


Hz. Ali (a.s), Resulullah (s.a.a)in
vasisi, halifesi ve Şia İmamlarının ilk İmamıdır. Hz. Ali (a.s), Ammul-
Filin 30. yılının on üçüncü günü,
bazı rivayetlere göre Zilhicce ayının yedinci günü Kabede
dünyaya geldi.
Değerli babası, Ebu Talib, annesi ise Esed kızı
Fatımadır.
Zeyd ve Haydar da onun diğer mübarek isimlerindendir.
İki meşhur künyesi de Ebul Hasan ve Ebu Turabdır.
Hazretin hiç kimsenin ortak olmadığı kendisine has lakabı ise Emirul-
Muminindir; Murtaza, Hadi, Sıddık, Faruk, Veli, Şahid...de onun
yüzlerce lakaplarından sadece bir kaç tanesidir.
Emirul- Muminin Hz. Ali (a.s)ın çocukluk dönemi,
Resulullah (s.a.a)in çocukluk döneminin geçtiği evde geçmiştir; o evde
büyüyüp olgunlaşmıştır. Bu büyük şahsiyetlerin her ikisi de Ebu Talibi bir
baba ve yönetici olarak tanıyorlardı; Esed kızı Fatımaya da anne
diyorlardı.
Bu iki yüce şahsiyet arasındaki köklü ailevi bağlılık, Resulullah
(s.a.a)in Hz. Aliyi iyi eğitmesi ve onu özel lütuflarından yararlandırması
için uygun bir zemin hazırlamıştı.
Hz. Ali (a.s)ın
kendisi o değerli lütufları şöyle anıyor:
Çocuktum henüz, o
beni bağrına basar, yatağına alırdı;... beni koklardı; lokmayı çiğner,
ağzıma verir yedirirdi... Ben de her an, devenin yavrusu,nasıl anasının
ardından giderse, onun ardından giderdim;o her gün bana huylarından birini
öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa
koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.
On üç yıl böylece geçti, Resulullah (s.a.a) İnzar ayetinin
nazil olmasıyla kendi akrabalarını İslama davet etmekle görevlendi.
Muhammed bin Cerir-i Taberi, Hz. Ali (a.s)ın şöyle buyurduğunu naklediyor:
Resulullah (s.a.a)
beni çağırdı ve şöyle buyurdu: Ya Ali! Allah-u
Teala, kendi yakınlarımı inzar etmemi (uyarıp korkutmamı) emretmiştir. Sen
bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam
için bir araya topla da iletmekle görevli olduğum şeyi onlara ileteyim.
Ben de
Resulullahın emri üzere onları bir araya topladım, Resulullah (s.a.a)
onlara hitaben şöyle buyurdular: Allah-u Teala, sizi Ona davet etmekle
beni görevlendirmiştir. Sizlerden hanginiz, aranızda benim kardeşim, vasim
ve halifem olmak istiyor? Orada bulunanların hepsi sustular. Onların
hepsinden yaşta küçük olmama rağmen; Ya Resulullah, ben senin yardımcın
olmak istiyorum dedim. Resulullah (s.a.a) elini benim boynuma koyarak şöyle
buyurdu: Bu şahıs, benim sizin aranızdaki
kardeşim, vasim ve halifemdir; sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.
Böylece İslamın yaldızlı tarihinde Emirul- Muminin Hz. Ali (a.s) ilk
müslüman olarak tanınmış oldu. Nitekim Zeyd bin Erkam ve İbn-i Abbasın
tanıklığıyla Hz. Peygamberin aleni davetinden önce de Hz. Ali müslümandı.
Buna ilaveten Hz. Alinin hilafet ve vesayeti, Gadir-i Hum
günü diğer müslümanlara da açıkça beyan edildi.
İslamın aşikar olmasıyla Kureyişlilerin Resulullaha karşı eziyetleri
de başladı, bu baskı ve eziyetler hicret zamanına kadar devam etti. Tarihin
tanıklığıyla bu müddet içerisinde Resulullahın en büyük yardımcı ve
destekçisi, Hz. Alinin babası Ebu Talib olmuştur. Ebu Talib Kureyşin büyüğü
olmasına rağmen hiçbir zaman Resulullahı Kureyişlilere teslim etmedi.
Oğulları Ali ve Caferi ve kardeşi Hamzayı ona yardımcı olmaya ve sürekli
onun yanında bulunmaya davet etti.
Bisetin
onuncu yılında Ebu Talibin ölümüyle, Kureyşin Müslümanlara olan baskı
ve eziyetleri daha da arttı. Resulullaha küstahlık yapmaya başladılar ve
defalarca onu öldürmek istediler. Nihayet her kabileden bir kaç genç
toplanıp hep birlikte ansızın Hazrete saldırarak onu kılıçla öldürmeyi
kararlaştırdılar.
Resulullah (s.a.a), İlahi vahiy ile onların bu komplosundan haberdar
oldu ve gece vakti Mekkeyi terk etmesi emredildi. Bu yüzden Hz. Aliyi
çağırarak o gece (Leyletul- Mebit) kendi yerinde yatmasını ondan
istedi. Hz. Ali de canı gönülden kabul edip onun yerinde yattı.
Kureyş gençleri sabaha doğru yalın kılıçla Resulullahın evine
saldırdılar. Ama içeriye girdiklerinde Hz. Aliyi, Peygamber (s.a.a)in
yatağında gördüler. Bu esnada çok sinirli olduklarından dolayı Hz. Aliyi
Mescidul- Harama çekip kısa bir tutuklamadan sonra serbest bıraktılar.
Allah-u Teala bu eşsiz fedakarlığı takdir ederek şu ayeti nazil etti:
İnsanlardan öylesi de
vardır ki, Allahın rızasını arayıp kazanmak amacıyla canını satır.
Bu ayet birçok Şia ve
Ehl-i Sünnet müfessirlerinin görüşüne göre Hz. Ali (a.s)ın fedakarlığı ve
makamı hakkında nazil olmuştur.
Resulullah (s.a.a)in
Medineye hicretinin peşice, Hz. Ali (a.s) da o
şehre gitti. Hicretin ikinci yılında Hz. Fatimetüz- Zehra ile evlendi.
Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan İmam Hasan (a.s) dünyaya geldi.
Medinede
İslami bir toplumun oluşmasıyla İslamla küfür
arasında çok önemli savaşlar oldu. O
önemli savaşlardan ilki Bedir savaşı idi. Bu savaş hicretin on
sekizinci ayında vuku buldu.
Onun ardıca da Uhud, Handek, Hayber, Tebuk vb. savaşlar baş gösterdi.
Tarih
kitaplarının yazdığına göre Emirul- Muminin Hz. Ali (a.s), Tebuk
savaşı hariç bu savaşların hepsinde İslam ordusunun sancaktarı idi.
Hz. Ali (a.s) Bedir savaşında düşman ordusundan yirmi
bir kişiyi öldürdü.
Öldürdükleri kişiler arasında Muaviyenin dedesi Utbe,
dayısı Velid ve kardeşi Hanzele de vardı.
Uhud savaşında ise (örnek olarak diyoruz) Kureyş bayraktarlarından
dokuz kişiyi yere serdi. Bu savaşta bedeninden yetmiş
yara alarak son ana kadar Hz. Peygamberi savundu. Oysa İslam ordusundan bir
kaç kişi hariç diğerleri firar edip dağa sığındılar.
Cebrail (a.s), Hz. Alinin bu fedakarlığını görünce bir kaç defa:
Zulfikardan başka kılıç, Aliden başka da yiğit yoktur.dedi.
Hendek
gazvesinde, Arapların ünlü kahramanı Amr bin
Abduvedi ağır bir darbeyle yere
serdi. Bu çok değerli zaferle, düşman ordusunun kalbine büyük bir korku
saldı. Resulullah (s.a.a) o darbeyi şöyle değerlendirdi:
Alinin Handek
günündeki darbesi, ümmetimin kıyamete dek bütün amellerinden daha üstündür.
Hayber
savaşında, bayrağı ilk önce Ebu Bekir, sonra da
Ömer eline alıp meydana çıktı; ama
bir zafer elde etmeksizin geri döndüler. Resulullah (s.a.a) çareyi, bayrağı
Hz. Aliye vermekte gördü. Bu yüzden şöyle buyurdu:
Yarın bayrağı öyle
bir kişiye vereceğim ki, o Allahı ve Resulünü seviyor; Allah ve resulü de
onu seviyorlar.
