Ehl-i Beyt kimdir?
 

İHSAN ELİAÇIK'IN "EHLİBEYT KİMDİR?"  
BAŞLIKLI YAZISINA CEVAP

Musa Aydın


 

Ehl-i Beyt kimdir?

Kuran'dan önceki eski dünya kutsal tanrı-devletlerin dünyasıydı.
 

Böylesi bir dünyada o tek kişilik varlığı ile "insana" yer yoktu.

Dünya, yer ve gök tanrıları, tanrıların oğulları, temsilcileri, panteonları, kutsal hanedanları ve aileleri tarafında paylaşılmıştı.

Kuran geldi "Allah birdir (ehad). Bölünmez bir bütündür (samed). Doğmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'na denk olamaz." dedi ve yeni bir çağ başlattı.

Yer ve gök tanrılarının, tanrıların oğullarının, temsilcilerinin, kutsal hanedanların, ailelerin, tapınakların, din adamlarının önünde böcekler gibi yerlerde sürünen o tek kişilik varlığı ile "insanoğlu"nu tutup ayağa kaldırdı.

"Ancak sana ibadet ederiz. Ancak senden yardım dileriz" sözleri, bu anlamda, Kuran'ın eski dünya tanrılarına, tanrı taslaklarına, oğullarına, temsilcilerine, kutsal hanedanlarına, ailelerine, oligarşilerine isyanı ifade eder.

İnsanlık tarihinde yepyeni bir çağdır bu.

İnsanoğlunu kendi özgür kişiliği ile yalnızca "Allah ile yürüyüşe" (seyr ilallah) çağıran insanca bir dünyaya geçiştir bu. Allah dış dünyada görünür somut bir "nesne" olmadığı için, sonuçta "Allah ile yürüyüş", bütün görkemi ile "insanın" ortaya çıkışı, kendi heva ve hevesinden bile azatlaşarak özgürleşmesi anlamına gelir.

***
Ondört asır önce Kuran, baba kültünü kutsayan, feodal (aynı kabileye/aşirete/toprağa bağlı herkesi tek bir kimsenin malı sayan) bir dil, tarih ve coğrafya evrenine hitap etmişti.

Bu coğrafyada "baba" kültü olanca ağırlığı ile hüküm sürmekteydi. Babaya dayalı, soydan devirli, aile büyüğünü yücelten, onu kutsamayı esas alan bir anlayış vardı. Bir tür "Arap patriarchi"si (Arap babaya/ataya dayalı, Arap baba/ata sülbünü kutsayan) toplumsal dokunun iliklerine sinmişti. Bundan geçinen 7-8 büyük kabile ağası ve tefeci bezirgan (Kabe çetesi) Mekke'ye hükmetmekteydi. Kâhinler ve din adamları da insanların ruhlarına nüfuz ederek bu anlayışı tahkim ediyordu.

Böyle bir topluma Kuran "Rabbiniz Allah'tır" dedi. Rab, sözlük anlamı itibarîyle "Baba" demektir. Aramicenin bir lehçesini konuşan Hz. İsa da "Babamız (Rabbimiz) Allah'tır" demişti. Ancak bu, "Ben de O'nun oğluyum" anlamında değil, "O baba diye yücelttiklerinizin, oğul diye kutsadıklarınız hepsi sahtedir. Kutsanacak ve yüceltilecek yegâne varlık Allah'tır" anlamına geliyordu.

Yani biyolojik değil teolojik bir izah yapıyordu.

Yani Sami/Arami "patriarchi"sine isyan ediyordu. Allah'tan başka neyi yüceltiyorlarsa onu yıkıyor, yerine en yalın haliyle "Allah" inancını yerleştiriyordu.

Baba kültünü yüceltiyorlarsa "Baba Allah'tır", göğe tapıyorlarsa "O gökteki Allah'tır" diyordu. İneğe tapıyorlarsa ineği yaratan Allah'tır, güneşe, yıldıza, aya tapıyorlarsa onları yaratan da Allah'tır, "Bunların hiç biri tanrı değil, tanrı bir ve bölünmez bir bütün halinde Allah'tır" demek istiyordu.

Fakat İsa'nın bu söylemi pagan Roma iklimine girince biyolojik anlamda babaya dönüştü. Tanrı'nın gerçekten baba, İsa'nın da O'nun oğlu olduğunu sanmaya başladılar. Bu anlayış Roma'ya eski Mısır'dan geçmişti, Mısır'a da Mezopotamya'dan…

Allah'ın nefesi, ruhu, canlılığı anlamına gelen "Ruhullah" tabirini, gerçekten Allah'ın bir parçası anlamında uknuma dönüştürdüler. Allah'ın yeryüzündeki sesi, söylemi, hitabı anlamına gelen "Kelimullah" tabirini, üçün üçü olarak teslise yordular. İlahi hitabın tabiatını pagan kafaları ile anlayamadılar. Tevhidi parça parça ettiler, "sözün" namusunu koruyamadılar, ne denmek istediğini kavrayamadılar.

Böylece İsa'nın çığlığı bir kelebek gibi Roma'nın duvarlarına çarpıp yere düştü.

***
Hz. Muhammed onu düştüğü yerden aldı, tekrar diriltti.

Kuran, öncekilerin başına geleni bildiği için olsa gerek, Hz. Muhammed'i insanlığa şöyle tanıttı; "Muhammed adamlarınızdan birinin "babası" değildir. Fakat Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah'tır her şeyi hakkıyla bilen." (Ahzap;33/40)

Arka plâna inersek, bu ayetin indiği dönemde "Zeyd, Muhammed'in evlâdı mı, evlâtlığı mı? Eski bir köle, seçkin bir Arap kızı ile (Zeynep binti Cahş) nasıl evlenebilir? Diyelim ki evlendi, onu nasıl boşamaya kalkar? Diyelim ki boşadı, bir peygamber onun boşadığı ile nasıl evlenebilir? Muhammed onun ve de bizim neyimiz olmaktadır?" türünden "sınıf ve köken farkı gözeterek ayrımcılık kokan" tartışmalar olmaktaydı.

İşte bu ayetler bunlara cevap olarak geldi.

Dikkat edilirse evlâtlık kurumunu düzenleyen ayetlerde savunulan kişinin Zeynep veya Hz. Peygamber'den ziyade, adının bizzat anılmasından da anlaşılacağı gibi Zeyd olduğu görülür.

Hz. Peygamber'in onu Zeynep ile evlenmeye teşviki ile başlattığı reformcu girişim, Allah'ın onun boşadığı kadınla bu kez Hz. Peygamberi evlenmeye teşviki ile hitama erdiriliyor. Bunun o günkü toplumda geçerli olan "sosyal statü" anlayışı açısından anlamı sanıldığından çok daha büyüktür.

Şöyle ki: Zeyd eski bir köle ve evlâtlıktır, dahası kabilesizdir. O günkü geçerli sosyal statü anlayışına göre kendini koruyacak bir kabilesi bile yoktur. Yani kimsesiz ve gariban birisidir. Böyleleri toplumda yalnız kalmaya mahkûm olmakta, hor ve hakir görülmektedir. Anne ve babalarının adı ile bile çağırılmamakta, aristokrat Arap kabilesine mensup bir kızla evlenmesi çok görülmekte, evlenmiş olsa bile boşama hakkı başına kakılmakta, boşandığında da onun boşadığı ile evlenmeyi "kabile gururu" kendine yedirememektedir. Bir nevi devşirme muamelesine tabi tutularak geçmişleri ve aile bağları tümden silinmek, yok edilmek istenmektedir…

İşte bu durumda olan birisini; garipleri, yoksulları, mazlumları, mağdurları, mahrumları, âmâyı, körü, sağırı, özürlüyü, evlâtlıkları, toprağa gömülen kızları, alınıp satılan kadınları, köleleri vb. toplumda ne kadar garip ve kimsesiz, hakkı yenen, ekmeği elinden alınan varsa onu koruma ve kollamayı misyon edinmiş "kimsesizlerin kimsesi" Allah'ın kitabı ona sahip çıkmakta ve bizzat Zeyd diye adını vererek kendi "Peygamberini" onun boşadığı kadınla evlendirmektedir!

İşte esas mesele budur.

Yoksa aklı başka bir şeye basmayan kimi müfessirin sandığı gibi, Allah, peygamberinin gönlü dışarıda olmasın diye, sırf onu hoş tutmak için, gönlü kime kayarsa onu onsuz bırakmamak için hiç bir ayetten çekinmeyip vahiy indirmiş filan değildir. Bu, Kuran'ın ruhundan habersiz biçare ve sefilce bir yorumdur.

Oysa Kuran bu mesele üzerinden, evlâtlık kurumunu cahiliye Araplarının anladığı şekilden çıkarmakta, yeni bir düzenlemeye tabi tutmakta ve bu bağlamda "Hz. Muhammed'in içlerinden kimi adamlardan/erkeklerden birisinin babası olmadığını" söylemekle de, (zımnen) onun üzerinden bir hanedanlık türetilemeyeceği, bir patriarchy (babaya dayalı, soydan devirli saltanat) kurulamayacağını anlatmak istenmektedir.

Böyle bir şeyin önüne geçmek için de etrafında hanedanlık oluşturma ihtimali bulunan ev halkının (ehl-beyt) konumu ile Hz. Muhammed'in (s.a.v) tarihi misyonunun ne olduğunu, nasıl anlaşılması gerektiğini ele almakta ve bu cümleden olarak "Muhammed içinizdeki adamlardan/erkeklerden birisinin babası değildir, bilakis "Allah'ın elçisi" ve sonuçta (netice itibarîyle, hitamen/hatemen) peygamberlerin sonuncusudur, hepsi bu! Başka yönlere çekip ondan bir hanedanlık çıkarmaya, baba kültü türetmeye, kendisini ve ailesini kutsamaya kalkışmayın" mesajı vermektedir.
***
Fakat buna rağmen İslâm tarihinde ehl-i beytin kim olduğu ve ümmet içindeki konumlarının ne olması gerektiği konusunda derin tartışmalar ve bölünmeler ortaya çıkmıştır. Bütün mezhebi varoluşunu bu kavram üzerine bina eden Şiîliğin, bu kavrama çok özel bir anlam yükleyerek Kuran'da ele alınan anlamından çok ötelere taşıdığı söylenebilir.

Meselâ Hz. Ömer ve Hz. Osman da Hz. Peygamber'in damadı olmasına rağmen bu konuda Hz. Ali gibi görülmemişlerdir. Şiîliğin bu konudaki yoğun söyleminin Sünnîliği de etkisi altına almasıyla bugün artık ehl-i beyt denince Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve onların soyu (oniki imam, seyyidler) akla gelmektedir. Oysa bunların Hz. Peygamber'in sırf "soyundan/sülbünden" geliyor olmalarının Kuran'ın anlamaya çalıştığımız mantığı açısından herhangi bir önemi yoktur.

