Cevşen Serisi 1

 

Kitabın Orijinal Adı

Bist Mesele

Yazarı

Seyyid Ali Hüseyni BOTİ

Türkçesi

Üveys Ali NEZİROĞLU

Dizgi

M.ALİ MUHACÎR

Baskı: 2002

 

İsteme adresi

Ferec yayınları / Zufurstr 20

90443 Nürnberg /ALMANYA

Tel: 0911-26690 Faks: 0911 - 265724


 

ÖNSÖZ

 

Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selam, efendimiz Muhammed'e (s.a.a) ve onun temiz Ehlibeyt'ine olsun.

Bilindiği üzere yerinde incelenip, araştırılması gereken konulardan biriside, İslam camiasında şekillenmiş olan mezhep ve fırkaların değerlendirilmesi mevzuudur. Pey­gamber efendimizin (s.a.a) de "Ümmetim yetmiş üç fır­kaya ayrılacak ve bunlardan sadece bir tanesi kurtulu­şa erecektir." diye haber verdiği bu konu her alanda tüm yönleriyle kendini göstermektedir.

Bu münasebetle, dindar olan her şahsın, taklitten uzak tam bir gerçeklikle hakkı bulması ve bu hakla amel ede­bilmesi için söz konusu mezhep ve fırkaların düşünce ya­pısını da tanıması gerekir. Zira Allah'u Teâlâ basiret te­meline dayalı hareket etmeyi, yaşam tarzım bağımsız ola­rak seçebilmeyi kendi kulları için benimsemiş ve tavsiye etmiştir.

"Deki; işte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a davet ederiz."(Yusuf: 108)

Şüphesiz hür irade sahibi her insanın, basiretli bir şe­kilde Muhammed'i düşünmesi, Muhammed'i görüş ve söylemlerle hareket etmesi, aziz ve yüce olmasını kaçı­nılmaz kılar. Eğer şahıs, muhtelif görüş ve düşüncelerden kopuk, habersiz bir biçimde yaşarsa ilahi yolda ilerlemesi oldukça güç bir hal alır.

Kur an’ı kerim, sözleri işitip en güzeline uyan kimse­leri övmüştür. Bu övme insanları, değişik fikir ve dü­şünceleri öğrenip tanıdıktan sonra, gerçek olan hak yolu basiret ile seçmeye teşvik etmek olabilir.

Yukarıda belirttiğimiz nokta, insanın doğru yolu seçe­bilme ve benimsemesi aşamasıydı. Tebliğ konusu ise yu­karıda değindiğimiz konudan daha hassastır ve sorumlu­luk gerektirmektedir.

Bir din öğreticisinin basiret ve hikmet temeline dayalı olarak gerçek olan hak mektebi savunabilmesi için çeşitli görüş, mezhep ve fırkaların inançlarını ilkeleriyle birlikte derinlemesine bilmesi gerekir.

Kitabımız bu doğrultuda Kum ilim havzası, tebliğ eğitimi merkezi "Mezhep ve fırkalar araştırma grubu" için kaleme alınmıştır. Bu çalışmanın, İslami mezhepler üzerine tartışmalar yapılabilmesi için atılan somut bir adım ve açık durumda bulunan bir kapı olduğuna da vurgulayabiliriz.

Kitabın hazırlamasında bir çok kaynak eserden yararlanılmıştır. Özellikle de üzerimde büyük emeği bulunan babam merhum Ayettullah Seyyid Halil Hüseyni'nin (k.s) yapıcı   görüşlerinden,   Ayettullah   Sübhani  ve   Hazreti Ayetllah Uzma Mekarim Şirazi'nin (Allah varlıklarını üzeri­mizden eksik etmesin) eserlerinden önemli ölçüde istifade edilmiştir.

Tevfik ve başarı Allah'tandır.

Seyyid Ali Hüseyni BOTİ

3/3/1379 Şemsi.

M.2000


ÖNCELİKLİ KONULAR

 

İSLAM DÜNYASININ BİRLİĞİ BİR SLOGAN DEĞİL BİR GEREKSİNİMDİR.

Kur'an'ı Kerime dikkat eden, pak nebevi metodu ince­leyen ve İslam tarihini başlangıç itibariyle iyiden iyiye bi­len birisi, ilahi risalet görevinin yıkıcı husumet hastalığıy­la, İslam ümmetinin önceki ümmetlerin yapmış olduğu hatalara düşmemesi için nasıl amansız bir mücadeleye gi­riştiğini ne denli bundan sakındırdığım görecektir.

Kur'an'ı Kerim, büyük facialarla sonuçlanan düşman­lık ve ihtilaflara değinerek şöyle buyuruyor; "Allah'a ve resulüne itaat edin ve sakın birbirinizle çekişmeyin, sonra gevşekliğe kapılır dağılırsınız, ardından gücünüz gider..."(Enfal: 46) Böylece Allah, ihtilaf ve çekişmenin güç kaybı­na, korku ve zayıflığa yol açacağını, bildiriyor. Öte yan­dan büyük bir nimet olan birlik ve beraberliği hatırlatarak şöyle buyuruyor; "Topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ayrılığa düşmeyin ve Allah 'in üzerinizdeki nimetini anın. Sizler birbirinizin düşmanı iken kalplerinizde bir uz­laşma meydana getirdi.”(Al-i İmran: 103)

Acaba bütün Müslümanlar İslam ümmeti adı altında Kur'ân'ın izzet kazandıran bu emri ile hareket etmiş ve­ya ediyorlar mı? Acaba! İslam'ın tüm ferdi, siyasi ve sosyal emirlerini kendi günlük yaşantılarında mümin bir sıfat kazanabilmeleri açısından "İzzet ancak Allah, Resulü ve müminlerindir."(Münafikun: 8) Ayetine uygunluk sağlaması için bir çaba sarf ediyorlar mı? Yoksa Allah korusun dağılıp par­çalanmış nefsi arzu ve isteklerine uyanı kabul, uymayanı veya uyulmasında zorluk çekileni ise reddetme gibi bir zihniyetle, hiçte meşru sayılamayacak yönetimler altında kendilerinden oldukça farklı bulunan kafir ve fasıkların emri altına mı girmişler? Bu sorunun cevabını siz değerli okuyucularımıza bırakıyoruz.

DİNDE İHTİLAF VE DÜŞMANLIĞIN SEBEBLERİ

İhtilaf ve düşmanlığın köklü pek çok sebepleri olabilir. Ama genellikle iki nedenden kaynaklanırlar:

a- Nefsi arzular: Kibir, gurur, kendini beğenmişlik, kıskançlık, cimrilik ve maddiyat özlemi. Kısacası, "Allah ' korkusundan yoksun olma" gibi bir başlık ile özetleye­biliriz.

b- Cehalet ve bilgisizlik: Dini tanıyamama ve körü körüne başkalarını taklit etme unsuru, dinde ihtilafa yol aça­cak sebeplerden bir diğeridir. Doğru algılanabilirse ihtilaf ve ikiliğe din ve şeriatta yer olmaz. Kur'an'ı Kerim, bir çok yerde değindiğimiz bu iki noktaya işaret etmiştir.

Hz. Ali (a.s) de şöyle buyuruyor:

"İnsanlar bilmedikleri şeylere düşman kesilirler"([1])

Dünyanın gidişatını değiştiren, yüzyılımızın arifi, ta­buları yıkan İmam Humeyni (r.a)'in de bu konuda oldukça manalı bir ifadesi vardır ki şöyle buyuruyor: "Eğer bü­tün Peygamberler tek bir zamanda yaşasalardı, arala­rında en ufak bir anlaşmazlık ve ihtilaf söz konusu ol­mazdı " Bunun tek nedeni de yukarıda belirttiğimiz ceha­let ve takvasızlığın enbiyanın mukaddes benliğinde bu­lunmamasıdır.

ÜMMETİN BİRLİĞİ NE ŞEKİL VE NASIL MÜMKÜN OLABİLİR

Bazen şöyle bir soruyla karşılaşılabilir; Acaba bu denli değişik ahlak, akıl sahipleri ve bilgili insanlarda da ol­dukça fazla görülen fikir ve inanç farklılıklarına rağmen, daha da açacak olursak, böylesi dil, renk ve ırklara sahip olan ümmetin bir çatı altında birleşmesi mümkün olabilir mi?

Bu sorunun cevabını aydınlığa kavuşturabilmek için ümmetin birliğinden kastın ne oluğunu sormak gerekir. Kesinlikle şahsi arzu ve isteklerinde bir bütün olmala­rı beklenilemez. Çünkü insanların ahlak, zekâ ve idealleri göz önünde bulundurulursa bunun imkânsız olduğu görü­lecektir. Burada asıl kast edilmek istenen din ve şeriatta bir bütünlük oluşturma istemidir ve bu ise belirtilmiş olan ölçülere tutunmakla mümkün olabilir. Zira Dinden mak­sat, ilahi fıtrat üzere yaratılan insanın bu fıtrata uygun olan gerçek ve hak yolda yer alma gereksimidir. "O halde bir hanif olarak yüzünü dine yönelt Allah'ın insanları kendi fıtratı üzerine yarattığı fıtrata,"(Rum: 30) Öte yandan yara­tıcı ve emir verici olan Allah'tan başkası değildir. "İşte bu sizin ümmetiniz Tek ümmet ve ben sizin rabbinizim! Artık benden sürekli olarak korkun."(Mü’minun: 52)

BİRLİK NASIL OLUŞUR

Müslümanlar, içerisinde batılın bulunmadığı, hiç bir yolla batılın kendisine sızamayacağı "Ona ne önünden ne de ardından batıl yanaşamaz...”(Fussilet: 42) hiçbir tahrif elinin de ona uzanamayacağı "Şüphe yok ki Kur'ân'ı biz in­dirdik ve koruyucusu da bizleriz.”(Hicr: 9) mukaddes Kur'ân'ı kerime, onun açıklayıcısı olan Resul-i Ekrem(s.a.a)'in sünnetine ve Ehl-i beyt'e sahiptirler.

Hiçbir şeye muhtaç olmayan tek bir ilaha inanır, Pey­gamberleri Hz. Muhammed bin Abdullah'ı vahyin emin ve koruyucusu bilir, Kur'ân ve sünnete itaatte bulunur, Ehlibeyt(a.s)in yüce makamını itiraf eder, aym kıbleye yönelerek namaza dururlar. Ayrıca birçok helal ve haram konusunda da ortak görüştedirler. Ama bazı ilmi ve mez­hebi ayrıntılarda görüş farklılıklarına varmaları doğal bir hak ve ilmi tartışmaların kaçınılmaz özelliklerindendir. Bundan dolayı, görüş ayrılıklarının hiç bir surette bu ümmetin evlatlarım tefrikaya düşürecek boyutlarda ol­maması gerekir.

Peygamber (s.a.a) ve onun Ehl-i beyti'nin bulunmadığı ve şeriat hükümlerinin direk olarak onlardan öğrenilme­sinin imkânsız olduğu bir dönemde, şer'i hükümlere on­ların bize öğrettiği şekliyle ulaşabiliriz. Bu yoldaki tek a-zığımız ise kitap, sünnet ve o yüce insanlardan öğrendi­ğimiz kurallardır. İşte tam bu noktada Özelliklede sosyal yaşam dairesinin genişlemesi, yeni oluşumlar, ortaya atı­lan yeni iddialar ve yeni konuların ortaya çıkmasıyla mezheplerin ilmi ve fikhi görüş ayrılıkları şekilleniyor.

Bu durum ilmi bir gerçek olmakla beraber zorunluda olsa içtihad babında kendini gösterir. Çünkü müçtehitlerin tüm "gerçek şer'i hükümleri" eksiksiz olarak elde etmeleri mümkün değildir. İçtihad eden birisi bazen doğru bir hüküm elde ederken bazen de edemez. Müçtehit şer'i kurallar dâhilinde hareket ettiği müddetçe sorumluluk altına girmez, aksine kendisine mükâfat bile var elbette İslam dünyasının önde gelen âlimleri, içtihad kapısının açık olmasını fırsat bilerek, tek kaynak olan Kur'ân ve sünnet ışığında ilmen kabul edilmiş usul dâhilinde yapılacak araştırma ve tartışmalarla bu sorunu genel kural ve başlıklar altında belirleyebilir, yine Kur'ân ve sünnet çerçevesinde taassuptan uzak, yersiz polemiklere girişmeksizin, asılsız fikir ve eğilimlerden kaçınarak, za­yıf hadis ve senetsiz rivayetleri gerçeklerinden ayırt ede­bilir ve söz konusu ihtilafı sorunlarını geride bırakıp tam bir görüş birliğine varabilirler.

Böylesi bir yaklaşım ve yöntem düşünülür veya uygulanırsa bir diğerinin fikirlerini benimsemeseler dahi, en azından birbirlerini hoş karşılar ve tüm bu görüş ayrılıklarına rağmen karşılıklı saygı anlayışla tek bir safta yer alabilirler.

Örnek vermek gerekirse;

Eğer Hanefi mezhebi uleması, İmamiye Şia'sı ve Şafii mezhebi müntesiplerinin, kazanma gücü bulunan şahısla­rın zekâttan yararlanamayacağı veya bedenden kan sız-masıyla abdestin bozulmayacağı fetvalarım içeren ve bunların sahih deliller ile gerçek sünnete uygun olduğu şeklindeki beyanatlarıyla karşılaşırlarsa,  her ne kadar kendi mezheplerinde bunun aksi ise de, söz konusu durum herhangi bir sorun yaratmayacaktır.

Aynı şekilde. İmamiye Şia'sı ve Hanbelî mezhebinin namazdaki birinci teşehhüdün vacip olduğuna dair delil göstererek vermiş oldukları fetva, diğer mezheplerce va­cip olmamasına rağmen, onların nefret ve hışmına uğra­yacağı anlamına da gelmez.

Yine aynı duyarlılıkla hareket edilirse, cemaat nama­zını farz bilen Hanbelî mezhebine, bu hükmü farz olarak değil de müstehap olarak kabul eden Şia, Şafii, Maliki ve Hanefi mezhepleri tarafından herhangi bir sataşma söz konusu olmayacaktır.

Allah'u Teâla'nm da razı olacağı bu tarz devam ettiri­lirse, İmamiye Şia'sının, Kur'ân ve sünnetten kâfi deliller göstererek, bu delillere dayandırdığı ve şartlan oranında helal sayılabilecek muta nikahı ve yahut din, can, mal ve haysiyetin korunması için, yapılan araştırmalardan sonra vacip olabilen takiye mevzusu ki, bunların hepside kitap, sünnet, akli delil ve müminlerin yaşantılarına bakılarak kabul edilmiştir, diğer bir mezhep mensubu veya uleması tarafından doğru kabul edilmese bile herhangi bir sorun yaşatmayacaktır. Çünkü bu fetvaların kaynağı ve çıkış noktası İslam ulemasının, kabul ettiği bir kaynaktır.

Kur'an, sünnet ve gerçek temel esaslar göz önünde bu­lundurularak şer'i hükümler çıkarmak, İslam'ın gerçekle­re ulaşabilmek için vesile kılıp, tasvip ettiği ilmi bir konu ve meşru bir yöntemdir. Bütün İslam âlimleri ve araştır­macılarının da, böylesi bir yöntemi esas alarak, bu şiar paralelinde çalışmaları gerekir. Böyle bir tutum sergile­mek yüce dinimizin, büyük ilim erbabı şahsiyetleri ve sönmeyen parlak yıldızları tarafından, caiz görülmüştür ve (Dörtten az veya çok gibi bir sınırlamayı) kabul etmemişlerdir. Bu münasebetle çağımızın hür düşünürlerinden "Mısır el- Ezher Üniversitesi" yüksek öğrenim kurulu başkanı değerli alim şeyh Muhammed Şaltut, Şia'nın da hüküm çıkarma konusunda kabul gördüğü kaynaklara dayanarak, dört Ehl-i sünnet mezhebine hitaben yayınlamış olduğu fetvasında İmamiyc şiasının da diğer mezhepler gibi taklit edilmesinin caiz olduğunu belirtmiş ve bu fetvası yine aynı üniversitenin öğretim görevlisi olan Dr. Şeyh Muhammed Fehham tarafından da teyit edilmiştir.

Şeyh Şaltut; Halkın bir kısmı, Müslüman bir şahsın sağlıklı bir şekilde ibadet ve İslam hükümlerini uygula­yabilmesi için dört mezhepten birine tabi olması gerekti­ğini söylüyor. Acaba siz bu konu hakkında ne düşüyorsu­nuz? Diye kendisine yöneltilen soruya verdiği yanıtla ta­rihi sayılabilecek fetvasını vermiş oldu: Caferi adıyla meşhur olan Şia'nın oniki imam mezhebi, diğer mez­hepler gibi hak ve ona uymak diğer Ehl-i sünnet mez­heplerinden birine uymak gibi caizdir."

Evet, eğer bu şekil İslami ve meşru bir üslup ile olay­ların üzerine gidilir ve bu tarzda bir yaklaşım kullanırsa ve bunda da ısrarlı olunur ise ıslah edici alimler ve bir ta­kım Müslümanlar, ayet ve rivayetlerden yola çıkarak ve hiçbir aykırılık taşımadığı halde kabul edilir bir üslup kullanmalarına rağmen inandıkları "recat"([2]) akidesinden dolayı bu derece rencide edilmezdiler. Yine eğer Allah tarafından da kabul görülen bu yöntem örnek alınırsa Müslüman âlimlerce büyük bir çoğunluğunun ayet ve ri­vayetlere dayandırıldığı, yöneltilen sorulan incelikle ce­vaplandıran, şüpheleri bertaraf edip sorunları kökünden çözen "beda"([3]) konusunun böylesi eleştiri ve saldırılara maruz kalmaması gerekirdi. Eğer bazı Müslümanlar, el­deki rivayet ve hadislere uygun olarak "sakaleyn" hadi­sine inanıyor ve fıkıhta da Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i beyt'ini taklit ediyorlar ise beşinci mezhep adı altında onlardan kaçmamak gerekir.

Yüce Allah'ında hoşuna gidecek bu haklı yaklaşımla sevgi ve nefretin ölçüleri belirtilir, usuli ve dini kurallar ile Kur'ân'ı Kerim ve Peygamber(s.a.a)'in sünneti çerçe­vesinde "Meselelere"([4]) yaklaşılırsa, ümmetin birliği sağ­lanmış olur ve bu birlik karşısında hiçbir bağnaz düşman tutunamaz.

Bu haklı görüş ile yazmış olduklarımız konunun sadce bir bölümünü oluşturuyor.

BİRLİĞİN ODAK NOKTASI

Sosyal alanda uzlaştırıcı olan hak ve adalet taraftarı her bireyin, ümmeti birliğe sevk edecek yollan bulması ve yapabildiği kadarıyla da bunda ısrarlı olması gerekir. Böylelikle insan suratlı şeytanların küçük ve ehemmiyet­siz sayılabilecek meseleleri büyük göstermelerine fırsat verilmemiş, çamurlu suda balık avlamaları engellenmiş olacaktır.

Şu noktayı hatırlatmak gerekir ki; Burada istenilen sı­radan bir birlik ve beraberlik değil, sadece hak etrafında olması arzulanan bir beraberlik ve ittifak isteğidir. Kur ân'ı Kerim 'in "Topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarı­lın ve sakın ayrılığa düşmeyin..." ayetiyle bu birlik ve beraberliğin ölçüsü belirtilmiştir. Uzlaştırıcı şahsiyetlerin de bu beraberlik için ölçü aldıkları tek şey hak eksenin­de olması ölçüsüdür.

Kur'an-ı Kerim ve Peygamber (s.a.a), bazı çözümleri belirterek ümmeti ihtilafa düşmemeleri için uyarmıştır.

İki temel çözüm

1-        İslam ümmetinin fikir ve şer'i ihtilaflarını hallede­bilecek temel esaslardan ilki Kur'ân-ı Kerim ve sahih sünnettir. Yüce kitabımız; "...Eğer bir konuda anlaşmaz­lığa düşerseniz, artık onun hükmünü Allah ve resulüne bırakın..."(Nisa: 59) diye buyurmaktadır. Bunun dışında daha birçok ayet ve rivayetlerde de bu konuya işaret edilmiştir.

2-   İkinci temel esas ise, belirlenen şartlara haiz olan emir sahibi "Veliyi emr" dir ki; Peygamber (s.a.a) efen­dimiz tarafından direk, vahyin diliyle ise şahsen veya sıfatlarla belirtilmiştir. Veliyi emr ise, kitap ve sünnetle amel ederek şeriat emirleri çerçevesinde ümmetin masla­hatı için bir gözetleyicidir.

Kur'an-ı Kerim; "Allah'a resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz... "(Nisa: 59) diye buyurmaktadır. İlahi vahiy, ümmeti oluşturan bireylerin heva ve heveslerine yenik düşebileceği, kitap ve sünnet'in anlaşılmasında gö­rüş ayrılığına sahip olabilecekleri varsayımını göz önünde bulundurarak, böylesi anlaşmazlığın yaşanmaması için Kuran ve sünnet dışında Veliyi emir gibi yüce bir olgu­yu, bu iki unsurun doğru anlaşılabilmesi ve hükümlerinin tüm boyutları ile icra edilebilmesi doğrultusunda bir gö-zetleyici olarak karar kılmıştır. Ayrıca mukaddes şeriat, kendisine baş vurulması ve itaat edilmesini her asır itiba­riyle Müslümanlar için vacip kılmıştır. Bunun neticesinde Veliyi emir esas alınarak perakende durumundaki görüş ve fikir ilkeleri masaya yatırılır, ortak bir sosyal, siyasi platform İslami kamuoyuna hâkimiyet sağlayabilir.

Bu konuya ilişkin olarak kabul edilir mütavatir birçok hadis, sahih bilinen kitaplarda mevcuttur. Bunlardan, Hz. Peygambere (s.a.a) ait meşhur şu hadis ki şöyle buyuru­yor; "Kendi zamanın imamını tanımayan cahiliye ölü­mü üzere ölmüştür." Ve bir başka hadiste ise; "Her kim kendi zamanının imamı ile biatleşmeden bu dünyadan göçerse cahiliye ölümü üzerine ölmüş sayılır." buyur­maktadır. Yine aynı şekilde Peygamberin (s.a.a) Kur'ân ve Ehl-i beyt'e itaat edilmesi hususunda buyurdukları "sakaleyn" hadisi de bu konuyu teyit eder niteliktedir.

BİRLİĞİN FAKTÖR VE ETKENLERİ

a- İhtilaf ve ayrılığa yol açacak işlerden kaçınıp, birli­ğe götürecek alanlar oluşturmak Bunlardan bir kaçını şöyle özetleyebiliriz; İlim ve bilgi üretiminin artırılması, cehalet ve bilgisizliğin yok edilmesi, mantıksız kuru ta-assupçuluktan kaçınılması, alim ve aydın kimselerin bir­birleriyle irtibatta olmaları ve kardeşçe söyleyişler ger­çekleştirmeleri, körü körüne taklitten uzak durulması, or­tak görüşlerin genişletilmesi, takvaya riayet etmekle nefsi arzuların terk edilmesi, taraflarca kutsal kabul edilenlere töhmet ve iftira edilmesinden şiddetle kaçınılması ve mu­halif görüşlere alçak gönüllülük örnek alınarak tahammül edilmesi vb...

Kur'ân-ı Kerim ve şeref arz eden hadisler böylesi ko­nuların analizinde çok dakik ve ilham verici bir tavır içe­risindedirler. Pek çok kez bu duruma dikkat çekerek be­yan etmişlerdir. Mesela; Haşr süresinin on dördüncü ayeti tefrikaya yol açan sebeplerden birinin cehalet ve bilgisiz­lik olduğunu şu sözlerle bildiriyor; "...sen onları toplu sanırsın. Oysa kalpleri dağınıktır. Bu onların aklını kul­lanamayan bir topluluk olmalarındandır.” Ayeti Kerim'e, bu münasebetle bazı insanların her ne kadar dış görünüşlerinde daha değişik bir görüntü içerisinde olsalar bile ayrı olduklarım, tefrika, gizli nifak ve gönüllerin pe­rakende hale gelmelerini cehalet ve bilgisizliğin bir ürünü olduğunu vurguluyor. (Kalpleri dağınıktır. Bu da onların bilgisizliğindendir.) Çünkü Cehalet şirke düşmeye, şirk dağılıp parçalanmaya, dağılıp parçalanmak ise yenilmeye neden olur. Bunun tam tersi olan ilim ve bilgi ise, inançta tevhide, tevhidte ittifak ve birliğe götürür. Bu da bir nevi zaferler kazanmanın ilk adımıdır.

b- Dini ve ilmi meseleler hususunda Allah ve resulü (s.a.a) tarafmdan belirtilen ölçülere uymak;

Örneğin; Salt İslami anlayışın belirlenmesi için göste­rilen en önemli ölçü Kur "ân ve sünnettir. Muhammed (s.a.a) ümmeti müntesiplerinin inanç, ahlak, edep ve her türlü işlerinde kitap ve sünneti ölçü alarak düzeltmeleri ve pratikte uygulamaları gerekir. Kendileri veya başkala­rının fikri görüşlerini esas alarak Kur'ân ve sünneti buna göre değerlendirmek, yapılabilecek en büyük yanlışlık olacaktır. Söz konusu ölçüler kayda alınmaksızın yapılan işler, doğru yoldan saptıran bir hata olduğu dile getirilme­lidir.

c- Dini hükümlerin belirlediği emir sahibine itaat etmek;

Acaba Allah resulünden (s.a.a) sonraki emir sahibi kimdir?

Gerçi bu sorunun cevabını imamet ve hilafet konusun­da ele almamız gerekir. Ama şimdilik bu kadarını söyle­yebiliriz ki; günümüzde Veliyi emir derken "Adil, güncel meseleleri iyi bilen, belirlenen şartlara uygun ve İslam toplumunun idaresini yapabilecek kapasitede olan âlim" in kastedilmek istendiğini anlıyoruz. Her ne kadar Ehl-i sünnet uleması "Velayeti fakih" başlığı altında bu teoriyi incelemeyip irdelememişler ise de, imkân ve şart­lar dâhilinde bu görevin âlim ve fakihlerce üslenilmesini şart koşmuşlardır.([5]) Bu sebeple günümüz Müslümanları­nın bakış açısıyla şer'i emirden kastın velayeti fakih, ol­gusu olduğunu söyleyebiliriz. Şia'nın velayeti fakih ma­sum imamın naibidir şeklindeki inancını kabul etmesi, Ehl-i sünnet'in ise böyle bir inancının bulunması farklılı­ğına rağmen.

d- İslam ümmetinin birliği için oldukça önemli sayıla­bilecek faktörlerden birisi de; Allah resulünün (s.a.a) Ehl-i beytine duyulan sevgidir.

Nitekim Kur’an ve Peygamberi seven bir kimse Ehl-i beyti de sevmekte ve onlara özel bir saygı göstermekte­dir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim ehli beyte sevgi beslenilme­sini risalet görevinin bir karşılığı olarak farz kılmıştır.1 Peygamberin (s.a.a) sahih ve mütavatir sakaleyn hadisi de onları Kuran ile eşit göstermiştir. Ehl-i beyt öyle kimse­lerdir ki; Tathir ayeti onlar hakkında indirilmiş, yine hak­la batılın ayırt edilmesi için onlar ölçü karar kılınmıştır.

e- Birliğin gerçekleşmesinde etkili olabilecek diğer bir faktör ise; üzerinde görüş birliği sağlanan konuları esas kabul etmek, diğer yan meseleleri ise ikinci plana bırak­maktır.