Sad bin Ebi Vakkas
şöyle diyor:
Biz o kişinin kim
olduğunu görmemiz için ayağa kalktık. Bu esnada Resulullah (s.a.a) şöyle
buyurdu: Aliyi benim yanıma çağırın. Hz. Ali gözleri ağrıdığı
halde Peygamber (s.a.a)in yanına geldi. Hz. Peygamber, ağzının mübarek
suyunu onun gözlerine sürerek bayrağı onun eline verdi. Allah-u Teala
Hayberi onun eliyle fethetti.
Nihayet Hz. Ali (a.s)ın hayatının en kritik anları olan hicretin 10.
Yılı Zilhicce ayının 18. günü yetişti. O gün Hz. Peygamber (s.a.a), yüz bin
kişiyi aşan büyük bir toplulukla Haccet-ul Veda yolculuğundan
dönüyordu. Gadir-i Huma vardıklarında şu Tebliğ ayeti nazil oldu:
Ey Peygamber!
Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan,
Onun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan
koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete
eriştirmez.
Bu kader belirleyici
ayetin nazil olmasıyla 120 binden oluşan kervanın durdurulması emredildi.
Onların hepsi, Resulullah (s.a.a)in çevresinde toplandılar. Resulullah
(s.a.a) namaz kıldıktan sonra fasih bir hutbe okudu. Sonra Hz. Alinin
elinden tutup kaldırarak şöyle buyurdu:
...Ben kimin
mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Allahım, onu seveni sev, ona
düşman olana düşman ol.
Müslümanlar grup grup Hz. Aliyi kutlamak ve ona biat etmek için yanına
müşerref oluyorlardı. Ömer de İmam (a.s)ın yanına gelerek şöyle dedi:
Ey Ebu Talib oğlu
Ali, ne mutlu sana! Sen benim ve her müminin mevlası oldun.
Daha
sonra Allah-u Teala İkmal ayetini indirdi:
Bugün sizin için
dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din
olarak İslamı seçip-beğendim.
* * *
Gadir
olayından yaklaşık yetmiş gün bir zaman geçtikten
sonra Resulullah (s.a.a) vefat etti.
Emirul- Muminin Ali (a.s), Hz. Peygamberin kefen ve
defin işleriyle meşgul oldu. Ama diğer bir grup, bu
fırsattan yararlanarak kendi aralarından halife seçmek için Beni
Sakife denilen bir yerde toplandılar. Kargaşa ve tartışmalardan sonra
Ebu Bekiri halife olarak seçtiler. Halk grup grup ona biat etmeye başladı.
Hz. Ali ve yaranlarından bazıları Ebu Bekire biat
etmekten kaçındılar. Ebu Bekir Ömere; Ali ve
yaranlarının peşice git onlardan biat al; biat etmezlerse onlarla savaş
diye emretti.
Ömer
de kendisiyle ateş getirip
biat için evden çıkmadıkları takdirde evi yakacağına dair yemin etti!
Öyle de oldu... Hz. Alinin, evinin kapısını yakarak biat
etmesi için zorla evinden dışarı çıkardılar; hamile olan eşi Hz. Fatıma
(a.s)ı da kapıyla duvar arasında sıkıştırıp Muhsin ismindeki çocuğunu daha
dünyaya gelmeden öldürdüler.
Emirul- Muminin Ali
(a.s) o gön İslam ve Müslümanların maslahatını korumak
için kıyam etmedi. Ama Hz. Fatımanın yardımıyla, aldanan Müslümanlara hakkı
tebliğ etmeye başladı ve onların İlahi görevlerini bir kez daha hatırlattı.
Ama artık iş işten geçmişti. Hz. Ali (a.s) yapa yalnız kalmıştı, tek
yardımcısı olan aziz eşi Fatıma (a.s)ı da elden vermişti. Bunca musibetler,
Resulullahın vefatından 75 veya 90 gün geçmeksizin vuku bulmuştu.
* * *
Hilafet 25 yıl boyunca üç kişinin (Ebu Bekir, Ömer, Osman) eline geçti.
İmam (a.s) bu müddet içerisinde hükümetten uzak olduğu halde ümmeti hidayet
etmekle meşgul oldu, halifelerin yanlış hareketlerini onlara hatırlattı,
ülkenin iç ve dış dini sorunlarını cevaplandırdı, Kuranı bir araya
toplamaya ve mahrumları özellikle Beni Haşimi himaye etmeye koyuldu. Bir
cümlede diyecek olursak; dini korumak için gece-gündüz çaba sarf etti.
Hz. Alinin vücudunun
yıldızı üç halife döneminde de öyle parladı ki, Ebu Bekir yaptığından
pişmanlık duydu.
Ömer ve Osman; Eğer Ali olmasaydı helak olurduk
diyerek onun makamına itiraf ettiler.
Osmanın
hilafeti döneminde, hilafet tezgahında zulüm ve fesadın artması, halkın
incinmesi ve rahatsızlığına yol açtı; öyle ki, bu yüzden Hicri 35de
Osmanın evini muhasaraya alıp onu öldürdüler. Sonra
Hz. Alinin kapısına gelerek, onun hükümeti kabul etmesini ısrarla
istediler. Hz. Ali (a.s) hilafete yetişme olayını şöyle anlatıyor:
...Derken, halkın
benim etrafıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen
bir şey olmadı; her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; bir derecede
ki, kalabalıktan Hasanla Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse.
Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar, bu kargaşada elbisem
bile yırtılmıştı...
Ama şunu da bilin
ki, ant olsun tohumu yarana, bu topluluk biat için toplanmasaydı, Allahın,
zalimin doyup zulmetmemesi, mazlumun aç kalmaması hakkında bilginlerden
aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atardım;
ümmetin sonuncusunu, ilkinin kasesiyle suvarır giderdim. Siz de
anlamışsınızdır ki, şu dünyanızın değeri, bir dişi geçinin aksırığındaki
burnunun sümüğünden de değersizdir bence.
Emir-ul
Muminin Hz. Ali (a.s), halkın isteğini kabul ederek zahiri hilafet makamını
üstlendi; halk da ona biat etti. Sonra valilerini şehirlere gönderdi, Zübeyr
ve Talha da şehirlere gönderilecek olan valilerdendi, ama memur oldukları
yere gönderilmeden makamlarını kaybettiler. Çünkü onlar, Hz. Ali (a.s)ın
elinden valilik makamı hükmünü aldıklarında; Bu sıla-i rahimden dolayı
Allah sana mükafat versindediler. İmam (a.s) bu sözden rahatsız olup;
Müslümanların önderliğinin sıla-i rahimle ne ilişkisi vardır diyerek
valilik hükmünü onlardan geri aldı.
Talha ve
Zübeyr artık kendileri için bir yer ve makam görmeyince, Allahın evini
(Kabeyi) ziyaret etmek bahanesiyle Aişenin oturduğu Mekke şehrine
gidip Aişeyi, Osmanın kanını Hz. Aliden almaya tahrik ettiler.
Onlar bu iş için Basrayı seçtiler, kendileriyle birlikte büyük
bir topluluğu da oraya çektiler. Hz. Ali (a.s) muhaliflerin hareketinden
haberdar olunca, yaranlarından dört yüz kişiyle birlikte o şehre gidip savaş
çıkmasını önlemek için çok çaba sarf etti. Ama onlar
Hz. Alinin sözünü kabul etmeyerek Hicretin 36. yılının Cemadil- Evvel
ayında Cemel savaşını başlattılar. Nakisinlerin (biatlerini
bozanların) bu savaşı, Cemel savaşı olarak adlandı. Çünkü Aişenin
kecavesi bir devenin üzerinde idi.
Onun taraftarları, onun etrafını sarmışlardı. Nihayet Aişenin devesi yere
düşürülerek ordusu dağılıp Aişe mağlup oldu. Hz. Ali (a.s)ın emriyle Aişe
Medineye gönderildi. Ama İmam (a.s)ın kendisi Medineye
gitmedi. Hicretin 36. yılının Recep ayında Kufe şehrine döndü.
Bu
savaştan sonra, Hicri 37de vaki olan Sıffin savaşına hazırlandı.
Bu savaşı Kasitin (zalim)lerin baş elemanı olan Muaviye başlattı.
