Gerçek Sünnet Ehlİ Şİa'DIR

 

PRF. DR. MUHAMMED TİCANÎ SEMAVÎ

 

 


 

 

 

 

 

İçindekİler  9

Şia'nın Manası 18

Ehlisünnet'in Manası 24

Müslümanları Şiî ve Sünnî Olarak İkiye Ayıran İlk Olay. 27

Peygamberimizin Sünnetine Muhalefet Konusunda İkinci Olay. 28

Ehlisünnet Karşısında Şia'nın Ortaya Çıkmasına Sebep Olan Üçüncü Olay. 29

1- Muhaliflerini İktisadî Yönden Çökertmek. 30

2- Muhalifleri Sosyal Yönden Çökertmek. 30

3-Muhalifleri Siyaset Meydanından Uzaklaştırmak. 32

Ehlisünnet Peygamber'in Sünnetini Bilmiyor 41

Deliller 42

Sünnetin Ayaklar Altına Alınması 48

Ehlisünnet'e Göre Şia. 60

Şia'ya Göre Ehlisünnet 64

 

Şia İmamlarını Tanıyalım.. 68

Ehlisünnet İmamlarını Tanıyalım.. 72

Şia İmamlarının Bizzat Peygamber Tarafından Belirlenmesi 79

Ehlisünnet Öncülerinin Zalim Halifeler Tarafından Belirlenmesi 86

Ehlisünnet Mezheplerinin Yayılmasındaki Sır 90

Malik'in Ebu Cafer Mensur'la Görüşmesi 96

Bu Konuda Bir İnceleme. 98

Abbasî Hükümdarı Tarafından Âlimlerin Sınanması 103

Şia'ya Göre Sakaleyn Hadisi 110

Ehlisünnet'e Göre Sakaleyn Hadisi 112

Allah'ın Kitabı ve İtretim Mi Yoksa Allah'ın Kitabı ve Sünnetim Mi?. 114

Şia Fıkhının Kaynakları 123

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat Fıkhının Kaynakları 126

1- Hülefa-i Raşidîn'in Sünneti 127

2- Sahabelerin Sünneti 128

 

3- Tabiînin Sünneti 129

4- Hükümdarların Sünneti 130

5- Diğer Kaynaklar 132

Konuyu Tamamlayan Önemli Noktalar 135

Şia'da Taklit ve Mercilik. 140

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'te Taklit ve Mercilik. 143

Şia'ya Göre Gerçek Hülefa-i Raşidin. 146

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'e Göre Hülefa-i Raşidin. 148

Peygamberimiz Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'in Fıkhını Benimsemiyor 151

Önemli Bir Hatırlatma. 154

Ehlisünnet'in Ehlibeyt'le Olan İhtilafı 155

Peygamber'e Salâvatın Tahrifi 160

Hakikatlerin Ortaya Çıkardığı Yalanlar 164

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'in Öncüleri 166

1- Ebubekir b. Ebu Kuhafe (Sıddık) 167

1-Peygamber'in Sözüyle Muhalefet: 167

 

2- Peygamber'in Fiiliyle Muhalefet: 168

3- Peygamber'in İkrarıyla Muhalefet: 168

2- Ömer b. Hattab (Faruk) 171

3- Osman b. Affan (Zinnureyn) 175

4- Talha b. Ubeydullah. 180

5- Zübeyr b. Avvam.. 186

6- Sad b. Ebi Vakkas. 194

7- Abdurrahman b. Avf 202

8- Ebubekir'in Kızı Ayşe ( Ümmül Müminin) 207

9- Halid b. Velid. 214

10- Ebu Hureyre Dusî 224

11- Abdullah b. Ömer 233

Abdullah b. Ömer'in Kitap ve Sünnet ile Muhalefeti 243

12- Abdullah b. Zübeyr 247

Sünnetin Kurân ile Çelişmediğine Dair Şia'nın Görüşü. 252
Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'e Göre Kurân ve Sünnet 255

 

Ehlisünnet Nezdinde Çelişkili Hadisler 266

Muhammed b. Ebubekir'in Muaviye'ye Gönderdiği Mektup. 273

Muaviye'nin Muhammed b. Ebubekir'e Cevabı 276

Şia'ya Göre Sahabe. 283

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'e Göre Sahabe. 287

Sahabenin Değerlendirilmesi Hakkında Son Söz. 292

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'in Peygamber'in Sünnetleriyle Muhalefeti 300

İslam'da Hükümet Düzeni 301

Sahabenin Adil Olduğu İnancı Sünnet ile Çelişmektedir 306

Peygamberimizin Emri ve Ehlisünnet'in Muhalefeti 310

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'te Ehlibeyt Sevgisi 313

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat ve Eksik Salâvat 319

Peygamberimizin Masumiyeti ve Bunun Ehlisünnet'e Etkileri 322

 

 

 eKitaplaştıran: www.islamkutuphanesi.com

 

 

Bu kitap, Ali Güneş tarafından, merhum dedesi Hacı Etem Güneş’in ruhuna ve bir grup Ehlibeyt (a.s) dostu tarafından Kerbela şehitlerine (a.s) ithafen basılmıştır.

 

 

 

Çeviri

Resul Nur

 

Tashih & Tatbik

Metin Atam

 

neva

 

neva Yayınları: 004

 

Eserin Orijinal Adı

eş-Şia Hum Ehlu's-Sunne

 

Dizgi & Mizanpaj

neva

 

Çeviri

Resul Nur

 

Tashih & Tatbik

Metin Atam

 

Kapak Tasarım

M.R

 

İlk Baskı: Haziran 2006

 

 

 

İsteme Adresi

Neva Yayıncılık

Fevzi Çakmak Mah. 10/9 A Sok. 12/A

Bağcılar – İstanbul

Tel: (0212) 433 81 83

Fax: (0212) 435 47 07

Web: www.nevayayincilik.com

E-mail: neva@nevayayincilik.com

 

 

 

 

Önsöz

Âlemlerin gerçek sahibine şükürler olsun. Onun salâtı, selamı ve rahmeti peygamber ve resullerin en yücesi olan efendimiz Muhammed'e (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem) ve onun tertemiz Ehlibeyt'ine (aleyhimü's-selam) olsun.

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurur: "Allah katında âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından daha hayırlıdır."[1]

Bu yüzden her yazar birlik, beraberlik, barış ve huzur adına insanları hidayet edici şeyler yazar; bu yolla onları karanlıktan aydınlığa çıkarmaya çalışır. Çünkü Allah'ın dinini tebliğ etmek ve adaleti hâkim kılmak için canını feda eden ve şehit düşen bir kimse, sadece kendi çevresinde toplanan insanlara etkili olabilir. Ama insanlara ders veren ve onlar için bir şeyler yazan kimse, gerek yetiştirdiği öğrencilerle, gerekse yazdığı bilgilerle bunu nesilden nesle aktaran insanlar aracılığıyla daha fazla bir kitleye etki eder. Bu hayır, kıyamete kadar onunla birlikte olur. Her şey harcandıkça azalır, ama ilim harcandıkça (aktarıldıkça) daha da artar. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

"Eğer Allah bir kişiyi senin elinle hidayet ederse, bu, senin için güneşin değdiği her şeyden veya dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır."[2]

Nice yazarlar var ki yıllar önce ölüp gittiler ve kemikleri çürüdü. Ama düşünceleri ve bilgileri geride bıraktıkları kitaplarıyla hâlâ yaşıyor. Bunlar arasında yüzlerce kez, tekrar tekrar basılan ve insanlar arasında onlara ışık tutmaya devam eden kitaplar var.

Eğer şehit yaşıyor ve Allah katında çeşitli nimetlerle nimetlendirili-yorsa, âlimler de halkı aydınlattıkları için Allah katında canlıdırlar ve halkın gözünde aynı konuma sahiptirler. İnsanlar onları rahmetle anıyor ve onlar için hayır dualarda bulunuyorlar.

Ama ben âlim değilim ve böyle bir iddiam da yok. Bencillikten Allah'a sığınırım. Bilakis ben, onların hizmetkârıyım ve onların birikimlerinden faydalanıyorum. Sofralarındaki kırıntıları topluyor, adım adım onları izliyorum.

Yüce Allah beni Nasıl Hidayete Kavuştum[3] kitabını yazmaya muvaffak edince birçok yazar ve araştırmacı arkadaşım, Doğrularla Birlikte[4] adlı kitabı da yazmam için beni teşvik etti. Bu kitap da yoğun ilgi gördü. Tüm bunlar beni daha çok araştırma yapmaya sevk etmişti. Derken üçüncü kitap olarak Zikir Ehline Sorun adlı kitabımı yazdım. Bu kitapta İslam'ı ve İslam Peygamberini savundum. Peygamberimize edilen iftiralara cevap verdim. O dönemde kendisine ve Ehlibeyt'ine reva görülen birtakım oyunları belgeleriyle okuyucuya sundum.

Arap ve İslam dünyasından sevgi, saygı ve kardeşlik içeren çok sayıda dostane mektuplar aldım. Ardından, dünyanın çeşitli yerlerinde konferans ve panellere davet edildim. Amerika, İran, İngiltere, Pakistan, Kenya, Doğu Afrika ve İsveç'te düzenlenen konferanslarda hazır bulundum.

Ne zaman tahsilli ve aydın görüşlü birileriyle karşılaşsam şaşkınlıklarını, mutluluklarını ve okuduklarından daha fazlasını istediklerini görüyordum. Onlar benden daha çok şey bekliyorlar, sürekli "Yeni bir kitabınız daha var mı?" diye soruyorlardı.

Beni daha önceki çalışmalarımı tamamlamaya muvaffak ettiği için Allah'a şükrettim ve yeni bir kitap daha yazabilmek için tekrar Allah'tan yardım diledim.

Diğer üç kitapla aynı doğrultuda olan bu kitabı da hakkı arayan Müslümanlara armağan ediyorum. İnanıyorum ki, bu kitap, doğruyu arayan araştırmacılar için faydalı olacaktır. Araştırmacılar şunu bilsin ki, düşmanların hedef noktası olan tek mezhep varsa, o da Şia'dır. Fırka-i Naciye (kurtuluşa erecek olan grup) odur ve gerçek sünnet ehli Şiîlerdir. Burada sünnetten kastım, Hz. Muhammed'in (s.a.a) kaynağını vahiyden aldığı sünnettir. O, öyle bir kimsedir ki heva ve heves üzere bir şey söylemez. Söylediği her şey vahiydir.