Tam tersi ahzap suresinde evlâtlık kurumundan başlayıp eşleri ile devam eden söz konusu ayetlerin, Hz. Peygamber'in (s.a.v) yakın aile çevresi etrafında bir tür patriarchy yani ataerkil, pederşahî, babadan gelen, soydan devirli, ırsi saltanat oluşturma girişimlerinin önüne geçmeyi amaçladığını söylememiz mümkün görünmektedir.
Çünkü bir taraftan evlâtlık kurumunun tabiî mecrasına sokulmasına yönelik reformlar, diğer taraftan Hz. Peygamber'in (s.a.v) eşlerine yönelik ikazlar; yani onların "müminlerin annesi" olarak görülmesi gerektiği, peygamberin artık onları boşayamayacağı, değiştiremeyeceği, ölümünden sonra da diğer müminlerin onlarla evlenemeyeceği ve de bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) için "O sizin adamlarınızdan birisinin "babası" değildir." ifadeleri, vefatından sonra muhtemel bir "peygamber hanedanlığı" oluşturma girişiminin önüne geçmeyi amaçlıyor görünmektedir.

Açıkçası Hz. Peygamber (s.a.v) ve ailesi bu hususta tabiri caizse "kendini feda ederek" ümmet ve insanlık adına büyük bir hizmet yapmışlardır. Meselâ Hz. Aişe peygamberden sonra ölünceye kadar - 40 yılı aşkın bir süre- hiç kimseyle evlenmemiştir.
Peki neden? Neden onlara evlenme yasağı konmuştur? Bunun üzerinde iyi düşünmeliyiz…

Şu halde bunlar ortadayken ehl-i beyt kavramını tam tersi bir okumaya tabi tutarak bundan bir "peygamber hanedanlığı" çıkarmak Sasani ve Roma hanedan ve saltanat anlayışlarının etkisine girmek değilse nedir? Bu konuda İslâm tarihinde ortaya çıkan iki büyük dini/siyasî anlayış yani "Şiî imamet mitolojisi" ve onu tersinden tekrarı olan "Sünnî saltanat ideolojisi" aşılmadıkça İslâm dünyasının önünde yeni ufukların açılması mümkün görünmemektedir.

Çünkü siyasal Şiîliliğin Sasani devlet ve imparatorluk geleneğinin, siyasal Sünnîliğin de Bizans devlet ve imparatorluk geleneğinin etkisinde kaldığı apaçık ortadadır. Oysa "kutsal aile-hanedan" ve "kutsal Tanrı-kral" anlayışını esas alan bu imparatorluklar, eski dünyanın bir devamı olup Kuran'ın devrimci hamlesiyle aşılmıştı.
Demek ki Hz. Peygamber'in (s.a.v) şahsına ve ailesine yönelik bütün ayetleri bu devrimci hamlenin yansıması olarak okumak gerekmektedir…
***
Şu halde bu doğrultuda "Ehl-i Beyt" kavramını yeniden ele almak ve yorumlamak durumundayız.
Sözlükte "ehl-i beyt" tabiri "ev halkı, ailesi" demektir. Ayetlerde konu Hz. Peygamber'in eşleri olduğu için ehl-i beyt ile doğrudan doğruya "Hz. Peygamber'in eşleri" kastediliyor. Ortada henüz ne Hasan ne Hüseyin, ne de oniki imam vs. yoktur.
Demek ki aslında ehl-i beyt Hz. Peygamber'in (s.a.v) eşleridir.

İkinci dereceden ise onlardan doğan çocuklar, o çocuklarla evlenenler ve bu evliliklerden doğan çocuklar da bir örf olarak "beyt"den sayılırlar. Fakat bu "sayılmanın" doğuracağı dinî, hukukî ve özellikle de siyasî sonuçları bakımdan bir anlamı bulunmamaktadır.
Herkesin eşi, çocukları, damatları, torunları olabileceği gibi Hz. Peygamber'in de olmuştur. Çünkü İslâm'da üstünlük peygamberin kızı, damadı, torunu da olsa Allah bilinci ile yaşama (takva) iledir, akrabalık bağı ile değil.
Nitekim bir hadiste "Ebu Fulan ailesi benim dostlarım değildir. Benim dostum ancak Allah ve müminlerin salihleridir. Ancak Ebu Fulan ailesine benim akrabalığım vardır ki bu akrabalık nedeniyle ben onlarla ilişkiyi sürdürüyorum." (Buhari; Edep, 13) buyurulur.
Şu halde "beyt halkı" yani Hz. Peygamberin eşleri toprak olalı on dört asır olduğuna göre, bugün için ehl-i beyti nasıl anlamamız gerekir? Aksi halde ehl-i beyt ile ilgili ayetler boşlukta kalmış olur.

Fakat nasıl anlayacağız?
Kuran'ın evrensel mantığı ve ruhu doğrultusunda baba, aile, akraba, evlâtlık vb. sosyal ilişkilerine getirdiği ahlâk, takva ve erdemlere dayalı değer yargıları reformunu devam ettirerek mi, yoksa şu ana kadar yapıldığı gibi Arap baba kültüne, Fars kutsal hanedan anlayışına geri dönerek mi?

Bu çerçevede yorumlarsak, öyle görünüyor ki bugün için "ehl-i beyt" iki anlama gelmektedir.
1- Her bir Müslümanın ev halkı, ailesi… Bu durumda "Ey ehl-i beyt, Allah sizi kirlerinden arındırmak ve tertemiz yapmak istiyor" demek, "Allah ahlâk, takva ve erdemlere dayalı tertemiz bir Müslüman aile ve ev halkı görmek istiyor" demek olur. Ayeti böylece üzerimize alınmada hiçbir sakınca olamaz. Aksi halde Kuran'ı indiği coğrafyaya gömmüş oluruz.
2- Beyt (Kabe) halkı, ehl-i kıble… Yani yeryüzünde beyt-i atike (Ademin evine, insanlığın merkezine), evvelu'l beyte (ilk eve, insanlığın ilk çıkış/toplanış yerine) ve aynı zamanda Allah'ın kendi evi olarak üzerine aldığı Kabe'ye yönelen, onu kıble bilen tüm insanlar… Bu durumda da ayet "Allah yeryüzünde böylesi kirlerinden arınmış, ahlâka, adalete ve erdemlere dayalı tertemiz bir ehl-i kıble/ümmet/millet/halk görmek istiyor." demek olur.

Olayı böyle yorumlamayıp, Sasani "kutsal hanedan" anlayışını İslâm iklimine taşıyarak, Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Selman'ın "aba altına alınmasına" bakarak ve ehl-i beyti bunlara hasrederek onların sülblerinden/soylarından dini ve siyasî bir mesaj çıkarmak manasız ve temelsizdir.
Aba altına alma olayından, Hz. Peygambere yönelik sadece babacan bir tavır, şefkat ve merhametle muamele, ailesini, kızını, damadını, torunlarını görüp gözeten bir "aile babası" örnekliği çıkar. Vesayet, velâyet veya veraset çıkmaz. Çünkü bir hadiste geçtiği gibi peygamberler maddî miras bırakmazlar, ancak evrensel hidayet ve hayata dair rehberlik bırakırlar.

Kaldı ki Hz. Peygamber'in âdeta bütün benliğini saran sevgi ve merhamete dayalı babacan tavırları diğer sahabeler için de geçerlidir. Çünkü etrafındaki sahabelerden birçoğunu övmüş, onların güzel hasletlerine ve ahlâkî meziyetlerine zaman zaman dikkat çekmiştir. Bunlara bakıp ta, her bir sözü ile övdüğünden Hz. Ali'ye, Hz. Ebubekr'e, Hz. Ömer'e vs. veya bunların kıyamete kadar tüm sülblerine/soylarına yönelik "Benden sonraki dini ve siyasî varisim bunlardır" mesajı çıkarmak, Kuran'ın "O sizin içinizden birisinin babası değildir" mesajını anlamamaktan başka bir şey değildir.

Demek ki Hz. Peygamber bizim "babamız" değildir. Kimse soyunu/sülbünü ona dayayarak bir yere varamaz. Bu manasız bir eskidünya alışkanlığıdır. Fakat Hz. Peygamber, söz yerine iyi geldi, tabiri caizse "babacan" tavırlarıyla her daim bizim örneğimiz, rehberimizdir; öyle olmaya da devam edecektir. Demek ki biz de onun gibi ailemizi, çocuklarımızı, yakınlarımızı "abamız" altına almalıyız. Evine barkına düşkün insanlar olmalıyız.

İyice düşünürsek, zaten bu ayetlerle yapılmaya çalışılan sosyal reformlar, söz konusu babaya dayalı sülb "kutsamasını" ortadan kaldırmak içindi. Toplumdaki üstünlük ve değer yargısı, "beşikten gelen" bu tür baba kültüne göre değil, "yaşayan hayatın içinde kazanılan" ehliyet ve liyakat kriterlerine göre inşa edilmek istenmekteydi.
***
Sonuç olarak İsa'nın çığlığının bir kelebek gibi Roma duvarlarına çarpıp düşmesi gibi, onu düştüğü yerden kaldıran "öksüzün" çığlığının da Sasani ve Bizans duvarlarına (soy, sop, aile, baba, hanedan kutsamasına) çarpıp düşmesine göz yumulamaz. Bunlar çoktan aşılmıştı, artık geriye dönülmemeli ve Kuran'ın başlattığı o büyük reform çağı sürdürülmelidir. Aksi halde böcekler gibi sürünmeye geri döneriz. Oysa Kuran öndört asır öncesinden yerlerde sürünen insanı tutup ayağa kaldırmış, özgürleştirmiş, kabile, aşiret ve hanedan duvarlarını yıkarak, o tek kişilik varlığı ile "insanoğlunu" yalnızca "Allah ile yürüyüşe" (seyr ilallah) çağırmıştı…

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

İHSAN ELİAÇIK'IN "EHLİBEYT KİMDİR?"

BAŞLIKLI YAZISINA CEVAP

Musa AYDIN

 

Geçenlerde "İhsan Eliaçık" isimli bir yazar, www.haber10.com isimli bir sitede yazdığı makalesinde "Ehlibeyt Kimdir?" sorusuna kendince cevap bulmaya çalışmıştır. Ama maalesef dağdan bağdan bir araya getirdiği bir sürü alakasız bilgiyle her şeyden önce güya mihver olarak seçtiği (belki farkında olmadan ve bilgi kıtlığından dolayı) Kur'ani verilere ters düşmüştür. Makalede üzerinde durulmaya değer ve yanlış birçok nokta olmasına rağmen biz onları bir yana bırakıp makalenin ana mihveri olan "Ehlibeyt kimdir?" konusu üzerinde durmaya çalışacağız inşallah.