Mesela; Herkesin kabul ettiği gibi, her kim olursa ol­sun tüm insanlar dünya ve ahirette yapmış oldukları iyi ve kötü işlerden kendileri sorumludur. İster şu anda yaşayan­lar olsun, ister yüzyıllar sonra doğacak olanlar olsun, is­ter Peygamber (s.a.a) in ashabı olsun, ister tabiinden olsun hiç fark etmez, istisnasız her kes bu yasa karsısında bir­dir. Haklı veya haksız bir kişiye duyulan sevgi, yapmış olduğu hatayı görmezlikten gelmemize ve kurallar kar­şısında şahsım kayırmamıza ve yahut istisna göstermemi­ze neden olmamalıdır. "Bu kaide ve kural doğrudur. Ama filan şahıs veya şu bu kişiler dışında, " diyerek bir ayınm yapmamalıyız. Bunun için herkesçe kabul görülen söz konusu kural ölçü alınırsa ümmeti birlik ve beraberli­ğe götürecek yolda aktif bir adım atılmış olacaktır.

Allah resulü (s.a.a)'de şöyle buyurmuştur: "Ümmetim delalet ve batıl üzere bir araya gelmez."

f- Özel bir grubun rivayetlerinin aksine üzerinde ittifak edilen hadisleri kabul etmek, ümmeti birleştirebilecek et­kenlerden bir diğeridir;

Örneğin: "sakaleyn" hadsini incelersek, bu hadiste Kur'ân ve Ehl-i beyt (a.s) yönlendirici iki senet olarak be­lirtilmiştir. Değişik mezheplere mensup kişiler bu hadisi rivayet etmiş ve görülen o ki resulallah (s.a.a)da bu hadisi söylemiştir. Ama bunun karşısında daha başka yollarla özel bir fikir veya mezhep sahipleri tarafından "sakaleyn " hadisiyle muhalefet arz eden rivayetler geti­rilir ve delil gösterilirse, bu surette o rivayetin itibarı şüp­he altına girmiş olur ve böyle bir durumda da üzerinde it­tifak edilen hadise başvurulması gerekir. Buna benzer birçok konuda da ki, bunların sayısı hiçte az değildir; aynı tutum sergilenmelidir.

Değindiğimiz bu son kuralda birliğin sebeplerinden olabilecek önemli bir unsurdur. Ve ümmet bu kurallara tutunmakla sayısız birçok faydalar görebilir.

" Ve deki çalışın! Çünkü yaptıklarınızı hem Allah, hem Resulü hem de mü’minler görecektir." (Tevbe/105)

ŞİA ([6])

Arapça harflerinden oluşan Şia kelimesi, lügat itibari ile taraftar, grup, cemaat ve yardımcılar anlamına gelir.

Nuh (a.s)'un Şia'sı:"Şüphesiz İbrahim'de onun (şia'sındandı) taraftarlarındandı"(Saffat: 83)

Musa (a.s)'nın Şia'sı: "...Biri kendi taraftarlarından,(Şia'lanndan) diğeri ise düşmanın taraftarlarındandı..."(Kasas: 15)

Ali (a.s) nin Şia'sı: "Şüphesiz Ali ve taraftarları (Şi­a'sı) kurtulmuş olanlardır.”([7]) Hadiste buyrulduğu gibi,

Ümmeyeoğulları Şia'sı: "Ey Ümmeyeoğulları taraf­tarları! (Şia'sı) Eğer dine inanmıyor ve kıyametten de korkmuyor iseniz, hiç olmazsa dünyanızda hür kişiler olun. "([8])

Istılah anlamında ise Müslümanlardan olan bir fırkanın Peygamber (s.a.a) den sonra halifelik görevini üstlenen oniki imama inanıp, bağlı kalanlarına verilen adtır. Bu imamlar Hz. Ali (a.s) ve onun onbir oğludur.

Şia, enbiyaların sonuncusu olan Hz. Peygamber (s.a.a)den sonra velayet makamına bu oniki imamın geç­tiğine inanır. Söz konusu bu mezhep her asır itibariyle çe­şitli içgüdülere sahip insanın, masum ve Allah tarafından belirtilmiş olan, kişiyi hatasız bir şekilde doğru yola sevk edebilmesi için, böyle bir önderin varlığının gerekliliği inancını taşıyor.

Şia, kimi zaman tanınan ve bilinen, kimi zamanda ğaybet döneminde olup sadece halkın kendisini açıkça göremediği bu ilahi önderlerin bulut ardında saklı bir gü-   ' nesin ışıklan gibi insanlara doğru yolu bulabilmeleri için kılavuzluk yaptıkları ilkesini benimsemiştir.

Günümüzde İmam Hasan Askeri (a.s)in oğlu Pey­gamberin (s.a.a) onikinci halifesinin İmam Mehdi (a.s) nin yaşamakta, lakin ğaybet döneminde olduğu Şia'lar tarafından kabul edilmiştir. Şia " Hüküm ancak Allah'ın­dır. " Emrini, dini ve şer-i hükümlerin meşru bir yapıya oturtulması için Peygamberler ve onların halifeleri tara­fından uygulanması gerekliliğini benimsemiştir. Eğer Şia ğaybet döneminde İslam hükümetinin sürekliliği için "Velayeti fakih"i kabul ediyorsa; bu görüş belirlenen şartlara haiz olan din âliminin masum imamın naibi ko­numunda bulunması ve velayeti direkt olarak değilde ma­sum imamın velayeti ekseninde olunması gerekliliğinden dolayıdır. Bu inanç felsefesi, veliyi fakihin masum ima­mın izni ile zuhur için hazırlanmış ortam oluşturmak mantığı ile hareket etmesidir. Böyle bir yöntemin kullanılması da veli fakihin hükümetine meşruiyet sağlamış olacaktır.

Peygamber (s.a.a) Döneminde Şia ve Şiiler:

Peygamber (s.a.a) "Şia" kelimesini gerçek ve samimi Müslümanlar için kullanmıştır. Hz. Resullullah (s.a.a), "Hizbullah " (Allah'ın partisi) ve " Hayrul beriye " ( in­sanların en hayırlıları) tabirlerini " Allah'a yemin ederim ki bunlar Ali ve onun Şia'larıdır." şeklinde beyan etmişlerdir.([9]) İddia edildiği gibi Şia, siyasi otoritelerin ve­ya Abdullah bin Sebe gibi hayal ürünü şahısların kurmuş olduğu bir mektep değildir. Şia, Peygamber (s.a.a) in ya­şadığı dönemde de vardı. Ve onun ilk temel taşlarını ensar ve muhacirden olan Ebu zer, Selman, Ammar ve benzeri sahabeler oluşturuyordu.

EHL-İ SÜNNET’İN FIRKA VE MEZHEPLERİ

Günümüzde Ehl-i sünnet dünyasında dört fıkhi mezhep ikide kelami fırka yaygındır.

Fıkhi Mezhepler:

1-       Hanefiler; " Ebu Hanife " lakabı ile meşhur Numan bin Sabiti (80-151- h.) taklid ediyorlar.

2-   Malikiler; Malik bin Enes'i (95-179- h.) taklid ediyorlar.

3-   Şafiiler; Muhammed bin İdris-i Şafii (151-204 h.) taklid ediyorlar.

4-   Hanbelîler; Ahmet bin Hanbel’i (164-241 h.) taklid ediyorlar.

Yukarıdaki mezhepler ahkâm ve şer-i konularda bir­birleriyle ile oldukça fazla görüş ayrılığı ve ihtilaf içeri­sindedirler. Aynı şekilde ahkami meseleleri öğrenmek ve hükmünü belirlemek noktasında da bu durum aynıdır. Hanefi mezhebinin esası " kıyas" ve " isühsan" temeli üzerinedir. Malik ve Hanbel, hadislerin zahirini ele alır, analız ve tahlillerini gerçekleştirmeden, olduğu gibi kabul ederler. Şafii ise, hadislerin incelenmesi gerektiği mantı­ğını kullanarak, mezhebinin temel esasını bunun üzerine bina etmiştir.


EHL-İ SÜNNET FIRKALARI

1- Eşaire: Ehl-isünnetin büyük bir çoğunluğunu oluş­tururlar. "Ebul Hasan Ali bin İsmail-i Eş'ari" nin takipçi­leridirler. Ebul Hasan, hakem olayında bulunan Ebu Mu-sa-i Eş'ari'nin soyundandır. Bu sebeple Eş'ari adıyla şöh­ret kazanmıştır. Basra'da dünyaya gelmiş, Bağdat'ta vefat etmiştir.

Eş'ari, mutezilenin önde gelenlerinden Ali bin Cubai'nin öğrencilerinden olmasına rağmen daha sonrala­rı ondan ayrılmıştır.([10]) "Ehl-i hadis" fekasma katılan Eş'ari " El İbane an usul-id diyane" adı altında yazmış olduğu kitabında Ehl-i hadis fırkasının Allah'a "Tecsim"([11]) şekil, yön ve hareket isnat eden tüm akide ve inançlarını teyit etmiştir. Daha sonraları "El-lume" adlı yazmış ol­duğu kitabı ile hadis fırkasının inançlarını da red etmiş ve kendi özellikleri ekseninde kelami bir mezhep oluştur­muştur. Değinilmesinde yararlı olacak bir başka nokta ise, Eş'ari'nin kelami mezhebi, hayatı döneminde değil, vefatından sonra yaygınlaşmıştır.

Lume kitabında değinilen Eş'ari inançlarından ba­zıları:

1-       Allah'ı yaratılmışlara benzetmekten tenzih etmek

2-   Allah'ı cisimlendirmekten sakınmak

3-   Allah'ın mukaddes yüce zatına, sıfatları kabul görmek

4-   Ezel itibariyle ilahi sıfatlan kabul etmek

5-   "Haberiye" sıfatlarında Allah'ın yön ve keyfiyet ve teşbihinin olmadığı inancı.([12])

6-   Fiili yapan insandır, fiili yaratan ise Allah'tır.

7-   Kıyamet gününde Allah'u teala'nın görünmesi.

8-   Kur ân'ı Kerim'in mahlûk olmadığı inancı.

9-   Şeriatın iyi ve kötü bildiği şeyleri kabul etmek» ak­lın iyi ve kötü bildiği şeyleri ise red etmek.

Bu fırkanın yayılmasında etkili olan isimler:

a-Ebu Bekir Baklani (ö.403.h.)

b-Abdulkahir Bağdadi, (ö.429.h)

c- İmam-ul Haremeyn Cuveyni (ö.478.h)([13])

d- Ebu Hamid Gazali (ö.505.h.)

e- "Mevakıf" kitabının sahibi Azududdin İci (ö.756.h.)

f- "Mekası-ut talihin ve açıklaması" adlı eserin sahibi Teftazani. (ö.791.h)

g- "Şerhi Mevakıf kitabının sahibi Seyyid Şerifi Curcani (ö.816.h)

h- Kuşçu. Fıkıhta Hanefi mezhebinden idi. Aynı za­manda Hace Nesiruddin'i Tusi'nin "Tecrid-u kalem" adlı kitabına şerh düşmüş, yazılarının hemen başında da kita­bın sahibinin çok değerli ve övgüye layık bir Şia âlimi olduğunu vurgulamıştır. (ö.879.h.)

2- Maturidiye:

Bu fırka akide ve inançta Muhammed bin Muhammed Ebu Mansur maturidi-i Semerkandi-i örnek alır ve ona uyarlar. Matoridi, sahabe olan Ebu Eyüp Ensar'inin soyundan olup "Maturid" şehrinde dünyaya gelmiş, fıkıh ve usul alanlarında Ebu Hanife'yi taklid etmiştir.

Ölümünden sonra Maturidiye akidesini yayan alimler ve bu fırkaya ait eserlerden bir kaçı:

a-   Usul-i din kitabının sahibi Bezdevi.(ö.478.h.)

 

b-   Tebsiret-ul edille kitabının yazarı Nesefi.(ö.502.h.)

 

c-    el-Akâid-un Nesefıye kitabının sahibi Ebu Hafs Necmeddin (ö.537.h.)

 

d-   el-Mesaire kitabımn sahibi ibni Hemam (ö.861.h.) e- İşaret ul meram min eşartul imam kitabının sahibi onbirinci asrın alimlerinden Beyyazi-i Hanefi.

Eşaire ve Matoridiye fırkaları inanç ve kelami mesele­lerin incelenmesi konusunda birçok görüş aynhklarma sahiptirler. Bu ihtilaflardan kırk tanesi araştırmacılar tara­fından kaleme alınıp sıralanmıştır.

Eşaire ve Matoridiye fırkaları arasındaki görüş farklılıklarından bazıları:

Matoridiye, kelami meselelerin incelenmesi yönte­minde daha çok " Akılcılığa" ağırlık verir. Eşaire fırkası ise nakil ve rivayetlere dayanır. Akide de matoridiye şu inançları taşır:

1-      Allah'ı tanımak aklen vacip'tir.

2-  Allah arşın üzerindedir. Sözü tasarruf sahibi olması anlamına gelir.

3- Akli güzellik ve çirkinlikleri de kabul eder.

4-        İnsan gücünün kaldıramayacağı mükellefiyetin caiz olmadığına inanırlar.

5-   Allah'ın kendiişlerinde hedef ve amaç gözettiğine inanırlar.

6-   İnsanların işlemiş oldukları fiiller kendilerinden kaynaklanır.

7-   Allah'ın sıfatları zatının aynıdır.

Bu ve buna benzer birçok konuda, Eşaire fırkası Maturidiye ile muhalefette bulunmuş ve aksini iddia etmiştir.

3- Ehl-i Hadis:

Hicri 280 yılında ölen Darmi, aynı takvimin 311- yı­lında dünyaya gelen Huzeyme ve hicri kameri 213 yılında doğan Abdullah bin Ahmed-i Hanbel bu fırkanın ileri ge­lenleri, vahabiler de söz konusu fırkanın bir uzantısıdırlar.

Ehli hadis fırkası İsrailiyat ve uydurulmuş olan hadis­lere tutunmak suretiyle, kendilerine has bir akide taşırlar.

İnançlarından bir kaçı şöyledir:

1-      Allah cisimdir, belirli bir mekânı vardır ve insani sı­fatlara sahiptir. Nitekim; Allah'ın başı, kıvırcık saçları, sakalı, göğsü, gözü, eli... vb. bir çok uzvunun olduğunu iddia ederler.

2-  Cebr'e inanır ve şöyle söylerler: Kulların işlemiş olduğu hayır ve şer ameller Allah tarafmdandır. Allah günahkârları da cezalandıracaktır.

3-  Tamamıyla "aklı" bir kenara itmiş, onun için her­hangi bir rol biçmemişlerdir.

4-  Melek ve Peygamberlere günah sayılan saygınsız işlen yakıştırırlar.

Bu fırkaya ait eserlerin birkaç tanesi:

a-   Abdullah bin Ahmet bin Hanbel'in es- Sürme adlı kitabı

 

b-   Hicri 311 yılında doğan Huzeyme'nin kaleme aldığı et -Tevhid adlı kitap.

Yukarıda zikrettiğimiz bu kitap Suudi Arabistan'daki Vahhabiler tarafından bastırılmıştır.

c-    Hicri 321 yılında ölen Ebu Cafer Tahavi-i Mısri ta­rafından yazılan "el Akide-tu Tahaviye". Bu kitap 105 temel esası içermekte ve Ahmet bin Hanbel'in kitabına benzer bir şekil verilerek Ehl-i hadis tarzına uygun olarak hazırlanmıştır.

 

d-   Hicri 324 yılında ölen Eş"ari'mn yazdığı el-ibane an usul-id Diyane adlı kitap. Bu eseri mutezileden ayrılıp "Lume"([14]) adlı kitabım yazmadan önceki döneme aittir.

 

e-      "et Tenbih ve red" adlı kitap Hicri 337 yılında ölen Ebul Hasan mulettiye aittir.

4-Mutezile:

Bu fırkamn müntesipleri, Hicri 80 ile 131 yıllan ara­sında yaşamış olan "Vasıl bin Eta" ya uyarlar.([15]) Mutezile "Basra ve Bağdad" adıyla iki kola ayrılır ve bu iki kol arasında da ihtilaflar vardır. İbni Ebil Hadid Nehc-ul Belağa'mn şerhinde, söz konusu fırkanın iki dalı arasında bulunan ihtilafları belirtmiştir.

Mutezile, kurulduğu yıldan sonra, asırlar boyu oldukça fazla rağbet görmüş, ama günümüzde fırka veya cemaat adıyla herhangi bir taraftar kitlesine sahip değildir.

Hicri dördüncü yüzyıldan önce, Ehl-i sünnetin fıkhi mezhepleri ve kelami fırkalarının sayısı elliyi buluyordu. Ama daha sonraları halifeler, kendi menfaatlerini gözete­rek veya ihtilali sorunların azaltılabilmesi için bu sayıyı, dört fıkhi, ikide kelami fırka "Eşaire ve Matoridiye " ol­mak üzere, elliden altıya indirmişler ve bunların dışında herhangi bir mezhep veya fırkayı taklit etmeyi de yasak­lamışlardır, sonraki yüzyıllarda, özellikle de altıncı yüzyı­lın başlarında bu altı fıkhi ve kelami mezhepler Ehl-i sünnet arasında resmiyet kazanmış, bunun dışında kalan fırka ve mezhebi akımlar ise ortadan kaldırılmıştır.

Günümüzde Ehl-i sünnetin([16]) büyük bir çoğunluğu akâid'te Eş'ari fırkasmdandırlar. Ama Hanefilerin bir kısmı Matoridiye yi kabul etmişlerdir.

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA ARASINDAKİ AKİDE FARKLILIKLARI

Ehl-i sünnet fırkalarının kendi aralarında bir çok akide ve inanç farklılıkları olduğu gibi, Şia ile de bazı konular­da görüş ayrılıkları vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1-    Peygamber (s.a.a) efendimiz tarafından kendinden sonraki halifenin belirtilmesi hususunda şöyle diyorlar: Allah Resulü (s.a.a) kendinden sonra yerine geçecek kişi­
yi belirtmemiş ve bu konuyu halka bırakmıştır.

2-    Bir an dahi olsa Peygamberi (s.a.a) görüp, müslüman olarak ölmüş herkesin sahabe olduğunu ve tüm sahabelerin de " günaha bulaşmış olsalar dahi" adil, ayni zamanda söz ve fiillerinde hüccet sayıldığı fikrini kabul ediyorlar.

3-    Ehl-i sünnetin çoğunluğu ilk üç halifeyi Hz. Ali (a. s) Men üstün görür ve halifelik görevini de bu üstünlü­ğe göre şekillendirirler.

4-    Onıki Ehl-i beyt (a.s) imamının ilmi derecelerinin yüksek,, olduğunu, bununla beraber yüce bir takvaya sa­hip   olduklarım   itiraf   ederler.    "   Oniki halife"   ve sakaleyn hadislerini rivayet etmelerine rağmen, imamların Peygamberin (s.a.a) belirtilmiş halifesi ve masum oldukları inancını benimsemezler.

5-    Ehl-i sümıet, amelde içtihad kapısının kapalı bulun­duğunu, ölü müçtehidin taklid edilmesinin caiz olduğunu savunarak, bilinen dört müctehidlerini bu esasa göre taklid ediyorlar.

 

Ama Şia'nın akidelerine gelince:

Peygamber (s.a.a) in kendinden sonra yerine geçecek halifeyi belirtmiş olduğuna, Hz. Ali (a.s) ın ilmi mertebe­si ve yapmış olduğu cihadlar sebebiyle ashabın en üstü­nü olduğuna inamrlar. Ayrıca istisnasız, Kur ân-ı ölçüle­rin dışında, hiç kimse için adalet sıfatını kabul etmezler. İster ashap'tan olsun ister bir başkası fark etmez. Ehl-i beyt (a.s) imamlarının imametini ve ismet sıfatım kabul ederler. Aynı şekilde içtihad kapısının açık olduğuna ve ölü müçtehidi taklid etmenin caiz olmadığına inanç bes­lemişlerdir. Ölü müçtehidi taklid etmenin şartlarına ve yerine göre caiz olabileceği vurgusunu da yapmışlardır.

TEVHİD

Tevhid sadece din usullerinden biri değil, İslam akide­sinin ruhunu ve özünü teşkil eden en önemli inançtır. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim, ilahi tevhid inancında yaşanabi­lecek sapmaları, şirke eğilimin bir göstergesi ve bağış­lanmaz bir günah olduğu uyarısını yapmıştır.([17]) Kuran ayetleri, insanları tevhide sarılmaları ve şirkten uzak kal­maları konusunda devamlı olarak uyarmıştır. Ayrıca Allah'u teala bu öze davet için Peygamberler göndermiştir.([18])

Tevhidin oldukça fazla aksam ve bölümleri vardır. Bunların en önemlileri aşağıda değineceğimiz dört tane­sidir. ([19])

1- İbadi Tevhid: İlahi Peygamberlerin üzerinde ısrarla durdukları bu tevhid çeşidi, ibadetin sadece Allah'a olduğu anlamını taşıyor "Ve ancak tevhide yönelerek Allah 'a ibadet etmeleri emredildi."(Beyyine: 5)

2-Zati Tevhid: Yani; Allah'ın yüce zatı birdir. Eşi ve benzeri yoktur.

 

3-  Sıfati Tevhid: Bu tevhid çeşidi, ilim, kudret, ezeliyet ve ebediyet vb. sıfatların Allah'ın yüce zatı ile bir olduğunu, zatı ve sıfatı birbirinden ayrı olan yaratılmışlarınkine benzememesini içeriyor.

Elbette Allah'ın zatı ile sıfatlarının bir olduğu hakkın­da dikkatli ve ince bir düşünce kullanmak gerekir. Eğer Allah'ın sahip olduğu sıfatların zatından ayrı olduklarım söylersek, bu noktada Allah'ın sıfatlarının onun ortağı du­rumunda bulunduğunu iddia etmiş olacağız. Hâlbuki hiçbir muvahid Allah'ın ortağmınolduğunu kabul etmez. Ama eğer Şia ve Matoridiye'nin inandığı şekliyle sıfatla­rın zatının aynı olduğu görüşünü kabul edecek olursak, bu görüş belki bazıları için tasavvur edilmesi güç olacak ve şöyle bir soru ilk etapta sorulacaktır: Nasıl olurda ilim ve kudret yaratıcının zatı ile aynı olabilir? Oysa görüyoruz ki; yaratılmışlarda zat sıfattan ayrıdır.([20]) Öte yandan ince­lediğimizde Allah'ın ilim, kudret vb. sıfatlarının evvel ve ezel suretiyle olduğunu görürüz...

Eşaire fırkası, böylesi bir sorundan kurtulabilmek için Allah'ın yedi ezeli sıfata sahip olduğu görüşünü ortaya atmış,([21]) bu sıfatların, zatından ayrı, zatı ile de bir olmadı­ğını söylemişlerdir.

Öyle görülüyor ki; bu sentez, sorunları daha bir artır­mıştır. Allah'ın zatı sıfatları her ne kadarda derk edilmesi zor bir mesele gözükse de halledilemeyecek bir konuda değildir. Dikkatli ve itinalı bir yaklaşımla bu sorun çözü­lebilir. Ama eğer Allah'ın sıfatları zatının aynı değil, on­dan ayrıda değil gibi bir mantıkla meselenin üzerine gidi­lirse elbette ki konunun anlaşılması da güçleşecektir.

3-Fiili Tevhid:

Varlık âleminde yaşanan her fiil, eser bırakan her iş, Allah'ın iradesi ve isteği dâhilinde oluşur. "Allah her şe­yin yaratıcısı ve her şey üzerinde gözetleyicidir. "(Zümer: 62)

" Göklerin ve yerin anahtarı onun kudreti elinde­dir..."(Şura: 12)

Evet, Allah'ın yüce zatından başka varlık âleminde te­sirli olabilecek bir güç yoktur. Ama bu fiillerimizde her­hangi bir zorunluluk olduğu anlamına gelmez. Biz insan­lar kendiişlerimizde karar alabilecek durumdayız. "Biz insanlara doğru yolu gösterdik. İster şükreden olup ka­bul ederler, ister isyan edip kâfir olurlar.”(İnsan: 3)

"Doğrusu çalışıp çabalamaktan başka insana yararlı olabilecek bir şey yoktur."(Necm: 39)

Bu ve diğer Kur'ân ayetleri açıkça gösteriyor ki, in­san hür iradeye sahiptir. Ama bu özgür irade ve kudret, Allah tarafından, insana verilmiş olması münasebetiyle yine Allah'a belgit çıkar. Bu durum yapacağımız ve yap­tığımız işler karşısında sorumlu olmadığımız anlamına da gelmez.

Diğer bir tabir ile;

İnsanın işlemiş olduğu her fiil, bağımsız olmasından değil, Allah'ın kendisine vermiş ve vermekte olduğu kud­ret iledir. Bundan dolayı eğer Allah, vermiş olduğu bu güç ve kudreti bir anlığına dahi alacak olursa, artık insa­nın işleyebileceği hiçbir kuvveti kalmaz. İnsanın yaptığı her işte, iki yön ve iki neden vardır. Birinci yönü, işlenen her işi insanın kendisine nispet vermektedir. Çünkü fiilde herhangi bir mecburiyet ve zorlama söz konusu değildir. Ve kendisi kendi ihtiyarı ile bu işi yapmıştır. İkinci yönü ise, Allah'a nispet verilir. Çünkü yapılan fiil, Allah'ın verdiği kudret ile olmuştur. Eğer Allah verdiği bu kudreti ondan alırsa, hiçbir şekilde o fiili işlemeye güç yetireme-yecektir.

Kanaatimizce, konu açıklığa kavuşmuş oldu ki; işle­nen her fiil, Allah ile kul arasında bir ortaklık içermiyor.

Eşaire fırkasının konu edindiği " cüzi irade" mesele­sini bu noktada belirtmeye çalışırsak şöyle ki; Eğer " in­sanın cüzi iradesi,"nden maksat, fiilin Allah ve insan ta­rafından ortak olarak uygulandığı görüşü ise bu fiili tevhid inancıyla bağdaşmıyor.([22]) Yok eğer " cüzi irade" belirtmiş olduğumuz ikinci yön olan tamamen insanın i-radesiyle fiiller oluşur mantığı ele alınıp mana edilmeye çalışılmış ise; fiili tevhide duyulan inançta problemler yaşanmaz.

Fiilin bir yönden Allah'a nispet verilmesi ve diğer yönden de insana nispet verilmesi konusunun, daha net anlaşılması ve aydınlığa kavuşabilmesi için aşağıdaki ör­neğimize dikkat edelim; Mesela: Ahmet adlı bir şahsın iki adet dikiş makinesi vardır. Bu iki dikiş makinesini Hasan ve Hüseyin adlı iki terziye kullanmaları için ödünç veri­yor. Böyle bir durumda da hem Ahmet, hem de sözü edi­len terziler bu makinelerin sahibi oluyorlar. O halde elbi­se diktirmek isteyen birine "Ahmet 'in makinesiyle dik, " ya da "Hasan veya Hüseyin'in makinesiyle dik" diyebiliriz.([23])

Sonuç itibariyle, insan hür iradeye sahiptir ve yapmış olduğu işler karşısında sorumludur. Evet, Aliah'u teala biz insanların hür iradesiyle yaşamasını irade edip istemiştir. Böyle bir yöntemle bizleri sınavdan geçirecek ve tekâmül yoluna sevk edecektir. Çünkü insanı kâmil olabilmek sa­dece hür irade ile Allah'a yapılan itaat neticesinde gerçek­leşebilir. İrade dışı ve zorlama söz konusu olsaydı, insan­ların iyimi, kötümü olduklarının delil ve göstergeleri bu­lunmazdı. Usulende durum böyledir. Eğer yaşamımızdaki her fiili mecbur olduğumuzdan dolayı işlemiş olsaydık, o zaman enbiyanın nübüvveti ve gönderilen semavi kitapla­rın hiçbir anlamı kalmazdı. Aynı şekilde, dini sorumlu­luklar, dini eğitim ve yönetim veya ilahi ceza ve mükâfat boş beyhude ve hiçbir anlam ifade etmeyen terimler olurdu.