Ben, ilerleyen konularda okuyuculara gerçekleri aktaracak ve bunları ispatlayacağım. Onlar görecekler ki, Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Şia karşısında oluşturulan ve "sünnet" adı altında uydurma şeylere sarılan bir fırkadır. Allah, Kurân'da böyle bir şey buyurmamıştır ve Peygamber'i de onlardan uzaktır. Zira Peygamberimize (s.a.a) isnat edilen çok sayıda yalan hadis uydurulmuş, gerçek sözleri, davranışları ve ikrarı Müslümanlardan esirgenmiştir.

Onlar bunu yaparken bir bahanenin arkasına sığınmışlardı. "Allah'ın kelamıyla Peygamber'in sözleri birbirine karışsın istemiyoruz!" diyorlardı. Ama bu iddia, örümcek ağından bile daha zayıf bir iddiadır. Çünkü birçok hadis çöplüğe atılmış ve değer verilmemişken, sonraları zanlara ve safsatalara dayalı hükümler vermişlerdi.

Birçok saygın insan, tarih onların büyüklüğüne şahitlik etmesine rağmen Peygamber'in vefatının ardından unutuldu ve tarihe gömüldü. Hatta çeşitli karalama oyunlarına maruz kalarak tekfir ve telin edildi. Nice aşağılık insanlar da vardı ki, alınlarında küfür damgası yazılı olmasına rağmen büyük görüldü, baş tacı yapıldı.

Bugün nice bilinçsiz insanlar var ki, birtakım kabirleri ziyaret ediyorlar, ama içinde yatanın ateşte olduğundan habersizler. Yüce Allah tüm bunları en iyi biçimde şöyle açıklamaktadır:

"İnsanlardan öylesi var ki dünya yaşayışı hakkında söylediği söz, seni şaşırtır, imrendirir, kalbindekine de Allah'ı tanık tutar. Hâlbuki o, düşmanların en yamanı, en inatçısıdır. Bir işe koyuldu mu yeryüzünde çalışır çabalar, orayı bozmak, ekini, soyu-sopu helak etmek için uğraşır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. Ona, Allah'tan sakın, kork dendi mi günahla ululanmaya çalışır. Oysa onun hakkından cehennem gelir. Orası, gerçekten de ne kötü, ne pis yataktır!"[5]

Eğer ben "Ters çevir, düzelsin" deyimini bir nasihat olarak alacak olursam, belki de yanlış yapmış sayılmam. Hakikat peşinde olan bir araştırmacı her zaman için olayları iyice düşünmeli, bazen tersini ele alarak işe bir de diğer taraftan bakmalıdır. Böylece hakkı daha rahat bulabilir. Siyasî oyunlar neticesinde gizli kalan gerçekler ancak böyle ortaya çıkar. Çokluk, hiçbir zaman insanları aldatmamalıdır. Nitekim yüce Allah Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırır; çünkü onlar, ancak zanna kapılırlar ve onlar, ancak yalan söylerler."[6]

Bazen insanları aldatmak için batıla hak giysisi giydirir, çoğunlukla da başarılı olurlar. Çünkü halkın geneli hoşgörülü veya sade düşüncelidir. Bazen de batıl, kendisine yardımcı bulduğu için başarılı olur. Hak ise, bir köşeye çekilip ilahî vaadin gerçekleşmesini bekler. Çünkü Allah, şöyle vaat eder:

"De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur."[7]

Bunun en bariz örneği de yine Kurân-ı Kerim'de, Hz. Yakup ve oğulları kıssasında mevcuttur:

"Akşam olunca ağlaya ağlaya babalarına geldiler. Baba, dediler; biz yarışa gitmiştik, Yusuf'u da elbiselerimizin başında bırakmıştık, bir kurt gelip yemiş onu, fakat biz doğru söylesek de sen bize inanmazsın!"[8]

Eğer doğru insanlar olsalardı, "Sen bize inanmazsın, çünkü biz yalancıyız!" derlerdi. Bir peygamber olan ve Allah'tan vahiy alan Hz. Yakup, onların bu batıl tutumları karşısında teslim oldu ve Allah'tan güzelce sabredebilmeyi diledi. Hâlbuki Hz. Yakup, onların yalan konuştuklarını çok iyi biliyordu.

"(Yakup) dedi ki: Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürükledi. Artık tek çarem güzelce sabretmektir. Söylediklerinize karşı ancak Allah'tan yardım istenir!"[9]

Hz. Yakup ne yapabilirdi ki? On bir evladı el birliği etmiş ve kanlı gömlekle perişan bir görünüm sergilemişlerdi. Üstelik kaybettikleri kardeşlerinin ardından için için ağlıyorlardı.

Acaba Yakup (a.s) onların yalanını ortaya çıkarmalı, batıl olduklarına hükmetmeli, kuyuya gitmeli, ciğerparesini oradan dışarı çıkarmalı ve sonra yaptıkları bu çirkin davranıştan dolayı evlatlarını cezalandırmalı mıydı?

Hayır, asla! Bu, Allah'ın hidayetinden nasibi olmayan cahillerin işidir. Oysa Yakup (a.s) bir peygambere yaraşır biçimde akilâne davrandı. Nitekim Allah, onun hakkında şöyle buyurur:

"Şüphe yok ki Yakup, kendisine öğretmiş olduğumuzdan dolayı bir bilgiye sahipti, fakat insanların çoğu bilmez."[10]

İşte o, bu bilgiden dolayı yüzünü evlatlarından çevirdi ve:

"Ey beni tükenmez, sonu gelmez kederlere salan Yusuf, demeye başladı; kederden gözleri ağardı ve artık derdini içine gömdü."[11]

Eğer Yakup (a.s) daha önce sözünü ettiğimiz gibi davranmış olsaydı, yani Hz. Yusuf'u kuyudan çıkarıp diğer evlatlarını cezalandırsaydı, hiç kuşkusuz onların Yusuf'a olan düşmanlığı daha da artacaktı. Belki de bu iş, babalarını öldürmeye kadar varacaktı. Belki de aşağıdaki ayet bu konuya işaret ediyordur:

"Dediler ki: Vallahi sen, Yusuf'u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!"[12]

Demek ki sessiz kalmak bazen daha hayırlı olabiliyor. Bu, batılla muhalefetin kargaşaya ve birçoklarının ölümüne neden olduğu durumlarda geçerlidir. Aynı şekilde, çoğu insanın menfaati de bunda olabilir. Hal böyleyken Resul-i Ekrem'in (s.a.a) "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" sözünü Kurân'a ve akla ters düşmeyecek şekilde yorumlamak gerekir.

Eğer Resul-i Ekrem'in (s.a.a) hayatına göz gezdirecek olsak, İslam'ın ve Müslümanların menfaati doğrultusunda birçok yerde sükûtu tercih ettiğini görürüz. Herkesçe bilinen Hudeybiye'deki tavrı, bunlardan sadece biridir.

Amcasının oğlu Resul-i Ekrem'in (s.a.a) vefatının ardından sükût eden Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye selam olsun! Hani o, şöyle demişti: "Ben, iki şey arasında kalmıştım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlıkta zahmet çeker. Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken vardı, boğazımda da kemik."[13]

Eğer İmam Ali (a.s) hakkı olan hilafet konusunda sessiz kalmayı tercih etmeseydi ve yine İslam'ın ve Müslümanların menfaatini düşünmeseydi, Peygamberimizin (s.a.a) vefatından sonra İslam, Allah ve Resulü'nün istediği biçimde ikame olmazdı. Bu hakikati bugün birçokları bilmemektedir. Bu yüzden de şöyle diyorlar: "Ebubekir ve Ömer'in hilafetleri hak idi. Çünkü Ali (a.s) onların hilafeti karşısında susmuştu." Bazen de şöyle diyorlar: "Eğer Resul-i Ekrem (s.a.a) Hz. Ali'yi halife seçseydi, onun sessiz kalması doğru olmazdı. Çünkü hilafet onun doğal hakkı olurdu. Hakkı söylemekten çekinen kimse ise dilsiz şeytandır."

Onlar ha bire böyle söyleyip duruyorlar. Bu yaklaşım, bencilce bir yaklaşımdır. Hakkın sadece kendi istekleri doğrultusunda olmasını istiyorlar. Sükûtun faydasını ve uzun zamana yayılan menfaatini göremiyorlar. Bu faydaları, bir anlık menfaatle karşılaştıracak olsak, sükûtun ne kadar geniş ve uzun süreli faydası olduğunu anlayacaklardır. Acaba bunu hiç mi düşünmüyorlar? Batılın taraftarı ne kadar çok olursa, onunla anlık yüzleşmenin faydası da o kadar az olur. Oysaki hakikatin gün yüzüne çıkması için belirli bir zamanın geçmesi daha faydalı olacaktır. Nitekim zaman aşımıyla hakikatler bir bir gün yüzüne çıkmaktadır da.

Hudeybiye Savaşı'nda Peygamberimizin susması ve batıl karşısında hakkı söylememesi Ömer b. Hattab'ı öfkelendirmişti. "Sen hak üzere gönderilen Peygamber değil misin? Biz hak, onlar da batıl değiller mi? O halde neden kendi dinimizde zilleti kabullenelim?" dediler.

Peygamber efendimizin (s.a.a) sessizliği Ömer ve diğer sahabeler tarafından olumsuz olarak karşılansa da, görüyoruz ki bu yaklaşım, İslam ve Müslümanlar adına çok faydalı olmuştu. Her ne kadar anlık faydasını göstermese de, Müslümanlar bunun faydasını bir yıl sonra gördüler. Ertesi yıl, hiçbir savaş ve çatışma olmadan Müslümanlar Mekke'yi fethettiler. İnsanlar gruplar hâlinde İslam'a yöneldiler. Derken Peygamberimiz (s.a.a), Ömer b. Hattab'ı çağırıp Hudeybiye'de neden sessiz kaldığını ve bu sessizliğin nasıl sonuç verdiğini anlattı.

