EHL-İ BEYT AHLAKI
Hüseyin b. Ali b. Sâdık El-Behrani
 

  

İÇİNDEKİLER

 

Birinci Bölüm:................................................................................................

Ahlaka Olan İhtiyaç, Ahlakın Faydası Ve Önemi..................................

İkinci Bölüm:................................................................................................

Ömrün Bir Süresini Ahlak İlmini Öğrenmede Harcamanın Yararı...

Üçüncü Bölüm:............................................................................................

İnsan, Ebedi Saadet İçin Yaratılmıştır....................................................

Dördüncü Bölüm:........................................................................................

Allah'a Giden Bazı Yolların Açıklanması Üzerine................................

Beşinci Bölüm:.............................................................................................

İnsan Kendi Kendiliğinden Aciz Ve Güçsüz, Ama Allah Teala'yala Bağlantısına Nazaran, Yüce Makamı Olan Bir Varlıktır             

Altıncı  Bölüm:.............................................................................................

Her Şey Kendisinden Yukarıdakine Oranla Küçük Ve Değersizdir...

Yedinci Bölüm:.............................................................................................

Hakka Giden Yol Nasıl Katedilir?............................................................

Sekizinci Bölüm:..........................................................................................

Mümin Bir Kimsenin Rabbin'den, Peygamberin'den Ve İmamın'dan Birer Haslet Olmadıkça İmanı Kamil Olmaz               

Dokuzuncu Bölüm:....................................................................................

Kazaya Razı Olma...................................................................................

Kazaya Rıza Konusunda Ehl-İ Beyt'in (A.S) Buyruklarındaki Bazı Noktalar  

Onuncu Bölüm:..........................................................................................

Kazaya Rızadan Sonuçlanan Tevekkül, Tafviz Ve Teslimiyet......

Onbirinci Bölüm:......................................................................................

Müminlerin Farklı Derecelere Sahip Olup İmanlarına Göre Birbirlerinden Üstündürler    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müellifin Önsözü

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Nefsinin esiri, günahkâr ve fani olan ben Hüseyin b. Ali b. Sâdık El-Behrani, Ehl-i Beyt'in (Allah'ın selamı onlara olsun) nasihatlarından bazılarını seçip toplayarak mü'minlere sunmakta yüce Rabbimden yardım diliyoror, O'na tevekkül ediyor ve en sevgili yaratıkları aracılığıyla O'na yöneliyorum.

Bu çalışmamın heva, heves ve günah düşüncesi sonucu karanlıklaşan akılların nurlanması ve ölmüş kalplerin yeniden hayata kavuşması için bir ilahi vesile olan Ehl-i Beyt'i insanlara tanıtmaya yardımcı olmasını umarım. Hak Teâla'dan yardım ve saadet isteyip, bunu kıyamet günü için bir azık kılmasını diliyorum. Gerçekten de keramet ve ihsan sahibi, güvenilir ve sığınılır olan sadece O'dur. O bana yeter ve O ne hayırlı vekildir.

İlk önce maksadımızı açıklığakavuşturacak nitelikte olan kısa bir önbilgi takdim ediyoruz:

Uzun bir süreden beridir Allah Teala'dan yüz çevirdiği için ölmüş olan nefisleri diriltip gaflete dalmış olan kalpleri uyandırmak hususunda Ehl-i Beyt'ten rivayet edilen hadislerden elde ettiğim nükteleri toplayarak bir macmua halinde sunmayı arzuluyordum. Fakat her defasında çalışmak için yeterli neşe ve iştiyakın olmayışı ve tembellik buna engel oluyordu. Bu ise benim için bir günah ve vebal unsuru oluşturuyordu... Zira amel olmadığı takdirde ilim, sahibine Hak Teâla'dan uzaklaşmaktan başka bir şey artırmaz; kalpleri etkilemesi de beklenilmez. Zira Ehl-i Beyt'ten nakledilen hadislerde şu nokta açıkça beyan edilmiştir ki, eğer alim kendi ilmi ile amel etmezse, onun nasihatları kalplere yerleşmez. Fakat ömrün git gide sona erip ecelin yaklaştığını, öte yandan bazı dostların da bu konuda isteklerini görünce Allah- Teala'nın yardımıyla işe koyulup Ehl-i Beyt'ten rivayet edilen hadislerdeki nükteleri bir araya getirmeye başladım. Bu yüzden konuyla ilgili hadislerin muhtevasını, (senedlerini ve lafızlarını aynen zikretmeksizin) birkaç bölümde toplamaya başladım. Zira bu hadislerin muhtevası selim akılların tasdik ve doğru fıtratların şehadet ettiği bir konudur. Maksadımız da zaten sadece bir işarette bulunmaktır. Hak Teâla'dan bunu nefsimin gafletten uyanması için hayırlı ve bereketli bir vesile kılmasını diliyorum. Tevfik ve yardım Allah'tandır ve sığınılacak olan da O'dur.

 

 


BİRİNCİ BÖLÜM:

AHLAKA OLAN İHTİYAÇ, AHLAKIN FAYDASI VE ÖNEMİ



AHLAKA OLAN İHTİYAÇ, AHLAKIN FAYDASI VE ÖNEMİ

Resulullah (Allah'ın rahmeti ona ve onun Ehl-i Beyt'ine olsun) şöyle buyurmuştur: "Ben yüce ahlakı tamamlamak üzere gönderildim."

Güzel ahlak olmaksızın kıyamet ve dünya işlerinden hiç biri herhangi bir düzene giremez ve hayatta bir huzur sağlanamaz. O halde ahlakını düzeltip güzel temeller üzerine oturtmadan fazla amelin bir yarar sağlayabileceğini sanmak hatadır. Aksine kötü huy, hayır ameli, aynen sirkenin balı bozduğu gibi, bozup fasid eder. Sonu fesat olan bir şeyin ne gibi bir yararı olabilir ki? Ahlakı ıslah etmeksizin fazla ilim sahibi olmanın bir yarar sağlayacağını da sanmayınız. Kesinlikle böyle olmaz. Ehl-i Beyt İmamları (Allah'ın rahmeti ve selamı onlara olsun) şöyle buyurmuşlardır:

"Böbürlenen mükebbir alimlerden olmayınız. Zira hak olan tarafınızı da batıl olan tarafınız yok edip götürür."

Kötü ahlak sahibinin baba ve annesiyle, çocuklarıyla, eşiyle dostlarıyla, komşusuyla, hocası ve öğrencileriyle olan ilişkilerinden mutluluk duyup, huzura kavuşacağını da sanmayınız. İnsanların tümü elinden eziyet çekip ondan nefret edeceklerdir. Böyle bir kimse halk arasında dağılmış olan yüce kemâlleri nasıl kazanabilir? Oysa kemal ehli olan kimseler ondan nefret edip kaçarlar.

Ehl-i Beyt'in (Allah'ın selamı onlara olsun) gidişatına dikkat edip onlardan nakledilen davranış ve sözleri inceleyen bir kimse, onların, güzel ve yüce ahlaklarıyla halkı hidayet edip dine doğru çektiklerini görür. Şiilerin de buna emretmiş ve buyurmuşlardır ki: "Halkı dilinizle değil, amellerinizle (hakka) davet ediniz." Yani yüce ahlakınızla ve güzel amellerinizle diğerlerine örnek olunuz. Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, dünya ve ahiret işlerinin güzel ahlak olmaksızın bir düzene giremiyeceğine ve bütün varlık alemini ilgilendiren bi'setin faydası da yüce ahlakı tamamlamak olduğuna göre, ahlakını güzelleştirmek, bütün farzlardan önde gelir. Bunun yanı sıra her hayrın anahtarı, her güzelliğin kaynağı, her yararın nedeni ve her amelin başlangıcı da güzel ahlaktır. Kafirlerin bile iyi ahlak sebebiyle hayrı elde ettiklerini bildiren hadislere dikkat ediniz! Resulullah'ın (s.a.a) elinde esir olan cömert bir müşrik hakkında Cebrail nazil oluyor ve Allah'ın, onun öldürülmemesini emrettiğini bildiriyor. Bu ise onu dünyada ölümden kurtardığı gibi ahirette de (man ettiğinde) cennete nail olmasına yol açıyor.

Güzel ahlak sahibi herkesin tasdik ettiği bu önbilgileri kavradıktan sonra bilmelisin ki, (Allah seni muvaffak kılıp hidayet etsin) ahlak alimlerinin de ifade ettikleri gibi, ahlak hususunda Ehl-i Beyt İmamlarının (Allah'ın selamı onlara olsun) bazı ilke ve kanunları vardır. Onları bilmek, iyi ahlak edinmeyi kolaylaştırıp herhangi bir zorluk olmaksızın ona erişmeyi sağlar. "Hak Teâla'nın bize zorluk değil, kolaylık istediğini ve dinde bize bir zorluk çıkarmadığını" bildiren ayetlerden de anlaşıldığı gibi Resulullah (s.a.a) şeriat ilminde kolay olan şeriatı getirdiği gibi, tarikat ilminde de bize kolaylık kapılarını açıp zorluk kapılarını kapatmıştır. O halde "Bu iş zordur, nefisle cihad edip ağır riyazetlere katlanmak gerekir; siz böyle zorluklara katlanabilir misiniz?" gibi bahanelerle Şeytan, sizi ahlak ilminden nasibinizi almaktan alıkoymasın. Oysa ki, birçok zor riyazet sahibi ve nefsiyle cihad ehli onalrar vardır ki, Ehl-i Beyt'in ahlaki yönteminden haberdar olmadıkları ve sırf zahirlerini onlara benzetmeğe çalıştıkları için dünyevi hedefler ve düşük makamlardan gayri bir şeye ulaşamıyorlar...