Muaviye ikinci halife zamanından itibaren Şam
hükümetinin valisi idi. Hz. Ali (a.s)ın zahiri hükümeti döneminde onunla
biat etmekten kaçındı ve kendi adına halktan biat aldı. O, Osmanı mazlum
halife tanıtarak kendisini onun kanının sahibi olarak göstermeye çalıştı.
İmam (a.s) hakkında öyle bir tebligat yaptı ki, Sıffinde Şamlı bir
genç Hz. Alinin namaz kılmadığını söylemişti.
Velhasıl
Hz. Ali (a.s), Muaviyenin ordusuna karşı koymak için Kufeden
ayrıldı. Fırat nehri, Kerbela, Sabat, Enbar ve
Rıkka şehirlerinden geçerek Şam topraklarından olan Sıffine
ayak bastı, orada savaş ateşi tutuştu ve bu savaş dört ay sürdü. Bu savaşta
Hz. Ali (a.s)ın ordusu Muaviyenin ordusuna galip geldi; öyle ki, Muaviye
atını alıp kaçmak istedi. Amr bin As ona; Nereye? diye sordu. Muaviye;
Durumun nasıl olduğunu görüyorsun, şimdi düşüncen nedir? dedi. Amr bin As
cevaben şöyle dedi: Bir yoldan başka kurtuluş yoktur; o da şudur ki,
Kuranları kaldırıp onları Kurana davet etmelisin. Muaviyenin ordusu
Kuranları kaldırıp; Sizi Allahın kitabına davet ediyoruz dediler.
Emirul- Muminin Ali (a.s); Bu bir hiledir, bir
aldatmadır, onlar Kuran ehli değillerdir,
natık Kuran benim.
buyurdular.
Bununla birlikte Amr bin Asın hilesi, Hz. Alinin ordusundan bazıları
arasında etkili oldu. Onlar Emirul- Muminin Ali (a.s)ı hakemiyeti
kabullenmeye mecbur ettiler. Hz. Ali tarafından (bir grup ashabın
tahmiliyle) Ebu Musa Eşari, Muaviye tarafından ise Amr bin As savaşın
kaderini belirlemek için tayin edildiler. O ikisi birbiriyle istişare
ettikten sonra Hz. Ali ve Muaviyeyi kendi makamlarından
uzaklaştıracaklarını kararlaştırdılar. İlk önce Ebu Musayı minbere
çıkardılar, o cehaletle Hz. Aliyi makamından azletti. Sonra Amr bin As
minbere çıkıp aldıkları kararın aksine şöyle dedi: Ben bu yüzüğü parmağıma
taktığım gibi Muaviyeyi kendi yerinde baki bırakıyorum. Amr bin Asın
hilesi ile halkın içerisinde tekrar kargaşa ve ihtilaf çıktı; bu iki şahıs
Kuran hükmüyle hakemlik yapmadılar diyerek kavga edip dağıldılar.
Hakemiyeti Hz. Ali
(a.s)a tahmil eden grup, bu planlarının suya düştüğünü görünce tekrar İmama
karşı muhalefet etmeye kalkıştılar; Hz. Aliye; Allahın emrine dönmemiz
için neden kılıçla bizi doğrultmadın?! diye itiraz etmeğe başladılar; La
hükme illa lillah (Hüküm verme ancak Allaha aittir) diyerek slogan
attılar.
Hz. Ali (a.s) onların bu sözünü duyunca şöyle buyurdu: Hak bir
sözdür; ama onunla batıl kastediliyor.
Kendilerine Havariç
veya Marikin (dinden çıkanlar) denilen bu
grup, Kufeden çıkıp Kufenin yakınında yer alan Harvra
denilen bir köyde toplandılar. Onlar Hz. Alinin emirlerine karşı çıktılar.
İmam (a.s)ın dostu ve memuru olan Abdullah bin Habbab ve onunla birlikte
olanları katlettiler. Nihayet hicretin 39. yılında, alevi hükümeti
karşısında Nehrevan savaşının ateşi körüklendi. Bu savaşta on kişi
hariç onların hepsi kılıçtan geçirildi. Ama İmam (a.s)ın ordusundan sadece
bir kaç kişi şehit düştü.
Bu fitneden sonra,
Havariçden üç kişi Mekkede toplanıp
Müslümanların siyasi durumları hakkında bazı sinsi müzakerelerden sonra, Hz.
Ali, Muaviye ve Amr bin Ası öldürmeyi kararlaştırdılar. Bu üç kişiden
Abdurrahman bin Mulcem, Hz. Aliyi öldürmeyi üstlendi; bu uyumsuz komployu
uygulamak için Kufeye doğru hareket etti. Ramazan ayının 19. Gününün
şafak vakti zehirli kılıcıyla Hz. Ali (a.s)ın kafasına ağır bir darbe
indirdi.
İmam Zeynul- Abidin (a.s)ın buyurduğuna göre o darbe, İmam (a.s)
secdegahta iken onun mübarek başına indirildi.
Emirul Muminin Ali
(a.s), o melunun darbesinin isabetinden sonra şöyle buyurdu: Fuztu ve
Rabbil Kabe! (Kabenin Rabbine ant olsun ki, kurtuluşa erdim!)
İmam Ali (a.s) iki gün
kendi evinde yattıktan sonra, hicretin 40. yılı Ramazan ayının yirmi birinde
şahadete erişti.
Hz. Ali (a.s)dan
birçok konularda, çok değerli hikmetli sözler
nakledilmiştir. Nehcul- Belağa kitabı o sözlerden sadece bir
bölümüdür. Nehcul- Belağa kitabı üç bölümden ibarettir: Hutbeler,
Mektuplar ve Hikmetler (Kısa sözler). Bu kitap edebiyat kitaplarının en
seçkinlerindendir. Nehcul- Belağaya 210dan fazla şerh ve
açıklamalar yazılmış ve bugünün çeşitli dillerine tercüme edilmiştir.
Hz. Ali (a.s)ın
çocuklarının sayısını, otuz üç,
otuz iki,
yirmi dokuz,
yirmi sekiz
ve yirmi yedi
yazmışlardır. Elbette o çocuklar çeşitli annelerden dünyaya gelmişlerdir.
Hz. Fatıma (a.s)dan beş çocuğu olmuştur;
isimleri şunlardır: Hasan (a.s), Hüseyin (a.s), Zeyneb (a.s), Ümmü Gülüsüm
(a.s) ve Muhsin. Muhsin, melunlar tarafından anne karnında öldürülmüştür.
Ümmül- Beninden de Kerbelada şehit
düşen dört çocuğu olmuştur. Adları şunlardır: Abbas (a.s), Cafer, Osman ve
Abdullah.
Havle-i Hanefiyyeden
de Muhammed-i Hanefiyye dünyaya gelip değerli babasının yaranlarından
sayılmaktadır.
Resulullah (s.a.a) şöyle
buyurmuştur:
Ali bendendir;
ben de Alidenim.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuştur ki:
Ali bana nispet,
bedenimdeki başım gibidir.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuşlar ki:
Ali insanların en
üstünüdür; bunu kabul etmeyen kafirdir.
Yine Resulullah
(s.a.a) buyurmuşlar ki:
Ali, yaratıkların
en iyisidir.
Zeyd Aliden, Ali
Hüseyinden, Hüseyin de Ali bin Ebu Talibden, Resulullahın bir kılı
tutarak şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:
Kim senden olan
bir kılı incitirse (senin kılına dahi dokunursa) beni incitmiştir, beni
inciten Allahı incitmiştir; Onu incitene Allahın laneti olsun.
Resulullah (s.a.a)
şöyle buyurmuştur:
Eğer ormanlar
kalem, deniz mürekkep, cinler hesap eden, insanlar katip olurlarsa, Ali bin
Ebi Talibin faziletlerini sayamazlar.
Yine Resulullah
(s.a.a) buyurmuştur ki:
Allah-u Teala,
kardeşim Aliye sayılmayacak kadar çok faziletler vermiştir. Kim onun
faziletlerinden birini, ona ikrar ettiği halde zikrederse, Allah-u Teala
onun geçmişte ve son zamanda işlediği günahlarını affeder. Kim onun
faziletlerinden birini yazarsa, melekler sürekli olarak o yazıdan bir eser
kaldıkça ona mağfiret dilerler. Kim onun faziletlerinden birini dinlerse,
Allah Teala, onun işitmek yoluyla işlediği günahlarını bağışlar. Kim onun
faziletlerinden olan bir yazıya bakarsa, Allah Teala, onun bakmak yoluyla
işlediği günahlarını affeder.