Ehl-i beyt (a.s) imamlarının buyurmuş oldukları hadisler konuyu açıklamaktadır. "Ne mutlak bir cebr ve zorlama, nede tamamıyla kişinin ihtiyarına devretme. Hayır! Gerçek olan bu ikisi arasında olan bir şeydir."([24])

Fiili tevhidin esası, Peygamberlerce, gösterilen hariku­lade olay ve mucizeleri destekler niteliktedir.([25]) Bu muci­zelerin "Allah'ın izni ile" olduğunu, bununda tevhidin ta kendisi sayıldığını teyit etmektedir.


ALLAH CİSİM DEĞİLDİR VE ASLA GÖZÜKMEYECEKTİR

Allah'u teala hiçbir zaman gözle gözükmeyecektir. Çünkü gözle görünecek her şeyin cisim olması, mekân ve mahalinin bulunması, rengi, şekli ve yönünün olması ge­rekir. Oysa bu sıfatlar yaratılanlara verilmiş olan sıfatlar­dır. Allah ise böylesi sıfatlardan münezzeh ve üstündür. "Gözler onu göremez. O ise bütün gözleri görendir. Al­lah lutf edici ve haberdardır."(En’am: 103)

İsrail oğullan Hz. Musa (a.s) dan Allah'ı görmek iste­dikleri bahanesini ileri sürerek şöyle söylediler. "Ey Mu­sa! Biz Allah 'ı açıkça görmedikçe senin sözüne kesinlik­le inanmayacağız."(Bakara: 55) Musa (a.s) onları tur dağına götü­rerek isteklerini tekrarlattı. O sırada yüce Allah onlara şöyle bir cevap verdi: "Beni kafiyen göremezsin, ancak dağa bak. Eğer yerinde durursa demek ki beni görebile­ceksin! Derken rabbi dağa tecelli buyurunca onu unu/ak ediverdi Musa'da baygın düştü. Ayılıma; mü-«ezzeftsm, sana tövbe ile döndüm ve müminlerin ilkiyim dedi.”(A’raf: 143)

Bu olay Allah'ın hiçbir suretle gözükmeyeceğini sabitlemiştir.

Eğer bazı ayet ve rivayetlerde, Allah'ın görünmesi hu­susunda bir takım sözler söylenmiş ise, bu Allah'ın zahi­ren gözükeceği değil, batini ve kalp gözü ile görünebile­ceğinden dolayıdır. Kur'ân ayetleri birbirini tefsir eder bir metotla indirilmiştir. " Kur'ân ayetlerinin bazıları diğer ayetlerin müfessiridirler. "([26])

Buna ilaveten; Hz. Ali (a.s)'a acaba sen hiç rabbini gördün mü? diye soran birine o hazret şöyle bir cevap vermiştir: " Ben görmediğime ibadet eder miyim? Ve daha sonra ekleyerek; Gözler asla onu zahiren göre­mez, ama kalpler iman gücü ve gerçeği ile onu idrak edebilirler."([27])

 

KURAN-I KERİM

" Peygamber ve müminler, rabbinden ne indirildiyse ona iman ettiler."(Bakara: 285)

" Deki: Yemin ederim, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbir­lerine yardımcı bile olsalar onun bir benzerini getire­mezler. "(İsra: 88)

" İşte size Allah 'tan bir nur, bir parlak kitap geldi. Allah, rızası ardınca gidenleri onunla kurtuluş yollarına yöneltecek ve izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çı­karıp, dosdoğru bir yola koyacaktır.”(Maide: 15-16)

 

 

KUR'AN  ZAMANIN  İLERLEMESİYLE   ESKİMEZ

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı belirli bir zaman dilimi ve özel bir kavim için indirmemiştir. O her asır itibarı ile yenidir. Kıyamete kadar da canlı ve yepyeni bir biçimde kalacaktır."([28])

KUR'AN TAHRİF EDİLMEMİŞTİR

Günümüz Müslümanlarının elinde bulunan Kur'ân-ı Kerim, Peygamber (s.a.a) efendimize gönderilmiş olan Kur anın aynısıdır. Ne ondan bir şeyler eksiltilmiş nede özerine eklemeler yapılmıştır.

İslam'ın doğuşu ve Kur'ân'm Peygamber (s.a.a) efen­dimize gönderilmeye başlanması anından itibaren, saha­belerden özel bir grup, vahiy katipliği görevini üstlenmiş ve Kuran ayetlerini nüzulünden hemen sonra yazmışlar­dır. Dönemin Müslümanları da inen bu ayetleri gece gün­düz okumak ve günlük namazlarında tekrarlamakla vazi-felendirilmiştiler. Sahabelerden bazıları Kur'ân ayetlerini ezberleyip hafızalarına yerleştiriyordular. Kur'ân hafızla­rının İslam toplumunda sürekli olarak özel bir konumu olmuştur. Halen de bu konumun saygınlığı devam etmektedir.

Bu ve benzeri durumlar, Kur'ân'm küçücük bir deği­şime uğraması veya tahrif edilmesini önlemiştir. Bunun dışında ve daha önemlisi ise, Kur'ân'm tahrif edilmemesi için bu yüce kitabın Allah tarafından koruma altına alın­dığı ve kıyamete kadar korunacağı garantisidir. Bu ga­ranti, tahrif elinin mukaddes kitaba uzanamayacağının en güzel kanıtıdır.

" Şüphe yok ki Kur'ân-ı biz indirdik. Ve her halü­karda onu koruyacak olanda bizleriz.”(Hicr: 9)

Ehl-i sünnet ve Şia âlimleri, araştırmacılanyla beraber Kur'ân'ın tahrif edilmediği konusunda görüş birliğinde-dirler. İki taraftan da azınlık sayılabilecek küçük bir grup, rivayetleri değerlendirirken, Kur'ân'm tahrif edildiğine dair aksi söylemlerde bulunuyorlar.([29])Ama her iki grupça bu yanlış iddialar kesin bir dille red edilmektedir. Böylesi rivayetlerin uydurma veya manevi tahrife (ayetlerin yan­lış tefsir edilmesi) uğradığı ya da ayetleri açıklayan hadis­leri Kur'ân ayeti sanmalarındandır görüşü, taraflarca be­nimsenmiştir.

Dar görüşlü bir takım insanlar, Ehl-i sünnet ve Şia ulemasının kararlı muhalefeti ile karşılaşan Kur'ân'ın tahrif edildiği görüşünü, Şia veya bunun dışındaki bir mezhebe nispet vererek, bilinçsiz bir şekilde Kurân'a zarar ver­meye çalışıyorlar. Yakışıksız taassupları uğruna bu yüce semavi kitabı şüphe altında bırakarak düşmanın ekmeğine yağ sürüyorlar.

Peygamber (s.a.a) döneminde müthiş ehemmiyetler verilerek vuku bulan Kur'ân'ın toplatılması, yazılması ve ezberlenmesi olayı, özelliklede ilk günden itibaren hazır bulunan vahiy kâtiplerinin varlığı, tarihi şu gerçeği su yü­züne çıkarıyor ki; Kur ân'ı Kerim'e tahrif elinin uzanması mümkün değildir...


KUR'AN-I KERİM TEFSİRİNİN KURALLARI

Kur'an-ı Kerim de bulunan sözcükleri lügat ve örfi ola­rak gerçek anlamlarıyla beraber kullanıp tefsir etmek ge­rekir. Ancak akli ve nakli (hadisleri) olarak ayetin kendi­sinde ya da dışında bulunan bir delile dayanarak başka manalarda kullanmada bir beis söz konusu değildir. Ama şüpheli olan delilden sakınmak ve ayeti kendi görüş zamnca tefsir etmekten kaçınmak gerekir. Örneğin: " Her kim bu dünyada kör idiyse, ahirette de kör ve daha şaşır­mış bir haldedir."(İsra: 72) Bu ayetle " kör" den kastedilmek is­tenen lugattaki anlamıyla zahiri görememezlik değildir. Çünkü: Birçok iyi ve ruhen temiz olan insanlar zahiren kör idiler. Burada asıl kastedilmek istenen, kalp ve batini körlüktür.

Böylesi bir tefsire neden olan, "akıl" yönteminin kul­lanılmasıdır.

Aynı şekilde Kur ân-ı Kerim bir grup İslam düşmanı hakkında şöyle buyuruyor: "...Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akılda etmezler."(Bakara: 171) Açıkça görünüyor ki, bu sı­fatlar onların batini sıfatlarıdır. Bu şekil bir tefsir, durum arz eden nişanelerin varlığından dolayıdır.

Eğer Kur ân-ı Kerim, Allah hakkında "...onun iki eli­de açıktır..."(Maide: 164) veya "...(Ey Nuh) görebileceğimiz bir yer­de gemi yap..."(Hud: 37)  diye buyuruyor ise, bu Allah'ın el, göz, kulak gibi cismi sıfatlara sahip olduğu anlamına gelmez.

Çünkü her cismin mekân, zaman ve yöne ihtiyacı var­dır. Ve sonunda fani olacak, tükenecektir. Allah'ın ise böyle sıfatlara sahip olduğu düşünülemez. Yüce rabbimiz bunlardan münezzehtir.

Öyle ise; "eller" den maksat tam bir ilahi kudretliktir. Bütün varlık âlemini kapsayan, kontrolü altında bulundu­ran yüce bir kudret. "Gözler" den ise kastın ilim ve her şeyi gözetleyen bir durumda bulunma olduğunu anlıyo­ruz.

Bu sebeple bizler, yukarıdaki tabirleri yüzeysel ve za­hiri ele almamalıyız. İster Allah'ın sıfatları hakkında ol­sun, ister onun dışında bir şey olsun akli ve nakli delilleri görmemezlikten gelemeyiz. Ama göstereceğimiz delille­rin kâfi ve açık olması gerekir.

İSLAM ÖĞRETİSİNİN ANLAŞILMASINDA SÜNNETİN ROLÜ

İsîami bilimler açısından, "Allah'ın kitabı bizlere ye­terlidir. " denmesi caiz değildir. Nebevi sünnet ve hadis­ler, din gerçeklerinin aydınlığa kavuşturulması, Kur'ân hükümlerinin genel mi, özel mi "nasıh mımensuh mu?" diye anlaşılabilmesi için aktif bir rol oynamaktadır.

Allah'u Teâlâ, Peygamber (s.a.a) in sünnetini delil kılmış ve İslam'ın doğru anlaşılabilmesi için temel bir kaynak olduğunu da zikretmiştir. Allah'u Teâlâ Şöyle buyuruyor:

"...birde Peygamber size her ne emir verirse onu tu­tun, yasakladığından da sakının."(Haşr: 7) Aynı şekilde: "Bu­nunla beraber, Allah ve resulü bir işe karar verdiği zaman, gerek inanan bir erkeğin ve gerekse inanan bir kadının kendilerine ait bir işte tercih haklan olamaz. Her kim Allah resulüne asi olursa açık bir sapıklık et­miş olur.”(Ahzab: 36)

Peygamber (s.a.a) in sünnetine önem vermeyip itina göstermeyenler, gerçekte Kur'ân'a önem vermemiş ve onu gormemezlikten gelmiştir. Ama şurası da bir gerçektir ki Peygamber (s.a.a) in sünneti sağlam deliller ve muteber kaynaklarca öğrenilmelidir. Peygamber (s.a.a) efen­dimize hadis isnat eden herkesin, sözü kabul edilmez. Hz. Ali (a.s) bir hutbelerinde şöyle buyuruyor: " Peygamber (s.a.a) hayatta iken kendisine birçok yalan isnat edilmişti Bundan ötürü Hazret (s.a.a) kal­karak hutbeye çıktı ve buyurdular: Her kim bilerek ba­na yalan isnad ederse, ateşte alacağı yer için hazır ol­sun."([30])

Buna benzer başka bir hadiste sahih-i Buhari de mev­cuttur."([31])

 

EHLİBEYT (A.S) İMAMLARININ SÜNNETİ

Ehl-i beyt (a.s) imamlarının hadisleri, Peygamber (s.a.a) in emriyle, kendisine itaat edilmesi üzere tüm üm­mete vacip kılınmıştır. Çünkü:

a- Şia ve Sünni bir çok meşhur hadis kitaplarında or­tak olarak açıkça belirtilen: " Ey insanlar ben sizin ara­nızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Onlara sa­rıldıkça doğru yoldan sapmazsınız. Biri Allah'ın yüce kitabı diğeri ise itretim olan Ehl-i beytimdir." Bu hadis, sahihi Tirmizi de aynen geçmektedir.([32])

b- Ehl-i beyt (a.s) imamlarının söylemiş oldukları ha­disleri Peygamber (s.a.a) den aktarmalarıdır. Nitekim imamlar; "Söylenen her hadisi babalarımızdan, babala­rımızda Peygamber (s.a.a) den nakl ediyor." diye hatır­latmalarda bulunmuşlardır.([33])

Peygamber (s.a.a) efendimiz Müslümanların gelecekte karşılaşacakları problemlerini açıkça görüyordu. Bu prob­lemlerin yaşanmaması içinde, kıyamete dek kendilerine sarılabileceğimiz bu iki emaneti bizlere bırakmıştır. Aca­ba böylesine önemli, ve bir o kadarda içeriği dolu olan bu belgeyi görmemezlikten gelip bir kenara itebilir miyiz.?

EHLİBEYT İMAMLARI (A.S), PEYGAMBER (S.A.A) HADİSLERİNİN RAVİLERİDÎRLER

Ehl-i beyt (a.s) imamları ne müctehid nede birer hadis tutanakçiları idiler. Onlar sadece Allah resulünden (s.a.a) gelen hadislerin ravileri ve o hazretin sünnetinin uygula­yıcılarıydılar.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Hadisim baba­mın, babamın hadisi dedemin, dedemin hadisi babasının, babasının hadisi de Ali (a.s) îbn-i Ebu Talib 'in ve Ali (a.s)'nın hadisi Peygamber (s.a.a)'in Peygamber (s.a.a)in hadisi ise Allah'ın sözleridir. "([34])

Yine ayrı bir yerde; İmam Sadık (a.s) soru sorduktan sonra verdiği cevabı şüpheyle karşılayan birine şöyle bu­yurdu: "Bizler her hangi bir görüş ve içtihat belirtmeyiz. Söylediğimiz her şey kâfi olarak Resulullah (s.a.a)'a dayanır.([35])

İnanıyoruz ki; Eğer Müslümanlar, bu konunun ince­lenmesinde duyarlı davranırlarsa akâid, tefsir ve fıkhi birçok meselede karşılaştıkları sorunları aşacaktırlar.

SELAM VE SALÂVAT

Peygamber'e (s.a.a) ve onun Ehl-i beyt'i (a.s)'ne salât ve selam okunması hem zikir hem de duadır. Öyleyse zi­kir olan bu duayı olduğu gibi, değiştirmeden söylemek gerekir. Bu zikri, hadisi şerifte belirtildiği gibi okumak ve telaffuz etmek suretiyle dile getirmeliyiz. " Allahümme salli ala Muhammed ve ali Muhammed ..."

Şafii mezhebinde, her namazın teşehhüd kısmında bu zikrin okunması farzdır. Şafii uleması bunun, Ahiab süre­sinin 56. ayetindeki emirle farz olduğunu belirtmişlerdir.

İmam Şafii kendisine ait bir şiirinde şöyle buyuruyor:

Ey ehlibeyti nübüvvet!

Sizi sevmek Kur’ân 'da rabbin emri ile vecabet

Sizlere bu fazilet kifayettir ki!

Size selamsız olan namaz delalet (Batıl) "

 

Fahri Razi, kendi tefsirinde; Ahzab süresinin 56. aye­tine ilişkin olarak şöyle yazmıştır:

Peygamber (s.a.a) efendimizden sizlere nasıl salâvat göndermemiz gerekir? Diye sorulduğunda söyle cevap yermişlerdir: « Allahümme salli ala Muhammed ve ali Muhammed" deyiniz.

Ehl-i Beyt (a.s) mezhebinin de namazda teşehhüdün ve teşehhütte de salâvatın okunmasını şart koş­muşlardır. Muhakkik-i Hilli, «Şerai-ul İslam" adlı eserinin 2. Cildinin namaz babında, teşehhüdün vacip olduğunu zikretmiştir. Ve teşehhüdün sahih bir şekilde yapılabilmesi için beş ön şart koşmuştur. Bunlardan biri, Allah'a ve resulüne şahadetten sonra Muhammed'e (s.a.a) ve Ehl-i beyt (a.s)"ine salâvat zikrini okumaktır.

Suyuti. Durrul mensur kitabının salâvat ayetinin tefsi­rinde şöyle yazmıştır:

Abdurrezzak, Ahmed, Buhari, Müslim, Ebu Davud. Tirmizi, Nesai ve İbn-i Mace, Kab bin Acre'den rivayetle şöyle nakl etmişlerdir; Peygamber (s.a.a)den, size nasıl salâvat getirmemiz gerekir? diye sorulduğunda Hazret (s.a.a) "Allahümme sallı ala Muhammed ve ala ali Muhammed" deyiniz, diye cevaplandırmışlardır.

Bunun dışında Suyuti, onsekiz hadisin varlığına işaret ediyor. Ve bu hadisleri oniki sahabeden akarmıştır. Bu hadislerin ortak noktası Peygambere gönderilen salâvatta Ehl-i beyt'inin de zikredilmesi gerektiğidir.

İbni Hacer Sevaikul muhrika adlı kitabında şöyle ya­zıyor:

" Muhakkak ki, Allah ve melekleri, Peygambere sü­rekli olarak salât ve ikramda bulunurlar. Ey iman eden­ler haydi ona teslimiyetle salât ve selam getirin." Ayeti inince, Müslümanlar sizlere nasıl selam getirebiliriz diye Peygamber (s.a.a)e sordular. Hz. Buyurdular ki; eksik ve ehlimin zikri olmadan selam getirmeyin. Dediler ki, peki nasıl ya Resullullah? Bunun üzerine şöyle söylemelerini buyurdular; "Allahümme salli ala Muhammed ve ala ali Muhammed"

Peygamber (s.a.a) efendimiz bu konuya oldukça e-hemmiyet vermiş ve üzerinde ısrarla durmuşlardır. Resullullah (s.a.a)'i bu kararlı tavrı, daha sonraları Ehl-i beyt (a.s) düşmanlarının tüm hile ve aldatmacalarına rağmen kendi mübarek isimleri ile itretinin adının ayrıl­masını önlenmiştir. Şükürler olsun düşmanların bu çaba­sı boşa çıkmıştır.

EHL-İ SÜNNETİN ONİKİ İMAM BAĞLILARI

Peygamber (s.a.a) efendimiz birçok hadislerinde ken­dilerinden sonra halife olacak oniki imama işaret etmiş­lerdir. Bazen sayılarını, bazen de sıfatlarını belirtmiş, da­ha önemlisi de isim ve lakaplarını sırasıyla saymışlardır. Bu hadislerden meşhur olanı oniki imam veya oniki hali­fe hadisidir. Sözü edilen bu hadis Ehl-i sünnet'in sahih kitaplarında da mevcuttur. Tarih ve hadislerin incelen­mesi neticesinde bu halifelerin Ehl-i beyt (a.s)in oniki imamlarından başkası olmadığı anlaşılacaktır.

Hicri birinci yüzyıldan günümüze kadar olan zaman diliminde Ehl-i sünnete mensup birçok âlim, düşünür ve yazarın eserleri onların Ehl-i beyt (a.s) imamları hakkında bir Şia gibi düşündüklerini belgelemektedir. Onlardan büyük bir çoğunluk ise Ehl-i beyt (a.s) imamlarının i-mametini beyan etmişlerdir. Böyle kimseler için "Ehl-i Sünnetin oniki imam bağlıları" adı yerinde olur kanaa­tindeyiz.

BU GRUBUN ESERLERİNDEN BAZILARI([36])

1- Metalıb-us sual fi menakıbi ali Resul, Kemalleddin Muhammed bin Talha-i Şafii (ö.h. 652)

Erbilli Talha-i Şafii'ye, kitabında on iki imamın hak­kında geniş bilgi verdiği için övgüler yağdırmıştır. Erbilli"nin bu övgüleri İbn-i Ahzer-i Gonabadi'nin (ö.h.611) aşağıda ismini vereceğimiz kitaplarında sadece onbir imamdan söz etmesine karşm yapmış olduğu bir tepkidir.

2-3- "Mealim ul üretil nebeviye" (Nebevi itret hak­kında ) ve " Mearifi Ehlibeyti fatimiye" (Ehl-i beyt'in Alevileri ve fatimilerini tanımak) İbn-i Ehzer-i Gonabadi adıyla meşhur Abdulaziz Muhammed (ö.h.611)

4-   Vefayat-ul Ayan: Bu kitabın yazan yedinci yüzyı­lın meşhur âlimlerinden olan İbn-i Hallekan'dır. Bu ese­rinde oniki Ehl-i beyt (a.s) imamının hayatım yazmıştır.

5-   el Fusulul muhimme, İbn-i Sebbağ Maliki (ö.h.755)

6-   el Şzerat-uz Zehebiye, Şemseddin Muhammed bin Tulün (ö.h.953)

7-       Kasidei Selamet bin Hüseyin. Muhyeddin Hefseki lakabıyla meşhurdur, (ö.h.551 veya 553) Birçok kaynak eserde yaşamına değinilmiştir. Şiirlerinden biri şöyledir.

 

 

 

Haydardır sonrası Hasan, Hüseyin

Ardından Ali ve oğlu Muhammed

Caferi Sadıktır ve oğlu Musa

Musa dan sonra muradım seyyid Rıza

Rıza 'dan sonra oğlu Muhammed

Ardından Ali ve oğlu Hasan

Sonrası kayıp Muhammed Hasan 'ın oğlu

 

Doğrusu imam ve efendimlerimdir onlar

Ne kadar töhmetlenip yalanlasam dahi

İmamdır onlar hem de nasıl imamlar

Bu isimler bahtiyar-i hüveyda

Bana ve tüm kullara rabbin nişane-i hücceti

Bu imamlar hüdaya bir yol

Rabbe varan tarikate bir maksattır.

8- Nezhetul kulub ve seçkin tarih, Hamdullah Mustufı, seçkin tarih isimli kitabında, Peygamberin (s.a.a)ilk üç halifesinin hayatım ele ahp açıklamıştır. Ar­dından Emir-el müminin Ali (a.s) ve İmam Hasan Mücteba (a.s)'nın yaşamlarını, daha sonra kitabının ü-çüncü bölümünü diğer imamların hayatına ayırarak onlar hakkın da şöyle bir ibare kullanmıştır:

"Masum imamlar (Allah onlardan razı olsun) Allah­'ın yeryüzündeki kulları için birer hüccettirler. Bu imamların imamet süresi toplam ikiyiz onbeş yıl yedi ay sürmüştün Bu zaman zarfında her ne kadar hilafet edememişler ise de bu ilahi görev onların hakkı idi."

9-  Fasl-ul hitab, Hace Muhammes Parsa. (h. 9. yy.) Çok mutaassıp bir Sünni ve rafızilefden oldukça nefreteden ve aleyhlerine karşı yapmış olduğu sert eleştirileriy­le tanınan bu şahıs, imamların hayatına dair yapmış oldu­ğu açıklamalara kitabında yer vermiştir.

10-11- "Revzat-ul Cenat" ve " Cennatul Cenan" Der­viş Hüseyin Kerbela-i (h. 10.yy.) kitabında bir bölümünü imamların hayatına ayırmıştır.

12-"Vesilet-ul hadım ilel mahdum" ondört masuma salâvat şerhinde. Kitabın yazarı Fadlullah bin Ruzbehan Honci (ö.h.927)

Ruzbehan, Şia ve safevi devletine olan düşmanlığı ile bilinirdi. " İhtal-ul batıl" kitabımda Allame Hilli'nin "Nehc-ul hak ve Keşf-us sıdk" adlı kitabını red etmek için kaleme almıştır. Onun bu kitabına karşılık olarakta "İhkakul hak ve delayi-usl sıdk" isimli kitap yazılmıştır. Ruzbehan, arapça olarak imamlann vasıflarım içeren u-zun birde şiir yazmıştır.

13-"Kunh-ul ahbar" hicri dokuzuncu yüzyılda Osmanlı devletinin gözetimi altında bastınlmış olan bu eser, oniki imamın hayatım içerir.

14- "Sevaik-ul muhrika" İbn-i Hacer Heytemi. Rafizilerin akidesine red için yazılmış olan bu kitap Ehl-i beyt (a. s) imamlannın faziletlerini de konu edinmiştir.

15-        "Makama-ilcami" Abdulvasi Baherzi. Bir Şia âlimine yazdığı reddiye de açık bir şekilde Ehl-i beyt (a.s) imamlannı savunuyor.

16-        "Futuh-ıd Haremeyn" Muhyi-i lari (ö.10.yy. orta­lan). Şiirlerinde dört halifenin yanı sıra, oniki imamdan da bahseder. Bu kitabı, şemsi 1373 yılında Kum Ensariyan yayın evi tarafından bastrnlmıştır.

17-   Oniki imam bağlıları mektebinin çehrelerinden bir diğeride molla Hüseyin Kaşifidir. Sebzevar da Sünni, Herat'ta ise Şia olarak itham edilirdi. Safevi devletinden önce, Sünni ve Şia'lar arasında oldukça rağbet gören 1-mam Hüseyin'e (a.s) matem tutup, mersiyeler dizeleyen " Revzehıl şüheda" kitabım, daha bir genişleterek ekle­melerde bulunmuştur. Kaşifi, kitabının önsözünde, bu e-serin hazırlanmasındaki amacı mersiyeler için ön hazırlık metni olarak niteliyor. Ayrıca, bu kitabın hazırlanmasında Mevla Hasan Sebzivari'nin " Maktel-uş şüheda" ve Ebu Mefahir Razinin "Nur-ul eimme" adlı kitaplarından ya­rarlanmıştır.

18-"el Maksadul Aksa" Kemaleddin-i Harezmi. Bu kitabında dört halifenin yanı sıra oniki imamın hayatın­dan söz eder. Kendi divanındaki şiirlerinde imam Ali
(a.s) ve İmam Rıza (a.s)'a mısralar uyarlamıştır. Şiirle­ rinden bir örnek verecek olursak;

Afet dolu bu sahradan yol maksadına güç yetir

Kılavuz bulursan eğer ilahi tevfıkattır bunu bil.

Özünden geç evvel, kılavuz bulursan eğer

Ali’den dostluk beklersin, ehli irfandansan eğer

Arif isen ey gönül, uzak düşme hanedan-ı Ali 'den

İlahi sırlardan yoksun döner dolaşır isen,

Kabenin tavafı makbule geçmez.

Gelde rabbani feyzden feyizlen

Uzak düşmüş isen ey dost, şah-ı yesrib 'ten

Horasan şahı yanında, ne beklersin şükretmeden.

 

19-    "Yenabi-ul Mevedde " Kunduzi Hanefi.

20-    " Nubehar" Ahmed-i Hani. Hicri 1094 yılında ya­zılmış olan bu eser, Arapça alfabesi kullanılarak Kürtçe kaleme alınmıştır. Önsöz ve oniki bölümden oluşur. Geçmiş yıllardan günümüze kadar Türkiye Kürdistarfı başta olmak üzere, Irak Kürdistan'ının bazı bölgelerinde­ki medreselerde ders kitabı olarak okutulmaktadır. Mute­ber kitaplardandır. Kürtler arasında bilgin ve âlim sıfatıy­la tanınan Ahmed-i Hani, bu eserin dördüncü sayfasında­ki önsözünde şöyle buyurmaktadır; " Bizler en İyi oniki imama sahibiz ki, isimlerinin ezberlenmesi de vaciptir." Daha sonra sırasıyla imamların ismini zikreder. Ü-zülerek belirtmek gerekir ki, son yıllarda (25 yıl gibi bir zaman) bu inanç Ehl-i sünnet inancı değildir bahanesiyle, kitabın bu bölümleri yeni baskılarından çıkartılmıştır.