 

1- Yazarın kullandığı tabirlerden öyle anlaşılıyor ki güya "Ehlibeyt" kavramına getirilen yorum ve Kur'an ve Sünnete dayandırılarak verilen önem, İslam'daki Tevhid inancına ve insana verilen değere ters düşmektedir. Yazar bu iddiasını eski dinlerde ve düşüncelerde olan "kutsal tanrı-devletleri" düşüncesinden getirdiği örneklerle beslemeye çalışmakta ve "Kuran geldi "Allah birdir (ehad). Bölünmez bir bütündür (samed). Doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir şey O'na denk olamaz." dediğini ve yeni bir çağ başlattığını söylüyor ve devam ediyor…

Mukaddime olarak verdiği bilgilere bir diyeceğimiz yoktur. Ve kendi yerinde doğrudur; ancak bütün bu mukaddimeleri yan yana dizdikten sonra bunu İslam'daki Ehlibeyt olgusu ve en azından Müslümanların bir kısmı tarafından bu kavrama getirilen yoruma bağlayıp aklınca bunu baltalamasının ne kadar yersiz ve hatta çirkin olduğunu yapacağımız açıklamalardan sonra göreceksiniz inşallah.

 

2- Aslında yazarın ve benzer düşünceye sahip zevatın bu husustaki yanlışları, beşeri sistemlerde ve düşüncelerde olan uygulamaları, İlahi sistemde cereyan edenlerle benzeştirmeleri ve birbirine karıştırmalarından kaynaklanmaktadır. Aynı hatayı şefaat vb. konularda da yapmaktadırlar. Örneğin, şefaat konusunda da bunu insanlar arasında cereyan eden torpil ve adam kayırma konusuna benzetip karşı çıkmaktadırlar. Oysa aceleciği ve ön saplantılarını bir yana bırakıp, şefaatin keyfiyetini ve hikmetini Kur'ani ve nebevi açıklamaları cımbızlayarak değil, bir bütün olarak dikkate alsalar ve ehlinden öğrenmeye çalışsalardı, asla öyle düşünmezlerdi. Yazının mihveri olan konuda da yazar, bunu beşeri bir mantıkla ve insanlar arasında cereyan eden uygulamaya dayanarak değil İlahi mantık çerçevesinde ele almaya çalışsaydı, böyle korkunç bir yanlışın içine yuvarlanmazdı.

 

3- Yazarın yazısındaki fahiş hatalardan birisi de tabiri caizse, sapı samana karıştırması, doğruyu yanlışa, hakkı batıla karıştırarak istediği sonuca gitmesidir.

Yazar, başta da değindiğimiz gibi, güya tevhidi bir kaygıyla âlemde kutsanacak yegane varlığın "Allah" (c.c) olduğunu, dolayısıyla ne şekilde olursa olsun, bir insanın veya zümrenin kutsandığını gösteren her şeyin yanlış ve tevhid anlayışına ters olduğu kanaatini vermeğe çalışmaktadır. Elbette verilen örnekleri ve haksız ve batıl olarak şunun bunun, şu şeyin veya bu şeyin putlaştırıldığını ve haksız yere kutsandığını, hatta bazı peygamberlerin dahi buna maruz kaldıklarını inkâr etmiyoruz. Örneğin Hz. İsa veya Hz. Musa'da olduğu gibi… Hz. Musa'nın "Kelimullah"lığı veya Hz. İsa'nın "Ruhullah"lığının yanlış yorumlandığı gibi… Ancak bu demek değildir ki bu kelimeler Hz. Musa veya Hz. İsa'da hiçbir kutsallığı veya fazileti ifade etmez. Eğer etmezse, onların başkalarından farkı nedir veya neden bu sıfatlar onlara verilmiş de başkalarına verilmemiştir?! Birileri bunları yanlış yorumlamışlar diye biz temelden bu kelimelerin başkalarından bir takım farlıkları ifade etmesini de mi inkâr etmeliyiz?

Elbette eğer birileri birilerine Allah'tan bağımsız ve ona dayanmayan ve haşa ona paralel bir takım ayrıcalıklar tanır ve onları o yönde kutsar ve ilahlaştırırsa, bunun yanlış ve batıllığında İslam'ın ruhundan az buçuk haberi olan bir kimse şüphe etmez. Ancak eğer bizzat Hak Teala'nın kendisi bazı şahsiyetleri veya hatta nesneleri bize farklı tanıtır ve onlara bazı ayrıcalıklar atfeder ve onu kutsal kılarsa ve bizde buna uyarak onları kutsarsak, bunun değil tevhidle bir aykırı bir yanının olması, tevhidin ta kendisidir. Bunun aksini söylemek, kraldan daha kralcı kesilmek değil de nedir?! Örneğin Allah-u Teala Hz. Musa'ya hitaben buyuruyor ki "…Ey Musa! * "Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuvâ'dasın." (Taha, 11-12)

Veya Resulü'ne hitaben "Musa'nın haberi sana geldi mi? * Hani Rabbi ona kutsal vaadi Tuva'da seslenmişti.." (Naziat, 15-16) buyurmuştur.

Veya "Musa kavmine şöyle demişti "Ey kavmim, Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrarsınız." (Maide, 20-21)

Görüldüğü gibi Allah-u Teala "Tuva" bölgesini açıkça mukaddes bir mekan olarak tanıtmaktadır.

Veya Resulullah'ın (s.a.a) miraç mekanı olan Mescid-i Aksa hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Kulu (Muhammed'i) geceleyin, Mescid-i Haram'dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O'dur." (İsra, 1)

 

Veya Kabe hakkında buyuruyor ki:

"Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke'deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir. * Onda apaçık deliller, İbrahim'in makamı vardır." (Al-i İmran, 96-97)

 

Görüldüğü gibi Allah-u Teala Ka'beyi ve o mekanda bulunan Makam-ı İbrahim'i mübarek ve kutsal bir mekan olarak tanıtmaktadır. Aynı mekanda ve Ka'be'nin yanı başında bulunan Hacerül'esved de aynı konumdadır ve bütün Müslümanlar tarafından Resulullah'a ittibaen kutsanıp ziyaret edilmektedir.

Ka'be'nin ve Mescidü'l-Haram'ın kurtsallığını ifade eden başka ayetler de vardır.

 

Veya Hz. Nuh'a hitaben buyuruyor ki:

"Sen, yanındakilerle beraber gemiye yerleştiğinde: "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun" de. * Ve de ki: "Rabbim! Beni mübarek bir yere indir. Sen, konuklatanların en hayırlısısın." (Mu'minun, 28-29)

Bu son ayetlerle ilgili şöyle bir soru akla gelebilir: "Bu ayetlerdeki mübarek tabiri bereketli demektir, kutsal demek değildir." Buna cevabımız şudur ki bazı yerlerde bu mana kastedilmiş olsa da diğer birçok yerde, kutsal manasına yorumlamamızın hiçbir sakıncası yoktur ve bunun karineleri vardır. Şöyle ki evvela bu mana bile bir nevi kutsallığın ifadesidir. Demek ki dünyadaki her yer bu özelliğe sahip değildir. Saniyen bu iki kelimenin aynı manayı ifade ettiğini Kur'an'a dayandırmamız mümkündür. Zira Allah-u Teala aynı mekâna bir defa mukaddes tabiri kullanırken, diğer defa mübarek tabiri kullanmıştır. Yukarıda Hz. Musa'nın bulunduğu vadiye mukaddes tabiri kullanan Rabbimiz, Kasas suresinin 30. ayetinde mübarek tabirini kullanmıştır; bu da bu iki tabirin aynı manayı ifade ettiğini göstermektedir; ayet şöyledir:

"Artık Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: "Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için o ateşten bir parça getiririm" dedi. * Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: "Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım." (Kasas, 29-30)

Allah-u Teala Yüce kitabı Kur'an için de aynı tabiri birçok ayette kullanmıştır. (En'an, 92, 155, Enbiya, 50, Sad, 29)

Aynı şekilde Kur'an'ın mübarek bir gecede (Kadir gecesi) nazil olduğunu beyan ediyor: (Duhan, 3)

Yine Hz. İsa'nın diliyle kendisi hakkında şöyle diyor:

"Beni, nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti." (Meryem, 31)

Diğer bazı zaman veya mekânların veya insanların (örneğin Peygamberlerin) bir nevi kutsallığa sahip olduğunu gösteren birçok ayet vardır ki biz sözü fazla uzatmamak için bu kadarıyla yetiniyoruz.

 

4- Yazarın Ehlibeyt konusunda yürüttüğü delilden yoksun ilginç manevralara geçmeden önce yukarıda da değindiğimiz gibi bu husustaki yanlışı aslında, yürüttüğü yanlış bir kıyasın vahim sonuçlarıdır. Boş verin Müslümanlığı, aklı olan hiçbir kimse tarihte zalim sultanların yürüttüğü hanedanlık sistemini onaylamaz. Zira hiç bir insanın diğer bir insan üzerinde sırf filan kabiledendir veya filan ağanın, paşanın, padişahın oğlu-akrabasıdır diye sulta ve hâkimiyet hakkı olamaz. Ancak, inançlı bir kimse, eğer Allah'a ve onun hikmet ve adaletine inanıyorsa, bunu İlahi sistemde cereyan eden hakimiyet uygulamasıyla kıyaslayamaz. O şunu inanır:  

"…Allah risaletini kime vereceğini daha iyi bilir…" (En'am, 124)

Dolayısıyla Allah'ın (c.c) maslahat ve hikmeti ayrı ayrı ailelerden Peygamberler, önderler seçmesini gerektirirse, onu yapar; aynı aileden peş peşe baba oğul, dede, kardeş, amcaoğlu, dayıoğlu vs. olan kimseleri bu görevlere getirmeyi uygun görürse de onu yapar. Nitekim öyle de yapmıştır, böyle de. Hz. İbrahim'i Peygamber olarak seçen Allah (c.c), onun iki oğlu Hz. İsmail ve Hz. İshak'ı, torunu Hz. Yakub'u, Hz. Yakub'un oğlu Yusuf'u, Hz. İbrahim'in akrabası (muhtemelen amcasının oğlu) Hz. Lut'u da Peygamber olarak tayin etmiştir. Hz. Musa'yı peygamber seçen Allah, kardeşi Hz. Harun'u da peygamber seçmiştir. Hz. Davud ve oğlu Süleyman'ı, Hz. Zekeriya ve oğlu Yahya'yı ve yakın akrabası Hz. İsa'yı da aynı şekilde… Yine Kur'an Beni İsrail'deki Peygamberlerin torunlarına vahiy indiğinden bahsediyor: (Bakara, 136, 140, Al-i İmran, 84, Nisa, 163) Ancak Peygamberlere vahiy indiğinde göre, o torunlar da Peygamber imişler demek ki!

 

Bunlara ilaveten şu ayeti yazar ve yandaşlarının nasıl yorumladığını merak ediyorum:

"Gerçekten Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı. *  Bir zürriyet olarak birbirinden gelmişlerdir. Allah her şeyi işitendir, bilendir." (Al-i İmran, 33-34)

Açıkça görüldüğü gibi ve yazarın iddiasının tam aksine bu ayetlerde açıkça Adem, Nuh, İbrahim ve İmran soyunun seçilmişliği ve seçilmişliklerine vesile olan sıfatları birbirlerinden miras aldıklarından bahsediyor. Bildiğimiz gibi Resulullah ve Ehlibeyt'i de Hz. İbrahim'in soyundandırlar ve onlar göz ardı edilmemişlerdir. 