Hakikat şudur ki, Allah Teâla yüce hikmeti ve güzel yaratışı gereği, kullarını imtihana tabi tutmuş, onlardan büyük şeyler istemiş, bunların anahtarını ise küçük şeyler (ameller) karar kılmıştır. Bu ulaştırıcı şeyleri küçük sayıp da gevşeklik gösteren kimseler kendilerinden istenilen amaca ulaşmaktan geri kalırlar. Bu ise onlar için en büyük acılardan biri olur. Fakat bu küçük vasıtalara sarılan kimseler o büyük ve sevilen genel amaca da ulaşırlar.  Bu ise, onlar için büyük bir saadet vesilesi olur.

Bu açık hikmetleri az bir tedebbür (tefekkür) edip de düşün! Hak Teâla'nın yaratıklarına nasıl da açık delil ikame ettiğini ve onlara sayısız nimetleri indirdiğini gör. Nalıl da bu küçük şeylerle onları o yüce makamlara ulaştırmıştır! Buna rağmen halkın kendilerini nasıl da ebedi helakete ve acı azaba attıklarına bak. Oysa bazı küçük şeyleri yapmak onları kurtarabilirdi. Bu hikmeti Ehl-i Beyt'ten nakledilen "Rızkın azını azımsayan, çoğundan da mahrum kalır." hadisinden anlıyoruz. Bütün belalar ve musibetlerin başlangıcı, küçüğü küçümsemek ve azı azımsamaktır. Buna karlılık hadisten de anlaşıldığı gibi rızkın azını azımsamıyan çoğundan da mahrum olmaz. Sonra eğer bu manayı iyice düşünecek olursak, konuyu açığa kavuşturan diğer misaller de bulabiliriz. Şüphesiz sayısız Ehl-i Beyt hadisleri de buna şahittir. Örneğin: "Günahların küçüğünden korkunuz." Hakeza "Hiçbir itaati küçümsemeyin, belki Allah'ın rızası onda olur; ve hiçbir günahı küçümsemeyin, belki Allah'ın gazabı onda olur." Bu vb. birçok hadisler hidayet talibi olanlara şeriat-ı Muhammedi'nin Allah-u Teâla'nın izniyle en yüce ve sevilen amaçlara ulaştıran küçük ve kolay hükümler üzerine kurulmuş ulduğunu açıklamakta yeterlidir sanıyoruz. Hak Teâla'nın bir hadis-i kutside: "Bana bir karış yaklaşana ben bir adım yaklaşırım." diye buyurması da konuyu daha bir açıklığa kavuşturmaktadır. Hak Teâla kendisine yaklaşana yaklaştığına ve sırt çevirene çağrıda bulunduğuna göre O'na yönelip kapısını çalana nasıl davranır. Bu konuda Hz. İmam Zeyn-ül Abidin'in (a.s) Seher duasındaki:

"Sana kavuşmak için hareket eden şahsın yolu kısa mesafelidir. İnsanların dünyevi arzuları (aryı bir nüshaya göre de "Kötü amelleri") engel olmazsa, sen onlara gizli kalmazsın."

Kısacası, insanlardan istenilen, yüce ilahi ahlklarla süslenmektir. Bu ahlaklar, taşıdıkları değer sebebiyle Allah'a isnat edilerek ilahi ahlak diye anılmaktadır. Ehl-i Beyt'ten gelen hadislerde de şöyle buyrulmuştur:

"Alah'ın ahlakıyla ahlaklanın."

Bu ahlak Hz. Muhammde, onun pâk Ehl-i Beyt'i (Allah'ın rahmeti onlara olsun) ve onlara uyanların ahlakıdır.

Ey Allah'a yönelmek isteyen ve böyle bir yüce makama ulaşmayı arzulayan kardeş, Ehl-i Beyt'in nurlanan gerçekleri sana sunmak isteyen ve senin hayrını isteyen birisi olarak benim şu sözümü dinle:

Bu yüce ahlakı edinmenin yolu, sürekli bir istikamet göstermek ve ifrat ve tefritten kaçınmaktır. O halde elinden geldiği kadarıyla itaat etmek ve Allah'ın sevmediği kötü amellerden kaçınmakla Allah Teâla'ya yakın olmaya çalış! Küçük veya büyük hiçbir şeyde müsamaha etmeyip işini ciddiyet temeli üzerine kur. Her ne kadar senin nazarında küçük bile olsa, hayır bildiğin, hayır olduğu malum olan her işi yapmayı kendine amaç et! Bunun aksine her ne kadar senin nazarında küçük bile olsa, kötü bildiğin her şeyi de terkedip ondan kaçınmayı kendine bir vazife bil. Küçük olsun, büyük olsun, işlerinde asla gevşeklik ve müsamahaya yer verme! Aksine her zaman işini itkan ve dikkat temeli üzerine kur. Asla çok amel yaparak işlerindeki itkan ve sağlamlığı kenara atma! İstenildiği gibi sağlam bir şekilde yapılan bir hayır amel, ştjab ve sağlamlık üzere yapılan binlerce hayır amelin sonucunu verir; dikkatsizlikle yapılan binlerce hayır amel, gerektiği şekilde dikkatle yapılan tek bir amelin bile sonucunu veremez. Hatta hikmet ve marifet sahiplerinin nezdinde bunlar asla birbiriyle mukayese edilemez.

Maksadım, sizde en küçük hata bile vuku bulmasın, demek değildir ki, bu işin zorluğunu düşünerek kendi kendine: "Ben bu halimle böyle ağır bir şeye nasıl katlanırım?" diyesiniz. Maksadım odur ki, işinizi gevçeklik ve müsamahaya terketmeyin ve müsamaha ve gevşeklik yüzünden en küçük bir hatanın bile sizden görülmesine müsaade etmeyin. Ama eğer heva ve hevesin galebesi veya şeytanın ve nefsin aldatması sonucu sizden bir hata görülürse bu ayrı bir şeydir. Mâsum olmayan insanlarda bu olabilir.

Başka bir tabirle maksadımız, şeriatın cüz'i sayılan işlerinde bile önem verip nefsinizi müsamaha göstermeye alıştırmanızdır. Bu ise yüce makamlara ulaşmaya yol açar. Allah Teâla kendi izniyle bunu, o yüce makamlara ait hazinelerin anahtarı kılmıştır. Allah'ın hazinelerinin anahtarını alan ise gani olup büyük saadete ulaşır.

Eğer sözün uzamasından korkmasaydım bu konuda yeretince açıklamada bulunup birçok örnekler zikrederdim. Gerçi uzasa da değeri vardır. Zira bu, binlerce ilahi hikmet kapısının açıldığı en ince ve en sağlam kapıdır. Belki de gelecekteki bölümlerde de bu konu hakkında yine bazı açıklamalarda bulunuruz, inşaallah.

 


              

İKİNCİ BÖLÜM:

ÖMRÜN BİR SÜRESİNİ AHKAK İLMİNİ ÖĞRENMEDE HARCAMANIN YARARI

 


ÖMRÜN BİR SÜRESİNİ AHKAK İLMİNİ ÖĞRENMEDE HARCAMANIN YARARI

Nefs-i emmareye karşı mücahede eden ve kalplerini kötülüklerden arındırmaya çalışan bazı salih ve takvalı kardeşler, ahlak ilmini ögrenmeye çalışmanın gerekliligi hakkında yanılgıya düşmüşlerdir. Hz. Muhammed’in (s.a.a), en faziletli cihad olarak nitelediği nefs-i emmareye karşı cihad etmeye koyulduklarını görünce Şeytan, büyük bir şüpheyi onların kalbine sokarak onları aldatmak istemiştir. Şöyle ki:  «Biz nefs-i emmareye karşı çıkıp onu yenemiyorsak ve bildiklerimizle amel etmeyerek yanlış hareketlere başvuruyorsak, o halde ahlak ilminin temel unsuru olan vaaz ve nasihatleri dinlemenin, bu gibi şeylerden haberdar olmanın ve bu konularda tedebbür etmenin ne geregi vardır? Çünkü bunun halimize bir faydası olmadıgı gibi zararı da vardır. Bu konuda her ne kadar bilgimiz fazla olursa günahımız ve suçumuz da bir o kadar artar; ilimden sonra gaflet göstermemiz suçumuzu daha da agırlaştırır. Çünkü alimin günahı cahilin günahıyla eşit değildir. O halde insanın bilgisi ne kadar az olursa, o kadar az sorguya çekilir ve de mazeretli  görülür!!»

Bu sözleri ben onlardan duyduğumda bunun lanetli Şeytan’ın bir hilesi olduğunun farkına varıp, onlara Şeyh Hürr’ün, el-Cevanir-üs Seniyye adlı kitabında rivayet ettiği şu hadis-i kudsiyi hatırlattım: 

"Öğrenip de sonra amel etmemekten korkuyoruz, demeyiniz; öğreniyoruz sonra da amel etmek ümidimiz vardır, söyleyiniz. Ben size her ne verdimse, amacım, onlarla size rahmet etmektir."

Bu ilahi hitap mezkur şüpheyi kökünden kesip atmak için yeterlidir. Gerçi Şeytan’ın hilesi olmasaydı herhangi bir yanılgı söz konusu olmazdı. Neticede bu açıklamaya da gerek kalmazdı. Konunun daha bir açıklığa kavuşması, ahlak ilminin ilim ve amelde ne kadar gerekli ve yararlı olduğunun bilinmesi için konuyla ilgili şu açıklamaya da dikkat edelim.

Şurası açıktır ki, amelsiz ilmin bir faydası olmadığı gibi ilimsiz amelin de bir faydası yoktur. Bizler bunların her ikisini de kazanmakla görevliyiz.. Bunların her biri sahibini takviye edip, güçlendirir.