Bizim bu delilleri sunmaktaki gayemiz şudur ki; eğer batıl kendisine yardımcı bulacak olursa, hakka galip gelebilir ve bu, kaçınılmaz bir gerçektir. Nitekim Ali (a.s) haklıydı ve daima hak üzereydi. Ama yeterince yardımcı bulamadığı için batıl olan Muaviye ile mücadelesini sonlandıramadı. Çünkü onun taraftarı daha fazlaydı ve hakka karşı üstünlük sağlamışlardı. Onlar hakkı istemiyorlar, batılın galip gelmesini arzu ediyorlardı. Çünkü hak, acı ve sıkıcı; batıl ise kolay ve rahat bir yoldu.

"Hayır, onlara hak ile gelmiştir. Hâlbuki onların çoğu haktan hoşlanmaz."[14]

Batıl olan Yezid de bu yüzden azınlıktaki Hz. Hüseyin ve askerleri karşısında zafer elde etti. Emevî ve Abbasî halifeleri de, sessizliği tercih eden, İslam ve Müslümanların korunmasını hedefleyen Ehlibeyt imamlarını (a.s) bu yüzden şehit ettiler. Ehlibeyt imamlarının sonuncusu Hz. Mehdi de (a.f) bu yüzden gaybet perdesi arkasında yaşıyor ve hakkın yardımcıları yeterli ölçüye ulaşmadıkça zuhur etmeyecek. Ne zaman yardımcıları hazır olsa o zaman Allah ona zuhur izni verecek, batılı devirecek ve adaletsizlikle dolan yeryüzünde evrensel adalet düzenini hâkim kılacaktır.

Bugün dahi nice insanlar var ki batılı seviyor, onun ardından gidiyorlar. Sadece hakkın taraftarlığını yapan az sayıda insan var. Bunlar, Allah'ın yardımı ve mucize olmaksızın batıla galip gelemezler. Nitekim Kurân da böyle buyurur:

"Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir."[15]

Az oldukları için sabır gösteren kimselere Allah, mucizesiyle yardımcı olur. Onlara meleklerini gönderir ve savaşlarda onların yanında olurlar. Eğer Allah doğrudan yardımcı olmazsa, hak batıla galip gelemez.

Biz, bugün, bu acı gerçeği yaşıyoruz. Gerçek müminler yenik düşüyorlar, eziliyorlar, kaçıyorlar ve bir türlü saadet yüzü göremiyorlar. Oysaki Allah'ı tanımayan batıl ehli her yerde hüküm sürüyor. Milletlerin canları ve geleceğiyle oyun oynuyorlar. Azınlık halindeki mazlum mümin topluluğu, çoğunluğu oluşturan asi küfür topluluğu karşısında zafer elde edemez. Rivayet edilir ki, bu yüzden Hz. Mehdi'nin (a.f) zuhuru döneminde çok sayıda mucize gerçekleşecektir.

Tüm bu anlatılanlar tembellik ve olumsuz bekleyiş anlamında değildir. Nasıl bu anlama gelsin ki? Hakkın zaferinin ancak yeterli ölçüde yardımcıya sahip olmasıyla gerçekleşeceğini hepimiz biliyoruz. Bu ise ancak gerçek müminlerin Ehlibeyt'i (a.s) sevmekle sahip olabileceği doğru bir İslamî düşünceyi benimsemeleri, iki ağır emanet olan Allah'ın kitabına ve Peygamber'in Ehlibeyt'ine sarılmaları ve böylece beklenen Mehdi'nin yardımcıları arasına girmeleriyle mümkündür.

Ben, bu sözleri söylerken dahi yüce Allah'tan af diliyorum. Çünkü bir zamanlar ben de çoğunluğa tâbi idim ve yanlış yoldaydım. Şimdi azınlığın yanında, hak yolda ilerliyorum. Bu yolda çoğunluğun kınamasından korkmuyor, azınlığın övgüsünden dolayı gururlanmıyorum. Çünkü ben, Allah'ın (c.c), Peygamber'inin (s.a.a) ve Ehlibeyt imamlarının (a.s) rızasını umuyorum.

Halkın rızasını elde etmek zor bir şey değildir. Çünkü insanlar hoşlandıkları şeyi ister ve nefislerinin arzuladığına yönelirler.

"Eğer hak, onların keyiflerine uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunan kimseler bozulur, giderdi."[16]

Halkın çoğu hakka uymaktan kaçındığı için kendilerine gönderilen peygamberlere düşmanlık etmiş, onları öldürmekten geri kalmamıştır.

"Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldüreceksiniz, öyle mi?"[17]

Bazılarının bana hakaret etmesi veya beni lanetlemesi yeni bir olay değil. Çünkü kitaplarımda yazdığım gerçekleri tahammül edemiyorlar. Köşeye sıkışınca da acizliklerinin belirtisi olarak küfre ve hakarete başvuruyorlar. Zaten cahillerin alışageldiği şey de budur.

Ben, hak bildiğim bir davada kimseyle muamele etmem. Korkmam ve açgözlülük etmem. Dilim, ayaklarım, kalemim ve mürekkebimle Allah resulünü ve onun pak Ehlibeyt'ini (Allah'ın salâtı ve selamı onlara olsun) tüm gücümle savunurum. Bununla onları hoşnut etmeyi ve saadete ermeyi dilerim. Başarıyı verecek olan Allah'tır. O'na tevekkül ederim. Dönüşüm de O'nadır.


 

 

 

 

 

 

Şia'nın Manası

Takiye etmeksizin ve taassuba yönelmeden Şia'yı[18] tanımlamak istersek, şöyle dememiz gerekir: Şia, Peygamber efendimize (s.a.a), Hz. Ali'ye (a.s) ve onun on bir evladına inanan İslamî bir mezheptir. Gerek ibadetler, gerekse muameleler gibi fıkhî meselelerde onlara uyarlar. Peygamber efendimizden (s.a.a) başka hiç kimseyi Ehlibeyt imamlarından üstün görmezler.

Bu, Şia'nın kısa ve öz tanımıdır. Öyleyse Şiîleri İslam düşmanı veya Hz. Ali'nin (a.s) peygamberliğine inanan veyahut da Yahudi Abdullah b. Seba'nın takipçileri olarak tanımlayan yalancıların sözlerine kulak asmamak gerekir.

Ben, Şia'yı İslam dışı ve kafir olarak tanıtan birçok kitap ve makale okudum. Nedense bu eserlerin sahipleri kitaplarını bu ithamlarla doldurmuşlar.[19] Oysaki onca yazılanlar yalandan ve iftiradan başka bir şey değil. Bu sözlerinin ispatı için hiç bir delilleri yoktur. Sadece geçmişte yaşayan Ehlibeyt düşmanlarının Şia hakkındaki sözlerini tekrar edip duruyorlar. Bu sözler, halka zorla musallat olan, Peygamber Ehlibeyt'ini katleden, onları süren, karalamaya çalışan ve bu amaçla onlara çeşitli lakaplar takan Nasibîlerin kuru iddialarından başka bir şey değildir.

Bu lakaplardan biri de Şia düşmanlarının kitaplarında çokça geçen, Rafızî veya Revafız lakabıdır. Okuyucular, Şiîlerin Revafız (muhalifler) diye adlandırılmalarına gerekçe olarak, onların İslam'ın usulü veya Peygamber efendimizin (s.a.a) risaletiyle muhalif olduklarını zannedebilirler. Ama bu varsayımlar doğru varsayımlar değildir. Şiîlerin revafız (muhalifler) diye adlandırılması, Emevî-Abbasî halifeleri ve saray mollaları tarafından yapılan lekeleme politikalarından kaynaklanmaktadır. Şiîler Hz. Ali (a.s) hilafeti dışında ne Ebubekir'in, ne Ömer'in, ne Emevîlerin, ne de Abbasilerin hilafetlerini kabul etmez.

Bu halifeler, sahte hadisçiler ve sünnet uydurukçularının vesilesiyle sahabe arasında şu ayetin kendileri hakkında nazil olduğunu ve Allah'ın emriyle kendilerinin halife olduklarını yaymışlardı:[20]

"Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne ve sizden emir sahiplerine itaat edin."[21]

"Bu ayet, falan kişiler hakkında nazil olmuştur, çünkü onlar emir sahipleridir; dolayısıyla onlara itaat etmemiz gerekir" diyorlardı.[22]

İşte bu halifeler, bazı kimselere para yedirerek aşağıdaki gibi uyduruk hadisleri Peygamber efendimize (s.a.a) yakıştırıyorlardı. Güya Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştu:

"Bir adım dahi olsa padişahın emrinden çıkan kimse, cahiliyet üzere (dinsiz olarak) ölür.[23]"

Demek ki, hiçbir Müslüman'ın padişaha karşı gelmemesi gerekiyor! Onlar zalim ve gaddar dahi olsalar!

İşte buradan, Şia'nın neden hep ezildiğini ve hakarete maruz kaldığını daha iyi anlıyoruz. Çünkü Şiîler, hiçbir zaman onların buyruğu altına girmediler; halifelerin, Ehlibeyt'in hakkını gasp ettiğini savundular.

Tarih boyunca halifeler ve padişahlar, Şiîleri İslam'ı yok etmek isteyen bir grup olarak tanıtmaya çalışmış, kendini âlim zanneden yazarları da devreye sokarak bu konuda ellerinden gelen tüm çabalarını göstermişlerdir.

Bu kurnazca oyunu dikkatle izleyecek olursak, işte o zaman, İslam'ı yok etmek isteyenlerle zalim yönetimi yok etmek isteyenler arasında ne kadar fark olduğunu daha iyi anlarız. Şiîler hiçbir zaman İslam'a muhalif olmadılar. Sadece zalim yöneticilere ve padişahlara muhalif oldular. Onlar sadece hakkın sahibine geri verilmesini istiyor, böylelikle adil İslam yönetiminin sağlanmasını umuyorlardı.

Sonuçta diğer kitaplarımızdan da anlaşıldığı gibi, fırka-i naciye (kurtuluş fırkası) sadece Şia'dır. Çünkü iki ağır emanet olan Kurân ve Ehlibeyt'e (a.s) sadece onlar sahip çıktılar. Bu hakikati bazı Ehlisünnet âlimleri de beyan etmişlerdir.