 

Şimdi bu kısır düşüncelerimizle bu İlahi uygulama ve tasarrufu da tıpkı sultanlarda olduğu gibi hanedanlık olarak mı değerlendirmemiz gerekir, yoksa zerre kadar şüphe ve tereddüde kapılmadan teslim olmamız mı?!!

Eğer zerre kadar iman ve teslimiyetiniz varsa, "Hayır efendim; bizim bunlara bir diyeceğimiz yoktur; Allah seçerse, kimin ne haddine ki itiraz etsin" dersiniz. Hayır yoksa da ki artık yapacak bir şey yok!!

İnşallah ileride de açıklayacağımız üzere, "Ehlibeyt" denen kimselere bazı özel statüler yükleyen kimseler (özellikle Şia), hiçbir zaman delilsiz ve haşa sultanların saltanatında olduğu gibi bunu bir hanedanlık şeklinde düşünmemiş, bilakis onların sahip oldukları ayrıcalıkları bizzat İlahi ve nebevi bir tasarruftan kaynaklandığını iddia etmektedirler. Ama yazımıza konu olan yazar gibi, birçokları bunun delillerini yakından ve bir mu'minin ciddiyet ve samimiyetine yakışacak şekilde bir kere olsun araştırıp inceleme yerine, kafalarında kurdukları İslam anlayışına dayanarak kafadan dolma bilgilerle asıp kesmekte ve asılsız ithamlarda bulunmaktadırlar.

 

5- Yazar Resulullah'ın ve dolayısıyla İslam'ın kabile, ırk, toplumsal statü vs. gibi konulardaki tutumunu işlemek için Ahzap suresindeki (Zeyd b. Harise ve evliliği ve ardından da Resulullah'ın konumunu dile getiren) birkaç ayeti örnek gösterip, üzerinden bir hayli yorumlar yapmış, sonuçlar çıkarmıştır. Ayetin ardından işlediği konulara ve ortaya koyduğu noktalara bir itirazımız yoktur ve bunları ispat eden çok daha açık ve ne ayetler mevcuttur Kur'an-ı Kerim'de. Ancak söz konusu ayetin bu çıkarılan sonuçlarla yakından uzaktan bir alakası yoktur. Ayet şöyle buyuruyor:

"Muhammed adamlarınızdan birinin "babası" değildir. Fakat Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah'tır her şeyi hakkıyla bilen." (Ahzap;33/40)

Vuku bulan olayı ve ayetin sebeb-i nüzulünü dikkate alırsak, olay ve verilmek istenen mesaj kısaca şudur:

"Zeyd, eşi Zeyneb'i boşadıktan sonra, Allah-u Teala Resulullah'a Zeynep'le evlenmesini emrediyor. İnsanlar cahiliyet zamanından kalan bir yanlış düşünceye dayanarak Resulullah'ın Zeyd'in boşadığı eşiyle evlenmesini yadırgamış ve dedikoduya başlamışlardı. Zira cahliyet Arapları evlatlığı her açıdan gerçek bir evlat statüsünde görüp gerçek evladın bütün hükümlerini onun için de geçerli sayıyorlardı. Dolayısıyla Resulullah'ın evlatlığı olan Zeyd'in boşadığı eşiyle evlenmemesi gerektiğini iddia ediyorlardı. İşte Allah-u Teala bu ayeti indirerek, onların bu yanlış düşüncelerini yıkmayı amaçlamış ve "Muhammed adamlarınızdan birinin "babası" değildir. Fakat Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur…" (Ahzap;33/40) buyurmuştur. Görüldüğü gibi bunun, yazarın ayet üzerinden vardığı sonuçlarla hiçbir alakası yoktur. Hele hele şu cümlelerin bu açıklamayla ne kadar gülünç bir hal aldığını varın siz düşünün!!:

"…ve bu cümleden olarak "Muhammed içinizdeki adamlardan/erkeklerden birisinin babası değildir, bilakis "Allah'ın elçisi" ve sonuçta (netice itibarîyle, hitamen/hatemen) peygamberlerin sonuncusudur, hepsi bu! Başka yönlere çekip ondan bir hanedanlık çıkarmaya, baba kültü türetmeye, kendisini ve ailesini kutsamaya kalkışmayın" mesajı vermektedir."

 

6- Öyle görülüyor ki yazarın maalesef tarihi bilgileri de kıttır. Yazının bir yerinde iddia ediyor ki "Hz. Ömer ve Hz. Osman da Resulullah'ın damatlarıydı." Oysa Ömer'in Resulullah'ın damadı değil, kayın pederi olduğunu bilmeyen yoktur. Gerçi bize göre Osman'ın evlendiği kızlar da Resulullah'ın öz kızları değil, evlatlıklarıydı. Zira Zeynep, Ümm-ü Külsüm ve Rukayye, Hz. Hatice'nin kız kardeşinin kocasının kızlarıydı. Ama kız kardeşi ve kocası vefat ettikten sonra Hz. Hatice'nin kefaleti altına girmiş, daha sonra da Resulullah'la evlendikten sonra Resulullah'ın evine intikal etmiş ve Hz. Hatice'yle Resulullah'ın evlatlıkları sayılmışlardı. Fakat yeri olmadığı için, bu konudaki delilleri burada zikretmeği uygun görmüyoruz; isteyenler Kıble dergisinin 5. sayısına müracaat edebilirler.

Yine meşhur "Kisa" (Aba) hadisinden bahsederken, abanın altına Selman'ın da alındığından bahsediyor ki Şii veya Sünni kaynaklı hiçbir nakilde böyle bir şey mevcut değildir. Elbette bazı hadislerde Resulullah'ın teşrifen "Selman biz Ehlibeyt'endir" sözü vardır ki bunun yazarın söylediğiyle bir alakası yoktur.

Ayrıca Kur'an'dan getirdiği ayetlere verdiği yanlış yorumlardan öte, birçok açık hükümlü ve meşhur ayetten bile haberdar değil maalesef. Örneğin Peygamber'in eşleri hakkında "artık Peygamber'in onları boşayamayacağı, değiştiremeyeceği" hükmünden bahsediyor ki mihver olarak kabul ettiği Kur'an'a açık bir şekilde terstir. Zira Tahrim suresinde Resulullah'a komplo düzenleyen iki eşinden ve onların kalplerinin Hak'tan sapmasından bahsettikten sonra, onlara tehdit mahiyetinde şöyle buyuruyor:

"Eğer o sizi boşarsa belki de Rabbi ona, sizden daha hayırlı, kendisini Allah'a teslim eden, inanan, gönülden itaat eden, tevbe eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verir." (Tahrim, 5)

İşe görüldüğü gibi bu ayet yazarın iddiasının tam tersini ortaya koyuyor. Yani Resulullah'ın eşlerini boşaması ve onların yerini başkalarıyla değiştirmesi caizdir. Eğer caiz olmasaydı, böyle bir tehdidin bir anlamı olmazdı. 

Bir yerde de yazar "Rab" kelimesinin "baba" anlamına geldiğini yazmıştır. Arapça bir kavram olan "Rab" kelimesinin baba anlamına geldiğini hangi Arap lügatine dayanarak yazdığını da gerçekten merak ediyoruz. Bizim baktığımız lügatlerde bu kelime için "efendi, sahip, eğitici" gibi manalar zikredilmiştir.

 

7- Yazarın düştüğü hatalardan birisi de Şia'nın on iki İmamla birlikte Resulullah'ın bütün soyunun Ehlibeyt olduğuna inandığını söylemesidir. Oysa Şia kesinlikle böyle bir şeye inanmamaktadır. Şia sadece Hz. Fatıma'yla birlikte on iki İmamın Ehlibeyt kavramı altına girdiği düşüncesindedir. Bunu da yazarın yaptığı gibi indi yorumlara değil, hem Şii, hem de Sünni kaynaklarda geçen hadislere dayandırmaktadır.

 

8- Makalenin sahibi bir taraftan "Ehlibeyt"in sadece Resulullah'ın zevceleri olduğunu vurgularken, diğer taraftan Ehlibeyt kavramına şimdiye kadar kimsenin getirmediği iki farklı yorum getirmekte ve dolayısıyla birbiriyle alakası olmayan üç ayrı görüş ortaya çıkmaktadır.

Burada vurgulanması gereken husus şudur ki Kur'an'ın açık nassıyla (Nahl, 44) Kur'an'ın ilk ve en büyük müfessiri ve açıklayıcısı olan Allah Resulü'nün (s.a.a)  ister Şii, isterse Sünni kaynaklı hiçbir hadisinde Allah Resulü Ehlibeyt'e bu üç manadan hiç birisini yüklememiştir. Tabii Allah Resulü diyorum, bazılarının (İkrime gibi) şahsi görüşlerini değil.

Yazar, makalesinin bir bölümünde diyor ki:

"Sözlükte "Ehlibeyt" tabiri "ev halkı, ailesi" demektir. Ayetlerde konu Hz. Peygamber'in eşleri olduğu için Ehlibeyt ile doğrudan doğruya "Hz. Peygamber'in eşleri" kastediliyor. Ortada henüz ne Hasan ne Hüseyin, ne de oniki imam vs. yoktur. Demek ki aslında Ehlibeyt Hz. Peygamber'in (s.a.v) eşleridir.

İkinci dereceden ise onlardan doğan çocuklar, o çocuklarla evlenenler ve bu evliliklerden doğan çocuklar da bir örf olarak "beyt"den sayılırlar. Fakat bu "sayılmanın" doğuracağı dinî, hukukî ve özellikle de siyasî sonuçları bakımdan bir anlamı bulunmamaktadır."

Söz konusu ayetlerde Resulullah'ın eşlerinin Ehlibeyt'ten sayılmasının yanlışlığı üzerinde ayriyeten duracağız. Ancak burada yazarın düştüğü bir iki yanlışı peşinen vurgulamadan geçemeyeceğiz. Diyor ki "Ortada henüz ne Hasan, ne Hüseyin ne oniki İmam vardı." Bu sözün yanlışlığını bizzat yazarın kendi sözlerinden ispatlamak mümkündür. Çünkü yazar yazısının bir bölümünde "Aba" hadisinden ve o olayda Resulullah'ın Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Selman'ı (!) abanın altına aldığından söz etmiş… Eğer gerçekten bu hadisleri kabul ediyorsa, söz konusu hadislerin bu ayetin inişiyle birlikte söylendiğini de kabul etmesi gerekir; çünkü aynı kaynaklar bunun böyle olduğunda müttefiktir. Demek ki bu ayet nazil olduğunda Hasan da vardı, Hüseyin de. Diğer İmamların isimlerinin geçmemesinin nedeni ise, henüz dünyada olmamalarıdır. Ancak başka hadislerde onlar da Ehlibeyt'ten sayılmışlardır.