Öyleyse kim halka karşı böbürlenmek ve ilmin güzellikleri ve halk arasındaki yüce değeriyle kendi çirkin ahlak ve amellerini örtmek için ilim öğrenirse, şüphe yok ki, böyle bir adam Şeytan’ın arkadaşı olur ve ilmi de onun için bir vebal olur. Hatta cehennem ehli bu gibi alimlerin azabından eziyet çekerler.

«Şüphesiz onlar kendi yükleriyle birlikte diğerlerinin de yüklerini (günahlarını) yüklenen kimselerdendir.»[1]

Gerçekte onlar insan suretinde olan birer şeytandırlar. Böyle olmaktan Allah’a sığınırız.

Yine kim ilmi, bir adet olarak ahzeder, riya ve gösteriş için öğrenirse, bu da önceki gruba mülhak olup, yükü kitap olan bir merkepten farkı olmaz. Gerçi bunun kullara olan zararı öncekine oranla daha azdır.

Akıllı ve bilinçli olup ilimden kendi salahını ve her iki dünyanın saadetini isteyen kimse ise Allah’a yönelip, O’nun katında olan şeylere rağbet eder.

Ahlak ilmindeki hitaplar da böyle bir kimseye yönelik olup, istenilen doğrultuda onu terbiye eder ve ilerlemesini sağlar. Böyle bir kimse bilmelidir ki, ona ilimden bir kapı açıldığında amel etmesi kolaylaşacak, neşe ve rağbetini de çoğaltacaktır. Öğrendiği ilimle amel ettiğinde de bu, ona bilmediği yeni bilgilerin verilmesine sebep olacaktır. Nitekim Ehl-i Beyt İmamları da (Allah’ın selamı onlara olsun) bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuşlardır:

«Kim bildiği ilimle amel ederse bilmediği şeyin ilmi de ona verilir.»

Yani insanın ameli gerçekte onun için bir nevi talim olur. Zira amel, ilmin çoğalmasına sebep olmakta ve ilim doğurmaktadır. Böylece ilmin fazilet ve medhinde gelen mütevatir hadisler, ilim öğrenmeye de şamil olur. İşte burada amele sebep olan ilim ve ilimden kaynaklanan amel sebebiyle insan gerçek saadete ulaşır. Çünkü saadet, ilim ve amelin birlikte ürünüdür. Ancak, bu ikisinden, Allah katında en faziletli olanı ilimdir. Evliya arasındaki dereceler bununla belirlenir. Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

«Birazcık marifet (ilim) amelin çoğundan daha hayırlıdır. İlim ile amel, aynen niyetle amele veya ruhla bedene benzer; ki üstünlük niyet ve ruhundur.»

 


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

İNSAN, EBEDİ SAADET İÇİN YARATILMIŞTIR


 


İNSAN, EBEDİ SAADET İÇİN YARATILMIŞTIR

İnsan, ebedi ve sonsuz olan ahiret yaşantısı için yaratılmıştır. Allah Teala, dünyayı ahiret için bir tarla kılmıştır ve bu dünyada yapılan iyi amellere karşılık olarak, ahiret mükafatını hazırlamıştır. Kulların bu saadete layık olmaları da, ancak amelleri vesilesiyle olur. Diğer taraftan insan, bu kısa ömrünün tamamını Allah'a ibadet ve itaatla geçirse bile yine de ahiretteki ilahi mükafatın karşısında çok eksik kalır ve onunla mukayese edilemez. Binaenaleyh Allah Teala, kendi ilahi re'fet ve rahmeti gereği, bağış kapılarını açıp zeval ve fenası olmayan mükafata ehil olmayı, insanlara aşağıda açıklanacağı üzere mümkün mertebede kolaylaştırmıştır. Gerçekte Allah'ın bütün nimetleri, insanlara bir lütuftur. Örneğin Allah Teala'nın insanlara olan lütuflarından biri, onların ömür ve yaşantılarının sona ermesiyle amel defterlerinin kapanmamasıdır. Yani insanların ameli, dünyanın ömrüne eşittir; yeryüzünde tek bir amel eden kişi var oldukça, insanın ameli devam edebilir. Zira Allah Teala halkı hayra ve doğruya götürecek bir sünnet (adet, gelenek, kanun, kuruluş vs.) koyan kimseye o sünneti koymasının sevabının yanısıra, kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı miktarınca sevab karar kılmıştır. Nitekim halkı yanlış ve sapıklığa götüren bir gidişat koyan kimseye de, bu işinin günahına ilaveten, kıyamete kadar onunla amel edenlerin günahı miktarınca da günah karar kılmıştır. Aynı şekilde çocukların var olmasında etkili nedenlerden oldukları için, anne ve babayı çocuklarının yaptıkları hayırlı amellerde ortak etmiştir. Bu da kıyamete kadar devam edecek olan bir zincirdir. Yine amellere karşılık sevab verdiği gibi bu ameller nedeniyle de bazı melekler yaratır ki, kıyamete kadar Allah'a ibadet ederler ve bunların ibadetlerinin sevabı o amelin sahibine yazılır. Ayriyeten, insanlara olan büyük lütfun nişanesi olarak bir gecenin ibadetini, bin ayın ibadetine denk saymış ve hatta ondan daha üstün olduğunu bildirerek buyurmuştur ki: "Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır."

Bir kısım rivayetlerde yer aldığı üzere; bir saat tefekkür etmek, altmış sene ibadet etmekten daha üstün kılınmıştır. Hz. Ali (a.s) da, bir gece uyanık kalmanın sevabını, yediyüz sene ibadet etmenin sevabına eşit tutmuştur. Hakeza mü'min bir kimsenin ihtiyacını gidermenin karşılığı olarak; gündüzleri oruçla geçirilen bin yılın ve geceleri ibadetle geçirilen dokuzbin yılın sevabı vaad edilmiştir. Ayrıca her aydan üç gün oruç tutmağa karşılık, bütün asırlar boyunca oruç tutmanın sevabı vaad edilmiştir.

Bütün bunlar Allah Teala'nın, mü'min kullarına olan lütuf ve sevgisini gösterir. Onlara, dünyanın sonuna kadar ibadet etme imkanını vermesi, kendi kerem ve bahşişiyle bu değerli makama layık olma şevkini onlarda yaratması içindir. Öte yandan, bütün bunlar Hak Teala'nın, kullarının kulluk ve itaat makamına ehil olmalarını istemesi karşısında yeterli olmadığından dolayı, Allah Teala nimetini tamamlamak ve minnetini nihayet derecesine ulaştırmak amacıyla amelden daha hayırlı olan niyete göre karşılık verme kapısını da kullarına açmıştır. Allah Teala, mü'minlerin niyetlerine karşılık olarak da, cennette ebedi kalmayı onlara bağışlamıştır. Çünkü mü'minler dünyada ebedi kalacak olsalardı, ebedi olarak Allah'a ibadet ve itaat edeceklerdi. Hakeza kafirlerin niyetlerine karşılık olarak da, onların azabda ebedi kalmalarına karar verdi. Çünkü, kafirler dünyada ebedi kalacak olsalardı, daima Allah'a karşı isyan edeceklerdi.

Öyleyse ey hidayet isteyen kardeş, şunu bil ki, amellerin sen öldükten sonra da devam edecektir; sen onu zahirde kesilmiş olarak görsen de gerçekte o kesilmemiştir. Bazı hadislerde şöyle buyrulmaktadır:

"Ölümüyle günahları da ölen (kesilen) kimse ne mutludur."

Bunun manası şudur ki ; eğer bir kimsenin herhangi bir yanlış hareketi olur, fakat ölümden sonra ona iktida edilerek onunla amel edilmezse bu onun saadetindendir. Ama ona uyularak bu yanlış yola devam edilirse, kıyamet gününe kadar, o vesileyle yapılan günahların vebali o şahsa da ulaşacaktır. Bundan Allah'a sığınırım. Meğer ki, Allah Teala o günahı yok edip gidermekle bir lütufta bulunmuş olsun. Öyleyse ciddi bir şekilde titizlikle günahtan kaçının. Çünkü günah, nesilden nesile menfi etkilerini bırakır. Allah'a itaat etmeğe yönel. Zira Allah için olan amel, büyüyüp gelişerek insan öldükten sonra da kıyamete kadar nesilden nesile tesir etmektedir. Öyleyse uyan ve basiretli olmaya çalış.


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:

ALLAH'A GİDEN BAZI YOLLARIN AÇIKLANMASI ÜZERİNE



ALLAH'A GİDEN BAZI YOLLARIN AÇIKLANMASI ÜZERİNE

Allah'a giden yollar mahlukların nefesleri sayısıncadır. Her bir şahıs için bütün mahlukların  nefesleri sayısı kadar Allah'a giden yol vardır. Günah bataklığına saplanmış insana ise kudretiyle her şeyi kaplayan Allah'ın rahmeti sıkıcı gelir ve bu durum rahmet kapılarının üzerine kapanmasına sebep olur. Allah'ın rahmetine karşı daima ümitli ve iyi niyetli olunması insanı tekamül merhalesine en kısa yoldan ulaştırır. Allah Teala mü'min kulunun niyetine göre takdir eder. Niyet hayır olursa ilahi irade ve takdir hayra vardırır, aksi durumda insanın şerre varması önlenemez.

İnsan, nefsin ve şeytanın ortaklaşa aldatması sonucu alemlerin Rabb'ine karşı kendisini kötü zanlı olmaya alıştırır. Yaratılış hikmet ve felsefesi doğrultusunda imtihan gereği küçük bir olay karşısında sıkıntıya düşme korkusuyla yeise kapılır, şeytana ve nefsine yenik düşerek sui zanna, umutsuzluğa düçar olur. Bu su-i zan ve kötümserlik, kaçmak istedikleri belaya tutulmalarına sebep olur.

