Nişanlılık Döneminin Gerekliliği” bölümünde konuyu geniş bir şekilde açıklamadık mı? Nikâh ile düğün arasında belli bir zamanın olması gerektiğini delilleriyle birlikte beyan etmedik mi?
Sonuç olarak, kızın annesi ve babası iki gencin durumlarını gözetmelidirler. İnşallah düğünden sonra gelin kız ve damat beyin bu tür davranışlar sergileyen anneler ve babalara karşı samimiyetle saygılı olabilmeleri ve onlara karşı kin gütmemeleri için; yersiz kıskançlıklar ve bağnazlıklarla, onların üzülmelerine ve soğumalarına neden olmamalıdırlar.
Kuşkusuz damat da, kız babasının evinde olduğu sürece ve resmi düğün gerçekleşmedikçe; buluşma, gezinti ve yolculuk gibi konularda kızın annesinden ve babasından izin alması gerektiği konusuna dikkat etmelidir. Onların hiçbir görüş sahibi olmamaları ve kız ile erkeği özgür bırakmaları gerektiği gibi bir beklenti içinde olunmaması gerekir. Çünkü onlar ailelerinin saygınlıklarını korumak zorundadırlar. Gençlerin bu saygınlığı çiğnememeleri gerekir. Onların içinde bulundukları durumu göz önünde bulundurmaları gerekir. Özellikle aile içinde başka kızlar ve erkekler de bulunuyorsa, kız ve erkek davranışlarına daha çok dikkat etmelidirler. Eğer davranışlarına dikkat etmezler ve iffet yasalarını çiğnerlerse, öteki gençlerin bozulmalarına neden olabilirler.
Biz, gelin ve damada ısrarla şöyle öğüt veriyoruz:
Bütün konularda annelerini ve babalarını hoşnut etmeli ve onların saygınlıklarını korumalıdırlar. Bu konudaki pervasızlıklar, ortak hayatlarına ağır darbeler vurulmasına neden olacaktır.
(Kız ve erkek) Kardeşlerim! Biz sizin tavsiyelerinizi, annelerinize ve babalarınıza ilettik. Ancak size de ısrarla şöyle tavsiye ediyoruz:
“Gerçek düğünü gerdek gecesinde yapın.” Büyükler size güvenmişlerdir. Siz de onların güvenlerine saygı gösteriniz. Birbirinize karşı olan âşıkça duygularınızı paylaşınız. Ancak “gerçek düğünü” ve gerdek gecesine has olan konuları, o geceye bırakınız.”
Yüce Allah’tan siz aziz gençler için imanlı, takvalı ve sorumluluk bilinci içinde mutlu ve huzurlu bir yaşam dilerim.
Allah’ım! İki eş arasında sevgi karar kıl. Soylarını pak ve mutlu eyle. Rızklarını artır.
Mutluluklar…
 
 
                                                                     