Diğer yanlış ise şudur ki ikinci paragrafta, "ikinci dereceden onlardan (zevcelerden) doğan çocuklar o çocuklarla evlenenler ve bu evliliklerden doğan çocuklar da bir örf olarak "beyt"den sayılırlar" diyor. Oysa Resulullah'ın hayatından az buçuk haberi olan kimse, şunu bilir ki Allah Resulü'nün Hz. Hatice'nin dışında hiçbir hanımından çocuğu olmamıştır. Bir tek Hz. Mariye annemizden İbrahim dünyaya gelmiş, o da iki üç yaşındayken vefat etmiştir. Hz. Hatice ise, bu ayet Medine'de nazil olduğunda çoktan (Mekke'de) vefat etmişti. İlginç olan şudur ki yazar bizzat Allah Resulü'nün Kur'an en yetkili açıklayıcısı olarak, Ehlibeyt'ten olduklarını tescil ettiği kimseleri Ehlibeyt'ten saymamasına karşılık, örfün bu konudaki teşhisini geçerli görüyor!

 

9- Şimdi gelelim Ahzap suresindeki Ehlibeyt'in kimler olduğuna. Yazar ısrarla bunların sadece Resulullah'ın eşleri olduğunu söylüyor. Ancak bize göre bu görüş kesinlikle doğru değildir. Delillerine gelince:

a) Evvela bu görüş Şii'siyle Sünni'siyle bütün İslam âlimlerinin reddettiği bir görüştür. Zira Ehlisünnet alimleri, Resulullah'ın zevceleriyle birlikte Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in de Ehlibeyt'ten olduğunu kesinlikle kabul etmektedirler.

 

b) Ayetteki karineler "Ey Ehlibeyt" hitabının zevceler olmadığını gösteriyor. Şöyle ki bu cümleden önceki Resulullah'ın hanımlarıyla ilgili uyarılara başlarken "Ey Resulullah'ın hanımları" tabiri kullanılmıştır. Ama bu cümleye varınca tabiri değiştirmiş ve "Ey Ehlibeyt" diye hitap etmiştir. Eğer ikisinde de kastedilenlerin aynı şahıslar olduğunu söylersek, bu tabir değişikliği anlamsız olur.

Önceki ayetlerde ve bir sonraki ayette bütün zamirler istisnasız, müennes (kadınlara özgü) olarak kullanılmıştır. Bir tek bu cümleye gelince, aniden zamir değişmiş ve müzekker olarak kullanılmıştır. Eğer sadece zevcelere ait olduğunu söylersek, bu değişikliğin hiç ama hiçbir anlamı olmaz!

 

c) Zevcelere yönelik olan önceki ayetlerin hepsinde uyarı nitelikli hitaplar ve açıklamalar vardır. Ama Ehlibeyt kavramının kullanıldığı cümleye geçince, bu durumun tamamen değiştiğini ve uyarı hitabı, yerini senakarane bir hitaba bırakmıştır. Bu da zevcelerle alakalı olmadığını gösteren bir başka karinedir.

 

d) Bizim bu iddiamızı destekleyen en önemli delil ise, Kur'an'ın baş müfessiri olan Resulullah'ın bizzat kendisinin Ehlibeyt'ten maksadın kimler olduğunu açıklaması ve zevceleri bu şümulün dışında bırakmasıdır. Yazarın da kısaca değindiği ve Sünni kaynakların da muhtelif senetlerle naklettiği "Kisa" (Aba) hadisinde Allah Resulü abanın altında bulunan Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i kastederek "Allah'ım, bunlar benim Ehlibeyt'imdir; bunlardan her türlü ricsi (fenalığı-kötülüğü) uzaklaştır ve onları tertemiz kıl" buyurduğunda, Ümm-ü Seleme annemiz yaklaşarak abanın bir tarafını kaldırıp "Ya Resulallah, ben de girebilir miyim?" dediğinde, Allah Resulü onun elinden abayı çekerek "Dur yerinde, sen hayır üzeresin, ama Ehlibeyt'im bunlardır" buyurarak Hz. Ümm-ü Seleme'yi abanın içine ve dolayısıyla Ehlibeyt kavramının şümulüne dâhil etmemiştir! Her halükarda, önceden de değindiğimiz gibi Resulullah'ın zevcelerinin de Ehlibeyt'ten sayıldığını gösteren bir tek Nebevi hadis ve açıklama mevcut değildir. Bilakis bunu reddeden birçok açıklama vardır ki bu bölümde bununla yetinip bazılarına da son bölümde yer vereceğiz inşallah.

Burada bir itiraz olarak (bazılarının yaptığı gibi) "Hadisler Sünni kaynaklı olsa bile bizi ilgilendirmez. Getireceksen, Kur'an'dan delil getir" denilebilir. Buna cevabımız şudur ki evvela hadislerden önce Kur'ani delilleri ve karineleri ortaya koyduk. Saniyen yazar en az birkaç yerde bazı hadisleri şahit olarak göstermiştir. Bu da onun hadislere kısmi de olsa itibar ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla burada yapacağı tek şey (yapabilirse eğer) hadisleri ulu orta reddetme yerine onların zayıf ve itibarsız olduğunu ispat etmektir. Aksi takdirde kendisi de hiçbir hadise istişhad etmemelidir.

 

10- Yine şöyle diyor:

"Fakat buna rağmen İslâm tarihinde ehl-i beytin kim olduğu ve ümmet içindeki konumlarının ne olması gerektiği konusunda derin tartışmalar ve bölünmeler ortaya çıkmıştır. Bütün mezhebi var oluşunu bu kavram üzerine bina eden Şiîliğin, bu kavrama çok özel bir anlam yükleyerek Kuran'da ele alınan anlamından çok ötelere taşıdığı söylenebilir."

Şiiliğin "Ehlibeyt" kavramına çok özel bir mana yükleyişi bir taraftan Kur'an'daki karinelere, diğer taraftan Kur'an-ı açıklamaya en yetkili mercii olan Allah Resulü'nün (s.a.a) açıklamalarına dayanmaktadır. Sizin yaptığınız açıklama ise maalesef ne Kur'an'dan nasip almıştır, ne de Sünnet'ten. Zira hadisleri bir kere tam anlamıyla devre dışı bırakmışsınız. Güya Kur'an'a dayandırdığınız şeyler ise hiçbir karine ve mesnede dayanmadan yapılan indi yorumlardır ve ne kadar köksüz ve gülünç olduğunu daha sonra yapacağımız açıklamalarla her kes görecektir inşallah.

 Paragrafın devamında yazar maalesef makalesindeki asli hatasını bir kez daha tekrar ediyor ve Ehlibeyt'e verilen önem ve tanınan özel statünün sırf Resulullah'a olan nesebi (ırki) veya sebebi (evlilik bağı) yakınlıklarından kaynaklandığı saplantısından hareketle şöyle diyor:

"Meselâ Hz. Ömer (!) ve Hz. Osman da Hz. Peygamber'in damadı olmasına rağmen bu konuda Hz. Ali gibi görülmemişlerdir."

Oysa yaptığımız ve yapacağımız açıklamalardan anlaşılacağı üzere, başkalarının Hz. Ali veya diğer Ehlibeyt İmamları (bütün seyyidler veya peygamber soyu değil) gibi görülmemesinin altında ilim ve hikmete dayalı İlahi bir tasarruf söz konusudur. Tıpkı diğer bazı Peygamberler ve soyları, yakınlarında olduğu gibi. Dolayısıyla onları başkalarıyla aynı görmeyen Şiilik değil, bizzat Allah ve Resulü'dür. Tabii devamında "Şiîliğin bu konudaki yoğun söyleminin Sünnîliği de etkisi altına almasıyla bugün artık ehl-i beyt denince Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve onların soyu (oniki imam, seyyidler) akla gelmektedir" sözünün bir muhatabı da Sünniler olduğu için kendileri bu ithamı cevaplamaları gerekir. Ancak kaynaklardan ve müşterek hadislerden haberdar olan insaf ve izan sahibi her kes bunun kaynağının Allah ve Resulü'ne dayanan tasarruflar ve açıklamalar olduğunda tereddüt etmez. Dolayısıyla da yazarın "Oysa bunların Hz. Peygamber'in sırf "soyundan/sülbünden" geliyor olmalarının Kuran'ın anlamaya çalıştığımız mantığı açısından herhangi bir önemi yoktur" sözünün de hiçbir önemi yoktur. Zira malumu ilan gibi bir şeydir. Ancak Şiiliğin Ehlibeyt'e tanıdığı özel konumu böyle yorumlamak, ya bilgi kıtlığından kaynaklanmaktadır (ki yazar hakkında hüsn-i zannımız odur), ya da bir takım nefsani Saiklerden…

 

11- Bilahare yazar uzun yazısının sonlarına doğru "Ehlibeyt" kavramına, birinci yorumdan tamamen farklı ve alakasız olarak, güya iki güncel mana daha eklemiştir ki bildiğimiz kadarıyla sözüne itibar edilen hiçbir Sünni alimi dahi bu manalara değinmemiştir. Bu yorumlar hakkındaki görüş ve eleştirilerimizi de maddeler halinde sıralayalım:

 

a) Kur'an'da "beyt" kelimesinin içinde geçtiği bir kelime daha var ki muhtemelen yazarın gözünden kaçmıştır; o da "Beytü'l-Ma'mur" kelimesidir. Kendisine tavsiyemiz şudur ki ehl kelimesini bir de bu kelimeye ilave etsin; kim bilir, bakarsın bir dördüncü orijinal mana daha ortaya çıkmış olur! 

 

b) Önceden de değindiğimiz gibi, bu manalar önceki manayla (zevceler) taban tabana zıttır ve birisini kabul ederseniz, diğerlerini reddetmeniz gerekir. İlginç olan şudur ki "Oniki İmam, zevcelerle ilgili ayetler geldiğinde henüz piyasada yoklardı, nasıl olurda onlar Ehlibeyt'ten sayılabilir?" diyen yazar, şimdi kalkıp "Ehlibeyt"in güncel yorumundan bahsediyor!! Ve "Eğer böyle yapmazsak, ayeti indiği coğrafyaya gömmüş oluruz" diyor. Sanki Kur'an'da olan her ayeti illa da herkese bir türlü teşmil etmek gerekir. Öyle olursa, Resulullah'la ilgili bütün ayetleri de başkalarına teşmil etmemiz gerekir. Veya örneğin Mücadele suresinin 12. ayetinde Resulullah'la özel konuşmak isteyenler için kararlaştırılan sadaka verme yükümlülüğünü her kese teşmil et bakalım, nasıl edeceksin?! Vs.