Allah'a karşı kötü zanlı olmaktan yine O'nun rahmetine sığınırız.

Allah Tebarek ve Teala affetmediği takdirde insanın bu su-i zannı ve kötümserliği Rabb'inin karşısında gereği muamele görmesine sebep olur.

Resul-i Ekrem (s.a.a) olayları hayra yorar, kötü yorumlardan hoşlanmazdı.

Resul-i Ekrem (s.a.a) Ravzat-ül Kafi'de yeralan bir hadiste şöyle buyurur:

"Kötü yorum (tiyare), sahibinin nazarına, görüşüne bağlıdır. Eğer hafif görürse hafif olur, ağır görürse ağır olur. Hiçbir şey görmezse hiçbir şey olmaz."

O halde Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine uymaya çalışan bir mü'min, nefsini Rabb'ine karşı hüsn-ü zanlı olmaya alıştırmalı ve Allah-u Teala'dan az bir amel karşılığı fazla bir karşılık beklemelidir. Zira Hak Teala hakkında her ne kadar hayır çeşitlerinden zan edip beklese de Allah'ın lütf u keremi onun üstündedir; insanın zannının sonu vardır. Ama O'nun kereminin sonu yoktur. Hak Teala ihsanının hüsn-ü zannın karşılığı olduğunu haber  vermiştir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Sana hüsn-ü zanlı olanın zannını doğrula."

 O halde, -evliyanın diliyle açıklamak gerekirse- Hak Teala'nın kullarına karşı hüküm ve takdiri, hüsn-ü zan besleyenlerin zanlarını doğrulayıp gerçekleştirmek olarak tarif edilebilir. Bu durumda Hak Teala'nın kendisi buna daha evladır. Hatta insan hadisleri incelediğinde Hak Teala bir şahsın herhangi bir şeye hüsn-ü zannı olduğunda onu doğrulayıp, işi onun güzel zannı doğrultusunda takdir buyurur, bu da Allah'a olan hüsn-ü zannının gayrisinden başka bir şey değildir. Bütün hayırların Allah'tan olduğunu bilip, hüsn-ü niyetle hareket edersek, bu güzel zanlarımızın, Allah Teala'dan doğrulanmış olarak bizlere iade edildiğini görürüz.

Sahih olan hadislerde buyurulduğuna göre eğer birisinin bir taşa bile hayır zannı olursa Allah-u Teala o taşta hayır yaratır. Ravi, İmam'dan, "Taştan da mı?" diye sorunca İmam, "Hacer-ül Esved'i görmüyor musunuz?" diye cevap verdi. Bu hadisten de Hak Teala-'nın, mü'minlerin birbirleri hakkında olan iyi niyetlerini doğrulayıp gerçekleştirdiğini anlıyoruz.

Allah Teala'nın mü'minlerin, ölen birisi hakkında ondan hayırdan başka bir şey bilmediklerine dair verdikleri şehadetlerini doğrulaması, hüsn-ü zannın ehemmiyetini ortaya koyar. Hüsn-ü zannın gereğinden başka bir şey söylememenin insan için ne denli etkili olduğuna güzel bir örnektir bu. Hak Teala bu şehadeti geçerli kılar. Hadise göre hakkında hüsn-ü zan olan ölü konusunda önemli bir engel olmadığı takdirde Allah Teala, hüsn-ü zannın gereğini, hem hüsn-ü zan sahibi ve hem de hakkında hüsn-ü zan bulunan şahıs hakkında gerçekleştirir. Ama  hakkında hüsn-ü zan olan şahısta bir engel söz konusu olursa onu yalnızca hüsn-ü zan sahibi hakkında gerçekleştirir. Aynı şekilde eğer birisi diğer birisine, onu hayır ehlinden zannettiği için saygı gösterirse, Allah Teala'nın gerçekte ikram edilen şahsın cehennem ehli olduğunu bilmesine rağmen, hüsn-ü zanda bulunan şahsı cennete götüreceği  hadislerde geçmektedir.

Kısacası, mü'min kardeşi hakkında ona emredilen hüsn-ü zan vazifesini yerine getirirse bunun sevabı hem mü'min kardeşine, hem de hüsn-ü zanda bulunana yetişir. Allah Teala'nın rahmetiyle onun zannı doğrulanır, zannı gereğince iş yürür, ya da zannı yalnızca kendisi hakkında gerçekleşir. Zannedilen hakkında gerçekleşmemesi ise, zannedene bir zarar getirmez.

Mü'minlere karşı hüsn-ü zan taşımak büyük bir rahmet kapısıdır. Belki de cemaat namazının büyük sevabı olduğuna dair hadisler bu yüzdendir. Zira mü'minler cemaat imamına olan hüsn-ü zanları gereğince onun namazının kabul olduğunu zanneder ve onu kendileriyle Allah Teala arasında vasıta  kabul ederler. Allah Teala da bu hüsn-ü zan sebebiyle hepsinin namazını kabul eder. Bu gibi örnekler çoktur. Teberrük niyetiyle mü'minin artığından içmek de bu kabildendir. Zemzem suyundan alınan fayda da ondan umulana göredir. Büyüklerden birçoğu dünyevi veya uhrevi maksatlar için Zemzem suyundan içerek muratlarına erişmişlerdir.

Bazı dualarda istenmesi gereken  en iyi rızık, kesin iman ve Allah'a hüsn-ü zan olarak belirlenmiştir. Hatta bazı hadisler konunun ehemmiyetini vurgulamak için, Allah Teala'nın yersiz hüsn-ü zan iddiasını bile doğruladığını haber veriyor. İmam Sadık'tan (a.s) ulaşan bir hadiste şöyle buyuruluyor:

"Kıyamet günü bir kulun cehenneme götürülmesi emredildiğinde o dönüp geri bakar. Allah Teala, "Kulumu geri çevirin" der. Geri getirilince Allah Teala ona, "Neden dönüp geri baktın" diye buyurur. O şöyle der: "Rabb'im, sana olan zannım bu değildi." O zaman Allah Teala, "Zannın ne idi?" diye sorar. O ise, "Rabb'im, sana olan zannım beni affedip kendi rahmetinle bana cennette yer vermendi." der. O zaman Allah Teala şöyle buyurur: "Ey meleklerim, kendi izzetime, büyüklüğüme ve yüceliğime andolsun ki, bu kulum bir saat bile bana hüsn-ü zanda bulunmamıştır. Eğer bir saat bile bana hüsn-ü zanda bulunsaydı, onu ateşle korkutmazdım. Fakat yine onun bu yalanını doğrulayıp onu cennete götürün."

İşte bu ve benzeri ilahi bahşiş ve rahmetleri açıklayan diğer hadislere dikkat ettiğimizde kalbimizdeki ilahi bahşişlere olan arzuların da Allah'a olan hüsn-ü zandan sayılması yönü güçleniyor. Çünkü bu arzular eğer gerçek hüsn-ü zan olmasa da en azından buna namzet niyetlerdir. Allah Teala'nın kendi keremiyle bunları da gerçek hüsn-ü zanlar gibi doğrulayıp gerçekleştirir. Allah Teala'nın her iki dünyada da hükmü birdir. "Rahman (Allah)'ın yaratışında bir farklılık göremezsin."

Fakat hüsn-ü zan taşımak hüsn-ü zannı bahane ederek işi bırakıp rahata dalmak anlamında değildir. Aksine, bu şeytanın hilelerinden birisidir. Allah Teala Muhammed (s.a.a) ve pâk Ehl-i Beyt'i hürmetine bizi ve bütün mü'minleri şeytanın şerrinden korusun. Tam aksine hüsn-ü zan Allah katında olana bütün bir vücutla yönelip O'nun bahşişlerine daha bir rağbetle bağlanmayı gerektirir. Zira ilahi bahşişlerle tanışıp ondan yararlananlar, buna daha istekli olur, buna ulaşma yönünde zorlukların kolaylaştığını görürler. Ne istediğini ve istediğinin değerini bilen birisi için karşılığında verdiği şey az gelir.

Hz. İmam Rıza'dan (a.s) gelen bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah Teala Hz. Davud'a (a.s) şöyle vahyetti: "Kulum bir hayır iş yaparsa onu cennete götürürüm." Hz. Davud (a.s): "O hayır nedir ya Rabbi?" diye sordu. Allah Teala şöyle buyurdu: "Bir mü'min kulumun üzüntüsünü, bir hurmanın yarısıyla bile olsa gidermektir." O zaman Hz. Davud (a.s): "Allahım, seni tanıyan kimse asla senden ümidini kesmez." dedi."

Öyleyse yer ile gök arası büyüklüğünde, hiçbir aklın tasavvur edemediği, hiçbir gözün görmediği gerçek saadet yurdu olan cenneti yarım hurma karşılığında lütfeden Allah'a cahillerden başka kim sırt çevirir?!

Böyle kerem sahibi  birisiyle muamele yapmayı kim terkeder?! Terkederse ne elde eder, yerini neyle doldurabilir?! O halde bir an için olsun Allah'a yönelmekten gaflet eden kimse, yerini hiçbir şeyin dolduramayacağı büyük bir şey kaybetmiş ve büyük bir zarara uğramıştır!