İbn-i Menzur, Lisanü'l-Arab kitabında Şia'yı şöyle tarif etmiştir: "Şia, Peygamber efendimizin (s.a.a) Ehlibeyt'ini (a.s) seven bir grubun adıdır."[24]

Dr. Said Abdulfettah Aşur, Lisanü'l-Arab kitabında bu konuyu incelerken şöyle yazmıştır: "Peygamber efendimizin (s.a.a) Ehlibeyt'ini (a.s) sevmek Şiîlik ise, hangi Müslüman Şiî olmak istemez ki?"

Artık özgürce düşünülebilen aydın bir zamandayız. Gençlerimiz gözlerini iyi açmalılar. Kendileri bizzat Şia'nın kitaplarını bulmalı, dikkatle okumalı ve Şia'nın âlimleriyle hakikatleri görmek için konuşmalılar. Şimdiye kadar duydukları birçok sözün tatlı ve hoş olduğunu, ama aslı-astarı ve herhangi bir dayanağı olmadığını göreceklerdir.

Bugün artık herkes istediği yere ve istediği kimseye rahatça ulaşabiliyor. Dünyanın her yerinde Şiî var. Şia hakkında araştırma yapmak isteyenler, Şiîlerin muhaliflerinden bilgi istememeliler. Çünkü düşmanlık güden muhaliften, ihanetten başka ne beklenir ki?

Şiîler, kimsenin ulaşamadığı ve haklarında bilgi edinilemeyen bir yeraltı grubu değildir. Şianın kitapları ve inançları tüm dünyada yaygınlaştırılmıştır. Medreseleri var; konferanslar düzenliyor, ders verip konuşmalar yapıyor, tüm dünya Müslümanlarını birliğe davet ediyorlar.

Ben insaflı bir Müslüman'ın, ciddi bir incelemeden sonra hakikati göreceğine ve aldanmayacağına inanıyorum. Ne yazık ki kimi zaman Şia muhaliflerinin hileleri ve aldatmacaları, kimi zaman da bilinçsiz bir Şiî'nin hal, hareket ve davranışları, bazı hakikatlerin üstünün örtülü kalmasına sebep oluyor.[25] Bazen sadece bir yanlışı düzeltmek veya bir soruyu cevaplandırmak, bir Şia muhalifini sempatizana çevirebilir.

Şimdi, aklıma Ümeyye oğullarının hilelerine kanan bir Şamlı geldi. Bu Şamlı, Medine'ye Peygamber efendimizin mübarek kabrini ziyarete gittiğinde, heybetli birinin at üzerinde olduğunu ve bir grup insanın da onun etrafında, ona hizmet için topladığını görmüş.

Kendi kendine "Yeryüzünde Muaviye'den daha heybetli biri nasıl olur?" diye düşünmüş. Merakla kalabalığa, "Bu adam kim?" diye sormuş. "Ali b. Ebu Talib'in oğlu Hasan (a.s)" cevabını alınca "Bu harici, Ebu Turab'ın oğlu Hasan mı?" diye şaşkınlığını dile getirmiş. Sonra da haddini aşarak O'na ve O'nun babalarına sövmeye başlamış. Bunun üzere İmam Hasan'ın (a.s) dostları, kılıçlarını çekip onu öldürmek istemişler, ama İmam Hasan (a.s) buna izin vermemiş. Atından inerek Şamlıya "Hoş geldin, ey Arap kardeş! Galiba sen bu şehirde yenisin?" demiş.

Şamlı: Evet, ben, müminlerin emiri ve Müslümanların önderi Mua-viye b. Ebusüfyan'ın takipçilerindenim" demiş.

İmam, ona tekrar hoş geldin dedikten sonra; "Sen bugün benim misafirimsin" demiş. Şamlı, kabul etmemiş, ama İmam ısrar edince bu teklifi geri çevirememiş.

Üç gün İmam Hasan'ın (a.s) evinde kalmış. Dördüncü gün, Şamlıda pişmanlık ve tövbe belirtileri görülmeye başlamış. Yaptığı hatalardan dolayı İmam'dan özür dilemiş. Çünkü yapmış olduğu onca hakarete rağmen İmam'ın (a.s) ona çok iyi davrandığını düşünüp eziklik hissetmiş.

Hal böyleyken Şamlıyla İmam Hasan (a.s) arasında şöyle bir konuşma geçmiş:

İmam Hasan (a.s): Kardeşim, sen hiç Kurân okudun mu?

Şamlı: Evet, ben Kurân hafızıyım.

İmam: Allah'ın tertemiz kıldığı Ehlibeyt'in kimler olduğunu biliyor musun?

Şamlı: Evet, onlar Muaviye ve Ebusüfyan soyudur!

Orada bulunanlar bu söze çok şaşırmışlar. Ama İmam Hasan (a.s) tebessüm ederek şöyle devam etmiş: "Ben, Ali'nin (a.s) oğlu Hasan'ım; babam, Allah Resulü'nün amcasının oğludur; annem, âlemlerdeki bütün kadınların hanımefendisi olan Fatıma'dır (s.a); dedem, peygamberlerin efendisi ve en üstünü olan Hz. Muhammed'dir (s.a.a); amcalarım, şehitlerin efendisi Hamza ve diğeri Cafer Tayyar'dır. Allah'ın tertemiz kıldığı ve sevgimizi her Müslüman'a farz kıldığı Ehlibeyt biziz. Allah ve meleklerinin selam gönderdiği ve Müslümanların da selam göndermeleri emredilen Ehlibeyt, bizleriz. Ben ve kardeşim Hüseyin (a.s) cennet gençlerinin efendileriyiz."

İmam Hasan (a.s), Ehlibeyt'in (a.s) faziletlerini ve hakikatleri Şamlıya bir bir anlatmış. Şamlı kendine gelmiş ve ağlamaya başlamış. Bir yandan ağlarken bir yandan da özür dilemiş. İmam'a şöyle demiş: "Andolsun Allah'a, Medine'ye geldiğim gün en nefret ettiğim kişi sizdiniz. Ama şimdi en çok sevdiğim kişisiniz. Sizin sevginiz vesilesiyle Allah'a yaklaşmak istiyorum ve sizin düşmanlarınızdan uzağım."

İmam Hasan (a.s) yanındakilere dönerek; "Siz bu günahsız adamı öldürmek istiyordunuz. Oysaki hakkı tanımış olsaydı ona düşmanlık etmezdi. Şam halkının çoğu bunun gibidir; hakkı tanısalar takip ederler"[26] demiş. Sonra da şu ayeti okumuş: "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost olur."[27]

Evet, bu, insanların çoğunun haberdar olmadığı şeydir. Bundan dolayı insanlar hakikate karşı düşmanlık ediyor. Ama bir gün perdeler kalkacak ve onlar tövbe edecekler. Bu, her insanın vazifesidir. Çünkü hakka dönüş, üstünlük ve büyüklüktür.

Asıl problem şudur; bir grup insan, hakikati açıkça görüp tüm vücutlarıyla hissetmelerine rağmen, şu değersiz dünyayı elde etme gayreti ve içlerindeki kinden dolayı bu hakikatleri neden inkâr edip onlara karşı adeta savaş açıyorlar? Bu tip insanlar hakkında Allah-u Taâla şöyle buyurmaktadır: "Onları uyarsan da uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar"[28]

Böyleleri için vakit ayırmak ve onlar için üzülmek faydasızdır. Biz bütün gücümüzü insafı olan ve hakkı arayan insanlar için harcamalıyız. Allah-u Taâla bunlar hakkında da şöyle buyurmuştur: "Sen ancak zikre (Kurân'a) uyan ve görmeden Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele."[29]

Yeryüzündeki bütün Şiîlerin, vakitlerini ve güçlerini İslam ümmetine hakkı tanıtmak için harcamaları gerekir. Çünkü Ehlibeyt imamları sadece Şia'nın imamları değildir. Onlar, bütün Müslümanların rehberleri ve yol göstericileridir.

Ehlibeyt imamlarının Müslümanlar tarafından, özellikle de Ehlisünnet'in şuurlu ve kültürlü mensupları tarafından tanınması, tamamen bizim sorumluluğumuz altındadır. Tıpkı Allah'ın sağlam dini İslam'ı ve O'nun yüce Resulünü tanıtmak, bütün Müslümanların ortak sorumluluğu olduğu gibi, bu da öyledir.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet'in Manası

Ebu Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'in takipçileri olarak dörde ayrılan ve İslam ümmetinin dörtte üçünü oluşturan büyük çoğunluğa Ehlisünnet diyoruz.

Bu büyük gruptan küçük bir kol ayrılmış ve bunların inançlarının çerçevesini İbn-i Teymiye oluşturmuştur. Bunlara Selefiye deniyor. İbn-i Teymiye'ye ise Müceddidü's-Sünnet denmiştir. Daha sonra da Muhammed b. Abdulvahhab öncülüğünde, bugünkü Arabistan'ın resmî mezhebi olan Vahabilik ortaya çıkmıştır.

Bütün bu gruplar kendilerine Ehlisünnet diyorlar. Bazen de "Cemaat" kelimesini ekleyip "Ehlisünnet ve'l-Cemaat" diyorlar.

Tarihi incelediğimizde ortaya şöyle bir konu çıkar: Gerek Hülefa-i Raşidin olarak bilinen Ebubekir, Ömer, Osman ve Hz. Ali'nin (a.s) halifeliğini, gerekse (ister eski zamanda olsun, ister bu zamanda; tarihte İslam adına hüküm süren) diğer tüm halifelerin halifeliğini benimseyen herkes, Ehlisünnet ve'l-Cemaat olmuş oluyor. Ayrıca kim halifeleri bu şekilde kabul etmezse ve Peygamber efendimizin (s.a.a), Hz. Ali'yi (a.s) "ismiyle birlikte" hilafet için tanıttığına inanırsa, ona da Rafızî (muhalif) diyorlar.