21- "Dulge. " Kitabın derleyeni Davut Karevlusi"dir. Yazar bu kitabında yaklaşık otuz Kürt âliminin isim ve şahsiyetlerini belirtmiştir. Bu Kürt âlimlerinden bazıları oniki imamın imametini açık bir dil ile beyan ederken, bazılarının da onlar hakkında kitap, şiir ve makale yaz­dıkları bu derlemede göze çarpmaktadır. Söz konusu eser, şemsi 1377 yılında Kum imam Ali (a.s) müessesesince bastırılıp yayınlanmıştır.

 

 

 

EHL-İ BEYT İMAMLARININ İMAMETİ VE "LA-YEZAL"([37]) HADİSLERİNİN İNCELENMESİ

Kaynağı Allah'u Teâlâ’nın sonsuz ilmi olan yüce İslam dini, yaşamın her boyutuna dair, ferdi ve sosyal emirler belirtmiştir. Hayat verici bu emirler ile kendi mensubu her bireyi, sosyal alanda dakik ve eksiksiz bir yöntemle dünya ve ahiret saadetine davet etmektedir.

Adil olan yüce Allah, böylesi bir yöntemin kullanılıp icra edilebilmesi için, kendi ilmi ile sürekli irtibatta olan rehber ve imamlar tayin etmiş ve bu imamet görevinin İs­lam'ın ayrılmaz bir parçası, değişmez usullerden biri ol­duğunu göstermek içinde yerli yerinde karar kılmıştır. İlahi imamet görevi, hiçbir zaman ve mekânda ertelenmesi veya kaldırılması mümkün olmayan hükümlerdendir. Zira Aziz İslam dini ve ilahi olan bu görev süreklidir. Bu münasebetle, rabbani hükümlerin icra edilebilmesi için ertelenip tatil edilmesi düşünülemez. Bu konuya ilişkin onlarca ayet ve yüzlere rivayette bulunmaktadır.

Peygamber (s.a.a) efendimiz, kendi dönemlerinde bu tevhidi görevi bizzat üstlenmişlerdir. İslam ümmetinin veliyi emr ve rehberi Resullullah (s.a.a)'ın şahsi idi. Ya­ratıcı ve yaratılan arasında bir feyz bağı konumunda olan Hazret (s.a.a), ilahi emr ve yasakları uygulamaktaydılar. Kendilerinden sonra ise İslam ümmetinin rehberliğini Hz. Ali'ye (a.s) devretmişlerdir. Kendi veliahdı olan Hz. A-li'yi (a.s) çocukluğundan itibaren terbiyesi altına almış, dini sır ve gerçekleri ona öğretmiştir.

Kalp gözünü ğayb ilimlerine açmış ve her türlü ilmi esasları ona aktarmıştır. Nitekim Hz. Ali (a.s) şöyle bu­yurmaktadır:

" Resullullah (s.a.a) bin ilim kapısını yüzüme karşı açmıştır. Bu bin kapıdan binlerce kapı ardı ardınca açılmaktaydı. Böylece Allah Resulü binlerce ilim kapısını yüzüme karşı açmıştır. Bu sebeple geçmiş ve gelecekte olanları bilirim ben."([38])

Ali (a.s) de Resullullah (s.a.a) tan öğrendiği bu ilimleri kendinden sonra ki imama aktarmakla görevli idi. Oda bir sonra ki imama ve bu şekilde sırasıyla onikinci imam o-lan Hz. Mehdi (a.s)'ye kadar aktarılması zorunluluk arz eden bir mevzudur.

Aziz İslam Peygamber (s.a.a)'i kendi ilim hazinelerini, bu görevi ve ilimleri hak eden insanlara, yani oniki Ehl-i beyt (a.s) imamına miras bırakmıştır. Böylelikle, İslam ümmetinin yularını elinde bulunduran rehber ve önderler olabilsin, insanları helak olmaktan ve ihtilafa düşmekten sakındırabilsinler. İşin semeresi de halkı doğru yola, dün­ya ve ahiret saadetine eriştirmekle noktalanır.

İslam dininin vazgeçilmez iki temel kaynağı olan Kur'ân ve sünnette bu konuya ilişkin kati deliller bulun­maktadır. Bu deliler yeryüzünde Allah'ın hüccetinin eksik olmayacağını ve kesintisiz olarak süreceğini gözler önüne sermekte ve ispat etmektedir. İlk yaratılıştan itibaren, dünyamn yok oluşuna kadar ki süreçte ( nitekim ilk insan nebi ve Allah'ın yer yüzündeki hücceti idi. İslam ümmeti­nin ittifak edip tam bir görüş birliği içerisinde kabul ettik­leri son hücceti ise İmam Mehdi (a.s)'dır.) Allah'ın hüc­cetleri yeryüzünde ıslah edici ve yol gösterici olmak sure­tiyle bulunmuş ve bulunacaklardır.

Her ne kadar kimi zamanlarda kısa veya uzun müd­detli ğaybet dönemleri yaşanmış ise de (Mesela: Hz. Şit (a.s) ve İmam Mehdi (a.s) vb...) durum aynıdır. Aym şe­kilde, Peygamber (s.a.a)den sonraki halifelerin ve o hazretin konumuna geçenlerin oniki Ehl-i beyt (a.s) ima­mı olduğuna dair kati ve kesin veriler elde bulunmakta­dır.([39])

EHL-İ SÜNNETİN SAHİH KİTAPLARINDA BULUNAN "LA YEZAL" HADİSLERİ

Velayet ve imamet konusunun geniş kapsamlı içeriği münasebetiyle, Hz. Peygamber (s.a.a) ilahi vahiye uygun olarak bu mevzuu dini usullerden ve İslam'ın temel prensiplerinden biri olarak tanıtmış, ayrıca İslam dinine gire­bilmesi için, bir şahsın Allah'ın birliğini ve kendi nübüv­vet ve imametini ikrar edip iman etmesi gerektiğini, bu­nunda "Lailahe İllallah Muhammed Resulullah" sözüy­le gerçekleşebileceği vurgusunu yapmışlardır.

Peygamber (s.a.a) efendimiz kendilerinden sonra de­vam edecek olan Ehl-ibeyfin velayeti hakkında tartışma­ların yaşanmaması ve alabildiğince sağlam bir durum ka­zanabilmesi için bu konuyu her fırsatta dile getirmişler­dir. "Ehl-i beyt"([40]) değişik şekillerde, bazen isimleri ile bazen de sıfatlarını hatırlatarak hatlarıyla bu ilahi göreve seçilenleri belirtmiştir. İsimlerinin kendi mübarek isimle­riyle anılmasını ümmete farz kılmış ve sürekli bir şiar ha­line getirmişlerdir.([41]) Resulullah (s.a.a)m Ehl-i beyt (a.s)'in, isimlerini kendi isimleriyle beraber zikiretmeleri ve ettinneleri İslam ümmeti nezdinde kutsal ve özel bir saygınlık kazanmalarına sebebiyet vermiştir. Ölümsüzleşen bu emirle birlikte, Ehl-i beyt (a.s) in faziletlerini sak­layan veya nakl etmeyen bir takım insanlar elde olmayan nedenlerle onların faziletlerini rivayet etmek zorunda kalmışlardır. Bunun tek sebebi ise bu konuya gösterilen ehemmiyettir. İbn-i Teymiye gibi Ehl-i beyt (a.s)in erdem ve faziletlerini gizlemeye ve red etmeye çalışan şahsiyet­ler, onlann tüm faziletlerini inkâr edememişlerdir.

Oniki Ehl-i beyt (a. s) imamlan ve Peygamber (s.a.a)'in halifeleri adı altında gelen meşhur hadisler, ge­niş bir anlatım ile beyan edilmiştir. Zorba sultanların ol­dukça fazla çaba gösterip velayet ve imametlerini gizlemeye çalıştıkları halde söz konusu mevzuu saklı ve örtü­lü kalmamıştır. Evet; bizlerde bu doğrultuda "La yezal" hadislerine işaret edebilir, Ehl-i sünnet ve Şia'nın Pey­gamber (s.a.a)in halifelerinden kastın, oniki imam oldu­ğuna dair ittifak ettiklerini gösterebiliriz.

Şia ve Ehl-i sünnet'in ünlü hadisçileri Peygamber (s.a.a) den bu konu hakkında hadis rivayet etmişlerdir.

Buhari kendi sahihihinde şöyle nakl etmektedir: Cabir bin Sumere diyor ki; Peygamber (s.a.a) den duydum şöy­le buyurdular. "Oniki imam mutlaka gelecektir." Sonra bir şey söylediler ki, duyamadım. Babam dedi ki, hepsi Kureyş'tendir, diye buyurdular."([42]) Sahihi Müslim aynı hadisi kendi senediyle Cabir bin Sumere'den bir başka deyişle şöyle aktarmaktadır: Cabir bin Sumere diyor ki: Babamla beraber Peygamber (s.a.a) in yanında bulunu­yorduk. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular: "Oniki imam gelmeyene dek ilahi rehberlik zail olmayacaktır... ki bunların hepside Kureyş'tendir.”([43])

Sahihi Müslim'de, oniki imam hadisine ilişkin olarak muhtelif ibaretler kullanılarak Peygamber'den (s.a.a) nakl edilen hadisler yer almaktadır.

"İbn-i ebi Ömer şöyle rivayet ediyor: " Kureyşten olan oniki emir sahibi gelmeyene kadar halk böyle yaşa­maya devam edecektir."

Haddab bin Halid el Ezdi'den rivayetle; "Oniki hali­fenin tamamı gelmedikçe İslam, aziz, güçlü ve yenilgi tanımaz bir din olarak kalacaktır. Bu halifelerin hepsi de Kureyş 'tendir."

İbni Bekr bin Ebi Şeybe'den rivayet edildiği şekliyle ise şöyle buyrulmaktadır: "Emr (din) aziz kalacaktır. Ta oniki imam halife gelinceye kadar ki bu halifelerin tü­mü de Kureyş 'tendir."

Nasr bin Ali (a.s) Cehzemi'nin rivayetinde ise, şöyle denilmektedir: "Bu din sürekli olarak aziz ve sarsılmaz kalacaktır. Ta ki oniki halife gelinceye kadar. Halifele­rin hepsi Kureyş 'tendir."

Kuteybe ibni Said ve Ebu Bekr ibni Ebi Şeybe kendi senetleriyle Amr bin sad bin Ebi Vakkas'tan şöyle rivayet ediyorlar; " Ben Cabir bin Semure'ye Peygamber (s.a.a) den duyduğu bazı şeyleri anlatması için bir yazı gönder­dim. Cevabın karşılığında bana şöyle yazmış idi: Allah Resul (s.a.a)'ünden şöyle burukluğunu duydum: "Bu din sürekli olarak kıyamete dek değişmeden kalacaktır. Ta ki oniki halife sizlere hüküm edinceye kadar ki bunların hepside kureyş'tendirler."

Ebu Davut'ta, kendi senediyle Peygamber (s.a.a) den bir hadis rivayet etmiştir ki lafzı gibi manası da oldukça ilginçtir: "Bu din devamlı surette dimdik ayakta dura­caktır. Ta ki bütün ümmetin kabul ettiği oniki halife ge­lene dek."([44])

Bu konuyla ilgili olarak daha bir çok hadis rivayet edilmiştir. Lakin biz bu kadarıyla yetiniyoruz.

 

" LA YEZAL" HADİSLERİNİN TATBİKİ

(Kast Edilmek İstenenin Ehl-i beyt (a.s) İmamları Ol­duğuna Dair Yapılan Karşılaştırmalar)

Bir konu hakkında rivayet edilen her hadis, kaç yönlü olarak incelenmeye alınır:

1-       Hadisin senet ve çıkış noktasını gösteren belgeler

2-   Hadisin içeriği kuşkusuz, Kur ân-ı Kerim, sünnet ve belirgin dini hükümlerle açık farklılık göstermemesi ge­rekir.

3-   Hadisin konuyu kanıtlayıcı olması. ( mevzu bahis olan şeye delalet etmesi)

Şimdi, "la yezal" hadislerini yukarıdaki şıklara uygun olarak incelemeye alıyoruz

1- Hadisin senet ve belgeleri:

Hadis ilminde kural gereği birçok raviden rivayet edi­len hadisler incelenmeye alınmaz. Zira sözü edilen hadi­sin bunca raviden rivayet edilmesi doğruluğunun göster­gesi olarak kabul edilir, senedinin de araştırılmasına ge­rek görülmez.

Oniki imam hadisi olarak bilinen "la yezal" hadisleri oldukça geniş ve kapsamlı bir düzeyde rivayet edilmiştir. Hatta Ehl-i sünnet'in sahih kitaplarında da aynı oranda zikrolunmuştur. Öyleyse bu hadislerin senet açısından in­celenmesine gerek yoktur.

2- Hadisin içeriğine dair:

Genel hadis bilimindeki kurallar gösteriyor ki Kur'ân-ı Kerim esas alman ölçüdür. (Mecmuan aleyh'tir.) Sahih hadisler ve kati dini hükümler çerçevesinde konu ele alı­nır. Ölçülüp tartılmak suretiyle bu formüle uyarlanır. Eğer herhangi bir olumsuzluk arz etmiyorsa hadis olarak kabul ve kendisiyle amel edilir. Sözünü ettiğimiz "la yezal" hadisleri içerik bakımından Kur'ân-ı Kerim, açık İslami hükümler ve sahih hadislerle değil bir zıtlık, aksine tam bir uyum içerisindedirler. Eğer Maide süresinin 12. ayeti "...içlerinden oniki naip göstermiştik..." ve "Ben­den sonraki halifelerimin sayısı Musa'nın naipleri sayı­sına eşittir." Hadisine dikkat edilecek olunursa her şey tüm çıplaklığıyla anlaşılacaktır.

3- Hadislerin delalet ettiği halifeler:

Bu hadisler Peygamber (s.a.a)imizin Ehl-i beyt (a.s)inden olan oniki imamı kastetmektedir. Nitekim aşa­ğıda isimleriyle belirteceğimiz imamların sayısıda bunu kanıtlar niteliktedir.

1- Ali ibni Ebu Talip 2- Hasan ibni Ali 3- Hüseyin ibni Ali 4- Ali ibni Hüseyin 5- Muhammed bin Ali 6- Ca­fer bin Muhammed 7- Musa bin Cafer 8- Ali bin Musa 9-Muhammed bin Ali 10- Ali bin Muhammed 11- Hasan bin Ali 12- el Hüccet ibni Hasan ( Hz. İmam Mehdi (a.s) Allah'ın selamı üzerlerine olsun.

Birçok karine, bu hadislerden kastedilmek istenen ha­lifelerin Ehl-i beyt (a.s) imamlarından başkası olmadığına tanıklık etmektedir. "La yezal" hadislerinde, sayısına değinildiği imamlar dışında bu sayı ile çakışan ve mutabık olan hiçbir önder, imam ve halife bulunmamaktadır.

Konuyu açıklığa kavuşturan deliller:

a- Eğer; burada kast edilmek istenen dört halife ve İ-mam Hasan (a.s) ise bunların sayısı toplam beşi geçmez. Yok, eğer bunlardan maksat Emevi ve Abbasi halifeleri ise: Evvelen; onların sayısı onikinin çok üstündedir. Ay­rıca Müslümanların Peygamber (s.a.a) halifesinde aradık­ları ünsiyet ve şartlar onlarda bulunmuyordu. Son olarak ise: hiç kimse böyle bir iddiada bulunmamıştır.([45]) Evet! Buna tarih tüm zarafetiyle tanıklık etmektedir.

Öyle ise "La yezal" hadislerinde belirtilen oniki halife sayısı sadece Ehl-i beyt (a.s) imamlarının sayışma eşittir.

b- Resullullah (s.a.a) bir başka hadislerinde kendi hali­felerinin sayısını Musa'nın naipleri sayısına eşitliyor. "Benden sonraki halifelerimin, sayısı Musa'nın naipleri sayısına eşittir."([46]) Aynı paralelde Kur'ân-ı Kerim Beni İs­rail imamlarının oniki kişi olduğunu belirtiyor.([47])

c- Mütavatir rivayetler İmam Mehdi (a.s)'yi yeryüzü­nün son halifesi olarak tanıtmaktadır. Hazret Ehl-i beyt (a.s)'in onikinci imamıdır.

d- Süneni Ebu Davud'ta rivayet edilen hadisin tabiri; "Ümmet onlar üzerine icma edecektir." şeklindedir.

Tarih bizlere, oniki Ehl-i beyt imamları dışında, bir bütün olarak belirtilen ve bu sayıya denk hiçbir külli ya­pının olmadığını gösteriyor ki; ümmet bu imamların tak­va, ilim, cihad ve faziletleri üzerine ittifak etmişlerdir.

e- Kuranı Kerim ve sahih hadisler, ilahi rehberlik gö­revi için bir takım şartlar ve sıfatlar ön koşmuş, bunlara sahip olmasını istemiştir. Bu sıfatlar: Günahtan arınmış olmak, kitap ilmine vakıf olmak v.b. sıfatlar, Peygamber (s.a.a) den sonra bu sıfatlar yalnızca sözünü ettiğimiz grupta (Ehlibeyt) görülmüştür. Bu mesele, keskin görüşlü ve insaf sahibi her araştırmacı için açıktır.([48])

f- Hz Peygamber'den (s.a.a) imamların sayışım ve fa­ziletlerini hatırlatan bir çok hadis rivayet edilmiştir. Ha­kikatte bu hadisler. "La yezal" hadislerini beyan ve tefsir etmektedirler. Böylelikle bu konu etrafında oluşan şüphe ve kaygılar bertaraf edilmektedir. Bu hadisler bir kaç kışıma ayrılır.

Örnek verecek olursak;

1-        "İmam ve önderler oniki kişidir. İlkleri Ali (a.s) sonuncuları ise Mehdi (a.s)’dir."

 

2-        "Peygamberden sonra ki imamlar oniki kişidir."

Ali, Hasan ve Hüseyin (a.s)'in isimlerini zikr ettikten sonra, diğer dokuz imamın Hüseyin(a.s)ın soyundan ge­leceğine dikkat çekilmiştir.([49])

3-        Dokuz imam, Hüseyin (a.s.)nin soyundandır ki Bunların sonuncusu Mehdi (a.s) dir. İbn-i Şehraşub, Menakıb adlı kitabında Avec ve ebu Hureyre'den şöyle
nakl etmektedir: Resulallah'tan "Bu sözü züriyeti içinde baki kalan bir kelime yaptı..." (Zuhruf/ 28) ayeti hakkında sordum:

Hazret şöyle buyurdular: "Hüseyin'in neslinden do­kuz tane imam gelecektir ki, sonuncusu bu ümmete Mehdi (a.s) olacaktır.”([50])

4-        Peygamber'den sonraki imam ve halifeleri, Ali (a.s) dan başlayarak Hz. İmam Mehdi (a. s) ye kadar tek tek isimleriyle beraber sayan hadisler.([51])

Ehlibeyt (a.s)'den rivayet edilen hadislerde "La yezal" hadislerini en açık şekliyle beyan eder niteliktedir.

Ümmetin ittifak ettiği, "sakaleyn " "Sefine " hadisleri dikkate alınacak olunursa, anlaşılacaktır ki Ehl-i beyt (a.s) Kur'ân ile eşittir. Ve sözleri İslam Peygamber (s.a.a)inin sözleri gibidir. Ehl-i beyt (a.s)in hadisleri de yukarıda değindiğimiz dört unsura aynlır. Buna ilave olarakta; Her imam kendinden sonra ki imamın kim ol­duğunu açıklamış ve onu halka tanıtmıştır.([52])

ğ- "La yezal" veya "oniki halife" hadislerinin mana edilip anlaşılabilmesi açısından etkili olabileceğini sandı­ğımız diğer bir nokta ise; bazı Ehl-i sünnet alimlerinin oniki Ehl-i beyt (a.s) imamının imamet olgusuna besle­dikleri inançtır. Ehlisünnetin büyük düşünür ve âlimlerinden olan bir grup, bu tür (la yezal) hadislerden anlaşıldığı üzere Ehl-i beyt (a.s) imamlarının imametini kabul etmiş ve bu gerçeğe inanmışlardır. Nitekim böyle bir grup için "Ehl-i sünnetin oniki imam bağlıları" ismini uygun görmüş ve bu başlık adı altında konuyu daha önce ele al­mış idik.

 

 

BİHAR’ÜL -ENVAR'DA ONİKİ İMAM HADİSLERİ

Allame Meclisi, Bihar-ul envar eserinde oniki imama ilişkin birçok hadis zikretmiştir. 36. cildin 226. sayfasın­dan aynı cildin sonuna kadar. Mütavatir sayılabilecek şekliyle toplam 8 bab'ta bu hadisleri toplamıştır.([53])

Yine aynı zeminede 41. bab'ta Peygamber (s.a.a) efendimizden 234 tane hadis nakl etmektedir. 42. ve 48. bablar da Emir-el müminin Ali (a.s) ve diğer Masum İmamlar (a.s) dan 52 hadis nakl etmiştir. İmam Ali (a.s) den 9, İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) den 6, İmam Seccad (a.s) dan 5, İmam Bakır (a.s) dan 11, İmam Sadık (a.s) tan 18, İmam Kazım (a.s) ve diğer imamlar­dan da ise 3, hadis zikretmiştir. Toplam "286 hadis" bu konu hakkında nakledilmiştir. Bu hadisler muhtelif tabir­ler kullanılarak anlatılmıştır. Burada bazılarına işaret edebiliriz.

1.Hadis: "...Benden sonra ki imamlar oniki kişidir. Ey Alil Sen onların birincisi ve Mehdi onların sonun­cusu olacaktır."

2. Hadis: ...Abdurrahman bin Semure Resullullah'tan şöyle bir istekte bulundu:

 "Ey Resullullah (s.a.a) bizleri irşat et!" Hazret buyurdular ki:

"Ey semere'nin oğlu! Görüş ve fikirler dağılıp parça­landığında sen Ali İbn-i Ebu talip'ten yana ol. Çünkü o ümmetimin imamıdır. Aranızdan benden sonra yerime geçecek olan odur... Hakkı ve batılı birbirinden ayıran da yine odur. Ümmetin diğer imamları cennet gençleri­nin efendileri olan Hasan ve Hüseyin ve Hüseyin 'in so­yundan gelecek dokuz imamdır. Sonuncuları da Mehdi'dir. (Kaim) Yeryüzünü, zulümle dolup taştığı gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır."

3.Hadis: ... Resullullah (s.a.a) şöyle buyurdular: "Ben, Ali, Fatım 'a, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin 'in nes­linden olan dokuz imam, halka Allah'ın hüccetleriyiz. Bizim düşmanımız Allah 'in düşmanı, dostlarımız Allah­'ın dostlarıdır."

4.Hadis: "...Hidayet edici önderler Hüseyin'in so-yundandır. Allah bizim ilim ve idrakimizi onlara vermiş­tir. Öyleyse onlara itaat ediniz ve başka yönlere sapma­yınız. "

5.Hadis: İbni Mesud anlatıyor Resullullah (s.a.a) şöy­le buyurdu: "Benden sonra, sayıları beni İsrail'in naip­leri sayısınca olacak oniki halife gelecektir."

6.Hadis: "...Benden sonra oniki emir vardır."

7.Hadis: Amr, Peygamber (s.a.a)in şöyle buyurduğu­nu anlatıyor: "Oniki halife gelmeyene kadar ümmetimin emri (dini) zail olmayacaktır. Bu halifelerin tümü Kureyş'tendir."

8.Hadis: " Bu din yenilgi tanımaz bir halde kalacak­tır. Ta ki oniki halif gelinceye dek." Ravi diyor ki; söz buraya geldiğinde bir takım sesler yükseldi ve ben bu hengâmede Resullullah (s.a.a)ın bir şey söylediğini gör­düm lakin duyamadım. Daha sonra yakınında oturan birinden Resullullah (s.a.a)ın ne dediğini sordum? Oda; "Hepsi Kureyş'tendir." diye buyurduklarını söyledi.

9.Hadis: " Kureyş'ten olan oniki kişi yetişene kadar, insanların yaşamı sürecektir."

10.Hadis: " Oniki emir'in hepsi gelecektir ve bunla­rın bir benzeri de görülmeyecektir.

11.Hadis: İbni Necran şöyle nakletmektedir. Eba Halid yemin ederek Peygamber (s.a.a) den şu şekilde ri­vayet etmiştir: " Hak din üzere amel eden ve hidayet e-dici olan oniki halife gelmeyene kadar, bu ümmet oldu­ğu gibi kalacaktır."

12.Hadis: Selman-ı Farisi diyor ki: Peygamber (s.a.a)i gördüm Hüseyin'i dizine oturtmuş ona şöyle hitab edi­yordu; "Sen hüccetsin, hüccetin oğlusun ve dokuz hüc­cetin babası da sensin."

13.Hadis: İbni Abbas diyor ki: Peygamber (s.a.a)den şöyle işittim; " Ben, Ali, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin 'in soyundan gelen dokuz (imam) günahtan arınmış temiz kişileriz."

14.Hadis: "Şüphesiz veliler ve vekiller oniki kişidir."

15.Hadis: Bu ve buna benzer birçok hadiste oniki i-mamm isimleri İmam Mehdi (a.s)ye kadar tek tek sayılmıştır.

16.Hadis: "Ey Ali! Ben, sen ve iki oğlun ve Hüse­yin 'in soyundan gelen dokuz imam, dinin erkânıyız. İs­lam 'in garantisi de yine bizleriz."

17. Hadis: " Ey Ali! Raşit, hidayet edici ve hakları gasp edilmiş olan onbir imam senin soyundandır. Ve bir, de sensin."

18.Hadis: "Ehlibeyt'imden oniki hidayet edici ve muhaddis (İcat edici) kişi vardır."