Heyhat heyhat! bununla karışığı olmayan bir fırsatı eldenvermiş ve hiç bir şeyin telafi edemeyeceği bir zarara düşmüştür. İşte bunun için ve Allah Teala'nın kullarına olan büyük re'fetinden dolayıdır ki, mukaddes İslam şeriatında müminlerin bütün hareket ve duruşlarına büyük sevaplar vaadi verilmiştir. Hatta Hz. İmam Zeynül Abidin (a.s) şialarına şu duayı okumalarını öğretmiştir: "Ey Allah'ım, kalplerimizin bütün fısıltılarını, organlarımızın bütün hareketlerini ve dillerimizin bütün konuşuklarını senin mükafatını kazanan şeylerden kıl." Diğer bir duada da şu tabirin yer aldığını görüyoruz: "Ey Allah'ım, senin zikrinden gayrı bir lezzetten sana istiğfar ederim." Allah Teala'nın mümin kullarından isteği ondan muamele etmekten gaflet ederek telafisi olmayan bir zarara düşmemeleridir. Bunun için ona giden yolları mahlukatın nefesleri sayısınca karar kılmıştır. öyle ki, "Her kim su içtiğinde Hz. İmam Hüseyin'in (a.s) susuz şehid edildiğini anıp o hazreti şehid edenlere lanet ederse Allah Teala ona yüz bin hayır yazıp yüz bin seyyieyi ondan giderir; onu yüz bin derece yüceltir. Yüz bin köleyi azad etmiş gibi sevap kazanır ve kıyamet günü onu korkusuz olarak meb'us kılır.

Böyle kerem ve bahşiş sahibi ganiyyi mutlak bir mevlanın kendisine muhtaç olan kulunun bir nefesini bile zayi etmeye razı olacağını mı sanıyorsun? Asla! O, bu zavallı kulunun tam manasıyla ona yönelmesini istiyor. Zira O'na yönelmekten başka bir şeref olmadığı gibi ondan gayri bir hayır kaynağı da yoktur. Kulu O'na yönelince O da kuluna yönelir. O kuluna yönelince de fazl ve keremince davranıp onu bütün düşünceleriyle, haraketleriyle, duruşlarıyla, uykusu ve ayıklığıyla Rabb'inin rızasını kazanmağı amaçlamaya hidayet eder.

Hz. İmam Muhammed Bâkır'dan (Allah'ın selamı ona olsun) gelen bir hadis de şöyle buyruluyor: "Allah Teala Hz. Davud'a vahy ederek: Kavmine bildir onlardan herhangi birisi ben emrettiğim takdirde bana itaat ederse benim de ona itaat ederek bana itaat etmesinde ona yardımcı olmam bana hak olur. Eğer benden birşey isterse ona ata ederim, eğer beni çağırırsa ona icabet ederim. Eğer bana sığınırsa ona sığınak olurum. Eğer benden yardım dilerse ona yardımcı olurum. Ve eğer bana tevekkül ederse ona açık noktalarında ben koruyucu olurum, eğer bütün halk ona bir hile yapmağa koyulsalar bile ben hepsinin üstesinden gelirim." buyurmuştur.

Yine geniş rahmetinden dolayıdır ki, zavallı kulunu zararlı olanı bırakın, hatta yararsız olan şeylerle meşgul olmaktan şiddetle tahzir etmiştir. El-Cevahir-üs Seniyye kitabında şunlar yer almaktadır: "Ey Adem oğlu, eğer kalbinin kasavetli, cisminin hasta, malının noksan, rızkının yoksun olduğunu görsen bilmelisin ki, bunlar konuştuğun faydasız sözlerin yüzündendir."

Nerede kalsın ki, haram söz konuşasın o halde boş söz sana zehirden daha zararlıdır. Zira zehir senin ancak cismini tahrip edebilir. Oysa boş sözler kalbi katılaştırır, malı azaltır, rızktan mahrum eder, cismi de hasta eder.

Merhamet sahibi yüce Allah ise kulunun böyle bir büyük bedbahtlığa kendisini marez etmesine elbetteki razı olmaz. Hatta Allah Teala'nın kulunu  faydasız sözlereden dolayı hesaba tuttuğu gibi faydasız bakışlardan dolayı da hesaba çekeceği bazı hadislerde yer almıştır.

İşte kulunun, hatta bir bakışının da boşa gitmesini istememesinden dolayıdır ki, alimin yüzüne Kabe'ye, Resulullah'ın (s.a.a) neslinden olan seyyitlere ve ibret almak için mahluklara bakmayı ibadet kılmıştır. Hatta bir saat düşünmeyi atmış sene ibadet etmeye eşit kılmıştır. "Nereye dönseniz orası Allah'ın vechidir." İmam Sadık (a.s) babaları yoluyla Hz. Resulullah'dan (s.a.a) rivayet ediyor ki:

"Allah Teala Davud peygambere (Allah'ın selamı ona olsun) vahyederek şöyle buyurdu: Güneşde oturana güneş dar olmadığı gibi rahmetime girene de rahmetim dar gelmez. Kötümser düşüncelere kapılmayana bir zarar gelmediği gibi de kötümser olanlarsa fitneden kurtulamazlar."

Görüldüğü üzere bu kutsi ilahi hitap kurduğumuz bu ilkeye en büyük şahidlerden biridir ki, kötümser olan kimse Allah Teala'ya olan su-i zannı yüzünden fitneden kurtulmayıp badbahtlığa düşer. Kötümser olmayan kimseye ise Allah Tela'ya iyi niyet taşıdığından dolayı kötümser olan şeyler bir zarar vermeyip Hak Teala'ya olan hüsn-ü zannı hürmetine bela ondan def olur.

Kendisini Ehl-i Beyt'ten gelen hadislere adayarak onlara uyup Allah'ın rahmetine giren bir kimse içinse asla darlık sözkonusu olamaz. Aksine her kapısından bin kapı açılan kapılar onun yüzüne açılır, sonunda ise ilim ve marifet nuruyla onu kalp inşirahı makamına ulaştırır. Bu makam ise Hak Teala'nın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında övdüğü en efdal makamdır. Allah Teala Kur'an'da şöyle buyuruyor: "Senin sadrini (göğsünü) açmadık mı?"

Allah Teala bir kuluna minnet koyup bu makama ulaştırırsa o artık dünya ve ahiret belalarının ulaşmadığı kimselerden olur ve eğer herhangi bir bela da ona ulaşırsa bu ancak diğerinin ve halkın nazarında beladır; yoksa onun kendi nazarında Allah Teala'nın ona gösterdiği bu belaya sabretme sonucu ulaşacağı Allah'ın rızası ve yüce makamlara nazaran en büyük lezzetlerden ve en afiyetli bahşişlerdendir.

İşte bu yüzden Aşura günü İmam Hüseyin 'in (a.s) bazı ashaplarına belalar şiddetlendikçe yüzleri daha da açılır ve onları daha çok sevinç alırdı.

Allah Teala size ve bize bu makamları bağışlasın.

Dünyaya düşkün insanlar nerede böyle lezzetlere ulaşabilirler! Allah Teala bize yardımcı ve vekil olmakta yeterlidir. O ne güzel mevla ve ne güzel yardımcıdır.Ahlak


BEŞİNCİ BÖLÜM:

İNSAN KENDİ KENDİLİĞİNDEN ACİZ VE GÜÇSÜZ, AMA ALLAH TEALA'YALA BAĞLANTISINA NAZARAN, YÜCE MAKAMI OLAN BİR VARLIKTIR


 

İNSAN KENDİ KENDİLİĞİNDEN ACİZ VE GÜÇSÜZ, AMA ALLAH TEALA'YALA BAĞLANTISINA NAZARAN, YÜCE MAKAMI OLAN BİR VARLIKTIR

Bu bölümde, insanın kendi benliğine nazaran hakirliği, Hak Teala'ya olan bağlantısına nazaran ise, makamının yüceliği hakkında bahsetmek istiyoruz.

Ey hakikatten uzak kalıp, nefsini ıslah etmekten gafil olan kardeşim! Senin iki yönün var:

1- Kendi nefis ve zatın, başka bir deyişle, senin sen olman yönün ki, genellikle bu yönünü dikkate alırsın. Bu yönünle sen zail olup giden değeri olmayıp hesaba katılmayan bir varlıksın; hatta Kur'an-ı Kerim'in deyişiyle, sen hiçbir şey değilsin.

2- İkinci yönün ise senin, ilahî kudret ve gücün mazharı olup Hak Teala'nın mahluku olma yönündür. Bu yönünden ise yeryüzü, doğu ve batı arasında olanlardan ziyade, arşdan toprağa, yedinci gökten yedinci yere kadar bütün alemle bağlantı halindesin; o halde eğer iyi bir iş yaparsan bütün alemlerde iyi bir etki bırakırsın, aksi takdirde ise kötü tesirin olur. Arşın altında senin bir misalin vardır. Senin yaptıklarını o da yapar. Sen kötü bir iş yaptığında Allah-u Teala arş ehlinin nezdinde rezil olmaman için misalinin üzerine bir perde çekip onu örter. Ancak iyi bir iş yapacak olursan Allah-u Teala o perdeyi alır. İşte dualarda yeralan: "Ey güzeli açıp gösteren; kötüyü örten Allah!" cümlesinin manası da budur.

Miftah-ül Felah kitabında Şeyh Bahai (Allahın rahmeti ona olsun), İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor:

"Her müminin "arş"da bir misali vardır. Bir insan rüku ve secde gibi hayır işlerle meşgul olduğunda onun misali de kendisi gibi secde ve rüku eder, melekler de onu görüp Allah-u Teala'dan onun için rahmet ve bağış dilerler, ama o insan bir günahla meşgul olursa Allah-u Teala onun misalinin üzerine bir perde çekerek meleklerin bundan haberdar olmasını önler."

Yine şüphesiz günlük yaptığın ameller, her gün sabah ve akşamları, Resulullah'a (Allah'ın selamı ve rahmeti ona ve Ehl-i Beyti'ne olsun) ve İmamlara (Allah'ın selamı onlara olsun) özellikle de Veliyyülasr olan İmam-ı Zaman'a (Allah onun zuhurunu yaklaştırsın) sunulmaktadır. Hayırlı amellerin onları sevindirir hoşnut eder. Hatta Ehl-i Beyt İmamlarından biri şöyle buyurmuştur:

"Andolsun Allah'a, bir mümin muhtaç olan kardeşinin ihtiyacını giderdiğinde onun bu hareketinden ihtiyaç sahibinden daha çok Resulullah (s.a.a) hoşnut olur."