Resulullah (s.a.a)
şöyle buyurmuştur:
Müminin amel
defterinin başlığı, Ali bin Ebi Talibin sevgisidir.
Yine Resulullah
(s.a.a) buyurmuş ki:
Alinin sevgisi
imandır; buğzu ise küfürdür.
Yine Resulullah
(s.a.a) buyurmuşlar ki:
Kim Aliyi severse
beni sevmiştir; kim Aliye buğz ederse bana buğz etmiştir.
Resulullah (s.a.a)
yine buyurmuştur ki:
Ya Ali! Halk
arasındaki misalin, Kurândaki Kulhu vellahu ehed (İhlas) suresine
benzer; kim onu bir defa okursa, adeta Kurânın üçte birini okumuştur; kim
onu iki defa okursa, adeta Kurânın üçte ikisini okumuştur; kim onu üç defa
okursa, adeta Kurânnın hepsini okumuştur. Ya Ali, sen de böylesin! Kim
seni kalbiyle severse, imanın üçte birini elde etmiştir; kim kalbi ve
diliyle seni severse imanın üçte ikisini elde etmiştir; kim seni kalbi, dili
ve eliyle severse imanın hepsini elde etmiştir. Beni hak olarak peygamber
gönderen Allaha ant olsun ki, eğer yeryüzünün ehli, gök ehli gibi seni
sevmiş olsaydı, Allah onlardan bir kişiyi bile ateşle azap etmezdi.
Yine Resulullah
(s.a.a) buyurmuş ki:
Ya Ali! Müminden
başkası seni sevmez; münafıktan başkası da sana buğz etmez.
Enes bin Malik şöyle
diyor:
Hz. Peygamberin
yanında kebap olmuş bir kuş vardı; onu yemeden önce şöyle dua etti:
Allahım, senin yanında en sevimli olan kulunu bana gönder de bu kuşu
benimle yesin. Derken Ali bin Ebi Talib geldi; onu Peygamberle beraber
yediler.
Bu hadis Hadis-i
Tayr olarak meşhurdur. Şia ve Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğu onu rivayet
etmişlerdir. Bazı şairler bu hadisle ilgili şiirler de söylemişlerdir...
Allah-u Teala şöyle
buyurmuştur:
Ali bin Ebi
Talibin velayeti benim kalemdir; kim kaleme girerse azabımdan kurtulur.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuştur ki:
Miraç gecesi beni
göğe götürdüklerinde Peygamberleri topladılar, ben de onlarla beraber
oturdum. Bir melek gelerek bana şöyle dedi : Allah-u Teala buyuruyor ki; Bu
peygamberlerden ne üzere gönderildiklerini sor. Ne üzere
gönderildiniz?diye sorduğumda; Senin velayetin ve Ali bin Ebi Talibin
velayeti üzere gönderildik dediler.
Sad bin Ebi Vakkas
şöyle diyor:
Resulullah (s.a.a),
Tebuk gazvesinde Hz. Aliyi (Medinede) kendi yerine halife
tayin etti. Bunun üzerine Hz. Ali; Ya Resulellah, beni kadın ve çocuklar
arasında mı halife ettin? dediğinde, Hz. Peygamber şöyle buyurdular:
Acaba bana olan nispetinin Harunun Musaya olan nimeti gibi olmasına razı
olmuyor musun? Şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur.
Bu hadis Menzilet
hadisi olarak meşhurdur. Bu hadis en sahih ve sabit hadislerdendir. Hz.
Alinin imameti için en büyük delillerdendir.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuşlar ki:
Her peygamberin
vasi ve varisi vardır; benim vasi ve varisim ise Ebu Talib oğlu Alidir.
İnzar ayeti Resulullah
(s.a.a)e nazil olduğunda Hazret akrabalarını yemeğe davet etti. Yemeklerini
yedikten sonra ayağa kalkarak şöyle buyurdular:
Ey Abdulmuttalip
oğulları! Allah Teala, beni bütün halka genel olarak ve size de özel olarak
peygamber göndermiş ve bana yakın akrabalarını korkut emrini vermiştir.
Ben de sizi dile hafif gelen ama terazide ağır olan iki söze davet ediyorum.
Eğer onları kabul ederseniz Arap ve gayri Araba hakim olursunuz ve bütün
ümmetler sizin emriniz altında olurlar; onlarla cennete girer ve onlarla
cehennem ateşinden kurtulursunuz. O iki söz; Allahtan gayri bir mabudun
olmadığına ve benim de onun elçisi olduğuna şehadet getirmektir. Her kim bu
konuda (herkesten önce) benim davetimi icabet eder ve bu risaleti
gerçekleştirmemde bana yardımcı olursa benim kardeşim, vasim, vezirim,
varisim ve benden sonra halifem olacaktır.
O mecliste hazır
bulunanlardan, on yaşında olan Hz. Ali (a.s)dan başka hiç kimse cevap
vermedi. Resulullah (s.a.a) bu sözü üç kez tekrarladı. Her üç defasında da
Hz. Aliden başka Onun davetini kabul eden olmadı. Bunun üzerine Resulullah
(s.a.a) orada hazır olan cemaata şöyle buyurdular: Bu (Ali), sizin
aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuştur ki:
Ali Kurân iledir;
Kurân da Ali iledir. Bunlar Kevser havuzunun başında bana gelinceye dek
birbirlerinden ayrılmazlar.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuşlar ki:
Allah Teala Aliye
rahmet etsin. Allahım, hakkı, o nereye döndüyse onunla döndür.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuş ki:
Aliden ayrılan
benden ayrılmıştır; benden ayrılan ise Allahtan ayrılmıştır.
Yine Resulullah
(s.a.a) buyurmuşlardır ki:
Ali hak iledir;
hak da Ali iledir. Bunlar kıyamet günü havuzun başında yanıma gelinceye dek
birbirlerinden ayrılmazlar.
Resulullah (s.a.a) bu
hususta şöyle buyurmuştur:
Ben ilmin
şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen o kapıdan gelmelidir.
Bu hadis mütevatir ve
kesin olan hadislerdendir. Allame-i Emini, El- Gadir kitabında Ehl-i Sünnet
alimlerinden 143 kişinin bu hadisi naklettiklerini yazmıştır.
Yine Resulullah
(s.a.a) buyurmuştur ki:
Ümmetimin en alimi
Alidir.
Emirul- Muminin Hz.
Ali de şöyle buyurmuştur:
Kurânda olan her
ayeti Resulullaha okudum, O da onun manasını (tefsirini) bana öğretti.
Hz. Ali (a.s)dan
şöyle nakledilmiştir:
Gaip sırlarını
benden sorun; çünkü ben peygamber ve elçilerin ilminin varisiyim.
Ehl-i Sünnet ve Şia
alimleri Hz. Alinin şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:
Beni kaybetmeden
önce istediğiniz şeyi benden sorun. Allaha ant olsun ki, eğer fetva
kürsüsünde oturursam Tevrat ehli arasında Tevratın hükmü ile, İncil ehli
arasında İncil ile, Zebur ehli arasında Zebur ile ve Kurân ehli arasında
Kurânla fetva veririm. Öyle ki eğer Allah Teala o kitapları konuşturmuş
olursa Ali doğru dedi, bizde nazil olan hükme göre fetva verdi derlerdi.
Hz. Ali (a.s)ın
sorulara çok çabuk cevap vermesi herkesi şaşırtıyordu. Bir gün Ömer şöyle
dedi: Ya Ali, beni şaşırtan, bütün ilmi, fıkhi ve siyasi ilimleri çok iyi
bilmen değildir, benim asıl şaşırdığım şey senin çok çabuk ve beklemeden
cevap vermendir. Hz. Ali (a.s) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdu: Ey
Ömer, bu elimde kaç parmak vardır? Ömer; Beş parmak vardır dedi. İmam
(a.s); Öyleyse neden bu sorunun cevabında düşünmedin? Ömer; Bu
açıktır, düşünmeğe gerek yoktur dediğinde, Hz. Ali (a.s); Bütün
meseleler de benim yanımda beş parmak gibi açıktır. buyurdular.