Ebubekir'den tutun Abbasîlerin son halifesine kadar bütün halifelerin Ehlisünnet'ten razı ve hoşnut oldukları, Ali ve evlatlarına biat eden Şiîlere karşı da kin ve düşmanlık besledikleri açıkça ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Ali b. Ebu Talib ve onun Şiîleri, onlara göre Ehlisünnet ve'l-Cemaat'ten sayılmıyorlar. Sanki bu terim, Ali ve Şiîleri karşısında özellikle ortaya atılmış bir terim olarak karşımıza çıkıyor. İşte benim görüşüme göre Peygamber'den (s.a.a) sonra İslam ümmetinin Sünnî ve Şiî şeklinde bölünmesinin sebebi de budur.

Hakikatleri ortaya koymak maksadıyla güvenilir tarih kaynaklarına başvuracak olursak, bu bölünmenin Peygamber'den (s.a.a) hemen sonra meydana geldiğini görürüz. Çünkü Ebubekir, hilafeti ele aldı ve bu makama oturdu. Sahabenin çoğunluğu da ona yardım etti. Ona muhalif olanlar ise sadece Hz. Ali (a.s), Haşim oğulları ve çoğunluğu azat edilmiş kölelerden oluşan bir grup sahabeydi. Tabii hâkim yönetim bunları isyancı ilan etti ve Müslümanların saflarından ayırdı. Sonra da bütün gücüyle bu grubu ekonomik, sosyal ve siyasal yönlerden felç etmeye uğraştı.

Gayet açıktır ki bugünkü Ehlisünnet ve'l-Cemaat o günlerin siyasî yönlerini ve düşmanlıklarını doğru olarak bilmiyorlar. Günümüzdeki Ehlisünnet şöyle zannediyor: Dört halife zamanından beri her şey sünnet ve kitaba uygun olarak geldi. Sahabenin hepsi melek gibiydi; birbirlerine saygılı ve sevgiliydiler; birbirlerini hiç incitmediler vs. vs!

İşte, bunun için Şia, sahabe ve özellikle de halifeler hakkında ne söylerse söylesin, kabul etmiyorlar. Öyle görünüyor ki Ehlisünnet, tarih kitaplarını okumayıp, sadece öncekilerin sahabe ve halifeler hakkında anlattıkları faziletleri dinlemekle yetinmişler.

Eğer onlar kalplerini ve gözlerini hakikate açsaydılar, tarih ve hadis kitaplarını biraz karıştırsaydılar ve hakikat peşinde olsaydılar, doğru bildikleri birçok ahkâm ve fetvaları değiştirirlerdi.

Ben, bu naçiz çalışmamla Ehlisünnet ve'l-Cemaat kardeşlerimi tarih kitaplarında yazan bazı hakikatlerden haberdar etmek istiyorum. Mümkün olduğunca kısa bir şekilde hakkı ortaya koyup, batılı ortadan kaldırmaya çalışacağım. Bu çalışmamın, Müslümanlar arasındaki ihtilaf ve farklılıklara bir derman olmasını ve yine birlik ve beraberlik için faydalı olmasını umuyorum.

Tanıdığım kadarıyla Ehlisünnet ve'l-Cemaat mensupları mutaassıp değiller. Hz. Ali ve diğer Ehlibeyt'i seviyor, onlara karşı saygı duyuyorlar. Ancak bununla birlikte Hz. Ali (a.s) ve Ehlibeyt'in düşmanlarını da seviyor ve onlara saygı duyuyorlar. Ehlibeyt düşmanlarına itaat ediyor ve "Hepsi Resulullah'tan öğrenmişler" diyorlar. Bu hâliyle Ehlisünnet ve'l-Cemaat, iki önemli esası göz ardı ediyor:

1-Allah dostlarını sevmek

2-Allah düşmanlarına düşman olmak.

Onlar herkesi seviyorlar; Hz. Ali'ye (a.s) rahmet diledikleri gibi, Muaviye'ye de rahmet diliyorlar. Onlar, çok gösterişli, alımlı çalımlı olan "Ehlisünnet ve'l-Cemaat" ismine aldanmışlar ve bu ismin altında nelerin yattığını bilmiyorlar. Arap siyasetçilerinin bu ismi ne hileler üzerine yaydıklarını göz ardı ediyorlar.

Eğer bir gün, Ali b. Ebu Talib'in (a.s) Peygamber'in sünnetinin canlandığı ve Peygamber'in ilim şehrinin kapısı olduğunu ve sahabenin de her konuda ona muhalefet ettiğini anlasalar, o zaman şimdiki durumlarından vazgeçerler ve ciddi bir şekilde bütün bu meseleleri incelerlerdi. İşte o zaman görürdük ki gerçek Ehlisünnet, Peygamber efendimizin (s.a.a) ve Hz. Ali'nin (a.s) Şiîleridir.

Sonuç olarak, bizim bu büyük hileleri ve oyunları açığa çıkarmamız gerekiyor. Bu hileler Peygamber efendimizin sünnetini, cahiliye bidatlerine çevirdi; Müslümanların başıboş kalmalarına, dinden sapmalarına ve dağılıp ihtilafa düşmelerine neden oldu. Böylelikle her grup diğerini kâfir sayıp bir iç savaşa girişti. Bu çekişmeler ise Müslümanların fen ve ilim yönünden geri kalmalarına neden oldu.

İş öyle bir yere dayandı ki, Müslümanların toprakları işgal edildi, zulme uğradılar. Diğer medeniyetlerde de Müslümanların ezilme ve küçük görülme sebebinin altında yine bu büyük oyunlar yatmaktadır.

Şia ve Sünnî'nin manası hakkında bu kısa incelemeden sonra şunu bilmek gerek: Kesinlikle Şia, Peygamber'imizin (s.a.a) sünnetine muhalif manasında değildir. Bazıları, "Biz Ehlisünnetiz" derken sanki "Bizim dışımızdakiler sünnete muhalifler!" demek istiyorlar. Şia hakkında böyle düşünülemez. Çünkü Şiîlerin inancına göre, asıl sünnete amel eden Şia'dır ve bu sünneti de ilim şehrinin kapısı olan Ali b. Ebu Talib'den (a.s) almışlardır. Yine Şia'ya göre, Ali'den (a.s) başkası, Peygamber'e (s.a.a) ulaşma kapısı değildir.

Biz, her zaman tarafsız bir şekilde hakikatlere ulaşmaya çalışıyoruz. Bu şekilde okuyucuyu adım adım tarihteki olaylara götürüp, delile dayalı olarak Şiîlerin sünnetin gerçek takipçileri olduğunu ispatlamaya çalışacağız. Zaten kitabın adı da buradan gelmektedir. Kitabı bitirdikten sonra kararı muhterem okuyucularımıza bırakıyoruz.

 

Müslümanları Şiî ve Sünnî Olarak İkiye Ayıran İlk Olay

Bu olay, Peygamber efendimizin (s.a.a) son anlarında sahabeye, "Bana kalem ve kâğıt getirin, sizin için öyle bir şey yazayım ki, benden sonra asla sapıklığa düşmeyesiniz!" dedikten sonra Ömer b. Hattab ile orada bulunan birçok sahabenin korkunç bir şekilde Peygamber'e karşı geldiği olaydır.[30]

Onlar tam bir taş kalplilik ve saygısızlıkla Peygamber'in sözü karşısında direndiler. Hatta "Peygamber sayıklıyor, Allah'ın kitabı bize yeter, bizim onun yazacağı şeylere ihtiyacımız yok!" diye itiraz ettiler. İbn-i Abbas bu olayı Müslümanlar için bir facia olarak nitelendiriyor. Bizler bu olaydan şu neticeyi elde ediyoruz: Müslümanların çoğu Peygamber'in sünnetini ayaklar altına almış ve "Kurân bize yeter!" demiştir. Ama Hz. Ali ve ona uyan azınlık bir grup (öyle ki, Peygamber, onları Hz. Ali'nin Şiîleri diye adlandırılmıştır) Peygamber'in (s.a.a) emrini yerine getirmiş, onun sözlerini ve fiillerini sünnet bilmiş, Kurân'a uydukları gibi sünnete de uymayı gerekli görmüşlerdir.

Kurân-ı Kerim şöyle buyurmuyor mu? "Ey iman edenler Allah'a ve Resulüne itaat edin."[31]

Ömer b. Hattab'ın tavırları bütün Müslümanlarca bilinmektedir. Ömrü boyunca Peygamber'e (s.a.a) muhalefet ettiği birçok meşhur hadislerde var. Hatta Ömer'in, bizzat kendisini Peygamber'in (s.a.a) sünnetine bağlı görmediği açık ve net olarak ortadadır.

Halife olduğu zaman Peygamber'in (s.a.a) sünnetine aykırı fetvalar veriyordu. Hatta Kurân'ın açık ve net ayetlerine rağmen aykırı fetvalar veriyor, Allah'ın helâlini haram, haramını da helal sayıyordu.[32]

Evet, Ömer'e uyan sahabenin de onun gibi olması doğaldır. Dolayısıyla geçmişte ve şimdi ona bağlı olup da onu sevenler tabii ki onun güzel (!) bidatlerini kabul ederler. İleriki konularda onların, aslında Peygamber'in sünnetine değil de Ömer b. Hattab'ın sünnetine uydukları daha net ortaya çıkacaktır.

Peygamberimizin Sünnetine Muhalefet Konusunda İkinci Olay

Sahabelerden bazılarının, Peygamber emrettiği halde Usame'nin ordusuna katılmamaları da bir diğer olaydır. Peygamberimizin bizzat kendisi bu orduyu hazırlamış ve vefatından iki gün önce herkesin bu orduya katılmasını emretmişti. Ne var ki iş öyle bir yere dayandı ki, sahabeden bazıları "Neden 17 yaşında, henüz suratında tüy bitmemiş bir çocuğu başımıza komutan ediyorsun?" diye Peygamber'e karşı geldiler. Başta Ebubekir ve Ömer olmak üzere sahabeden bazıları bu orduya katılmadılar. Hilafet işlerinin bahanesiyle Medine'de kaldılar. Hâlbuki Peygamber efendimiz, Usame'nin ordusuna katılmayanları lanetlemişti.[33]

Ali (a.s) ve onun takipçisi olan sahabeler, bu olayda da Peygamberimize (s.a.a) bağlı kalmış, iğne ucu kadar dahi ondan uzaklaşmamışlardır. Bu musibette Ali'nin (a.s), Peygamber'in (s.a.a) vasiyetlerine amel ettiğini, onun cenazesinin gusül, kefen ve defin işleriyle meşgul olduğunu görüyoruz.