Şüphesiz, Resulullah (s.a.a) ile Ehl-i Beyt (a.s) alemin erkanı olup melekler dahil diğer bütün varlık alemi onların emri altındadırlar. Eğer birisi alemin sultanını hoşnut ederse onun bütün raiyyetine de tesir edip hepsi sultanın sevindiği için sevinirler. O zaman alemdeki bütün varlıklar bu ihsan sahibi kula dua ederek "Sen bizi sevindirdiğin gibi Allah-u Teala da seni sevindirsin" derler.

Ancak kötü bir harekette bulunursa, Resulullah'a (s.a.a) ve onun Ehl-i Beyt'ine (a.s) kötülük yapmış olur. Bu yüzden de ağaçlar kurur, ürünler bozulur, yağmur azalır ve fiyatlar yükselir. Buna göre ey zavallı insan! Bilki, senin itaat ve isyanın amellerini yazmakla görevli olan melekleri; hoşnut veya rencide etmekle kalmıyor bilakis, bütün alemde etki bırakıyor.

Geçmiş ve gelecek, müminlere hayır ulaştırmakta açıklanan hakikat için ayrı bir örnektir: Bir kimse "Allah'ım, bütün mümin erkek ve kadınları mağfiret et" derse hadislerde yer aldığına göre bütün erkek ve kadın müminler "bu şahıs bize mağfiret diledi" diyerek onun için şefaat ederler.

Yine hadislerde, "alim" için göklerde ve yerlerde olan her şey, hatta denizlerdeki balıklar bile mağfiret dilediği yer almaktadır. Allah-u Teala Kuran-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Arşı taşıyanlar ve arşın çevresinde bulunanlar Rablerine tesbih ve hamd edip ona inanıyorlar ve iman edenlere mağfiret dileyerek, ey Rabbimiz sen her şeyi rahmet ve ilmin ile kapsamışsın, tevbe edip yoluna tabi olanları bağışla ve onları cehennem azabından koru"[2] derler.

Buna göre, Hak Teala'nın kudretine bağlanarak, ilahi azamete mazhar olduğun ve bu ikinci yönünle bütün alemde etki bıraktığın açıklığa kavuştu. O halde bir hiç sayıldığın birinci yönüne bakarak nasıl gaflete dalıp bu hakikati görmezlikten gelebilirsin. Sen kendi nefsini ihmal etsen bile Rabbin seni başı boş bırakmaz. Kur'an-ı Kerim de bu konuda şöyle buyuruyor: "İnsan başı boş olarak mı bırakıldığını sanıyor.?"[3] İmam Ali (a.s) şu şiirinde ne güzel buyurmuştur:

"İlacın kendindedir, fakat sen görmüyorsun.

Derdin de kendindedir, fakat farkında değilsin.

Küçücük bir cisimden ibaret olduğunu mu sanıyorsun?

Oysa şu koca alem sen de özetlenmiştir.

Sen, ayetleriyle gizli olanın açığa kavuştuğu Mubin kitapsın."

O halde, ey gaflet uykusuna dalan! Uyan ve seni insan yapan bu ikinci yönüne dikkat et. Rabbin de böyle istemiştir. Eğer hak yolundan uzaklaşmış bedbahtlardan olduğunu görüyorsan bilmelisin ki, "Allah-u Teala istediğini siler ve istediğini de zapteder, ümm-ül kitap (ana kitap) onun nezdindedir."[4] İnsan kılığında bir şeytan olmaktan kaçın! Aksi takdirde bilmelisin ki, ilahi lütuf ve ihsanı kendinden uzaklaştırmış ve kendi fesadınla bütün alemi fesada çekip Peygamberler, mukarrep melekler ve bütün gök ve yer ehlinin kalbini incitmiş olursun. Yer, onun üzerinde hareket edip yürümenden, gök ise senin üzerine gölge salmaktan feryat edip, Hak Teala'ya şikayet eder. Hadislerde, yerin, sünnet edilmeyen birisinin idrarından dolayı kırk gün feryat edip Allah-u Teala'ya şikayet ettiği geçmektedir. Oysa bu sadece mekruh bir iştir. Ama senin halin ne olabilir? Kısacası sen böyle oldukça Allah-u Teala'yla harp etmektesin. Allah-u Teala'nın mülkü olan bütün her şey sana düşmandır. Onun mülkünden nereye kaçabilirsin ki?! Oysa ki, senden intikam almak için bütün mahluklar Allah-u Teala'dan izin istemekteler. Sen bu zaaf ve hakirliğinle onların hepsine nasıl karşı koyabilirsin?   

Sana kim yardım edebilir, kim sığındırabilir, oysa sen Allah'la harbe girmişsin; o halde senin için ondan gayri bir sığınak ve kurtuluş yoktur. Allah Teala Resulullah'ın (s.a.a) diliyle şöyle buyuruyor:

"O halde Allah'a koşup O'na sığının ben size açık bir korkutucuyum"[5]

Bir şeyden korkan ondan kaçar; ancak, Hak Teala'dan korkan ise O'na (Allah'a) doğru koşar. Sen de eğer ona koşanlardan isen Hz. İmam Sadık'ın (Allah'ın selamı ona olsun) ceddi Resulullah'dan (s.a.a) naklettiği bu hadis-i kudsiye kulak ver. Hak Teala buyuruyor ki:

"Bir kulumun kalbine baktığımda onun kalbinde bana halis itaat etme sevgisi ve benim rızam olduğunu görürsem, onun durumunu ıslah etmeyi (sorunlarını halletmeyi) kendim üstlenirim."

Yine Resulullah'tan (s.a.a) nakledilen diğer bir hadisi kudsi de şöyledir:

"Kulumun asıl hedefinin bana yönelmek olduğunu görürsem onun sadece bana dua edip benimle münacat etmekten zevk almasını sağlarım. Bir kulum böyle olunca da bir hataya düşmek isterse önüne geçip engel olurum. İşte onlar benim hak velilerimdir. Ve gerçek şecaatliler de onlardır. Onlar öyle kimselerdirler ki, yer ehlini bir azapla helak etmek istediğimde onların hatırı için azabı yer ehlinden uzaklaştırırım."

Bu hadis üzerinde düşün ve Hak Teala'nın yer ehlinden bu velilerin hatırına azap ve belaları nasıl uzaklaştırdığına dikkat et. O halde, bu velilerin varlıklarının alem için bir sadaka olduğu denilebilir. Zira alemin helak olmaktan korunmasına sebeb, olan onlardır. Kısacası, bu alemin tüm parçaları birbirleriyle bağlantılıdır ve bu alem ise bir insan gibidir. Vücudunun herhangi bir organında meydana gelen bir acı, onun tüm vücuduna sirayet eder. Bu acı, o organdan giderilince de tüm organlar rahatlığa kavuşur. Hadis-i şerifde şöyle buyrulmuştur:

"Bir kul bir hamd ettiğinde bütün namaz kılanların duasını kazanır; zira namaz kılanlar; "Semiallahu limen hamideh" yani (Allah'ım, bütün hamd edenlerin hamdını duyar ve kabul eyle) demekteler."

Bir insanın bütün namaz kılanlarla bağlantı kurup, tek bir söz söylemekle nasıl onların duasını kazandığına dikkat et.

Yine işini sağlam yapan kimse Resulullah'ın (s.a.a) duasını kazanır; çünkü Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:

"Allah-u Teala, yaptığı işi sağlam yapana rahmet eylesin."

Şüphe yok ki, Resulullah'ın (s.a.a) duası kesin olarak icabete ulaşır. Allah'ın rahmetini, kazanan bir kimse ise helak olmaktan kurtulur.

Bu asırda Resulullah'ın (s.a.a) duasını kazanmak için Peygamber'in döneminde olmayı arzulayıp, bunun artık telafisi mümkün olmayan ve elden çıkan bir nimet olduğunu sananlar gerçekte yanılmaktadırlar. Çünkü, bu asırda da kolaylıkla Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) duasını kazanmak mümkündür. Zira, dediğimiz gibi işini sağlam yapan kimse Resulullah'ın (s.a.a) rahmet duasını kazanır. Veya Şaban ayından bir gün oruç tutan bir adam Resulullah'ın (s.a.a) şu duasını kazanır:

"Şaban ayı benim ayımdır Allah-u Teala benim ayımda orucuyla bana yardım edene rahmet etsin"

Resulullah'ın (s.a.a) asrımızın halkını, duasının bereketlerinden mahrum edeceği de düşünülemez. Aksine Resulullah (s.a.a) bazı genel vasıflara sahip olanlara dualarda bulunmuşlardır. İsteyen herkes, bu vasıfları kazanarak icabet edilen o duaları kazanabilir.

Kardeşim! kendine dön! Hak Teala'nın rahmetiyle senin için rahmeti gerektiren ne güzel vasıfların hazırladığını görmen gerekirken sen, kendi gaflet ve aldırmazlığın yüzünden bütün alemin nefretine yol açan kötü vasıfları edinmek istiyorsun.