Abdullah bin Ömer
şöyle diyor:
Resulullah (s.a.a),
ashabı arasında kardeşlik akdi okudu, Ali gözlerinden yaşlar aktığı halde
gelerek şöyle dedi: Ya Resulellah, ashabın arasında kardeşlik akdi
yaptın; ama benimle hiç kimse arasında kardeşlik akdi yapmadın!
Resulullah (s.a.a) ona şöyle buyurdular: Sen dünya ve ahirette benim
kardeşimsin.
Bu hadis Muahat
veya Uhuvvet Hadisi olarak meşhurdur. Bu manada, Şia ve Ehl-i
Sünnet kitaplarında hadisler oldukça çoktur. Bu çeşit hadisler, Hz. Alinin
diğer sahabelerden çok üstün olduğunu göstermektedir. Çünkü Resulullah
(s.a.a), ahlak ve diğer yönlerden birbirine benzeyenleri, birbirleriyle
kardeş yapıyordu.
Hz. Ali (a.s), Basra
valisi olan Osman bin Huneyfe bir mektup yazarak şöyle buyurdu:
Ben sizin İmamınız
olmama rağmen iki eski elbise ve iki ekmekle yetiniyorum. Eğer istesem en
iyi elbiseleri giyip buğday ve baldan yapılmış en iyi yemekleri yiyebilirim.
Ama nefsim bana galip gelemez. Acaba halkın; O İmam ve halifedir demesiyle
yetinip yoksulların üzüntülerinde ortak olmayayım mı?
Abdullah bin Abbas
şöyle diyor:
Zikarda
Emirul- Muminin Hz. (a.s)ın yanına vardım, Hazret ayakkabısını dikiyordu.
Bana; Bu ayakkabının değeri kaçtır? diye sordu. Onun bir değeri
yoktur dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdular: Allaha ant olsun ki, o
benim için, bir hakkı ayakta tutmak veya bir batılı yok etmek hariç size
emir olmamdan daha sevimlidir.
Hz. Ali (a.s) bazen
şöyle buyuruyordu: Bu abaya o kadar yamak attırmışım ki, artık onu
yamayandan utanıyorum.
Çok ibadet ettiğinden
Zeynul- Abidin lakabı kendisine verilen Ali bin Hüseyin (a.s)a; Senin
ibadetin ceddin Hz. Alinin ibadetine oranla nasıldır? dediklerinde şöyle
buyurdular: Benim ibadetim, ceddim Hz. Alinin ibadeti yanında, onun
ibadetinin Resulullah (s.a.a)in ibadeti yanında olduğu gibidir. (Yani
benim ibadetim nere onun ibadeti nere!)
Hz. Ali (a.s)ın
cariyesi Ümmü Saide; Hz. Ali Ramazan ayında mı daha çok ibadet ederdi
yoksa başka aylarda mı? diye sorduklarında; Hz. Ali (a.s) her gece dua ve
ibadetle meşguldü, Ramazan ve diğer aylar Onun için eşitti dedi.
Hz. Ali (a.s) farz
namazlara ilaveten müstahapları da kılıyordu; kesinlikle gece namazını terk
etmezdi; hatta savaş zamanlarında bile ondan gaflet etmiyordu. Leyletul-
Herir gecesinde sabaha yakın ufuğa bakıyordu, İbn-i Abbas; O taraftan
endişede misin, düşman o semtte mi saklanmıştır? dediğinde; Hayır, namaz
vaktinin ulaşıp ulaşmadığına bakıyorum buyurdular.
Hz. Ali (a.s) Allaha
şöyle yakarıyordu: Allahım, cezandan korkarak ve sevabını umarak sana
ibadet etmedim; fakat seni ibadet için layık görüp ibadet ettim.
İmam Sadık (a.s)dan
şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
Emirul- Muminin
Hz. Ali (a.s) ev için odun topluyordu, su getiriyordu, evi süpürüyordu;
Faıima (a.s) ise el değirmeniyle un öğütüyordu, hamur yapıyordu ve yemek
pişiriyordu.
İmam Hasanül- Askeri
(a.s)dan şöyle nakledilmiştir:
Bir gün bir mümin
babayla oğlu Hz. Ali (a.s)ın evine geldiler. İmam (a.s) onların ayağına
kalktı, onları ağırladı ve onları evin baş tarafında oturtup kendisi de
onların karşısında oturdu. Daha sonra yemek getirmelerini emretti, yemek
getirildiğinde; babayla oğul o yemekten doyasıya yediler. Daha sonra
(İmamın hizmetçisi) Kanber, ellerini yıkamaları için bir leğenle ibrik ve
ellerini kurulamaları için de bir havlu getirdi. Kanber babanın eline su
dökmek için ileri gelince, Hz. Ali (a.s) hemen ibriği onun elinden alıp
kendisi onun eline su dökmek istedi. Ama adam kendisini yere atarak şöyle
dedi: Ya Emirel- Muminin! Allah beni görüyor, sen elime su dökmek mi
istiyorsun!? İmam (a.s); Kalk otur, elini yıka; Allah Teala seni de ve
senden farkı olmayan kardeşini de görüyor... Nihayet adam yerden kalkıp
İmamın onun eline su dökmesine razı oldu. İmam (a.s); Eğer Kanber eline
su dökseydi, nasıl ellerini rahatça yıkayacaktınsa öylece rahat bir şekilde
ellerini yıka buyurdular. Adam ellerini yıkadıktan sonra İmam (a.s)
ibriği oğlu Muhammed-i Hanefiyyeye verip şöyle buyurdular: Oğlum! Eğer
bu oğul babası olmadığı bir zamanda yanıma gelmiş olsaydı mutlaka onun eline
su dökerdim. Ama Allah Teala oğulla baba bir yerde olduklarında onların aynı
seviyede olmasını istememektedir. Baba babanın eline su döktü, oğul da oğlun
eline su döksün. İmam (a.s)ın bu sözü üzerine Muhammed-i Hanefiyye de
oğlun eline su döktü.
İmam Caferus- Sadık
(a.s) babasından şöyle naklediyor:
Hz. Ali (a.s), zimmi
(İslamın sığınağında olan) bir adamla yol arkadaşı oldu.
Zimmi- Ey Allahın
kulu! Nereye gitmek istiyorsun? dedi.
Hz. Ali - Kufeye
buyurdular.
Zimmi adam, Kufe
yolunu bırakıp başka bir yola girince Hz. Ali (a.s) da onunla birlikte o
yola koyuldu.
Zimmi - Sen Kufeye
gitmek istemiyor muydun?
Hz. Ali-
Evet.
Zimmi - Öyleyse
yolunu terk ettin.
Hz. Ali-
Biliyorum.
Zimmi- Bunu bildiğin halde,
neden yolunu bırakıp da benimle geldin?
Hz. Ali-
Arkadaştan ayrılınca onu uğurlamak için onunla gitmek güzel
arkadaşlığın kemalindendir, Peygamberimiz bize böyle emretmiştir.
Zimmi - Böyle mi
emretmiştir?
Hz. Ali-
Evet.
Zimmi - İşte onun bu
güzel amellerinden dolayı halk ona uymuştur. Ben senin dininde olduğuma dair
seni tanık tutuyorum.
Zimmi adam Hz. Ali
(a.s)la birlikte Peygamber (s.a.a)in yanına dönüp Müslüman oldu.
Osmanın ölümünden
sonra Arap bir adam Hz. Ali (a.s)ın yanına gelerek; Benim birçok
hastalığım vardır; nefes darlığı, cahillik ve fakirlik dedi. Hz. Ali (a.s)
da cevaben şöyle buyurdular: Hastalığı tabibe, cahilliği alime,
fakirliği ise zenginin yanına götür. O adam; Siz hem tabip, hem alim
ve hem de zenginsiniz dedi. İmam (a.s) onun bu sözü üzerine hizmetçilerine
şöyle buyurdular: Ona, 1000 dirhem hastalığını iyileştirmesi, 1000
dirhem durumunu düzeltmesi ve 1000 dirhem de cahilliğini gidermesi için
toplam 3000 dirhem verin.
Ebus- Seadat,
Fezailul- İtret kitabında şöyle diyor:
Bir rivayete göre Hz.