 

c) Ehlibeyt'i her Müslüman'ın ev halkı veya "Beyt"i Kabe, "Ehl"i de ehl-i kıble olarak yorumlamak, yine evvela bir çelişkidir. Bilahare bunların hangisidir? İkisini de söylemenin abes ve anlamsız olduğu açıktır. Hayır, ikisinden sadece birisiyse, o birisi hangisidir? Demek ki yazarın kendisi bile tereddüt içindedir ve söylediği, zandan öteye gitmez. Resulullah'ın açıklamalarını bırakıp bu tür indi zanların peşinde giden kimse, ancak kendine zarar verir, başkasına değil.

 

d) Aslında yazarın yaptığı gibi Kabe'nin kastedildiği bir ayetten "beyt" kelimesini alıp, ona "ehl" de ilave ederek, Ehlibeyt'ten kıble ehli manası çıkarma mantığından hareketle insan bir çok kelimeyle aynı oyunu rahatlıkla oynayabilir. Biz bir örneğini uygulayalım; bakalım yazarın ve aynı düşünceyi paylaşanların hoşuna gidecek mi? Örnek olarak "ruh" kelimesini alıyoruz. Bu kelime "Kur'an'da en az beş farklı manada kullanılmıştır:

a) Canlıların canlılık kaynağı (İsra, 83)

b) Cebrail (Ruhü'l-Kudüs) (Bakara, 82-253)

c) Kadir gecesinde Meleklerle yere inen Yüce varlık (Kadir, 4)

d) Kur'an (Şura, 52)

e) Hz. İsa (Enbiya, 91, Tahrim, 12)

Şimdi bir kimse yazarın güttüğü mantığa dayanarak kalkar da bu ayetlerin birinde kullanılan ruh kelimesini diğer ayette aynı kelimeden kastedilen mananın yerine koyup da ondan apayrı bir mana çıkarırsa, bu vatandaşların buna itiraz hakkı olabilir mi? Örneğin Kadir suresinde bahsedilen "Melekler ve Ruh o gecede iner" cümlesindeki "ruh"u "Melekler ve Hz. İsa o gecede yeryüzüne iner!" şeklinde meallendirirse, ne derler acaba? Nasıl olsa Hz. İsa'nın göğe kaldırıldığını da yine Kur'an söylüyor; bu açıdan da bir tenasüp de vardır arada nasıl olsa!! Bu cümleleri okuyan kardeşlerim belki de şimdi kıs kıs gülüyorlardır; ama inanın bu yazarın "Ehlibeyt" kavramına getirdiği yorum bundan da gülünç ve mantıksızdır. Zira burada en azından bir montaj falan da söz konusu değil; direk olarak bir kelimeyi bir yerden aynen alıp diğer ayetteki benzeriyle değiş tokuş yapıyoruz sadece. Ama yazarın yorumu ise ancak ayrı ayrı parçaları farklı yerlerden bir araya getirip birbirine monte emekle ortaya çıkıyor!! Diğer manaların yerini değiştirmeği ve başka ilginç ve orijinal (!) tefsirleri ortaya çıkarmayı ise size bırakıyorum.

Aynı işlemi örneğin "Salat" kelimesi hakkında da yapabilirsiniz; bu kelime Kur'an'da şu manalarda kullanılmıştır:

a) Dua (Tevbe, 103)

b) Namaz (onlarca ayette)

c) Resulullah'a salat ve selam (Ahzap, 56)

Şimdi aynı mantıkla bir kimse Ahzap suresindeki "Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler…" cümlesini, "Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber'e namaz kılarlar" diye mealledirirse, bu kardeşlerimizin buna hiçbir itirazları olamaz. Zira kendi yaptıkları bundan çok daha gülünç ve mantıksızdır.

Demek ki Allah-u Teala Resulüne: "…Ey (Peygamberim!) Sana da Zikr'i (Kur'ân'ı) indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın" (Nahl, 44) emrini boşuna buyurmamıştır! Bize kalırsa, işte böyle yaparız maalesef.

 

e) Bu yorumlarla ilgili bir diğer husus şudur ki bu iki yorumdan çıkan sonuca göre ayetteki hitap, bütün mu'minleri kapsıyor. Bu ise büsbütün bir abesliği (haşa) Allah-u Teala'ya isnad etmektir. Zira bütün mu'minleri ilgilendiren böyle bir mesaj, zaten yüzlerce ayette "Ey mu'minler" hitabıyla onlara verilmiştir. Şimdi tekrar dönüp, hem de müphem ve farklı yorumlara açık bir tabirle bunu söylemenin ne anlamı ve faydası olabilir?! Hadi yine açık bir ifadeyle vermiş olsaydı neyse, ki zaten benzer mesaj başka bazı ayetlerde çok açık bir şekilde ifade edilmiştir. Örneğin şu ayette:

"Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır." (Tahrim, 6)

 

12-  Yazının sonlarına doğru diyor ki yazar:

"Olayı böyle yorumlamayıp, Sasani "kutsal hanedan" anlayışını İslâm iklimine taşıyarak, Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Selman'ın "aba altına alınmasına" bakarak ve Ehlibeyti bunlara hasrederek onların sülblerinden/soylarından dini ve siyasî bir mesaj çıkarmak manasız ve temelsizdir."

Beyefendi zannediyor ki Ehlibeyt'i bunlara hasreden ve onlara yönelik dini ve siyasi bir takım özellikler atfedenlerin tek delili bu Aba hadisidir. Oysa az buçuk kitap karıştırsa ve kendini hapsettiği o dar çerçeveden biraz olsun dışarıya çıkarsa, görecek ki bu hadis diğerlerinin yanında devede kulak kalır!

İnşallah konunun tekmili için ben Ehlibeyt hakkında genel olarak ve fertleri hakkında özel olarak hem de Sünni kaynaklarda nakledilen bu yüzlerce hadisten sadece birkaç tanesini örnek olsun diye vereceğim. Akıllıya işaret de yeter!

 

13-  Yine diyor ki:

"Aba altına alma olayından, Hz. Peygambere yönelik sadece babacan bir tavır, şefkat ve merhametle muamele, ailesini, kızını, damadını, torunlarını görüp gözeten bir "aile babası" örnekliği çıkar. Vesayet, velâyet veya veraset çıkmaz. Çünkü bir hadiste geçtiği gibi peygamberler maddî miras bırakmazlar, ancak evrensel hidayet ve hayata dair rehberlik bırakırlar."

Muhterem, madem hadislere itibar ediyorsun da neden işine gelen hadislere sarılıp başkalarını göz ardı ediyorsun?

Ayrıca bu "Kisa" hadisinden direk olarak Vesayet, velâyet veya veraset manası çıkaran yoktur. Kisa hadisinin misyonu bir taraftan "Tathir" ayetinde (Ahzap, 33) geçen mananın (her türlü rics ve kötülükten uzak oluşları), Ehlibeyt hakkında ne kadar önemli bir referans olduğunu pekiştirmek ve "Eğer ümmetin önderlik ve örnekliklerine, her türlü kötülük ve şaibeden uzak olan kimselerden daha layık kim olabilir?" mesajını anlayan beyinlere kazımak, diğer taraftan bu yüce manaya ve İlahi referansa mazhar olanları açıkça belirtip su-i istimallere yolu kapatmaktır.

Kaldı ki Ehlibeyt hakkında böyle önemli bir misyonu benimseyenlerin tek delili bu hadis değildir ki iki cümlede kestirip atasın?

 

14- Yine bu paragraftaki ilginç bir noktada da şudur ki yazarın yazısındaki ana referansı güya Kur'an olmasına rağmen, bu paragraftaki son cümlesi referans aldığı Kur'an'a terstir; diyor ki: "Çünkü bir hadiste geçtiği gibi peygamberler maddî miras bırakmazlar, ancak evrensel hidayet ve hayata dair rehberlik bırakırlar."

Oysa Kur'an'ın hiçbir yerinde böyle bir açıklama ve sınırlandırma yoktur. Kur'an Hz. Süleyman hakkında şöyle buyuruyor:"

"Süleyman Davut'tan miras aldı.." (Neml, 16)

Ne bu ayette ve nede başka bir ayette Peygamberlerin maddi miras bırakmadıklarına dair bir açıklama, bir kayıt yoktur ve dolayısıyla maddi ve manevi bütün mirasları kapsamaktadır.

Kaldı ki hatta öyle düşünsek dahi bu gösteriyor ki Hz. Süleyman, yazarın kendi tabiriyle "hidayet ve hayata dair rehberlik"te Hz. Davut'tan miras almış ve tıpkı babası gibi o da bu önemli görevleri üstlenmişti!

 

15- Yukarıdaki paragrafın ardından şöyle devam ediyor:

"Kaldı ki Hz. Peygamber'in âdeta bütün benliğini saran sevgi ve merhamete dayalı babacan tavırları diğer sahabeler için de geçerlidir. Çünkü etrafındaki sahabelerden birçoğunu övmüş, onların güzel hasletlerine ve ahlâkî meziyetlerine zaman zaman dikkat çekmiştir..."

Bu paragraf hakkında da birkaç noktaya değinmekle yetiniyoruz:

 

a) Hem bu yazarın, hem birçok Sünni kardeşimizin kavrayamadıkları en önemli mesele, medh u sena sayılacak sözleri başkalarından bir türlü ayırt edemeyişleridir. Biz başkaları hakkında Resulullah'ın babacan tavrı, medh u senası yoktur demiyoruz. Bizim dediğimiz şey, evvela hatta medh u sena sayılacak tabirlerde dahi Ehlibeyt hakkındakilerle başkaları kıyaslanmayacak derecede farklıdır. Saniyen Resulullah'ın birçok açık ve net sözleri vardır ki onları Ehlibeyt'in (her açıdan) önderlik ve örnekliğe daha layık olduklarını göstermekten başka bir maksada taşımak, abesle iştigaldir ki bazı örneklerini yazının sonlarına doğru zikredeceğiz inşallah.

 

b) Yine birçoklarının kasıtlı veya gafleten göz ardı ettikleri diğer önemli bir husus şudur ki, Şia'nın Ehlibeyt hakkında naklettiği Nebevi referansların hepsi istisnasız Sünni kaynaklarda da geçmektedir, yani müşterek hadislerdendir. Ama başka bazıları hakkında nakledilenler, sadece bir tarafın kaynaklarına özgüdür. Dolayısıyla onları bunlara alternatif veya eşit görmek mümkün değildir.

 

c) Biz bazılarının zannettiği veya kasıtlı olarak lanse etmeğe çalıştığı gibi, Ehlibeyt'in dışındaki bütün sahabeyi göz ardı etme veya kesip atma diye bir niyet ve düşünceyi asla taşımıyoruz. Bizim sahabeden bir kısmına Ehlibeyt'e karşı işledikleri yanlışlardan dolayı elbette ki ciddi eleştirilerimiz vardır; ancak bu demek değildir ki bütün sahabe hakkında aynı düşünceye sahibiz. Şia kaynaklarında onlarca meşhur sahabiden hadis nakledilmekte, sevilip sayılmaktadırlar. Ancak her hangi bir konuda görüş veya nakilleri Ehlibeyt'in nakil ve görüşlerine ters düşüğü takdirde, Resulullah'ın emri gereği Ehlibeyt'inkileri tercih etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Zira aşağıda da değineceğimiz üzere Allah Resulü Kur'an'la birlikte onları bize emanet etmiş ve onlara sarılmamızı ve sarıldığımız takdirde asla dalalete düşmeyeceğimize dair garanti vermiştir.