 

ONİKİ İMAM HADİSLERİNİN ÖZETİ

"Oniki imam..." Hadisleri, genel itibarı ile Şii ve Sünni muhaddislerin çoğunluğunca nakledilmiş ve inkârı kabul edilmez olarak belirtilmiştir. Her ne kadar bazı nak­lolunmuş hadislerin sened ve delalet ettiği konular üze­rinde tartışmalar yaşanmış ise de durum değişmemiştir

 

İMAM ALİ (a.s)'İN VELAYETİNİ VE PEYGAM­BERİN HALİFESİ OLDUĞUNU GÖSTEREN DELİLLER

1-    İnzar ayetinin([54]) nüzulü şifasında söylenilen "Dar" hadisi:

Bisetin 3. yılında Peygamber (s.a.a) efendimiz İnzar ayetinin emri gereğince akrabalarına İslam dinini kabul etmeleri ve din uğrunda beraber çalışmaları için bir teklifi götürmekle görevlendirildi. Bu münasebetle, akrabaları­nın ileri gelenlerinden oluşan bir toplantı düzenlediler. İlk celese de konunun açıklanması için uygun bir ortam o-luşmadı. Bir sonra ki oturumda hazret konuşmasına baş­layarak bir giriş yaptı ve ardından şöyle buyurdular; " Bu din üzere, aranızda bana kardeş, vezir ve halife olmak isteyeniniz yok mu?" Bu cümleyi yüksek sesle 3 defa tekrarladılar. Fakat her defasında Ali (a.s)'den başkası bu soruya olumlu bir cevap vermedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular; "Şüphesiz sizin ara­nızda kardeşim, vekil ve halifeni budur”([55])

2- Menzilet hadisi: Resullullah (s.a.a) son gazvelerine çıktıklarında İmam Ali (a.s)'i münafıkların fitnesini önle­sin diye Medine'de kendi yerlerine vekil bıraktılar. Ken­
dileriyle beraber gazveye gidemediğinden ötürü İmamın üzgün olduğunu gözleyen Hz. peygamber (s.a.a) imama
hitaben şöyle buyurdular: " Sen bana Harun'un Mu­sa'ya olduğu gibisin. Ancak benden sonra Peygamber olmayacaktır."([56])

3-   Gadiri hum hadisi: Resulullah (s.a.a)hicretin 10. yılında veda haccından döndükleri bir sırada yapmış ol­dukları konuşmanın hemen akabinde şöyle buyurmuşlar­dır: " Ben kimin mevlası isem Ali de onun Mevlalısıdır." (özellikle Ali (a.s)'in ismini, üzerine basarak söylemiş ve mübarek elleriyle de onu göstermişlerdir ki. bu konuda herhangi bir şüphe yaşanmasın.)([57])

4-   Velayet ayeti: " Sizin veliniz ancak Allah, Resulü ve iman edip namaz kılarken rüku halinde zekat veren müminlerdir." (Maide/55)

Ayette rüku halindeyken zekat veren (sadaka olarak yüzük) müminlerden kastın Ali (a.s)'nin olduğu bilin­mektedir. Çünkü: Tarihçilerinde itiraf ettiği gibi veliniz, rüku halinde zekat vereniniz diye adlandırılan ibareler, Ali (a.s) velayetini ve Hz. Peygamber (s.a.a) den sonra onun halifesi olduğunu kanıtlar niteliktedir.([58]) Zaten ayetin zahiride oldukça açıktır.

5-   Varis ve vasiyet hadisi: Peygamber (s.a.a) buyur­dular ki; "Her nebinin varis ve vasisi vardır. Benim va­ris ve vasim Ali İbn-i Ebu Talip 'tir. "([59])

 

6-   Tebliğ ayeti: "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et..." (Maide/ 67)

7-   Seele Sailun ayeti: "İsteyen biri, olacak bir azabı istedi. Kâfirlerden onu engelleyecek olan yoktur." (Mearic/1-2)

8-   İlim Şehri Hadisi: "Ben ilimden bir şehirim Ali ise onun kapısıdır. Öyleyse şehre kapısından giriniz.”([60])

 

 

9-   Allah Resul (s.a.a)ü buyurdular ki; "Nefsim elinde olan Allah 'a yemin ederim ki; bu ve şiası kıyamet gü­nünde kurtulmuş olacaklardır”([61])

10-         "İman edip yararlı işler yapanlar ise bütün insanların en hayırlılarıdır." (Beyyine/7)

Bu ayete ilişkin olarak yapılan tefsir ve yorumların ri­vayet edilmiş olanları.

11-         İmam Ali (a.s) Ehlibeyt'tendir. Ve Ahzab süresi­nin 33. ayeti bu aileyi temiz ve başkalanna karşı üstün kılmıştır. "... Ey Ehlibeyt! Şüphesiz Allah sizden her türlü pisliği giderip, sizleri tertemiz kılmak ister."

12-         Sakaleyn hadisi: Zeyd bin Erkam Peygamber (s.a.a) den şöyle rivayet ediyor: "Haberiniz olsun ki, ben sizin aranızda iki ağır emanet bıraktım. Biri Allah­'ın kitabı diğeri üretim olan Ehl-ibeyt'imdir." Ehl-i beyt'ten kasıt hanımlarınız mıdır? diye sorduk. O ceva­ben şöyle dedi: "Hayır! Allah'a yemin ederim ki; kadın, bir ömür boyu kocasıyla yaşarsa dahi talak ve boşanma suretinde baba ocağına dönmeye mahkûmdur. Kişinin Ehlibeyt'i onun aslı ve ailesidir. (çocuklarıdır). Onlar öyle bir ailedir ki sadaka, üzerlerine haram kılınmış­tır."([62])

13-         Mübahele ayeti: "Deki; gelin, çocuklarımızı… nefislerimizi.." (Ali İmran/ 61)

14-         Ali, Fatıma ve Hüseyin'e işaretle: "Allah'ım şahit ol ki benim Ehl-i beyt'im bunlardır”.([63])

EBU TALİB’İ TANIYALIM

Kur'an-ı Kerim, kişinin kurtuluşa erebilmesi, dünya ve ahiret saadetine nail olabilmesi için, mihenk taşı sayı­labilecek iki önemli ölçü belirtmiştir. Bunlardan biri i-man, diğeri ise salih ameldir. Nitekim bu iki şartı da de­ğerli insan Ebu Talib'in yaşam tarzında müşahede etmek­teyiz. Bu ilahi formüller gereği, Ebu Talib'in kurtuluşa erenlerin en eskilerinden olduğu bilinmektedir. Tek tek ele alacağımız Ebu Talib'in şiirleri, Peygamber (s.a.a) e karşı davranış biçimi, Kureyş ve Beni Haşim büyüklerine yazmış olduğu vasiyeti, Peygamber (s.a.a) in ona karşı beslediği sonsuz sevgi gibi, konular ile hazretin yüce ma­kamını çeşitli yönleriyle göstermeye çalışacağız, inşallah

Her biri kendi kategorisinde incelenecek olan bu konu­ların, Ebu Talib'in samimi bir şekilde her ortam ve şart­larda Peygamber (s.a.a)i himayeti altına aldığı ve müşrik­lere karşı onu ve dini savunması gibi, kendisinin imanlı bir biçimde salihane hareket ettiğini şüphe bırakmaz bir zihniyete dönüştüreceğini umut ediyoruz. Bunun dışında Ehl-i beyt (a.s)in E^bu Talib'in imanını tasdik eden sözle­rine de gücümüz miktarınca değinmeye gayret gösterece­ğiz.

Ebu Talib'in Şiirleri: Ebu Talib'in imanını gösteren şiirleri oldukça fazladır. Bunlardan, yazmış olduğu bir şii­ri şöyledir:

 

Varsın bilsin ki En iyi insan Muhammed'dir.

Musa ve Meryem oğlu İsa için halef, Muhammed'dir.

Yemin olsun ki Muhammed 'in dini!

Din cihetinden en iyi dinlerdendir.

Nebidir ki, rabbinden vahiy ile donanmış,

Aksini iddia eden kör pişmanlığına kapılmış.

Bilmez misin bulmuşum ben o Resulü Muhammed'i.

Ki, her kitabın hattı evvelidir, tıpkı Musa gibi..

 

Ebu Talib'in Peygamber (s.a.a)e karşı tutumu:

Ebu Talib'in Resullullah (s.a.a)'a olan sevgisi ve nü­büvvetlerine olan inancı, tarihi gerçeklerin yansıması ile aşikâr bir hale gelmiştir. Şam yolculuğunda karşılaştıkları rahip Bahira karşısında sergiledikleri endişesi, risalet gö­revi ile kendisine tebliğ edilen Ebu Talib'in Peygamber (s.a.a) ile bu konuyu konuşan ve kabul edenlerin ilklerin­den oldukları, "Yevmul dar" (akrabaları İslam dinine da­vet için Peygamber (s.a.a) efendimiz tarafından tertiple­nen ailesel toplantı) günü göstermiş olduğu fedakârlıklar, Necaşi'ye yazmış olduğu mektuplar ile vermiş olduğu mesaj, tarihi delillerden ki; Ebu Talib nedenli Peygam-ber'i (s.a.a) sevip saymakta ve ona itaat etmekte idi. Ay­rıca "Zaberi"([64]) olayında Peygamber (s.a.a)'i gördüklerin­de göz yaşlarına boğulmaları, İslam öğreticisi Resullullah (s.a.a)'ın ve sahabelerinin "Sahife"([65]) olayından sonra acı dolu zahmetlerini göğüsleyerek yıllarca Şıb-i Ebu Talib'te kucak açıp barındıran yine o idi.

Ebu Talib'in Kureyş ve Beni Haşim'in ileri gelenlerine hitap eden vasiyeti:

Bu vasiyetlerinde Peygamber (s.a.a)e itaatte bulunma­yı tavsiye etmekte Hz. Resullullah (s.a.a)ı emin ve sadık olarak isimlendirmektedir. Ayrıca kurtuluş ve saadet yo­lunun onun yolu olduğunu da açık bir dille yazmıştır. Kureyş'in kabile reisleri ve ulularına şöyle seslenmekte­dir; "Muhammed 'e itaat ediniz, zira o emin ve doğru olanınızdır." Beni Haşim'e hitaben ise şöyle yazmışlar­dır: "Eğer Muhammed'e itaat eder, emri altına girerse­niz ve ona yardım hususunda birleşirseniz, kurtuluşa erersiniz.."

Yine aynı samimiyetini gösteren bir olayı ise şudur: Resullullah (s.a.a) ve imam Ali (a.s)'yi namaz kılarken görür ve oğlu Cafer'i de onlara katılması ve namaza dur­ması için yanlarına gönderir. Allah'a ve Resulüne (s.a.a) iman ettiğini babasına izhar eden imam Ali (a.s)'ye Ebu talip şöyle cevap vermiştir. "Amcanın oğlu seni hayırdan başka hiçbir şeye sevk etmez, ona itaatte bulun. "

Peygamber (s.a.a)'in Ebu Talib'e duyduğu sonsuz sevgi:

Peygamber (s.a.a)in herhangi birine karşı muhabbet beslemesi, onun mü'min olduğunun bir göstergesidir. Çünkü: Kur'ân-ı Kerim müşrikleri sevmek ve onlara ya­kınlık duymayı yasaklamıştır.

Ama Allah Resul (s.a.a)'ünün Ebu Talib'i sevdiği ve her fırsatta bu sevgisini dile getirdiği, tarihte sayısız rivayet ve olaylarla aktarıla gelmiştir. Allah Resul (s.a.a)'ü Ebu Talib'in ölümüne son derece üzülmüş, ellerini soğuk cesedindeki nurani yanakları üzerine koymuş ve şöyle seslenmişlerdir: "Amcacığım! Allah sana ecir ve mükâfatta bulunsun, küçüklüğümde terbiyemi üstlendin. Kimsesiz bir yetim iken, başımı okşar, beni severdin. Büyütüp geliştirdikten sonra da hiçbir yardımını benden esirgemedin." Evet Resullullah (s.a.a) bu sözlerle biricik amcalarını ebedi yolculuğuna uğurlamış ve vefat ettiği yı­lı da "Hüzün yılı" olarak ilan etmişlerdir. Resullullah (s.a.a)m amcasına duyduğu sevgi öyle bir boyuta ulaşmış­tı ki; düşmanları dahi inkâr edememişlerdir. Lakin bir ta­kım çevreler bu sevgi ve muhabbete türlü türlü cilveler vererek ehemmiyetsiz göstermeye çalışmışlardır. İbni Hazm (ö. h.456) "el Fasl" adlı kitabın 123. sayfasında şöyle yazmıştır: "Resullullah (s.a.a)'ın bir kimseyi sev­mesi onun muhterem ve mü'min olduğunun kanıtı de­ğildir. Nitekim Peygamber (s.a.a)efendimiz bir müşrik olan amcası Ebu Talib'ide sevmekteydiler..." Ne yazık ki insaftan mahrum insanların zihinleri böyle işliyor.

Ehlibeyt (a.s) hadislerinde Ebu Talib

Peygamber (s.a.a)in bizlere bıraktığı ağır emanetlerin ikincisi olan, Kur'ân ve haktan bir an dahi ayrılmayan Ehl-i beyt (a.s), Ebu Talib'in imanı üzerine tam bir görüş belirtmiş ve nurani hadisleriyle dikkatleri bu hakikate çekmeyi başarmışlardır. 11- ciltlik "el Gadir" eserinin sahibi Allame Emini, Ebu Talib'in imanına ilişkin. Pey­gamber (s.a.a) ve onun Ehl-i beyt (a.s)inden toplam 40 hadis nakl etmiştir. Bu hadislerin bazılarında Ebu Talib, iman ve itikadını gizleyen Ashabı Keyfe benzetilmiş, bazılarında ise imanına dair deliller zikredilmiştir. Bu hadişlerin birinde " Ebu Talib'in imanından şek etmenin akıbeti, cehennem ateşi" olarak gösterilmektedir.([66])

Ne yazık ki! Kirli siyasetler, sınıfsalcılık dünyevi menfaatler, karşı tarafı sürekli olarak düşman görme zih­niyetleri, gün gibi açık olan meseleleri bazıları için çö­zümlenmesi güç bir bilmece ve bir şüpheler yumağı hali­ne dönüştürmektedir. Böyle bir hale dönüştürülen konu­lardan birisi de Ebu Talip'in imam konusudur. Bu mese­leyi şüphe altına koyabilmek için, bir takım 'Hadisler"([67]) dışında üç tane de ayet delil gösterilmektedir.

Şimdi söz konusu ayetleri kısaca inceleyelim:

1-   "Diğerleri ise hem ona yaklaşmaktan alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Böylece sadece kendilerini mahfederler ama farkına varmazlar." (Enam/26)

 

2-   " Ne Peygambere, nede iman edenlere, akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları kesinleşen müşrikler için af dilemek olmaz," (Tevbe/113)


3- " Doğrusu sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir ve doğru yola erecekleri o daha iyi bilir." (Kasas/56)

Birinci Ayet:

"Diğerleri ise hem ona yaklaşmaktan alıkoy arlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Bu şekilde sadece kendilerini mahvederler..."

Yukarıdaki ayet için iki yorum yapılmıştır:

a- Ayet, umuma seslenen ve bu sebeple bütün kafirleri kapsayan bir ayettir. Başkalarının Kur'ân'a veya Peygam­ber (s.a.a)e yaklaşmalarını engellemeye çalışan ve yine aynı şekilde kendilerinin de bundan sakındığını ifade eder.([68])

b- Ebu Talib hakkında nazil olmuştur. Çünkü kendisi Peygamberi müşriklerin eziyet ve saldırısından koruduğu halde, ona tabi olmamıştır.([69])

Dikkatli Bir inceleme:

1-        Mezkûr ayetin önce ve sonrasındaki ayetler genel üslup itibarıyla Peygamber (s.a.a)'e karşı mücadele eden inatçı kâfirlerin, küfürlerinde ayak diremesine işaret etmektedir. Ayette yer alan "diğerleri" (onlar) zamiri birden fazla olan gruba delalet etmekte, dolayısıyla Pey­gamber (s.a.a),i himayeti altında bulunduran Ebu Talib'e işaret edildiği iddiasını da bertaraf etmektedir.

2-        Ayetin Ebu Talib'i kast ettiğini zikr eden rivayet öncelikle "mürsel"([70])dir. İkinci olarak ise; bu rivayetin tek ravisi Habib bin Ubey'dir. Ve bu şahsın dürüst ve güveni­lir biri olmadığı rical ilminde sabittir. Rivayetin senedin­de de aynen bu şahıs gibi güvenilir olmayan, yalancılıkla nitelendirilen Süfyan-ı Sevri gösterilmektedir. Bu şahıs, yalancılardan hadis rivayet etmesiyle meşhurdur.([71])

3-    Bu mezkûr rivayet ile ayetin nüzul sebebine deği­nen başka rivayetler arasında çelişki vardır. Çünkü ayet çoğul olarak hitap ederken, söz konusu rivayet tekil ola­rak gösterilmiştir.([72])

4-    Ayet, genel olarak kâfirlerden söz etmektedir. Ve bu da gösteriyor ki, ayetin nüzul edildiği sırada sözü edi­len kâfirler hayatta ve Peygamber (s.a.a) ile giriştikleri mücadele içerisindeydiler.([73]) "Enam süresi" (özelliklede incelediğimiz ayet) Ebu Talib'in vefatından çok sonraları, hatta yıllar sonra indirilmiş bir süredir. Bu sebeple, ayette Ebu Talib'in kastedildiği görüşü asılsız ve yanlış bir gö­rüştür.

İkinci Ayet:

" Ne Peygambere, ne de iman edenlere, yakınları bi­le olsalar, cehennemlik oluşları kaçınılmaz olan müş­rikler için bağışlanma dilemek yakışmaz." (Tevbe/113)

Müfessir ve hadisçiler bu ayetin indirilmsini birkaç sebebe dayandırmışlardır. Bunlardan:

a- Müslümanlardan bir grup, müşrik olarak ölen baba­ları ve cedleri için hayır duasında bulunmuş ve Peygam­ber (s.a.a)den de kendileri gibi hareket etmesini talep et­mişlerdir.([74])

b- Peygamber (s.a.a)in anne ve babasına istiğfar ve dua etmesi üzerine nazil olmuştur.([75])

c- Peygamber (s.a.a)'in, amcası Ebu Talib'e bağışlan­ması için dua etmesinden dolayı indirilmiştir.([76])

Burada, konuyla ilgili olduğu için sadece "c " şıkındaki iddiayı ele alacağız. Sait bin Müseyyib tarafından riva­yet edilen bir hadisede şöyle denilmektedir; Ebu Talip öleceği anda dahi Allah'a ve resulüne şahadette bulunma­mış ve ben Abdulmüttalib'in([77]) dini üzereyim demiştir. Ar­dından Peygamber (s.a.a) ona karşı şöyle buyurmuşlardır: "Allah'a yemin ederim ki! Rabbim tarafından nehyedilmediğim sürece nenin için dua edip ve Allah'tan affını dileyeceğim." O anda Tevbe 113. ayeti na­zil olmuş. Peygamber (s.a.a) ve müminlerin müşriklere hayır duası etmeleri yasaklanmıştır. Kasas 56. (Doğrusu sen sevdiğini doğru yola iletenlesin....) ayeti de yine aynı bağlamda indirilmiştir.([78])

İddiaların İncelenmesi:

1-       İddia edilen son nüzul sebebi ile kendinden önceki zikredilen iki nüzul sebebi arasında zıtlık arz eden yönler bulunmaktadır.

2-   Mezkûr rivayetin tek ravisi Sait bin Museyyib'tir. Ve onun Ehl-i beyt (a.s) ile özelliklede imam Ali (a.s)'a olan düşmanlığı meşhurdur.

 

Ömer bin Ali bu şahısla yüz yüze gelmemek için onun gittiği mescide gitmez idi. Vakidi'nin naklettiğine göre ise; bu adam imam Zeynel Abidin (a.s)'ın mübarek cena­zelerinin yanından geçmiş, ama cenaze namazını eda et­memiştir. İbni Hazm([79])'in dediğine göre; İsmi anılan şahıs­tan Haccac'm cenaze namazına katılır mısın? Diye sor­duklarında yanıt olarak şunları söylemiştir. "Biz Haccac'tan daha beter olanları için bile cenaze namaz kılıyoruz."([80])

3-   Rivayetin zahiri öyle gösteriyor ki ayet, Ebu Talib'in vefatı sırasında, Mekke'de ve hicretten önce nazil edilmiştir. Oysaki üzerinde konuştuğumuz ayet Tevbe süresindedir ve bu surenin Medine de hicretten ve hatta Mekke'nin fethinden sonra indiği şüphe götürmez bir gerçektir.

4-   İstiğfar ayeti, Medine'de Ebu Talib'in vefatından 10 yıl sonra indirilmiştir. Bu ayetten önce, hatta Ebu talip hayatta iken dahi müşriklere sevgi beslenilmemesi husu­sunda birçok ayet nazil olmuştur.([81]) Hal böyle iken, nasıl olurda Ebu Talib bir müşrik olarak bu fani dünyadan göç­müş ve Resullullah (s.a.a) bunca ayeti görmemezlikten gelerek onun için Allah'ın kendisini sakındıracağı güne kadar kendisine dua edeceğini söylemiştir? Doğrusu pek ilginçtir.

5-   Bu rivayetin ( Ebu Talib'in imanını yansıtmadığım söylersek eğer)([82])    Ebu Talib'in imanını gösteren diğer rivayetlerle çelişmektedir. Ve her hangi bir gerçekliliğe de sahip değildir."

6- Ayetin üslubuna dikkat edecek olursak konuya, bambaşka bir şekil verebiliriz. Şöyle ki: Ayeti kerime Peygamber (s.a.a) müşriklere dua ettiğinden dolayı, bu iş­ten men edilmiş anlamını taşımıyor. Sadece ayet müşrik­lere dua edilmesini sakındırıyor. Oysa ayetin anlamı şu­dur ki; müşriklere mağfiret dilemeleri doğru olmazdı. Zaten Peygamberde böyle bir şey yapmamıştır. Şöyle diyebiliriz. Peygamberin amcası Ebu Talib için istiğfar­da bulunması onun imanlı olduğunun bariz bir delildir. Çünkü

a- Peygamber (s.a.a) müşrikler için bağışlanma dile-mez.(Ayeti kerime)

b- Peygamber (s.a.a) Ebu Talib için bağışlanma dile­miş ve ona hayır duası etmiştir.(Tarih ve Hadis)

c- Öyleyse Ebu Talib bir müşrik değildi, (mantıksal sonuç)

Üçüncü ayet:

"Doğrusu sen sevdiğini doğru yola iletenlesin. Fakat Allah dilediğini doğru yola iletir..." ( Kasas/56)

İkinci ayete ilişkin gösterilen rivayette bu ayetinde Ebu Talib hakkında nazil olduğu iddiasını daha önce be­lirtmiş idik.

Dikkat edilecek hususlar:

1-        İkinci ayete ilişkin olarak belirttiğimiz gibi bu riva­yet, sadece Emir-el müminin ve Ehl-i beyt'e (a.s) düş­manlığıyla tanınan Sait bin Müseyyib tarafından nakl e-dilmiştir. İkinci olarak da Ebu Talib'in imanım gösteren hadislerle zıt bir rivayettir. Üçüncü ve son olarak ise; Bu ayetin iniş sebebi için başka yorumlar yapılmış ve mez­kur rivayetteki ayetin iniş sebebi ile yüzde yüz çelişmek­tedir.([83])

2-   Mevz-u bahis edilen rivayetin zahiri, Tevbe-113 ve Kasas 56 ayetlerinin Ebu Talib'in vefatı sırasında indiğini gösteriyor. Ama bu surelerden biri Mekki ( Mekke' de indirilen) diğeri ise Medeni (Medine' de indirilen) dir.

Bu iki ayetin nüzulü arasında yaklaşık 10 yıl gibi bir zaman farkı vardır. Beraat (Tevbe) süresinin nüzulü, Resullullah (s.a.a) ın ömrünün sonlarına denk gelir.

3-   Bu ayeti Ebu Talib'in müşrik oluşuyla ilişkilendirmek, Beni Ümmeye' nin kirli siyasetlerinden biri idi. Ni­tekim beni Ümmeye Hz. Ali (a.s)'yi yermek ve faziletlerini indirgemek için bu tür yöntemlere başvurmuştur. Bu sahnede Ebu Talib'in tek suçu ise,
imam Ali (a.s)nin babası oluşuydu. Yoksa ayetin üslubu daha birçok ayette olduğu gibi, genele seslenen ve kitleleri kapsayan bir ayettir.([84]) Kendisine işaret edilen şahısların, sapıklık ve del aletleriyle uzaktan yakından ilgisi ynkhır. Kurân-ı Kerim'deki ayetlerde buna benzer

Kurân-ı Kerim'deki ayetlerde buna benzer nükteler ve mazmunlar oldukça fazladır.([85])

Bu ayet ise hakikatte Peygamber (s.a.a)e teselli ver­mektedir. Çünkü Peygamber (s.a.a) efendimiz halkın i-man etmesi ve doğru yolu seçmesi için o kadar istekli idi ki: kimi zaman karşılaştığı olumsuzluklar onu üzüyor ve derinden yaralıyordu. Kurân-ı Kerinrde Peygamber (s.a.a)'e hitaben şöyle buyurmaktadır. "Onlar iman et­meyecekler diye, nerdeyse üzüntüden kendine kıyacak­sın. "(Şuara: 3) Bu ve buna benzer ayetler Kur ân-ı Kerim’de mev­cuttur."1

 

 

Bu ayetler gerçekte şu mesajı vermektedirler. "Ey Peygamber! Bazı müşriklerin iman etmemesi seni üz­mesin. Çünkü hidayet sadece Allah 'in elindedir. "([86]) Başka hiç kimsenin bımda bir rolü olamaz. Özellikle de siz Peygamberlerin görevi sadece tebliğ ve irşad etmektir... " "...Peygamberin görevi ise sadece açık bir tebliğ­dir."(Nur: 54)

Değindiğimiz ve sonucuna vardığımız bulgular gös­terdi ki söz konusu ayetin, Ebu Talib ile hiçbir ilgisi yok­tur. Ama buna rağmen bir takım çevrelerin bu körlükte ısrar etmesi ve Ebu Talib'i şirkle nitelendirmeleri, doğru­su pek şaşırtıcı ve bir o kadar da ürkütücü bir iştir.

İşlenen konuların özeti ve başka rivayetlerin ince­lenmesi:

Anlattığımız konulardan anlaşılan noktaları şöyle sıra­layabiliriz:

1-   Ebu Talib'in şiirleri, Peygambere karşı tutumu, Kureyş ve Beni Haşim'in ileri gelenlerine bıraktığı vasi­yeti, Peygamber (s.a.a)in ona karşı göstermiş olduğu sev­gi, ayrıca Resullullah ve Ehl-i beyt (a.s)'ten icmaen gelen hadisler, Ebu Talib'in imanına şahadet etmektedir.

 

2-   Ebu Talib hakkında nazil olduğu söylenen ayetlerin onun şahsıyla hiçbir ilgisi yoktur.

 

3-   Ebu Talib'in ölümünden önce "Ben Abdulmuttalib'in dini üzereyim." dediği iddia edilen ri­vayet sahih değildir. Eğer doğru olduğunu kabul edersek dahi, bu onun müşrik olduğunu kanıtlamaz, aksine muvvahid olduğunu gösterir. Çünkü Abdulmuttalib
muvvahid idi. Ve muvvahid ölen birisinin şirke bulaştığı­nı söylemekte boş bir iddiadan öteye geçmez. Nitekim Yakubi kendi tarihinde (c/2, s/7) şöyle demektedir: "O
putlara ibadeti reddeden Allah azze ve celle ye inanan muvahidlerden idi."

4- Ebu Talib'in müşrik olduğunu içeren rivayetlerin hepsi mürseldir.([87]) Daha önce belirttiğimiz gibi rivayetin senedinde, bir veya birden çok ravi gösterilmeyen veya kopukluk yaşanan rivayetlere "Mürsel" denir. Ve bu ri­vayetlerin hiçbir geçerli yanı yoktur.

Başka rivayetlere gelince:

Bu ravilerden biri; Tirmizi ve Müslim'inde kendisin­den rivayet ettikleri Ebu Hureyre'dir. Şöyle demektedir; Ebu Hureyre; Allah Resulü Ebu Talib'i yanına çağırtarak ondan kelim-i şahadeti söylemesini istedi. Bunu yapacağı takdirde, kıyamet gününde kendisine şahadette bulunaca­ğım belirtmesine rağmen Ebu Talib şöyle cevap verdi: "Eğer Kureyş'in beni ayıplamasından korkmasaydım, Kureyş'in ölüm korkusundan dolayı müslüman oldu demelerinden olmasaydı, bu kelimeyi söylemekle seni şad ederdim." Bu olay üzerine Kasas 56 ayeti nazil oldu.([88])

 

Dikkat edilmesi gereken noktalar:

a- Rivayet Ebu Hureyre'dendir.

b- Ebu Talib bisetin 10. yılında Mekke'de vefat etmiş­tir. Ebu Hureyre ise bu sıralarda "Yemende" ve "Evs" kabilesine mensub olan şahıslann evinde hizmetçilik yapmakta idi.

c- Cumhurun görüşü ile sabittir ki; Ebu Hureyre, hic­retin 7. yılında müslüman olmuştur. Dolayısıyla Ebu Hureyre'nin İslamı kabul etmesi ve Medine'ye gelişi ile Ebu Talib'in Mekke'de vefat ettiği tarih arasında yak­laşık 10 yıl gibi bir zaman farkı var.