Ali (a.s) müşriklerden biriyle savaşıyordu. Bu esnada müşrik; Ey Ebu Talib
oğlu, kılıcını bana bağışla dedi. Hz. Ali (a.s) kılıcını ona doğru atınca
müşrik; Hayret! Ey Ebu Talibin oğlu, böyle bir anda kılıcını bana mı
veriyorsun? dedi. Hz. Ali (a.s); Ey filani! Sen bana el açtın, el açanı
geri çevirmek cömertlikten değildir buyurunca, kafir olan adam
kendisini toprağa attı ve; Din ehlinin davranışı işte böyledir diyerek Hz
Ali (a.s)ın ayaklarını öpüp Müslüman oldu.
İmam Seccad (a.s)
Yezidin önünde kendisini tanıtırken Hz. Ali (a.s)ın sıfat ve faziletlerini
sayarak şöyle buyurdular:
Ben öyle bir
adamın oğluyum ki, herkesten daha cesaretli ve yiğit idi; iradede herkesten
daha güçlü idi; savaşta bir aslan gibi düşmanı öldürüyordu; kuru otlarda
esen bir kasırga gibi onları dağıtıyordu.
Allame İbn-i Ebi
Cumhur el- İhsai şöyle naklediyor:
Cabir-i Ensari şöyle
rivayet etmiştir: Basrada (Cemel Savaşında) Hz. Ali (a.s)la birlikte idim.
Yetmiş bin kişi bir kadınla (Aişe ile) toplanmışlardı, savaştan kaçan her
insanın; Ali beni hezimete uğrattı, yaralanan her şahsın; Ali beni
yaraladı, can veren herkesin; Ali beni öldürdü dediklerini gördüm.
Ordunun sağ kolunda olduğumda Hz. Alinin sesini duyuyordum; sol kolunda
olduğumda yine onun sesini duyuyordum. Talhanın can verdiği an onun
yanından geçerken; Kim bu oku sana attı dediğimde; Ali bin Ebi Talib
attı dedi. Bunu duyunca; Ey Bilkıys ve İblis hizbi! Ali ok atmamıştır,
onun elinde sadece kılıç vardır dedim. Talha dedi ki: Ey Cabir! Alinin
göğe çıktığını, yere indiğini, doğudan ve batıdan geldiğini görmüyor musun?
Doğu ile batıyı bir şey yapmıştır, süvariye yetiştiğinde onu mızrak vs.
şeyle dürtüyor; biriyle karşılaştığında onu öldürüyor, yaralıyor ve yüzüstü
yere seriyor veya; Ey Allahın düşmanı öl dediğin de o adam ölüyor, ondan
hiç kimse kurtulamıyor.
Savaşlardan birinde
Hz. Ali (a.s)ın komutanları İmama: Eğer yenilgiye uğrarsak sizi nerede
bulabiliriz? diye sorduklarında şöyle buyurdular: Beni nerede
bıraktıysanız ben oradayım, oradan başka bir yere ayrılmam.
Hz. Ali (a.s)a;
Rakiplerine nasıl galip geldin? dediklerinde; Karşılaştığım herkes,
bana kendi aleyhine yardım etti. buyurdular.
Seyyid Rezi; Hz. Ali
(a.s) bu sözüyle, heybetinin karşı tarafın kalbine korku düşürdüğüne işaret
etmiştir.
diyor.
Hz. Ali (a.s) meydanda
dolaşırken soluklar kesilirdi. Ona hamle eden herkes çok çabuk ölümü
tatardı. Süfyani Sevri şöyle diyor: Hz. Ali (a.s) müslümanların arasında
çelik bir dağ gibiydi; kafir ve münafıklar için ise kuvvetli bir rakipti.
Allah müslümanların izzet ve yüceliğini, kafirlerin ise zillet ve
aşağılığını Onun eline vermişti.
Enes, Ömer bin
Hattaptan şöyle naklediyor: Hz. Ali (a.s), beşikte iken bir yılanın ona
doğru hareket ettiğini görünce, ellerini kundakta bağlı olmasına rağmen
kundaktan çıkarıp yılanın boynundan tuttu, yılana bir bakıp parmaklarını ona
geçirdi ve sıkarak onu öldürdü. Annesi onu o halde görünce bağırıp yardım
diledi, bu sese akrabaları toplandı. Sonra annesi Aliye; Şüphesiz sen bir
haydar (aslan)sın dedi.
Hz. Ali (a.s)ın
şecaat ve kolunun gücünü düşmanları bile methetmiştir. İki parmağıyla Halid
bin Velidin boğazını sıkıştırdığı ve Halid bin Velidin neredeyse ölmek
üzere olduğu muşhurdur.
Hz. Ali (a.s) Uhud
savaşında, Beniabduddar kabilesinin savaşçılarını öldürdükten sonra o
kabileden Sevap adlı bir köle Peygamberi öldürmek için yemin etti. Bu köle
çok iri cüsseli ve kuvvetliydi. Müslümanlar korkuya kapılarak onunla
savaşmaktan çekindiler. Ama Hz. Ali (a.s) onun karşısına çıkarak ona öyle
bir darbe vurdu ki, belinden ikiye böldü; öyle ki üst bölümü yere düştü ve
alt bölümü ise ayakları üstünde kalmıştı. Her iki ordu Hz. Alinin bu
vuruşundan hayretler içerisindeydi ve müslümanlar gülüyorlardı.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuştur ki:
Eğer yer ve
gökler terazinin bir kefesine, Alinin imanı da diğer kefesine bırakılırsa,
Alinin imanı daha ağır basar.
Hz. Ali (a.s)ın
Kumeyl Duası adıyla meşhur olan duası, Onun güçlü iman ve yakinini
göstermektedir. Yine Onun korku ve ümit içeren Sabah Duası ve diğer dua ve
yakarışları Onun teveccüh ve ihlasının göstergesidir. Zarar bin Zamre
Muaviyenin yanına geldiğinde Muaviye; Aliyi bana tarif et dediğinde
Zarar İmam (a.s)ın özelliklerinden bir kısmını Muaviyeye beyan ettikten
sonra şöyle dedi:
Hz. Ali geceleri
(ibadet için) çok az uyuyordu; gece ve gündüzleri çok Kuran okuyordu;
canını Allah yoluna adamıştır; Allahın azameti karşısında göz yaşı
döküyordu; kendisini bizden saklamazdı; bizden altın dolu keseler
toplamazdı; yakınlarına şefkatli idi; cefakarlara (kendisine zulmedenlere)
sert davranmazdı; gecenin zil karanlığında Onu, kendisini yılan vurmuş bir
insan gibi büküldüğünü ve üzüntülü bir fert gibi Allah korkusundan
ağladığını ve şöyle dediğini görürdün:
Ey dünya, bana mı
cilve yapıyorsun, beni mi kendine meftun etmek istiyorsun? Heyhat! Benim
sana ihtiyacım yoktur; sana üç talak vermişim; artık sana dönmem mümkün
değildir. Sonra şöyle buyuruyordu: Ah azığın
azlığından, seferin uzunluğundan, yolun zorluğundan!
Muaviye bunları
duyunca kendisini tutamayıp ağlamaya başladı ve; Ey Zarar yeter, Allaha
ant olsun ki, Ali öyleydi, Allah ona rahmet etsin dedi.
Uzun bir hadiste Hz.
Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Bugün, şimdiye kadar hiç kimseye
söylemediğim bir sözü söyleyeceğim, o da şu ki; bir defasında Resulullah
(s.a.a)den benim için mağfiret dilemesini istedim. Mağfiret dileyeceğim
buyurdu. Sonra kalkıp namaz kıldı, elini duaya kaldırdığında şöyle dediğini
duydum: Allahım, Alinin senin katındaki hakkı hürmetine Aliyi bağışla.
Ya Resulullah! Bu nasıl duadır dediğimde, Resulullah (s.a.a); Allah katında
senden daha değerli biri var mıdır ki onun vasıtasıyla Allahtan şefaat
dileyeyim? buyurdular.
İbn-i Şerhaşup
Menakıb Kitabında şöyle naklediyor: Hz. Ali (a.s) Amr b. Abdevudu
yere serince onun başını hemen bedeninden ayırmadı. Huzeyfe Hz. Aliyi bu
işinden dolayı tenkit edince Resulullah (s.a.a); Sus ey Huzeyfe, Ali
duraklamasının sebebini açıklayacaktır. buyurdu. Hz. Ali (a.s)
Resulullah (s.a.a)in yanına geldiğinde Resulullah (s.a.a) ona, Amr b.
Abdevudun başını bedeninden ayırmadaki duraklamasının sebebini sordu. Hz.