 

16- Yine şöyle yazmış:

"Demek ki Hz. Peygamber bizim "babamız" değildir. Kimse soyunu/sülbünü ona dayayarak bir yere varamaz. Bu manasız bir eskidünya alışkanlığıdır. Fakat Hz. Peygamber, söz yerine iyi geldi, tabiri caizse "babacan" tavırlarıyla her daim bizim örneğimiz, rehberimizdir; öyle olmaya da devam edecektir. Demek ki biz de onun gibi ailemizi, çocuklarımızı, yakınlarımızı "abamız" altına almalıyız. Evine barkına düşkün insanlar olmalıyız…"

Ne kadar da şairane ve göz yaşartıcı bir yorum! Madem "Aba" hadisinde verilmek istenen mesaj buydu, neden o zaman kendi zevcesi Ümm-ü Seleme'yi de abanın altına almadı ve sen yerinde dur deyip onlarla birlikte olmasına izin vermedi? O, ailesinden birisi değil miydi?! Yoksa diğerlerine düşkün olduğu kadar (haşa) ona düşkün değil miydi?! Belki de bunu da nerden çıkardınız diyebilirsiniz ve büyük ihtimal bütün bunları olaydan iyice haberdar olmadığınız için yazmışsınızıdır. Umudum şu ki en azından bundan sonra üzerinden fikir yürüteceğiniz şeyleri, hiç değilse Sünni kaynaklardan bari iyice araştırdıktan sonra yorumlayın.

Kaldı ki madem kendi tabirinizle Allah Resulü (s.a.a) hiçbir fark gözetmeksizin bütün ashaba "babacan" bir tavır içindeydi, o zaman böyle ilginç bir eyleme ne gerek vardı? Ya da en azından o tavrı bütün sahabeye de göstermek için onları da sırasıyla aba veya benzer şeylerin altına alsaydı daha iyi ve adilane olmaz mıydı? Böylece ırkçı ve baba kültü taraftarı olmadığını daha iyi sergilemiş olurdu. Ne dersiniz?..

 

17- Ve şöyle devam ediyor:

"İyice düşünürsek, zaten bu ayetlerle yapılmaya çalışılan sosyal reformlar, söz konusu babaya dayalı sülb "kutsamasını" ortadan kaldırmak içindi. Toplumdaki üstünlük ve değer yargısı, "beşikten gelen" bu tür baba kültüne göre değil, "yaşayan hayatın içinde kazanılan" ehliyet ve liyakat kriterlerine göre inşa edilmek istenmekteydi…"

Biz Ehlibeyt'ten ve onların İslam'daki özel yerinden ve seçilmişliklerinden bahsettiğimizde, bunlar zannediyorlar ki biz onarlın bu seçilmişliğini veya özel konumlarını, sırf Resulullah'ın yakınları ve evlatları olmalarına bağlıyoruz! Zaten en büyük hatayı da bizce burada yapıyorlar. Biz onların tıpkı Adem'in, Nuh'un, İbrahim'in vs. soyundaki seçilmişler gibi seçildiğini, Peygamberlerin risalete seçildiği gibi onların da imamet ve velayete seçildiğini iddia ediyoruz. Ancak şunu da iman ve yakinimizle biliyoruz ki İlahi seçim, beşeri seçimlerle elbette farklıdır. O, sonsuz ilmiyle, o yüce makamlara kimlerin ehliyet ve liyakatinin olup olmadığını bilip de seçiyor; yoksa sırf Peygamberimin evlatları, yakınlarıdır, yeter ki onun gönlü hoş olsun diye değil veya (haşa sümme haşa) yazı tura atarak değil…

 

18- Burada yazara ve aynı düşünceleri paylaşan kimselere kardeşçe tavsiyemiz şudur ki, Allah rızası için bir kere olsun Şia'nın Ehlibeyt'e yükledikleri özel statü ve imamet hakkındaki görüşlerini ve bu konudaki delillerini yakından, hem de ciddi ve tarafsız bir şekilde incelesinler ve ondan sonra, "İmamet" inancının ve Ehlibeyt hakkındaki düşüncelerinin bir "mitoloji" (!) ya da Kur'an ve sünnet esasına dayalı gerçekler olup olmadığına karar versinler; uzaktan ve kafadan dolma bilgilerle değil…

 

19- Aslında bu yazıda kısaca imamet konusunu da işleyip Şia'nın bu konudaki akli ve nakli (Kur'an ve müşterek sünnete dayalı) delillerinden de bahsetmek istiyordum. Ancak yazı bir hayli uzadığı için, bunu bir başka zamana bırakıp, bu konuda bilgi sahibi olmak isteyenleri Kıble dergimizin çeşitli sayılarında çıkan yazılara ve özellikle Kevser Yayıncılık tarafından yeni yayınlanan Üstad Allame Askeri'nin "Ehlibeyt ve Ehlisünnet Ekolleri" isimli üç ciltlik dev eserini okumalarını tavsiye ediyoruz.  Burada son olarak, konu Ehlibeyt olduğu için, bu konuda Ehlisünnet'in de kaynaklarında nakledilen ve bazısı mütevatir olarak bile kabul edilen hadislerden bir kısmını biraz izahla nakledip, yazımızı noktalamak istiyoruz:

 

1- "Sekaleyn Hadisi" diye meşhur olan hadisinde Yüce Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar, sizin aranızda, kendilerine sarıldığınız takdirde asla sapmayacağınız iki değerli ve ağır emanet bırakıyorum; Allah'ın kitabını; o kitapta hidayet ve nur vardır ve itretim olan Ehlibeyt''mi." Bazı nakillerde, "Onlar Kevser havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılamazlar. Ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında ve bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız" cümleleri de eklenmiştir.

  Oldukça meşhur olan ve çeşitli nakilleriyle tevatür derecesine varan bu hadis, muhtelif senetlerle birçok sahabiden nakledilmiştir. İbn-i Hacer bu hadisin 27 senetle nakledildiğini söylemektedir. (Es-Sevaik-ul Muhrika, S.226)

 Bu hadisi bazı cüzi farklarla nakleden muteber Sihah ve Sünen kitaplarından sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz: Sahih-i Müslim, Bab-u Fezail-i Ali (a.s), C.7, S.122, Sünen-i Tirmizi, C.2, S.308, Müsned-i Ahmed, C.3, S.17, Es-Sünen-ül Kübra, C.2, S.148, Müstedrek-üs Sahihayn, C.3, S.109, Et-Tabakat-ül Kübra, C.2, S.194, El-Cami-üs Sağır, C.1, S.104, Mecm-üz Zevaid, C.1, S.170, Kenz-ül Ummal, C.6, S.309, İhya-ül Meyyit (Suyuti) Hadis: 56, Es-Sevaik-ul Muhrika (İbn-i Hacer), S.141,143,148..., Sünen-üd Darimi, C.2, S.431, (Kitab-u Fezail-il Kur'an), Usd-ül Gâbe, C.3, S.92-147, Yenabi-ül Mevedde, S.36-37-38...

Bu hadis-i şerifin yer aldığı çeşitli kaynakları ve hadisin değişik nakillerindeki cûzî farkları öğrenmek isteyen kardeşlerimiz Ehlibeyt mesajı dergisine müracaat edebilirler.

Bu nakillerden anlaşılan şu ki Allah Resulü (s.a.a) bu hadisi, Gadir-i Hum, Cuhfe, Arafat, Taif dönüşü, ölüm döşeğinde yatarken vb. birçok yer ve münasebetlerde beyan etmişlerdir. Bu ise Resul-i Ekrem'in (s.a.a), bu konuya ve bu ağır ve değerli emanetleri Müslümanlara tanıtmaya ve böylece hücceti herkese tamamlayıp kimseye mazeret ve bahane yeri bırakmamağa ne kadar önem verdiğini göstermektedir.

 

Bu hadisin muhtevası dikkate alındığında ondan şu sonuçları elde etmek mümkündür:

a- Kur'an'a sarılmanın anlamı, ona uymak, onun emir ve nehiylerine amel etmek olduğu gibi, Ehlibeyt'e sarılmak da onlara uymak, onların gittiği yolu takip etmek, benimsedikleri fikirleri benimsemek olmalıdır.

 

b- Kur'an ve Ehlibeyt'i takip etmek, dalaletlerden kurtulmamızın güvencesi, onlardan ayrı kalmamız ise, dalalet kapılarının yüzümüze açmamız demektir.

 

c- Kur'an ve Ehlibeyt, kıyamete kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarına göre, "Kur'an bize yeterlidir" deyip Ehlibeyt'ten ayrı kalan veya Ehlibeyt'i sevip takip ettiklerini iddia edip Kur'an'a ilgisiz kalan her iki gurup da yanlıştadır. Zira bunları birbirinden ayıranlar, Resulullah'ın emanetlerine gereği gibi sahip çıkmamalarının yanı sıra, ne Kur'an'dan doğru bir şekilde istifade edebilirler, ne de Ehlibeyt'in takibinde gerçekçi olabilirler; zira bunları yan yana koyup bize emanet etmesi, "Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır" demektir. Evet, Kur'an Ehlibeyt'in referans ve te'yidi, Ehlibeyt ise Kur'an'ın hafızları ve gerçek açıklayıcıları konumundadır.

 

d- Kur'an-ı Kerim'e hiçbir şey tercih edilemeyeceği gibi, Ehlibeyt'e de hiçbir kimse, hiçbir şeyde tercih edilemez. Eğer öyle olsaydı, onları Resulullah, Kur'an'ın yanına koyup emanet olarak bırakmazdı. Yoksa onları başkalarına tercih etmenin bir anlamı kalmazdı. Allah Resulü bu gerçeği başka bir hadisinde şu cümlelerle ifade buyurmuştur: "Hiçbir kimse biz Ehlibeyt'le kıyaslanamaz." (Feraid-üs Simtayn, C.1, S.45, Zehâir-ül Ukbâ, S.17, Yenabi-ül Mevedde, C.2, S.114)

 

e- Kur'an'a hiçbir yönden bâtıl yaklaşamayacağı ve onda her hangi bir yanlışın ve mantıksızlığın söz konusu olamayacağı gibi, Ehlibeyt'in de bâtıl ve yanlış bir yoldan gideceği, bâtıl ve yanlış bir söz söyleyecekleri düşünülemez. Aksi taktirde insanların doğru yoldan sapmamaları için teminat olarak gösterilemezlerdi.

Kur'an ve Ehlibeyt, hiçbir konuda bir birleriyle çelişmezler, ters düşmezler. Yoksa bir birlerinden ayrılmış olurlar. Oysa Resulullah "Onlar birbirinden asla ayrılmazlar" buyurmaktadır. Bunun sonucu da masum olmaktan başka bir şey değildir.