Yukarıda değindiğimiz noktalar göz önünde bulundu­rulursa, mezkûr rivayet iki durumdan başka bir hal almaz;

Ya, bu rivayet "Mürsel"dir. Çünkü o sıralarda Ebu Hureyre Mekke'de olmadığından, o senette olmayan bir başkasından rivayet etmiş olabilir. Öyle olsa bile hadis mürseldir.

Ya da, bu rivayetin aslı astarı yoktur tamamıyla yap­macık bir rivayettir.

2- İbni Abbas'tan nakledilen rivayette, aynen yukarı­daki şüpheleri taşımaktadır. Zira Ebu Talib’in vefat ettiği günlerde İbn-i Abbas henüz süt emen bir çocuk idi. O es­nada söylenilenleri anlayıp daha sonra rivayet etmek süt emen bir çocuğun yapabileceği bir iş değildir. Geriye bir tek bu hadisin başkası tarafından rivayet edildiği ihtimali kalıyor. Eğer durum böyle ise ravinin ismi senette zikre-dilmemiştir. İsimsiz senedler "Mürsel "dir. Ve kendisine itibar edilmez.

3- "Dehdah" hadisi: Ehl-i sünnet kitaplarında deği­şik ibarelerle gelmiş ve Dehdah ismiyle şöhret kazanmış­tır.([89])

Bu rivayeti, Süfyan-ı Sevri, Abdulmelik'ten, benzeri olan başka bir rivayeti de Abdülaziz bin Muhammed Daraverdi'den nakletmektedir ki, ravi şöyle diyor; " Pey­gamber'e (s.a.a) amcanız sizi o kadar himayet ettiği, yardımlarda bulunduğu sizin için başkalarına kızdığı halde, neden siz onun için bir şeyler yapmadınız? Diye sordum. Hazret şöyle buyurdular; Onu şiddetli bir ateş­ten kurtarıp, etkisi daha az olan bir ateşe (Dehdah) çek­tim."

Dehdah rivayetinin incelenmesi:

1- Arap dilinde az suya "Dehdah" denir.([90]) Oysa bu ri­vayette (Dehdah) az bir suya değil, az bir ateşe benzetil­mek istenmiştir. Dikkat edilecek nokta şudur ki; fasih A-rapça bilen birisi nasıl olurda az ateş "Dehdah" kelimesinden istifade eder.

2- Bu rivayetin senedin de gösterilen bazı isimler ri­cal ilminde itibarı sayılmayan kişilerdendir. Örneğin; Süfyanı Sevri için, hakikatleri gizlediği, yalancılardan badis rmki etliği söyienrniş ve rivayetin zayıf görülmüştür."([91])

Abdulmelik için ise, Ebu Hatem, çok kötü bir hafızaya sahip olduğunu, Hanbel, zayıf ve hata yaptığım, ibni Mu­in, etrafındakilerinin kendisinden razı olmadığını söyle­mişlerdir. Kevsec'in nakline göre; Ahmet bin Hanbel onu çok zayıf olanlardan sayardı.([92]) Aym şekilde, Abdülaziz Daraverdi içinde, yukarıdaki görüşlerin benzeri rical il­minin büyükleri tarafından dile getirilmiştir.([93])

3- Bu rivayet, hem Ehl-i sünnet hem de Ehl-i beyt (a.s) tarafından nakl edilen ve Ebu Talib'in imanını gösteren rivayetlerle çelişmektedir. Mezkûr rivayet, sadece bir grup tarafından nakledilmiştir. Bu nedenle senetli ve birçok kişi tarafından nakledilen hadisler karşısında değersiz kalmaktadır. Ahkâm içeren bir hüküm olmadığı içinde "Tesakut"([94]) kaidesinin uygulaması söz konusu olamaz.

4-   Dehdah rivayetlerindeki metinlerde birbiriyle çeli­şen birçok nokta vardır. Örneğin: Bir yerde "Şiddetli ateşin içindeyken (şefaatimle) onu daha az bir ateşe (Dehdah) çektim" denilmiştir Diğer rivayette ise"belki şefaatim ona nail olabilir." İbaresi kullanılmış, birinci ibarede, şefaat kesinleşmiş iken ikinci ibarede, belki ke­limesi kullanılmış ve şefaatin kesin olmadığı belirtilmiş­tir.

5-   Ehl-i beyt (a.s) imamları "Dehdah" rivayetini ya­lanlamışlardır. ([95])

6-        Rivayetin içeriği. Kur'ân Kerim ile uyuşmamakta­dır. Şöyle ki:

Kıyamet gününde şefaat, sadece iman ehline uygula­nır, müşriklerin böyle bir nimetten yararlanmaları hiçbir şekilde mümkün değildir. Diğer bir tabir ile; Kıyamet gününde cennet ve cehennemliklerin dışında üçüncü bir grup olmayacaktır. Bu gerçeğe göre şöyle diyebiliriz; Ya söz konusu şahıs, iman ehli birisidir ve şefaate nail olup cennete girecektir. Ya da ehli iman değil ve cehennemlik­tir. Üçüncü bir alternatif bulunmuyor.

Kur'an-ı Kerim'in belirttiğine göre ise; müşriklerin şe­faate nail olması veya azaplarının azaltılması diye bir şey söz konusu olamaz. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Küfredenlere gelince; Onlara cehennem azabı vardır... Azap kendilerinden, azıcık dahi hafifletilmez,"([96]) Bir ayette ise; "Şefaat onları kapsamaz..."([97])     diye buyrulmaktadır. Bunlar dışında dokuz aj'eti kerime, müş­riklere şefaat edilmemesi ve azaplarının asgariye indiril­mesinin söz konusu olmadığım ciddiyetle belirtmektedir.1 Eğer şu noktaya dikkat eder ve Ebu Talib'in müşrik olduğunu kabul edersek dahi, şefaate nail olması ve yahut azabının azaltılması gibi iddiaları nasıl ortaya atabiliriz? Oysa "Dehdah" rivayetinde "Peygamber (s.a.a) in ona yapacağı şefaatle, azabının azaltılacağı" söyleniyor. Öy­leyse bu konuyu herkesin kabul ettiği gibi " Kur'ân'a havale" etme formülüyle aydınlığa kavuşturabiliriz. Ni­tekim Sahihi Buhari ve diğer hadis kitaplarında nakl edil­diği gibi; "karşılaştırılan her hadisi Kur'ân ile değer­lendirmeli, eğer herhangi bir zıtlık teşkil etmiyorsa ka­bul, ediyorsa red etmeliyiz." diye buyurulan hükümler vardır.

Araştırma yapılabilmesi için önerilen bazı kitaplar

Bihar ul Envar, Allame Meclisi c/9, s/14-33 Ziyaul âlemin, Fetuni. Ebu Talib'in kurtuluşu, Berzenci. Fazlu Ebu Talib, Sait b. Abdullah Eş'ari (ö.h.299). İmani Ebu Talib, Tabatabai.

Şeyhul Ebtah, Amuli, 1349 h. Kameri Bağdad baskısı. Şehab us Sakıb li recmi mukeffiri Ebu Talib, Mirza Necmeddin.

Mevahib ul vahib, Nekdi, 1341 h. Necef baskısı. Maksedut Talib, Gurgani, 1311 h. Baskısı. El-Hüccetu ala imani Ebu Talib. el-Gadir, c/3, s/6-105, c/7, s/330-412, c/8, s/2-29.

 

SAHABE([98])

 

Ehl-i sünnet'in sahabe hakkındaki görüşü:

Ehl-i sünnet akidesine göre, Resullullah'ı (s.a.a) bir saatliğine dahi gören her kişi o hazretin sahabesi sayılır([99]) ve her sahabe adil bilinir.([100]) Bu nedenle, Müslümanların, ahkâm ve din öğretilerinin kendilerinden alınması ve nakl ettikleri her rivayeti de tasalanmadan kabul etmeleri gö­rüşünü ilke edinmişlerdir. Bu fikir felsefesini, sahabelerin vahiy ve risalet dönemlerinde Peygamber (s.a.a)'i derk et­tikleri mantığına bağlamaktadırlar. Sahabenin de mantık­la hareket ettiğini, Kur'ân'ın tefsir ve yorumuna kâmil manada hâkim olduklarını, ayrıca dini ahkamlan Hz. Resullullah (s.a.a)'ın bizzat kendi dilinden öğrendiklerini, her öğrendiğini de ezberlediklerini savunmaktadırlar. Son olarak sahabenin, Peygambere yardım ettiğini, sohbetle­rinde bulunma başarısım gösterdiklerini, bu sebeple Allah'u teala'nm övgüsüne mahzar olduklarım söylemiş­lerdir. Dolayısı ile kimsenin sahabeyi yetersiz görmesi veya rivayetlerini red etmesi gibi bir hakkının olmadığını sözlerine eklemişlerdir.

 

 

 

Şia'nın sahabe hakkındaki görüşü:

Şia sürekli olarak Resullullah'ı (s.a.a) görmenin ve yanında bulunmanın büyük bir iftihar olduğunu söylemiş ve bu gerçeğin altını çizmiştir.([101])

Aynı şekilde, sahabelerinde İslam hükümetinin yapı­landırılması ve genişletilmesi için can ve mallarıyla sayı­sız fedakârlıklarda bulundukları, aynı hedef uğruna ol­dukça çaba sarf ettiklerini ve Resullullah'a (s.a.a) itaatte bulunduklarını kabul etmektedir. Nitekim Kur'ân-ı Ke­rim, ilahi risalet mesajının iletilmesi için ilk günden itiba­ren, Resulullah (s.a.a)ın çevresinde kümelenen ve her türlü zorluğa göğüs geren bu insanlara hitaben şöyle bu­yurmaktadır.

"Muhacirlerle ensardan İslam da ilk grubu oluştu­ranlar ve iyi amellerle onların ardınca gidenler, işte! Al­lah onlardan razı oldu, onlar da Allah 'tan razı oldular. Ve onlara altlarından ırmaklar akan cennetler hazırla­dık ki, içlerinde ebedi olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.”(Tövbe: 100)

Yüce yaratıcıya duydukları âşk ile mal, mülk ve tüm varlıklarını terk ederek, daha da önemlisi yaşamlarını teh­likeye atarak Allah Resulü ile birlikte hicret etmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim' de onlar hakkında şöyle buyrulmaktadır; "Birde (o gelirler) yoksul muhacirler içindir ki, yurtla­rından ve mallarından (uzaklaştırılıp) çıkardılar. Al­lah'tan bir lütuf ve hoşnutluk ararlar. Allah'a ve Pey­gamberine hizmet ederler. İşte! Onlardır doğru olan­lar."(Haşr: 8) Aynı şekilde başka ayetlerde de mü'min ve fedakâr sahabeler övülmekte veya tarif edilmektedirler. Örneğin: Fetih süresinin 18 ve 29. ayetlerinde olduğu gibi.

Sahabe hakkında, Şia ve Ehl-i sünnet'in görüşlerini farklı kılan mantık şu nokta da yatmaktadır: Şia her sa­habe hakkında aynı hükmün verilmesini yanlış bulmakta ve hepsinin adil ve gerçek mü'min olduğu kanisim taşı­mamaktadır. Dini kurallara ulaşabilmek için sahabeden her hangi birisine itimat edilmesini red etmektedirler. Zira Sahabe oluşu, din ahkâmı gibi hassas bir konuyu, gözü kapalı bir şekilde, kendisinden almamıza ve işlemiş ol­duğu günahları görmemezlikten gelmemize sebebiyet vermez. Elbette sahabe olmanın kendi oranında şerefiyeti vardır.

Sahabe olmak Peygamber (s.a.a) eşi "Sahabiye" ol­maktan daha üstün bir makam değildir. Çünkü Peygam­berin hammlan aynı zamanda birer sahabiye idiler. Oysaki Kur'ân-ı Kerim Peygamberin eşleri hakkında şöyle buyurmaktadır; "Ey Peygamberin hanımları! Sizden her kim açık bir günah işlerse, ona iki katı azap uygu­lanır. Bu Allah 'a pek kolay gelir”(Ahzab: 30)

Şia, sahabe hakkında bir hükmün verilebilmesi için Kur'ân, sünnet ve tarihin tanıklığına başvurulması gerek­tiğini söylüyor. Her konuya uygulandığı gibi, bu konunun da aydınlığa kavuşturulabilmesi için kitap ve sünnete havale ettirilmesi gerekir. Bizler de böyle yaparak Mevzu­lunuza devam ediyoruz:

Kur'ân'da bir grup sahabe:

Bir önceki bölümde sahabelerden bazıları hakkında azamet ve faziletlerini bildiren bir takım ayetleri sırala­maya çalıştık. Şia'nın da iddia ettiği gibi Kuran ayetle­rinin tümünü yan yana getirip incelememiz gerekir ki; bir çıkmaza saplanmayalım. Mesela: Eğer bazı sahabeleri öven ve faziletlerini beyan eden ayetler ile onlardan bir kısmını yeren, hata ve günahlarına değinen ayetleri karşı­laştıracak olursak, bu erdemin tüm sahabeyi kapsamadı­ğını görür ve anlarız. Aym şekilde bu övgünün işlenen iyi bir amel karşılığında, Allah tarafından sadece o işin fail­lerine has kılmdığı ve eta edildiği de ortaya çıkacaktır. Şu noktanın altım çizmek gerekir ki; bir defaya mahsus Al­lah'ın övgüsüne mahzar olan birinin, hiçbir zaman sapıt­mayacağı, ya da hata yapmayacağı garantisi bulunmamak­tadır.

Sahabeyi öven ayetlerle beraber onlar hakkındaki di­ğer ayetleri de incelememiz lazımdır. Bu ayetlerden bir kaçına şöyle örnek verebiliriz.

a- İkiyüzlüler:

Kur'ân-ı Kerim'den, Peygamber (s.a.a)'in ashabı ara­sında ikiyüzlü insanların olduğu anlaşılmaktadır. Bu ikiyüzlü kimseler gerçekte ne İslama ne de Peygamber (s.a.a)'e gönül vermiş değillerdi. Zahiren sahabe sayılır­lardı.

"Hem çevrenizdeki bedevilerden, hem de Medine halkından münafıklık yapanlar var. Sen onları bilmez­sin. Onları biz biliriz. Onları İki kere azablandıracağız. Sonra da büyük bir azaba uğrayacaklar."(Tövbe: 101)

Görünen o ki; Resullullah (s.a.a) zamanında; var olan bir takım münafıklar. Peygamber (s.a.a) ve Müslümanlar tarafından tanınmamakta, samimi ve gerçek sahabeden-miş gibi algılanmaktaydılar.

b- Hasta Kalpliler:

Bu tip insanlar münafık değildi, ama gönüllerinde has­talık yatmakta ve imanları alabildiğince zayıf idi.

" O vakit münafıklar ve kalplerinde hastalık bulu­nanlar; Allah ve Resulü bize aldanıştan başka bir şey vaat etmemiştir, diyorlardı."(Ahzab: 12)

c- Fasıklar:

Kur'ân-ı Kerim, mü'min ve sahabelere, fasık bir şahsın vereceği habere hemen inanmamalarım ve kaynağını araştırmalarını tavsiye etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

" Ey iman edenler! Eğer bir fasık size haber getirirse onu iyice araştırın, sonra bilmeden bir topluluğa sata­şırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.”(Hucurat: 6)

Şia ve Sünni müffesirler, bu ayetin "Velid bin Ukbe" hakkında nazil olduğu görüşünü kabul etmiş ve ayet onu bir fasık olarak nitelendirmiştir.

 Kur'ân-ı Kerim, Nur süresinde sahabeden olup ta fasık ve günahkar olan bir takım çevrelerden haber vermekte­dir. Allah Resul (s.a.a)'ünün hanımına iftira etme cüre­tinde bulunan bu tür kimseler hakkında ayet nazil olmuş ve şöyle buyurulmuştur: " Haberiniz olsun ki; o iftirada bulunanlar, içinizden bazılarıdır. "(Nur: 11)

Belirttiğimiz bu üç ayet ve Kurân-ı Kerim'in daha bir çok yerinde olan ayetler, Resulullah (s.a.a) döneminde müslüman ve sahabelerle beraber yaşamış bir çok fasık, münafık ve ikiyüzlü insanların olduğunu gün gibi ortaya koyuyor. Bundan dolayı, her hangi bir sahabeyi adil bilip örnek almamız, mümkün değildir. Ayet ve rivayetlerle methedilen sahabeler gerçek sahabelerdirler. Ve örnek a-lınmasında hiçbir beis yoktur.

Sünnette bir grup sahabe:

Sahabelerin hakkında rivayet edilen hadisler oldukça fazladır. Bu hadislerden bazıları sahabeyi övmekteyken, bazıları da içlerinde yuvalanmış olan bir grubu yermekte­dir. Bu tür hadisleri Buhari "Fiten " adlı bölümde derle­miştir. Sözü edilen hadislerin birinde şöyle denilmektedir:

" Ashabımdan bir grup benimle beraber Kevser ha­vuzu başına gelecek ama fayda görmeden oradan uzak­laştırılacaklardır. Bunun üzerine; Ya rabbi, bunlar be­nim ashabım ve dostlarım idiler, diyeceğim. Allah azze ve celle; bana şöyle cevap verecektir: onların senin ar­dından neler yaptığını bilmiyorsun."([102])

Tarihin Bir Grup Sahabe Hakkındaki Tanıklığı:

Bazı sahabelerin günaha bulaştığı, ilahi sınırları çiğne­dikleri için kendilerine had cezasının uygulandığı tarihi belgelerle kanıtlanmıştır. Şimdi, Meşhur "Usd-ul ğabe" kitabında konuya ilişkin olarak yazılan örneklere bir göz atalım:

Velid bin Ukbe([103]) Küfe valisi iken bir geceyi sabaha ka­dar şarap içerek geçirmiş ve o halin verdiği sarhoşlukla sabah namazını kıldırmak için mescitte hazır bulunmuş­tur. İki rekathk sabah namazını dört rekât olarak kıldırmış, namazdan sonra cemaate dönerek; "Acaba daha da kılmamı ister misiniz?" diye sormuştur. Bu olay üzerine, halkın şahadeti ile kendisine had cezası uygulanmış ve üçüncü halife tarafından Küfe valiliğinden azledilmiştir.([104])

Aynı şekilde Muğire bin Şu'be, Mısır valisi olduğu sı­rada zina etmiş, bunun üzerine had cezasına tabi tutul­muştur. Ayrıca ikinci halifenin emriyle bu görevinden alınmıştır.([105])

Kuddame bin Maz'un'un içki içtiğinden ötürü ikinci halifenin eliyle had cezası gördüğü, yazılanlardan göze çarpan bir diğer olaydır.([106])

Bunlar dışında birçok tarihi gerçek, sahabenin birbi­riyle savaştığını, kan döktüğünü ve bu yapılanların sadece nefsi arzulara, kıskançlık ve düşmanlıklara dayandığım açık bir şekilde göstermektedir.([107])

Aralarında bunca haksız ölümlerin yaşanmasına, bu denli kanlı savaşların yapılmasına rağmen, nasıl olurda hepsini adalet ve takva sıfatları ile vasıflandırabiliriz?

Konuyu özetleyecek olursak:

Sahabe arasında, yüce makamlara erişen büyük insan ların bulunduğu, can ve malıyla fedakârlık yaptıkları ger­çeğinin yanı sıra, ikiyüzlü, zayıf imanlı, fasık kişilerinde var olduğunu ve sıradan bir günaha bulaşmaktan hiçte çekinmediklerini anlıyoruz. Bu etkenlerin varlığı ile sa­habenin hepsini adil ve takvalı bilemeyiz. Dini öğretileri de hepsinden alamayız. Bu alanda yapılması gereken, her sahabenin hayatını tek tek incelemek İslami bilgileri adalet ve doğruluğunda şüphe olmayan kimselerden elde etmektir. Sahabeler de diğer insanlar gibi Kur'ân-i ölçüler kaide alınarak, takva ve adalet hususunda değerlendirilir­ler.

" Sizin en hayırlınız Allah katında en takvalı olanı-nızdır. "(Hucurat: 13)

Hatırlatılması gereken diğer bir nokta ise; bazılarının sahabenin hepsini doğru ve her türlü ayıptan arınmış ol­duklarını göstermeleri neticesinde "İçtihad" mevzuuna yönelerek çatışan iki gruptan birinin hak üzere, diğerinin ise yanlış bir "İçtihad" tan ötürü hata yaptığı mantığını gündeme getirmesi ve Allah indinde özrünün olacağını iddia etmeleridir. Bu kabul edilir bir yaklaşım değildir.

Zira bu mantığın Kur'ân-i ölçülerle uyuşan hiçbir yanı yoktur. Nasıl olurda ictihad bahanesiyle Allah Resul (s.a.a)'ünün halifesi ile sözleşilen bi'at ayaklar altına alı­nır ve savaş ateşi körüklendirilir? Onca kanın akmasına neden olduktan sonra, hangi zihniyet özrünün bulunduğu, hatta karşılığında kendisine mükâfat verileceği mantığım güdebilir? Eğer bunca haksız ölümler "İctihad" fezleke­sine dayandırılıyor ve tahammül ediliyorsa, tahammül e-dilemeyen başka bir konu var mıdır acaba?

ŞEFAAT

Lüğatta "şef’e ve şefaat" kelimeleri mastar olup, iki şeyi bir araya getirme manasını içerirler. Rağıb bu keli­menin açıklamasında; " Bir şeyi benzeri olana ekleme" yorumunu yapmıştır. îbni Fars "şefe" (çiftli) kerimesini "vitr" (tekli) kelimesinin zıddı olarak bilmiş ve iki şeyi birbirleriyle yakın kılma veya kavuşturma anlamını ver­miştir.

İstilahi anlamda ise, şefaat; Kıyamet gününde insanoğlunun işlemiş olduğu salih amellerin yanı sıra, Peygamberler ve salih kimselerin yapacağı yardım ile kurtuluş bulmasına denir. Kısacası; Enbiya ve salihlerden şefaat dilemeyi, halkın bir diğerinden dua dilemesi şeklinde sa­de bir dille özetleyebiliriz. Şefaat iki çeşit algılanmakta­dır.   

1-İstiklali ve mutlak şefaat.

2- Allah'ın izni ile yapılan koşullu şefaat.

İlahi vahiyde gözlenilen, istiklali şefaatin Allah'tan başkasına ait olmadığı, şartlı şefaât'in ise Allah'ın izni ile gerçekleşendir.([108])

1- İstiklali şefaat:

"Deki: bütün şefaat Allah'a aittir." (Zümer/44)

"Sizin ondan başka ne bir sahibiniz, nede bir şefaat­çiniz vardır." (Secde/4)


" Dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce..." (Bakara/254)

2- Allah'ın iznine bağlı, koşullu şefaat:

" Rahman olan Allah 'tan izinsiz kimsenin şefaat et­mesi mümkün değildir."(Meryem/87)

" Onun izni olmadan huzurunda şefaatçi şefaat edemez." (Bakara/255)

"Onun huzurunda, izin verdiği kimselerden başkası­nın şefaati fayda da vermez" (Sebe/23)

" Ondan başka yalvarıp durdukları şeyler şefaatte edemezler ancak gerçeğe tanıklık eden müstesna..." (Zuhruf/86)

" O gün Rahmanın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez." (Taha/109)

Anlaşıldığı üzere; Enbiya ve salih şahsiyetler için is­tiklali şefaatin dışında izinli ve şartlı bir şefaatin bulun­duğu, şüphe götürmez kâfi bir usûldür. Ve bunda en ufak bir ihtilaf söz konusu değildir. Bu şefaat çeşidine binaen Peygamber (s.a.a) efendimizde şöyle buyurmuşlardır; "Bana şefaat etme hakkı verilmiştir..."([109])

İhtilafın yaşandığı nokta şefaatin sonuç ve neticesi ile ilgilidir. Şöyle ki; Acaba günahların bağışlanması ile mi noktalanır, yoksa derecenin yükseltilmesi ile mi? Buna i-lişkin olarakta bir hadisi şerifte şöyle buyrulmaktadır: "Muhakkak ki kıyamet gününde ki şefaatim ümmetim­den kebire (günahları) işleyenler içindir."([110])

Şefaat ve onun yapıcı sonuçları:

Şefaat, bir torpil veya kayırma değildir. Allah tarafın­dan, yaşantılarında sürçme ve hatalara duçar olan iman ehli kullarına sunulmuş yüce bir lütuftur. Şefaat, insanları günahtan alıkoyup, gerçeklere taşımak ve olgunlaşmasını sağlamak için bağışlanmış önemli bir vesiledir. Bu yüce vesile ile insanoğlu ruhi bir temizliğe, vera ve takva'ya teşvik edilebilir. Böylelikle, gönüllerde ümit tohumlan tekrar yeşertilmiş olur.

Şefaatin gerçekleşebilmesinde aranan iki şart:

a- Allah tarafından izinli olması gerekir.

" O gün rahmanın izin verip, sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez." (Meryem/87 ve Taha/109)

b- Şefaat edilen kişinin bu lutfa layık olması gere­kir. "Zalimlere ne yardımı dokunacak bir dost bulu­nur ne de şefaati kabul edilecek bir şefaâtçi."(Mü'min/18)

 

 

Rivayetlerde şefaat:

Kıyamet gününde Peygamberler, masum imamlar ve Allalı'ın veli kullan, bazı günahkârlara Allah'ın izni ile şefaat edecekler ve günahkârlar da ilahi af kapsamına alı­nacaklardır.

Ama şu noktayı unutmamak gerekir ki; ilahi affın uygu­lanabilmesi için öngörülen şefaat, sadece Allah ve onun veli kulları ile olan irtibat ve bağını koparmamış olanlara şamil olur. Kayıtsız, şartsız bir şefaat söz konusu değildir. Aksine amel ve niyetlerimiz oranında değişebilen bir çeşit ilişkidir. "Allah'ın razı olacağı kimselerden başkası­na şefaat edemezler."(Enbiya: 28)

Şüphesiz en yüce şefaat makamı Peygamber (s.a.a) e-fendimizindir. Ardından sırasıyla Peygamberler, masum imamlar, ulema, şehitler, arif ve kâmil müminler gelir. Bunların dışında ve daha önemlisi Kur'ân-ı Kerim ve salih amellerin de bir takım insanlar için şefaatçi olacağı­dır.

1-İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuşlardır: " Gelmiş ve gelecek olan insanlar arasında hiç kimseyi bulamazsınız ki; kıyamette Muhammed (s.a.a)'in şefaatine muhtaç olmasın."([111])

2-Peygamber (s.a.a) den gelen bir başka hadiste ise şöyle buyrulmaktadır: " Kıyamet gününde, şefaat edici olarak beş şey hazır bulunacaktır; Kur'ân-ı Kerim, sıla-i rahim, (akraba ziyareti), emanet, Peygamberiniz ve onun Ehlibeytidir."([112])

3-Resullullah (s.a.a) buyurdular ki: " Allah azze ve celle ümmetimden yarısını cennete yollamam ile şefaat etmem arasında bir tercih yapmam için iki öneri sundu. Ve bunlardan istediğimi seçmem içinde özgür bırakıl­dım. Ben ise şefaati seçtim. Şefaat tüm Müslümanlar içindir." ([113])

4-Peygamber (s.a.a) efendimiz buyurdular; "Her Pey­gamberin kabul edilmiş duası vardır. Benim duam ise şefaat hakkının bana verilmesi isteğiydi... Benim şefaa­tim hiçbir surette Allah 'a şirk koşmamış olanlara nail olacaktır."