Ali cevaben şöyle dedi: Amr bin Abdevud anneme küfretti ve yüzüme
tükürdü, onu kendi nefsim için öldürmemden korktum, bundan dolayı öfkemin
yatışması için onu bıraktım, daha sonra Allah için onu öldürdüm.
Resulullah (s.a.a)den
şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Eğer hilim, bir kişi şeklinde olursa,
mutlaka Ali olur.
Hz. Ali (a.s) bir
köleyi defalarca çağırdığı halde cevap vermediğinden dolayı dışarı çıkıp onu
kapının önünde görünce; Seni cevap vermemeye sürükleyen sebep nedir?
diye sordu. Köle cevaben; Senin cezalandırmandan güvende olmamdır dedi.
İmam (a.s) onun bu sözü üzerine; Hamd Allâha ki beni, yaratıklarının
emin bildiği kimselerden kıldı. Git, sen Allah rızası için artık hürsün.
buyurdular.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuştur ki:
Benim elim ve
Alinin eli, adalette eşittir.
Yine buyurmuştur ki:
Ali, Allahın
ahdine daha vefalı olanınızdır; Allahın emri için daha çok kıyam
edeninizdir; daha çok adaletlininizdir; daha çok eşit böleninizdir; Allah
katında fazileti daha büyük olanınızdır.
Hz. Ali (a.s) hak ve
adalet adamı idi. Bu meselede öyle ciddi idi ki, kendi çocuğunu zenci bir
köle ile aynı seviyede görüyordu. Mazlumların hakkını almak için kendi
memurlarını sorgulayıp onlardan zalim olanları cezalandırıyordu. Bu yüzden
şöyle buyuruyordu: Benim yanımda güçsüz fakirler,
azizdir; zalimler ise hakirdirler.
Hz. Ali (a.s)
kendisini Allahın karşısında sorumlu görüyordu, hedefi adaleti icra
etmekti. Sosyal adalete riayet ederdi, hatta en yakınları ile başkaları
arasında bir fark koymazdı. Akil, Onun kardeşi olmasına rağmen Beytul-
Maldan kendi hakkından fazla bir şey alamadı. İmam (a.s)ın kendisi bu
konuda şöyle buyuruyor:
...Allaha ant
olsun, (kardeşim) Akili fakir olarak gördüm. Sizin malınızdan (beytülmal) üç
kilo buğday istedi ve çocuklarını yüzleri solmuş zayıf bir halde gördüm.
Benden ısrarla buğday istiyordu. Onun sözlerine kulak asıp dinimi
satacağımı sandı. Sonra bir demiri kızartıp ibret alsın diye ona
yaklaştırdım. Acıdan bağırdı, neredeyse Onun sıcaklığından yanacaktı. Dedim
Ey Akil, analar yasında ağlasın! Sen bu küçük acıya dayanamayıp
bağırıyorsun, ben nasıl cehennem ateşine tahammül edeyim?
Bundan daha ilginç
şudur ki, bir adam (münafık olan Eşas b. Kays) geceleyin bir hediye kaba
koyup yanıma getirdi, adete yılanın ağzının suyuyla hamur edilmişti. Ona;
Bu hediye mi, zekat mı, yoksa sadaka mı? diye sordum. Eğer sadaka ise biz
Ehl-i Beyte haramdır, dedim. O da; Hediyedir, zekat ve sadaka değildir
diye cevap verdi.
Ona dedim ki, annen
ölümünde ağlasın! Acaba Allahın dini yoluyla gelip beni aldatmak mı
istiyorsun? Acaba deli mi olmuşsun yoksa; (Aliyi aldatmak için) boş sözler
mi diyorsun?
Allaha ant olsun
eğer yedi göğü bütün altındakilerle bana verseler ve bir karıncanın ağzından
arpa samanını alarak Allaha isyan et deseler, bu işi yapmam. Bu dünyanız
benim yanımda çekirgenin ağzında olan yaprak dALİ gibi değersizdir. Alinin
bu geçici dünya mALİ ve lezzetleriyle ne işi vardır!
İbn-i Ebil Hadid
şöyle diyor: Muaviyenin ordusu Fırat kıyısını kuşattıklarında
Muaviye şöyle dedi: Onları, Osmanı susuzluktan öldürdükleri gibi
susuzluktan öldürün. Hz. Ali ve ashabı; Su içmemize mani olmayın
dediklerinde onlar cevaben; Allaha ant olsun ki, size bir damla dahi su
vermeyeceğiz; İbn-i Affan (Osman)ın öldüğü gibi siz de susuzluktan
öleceksiniz. dediler.
İmam (a.s), ashabının
susuzluktan helak olacağını görünce, Muaviyenin ordusuna ağır bir saldırı
düzenleyip bir çoklarını öldürdükten sonra onları kendi yerlerinden
uzaklaştırarak suyu ele geçirdiler. Artık Muaviyenin ordusu susuz kalmış
oldu. Hz. Ali (a.s)ın ashabı; Ya Emirel Muminin! Onlar seni sudan men
ettikleri gibi sen de onları sudan men et, susuzluk kılıcıyla onları öldür,
artık savaşa gerek duymayasın! dediklerinde Hz. Ali (a.s): Hayır,
Allaha ant olsun ki, ben onların yaptığı gibi yapmayacağım; Fırattan su
almaları için onlara müsaade edin buyurdular.
İmam Bakır (a.s) şöyle
buyurmuştur:
Allaha ant olsun
ki, Hz. Ali (a.s) köleler gibi yemek yiyor ve onlar gibi toprağın üstünde
oturuyordu. İki gömlek alıyordu, onlardan en iyisini kölesine veriyordu.
Eğer elbisesinin kolu ve eteği uzun olsaydı onu kesiyordu. Beş senelik
hilafetinde taş üstüne bir taş koymayıp altın ve gümüş biriktirmedi. Halka
ekmek ve et veriyordu, kendisi ise arpa ekmeği yiyordu. Allah Tealanın
beğendiği iki işle karşılaştığında en zorunu seçiyordu. Bin köleyi kendi
emeği ile alıp serbest bıraktı. Hiç kimse onun yaptığı işi yapmaya kadir
değildi.
Abdullah bin Ebi Rafi
şöyle diyor:
Hz. Ali (a.s) yemek
yerine, tuz veya sirkeyle yetiniyordu. Bundan biraz iyisini getirdiklerinde,
sebze veya az bir deve sütüne kanaat ediyordu. Et çok az yiyor ve şöyle
buyuruyordu: Karnınızı, hayvanların kabirleri yapmayın.
Adiy bin Hatem şöyle
diyor:
Bir gün Hz. Alinin
yanına gittiğimde Onun yemek yediğini gördüm. Yemeği sadece biraz arpa
ekmeği, su ve tuzuydu. Bunun üzerine; Ey Müminlerin Emiri! Siz gündüzleri
bu kadar zahmet çekmenize ve geceleri de bu kadar ibadet etmenize rağmen
yediğiniz yemek bu kadar mıdır? dediğimde şöyle buyurdular: Nefsin
azmaması için, onu böyle bir riyazete alıştırmak gerekir. Sonra şöyle
buyurdu: Nefsi, kanaatla zayıf ve hasta kıl; eğer
böyle yapmazsan, senden hakkından daha fazlasını ister.
Yezid bin Kaneb şöyle
diyor:
Biz kendi gözümüzle
Kabenin arka taraftan yarıldığını ve Eset kızı Fatımanın Kabenin
içerisine girip gözümüzden kaybolduğunu gördük, sonra Kabenin duvarı
birleşerek eski halini aldı. Biz Kabenin kilidini açmak istedik ama
açılmadı. Bunun üzerine bu işin Allah tarafından olduğunu anladık. Fatıma
dört gün sonra ellerinde Hz. Ali (a.s) olduğu halde Kabeden çıkıp geldi ve
şöyle dedi: ...Ben Allahın evine girdim. Cennet meyvelerinden ve
yapraklarından yedim; dışarı çıkmak istediğimde ise bir münadi bana şöyle
seslendi:
Ey Fatıma! Onun
ismini Ali koy. Zira O Ali (yüce)dir ve Aliyyul- Ala olan Allah Teala
buyuruyor ki:
Ben Onun ismini kendi ismimden aldım, Onu kendi sıfatlarımla
sıfatlandırdım ve Ona ilmimin sırrını öğrettim. Putları benim evimde
kıracak olan Odur ve benim evimin üzerinde ezan okuyup beni ululayacak olan
Odur. Onu sevip emirlerine uyan kimseye ne mutlu! Ona düşman olup
emirlerine karşı çıkan kimseye de yazıklar olsun!