Evet, o, Peygamberimizin vasiyetlerini yerine getirmekten başka bir işe girişmedi. Ama bununla birlikte sahabeden bir grubun "halife seçmek" için Benî Saide Sakifesi'ne koştuğunu biliyordu. İstese, o da hilafet için oraya koşar ve onların planlarını bozardı. Ama o, Peygamberimizin (s.a.a) vasiyetine saygı gösterip onu icra etti. Hilafet elden gitse de Peygamber'in (s.a.a) amcasının oğlu vasiyetleri ve Peygamber'in sünnetini yalnız başına yerine getirdi.

Burada Hz. Ali'nin (a.s) Peygamber'den (s.a.a) miras aldığı bu yüceliği anlayabilmemiz için biraz duraklamamız gerekir. O, sünnete amel etmek için hilafeti terk etti. Diğerleri ise hilafeti elde etmek için sünneti terk ettiler.

Ehlisünnet Karşısında Şia'nın Ortaya Çıkmasına Sebep Olan Üçüncü Olay

Bu olay, sahabenin birçoğunun Sakife'deki hilafet seçimini kabullenmesiyle başladı. Çünkü bu, açıkça Peygamberimizin (s.a.a) sünnetine muhalefettir. Zira Peygamber efendimiz veda haccından dönerken Gadir-i Hum denilen yerde, bütün sahabenin karşısında, Hz. Ali'yi (a.s) halifesi olarak ilan etti. Muhacirlerle ensar arasında ilk önce hilafet konusunda tartışma çıktıysa da sonra Peygamber'in (s.a.a) sünnetini ve emrini ayaklar altına alma, yani Ebubekir'i halife seçme konusunda birleştiler. Sonra da kolları sıvayıp hilafete muhalefet eden herkesi ortadan kaldırmaya başladılar. Hatta muhalefet edenler Peygamber'in (s.a.a) yakınları bile olsa…[34]

Bu olay da şunu göstermektir ki; sahabenin çoğu, Ebubekir ve Ömer'in görüşlerine uymayı ve Peygamber'in sünnetine muhalefet etmeyi uygun görmüşlerdir. Demek ki onlar sünnetin değil de şahsî görüşlerin takipçileriymiş. Sahabenin çok az bir kısmı ise Peygamber'in sünnetine sarılarak Ebubekir'e biat etmedi. Onlar Ali ve Şiîleri (takipçileri) idi.

Evet, İslam toplumunda bu üç olaydan sonra iki grubun kimliği ortaya çıkmış oldu. Bu gruplardan biri Peygamberimizin sünnetine saygı gösterip ona amel ediyor, diğer grup ise Peygamberimizin sünnetini ortadan kaldırmaya veya unutturmaya çalışıyordu. Sünnet yerine, bütün gücü ele geçirebilmek için insanların iştahını kabartan içtihada (kendi görüşlerine) başvuruyorlardı.

Birinci grubun, yani sünnete uyanların başında Ali b. Ebu Talib ve onun Şiîleri geliyordu. İkinci grubun, yani kendi görüşlerine uyanların başında ise Ebubekir, Ömer ve sahabenin çoğunluğu vardı. İkinci grup, Ebubekir ve Ömer'in önderliğinde var güçleriyle birinci grubun gücünü azaltmaya çalıştı. Bu grubu yok etmek için çeşitli planlar kurdu. Bu entrikalardan bazıları şunlardı:

1- Muhaliflerini İktisadî Yönden Çökertmek

Bu olayı şu tarih kitaplarında görebilirsiniz: Tarih-i Taberî, c.3, s.202; Tarih-i Yakubî, c.2, s.126.

Ebubekir ile Ömer önce Hz. Fatıma'nın (s.a) Fedek hurmalığında çalıştırdığı işçilerini kovdular.[35] Bu hurmalığın Fatıma'ya değil de Müslümanlara ait olduğunu iddia ettiler. Hâlbuki bu hurmalığı babası ona bağışlamıştı. Ne var ki Ebubekir ile Ömer, Fatıma'yı babasının mirasından da mahrum ederek "Peygamberler miras bırakmaz!" dediler. Humustan düşen payı ellerinden aldılar. Hâlbuki onlar, Peygamber ailesinin zekât ve sadaka almalarının haram olduğunu biliyorlardı.

Bütün bunların sonucunda Hz. Ali (a.s) iktisadî yönden çöküntü yaşadı. Çünkü yüksek getirisi olan Fedek hurmalığını, yine amcasının oğlunun mirasını ve Hz. Fatıma'nın hakkını gasp etmişlerdi. Humustan da onlara bir şey verilmiyordu. Bu durumda Hz. Ali (a.s), eşi Fatıma (s.a) ve çocukları, artık birilerinin onların karınlarını doyurmasına ve onları giydirmesine muhtaç duruma düşmüşlerdi.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Hz. Ali'nin (a.s) Şiîleri, azat edilmiş fakir ve yoksul kölelerdi. Dolayısıyla hâkim olan grup, onlardan korkmuyordu. Çünkü insanlar her zaman zenginlere doğru gider ve fakirleri küçümserler…

2- Muhalifleri Sosyal Yönden Çökertmek

Hakim grup Ali'nin (a.s) önderliğindeki muhalif cepheyi yok etmek için onları bulundukları konumdan düşürmeye çalıştılar. Ebubekir ve Ömer'in ilk işlerinden biri de Müslümanların doğal olarak saygı duydukları Peygamber ailesinin saygınlığını kırmaktı. Böylece Peygamber'in yakınlarından olmak, bir değer teşkil etmeyecekti.

Hz. Ali (a.s), Peygamber'in amcasının oğlu ve Ehlibeyt'in (a.s) büyüğüydü. Sahabeler arasında onu kıskanan birçok düşman vardı. Çünkü Allah onu diğerlerinden üstün kılmıştı. Kaldı ki münafıklardan da her an fırsat kollayan çokça düşmanı vardı. Fatıma (s.a), Peygamberimizin vefatından sonra ümmet arasında ondan geriye kalan tek yadigârdı. O, babası için şefkatli bir anne gibiydi. Zaten Peygamberimiz de ona "babasının annesi" der ve onu "bütün kadınların en üstünü" sayardı. Müslümanlar da ona saygı gösterir, gerek Peygamber'in ona duyduğu sevgiden, gerekse sahip olduğu üstün niteliklerden dolayı onu severlerdi. Ama Ebubekir ve Ömer, onun saygınlığını ve değerini insanların gözünde düşürdüler.

Ömer b. Hattab, Hz. Fatıma'nın (s.a) evinin önüne gelerek evin etrafına odunlar yığdı. "Eğer bu ev halkı Ebubekir'e biat etmezse, evi ateşe vereceğim" diye yemin ediyordu. İbn-i Abdi Rabbih, bu konuda şöyle yazar: Ali (a.s), Abbas ve Zübeyr, Fatıma'nın (a.s) evinde oturmuşlardı. Ebubekir, Ömer b. Hattab'ı biat etmeleri için onların üzerine yolladı. "Eğer biat etmezlerse onlarla savaş!" dedi. Ömer evi yakmak için ateş ve odunla geldi. Fatıma (s.a), Ömer'e "Ey Hattab'ın oğlu! Evimizi yakmaya mı geldin?" diye sorunca Ömer, "Evet, ümmetin gittiği yoldan gitmezseniz yakacağım!" dedi.[36]

Ehlisünnet'in sahih kitaplarında yazdığı gibi eğer Fatıma, kadınların en üstünü ise; onun evlatları Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileri ve Peygamber'in gülleri iseler; tüm bunlara rağmen Ömer onlara ihanet edip onları küçük düşürüyorsa ve Ebubekir'e biat etmedikleri takdirde evlerini yakacağına dair yemin ediyorsa, o zaman kimin Ali b. Ebu Talib'e sevgi ve saygısı olabilir ki? Zaten sahabenin çoğu ona düşmandı. Bildiğiniz gibi, Peygamber'den (s.a.a) sonra muhalif grubun rehberi olmuş ve dünya malından elinde insanları kendine çekecek hiçbiri şeyi kalmamıştı.

Buharî, kendi sahihinde şöyle yazar: "Fatıma, Ebubekir'den babasının mirasını istedi ve şöyle dedi: "Allah Resulü bana, Allah'ın ona sunduğu Medine'deki Fedeği ve Hayber'deki humustan kalan mallardan bir şeyler verdi." Ebubekir, Fatıma'ya (s.a) hiçbir şey vermek istemedi. Hz. Fatıma, Ebubekir'e kızdı ve dünyadan gidinceye dek onunla konuşmadı. Peygamber'den sonra altı ay yaşadı. Vefat ettiği zaman Hz. Ali (a.s) onu geceleyin defnetti. Ebubekir'e haber vermedi. Namazı da kendi kıldı."[37]

Hâkim grup, Hz. Ali'yi (a.s) ekonomik ve sosyal yönlerden oldukça zayıflattı. İnsanların gözünden düşürdü. Halk, Hz. Fatıma'nın vefatından sonra artık ona saygı göstermiyordu.

Buharî, "istenkere alâ vucûhi'n-nâs" cümlesini kullanmıştır. Bu da Peygamber (s.a.a) ve Hz. Fatıma'dan (a.s) sonra Hz. Ali'nin (a.s) nasıl bir kin ve düşmanlıkla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Belki de iş öyle bir yere varmıştır ki, Hz. Ali, sahabenin arasında giderken onunla alay ediyor ve ona küfür ediyorlardı. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) onların yüzüne bakmak istemiyordu.

Biz bu bölümde Hz. Ali'nin hayatını ve mazlumiyetini anlatmak istemiyoruz. Amacımız, sadece acı gerçeği açıklığa kavuşturmaktır. O gerçek ise, sünnetin bayraktarı ve ilim şehrinin kapısının yalnız kalışıdır. Kendi görüşlerine uyarak Peygamber'in sünnetini ayaklar altına alan ve sahabenin çoğunun desteğini alan bir grup karşısında tek başına kalan hakiki sünnet bayraktarı Hz. Ali'nin yalnızlığı...