Bir mümini inciten kimse, Hz. Resulullah'ı (s.a.a) daha sonra İmam Ali'yi (a.s) daha sonra İmam Hasan'ı daha sonra İmam Hüseyn'i ve sonra da diğer masum İmamları ve bilahare alemde bulunan her şeyi incitmiş olur. Dolayısıyla da, alemde bulunan her şey, hep bir dille, bizi incittiğin gibi Allah-u Teala da seni incitsin diye ona bedduâ ederler; o halde ey kardeşim! Makamın çok büyük olduğu gibi karşı karşıya bulunduğun tehlikeler de çok büyüktür. Sen ise bütün davranışınla iki yol ayırımındasın: Allah'a yönelirsin veya ondan yüz çevirirsin. Eğer sen O'na yönelirsen O da sana yönelir ve eğer sen O'ndan yüz çevirirsen O da senden yüz çevirir. Allah-u Teala senden yüz çevirince de artık her şey senden yüz çevirir. Sen devamlı olarak bu iki yol ayırımındasın ve bundan ayrılamazsın. Ey kendisine yönelenlere yönelip kendi fazilet ve rahmetlerini bahşeden Rab, devamlı olarak bizim sana ve senin de bize yönelmeni sağlayacak bir hale erişmeği bize nasibet. Ve bizi kendi kudretinle güzel edeple edeplendir. Sen rahmet edenlerin en merhametlisisin. Allah-u Teala'nın selamı ve rahmeti mahlukatın en şereflisi, en üstünü olan, Hz. Muhammed (s.a.a) ve onun pâk Ehl-i Beyti'ne (a.s) olsun.


ALTINCI  BÖLÜM:

HER ŞEY KENDİSİNDEN YUKARIDAKİNE ORANLA KÜÇÜK VE DEĞERSİZDİR


 

HER ŞEY KENDİSİNDEN YUKARIDAKİNE ORANLA KÜÇÜK VE DEĞERSİZDİR

Her şey ne kadar da büyük olsa kendisinden daha büyük olana oranla küçülür. Her  zorluk  kendisinden daha zor ve çetin olan bir şey karşısında kolaylaşır; ve asla nazara gelmez. Örneğin, ayağına bir diken batan kimseyi akrep sokarsa şüphesiz ayağına diken battığını tümüyle unutup aklından çıkarır. Bundan şu sonuç elde edilmektedir ki, Hak Teala her şeyi, daha üstün  ve yüce birine musahhar kılar .

Azamet, güç ve kemalde nihai dereceye uluşan İmam Ali'ye bakıver. Hz. Muhammed (Allah'ın rahmet ve selamı onlara olsun) anılınca nasıl kendini küçük görerek "Ben Muhammed'in (s.a.a) kölelerinden bir köleyim" diyordu. Bu diğer mahluklarda da rastlanan bir husustur. O halde eğer dünya belalarının sana kolay gelmesini istersen ondan daha zor ve ağır olana bak. İçinde bulunduğun zorluğa, ondan daha zor olan diğer bir zorluk eklenirse ne yapabileceğini düşün. O zaman içinde bulunduğun zorluk, kendisinden daha ağır olana oranla kolay gelecek ve bunu kendin için bir nimet olarak göreceksin o zaman, "bana daha ağır bir zorluk yüklemeyen Allah'a hamd olsun, isteseydi ban daha ağır zorluk yükleyebilirdi" dersin.

Eğer yaptığın bir hayır ameli büyük görmekden kurtulup kendini beğenmeye yol açan sevince kapılmakdan kurtulmak istersen, amelini senden üstün olanların amelleriyle karşılaştır, mukayese et. Veya şimdi bulunduğun makamdan daha üst makama çıktığını farzet; o zaman bu hayır amelle sevinip övünmek bir kenara dursun, onu özür dilenmesi gereken bir suç ve günah olarak görecek ve onu kendine mal etmekten çekineceksin.

Eğer bu halini Allah'ın izniyle kendine bir alışkanlık edinirsen sürekli olarak Hakk'a doğru hareket edersin. Zira onun muhabbetinin sonu yoktur. İhlas ve amelde hangi büyük makama ulaşırsan, ondan daha iyi ve güzelini görürsün. Eğer bu yolda durmak için bir nihayet ararsan bil ki, bu yolun sonu yoktur. Fakat bir engelle karşılama bir yerde durmak istersen bu da doğru değildir. Zira Hak Teala seni lütuf  ve keremiyle kendisine yakınlaşmaya çağırmaktadır. Ondan gayri neye yönelip, neye razı olabilirsin ki? Ey Allahım; Sen'den başkasına razı olup Sen'den başkasını gaye edinen gerçekten de zarara uğramıştır.

Buraya kadar yapılan açıklamadan açıkça anlaşılıyor ki, devamlı Allah Teala'ya itaat yolunu katederek, O'na  doğru hareket etmek gerekir. Bu ise itaatin bir yönünden ayrılırken itaatın diğer yönüne yönelmekle olur. Çünkü Allah-u Teala farzlara uyulmasını sevdiği gibi ruhsatlarına da uyulmasını sever. Allah-u Teala'nın sevgisini isteyen birisine, müstahap amelleri  yapmak  O'nun sevgisini kazanmak için tabii bir vesile olduğu gibi beşeri tabiatın gereği nefsinde itaat etmeye karşı bir yorgunluk ve dolayısıyla nefret korkusu sözkonusu olan birisine de o ameli terk etmesi ruhsat verilmiştir. Allah Teala böyle hallerde  ruhsatına uyulmasını sevdiği için o bunuda kendi muhabbetini kazanmak için bir vesile kılar. Buna göre bir şahıs bazen bir ameli yaparken, bazen de aynı ameli terketmekle Allah Teala'nın muhabbetini kazanır. İşte bu büyük bir feyizdir.

İmam Ali (a.s) ve İmam Hasan'dan (a.s) nakledilen bu iki hadis arasındaki farktan da bunu anlamak mümkündür. İmam Ali (a.s) kendisinden nakledilen hadisde: "Eğer Allah'ın rızası olan iki şeyle karşılaşırsam nefsime en zor olanını seçerim" diye buyuruyor. İmam Hasan da (Allah'ın selamı ona olsun): "Ben nefsime en kolay olanını seçerim" diye buyuruyor. İmam Hasan'ın buyruğu işte Allah  Teala'nın ruhsatlarına da uyulmasını sevdiği ve ibadette aza iktifa etmenin tercihi yüzündendir. Bir hadisde şöyle buyrulmaktadır:

"Bu din çok sağlam ve  ince bir dindir, yumuşaklıkla ona dalın ve Allah'ın kullarına O'nun itaatini zorlaştırmayın"

Bunun dışında ruhsatı tercih etmek, nefiste diğer bir ibadete hazırlık meydana getirmek içindir. Ama Hz. İmam Ali (Allah'ın selamı ona olsun) davranışı nefse karşı koymak yönündedir. Bu ise bütün hayırların anahtarı sayılır. Bu sözlerin her ikisi de insanları davet ve irşad etmek içindir. Yoksa onların Allah nezdindeki  makamları, akılların aciz kalıp erişemiyeceği bir makamdır.

Ayrıca bir işin gerektiği şekilde ve halis niyetle yapılabilmesi için o amel üzerinde düşünmek şarttır. Bu ise genellikle belli bir sürenin geçmesini  gerektirir. Öte yandan ertelenen her şeyde şeytanın bir rolü olup, ertelemede fırsatın kaçırılma korkusu bulunduğuna da dikkat edilmelidir.

O halde bu iki durumla karşı karşıya kaldığın takdirde yani ertelemede fırsatı kaçırmak korkusu olur ve düşünmeden aceleyle başlamakta da işin halis olmaması ve gerçekte nefsani bir amaçla yapılması, şeytan hileyle ibadet şeklinde gösterdiği işin aslında bir çeşit günah olma korkusu olursa bilmelisin ki şeytanın etkili olduğu erteleme acizlik, tembellik ve malın elinde kalmasını sevip onun harcanma korkusundan kaynaklanmaktadır. İşte bu, alimi helak eden ertelemedir. Bundan kurtulmak için nefisle mücadele edip onu altetmek lazımdır.

İşin sağlamlığı için yapılan ertelme ise Allah Teala tarafından istenilip, emredilmiştir. Bu ise sonunda pişmanlığa sebep olmaz. Zira bu halde Allah  Teala'nın emrine itaat edip, iyilikte bulunan birisi olmuş olursun "Muhsinlere (iyilikte bulunanlara) ise bir sorun yoktur"[6]

Usulü Kafî'de Cabir'den gelen bir rivayette diyor ki: "Bir gün İmam Muhammed Bakır'ın (Allah'ın selamı ona olsun) huzuruna vardığımda bana şöyle buyurdu: "Ey Cabir Vallahi ben çok üzüntülüyüm, kalbim meşakkatlidir"

Fedanız olayım; niçin üzüntülüsünüz ve kalbinizi meşgul eden nedir diye arzettim. İmam: "Ey Cabir! Allah'ın halis dininin girdiği bir kalp Allah'dan başkasından arı kalır." buyurdular. Yine Hz. İmam Ali (Allah'ın selamı ona olsun) ashabından bazılarına yazdığı mektuplarında şöyle buyurmaktadır: "Allah-u Teala'dan korkan bir kimse aziz olur, doyar, kanar  ve aklı dünya ehlinden arı kalır. Bedeni dünya ehliyledir ama kalbi ve aklı ahirete yönelmiştir."

O halde eğer bir mümin Hak Teala'nın lütfuyla üns bulup Allah-u Teala'yı zikretmenin hazzını  tattığı takdirde bu hali kaybetme korkusu onu saracak ve ondan ayrılmaya razı olmayacaktır.

Allah-u Teala bir kuluna inayet etmek isterse kalbine huzur verir ve onu kendisine bağlı kılar. Ama aynı zamanda ikinci derecede bilarez olarak kendisinden aşağıda olanlara da iltifat etmeği mümkün kılar. Bu kul ise devamlı olarak bir korku içerisinde olup yanlızca asaleten ve bizzat istenmekte olan asıl maksadına yönelmeği ister. Fakat bu korku devamlı olarak kalbinde olur dışarı çıkmaz. Zaten İmam Ali (Allah'ın selamı ona oslun) müminleri "Üzüntüsü kalbinde sevinci ise yüzlerinde." diye tanıtmıştır. Ama yine maslahat gerektirdiğinde Hz. İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) Cabir'in naklettiği hadiste olduğu gibi bazen de onu açıklıyarak dışarı vurur.