İmam Hüseyin (a.s)
şöyle buyurmuştur:
Eğer benim yüz
oğlan çocuğum olsaydı, onların hepsinin ismini Ali koymak isterdim.
Resulullah (s.a.a)
buyurmuştur ki:
Aliyi anmak,
ibadettir.
Yine Resulullah
(s.a.a) buyurmuştur ki:
Meclislerinizi,
Ebu Talib oğlu Aliyi anmakla ziynet edin.
İnsanın konuşması,
mantık ilmi bakımından insanı diğer yaratıklardan ayıran bir özelliktir.
Yüce Allah (c.c) onu kendi hikmetiyle insana bir özellik olarak vermiştir.
Nutuk ne kadar güzel olursa dinleyicilerde daha etkili olur. İslamın
zuhuruna yakın cahiliyet döneminde Arabistanda İmreul- Kays gibi çok fasih
adamlar sihirli şiirler söylüyorlardı. Ama Hz. Ali (a.s)ın fesahati bütün
Arap fasihlerini şaşırtmış ve hayrete düşürmüştü. Bu yüzden de Ona
Nutkun Emiri diyorlardı.
Sünni alimlerinden
olan İbn-i Ebil- Hadid diyor ki; Hz. Ali fasih ve belagatlı konuşanların
üstadı ve rehberidir. Onun kelamının Allahın kelamından aşağı ve mahlukun
kelamından da yukarı olduğunu diyorlar. Bütün güzel konuşma üstatları,
hitabeyi Onun hutbe ve sözlerinden öğrenmişlerdir. Bunun ispatı Nehcul-
Belağayla anlaşılır. Zira ashaptan güzel konuşma yeteneğine sahip
hiçbir kimse, Onun onda veya yirmide birini bile yazamamıştır.
Hz. Ali (a.s)ın söz
ve nutku herkesi hayret içerisinde bırakmıştır. İbn-i Şehraşubun nakline
göre Peygamber (s.a.a)in ashabı camide oturup ilmi ve edebi meseleler
üzerinde sohbet ediyorlardı. Bu arada oradakilerden biri; Arap dilinde,
elif harfi olmayan kelime çok azdır dedi. Hz. Ali (a.s) da orada idi.;
kalkıp içinde elif olmayan 700 kelimeli bir hutbe okudu. Başka bir hutbesi
daha vardır ki, noktalı harf onun içinde yoktur.
Şu açıktır ki,
düşünmeksizin elifsiz ve noktasız 700 kelimelik bir hutbe okuyan kimsenin
fesahat ve belagatta ve Arap edebiyatında ne kadar güçlü olduğu herkesin
malumudur.
Hz. Resulullah (s.a.a)
kendisinden sonraki meydana gelecek fitneleri ve olayları Hz. Ali (a.s)a
haber verdi ve ona sabır ve tahammüllü tavsiye etti. Hz. Ali (a.s) da dinin
korunması için yirmi beş yıl sabretti. Hz. Ali (a.s)ın kendisi bu hususta
şöyle buyuruyor: Çok defalar hakkımı almak için bu kavimle savaşmak
istedim; ama Peygamber (s.a.a)in vasiyeti ve dinin korunması için hakkımdan
vazgeçtim.
Hangi sabır bundan
daha büyük olabilir ki, Halid bin Velid gibi haddini bilmez adamlar İmamın
evine zorla girmiş ve Onu Ebu Bekire biat etmesi için mescide zorla
götürmüşlerdir. Oysaki eğer kılıcını eline almış olsaydı, Arabistanda
hiçbir muhalif baki bırakmazdı.
Nakledildiğine göre,
Hz. Ali (a.s)ı zorla camiye götürdüklerinde Yahudi bir adam şehadet getirip
müslüman oldu. Sebebini sorduklarında şöyle dedi: Ben bu adamı tanıyorum.
Bu adam savaşa gelince bütün savaşçıların kalbine korku düşüyor ve vücutları
titriyordu. Bu adam Hayber kalesini fethetti, kalenin demir kapısını
bir kaç adam açıp kapatıyordu, ama o yalnız başına onu bir defada kaldırdı.
Ama şimdi bir kaç hakir adamın karşısında sessiz durmuş; bu durum hikmetsiz
değildir; Onun tahammülü din içindir; çünkü bu din hak olmasaydı, O
sabretmezdi. Böylece İslamın hak din oluşu bana sabit oldu ve müslüman
oldum.
Hz. Ali (a.s)
Peygamber (s.a.a)in vefatından sonra sürekli olarak ruhu sıkıntıdaydı ama
sabırdan başka hiçbir çaresi yoktu. İbn-i Ebil Hadidin nakline göre Hz. Ali
(a.s) bir adamın; Ben mazlumum sesini duyunca şöyle buyurdular: Gel
benimle seslen ki, ben sürekli mazlumdum.
Hz. Ali (a.s)
Peygamberden sonraki mazlumiyetini Şıkşıkıyye hutbesinde açıkça şöyle
beyan etmiştir: ...Gördüm ki sabretmek daha doğru;
sabrettim; ama gözünde diken ve boğazında kemik kalmış birisi gibi
sabrettim. Mirasımın yağma edildiğini görüyordum...
Abdullah bin Haris
babasından, o da Emirul- Muminin Hz. Ali (a.s)dan şöyle buyurduğunu
naklediyor: Pegamber (s.a.a)in yanına gittim; Ebu Bekir ve Ömer de
Hazretin yanında idiler. Resulullah (s.a.a) ile Aişenin arasında oturdum.
Aişe bana; Benimle Resulullahın dizleri üzerinden başka oturacak bir yer
bulamadın mı? dedi. Resululah (s.a.a) onun bu sözüne karşılık şöyle
buyurdular:
Sussana ya Aişe!
Ali hakkında beni incitme; O dünya ve ahirette benim kardeşimdir; O Emirul-
Muminindir; Allah Teala kıyamet günü onu sırat köprüsü üzerinde
oturtacaktır; kendi dostlarını cennete, düşmanlarını ise cehenneme
sokacaktır.
Mufazzal bin Ömer İmam
Sadık (a.s)dan şöyle buyurduğunu naklediyor: Hz. Ali (a.s) buyurdular
ki: Ben Allahın, cennetle cehennem arasını bölen kuluyum; ben en büyük
farukum (hakla batılın arasını ayıranım)...
Bir gün Harun İmam
Rıza (a.s)a şöyle dedi: Ya Ebel- Hasan! Ceddin Emirul- Muminin Ali bin
Ebi Talibden bana haber ver; Hangi delil ve sebepten dolayı O cennetle
cehennemi bölendir? Bu söz sürekli olarak zihnimi meşgul etmektedir. İmam
Rıza (a.s) cevaben şöyle buyurdular: Ey müminlerin emiri! Babanın
dedelerinden, onların da Abdullah bin Abbastan şöyle naklettiklerini
görmemiş misin?: Resulullah (s.a.a)den duydum ki şöyle buyuruyordu:
Alinin sevgisi imandır, buğzu ise küfürdür. Memun; Evet görmüşüm
dedi. İmam Rıza (a.s); İşte bu, cennetle cehennemin bölünmesidir; bundan
dolayıdır ki Hz. Ali (a.s) cennetle cehennemi bölendir. Memun İmam
(a.s)ın bu sözü üzerine; Ya Ebel- Hasan, Allah beni senden sonra
yaşatmasın; tanıklık ediyorum ki sen Resulullahın ilminin varisisin. dedi.
Ebu Salt-ı Herevi
diyor ki: İmam Rıza (a.s) evine döndükten sonra; Ey Resulullahın oğlu!
Memuna ne kadar da güzel cevap verdiniz! dediğimde İmam (a.s) şöyle
buyurdular:
Ben onun kabul
edeceği bir yolla konuştum. Ant olsun Allaha, babamdan duydum ki babaları
vasıtasıyla Hz. Ali (a.s)dan şöyle naklettiler: Ya Ali! Sen kıyamet günü
cennetle cehennemi böleceksin; ateşe diyeceksin ki; Bu (adam) benimdir, bu
da seninindir.
[131]
|