5-   " Benim şefaatim Allah 'tan başka ilah olmadığı­na ihlâslı bir biçimde iman, kalp ve diliyle de bu imanı ikrar etmiş olanlara verilecektir."

6-   "Kıyamet gününde enbiyalar, ardından ulema ve daha sonra şehitler şefaat edecektir." Şehit, yakınların­dan yetmiş kişiye şefaat edebilir.

7-        "Kur'an-ı öğrenin! Muhakkak ki o kendiyle olan­lara kıyamette şefaat edicidir."

8-   " Biz ve bizi sevenlere şefaat etme hakkı verilmiş­tir."

9-   " İlerde rabbin sana verecek ve hoşnut olacaksın." (Duha/ 5)

Bu ayete ilişkin yapılan yorumda, şefaatin kast edil­mek istendiği rivayet edilmiştir.

10-" Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştıra­cak." (İsra/79)

Bu ayet hakkında gelen rivayetlerde yine aynı mevzu ile bağlantılıdır.

11-   Ezandan sonra okunması müstehap olan; " Ey Al­lah'ım ve rabbim! Bana kâmil olan daveti ve dosdoğru namazı, efendimiz Muhammed (s.a.a)e ise seçkin ve fa­ziletli makamı bağışla." duası şefaat makamının bizzat kendisini göstermektedir.

12-   İmam Sadık (a.s)'tan gelen diğer bir hadiste şöyle denilmektedir; " Kıyamet gününde "Âlim" ve "Abid" (çok ibadet eden) kimseler seçilerek Allah'ın huzuruna getirilirler. Yüce Allah, "Abid" olana cennete doğru gitmesini "Âlim" olana ise iyilik üzere eğittiği halka şe­faat etmesini emredecektir.”([114])

Sunduğumuz bu son hadis şefaat felsefesine güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Soru ve Cevap:

Acaba, Allah'ın şefaat etmesine izin verdiği kimseler­den şefaat dilemek şirk midir?

Cevap: Kişiyi şirke düşüren itikadler şunlardır:

Her hangi bir yaratılanı Allah bilmek

Yaratılanı, işlerin yürümesi hususunda tam bir istiklal sahibi olarak görmek

Bağışlama, affetme gibi sıfatların yaratılana devredil­diği şeklinde bir inanç beslemek.

Yukarıdaki sorudan kastedilmek istenen kayıtsız, şart­sız bir şefaatin bazılarına devredildiği ve o hususta tam bir bağımsızlığa sahip oldukları, ayrıca günahları bağışla­yabilecekleri inancı ise, böyle bir inanç, kelimenin tam manasıyla şirktir. Ama, eğer ayet ve rivayetlerden yola çıkarak, Allah'ın salih kullarının, yine Allah'ın izni ile be­lirtilen ölçüler dâhilinde şefaat edebilecekleri ve günah­ların bağışlanmasına vesile olabilecekleri, aynca “şefaat” “salih amel" kaidesiyle ilahi azaptan kurtulabilecekleri­ni söylemek bu senteze inanç beslemek ise bu hiçbir su­rette şirk değildir. Uzaktan yakından şirk ile alakalı da değildir.

Konunun kaynakları:

1-      el Mizan tefsiri, şefaatle ilgili ayetler, özellikle Ba­kara 254. ayetinin tefsiri.

2-      eş Şefaât-u fil kitabi ves sürme, Süphani,

3-  Şefaat, İsfahani.

4-  Ayini Vehabiyet, Ayetullah Subhani

5-  Keşf-ul irtiyab.

6-  Bihar ul Envar. c/6

7-  Süneni İbn-i Mace, c/2

TAKİYYE

Takiye, inatla ve mantıktan yoksun bir biçimde hare­ket eden muhaliflerden, cana, mala ve ırza herhangi bir zarar gelmesin diye, inançlarını saklamak, imanı gizle­mek veya açığa vurmamak manasına gelir.

Takiye ile nifak arasındaki farka gelince: Takiye ima­nı gizlemek, nifak ise küfrünü gizlemektir.

Takiye "örtbas" manasındadır. Açığa vurmak, tehlike ve zarara sebep olup fayda da vermiyorsa takiye'ye başvurmak akli ve şer-i bir yöntemdir.

Sadece Şia'nın değil, belki tüm dünya Müslümanları­nın, hatta tüm akıl sahiplerinin gerektiğinde kendisi ile amel ettikleri kaçınılmaz, bir tür davranış biçimidir. Kuş­kusuz, tarihten bu yana, zalim hükümetler eliyle gerçek­leşen korkunç katliamlar, Ehl-i beyt'e ve onların Şi­a'larına uygulanan kanlı işkenceler, takiye silahının Şi-a'larca daha çok kullanılmasına yol açmıştır.([115])

Takiye'nin Şer-i oluşu:

Kur'ân-ı Kerim takiyenin şer'i oluşunu açık bir dille belirtmiştir:

1-        Firavun ailesinden olan mü'min biri hakkında şöyle buyuruyor;

" Firavun ailesinden imanını gizleyen mü'min bir adam; bir adamı "rabbim Allah'tır" diyor diye öldüre­cek misiniz? Oysa o rabbinizden açık delillerle gelmiştir. "(Mümin/28)

İmanını gizleyen cümlesi direk olarak takiye mevzuu ile alâkalıdır. Zira. Kur'ân-ı Kerim bu ayetle bir taraftan mezkûr şahsın mü'min olduğuna, diğer taraftan da ima­nını gizlediğine işaret etmiştir. Akli ve mantıki yönden incelersek, konunun oldukça aşikâr olduğunu görürüz. Eğer bir akıllı şahıstan, ayette sözü edilenin mü'min oldu­ğunu açıklaması ve canını yitirmesi, mesajını sağlıklı bir şekilde ulaştıramama olasılığı bulunduğu bu yerde, takiye yapmaması doğru olur muydu? diye sorulursa şüphesiz menfi bir yanıt verecektir.

2-         "İnananlar, iman edenleri bırakıp ta kâfirleri dost edinmesin. Her kim bunu yaparsa, Allah ile olan ilişkisi kesilmiş olur. Ancak onlardan bir (korunma) teklifinde
bulunmanız başka..."
(Ali İmran/ 28.)

Bu ayette verilmek istenen mesaj; kâfirler ile dostlu­ğun takiye dışında yasak oluşudur.

3-        " Her kim imanından sonra Allah’a küfreder veya kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan hariç küfre göğsünü açarsa..." (Nahl/106)

Bu ayetin nüzul sebebi olarak yansıyan rivayet şudur: Ammar bin Yasir bir grup müslüman ile Kureyş müşrik-lerince esir edilmişti. Ammar ile aynı kaderi paylaşan Müslümanlar Allah'ın birliğinde ısrar etmiş ve şehit olana dek bu inançlarında direnmişlerdi. Lâkin Ammar, zahiren Allah'ı inkâr etmekle serbest bırakılmış ve özgürlüğüne kavuşmuştu. Ammar yapmış olduğu inkârdan ötürü son derece üzülmüş ve bu haleti ruhiye ile Resullullah (s.a.a)'in huzuruna gitmişti. Ammar'ın bu üzgün halini gören Resullullah (s.a.a) ona teselli vererek yapmış oldu­ğu işin doğru olduğunu söylemiş ve bunun üzerine mezkûr ayet nazil olmuştur.

Hadisler:

1-      İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: " Takiye mü­minin siperidir.”([116])

Bu güzel benzetme, düşmanlara karşı kullanılan bir tür savunma biçimidir. Savaş meydanlarında askerler tara­fından kullanılan siper ve kalkanlar, Askeri sırları koru­mak, gizli tutmak, bunların haricinde düşmana karşı kul­lanılan her türlü savunma aracı, doğal yaşamda birer takiye olarak algılanılabilir.

2-   Suyuti, Ali İmran 28. ayetinin tefsirinde İbn-i Abbas'tan rivayetle şöyle yazmaktadır: " Her kim kalbi imanla dolu olduğu halde, insanların korkusundan do­layı istemeyerek haram olan bir söz söylerse bu sadecediliyle yapmış olduğu bir takiye''dir."

3-   Ebu Bekir Resullullah (s.a.a) ile paylaştıkları bir binek sırtında daha önceden geçmiş olduğu ve oranın yer­li halkı tarafından tanındığı Şam güzergâhından ilerler­ken, halkın Peygamberi göstererek Ebu Bekir'e: Bu kim­dir? diye sorduklarında Peygamber (s.a.a)e bir zarar ver­mesinler diye takiye yapmış ve "Bu beni doğru yola hi­dayet edendir. " şeklinde onlara cevap vermiştir.

4-   İmam Sadık (a.s): "Takiye benim ve atalarımın di­nidir. "

5-   İmam Sadık(a.s): "Takiyesi olmayanın dini yok­tur. "

Elbette, dini hükümlerin, Kur'ân ve İslam nizamının tehlikede olduğu dönemlerde takiye yapılması haramdır. Bu gibi yerlerde, akidesini açıklaması, kişinin ölümüne bile yol açacak olsa takiye yapması haramdır. İmam Hü­seyin (a.s) örneğinde olduğu gibi İmam (a.s) İslam'ın Be­ni Ümmeye hâkimleri eliyle tehlikeye atıldığını görür görmez, Kerbela çölünde kıyam etmiş ve onların bu kötü emellerini canı pahasına önlemiştir. Hazret o günün şart­larında takiye'ye yer olmadığını böylelikle ispatlamış ol­du.

Sonuç:

1-       Takiye, can, mal ve namusu korumak için yapılan "akide gizleme " olaydır.

2-   Akli, nakli ve Kur'ân-i deliller takiyenin şer-i ol­duğunu kanıtlamaktadırlar.

3-   Takiye Şia'ya has bir özellik değildir. Sosyal bir özellik olup her türlü düşmanlığa karşı kullanılmaktadır. ( sadece kâfirlere karşı değil)

4-   İslam mezhepleri kendi aralarında anlayışla hareket edecek ve vahdeti gözetecek olurlarsa, takiyenin birbirle­rine karşı kullanılması da söz konusu olmaz.

5-   Din veya mezhebin şüphe altına girme ihtimali olursa takiye yapmak haramdır. Böylesi ortamlar da şartlar ve şahsi onurlarda göz önünde bulundurulmalıdır.

 

BEDA

Arap dilinde, beda sözcüğü iki anlama gelir;

1- Gizlilik süresinden sonra aşikar olan şey.

" Öyle ki yaptıkları işlerin fenalıkları karşılarına çık­mış... " (Zümer 48)

2- Herhangi bir işte, önceki görüşün dışında, bir başka görüşün ortaya çıkması.

" Sonra bu kadar delil gördükleri halde, onu mutla­ka bir süre için zindana atma görüşüne vardılar..." (Yusuf/35)

İstilahi manada ise, yaratılan tekvin âleminde, etken ve sebeblerden ötürü yaşanan değişiklikler "Dönüşüm" ola­rak adlandırılmış ve "Beda " ismini almıştır. Hz. Üstadın([117]) (r.a) dediği gibi; dış âlemde, kaderde vuku bulması gere­ken bir hadisenin koşullu olarak devre dışı bırakılmasıdır, (koşullu olan kaderlerin birisinin tahakkuk bulması.) Di­ğer bir deyişle; Beda, nesh (değiştirme) etmenin ta kendi­sidir. Yalnız şu farkla ki: Teşri âleminde "Nesh" olarak, tekvin âleminde ise "Beda" olarak adlandırılır. Bundan dolayı Allame Tabatabai (r.a) el-Mizan tefsirinde " bir ayetten her neyi kaldırır veya unutturursak" (Baka­ra/106) ayetinde Beda konusunu ele almıştır.

Örneğin: Yunus Peygamberin (a.s) kavmi iman edip Allah'ın emirlerine teslim olmadıklarından dolayı ilahi azaba uğrayacaklardı, ancak tövbe edip, iman ettiklerinde "Beda" olayı yaşandı ve herhangi bir azaba maruz kal­madılar. (Yunus/98)

Müslümanlar arasında üzerinde fırtınaların koparıldığı bir diğer mevzu ne yazık ki beda konusudur. Bu konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmamak veya doğru derk edememezlik bu akide'de olan oniki imam şiasına insaf­sız saldırılara sebep vermiş ve üzücüdür ki; bir takım ger­çek dışı iddialar şia'ya nispet verilmiştir.([118]) Eğer iyi anlaşı­lır, olduğu gibi hiçbir azaltma, çoğaltma ve abartma yap­maksızın tahrif edilmeden izah edilirse, konunun oldukça açık ve kabul edilir bir konu olduğu görülecektir. Ve ya­şanan ihtilafların sadece lafzi açıdan olduğu, içeriği ba­kımından hiçbir problemin olmadığı anlaşılacaktır.([119]) Bu konuyu Şia'nın önde gelen âlimlerinden Şeyh Müfıd Evail-ul Mekalat kitabında oldukça güzel açıklamıştır.([120]) Şüphesiz mezkûr konu, düzgün irdelenecek olunursa, beda'nın Allah'ın ezeli ve ebedi ilmi ile hiçbir ters tarafı olmadığı aksine tam bir uygunluk arz ettiği görülecektir. Allah'ın ilmi ile kuşatılmayan hiçbir şey yoktur. Beda'nın gerçekleşmesi Allah'ın ilmi dâhilindedir. Nitekim Allah daha önceden beda'nın yaşanacağım ve gerçekleşeceğini bilmektedir.


Ehl-i beyt (a.s) imamları bu konu hakkında şöyle bu­yurmuşlardır: "Allah 'ın bu gün yaşanan bir olayı dün bilmediğine inan kişiden nefret edin ve alabildiğince sa­kının. "([121])

Bunun dışında, Kur'ân-ı Kerim ve hadisi şeriflerde beda konusuna dikkat çekilmiştir. Bunları Kur'ân ve ha­disten deliller bölümünde inceleyeceğiz.([122]) Öte yandan ek­lemek gerekirse: Beda, içeriği bakımından bütün Müslümanlarca kabul edilmiş olup aynı tabirle Ehl-i sünnet'in sahih kitaplarında Allah azze ve celleye nispet verilmiş­tir.([123]) Allah Resul (s.a.a)"ünden gelen bir rivayette hazretin kunut duasında şöyle dua ettiği yazılmıştır; "Beni, benim için yazmış olduğun belalardan koru..." evet bu duanın kendisi bedanın en açık bir delilidir.

Yine aynı şekilde Ehl-i sünnet kanalıyla gelen diğer bir rivayette; Ömer bin Hattab'ın Kâbe’yi tavaf ettiği sı­rada şöyle dua ettiği yazılmıştır. " Allah'ım! Eğer kade­rimde benim için bir sıkıntı veya bir günah yazmış isen onları sil. "([124]) el Ezher üniversitesinin büyük âlimlerinden İbn-i Hatip kendi tefsirinde şöyle diyor: "Eğer değişim ve dönüşüm yaşanmazsa, dua ve münacatlar boş ve fayda­sız bir iş olurdu." Ardından aynı rivayeti, ilahi kaza ve kaderin, hatta ezeli kazanın dönüşümü ve değişebileceği­ne ilişkin örnek olarak gösteriyor.([125])

Beda için gösterilen delillerin özeti:

Âlemde açıkça yaşanılmış olaylar dışında Şia Sünni fırkalarınca nakl edilen hadisleri, ayrıca bu kelimenin her iki fırkanın yorumlarıyla Allah ile irtibatlandırıldığını gördük. Bunun dışında Kur'ân-i deliller, bedanın varlığını ispatlar niteliktedir. Bu ayetlerden:

1-   Bedanın oluşumuna imkân olduğunu gösteren Kur'ân ayetleri:

" Her ecel için bir yazı vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini olduğu gibi bırakır." (Rad/ 38-39)

" Biz bir ayetten neyi yürürlükten kaldırır veya unutturur sak..."(Bakara/l06)

"Birde Yahudiler "Allah'ın eli bağlıdır, "dediler, ha­yır Allah 'in iki elide açıktır." (Maide/64)

" O öyle bir yaratıcıdır ki sizi çamurdan yarattı. Son­ra bir eceli bitirdi Bir ecelde onun katında adlandırıl­mıştır... "(Enam /11)

"Hem Allah sizi bir topraktan ...  yaşatılanın, ömrü­nün uzatılması da, kısaltılması da ..." (Fatır/11)

2-        Duaların okunmasını emreden ayetler.

 

Nitekim bua yetler, duanın kader üzerindeki etkilerini ve hayır üzere
bir kaderi tespit ettiğini bildirmektedirler. Eğer öyle olmazsa dua etmeye sevk etmek manasız kalırdı.

"...Bana dua edince duacının duasını kabul ede­rim..." (Bakara/186)

" Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Ona korku ve ümit ile kulluk edin." (Araf/ 55-56)

" Oysa rabbiniz; Bana yalvarın ki, size karşılık vere­yim..." (Mü'min /60)

3-        Bazı ayetler, yapılan bir takım amellerle gidişatın değişebileceğini ve kaderi etkileyebileceğini beyan etmektedirler. Bununla ilgili herkes tarafından kabul edilmiş (Mecmuan aleyh) hadislerde vardır ki: sadaka ver­menin, sıla-i rahim (akraba ziyareti) yapmanın, iman. ni­mete şükretmek gibi amellerin, aynı şekilde nimete şük­retmeme, küfür ve yakınlarla ilişkiyi kesmek v.b. hareket­lerinde kaderi etkileyebilecek önemli unsurlar olduğunu bildirmektedir.

Bu konuyla ilgili ayetler:

" Oysa o ülkelerin halkı iman edip Allah 'tan kork-saydılar. Elbette üzerlerine yerden ve gökten bereketler yağdırırdık..."( Araf/96)

" Her kim Allah 'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yo­lu sağlar... onu aklı hayaline gelmez bir taraftan rızıklandırır..."(Talak/2-3)

" Rabbinizden bağışlanma dileyiniz... Bol hayır (yağ­mur) ile göğü üzerinize salsın..." (Nuh/10-11)

" İstiğfar ederlerken Allah onlara azap edecek değil­dir." (Enfal/33)

"...Şükrederseniz, elbette size nimetimi artırırım..." (İbrahim/7)

" And olsun ki, Sebe topluluğu için yurtlarında ger­çekten bir ibret vardır. Rabbinizin rızkından yeyinde ona şükredin.. .Fakat onlar yüz çevirdiler. Bizde üzer­lerine erim selini göndermiştik. Bunu onlara nankör­lüklerinin bir cezası yaptık..." (Sebe/15-17)

Beda'nın faydaları:

Beda'nm varlığıyla halk, kaderlerinin kendi elinde ol­duğu bilincine varır ve bu bilinçle ister bireyler olsun, is­ter toplumlar, içinde bulundukları atmosferi kendi lehine veya aleyhlerine çevirebilirler. Artık ilahi lutüfa da şamil olabilirler, ilahi azaba da maruz kalabilirler.

Diğer bir tabirle; Kadir olan yüce Allah, bir takım işle­ri zorla kendi kullarına yüklemez. Ve bedanın varlığıyla herkes insancıl ve güzel amelleriyle bazı şartlara kilit­lenmiş kaderlerini, kötü ve karanlık bir gidişattan, saadet ve aydınlık bir gidişata dönüştürebilirler. Kur'ân-ı Kerim bu konuyu teyit eder bir dille şöyle buyurmaktadır."Bir kavim kendini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirme­yecektir. " Ayetten anlıyoruz ki; bir toplum kendi gidişa­tını değiştirdiği anda, Allah'ın kendilerim değiştireceğini görecektirler. Aksi takdirde bunun bir hayalden öteye geçmeyeceği bir gerçektir. Ayrıca ayet, bu alanda her­hangi bir cebrin (zorlamanın) olmadığını, kişinin saadet ve mutluluğa kendi iradesiyle ulaşabileceği mesajını da vermektedir.

4- Beda, kişinin benliğinde hayat verici bir ümit ve yapıcı korkuya yol açan en büyük etkendir. Bu sebeplerle beda, sürekli olarak zihinlerde taze kalarak, kişiyi ümit var eder. Rüşt ve kemale doğru ilerlemesini sağlar. Aksi­ni yapacağı takdirde ilahi rahmetten mahrum kalacağı korkusuyla hareket etmesine sebebiyet verir. Bildiğimiz gibi insan yaşamında, kişiyi erdem ve mükemmelliğin doruğuna sevk eden en etkili ve en büyük faktörler, sıra­lamış olduğumuz bu etkenlerdir.

GÜNLÜK NAMAZLARIN BİRLEŞTİRİLEREK KILINMASI

İki fırka tarafından ( Şia ve Ehl-i sünnet) rivayet edi­len hadislerden, öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazları­nın ardı sıra kılınmasının hiçbir sakıncası olmadığını, her ne kadar ayrı ve ara vererek kılınmasının daha iyi ve fazi­leti bakımından daha üstün olduğunu kabul etmemize rağmen, birleştirilerek kılınmasının da Allah Resul (s.a.a)'ünün sünnetinin bir şekli olduğu anlaşılmaktadır

Rivayetler:

1- Sahihi "Tirmizi" de İbn-i Abbas'tan şöyle nakl edilmektedir. " Peygamber (s.a.a) Medine'deyken öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazlarını, hiçbir korku ve ya­ğışlı havanın hâkim olmadığı bir ortamda birleştirerek kılmıştır. İbni Abbas'tan "Resulullah (s.a.a)'ın böyle yapmasındaki amaç neydi?" diye sorulduğunda, dedi ki: Ümmetini zahmete düşmekten alıkoymak için böyle yapmıştır. (Ayrı ayrı kılındığında bir zorluk veya zah­metle karşılaşılacağı ihtimaline karşın bu tür bir kolay­lığa başvurabileceklerini göstermek içindi.”([126])

Özellikle sosyal yaşamın zorlaştığı günümüzde örne­ğin: fabrika veya sanayi sitelerinde aktif olarak çalışan iş­çilerin namazlarını beş vakitte kılmaları yüzünden işinden olanları ile karşılaştığımız bu dönemde, bazılarını gö­rüyoruz ki, namazı bile terk etmişler. İşte, bu tür üzücü durumların yaşanmaması için Peygamberin göstermiş ol­duğu bu fıkhi kolaylıktan yararlanılabilir ve yüce Allah'ın namaz emrine gereken önem verilebilir.

2-   Malik kendi senediyle mezkûr rivayeti zikretmiş, korku yüzünden veya yolculuk olmadan namazların bir­leştirilerek kılındığını altını çizerek hatırlatmıştır.([127])

3-   Ahmet bin Hanbel, Abdullah bin Şekik'ten rivayet ederek şöyle diyor; " Bir gün ibniAbbas, bizlere hitaben bir konuşma yapıyordu. Konuşması o kadar uzadı ki ge­ce olup gökyüzüne de yıldızlar görünmüştü. Bu sırada Beni Temim'den biri kalkarak namaza namaza! diye bağırıyordu. İbni Abbas kızarak şöyle dedi: Peygambe­rin sünnetini sen mi bana öğreteceksin? Allah'a yemin ederim ki Peygamber (s.a.a) öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kılardı."

 

 

Ravi diyor ki: "Kalbimde bir şüphe oluştu ve olayı Ebu Hureyre'den sordum. O da ibniAbbas'in dedikle­rini doğruladı."([128])

4-   İmam Sadık (a. s) şöyle buyurmuşlardır: "Allah Re­sul (s.a.a)'ü öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazlarınıhiçbir sebep olmaksızın bir ezan ve iki ikamet okumak
suretiyle birleştirerek kılmıştır.
"([129])

Buna benzer başka rivayetlerde bulunmaktadır.

Birkaç hatırlatma:

a-  Öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazlarının birleşti­rerek kılınmasının caiz olduğunu gösteren sahih rivayetler Ehl-i sünnetin muteber kitaplarında zikredilmiştir. Bu tür hadislere ulaşabilmek için Şeyh Nasıf in kaleme aldığı " Et tacel cami lil usûl" kitabının namaz vakitleri bölü­müne müracaat edilebilir.

b- Namaz vakitlerinden söz eden Kur'ân-ı Kerim ayet­lerinden günlük beş öğün namaz için, a- sabah b- öğle ve ikindi c- akşam ve yatsı olmak üzere üç vakit belirleyebi­liriz. (çıkarabiliriz.)([130]) Ama söz konusu ayetlerde namaz vakitlerinin beş vakit olduğunu gösteren hiçbir karine yoktur."([131])

3- Bir gün Türk basınında yer alan bir gazeteyi okur­ken bir makale ile karşılaştım ve oldukça şaşırdım. Yazar, Resullullah (s.a.a)'in günlük namazlarını üç vakitte (şöyle ki " sabah, öğle ve ikindi, akşam ve yatsı") ayırarak kıl­dığını, aynı şekilde, akşam ve yatsı namazım hiçbir özrün bulunmadığı bir ortamda birleştirerek kıldığından söz eden birkaç hadisi zikrettikten sonra sözlerine şöyle de­vam ediyordu: "Dört Ehl-i sünnet imamının böylesi bir şekilde namaz kılınmasını, caiz bilmemelerinden ötürü bizlerde bu tür bir izni vermiyoruz."

Doğrusu; kişilerin İslam Peygamberinin yapmış oldu­ğu bir işte ve sahih kabul edilen bir hadis hakkında bu denli rahat bir biçimde görüş belirtmeleri ve hüküm çı­karmaları son derece tehlikeli ve bir o kadar da şaşırtıcı bir harekettir.

4- Tüm İslam mezheplerinin kabul ettiği şu noktayı hatırlatmakta yarar var ki: Hac'daki "Arafe" amelinin ya­pıldığı sırada öğle ve ikindi namazı, "Meş'ar'ul ha­ram''da akşam ve yatsı namazları ara verilmeksizin bir­leştirilerek kılınır. Ayrıca, Hanefiler dışında, yolculuk­tayken öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazlarını birleşti­rerek kılmak bütün mezheplerde caiz bilinmiştir.

Bazı Ehl-i sünnet mezheplerinde "cem-i takdim" ve "cemi tahir" olayı vardır ki: Bu da namazların birleştiri­lerek kılınmasının caiz olduğunu kanıtlar.

 



[1]-  Nehcül belağa, 172. hikmet.

[2]-  Recat: Âhir zamanda insanların en iyileri ve kötülerin en kötü­leri olan kindar kimselerin tekrar diriltilmesi ve yeryüzünün hâkimiyetini elinde bulunduran Salih kişilerin eliyle, kötülerin cezalandırıl­ması olayına denir.

 

[3]- Bu konunun içeriği her ne kadar "beda" kelimesinin yüzeysel olarak ele alınmasından dolayı bazıları tarafından tartışma konusu e-dilmişse de bütün Müslümanların kabul ettikleri bir inançtır.

 

[4]-  Bu konuları şöyle sıralayabiliriz; Allah'ı tanımak, Nübüvvet, Ehl-i beyt (a.s)'in imameti, Hz.Ali'nin halifeliği, peygamberin (s.a.a)'ashabı, peygamberlerin ve peygamberimizin hanımları, ölülere yas tutup ağlamak, özelliklede peygamber(s.a.a)'in biricik torunları için mateme bürünmek, toprağa secde etmek vb... konular.

 

[5]-  El-Ahkam-us Sultaniye, Maverdi s/20, et Temhid, Kadı Baklam Eş'ari sayfa 181. Cezeri'nin el-Fıkhu alel mezahib'il erbae kitabında, cilt 5 sayfa 316'da konuya ilişkin olarak: "Dini değerlerin izinde hakkı galip kılması, mazlumun hakkını zalimden alabilmesi için tüm imamların (mezhep imamları) imamet görevinin Müslüman­lar için bir farz olduğu görüşünde ittifak ettikleri " hükmü yazılıdır. Bunun devamında ise imamda bulunması gereken altı şartı sıralamış­lardır: Bunlardan din hususunda âlim, müctehid ve fakih olunmasıdır. Taki başkalarına ihtiyaç duymadan halka dini hükümleri öğretebil­sin.