 

f- Kur'an ve Ehlibeyt, birbirlerinden ayrılmayacağına göre, kıyamete kadar Kur'an'la birlikte Ehlibeyt'ten de birilerinin bulunması ve yaşaması gerekir. Aksi taktirde "Birbirlerinden ayrılmazlar" cümlesi anlamsız kalır ve ümmetin dalaletten korunmasına verilen teminat ortadan kalkmış olur.

Evet, Kur'an'la birlikte her zamanda Ehlibeyt'ten de bir ferdin bulunması gerektiğini te'yid eden bir başka hadis de önceden de değindiğimiz şu hadistir: "Kim zamanının imamını tanımadan ölürse cahiliye ölümü ile ölmüştür." Evet, her zamanda hak bir imamın bulunması bir zarurettir. Aksi taktirde, çeşitli zamanlarda yaşayanların, zamanlarının imamlarını tanımakla görevlendirilmeleri yersiz olurdu. Olmayan bir imamı tanımayı farz kılmanın makul bir yanı olabilir mi? Bu imam, batıl imamlardan da olamayacağına göre, mutlaka her zamanın hak bir imama sahip olması gerekir. Eğer bunun Ehlibeyt'ten başka biri olduğunu farz edersek, o halde Müslümanların din ve dünyalarında onu kendilerine imam ve önder kabul edip Kur'an'ın yanında ona sarıldıkları gerçeği ortaya çıkar; bu ise Sekaleyn hadisine büsbütün ters düşer. O halde her zamanda cahiliye ölümünden kurtulmak için tanınması ve takip edilmesi gereken imamın Ehlibeyt'ten olması ve Kur'an'la birlikte ona temessük edilmesi gerekir.

 

g- Bu hadisi şeriften anlaşıldığı üzere Ehlibeyt "Kevser Havuzu" başında Resulullah'a kavuşacaklardır. Havuz başında Allah Resulüne kavuşanların da geçek kurtuluşa varacakları kesindir. O halde Ehlibeyt kendilerine uyanları da kesinlikle Kevser başına ulaştıracaklardır. Hâlbuki Resulullah'tan nakledilen ve Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim başta olmak üzere birçok hadis kaynağında yer alan birçok hadise göre, ashaptan bir kısmının havuz başında Resulullah'a ulaşmaları önlenip oradan uzaklaştırılacaklardır:  

 Allah Resulünden (s.a.a) bu konuda şöyle rivayet edilmiştir: "Kıyamette (havuzun başında) durduğum an, bir gurupla karşılaşacağım ve onları tanıyacağım; o anda onlarla benim aramdan bir kişi kalkıp onlara "Gelin" diyecek. Ben "Nereye gelsinler?" diyeceğim. "Allah'a and olsun ki cehenneme doğru" diyecektir. Ben, "Bunlar ne yapmışlar" diye soracağım. "Bunlar senden sonra dinden çıkıp cahiliyete döndüler" diyecektir. Bunların içerisinden sürüden ayrılıp kendi başına yayılan develer gibi, az bir gurup dışında kurtulan olmayacaktır."

Yine şöyle buyurduğu nakledilmiştir: " Ben sizlerden önce havuza varacağım; bana gelen herkes o havuzun suyundan içer ve artık susamaz. Bazı guruplar da bana gelirler ki ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. O arada benimle onların arasına ayrılık düşer. Ben "Bunlar benim ASHABIMDIR" diye seslenirim. "Sen bilmiyorsun bunlar senden sonra ne yaptılar?" denilir. Bunun üzerine ben de: "Benden sonra dinimi değiştirenler uzak olsun; uzak olsun derim."

(Sahih-i Buhari, C.3, S.94'ten S.99'a kadar, Sahih-i Müslim, C.7, S.175, Hadis: 28 Sahih-i Tirmizi Hadis: 2538)  

 

2. "Sefine (gemi) Hadisi" diye meşhur olan hadiste ise Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "Benim Ehlibeyt'im Nuh'un gemisine benzer; ona binen kurtulur; ondan geri kalan boğulur, helak olur." (Müstedrek-üs Sahihayn (hakim) , C.3, S.151, Mecme-üz Zevaid, C.9, S.168, Cami-üs Sağir, C.2, S.533, hadis no: 8162, Hilyet-ül Evliya, C.4, S.306, es-Sevaik-ül Muhrika (ibn-i Hacer) , S.184....)

 

3- Bir başka hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Benim Ehlibeyt'im sizin içinizde Beni İsrail'deki hitta kapısı gibidir. O kapıdan girenlerin hepsi bağışlanırlar." (Mecme-üz Zevaid, C.9, S.168, el-Mu'cem-ul Evsad (Tabarani), C.6, S.85 H:5870, Es-Savaik-ul Muhrika, S.152...)

 

4- Yine şöyle buyurmaktadır: "Yıldızlar (denizlerde yolunu kaybedenlerin) boğulmaktan emanda kalmalarına (kurtulmalarına) vesiledir; benim Ehlibeyt'im ise ümmetimin ihtilaftan emanda kalmalarına vesiledir. Bu yüzden Arap'tan bir kabile onlarla muhalefet ederse, ihtilafa düşer ve şeytanın hizbinde yer alır." (Müsatedrek-üs Sahihayn, C.3, S.149, Es-Sevaik-ül Muhrika, S.150, İhya-ül  Meyyid (Suyuti), Hadis: 35...)

 

5- Bir hadiste ise Allah Resulü'nün şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Benim Ehlibeyt'imi kendi aranızda, vücuttaki baş ve baştaki iki göz gibi kabul edin. (Tabiatı ile) başsız bir beden düşünülemeyeceği gibi, baş da gözler olmadan yolunu bulamaz." (Mecme-üz Zevaid (Haysemi) , C.9, S.172, el-Fusul-ül-Muhimme (İbn-i Sabbağ Maliki), S.8)

 

6- Resul-i Ekrem (s.a.a) Kur'an ve Ehlibeyt'ine işaret ederek şöyle buyurdu: "O ikisinden öne geçmeyin, yoksa helak olursunuz; onlardan geriye de kalmayın, yoksa helak olursunuz; onlara (Ehlibeyt'e) bir şey öğretmeye kalkışmayın; zira onlar sizden daha bilgilidirler." (Ecme-üz Zevaid C.9, S.163, Kenz-ül Ummal,  C.1, Hadis: 958, es-Savaik-ul Muhrika, S.148, Ed-dürr-ül Mensur, C.2, S.60)

 

7- Allah Resulü'nün Ehlibeyt'i hakkında bir de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim benim gibi yaşamak ve benim gibi ölmek ve benimle Allah'ın hazırladığı üstün cennette kalmak isterse, benden sonra Ali'yi kendine veli kabul etsin; onu sevenleri sevsin; benden sonra Ehlibeyt'ime uysun; zira onlar benim akrabamdırlar. Benim toprağımdan yaratılmışlardır; benim ilmim ve idrak gücüm onlara verilmiştir. Yazıklar olsun ümmetimden onların faziletini yalanlayanlara ve benimle onların arasındaki yakınlığı koparanlara! Allah benim şefaatimi onlara nasip etmesin." (Müstedrek-i Hakim, C.3, S.128, Mecme-ül Kebir (Tabarani),  Kenz-ül Ummal, C.6, S.155, Hilyet-ül Evliya, C.1, S.86, Tarih-i İbn-i Esakir, C.2, S.95) 

 

8- Yine şöyle buyurmuştur: "Kim kurtuluş gemisine binmeyi, güvenilir bir kulptan tutmayı ve sağlam bir ipe sarılmayı severse, Ali'yi sevsin; onun düşmanıyla düşman olsun ve onun evladından olan hidayet imamlarına uysun. Zira onlar benim halifelerim, vasilerim ve benden sonra Allah'ın yaratıklarına olan hüccetleri, ümmetimin efendileri ve takvalıları cennete rehberlik eden kimselerdir. Onların hizbi benim hizbim ve benim hizbim Allah'ın hizbidir; onların  düşmanlarının hizbi ise Şeytan'ın hizbidir." (Yenabi-ül Mevedde, S.445, Meveddet-ül Kurba, 10. Kurba)  

 

9- Resul-i Ekrem (s.a.a): "Muhammed'in Ehlibeyt'ini tanımak, (cehennem) ateşinden kurtulmak demektir; Muhammed'in Ehlibeyt'ini sevmek, sırat köprüsünden geçmek demektir ve Muhammed'in Ehlibeyt'inin velayetini kabul etmek azaptan emniyette olmak demektir." (Yenabi-ül Meveddet, C.1, S.78, Hadis: 16, Ferad-üs Simtayn, C.2, S.257)

 

Şimdi Allah aşkına bizzat Ehl-i Sünnet'in muhtelif kaynaklarında çeşitli senetlerle nakledilen ve bazısı tevatür derecesine dahi ulaşan bu hadisler ve nakletmediğimiz onlarca diğer hadis, Ehlibeyt hakkında en büyük fazilet ve üstünlüğü ve onlar hakkında en güçlü ilahî ve nebevî referansları ortaya koymuyor mu?

Acaba Resulullah'tan (s.a.a) sonra günümüze dek, Müslümanların durumunu dikkate aldığımızda, ümmetin bu hadislere sadık kaldığını söyleyebilir miyiz?! Acaba Resulullah'ın emanetlerine sahip çıktı mı veya çıkabildi mi? Kur'an'ın yanı sıra Ehlibeyt'e de sarıldı mı?  Ehlibeyt'in kurtuluş gemisine bindi mi? Ehlibeyt'i hayatlarında vücuttaki baş ve baştaki göz misali kabul edip onlar vasıtasıyla hakikati bulmaya, görmeğe gayret gösterdi mi? Onları hak ve hakikat ölçüsü olarak kabul etti mi? Acaba onlardan öne geçmemeğe veya onlardan geriye kalmamaya, yani onlarla beraber, onlarla birlikte hareket etmeğe özen gösterdi mi? Çeşitli zaman ve zeminlerde ümmet olarak hayatımızda Ehlibeyt ne kadar etkili, ne kadar söz sahibi olabildi? Kur'an'ın açık tabiriyle tertemiz kılınmış, her türlü fenalık ve yanlıştan heva ve heveslerden uzaklaştırılmış o pak imamlar yerine, haklarında sağlam hiçbir İlahî ve Nebevî referans bulunmayan kimseleri hadiste, itikatta, tefsirde, fıkıhta, siyasette kendilerine imam edinen kimseler, Ehlibeyt'e temessük ettiğini, o kurtuluş gemisine bindiğini iddia edebilir mi? Bütün bunların ve sorulması gereken daha nice soruların cevabını her kesin kendi hür vicdanına bırakıyoruz.

Rabbim, hepimize doğruları olduğu gibi gösterip onlara ittiba etme cesaret ve samimiyetini inayet etsin. Amin.