İşte müminin en güvenilir kardeşlerinden kaçmasının anlamı budur. Buna göre Allah-u Teala'yla yönelerek diğerlerinden beri olmazsa halkla haşr-u neşri Hak Teala'ya yaklaşmak için araç kılma. Çünkü sen henüz tabii istek ve nefsin beşer cinsi ile üns kurma sevgisi elinde esirsin. Bu yöne yöneldiğin takdirde nefse kul olursun; nefis için razı ve onun  için gazap edersin. Böylece de Hak Teala'ya kul olmak şerefinden çıkarsın, oysa Hak Teala Kuran-ı Kerim'de, "Cin ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım" buyurmuştur.

Bununla birlikte işini sağlamlaştırmak için ertelediğinde, zamanı geldiğinde seni o işe muvaffak kılması için Allah Teala'ya tevekkül edin. Tembellik ve ihtiras  yüzünden meydana gelen gecikmeden kurtulmak için işini öne geçirerek hulus-u niyyetle ve Allah Teala'nın rızası gereğince yapabilmen için yine o'na tevekkül et. Bir işi hemen yapmak veya ertelemek hususunda Allah Tealaya tevekül ederek doğru bir sebebe dayanan bir şahıs  muhsindir, muhsinlere de bir korku yoktur. Böyle bir şahıs her iki durumda da Allah Teala'nın rızasını kazanabilir.

Hem amel etme ve hem de ameli terketmeyle Allah Teala'nın rızasını kazanan bir kul ise sürekli olarak Allah Teala'ya doğru hareket etmektedir. Allah Teala'nın ise kapısına gelen, O'na yönelen birisini kendisinden uzaklaştıracağını düşünmek dahi yersizdir; böyle bir şey O'nun şanına yakışmaz.

Şunu da belirtmeliyiz ki bir çok mümin kardeşlerimizin sandığı  gibi Hak Teala'ya yaklaşmanın yolu; sadece namaz kılmak, oruç  tutmak, Kur'an okumak-öğrenmek ve dua edip ziyaretlere gitmek gibi bilinen belli - başlı ibadetlerle meşgul olmak ve bunun dışındaki her şeyin faydasız olup ömrü zayi etmek olduğu düşüncesi dargörüşlülük ve yanılgıya kapılmaktan başka bir şey değildir.

Bilmelisin ki, şeriatın asıl maksadı mükelleflerin basiretini takviye edip onların tam bir basiret ve marifetle itaat etmelerini sağlamaktır. O halde basireti güçlendirip, bilinci çoğaltan her şey şeriatın amacına dahil olup olumlu  bir iştir. Saydığımız ibadetlerle iktifa edip, onlardan öteye geçmemek insanın dargörüşlü olmasına sebep olabilir; bilinçleri vakit, kıble ve benzeri şer'i konulardan öteye geçmez. Bu yüzden de din konusunda onu aldatmak isteyen ins-u cin şeytanları kolaylıkla onu aldatabilirler. Bu da şeriatın hedefleriyle çelişmektedir.

Aksine alış-veriş gibi işlerle topluma katılarak soru, cevap, konuşma tarzı gibi çeşitli hususlarla ilgili adabı ve ince noktaları da öğrenerek bunları da ibadet ve zikirlerine ekleyen bir kimse, gerçek ve kamil bir kişiliğe sahiptir. Vicdan ve tecrübe de  buna en büyük şahittir.

Doğal  bilimler sınıfına giren her bir mesleği  öğrenmek insana aklî konuları kavramakta yeni kapılar açar. Bu da Allah Teala'nın akli bilgileri hissi bilgilere; uhrevî işleri dünyevi işlere bağlantılı kılmasından kaynaklanır. O halde uhrevî işlere dünyevi işler olmaksızın ulaşmak isteyen kimse bu hedefe ulaşamaz. Çünkü Allah Teala uhrevi işlerin kamil olmasını dünyevi işlere bağlı kılmış, ahirete ulaşmak için amaçlanan dünyayı da ahiretin bir parçası saymıştır. O halde dünya hakkında gelen kınamalar buna şamil olmaz. Bu yüzdendir ki hadisi şerifte "Ahiretini dünyası için terk eden kimse lanetlenmiştir;" denildiği gibi "Dünyasını ahireti için terkeden de lanetlenmiştir." diye nakledilmiştir.

Açıktır ki, terkedeni lanetlenen dünya, ahirete ulaşmaya vesile olan dünyadır. Bu ise gerçekte ahiretten sayılır ve onu terkeden gerçekte ahireti terketmiş sayılır. Ama kınanan dünya ise ahirete ulaşmaya vesile olmayan boş dünyadır.

O halde ilk bahsi geçen dünya, ahirete ulaşmak için gereklidir. İnsanı Allah'a yakınlaştıran dünya işleriyle uğraşmak bilinci arttırıp basireti güçlendirmektedir. İşte ticaret konusunda geçen "Ticaret aklın yarısıdır" şeklindeki hadisin manası budur. Yine ayrı bir hadiste; "İbadet on kısımdır, bunların dokuzu ticarette biri ise diğer itaatlerde karar kılınmıştır." denildiğine rastlıyoruz. Bunu Peygamberimizin (s.a.a) bisetten önce Şam'a ticaret için gitmesi veya diğer peygamberlerin (Allah'ın selamı onlara olsun) ticaretle meşgul olmaları da bunu teyit ediyor. İnsan bütün kemallerden yoksun olduğu için bu kemallerin hepsine muhtaçtır. Her şeyin bir konuda menfaatı vardır. Hepsi de birlikte aklın kemaline, bilinç ve basiretin çoğalmasına yardımcı olur. Her bir şahıs kendi nasibine ulaşabilmesi için ilahi hikmet gereği bu kemallerin tüm alemde dağınık olup, bunların bir çoğunun ise halkın dilinde dolaşıp yaygın olmasını gerektirmiştir.

Bu yüzden hikmetli sözün, söyleyenin kim olduğuna bakmaksızın alınması emredilmiş ve hatta Ehl-i Beyt (Allah'ın selamı onlara olsun) "Hikmeti münafıktan bile alın veya ilmi büyüklerin dilinden öğrenin" diye buyurmuşlardır. Hikmete dayalı olan şeriatın hedefi her bir kulun hikmet ve marifette kemale ermesi olduğundan dolayı Allah Teala hikmete ulaşmanın kolay olması için onu tüm alemde yaygınlaştırmış ve aktarıcısına bakmadan öğrenilmesini emretmiştir

Ehl-i Beyt'in (Allah'ın selamı onlara olsun) kendi şiilerine; "İnsanları hak ile tanıyın, hakkı insanlarla değil" şeklindeki buyrukları da bu doğrultudadır. Yine "Söylenene bakın, söyleyene değil" veya; "İki garip vardır: Biri sefihin ağzından çıkan hikmetli söz, onu kabul edin; diğeri hekim olan birisinin söylediği yersiz söz onu ise affedin" diye buyurmuşlardır. O halde tam kemale ermek sözlerden, işlerden muamele ve tecrübelerden yararlanmaya bağlıdır. Hatta Ehl-i Beyt (a.s): "Akıl tecrübeleri hıfzetmektir ve tecrübelerin en hayırlısı ise sana öğüt olanıdır. Ve tecrübe kazanılan bir ilimdir" diye buyurmuşlardır.

Geçmiş asırlardakiler hakkında yaptığımız araştırmalar ve edindiğimiz tecrübeler gösteriyor ki, bazı kardeşlerin tavsiyelerine uyup sadece bilinen bazı ibadetlerle yetinmek genellikle dar görüşlülük ve bilinçsizliğe yol açıyor, sonuçta ise sahibinin ilerleyip yüksek makamlara ulaşmasına engel oluyor. Bu yüzden bunun da insanların yüksek makamlara ulaşmasına engel olmak için şeytan'ın hazırladığı diğer bir tuzağı olduğunu söylemekte yarar vardır.

Daha önce açıkladığımız "Her şey kendisinden daha zor olan başka bir şeye oranla kolaydır" ilkesinin yararlı olduğu bir diğer yer de dünya ve dünyevi hal ve olayların kıyamet olay ve hallerine göre çok küçük olması konusudur. Allah'a yönelen bir kimse dünya gamlarını kalbinden çıkarmalıdır. Ne dünyayla ilgili olan bir şeyin ona gelmesiyle sevinmeli ve ne de dünyevi bir şeyi kaybetmekle üzülmelidir. Kendi kendine dünyanın fani olup zayil olduğu ve çabucak değiştiğini, bir halde kalmadığını düşünüp akıllı birisinin bunlara gönül veremiyeceğini ve hatta bunların hiç bir değer taşımayan boş şeylerden ibaret olduklarını bilmelidir.

Ayrıca eğer dünyanın kendiliğinden bir şey olduğunu bile farz etsek ki zaten Şeyta'nın da insanları bu vesileyle aldatır fakat bu Allah-u Teala'nın kendi velileri için seçtiği daha güzel uhrevi lezzetlere oranla hiç bir şey sayılıp onunla mukayese bile edilemez. Buna göre dünyanın eğer bir güzelliği olduğunu farzetsek bile, ancak kıyametteki güzellikle karşılaştırıldığında küçülüp, yok olup gidecektir.

Eğer doğru bir şekilde düşünmeye devam edecek olursanız dünyaya, ahirete ulaşmak için değil fakat dünyanın kendisi için yönelen bir kimsenin gerçekte sırf yokluğa ve zail olup giden batıl bir şeye yönelmiş olduğunu anlarsın.