 

[6]-  Şia inançları ile tanışabilmek için sıralayacağımız kitaplara başvurulabilir: Aslı ve usulleri ile Şia, Kaşif-ul gıta, İmamiye inançları, Muhammed Rıza Muzaffer, İslamda Şia, Allame Tabatabai, İnançla­rımız, Üstad Mekarim Şirazi.

 

[7]-  Suyııti Durrul Mensur, Beyyine süresinin yedinci ayeti tefsi­rinde bu hadisi naklediyor. "İman edip" yararlı işler yapanlar ise, butun insanların en hayırlılarıdırlar. "

 

[8]-  Luhuf, s/120. İmam Hüseyin (a.s)'in Kerbela'da buyurmuş ol­duğu sözlerden

[9]-  Mensur. Beyine süresinin 7. ayeti tefsirinde.

[10]-  Eş'ari'nin bu fırkadan ayrılmasının nedeni: Ali Cuba-i'ye niye Allah'a "akıllı" demiyorlar? diye sormuş olduğu sorunun yetersiz şe­kilde cevaplandırılmasıydı.

 

[11]-  Allah'ı cisim olarak nitelendirmek

 

[12]-  Allah'ın kendi zatına nispet verdiği mesela; Allah'ın gözü, Al­lah’ın eli... gibi sıfatlar " Haberiye" sıfatlarıdır. Bu ıstılah, zatiye sıfatları karşısında kullanılır.

 

 

[13]-  Cuveyni. El-Akidet-un nizamiye kitabında Eş'ari görüşleri ile muhalefet arz eden bir çok görüş belirtmiş, Eşaire'nin bir takım akidelerini (Haberiye sıfatları vb.) red etmiştir. Ama bu itirazlarına rağmen yine de bu fırkayı yayanlar listesinde yer almıştır.

 

[14]-  Eş"ari, Ali Cuba-i den ayrılarak Eh-li hadis fırkasına katılmış, bu dönemde de "el-İbane" adlı kitabını yazmıştır. Sonraki yıllarda bu fırkadan koparak yeni akâidlerle oluşturduğu, kendi isminide alan Eşaire fırkasını kurmuş ve bu yeni akım ölümünden sonra yayılmaya başlanmıştır.

[15]-  Bu grubun önde gelenleri sayılabilecek isimler şunlardır: Amr bin Ubeyd -hicri 80 ile 143- Ebul Huzeyl- Hicri 135 ile 235. yıllar arasında yaşamışlardır.

 

[16]-  Şafiiler, Malikiler ve Hanefilerin bir kısmı.

[17]- Nisa 48, "Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağış­lamaz..." Buna benzer bir tabirde Zümer süresinin 65.ayetinde zik­redilmektedir.

 

[18]- Enbiya 25. "Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona şöyle vakyetmiş olmayalım: Gerçek şu ki; bende» başka İlah yoktur, o zaman sürekli olarak bana ibadet edin." Nahl süresinin o ayetinde de bu manayı içeren bir tabir kullanılmıştır. Bu konu akıcında geniş bilgi edinilmesi için el Mucem kitabının "Abd" mad­desine müracaat edilebilir.

 

[19]- Zikredeceğimiz kısımlar dışında, her şeyin Allah'ın olduğu Allah’ın olduğu mülkiyet Tevhidi –Bakara:267- ve hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah’a ait olduğunu vurgulayan hakimiyet tevhidine - Maide 44- işaret edebiliriz

[20]-  Elbette bu konunun hal edilebilmesi için kıyas ve benzetmeler­den kaçınmak gerek. Çünkü yüce Allah'ın eşi ve benzeri yoktur. Yaratılmış özeliklere sahip insanı ele alacak olursak bir şahsın ilmi, kudreti, konuşabilmesi ve diğer birçok sıfatlarının zatından ayrı ol­duğunu görürüz. Böylesi bir kıyas ve karşılaştırmayla Allah'ın zati ve sıfatı özelliklerini değerlendirmeye kalkışırsak koca bir sorunlar yu­mağının ortasında kalırız.

 

[21]-  Bu sıfatlar: 1- Hayat 2- İlim 3- Kudret 4- İşitebilmek 5- Görebilmek 6- İrade 7- Harf ve kelime kullanmadan konuşabilme sıfatlarıdır.

[22]-  Fiilin büyük bir kısmı Allah tarafından yapılmış, ama insanın­da buna küçük bir katkısı olmuştur şeklinde.

 

[23]- Ama eğer “Ahmet ve Hüseyin'in veya Ahmet ve Hasan'ın makinesiyle bunu dik” dersek. Ortaklık koşmuş oluruz.

 

[24]- Usul-i kafi, c/l, s/160. Kader ve cebr babında.

 

[25]- Maide/110 ayetinde bııyrııiduğu gibi İsa (a.s) Allah'ın izni ile ilacı bulunamayan hastalıklara ve körlere şifa veriyordu. Aynı şe­kilde Allah'ın izni ile ölüleri diriltebiliyordu. Buna benzer. Nemi sü­resinin 40. ayetinde Sebe kraliçesinin Süleyman (a.s.)ın vezirlerinden biri aracılığıyla getirilen tahtı vb. konulara Kurân'ı Kerim'de oldukça işaret edilmiştir.

[26]-  Bu meşhur cümle ibni Abbas'tan rivayet edilmiştir. Ama Nehc-ul Belağanın 18. hutbesinde Emir-el müminin Ali (a.s) dan bir başka ibare ile dile getirilmiştir ki Hz. Şöyle buyuruyor: " Şüphesiz Kur'ân birbirini doğrulayıcı ayetlerden oluşmuştur." Yine Nehc-ül Belağanın 103. hutbesinde şöyle buyuruluyor: "Bazı ayetler; bazıla­rı için tasdikliyici ve bazıları üzerine de şahadet edicidir."

 

[27]- Nehc-ül belağa 179. hutbe

[28]-  Biharul Envar c.2, s.280, 44. Hadis

 

[29]- Suyuti'nin İtkan adlı eserme başvurulabilir.

[30]-  Nehc’ül Belağa 210. Hutbe

 

[31]- Sahih-i Buhari, c/l. s/38. Peygambere yalan isnat edenler ba­bında.

 

[32]- Sahih-i Tirmizi, c.5, s.662, Ehl-i Beytin Faziletleri Babında 3786. Hadis

 

[33]- Şeyh Bahai (ö.1030 h.) Hadis İlimleri Külliyatı (El-Veciz) adlı kitabının önsözünde şöyle yazıyor: Bizim hadislerin tamamı oniki İmamlardan (a.s) gelir. Onlarda Peygamber (s.a.a) Efendimizden nakletmişlerdir.

 

[34]- Ayan-uş Şia, S.Muhsin Emin c/3, s/34,3. baskı

 

[35]- Usul-i Kafi, Küleyni, c/l, s/58

[36]-  Bu konu " İran da Şia tarihi" adlı kitabın 2. cildinden yarar­lanılarak özet şeklinde hazırlanmıştır. 19-21. şıklar bunun dışındadır.

[37]-  " La yezal" Lügat itibarıyla zail olmayan, tükenmeyen ve bit­meyecek olan manasını içeren bir sözcüktür. Değişik rivayetlerle ge­len bu hadisler incelendiğinde bu sözcüğün yer aldığı da görülecektir. Yani, Ehl-i beyt'ten oniki imam gelmeyene dek kıyamet kopmaya-cak din aziz ve güçlü kalacak manasına gelir.

Bu makalenin kaynaklan; Kur'ân-ı Kerim, ilahiyat, Süphani, Bihar-ul envar, Şia'da rehberlik, Sünen-i Ebu Davud, sahihi Müslim, sahihi Buharı, Amanç dergisi, Nubehar, Yenabiul mevedde.

 

[38]- Yenabi-ul mevedde: s/88.

Bu araştırmamızda Hz. Ali (a.s)in imametini ispatlama gibi bir tutum içerisinde değiliz. Böylesi bir meseleyi incelemek isteyen kim­selere şu kitaplara başvurmalarım öneriyoruz: el Gadir 11' cilt, Abekat-ul envar 27 büyük cilt, İhkak-ul hak, yaklaşık 60 cilt. Ayrıca okuma hırsı fazla bulunmayan kardeşlerimize, yine konu için kaleme alınmış olan merhum Abdul Hüseyin Şeruffidinin El Müracaat adlı eserini dikkatlice okumalarını tavsiye ederiz.

[39]-  Bu iki konu, ayrı ayrı inceleme gerektirir. Bizler bu makale­mizde sadece "La yezal" hadisleri başlığı altında, Ehl-i sünnetin sa­hih kaynaklarında da var olan oniki imam hadislerini incelemeye ça­lışacağız.

 

[40]-  "Ehl-i beyt" kelimesi şer-i bir İstılahtır. Peygamber (s.a.a) efertdimiz bu kelimeyi kendi ev halkından olatı özel şahıslar için kul­lanmışlardır.

 

[41]-  Allahümme salli ala Muhammed ve ali Muhammed

[42]- Sahihi Buhari: el-Ahkam kitabı, 2034. hadis, 9.cilt, s/729, Bey­rut el Kalem baskısı

 

[43]- Sahihi Müslim: el Emaret kitabı, c/12, s/ 201 Darul kitab-ul Arabi baskısı, Beyrut. Sahihi Müslim, c/12, s/201den 203'e kadar olan bölümünde Peygamber (s.a.a) efendimizden oniki imama işaret eden 8 hadis yer almaktadır. Bu hadislerin muhtevası Resullullah (s.a.a) tan sonra dünyanın sonuna dek geçecek zaman zarfında 12 imamın geleceğini ve içerir.

 

[44]- Süneni Ebu Davut'ta ki (c/ 4 s/106) 4279. 4280. hadislerde oniki imamın sıfatlarını tabir etmek için kullanılan lafız konuyu ol­dukça açıklığa kavuşturuyor ki hadiste şöyle buyurmaktadır: " Üm­met oniki halife üzerine icma edeceklerdir." Burada sözü edilen ha­lifelerin fakat Ehl-i beyt (a.s)in oniki imamları olduğu gün gibi orta­dadır. Nitekim; İslam ümmeti bu imamların takva ve faziletleri üze­rinde ittifak etmişlerdir. Allame Tebersi, Alamul vera isimli kitabın da oniki imamın imametini ispatlamak için " Ümmetin, sözü edilen imamlar hakkında adalet ve maddi, manevi temizlikleri üzerine icma etmelerini" bir delil olarak sunmaktadır. Mezkur konu üzerine daha geniş bilgi için Aileme Meclisinin Bihar-ul envar eserindeki (c/27, s/388-347.) bölümlerine baş vurulabilir.

[45]- Nevevi, sahihi Müslim şerhinde mezkur hadislerin açıklanma­sını yapmıştır. Beyanatında her ne kadar oniki sayısını başka halifele­re (Abbasi, Emevi ve dört halife) uyarlamaya çalışmış ise de sonuçta bunu belirtmemiştir.

 

[46]- Kenzul Ummal

 

[47]- Maîde-12 "...içlerinden oniki naip gönderdik." Halifelerin beni İsrail naiplerine benzetilmesindeki yatan giz şudur ki; Allah Re­sulünün halifelerden maksadı, hidayet edici rehberlerdir. Elinde kud­ret bulunduran zorba hâkim ve bağiler değil

 

[48]- Hadis ve siyer kitapları dışında tefsir kitaplarına, özelliklede Allame Tabatabai'nin el Mizan adlı tefsirine başvurulabilir. Sırala­yacağımız ayetlerin tefsirleri bu konuda aydınlatıcı olacaktır: Baka­ra/124, Enbiya/ 73, Secde/ 24, Şura/23, Ahzab/ 33, Nisa/59, Hud/ 113, ve "Aleme tanıklık ederler" ayetinin şerhi. Ayrıca kelami kitap­ların "İmamda bulunması gereken şartlar " bölümlerine başvurabilir. Mesela; et-Temhid/Baklani, s/18\, Usulidin. Bağdadi s/277 Darul kutubil ilmiye Beyrut baskısı. el-Ahkam-us Sultaniye, maverdi, s/6 Metali-ul enzar/ İbn-i Senai, s/470, Şerhul Mekasıd /Teftezani c/2 s/281 ve Sübhaninm İlahiyat isimli eserinin c/ 2, s/520'de.

[49]-  Bihar ul envar c/36,s/227.

 

[50]- Bihar ul envar d 25, s/ 253.

 

[51]- Maktel-ul Hüseyin, c/l, s/59, Bihar-ul envar c/9,s/ 125 ve İs-pat-ul hudat, c/3, s/ 98’de nakledilmiştir.

 

[52]- Örnek olarak: Bihar-ul envar c/50, s/118-123'te İmam Hadi (a.s)nin imameti ile ilgili olarak beş hadis rivayet edilmiştir. Birinci hadise isnaden şöyle buyrulmaktadır; İmam Muhammed Taki (a.s) i-lafü imamet görevine oğlunun seçildiğini insanlara şu şekilde bildiri yor: "Benden sonra ki imam oğlum Ali 'dir. Emri benim emrim, sözü benim sözüm ve ona itaat edilmesi bana itaat edilmesi gibidir. Ondan sonra ki imam ise oğlu Hasan 'dır."

[53]- Bihar-ul envar. A. Meclisi c/36, s/226' dan 418.e kadar. Beyrut baskısı

[54]- Şura/214 "En yakın hısımlarını uyar..."

 

[55]- Taberi tarihi, c/2, s/62, Tarihi Kamil. İbni Kesir, c/2, s/4, el-Müracaat 20-22. mektuplar.

 

[56]- Sireyi ibni Hişam, c/2, s/520, el İsabe "Ali"yi açıklaması Sevaik, 9. bab, s/121, El- Müracaat, 28-31. mektuplar.

 

[57]- Gadir, c/l. Bu hadisi 110 sahabeden ve Ehl-i sünnet'in sahih kitaplarından nakletmiştir. Bu olay hakkında hiç kimse, hatta iki şah­sın dahi ihtilaf etmediğini söylemiştir

 

[58]- el Mizan, Numune, Durrul mensur, ve Taberi tefsirlerindeki bu ayetin açıklanmasına müracaat edilebilir. el-Müracaat kitabında 39-43. mektuplar

 

[59]- İbn-i Esakir tarihi c/3, s/42. 205. menakıb Harezmi

 

[60]-  Müstedrek-i Hakim, c/3, s/126.

 

[61]-  Durrul mensur c/6, s/589

 

[62]-  Sahihi Müslim, c/7, s/123.

 

[63]- Sahihi Müslim, c/5, s/268.

[64]- Zaberi olayı: Kâbe’nin yanında ibadetle meşgul olan Peygam-ber'imizin (s.a.a) mübarek sırtlarına terbiyesizce atılan hayvan iş­kembesi ve bu işi gerçekleştirenin Ebu Talib'in şiddetli tepkisine ma­ruz kaldığı olaydır.

 

[65]- Müslümanlara uygulanan ambargonun ilanı için Kabe'nin du­varında 3 yıl boyunca asılı duran ilaniye ve bu ambargonun Ebu Talib tarafından çiğnenmesi, tarih sayfalarında "Sahife" olayı adıyla adlandırılır

[66]- "El Gadir" kitabının mezkûr cilt ve sayfalarına müracaat edi­lebilir: c/3, s/6-105, c/7, s/ 330-412, c/8, s/2'-29'un kaynaklarmdan bazıları: Tarihi Buhari, Tarihi İbni Esakir, Sireyi ibni Hişam, İbni Kesir. el-İsabe ibni-i Hacer, Müstedrek-i Hakim, Fethul bari İrşad-ul Sari vb...

 

[67]- İleride göreceğimiz "Dehdah" rivayeti veya Sahihi Buhari de ki: Ebu Talib ömrünün sonunda "Ben ceddimin dini üzereyim " diye buyurduğunu iddia ettiği rivayetler gibi. Kitabul Tefsir, Kasas süresi-c/7, s/184. Ebvab menakıb c/6, s/33, Sahihi Müslim Kitabul İman vb...

[68]- Tefsiri Kurtubi, c/6, s/406

 

[69]- Tabakat-i İbni Sad c/l, s/105, Tarihi Taberi, c/7, s/l 10.

 

[70]- Rivayetin senedinde, bir veya birden fazla kişiyi gösteren isim­lerde, kopukluk yaşanmış ise, bu rivayet "mübhem" sayılır ve "mürsel"adlandırılır, el Gadir, c/8, s/4, Tehzib-ut Tehzib, c/2, s/179

 

[71]- Mizan-ul İtidal, c/l, s/396

 

[72]- Tefsiri Taberi, c/7, s/109. Durrul Mensur, c/3, s/8, Alusi. c/7. s/126

 

[73]-"...Hatta yanına geldiklerinde seninle tartışmaya kalkışa­rak,.. " (Enam/25)

 

[74]- "el Gadir" c/8, s/12. Bu rivayeti Tirmizi, Nesai, Tayalesi ve diğer raviler rivayet etmişlerdir. Mecma-ul beyan tefsirinde yukarı­daki ayetin tefsirine dair şu cümleler yer almaktadır; Bazı Müslüman­lar Peygamber (s.a.a)e hitaben: Acaba cahilliye döneminde ölen ba­balarımız için af dilemeyecek misin? diye bir talepte bulunuyordular. Bunun üzerine yukarıdaki ayet nazil olmuş ve böyle kimseleri uyar­mıştır. Aynı ayet, hiç kimsenin müşrikler için dua edip istiğfar etme hakkı bulunmadığının altını önemle çizmiştir

 

[75]- Tefsiri Taberi, c/11, s/31. İrşad-ul Sari fi şerhi sahihi Buharı, c/7, s/151. Aynı rivayet, sahihi Müslim, müsnedi Ahmed bin Hanbel, süneni Ebu Davud, İbni Mace ve Nesai'de Ebu Hureyre'den nakl e-dilmiştir

 

[76]- Sahihi Buhari, Kitabut Tefsir, Kasas süresi, c/7, s/184

 

[77]- Abdulmuttalip resullullahın dedesidir ve resulluilahın dedele­rinin hepside muvahhid ve cennet ehlidirler

 

[78]- Sahihi Buharı, Kitabut Tefsir, c/7, s/184

[79]-  el Muhalla, c/4, s/214. 3- el Gadir, c/8, s/9

 

[80]- El-Gadir c.4, s.214

 

[81]- Ali İmran/28, Nisa/139-144, Tevbe/23-80, Münafikun/6, Mü­cadele/22, bu ayetlerin hepside müşriklere, sevgi beslenilmesini sa-kındırmıştır. İstiğfar ayetinden önce nazil olmuştur. Biliyoruz ki; muhabbetin ölçülerinden olan en açık ölçü ise, birine istiğfarda bu­lunmaktır

 

[82]- Said bin Müseyyibin rivayetinde, Ebu Talib'in ölüm döşeğinde iken "Ben Abdulmuttalib'in dini üzereyim" dediği göze çarpmakta­dır. Bazı kimselerin bu sözü Ebu Talib'in imanına yorumlaması do­ğaldır. Zira: Peygamber (s.a.a)in tüm ataları " Hanif' dinine mensup muvvahidlerdiler

[83]- Ehli kitap'tan bir grup hakkında inmiştir. Bu grup müşrikler­den çekindikleri ve korktukları için Peygamber (s.a.a)e iman etme­mişlerdir. Mecma ul beyan. Aynı ayetin tefsirinde, Haris bin Nufel'in sözlerim nakl etmektedir. Sahihi Buhari, c/7, s/67 Keşşaf, c/2, s/49

 

[84]- Bu ayetin bir öncesi ve bir sonrasındaki ayetler, iki gruptan bahs ederler. Biri Mekke'deki inatçı müşriklerden ve onlara ısrarla iletilen tebliğ mesajını kabul etmediklerinden, diğeri ise uzak yerler­de oldukları halde ilahi hidayetin kendilerini bulduğu Ehli kitap'tan

 

[85]- "Ancak Allah dilediğini doğru yola ilettir..." (Bakara'272) veya hidayeti Allah'a nispet veren ayetler gibi. Mesela; Nemi -37-81. Nisa/88, Yunus/43,Rad /27. Kehf İli, İbrahim /4, Nahl m, Zuhruf /40 gibi ... Zikre şayan başka bir hatırlatma ise şudur: Allah'a nispet verilen hidayet istiklali bir hidayettir. Yani hiçbir şey, özellikke de başkalarının hidayeti, Allah'ın istek ve iradesi dışında gerçekleşmez. Eğer hidayete yönelen bir insan olursa, Allah'ın onu engellemesi elbetteki söz konusu olmaz. Taki ihtiyar kendisinden alınana dek. Ni­tekim da delalet yolunu seçmesi kendisine bı­rakılmıştır. Bu şekil mesaj veren ayetlerden bazıları şunlardır: Kehf 29. Yunus 108, Zümer 41. Tekvir 48. İsra 15 ve 7, Nemi 92. Bakara 16. Araf 30, Kasas 85 ve Al-i İmran: 20.

 

[86]- Hidayet iki manaya gelir. 1- Peygamberlerin görevi olan iraye-i tarik ( Doğru yola davet) 2- İsal ve hidayet nuruna eriştirmek. Bu ikinci nokta Allah'ın elinde olan bir şeydir

 

[87]- el-Gadir c/8, s/19

 

[88]- Durrul Mensur, c/5, s/133.

 

[89]- Sahihi Buhari, menakıb c/6, s/33 ve edep bölümü, c/2, s/92. Sahihi Müslim iman bölümü, Tarihi İbn-i Kesir c/3, s/125.

 

[90]- Mucem-ul vesit

 

[91]- Mizanul itidal Zehebi c/l, s/396

[92]- Mizanul itidal Zeheb c/2, s/151

 

[93]- Mizanul itidal Zeheb s/128

 

[94]- Eğer iki hadis bir biriyle çelişir ve cem-i örfiye de uyarlanma­sına imkansız ise, o hadislerin kendisiyle amel edilmez. (Mütercim)

 

[95]- İmam Sadık (a.s) halkın Ebu Talib hakkındaki görüşünü öğrenmek için Yunus adlı bir şahsıntan sormuş ve muhattab Dehdah hadisini hatırlatmıştır. Bunun üzerine imam şöyle buyurmuşlardır: "Yemin ederim ki bu Allah düşmanlarının bir yalanıdır, Ebu Talib peygamberin dostlarından idi. " el-Gadir c/7, s/393

 

[96]- Fatır/36

 

[97]- Meryem/87

[98]- 60 soru ve cevap kitabından

 

[99]- Sahibi Müslim Şerhi, Nevevi c/l. s/35. Elbette sahabenin ta­nımı için başka tabirlerde kullanılmıştır. Örneğin, İbn-i Hacer "İsahe" eserinin giriş bölümünde şöyle demektedir. "Sahabe o kim­sedir ki imanlı bir şekilde Resullullah (s.a.a) ile görüşmüş ve İslam dini üzerine ölmüş olsun." Bazıları, sahabe olabilmek için, uzun zaman peygamberle olmak gerektiğini söylemişlerdir. Şerli Nevevi, s/36' ya bakınız

 

[100]- Şerh Nevevi c/1, s/17, 22 "Ehl-i sünnetin icması tüm sahabe­lerin adil olması üzerinedir."

[101]- Şia akidesine göre; Uzun müddet peygamberin yanında bulu­nan ve müşavereti elden bırakmayan, ayrıca ömrünün son nefesine kadar iman üzerinde bulunanlara Sahabe denir. Luğat bilimcilerinin (Filologların) görüşü de budur. Usan-ul Arap, "sahabe" maddesi. Müfredatı rağıb "sahabe "maddesi.

[102]- Sahihi Buhari, c/3, s/30 Hudeybiye gazvesi babında

 

[103]- Hucurat 6. ayetinde fasık olarak bildirilen şahıs

 

[104]- Usd-ul ğabe, c/5 Velid bin Ukbe'nin ismi altında

 

[105]- Usd-ul ğabe, c/5 Muğire bin Şu'be'nin ismi altında

 

[106]- Usd-ul ğabe, c/5, s/394, Kuddame bin ma'zun

 

[107]- Şerhi Mekasıd, Teftazani, kitabın son bölümlerindeki İmamet konusu, c/5, s/310

[108]- İnkâr ve kabul edenlerin görüşüne göre şefaatle ilgili bazı ayet­lerden bir kaçı: Bakara/ 255, 254, 48, 123, Yunus/3, Necm/26, Zuhruf/86, lnfıtar/19. Duhan/41. Lokman/23

[109]- Hisal-i Saduk c/1. s/292.

 

[110]- İbni Mace c.2, s.583

[111]- Bihar ul Envar, c/8, s/42

 

[112]- Kenz-ul ummal, 39041.Hadis

 

[113]- 4 -İbn-i Mace, c/2, s/586

[114] Bihar ul envar, c/8, s/56-66, hadis.

[115]-  Ehl-i beyt (a.s) ve Şia'lara uygulanan baskıcı zihniyet ve kanlı zulümlerin bilinmesi ve öğrenilmesi için sıralayacağımız kitaplara müracaat edilebilir; "Eş Şia ve Hakimiun, Şuheday-i fazilet.. Mekatil ut Talibin vb

[116]- Vesail-uş şia, c/l 1, s/461, 24. bab.

 

[117]- Üstad Ayettullah Seyyid Halil Hüseyni.

 

[118]- Musa Carullah, el-Veşia, s/208'de şöyle diyor: "Şia'nın inan­dığı ve kitaplarında yazmış oldukları beda akidesi, bir Yahudi düşün­cesidir. " İleri deki açıklamalarımızda inşallah hep birlikte göreceğiz ki: beda akidesi sadece Şia'nın değil, belki tüm Müslümanların inan­dığı bir akidedir.

 

[119]- Müfessirlerin birçoğu beda için Rad süresinin 39. ayetinin şerhini seçmiştir. Oysa Allame Tabatabai hepsinin aksine bu konuyu Bakara 106. ayetinde tefsir etmiş ve "neshin kapsadığı bir gerçek­leşmedir şeklinde yorum yapmıştır. "

 

[120]- Evail-ul Mekalat- Şeyh Müfıd. s/92-93.

 

[121]- Sefınet-ul Bihar c/l, s/61

 

[122]- Şeyh Müfid, bu noktaya işaret ederek; beda akidesinin kayna­ğının akıl değil, rivayetler olduğunu vurguluyor. Ve bu rivayetleri aynı babta sıralamıştır

 

[123]- Sahihi Buhari - Kitabul enbiya beni İsrail konusu o/4, s/636. 1613. hadis. Beyrut darul kalem baskısı. Beni İsrail'den olan üç ki­şinin yaşadıkları beda olayını anlatıyor

 

[124]- Evzeh-ut tefasir İbn-i Hatip Rad/39. ayetin tefsiri s/303-304

 

[125]- Aynı kitaptan.

[126]- Süneni Tirmizi, c/l, s/354. 138. babta. süneni Beyhaki, c/3. s/167

 

[127]- Muvatta, c/l, s/144. 138. sefer namazı konusu

[128]- Ahmed bin Hanbel kendi Müsnedinde, c/1,s /251

 

[129]- Vesail uş şia, c/2, s/160

 

[130]- Bazıları birkaç ayeti bir araya getirerek (Rum/18, gibi) günlük namazlar için beş belirtilmiş vakit tayin etmek için uğraşmışlarsa da, olumlu bir netice elde edememişlerdir

 

[131]- İsra süresi /78. ayet " Güneşin koymasıyla gecenin kararma­sına kadar..." Hud süresi 114. " Gündüzün iki tarafında..." Tefsiı-ul Mizan'daki, bu iki ayetin tefsirine müracaat edilebilir