-SON-
 

 
[1]- “Yine O'nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.” Rum,21
[2]- Vesail, c.14, s.3
[3]- Hz. İmam Humeyni’nin (r.a) meşhur sözüne işaret etmektedir: “Erkek kadının vesilesiyle miraca yükselir.”
[4]- Vesail-i Şia, c.14, s.22
[5]- Nehcü’l-Belağa’dan dersler.
[6]- Bakara,187
[7]- Vesail-i Şia, s.14, s.23
[8]- Tefsir-i Numune, c.14, s.465
[9]- İslam’da Talim ve Terbiyet, Sadra yayınları, s.251-252
[10]- İslam’da Talim ve Terbiyet, Sadra yayınları, s.398
[11]- Rum,21
[12]- Vesail-i Şia, c.14, s.6
[13]- Biharu’l-Envar, c.103, s.222
[14]- Amaç; insanın şer’i hükümleri yerine getirmesi gerektiği “Şer’i ergenlik’ değildir.
[15]- Nur,32
[16]- Bihar, c.103, s.220.
[17]- Hatırlatmak gerekir ki cinsel buluğdan kastımız şer’i buluğ değildir.
[18]- Ayetullah İbrahim Emini takvalı, ileri görüşlü, aile konuları hakkında yıllarca araştırma yapmış ve bu konuda çok iyi bilgisi bulunan değerli bir alimdir. Gençlerin ve ailelerinin sorunları ile yakından ilgilenmektedir.
[19]- İntihab-ı Hemser (Eş Seçimi), s.31-32
[20]- “Peyvend-i Zendigi”, Doktor Hud Akuf, tercüme Habibiyan, s.13, çap.7
[21]- “Cinsel Konulara Cevap” kitabı, tercüme Dr. Tirazullah İhvan, s.14, çap.19
[22]- Rum,10
[23]- Rum, 21
[24]- Nur,32
[25]- Nevâdiri’r-Ravendî, s.36
[26]- Vesâil, c.3, s.5
[27]- Vesâil, s.7
[28]- Nuru’s-Sakaleyn, c.3, s.599
[29]- Eski TL.
[30]- “Kanaat bitmeyen bir maldır.” Nehcü’l-Belağa, hikmet.57
[31]- Yine önemle vurgulamak istiyorum ki gençler onların haksız ve yanlış yere karşı çıktıklarına ve engel olduklarından emin olmalıdırlar.
[32]- Olay kısa olarak nakledilmiştir.
[33]- Mütercim: Elbette bu durum ülkeden ülkeye değişmektedir.
[34]- Nur, 32
[35]- Vesâili’ş-Şia, c.14, s.27
[36]- Vesâili’ş-Şia, c.14, s.26
[37]- Vesâili’ş-Şia, c.14, s.27
[38]- Bu hadisler sonraki konular içinde açıklanacaktır.
[39]- Vesail, c.14, s. 30
[40] Vesail, c.14, s. 31
[41]- Mütercim; Her dindar olmayan insan namussuzdur denilemez. Yazar sadece dindar bir insanın namussuz olmayacağı noktasını beyan etmek istemektedir.
[42]- Vesail, c.14, s.51
[43]- Irk; babalardan ve annelerden genler yoluyla çocuklara ve sonraki kuşaklara geçen özellikler bütünüdür.
[44]- Kitab-ı Mekarimi’l-Ahlak
[45]- Cevahir, c.29, s. 37 ( Genleriniz için uygun yerler seçiniz.)
[46]- Vesail, c.14, s.29
[47]- Vesail. c.14, s.56
[48]- Usul-i Kâfi, c.1, Kitabı Akl ve Cehl, Hadis.3
[49]- Haşr, 2
[50]- Bihar, s.62
[51]- Dindarlık konusu içinde geçmiştir.
[52]- Meryem, 96
[53]- Nahl, 96
[54]- Usul-i Kâfi: c.1, Kitab-u Fazlil İlim, Hadis.1
[55]- Ba Ferzendi Hud Çigune Reftar Kunim? Doktor Muhammet Rıza Şerefi, s.50
[56]- Hucurat,13
[57]- Vesail, c.7, s. 51
[58]- Furu-i Kâfi. c.5…
[59]- Ahzab, 37
[60]- Kur’an tefsiri derslerinde vermiş olduğu ahlaki öğütlerden biridir. Havzai İlmiyyei Kum.
[61]- Nehul Belağa: Osman b. Hanif’e yazılan mektup.
[62]- Bu konu hakkında yedinci bölümde (Fedakârca Yapılan Evlilikler) konusunda açıklamalarda bulunacağız.
[63]- Nur, 26
[64]- Felsefik bir kavram.
[65] - Bu konu hakkında “Fedakârca Yapılan Evlilikler” bölümünde açıklamalarda bulunacağız.
[66]- Hz. Ali’nin (a.s) Çekiciliği ve İticiliği kitabı.
[67]- Nehcü’l Belağa, Suphi Salih, Hutbe.160
[68]- Nizam-ı Hukuk-i Zen Der İslam, İntişarat-i Sadra, 5.baskı, S.313-326
[69]- Hz. Ali’nin (a.s) Çekiciliği ve İticiliği kitabı.
[70]- Rum, 21
[71]- İntihab-ı Hemser (Eş Seçimi), s.95-96, 1.baskı.
[72]- İntihab-ı Hemser (Eş Seçimi), s.191.
[73]- Nizam-ı Hukuk-i Zen Der İslam (Kadının İslam Hukukundaki Hakları) s. 313, Sadra Yayınları, 5. Baskı
[74]- Nehcu’l Belağa, Suphi Salih, 153.Hutbe
[75]- Şura, 38.
[76]- Al-i İmran, 159.
[77]- İzdivac Der Mekteb-i Ehl-i Beyt (Ehl-i Beyt Mektebinde Evlilik), Necef-i Yezdi, s. 88.
[78]- Nehcü’l Belağa, Suphi Salih, Hikmet. 26
[79]- Rivayetin içeriği nakledilmiştir.
[80]- Bir önceki bölümde yer alan güzellik konusunda, bu husus açıklanmıştır.
[81]- Vesail-i Şia
[82]- Müstedrek
[83]- Vesail-i Şia, c.14, s.60
[84]- Kitab-ı İntihab-ı Hemse (Eş Seçimi Kitabı), s.114
[85]- Mekarimi’l Ahlak, s.369
[86]- İntihab-ı Hemser (Eş Seçimi), s.166
[87]- Keşfü’l Esrar, s.93, Bonyadı Nikukari Fatimiyyun Yayınları.
[88]- İntihab-ı Hemser (Eş Seçimi), s.166-168
[89]- Bakara,264
[90]- Maktel-i Harezmî ve Luhuf .
[91]- Kuşkusuz bu kitapları tanıtmamız, kitaptaki konularının hepsini kabul etmemiz anlamına gelmez.
[92]- İmam Sadık (a.s), Vesail-i Şia, Beyrut baskısı, c.14, s.138
[93]- Yusuf,33
[94]- Ahzab,37
[95]- İntihab-ı Hemser (Eş Seçimi), s.227

Yayınevi: Alulbeyt www.alulbeyt.com