3-Muhalifleri Siyaset Meydanından Uzaklaştırmak   

Hâkim grup, muhaliflerini ekonomik ve sosyal yönden zayıflatmakla yetinmeyip siyasî olarak da onların inzivaya çekilmesini sağlamaya çalıştı. Hz. Ali'yi (a.s) devletin hiçbir makamına oturtmadılar. Ona hiçbir sorumluluk vermediler. Ömür boyu Peygamber'e (s.a.a) karşı savaş açmış Ümeyye oğullarının, Peygamber tarafından serbest bırakılmış kölelerinden dahi faydalanırlarken Ebubekir, Ömer ve Osman, 25 yıl süren hilafetleri döneminde Hz. Ali'yi (a.s) hiçbir siyasî faaliyete karıştırmadılar. Siyasî sorumluluk almış olan sahabelerden bazıları servet biriktirip Müslümanların malını yağmalarken Hz. Ali (a.s) Yahudilerin hurma ağaçlarını sulayarak zahmet ve sıkıntılarla ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyordu.

İşte bu şekilde ilim kapısı, ümmetin en bilgilisi ve sünnetin koruyucusu evinde hapis olmuştu. Birkaç mustazaf dışında kimse onun kıymetini bilmedi. Bu birkaç kişi ona tabiydiler. Onun gösterdiği yolda gidiyor ve onu yalnız bırakmıyorlardı.

İmam Ali (a.s), kendi halifeliği zamanında insanları Kurân'a ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine geri çevirmeye çalışıyorduysa da fayda vermiyordu. Çünkü onlar Ömer b. Hattab'ın içtihatlarına uyuyorlardı. Biz bütün bu gerçeklerden şu neticeyi alıyoruz: Ali (a.s) ve onun Şiîleri, Peygamber'in sünnetine bağlıydılar. Sünneti yaşatmak için çalıştılar ve hiçbir zaman onu terk etmediler. Ümmetin diğer kişileri ise Ebubekir, Ömer, Osman ve Ayşe'nin bidatlerine uydular. Sonra da bu bidatleri "güzel bidatler" (sünnet-i hasene) diye adlandırdılar.[38]

Bular sadece bir iddiadan ibaret değil; bütün Müslümanların icma ettikleri, sahih kitaplarında yazdıkları ve her insaflı araştırmacının kabul edeceği hakikatlerdir.

İmam Ali (a.s), Kurân'ı ve onun bütün hükümlerini biliyordu. Kurân'ı ilk toplayan da odur. Buharî de bu konuyu onaylamaktadır. Hâlbuki Ebubekir, Ömer ve Osman, Kuran'ı ezbere bilmedikleri bir yana, onun hükümlerini bile hiç bilmiyorlardı.[39]

Tarihçiler Ömer'in hayatı boyunca 70 kez şu sözü tekrarladığını yazarlar: "Eğer Ali (a.s) olmasaydı, ben helak olurdum." Ebubekir de şöyle demiştir: "Allah beni Ali'siz yaşatmasın!" Osman'ı da ne siz sorun, ne ben söyleyeyim!

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Ömer b. Hattab'ı "ilham olunmuş" olarak kabul etmiş, sahabenin en bilgililerinden olduğuna inanmış ve bazen de en bilgilisi saymıştır. Öyle ki sahih kitaplarında Peygamberimizin (s.a.a) içecek artığını Ömer'e verdiğini rivayet etmiş, bunu da ilim olarak tefsir etmişlerdir. Hâlbuki Ömer'in kendisi Peygamber'in (s.a.a) sünnetinden birçok şeyi bilmediğini ve onları öğreneceği yerde çarşı pazarda alışverişle meşgul olduğunu itiraf etmiştir.

Buharî, kendi Sahih'inde, "Peygamber'in sünneti gayet açıktı; onu görmeyen ve İslam'ın meselelerini bilmeyen yoktu!" diyenlere karşı şöyle bir rivayeti delil olarak getirmiştir: "Ebu Musa, Ömer'in evine girmek için izin istedi. O sırada Ömer bazı işlerle meşgul idi. Bu yüzden Ebu Musa içeri girmeyip geri döndü. Ömer de yanındakilere, "(Az önce) işittiğim Abdullah b. Kays'ın (Ebu Musa) sesi değil miydi? Eğer o ise bırakın gelsin!" dedi. Bunun üzerine Ebu Musa'yı geri çağırdılar. Ebu Musa geldiğinde ("İzin verilmediğin halde neden gittin? İçeri girebilirdin" anlamında) "Neden böyle yaptın?" diye sordu. Ebu Musa, "Biz (Peygamber zamanında) böyle emrolunduk" deyince Ömer, "Ya bana bir şahit getirirsin ya da başına hiç ummadığın bir iş getiririm!" diye tehdit etti. Bunun üzerine Ebu Musa ensarın yanına giderek onlardan bir şahit istedi. Ensar, "Sadece gençlerimiz şahitlik yapmak için gelebilir" dedi. Ebu Said Hudrî ayağa kalkarak "Evet, bize böyle emredilmişti" diye cevap verdi. Ömer bu sözü duyunca, "Ben bunu Peygamber'den ne duymuş, ne de görmüştüm; o zamanlar pazarlarda alışverişle meşguldüm!" dedi.[40]

Bu rivayette birkaç ilginç nokta var:

1-Başkasının evine girerken izin istemek, Peygamber'in (s.a.a) sünnetinde açık ve nettir. Küçük-büyük herkes bunu biliyordu. İnsanlar Peygamber'in (s.a.a) huzuruna varmak istediklerinde önce izin alırlardı. Bu, İslam'ın edep ve iftiharlarındandır.

Bu rivayetten anlaşıldığı kadarıyla Ömer b. Hattab'ın özel korumaları vardı ve izinsiz kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Ebu Musa üç kez izin istemesine rağmen ses çıkmayınca geri döndü.

Anlaşılan Ümeyye oğullarından olan dostları ve takipçileri, Ömer'i Peygamberimizden de daha üstün göstermeye çalışmışlar ve bu amaçla Ömer'in sokakta uyuduğunu, hiç koruması olmadığını, onun ağzından "Adaletle davrandım, derken uyuyakaldım!" sözünü söylediğini uydurmuşlar. Güya Ömer, Peygamberimizden daha adilmiş. Çünkü Peygamberimizin koruması varmış. Yoksa "Adalet Ömer'le birlikte öldü!" neden desinler ki?

2-Bu rivayet Ömer'in ne kadar kaba olduğunu ve Müslümanlara sert davrandığını göstermektedir. Sahabenin önde gelenlerinden olmasına rağmen Peygamber'in hadisini getirmek zorunda kalan Ebu Musa'ya, Ömer şöyle demiştir: "Allah'a ant olsun ki doğru söylediğine dair şahit getirmezsen sırtına ve karnına kırbaç vururum!"[41]

Ebu Musa'nın, sırf Peygamber'den (s.a.a) bir rivayet nakletti diye insanların önünde yalancılıkla suçlanması ve dövülmekle tehdit edilmesi doğru mudur? Öyle ki, şahit getirdikten sonra Ebu İbn-i Kâb, Ömer'e, "Ey Hattab'ın oğlu, sakın ola Allah resulünün dostlarına eziyet etmeyesin!" demişti.[42]

Ben bu hadisten, Ömer'in birçok işte nefsine uyduğu sonucunu çıkarıyorum. O ne zaman Allah'ın kitabı ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetinden bahsetseler öfkeleniyor, tehditler savurmaya başlıyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, sahabenin çoğu hakikatleri gizleyip dile getirmediler. Tıpkı Ammar b. Yasir'in teyemmüm konusunda Ömer'le olan muhalefeti gibi… Ömer, onu tehdit ettiğinde Ammar, "Eğer bu hadisi söylememi istemiyorsan, söylemem!" diye cevap vermişti.[43]

Ömer'in, Peygamberimizin hadislerinin açıklanmaması için sahabeyi engellediğine dair elimizde birçok delil vardır. Bu durum, Ebubekir'in zamanında başlamış, kendi hilafeti döneminde daha kararlı bir şekilde uygulanır hâle gelmişti. Peygamberimizin yazılıp derlenmiş hadislerini yakarak bu hadislerin nakledilmesini yasaklamış, yine sahabeden bazılarını bu uygulamaya muhalefet ettikleri için cezalandırmış veya zindana attırmıştı. Zikir Ehline Sorun adlı kitabımızda bu konuyu geniş bir şekilde işledik. Bu konuda geniş bilgi için adı geçen kitabımıza müracaat edebilirsiniz.

Ömer'den önce Ebubekir, Ömer'den sonra Osman da aynı şeyi yapmışlardı. Öyleyse nasıl oluyor da bize halifelerin sünnete göre amel ettiğini söylüyorlar? Oysaki Peygamberimizin sünneti bu halifeler tarafından yakılmış ve gizli tutulmuştu.

3-Bu hadisten Ömer'in sürekli olarak alışverişle meşgul olduğunu ve Peygamberimizin yanına sıkça uğramadığını anlamaktayız. Bundan dolayı herkesin duyduğu, hatta çocukların dahi bildiği konuları o bilmiyordu. Bu sözümüzün dayanağı şudur ki; Ebu Musa, ensardan şahit istediğinde onlar, "Gençlerimiz sana şahitlik yaparlar!" diye karşılık verdiler ve yaşça en küçük olan Ebu Said Hudrî ayağa kalkarak bu sözü Peygamber'den (s.a.a) duyduğuna dair şahitlik etti.

Ömer'in hilafet makamına oturduğu halde Peygamber sünnetinden en basit şeyleri dahi bilmemesi, başlı başına kusurdur. Çünkü çocuklar dahi bunları biliyorlardı. Peygamber'in (s.a.a) şu hadisi karşısında Ömer'in durumu nedir acaba? Peygamberimiz şöyle buyurdu: "İnsanlar arasında kendisinden daha bilgili biri olduğunu bildiği halde önderlik yapmak isteyen kişi Allah'a, Peygamber'e ve müminlere hıyanet etmiştir."

Ama Ömer b. Hattab bu sözlere nerden kulak asacak? Peygamber hayattayken dahi bu sözleri ayaklar altına alarak kendine içtihat etme hakkı veriyordu. Bazı konularda sahabenin delilleri karşısında kendi cahilliğini itiraf ediyor ve şöyle diyordu: "Ey Ömer, bütün insanlar, hatta perde arkasındaki kadınlar dahi senden daha bilgililer!" Bazen "Eğer Ali olmasaydı Ömer helak olurdu!" diyor, bazen de "Pazarda alışveriş yapmaktan Peygamber'in hadislerini dinleyemedim!" şeklinde itiraflarda bulunuyordu.

Eğer Ömer sünneti işitip öğrenmekten geri kalmışsa, Kurân'ı dinlemekten daha çok geri kalmıştır. Bir keresinde en meşhur Kuran hafızlarından olan Ubey b. Kâb ile ihtilafa düşmüş, ona, "Yanlış okuyorsun, ben şimdiye kadar bu ayeti duymamıştım" demiş, o da cevap olarak, "Ey Ömer, ben her zaman Kurân ile oturup kalkıyordum, sen ise alışverişle meşguldün!" demiştir.[44] Ayrıca yaşı henüz otuza varmamış olan Hz. Ali'yi gördüğünde, "Ali olmazsa Ömer helak olur!" diyordu.

Ömer, minberde vaaz verirken camiin en sonlarından bir kadın ayağa kalkmış, bütün cemaatin içinde kadınların mihriyesi konusunda Kurân'dan delil getirerek itirazda bulunmuş, bunun üzerine Ömer, "Ey Ömer, bütün insanlar, hatta perde arkasındaki kadınlar bile senden daha bilgililer!" diye bilgi düzeyi hakkında itirafta bulunmuştu. Aslında o, bu itiraflarıyla hakkı kabul etmek yerine cahilliğini örtbas etmeye, kendini insanlara mütevazıymiş gibi göstermeye çalışıyordu. Onun bu davranışlarına bugün dahi insanların çoğunun kandığını görüyoruz.

Ömer, içindeki bu ukdeden dolayı Peygamber'in sünnetini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Kendi görüşlerine uyup Kurân'a ve sünnete muhalefet ediyordu.

Ömer'in hayatını inceleyenler, Peygamber efendimizin bi'setinden sonra Ömer'in, yaklaşık olarak vaktinin yarısını veya daha azını onunla geçirdiğine dair bilgilere rastlar. Bu konuda Ömer'in kendisi şöyle diyor: "Ben ve ensardan bir komşum Benî Ümeyye b. Zeyd mahallesinde oturuyorduk. Onunla birer gün arayla Peygamber'i görmeye gidiyorduk. Ben döndüğüm zaman o günün haberlerini, nazil olan vahyi ona söylüyordum. O da döndüğü zaman aynını yapıyordu."[45]

"Bir gün arayla Peygamber'in yanına gidiyorduk" demesi, evinin mescide uzak olduğunu gösterir. Bundan dolayı hayatını ikiye bölmüştür: Bir gün Peygamber'i görmek için, bir gün de istirahat etmek için. Böylece kendisine zahmet vermiyordu, çünkü evi uzaktı!  Ya da evi yakındı, ama o diğer günler pazara, alışverişe gidiyordu.

Eğer onun "Pazarda alışveriş yapmak beni Peygamber'in hadislerini dinlemekten alıkoydu" sözünü göz önünde bulundurursak ve yine Ebu Musa Eşarî ile olan hikâyesiyle Ubey b. Kâb'ın Ömer'e "Ey Ömer, ben Kurân ile haşır-neşirken sen alışverişle meşguldün!" şeklindeki sözünü bir arada inceleyecek olursak, vaktinin çoğunu Peygamberimizin yanında harcamadığı ortaya çıkar.

Hatta o, bütün Müslümanların bir araya geldiği önemli günlerde dahi orada bulunmazdı. Bu yüzden de alışveriş nedeniyle Allah'tan gafil olmayan sahabelere "Allah Resulü Ramazan ve Kurban bayramlarında ne okurdu?" diye sorardı.

Müslim, kendi Sahih'inde, iki bayram namazı konusunda Ubeydullah b. Ömer'den şöyle rivayet eder: Ömer b. Hattab, Ebu Vakıd Leysî'ye, "Peygamber (s.a.a) Ramazan ve Kurban bayramlarında ne okurdu?" diye sordu. O da "Gaf ve Kıyamet surelerini okurdu" diye cevap verdi.[46]

Ebu Vakıd Leysî'nin bizzat kendisinden de aynı rivayet şu şekilde nakledilmiştir: "Ömer b. Hattab bana 'Peygamber Ramazan ve kurban bayramlarında ne okurdu?' diye sordu. 'Ben de Kıyamet ve Gaf suresini okurdu' dedim."

Ubeydullah ve Ebu Vakıd Leysî'nin Ömer'in, bayramlarda Peygamber'in ne okuduğunu bilmediğine dair şahitlikleri ile Ubey b. Kâb'ın Ömer'in alışverişle meşgul olmaktan Kurân ve sünneti öğrenemediğine dair sözü bir araya gelince Ömer'in neden kafasına göre fetva verdiği anlaşılıyor. Böylece âlimler, Ömer'in cünüp insana "Su bulamadıysan namaz kılma!" diye fetva vermesini daha iyi anlamış oldular. Zira teyemmümün hükümleri Kurân ve sünnette geçmesine rağmen o bu konuya cahildi.

Beyhakî, kendi Sünen'inde, deliliyle birlikte der ki: Ömer, Peygamber'e (s.a.a) "Ölen bir kimsenin büyük babası ve birkaç kardeşi hayatta olursa bunlar arasında miras nasıl paylaştırılır?" diye sorunca Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle cevap verdi: "Bunu neden soruyorsun? Korkarım ki bu sorunun cevabını bilmeden öleceksin!" Said b. Museyyib der ki: Ömer öldüğünde bu sorunun cevabını bilmiyordu.

Eğer Ömer haddini aşmayarak yeterince ilim elde etseydi, Müslümanların çok daha hayrına olurdu. Ama o Allah'ın ve Peygamber'in hükümlerine uyması gereken yerde hac mutası, nisa mutası ve müellefetü'l-kulûb gibi helallerini haram, haramlarını da helal etti. Bir mecliste üç kere boşamayı boşanma sebebi yaptı ve Müslümanların özel işlerini araştırmayı helal saydı. Ve daha nice meseleler…[47]

Bu sebepten dolayı Ömer ve arkadaşı Ebubekir, daha ilk günden Peygamber'in (s.a.a) sözlerinin anlatılmasını yasakladılar. Hadislerin toplanıp yazılmasına izin vermediler. Hatta işi sahabenin toplamış olduğu hadisleri yakmaya kadar ilerlettiler.

Bu yaptırımların birkaç nedeni vardı:

1-Peygamber efendimizin Ali (a.s) ve ailesi hakkında söylediği sözleri kimse duymamalıydı.

2-Kendi görüşlerine ve siyasetlerine aykırı düşen Peygamber (s.a.a) sünneti gizli kalmalıydı.

3-Ömer, Peygamber'in (s.a.a) sünnetini çok az biliyordu. Dolayısıyla hadisleri yok ederek kendi cahilliğini gizlemiş olacaktı.

Ahmed b. Hanbel, İbn-i Abbas'tan şöyle nakleder: Ömer b. Hattab namazda şüphe hükümlerini bilmiyordu. "Oğlum, sen Peygamber'den veya herhangi bir sahabeden namazda şüphe edilince ne yapılması gerektiğini hiç duydun mu?" diye sordu.[48]

Gerçekten de Müslümanların halifesinin namazda şüphe etmenin hükümlerini bilmiyor olması ve onu genç bir sahabeden öğrenmek istemesi şaşılacak bir şey, değil mi? Hâlbuki bu, cahillerin bile bildiği bir konudur.

Bundan daha ilginci ise şudur: Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Ömer'i sahabenin en bilgilisi olarak bilir. Eğer herkesten daha bilgili olan biri böyleyse diğerlerini hoş karşılayıp bir şey sormamak lazım. Evet, sahabeden bazıları Ömer'in menfaatlerine ters düşmeyecek şekilde ona muhalif olabiliyorlardı. Ebu Musa ile Ubey b. Kâb'ın içinde bulunduğu rivayette daha önce anlattığımız gibi Ömer, bu muhalefetler karşısında sözünden cayarak alışverişten dolayı cahil kaldığını sanki bir faziletmiş gibi itiraf ediyor. Ömer'in bu sözü nerde, Ali'nin (a.s) şu sözü nerde? Hz. Ali şöyle buyuruyor: "Ben her gün iki kez Peygamber'le özel olarak görüşüyorum; bir sabah, bir de akşam vakti."

Bu özel görüşmeler gün boyu olan birlikteliklerinin harici görüşmelerdi. Gün içerisinde diğer insanlarla beraber Hz. Ali de Peygamber'in huzuruna çıkıyordu. Hz. Ali (a.s) insanlar arasında Peygamber'e en yakın olan kimseydi ve herkesten daha çok Peygamber'e bağlıydı. Doğduğu günden itibaren Peygamber ona özel ilgi gösterirdi. Onu Peygamberimiz büyüttü. Büyüdüğünde de Peygamber'in yanından ayrılmıyordu. Hatta ilk vahyin nazil olduğu mağarada dahi Peygamber'in yanına gidip geliyordu. Adeta o, nübüvvet şerbetinden kana kana içmiş ve daha ilk günlerden Peygamber'in terbiyesiyle yetişmişti. Peygamber'in sünnetine ondan daha layık kim olabilir? Kin güdenler hakka dönseler, hakikatlere insafla ve mertçe yaklaşsalar, Ali'nin (a.s) karşısında kimin sözü olabilir ki?

Hz. Ali (a.s) ve Şiîlerinin (takipçilerinin) sünnetin nişaneleri olduğuna dair en büyük delil bunlardır. Ama diğerleri sünnetten bu şekilde faydalanmamış ve bu yolda bir mesafe kat etmemişlerdir. Onlar Peygamber'in sünnetinden çok çok uzaktadırlar. Buna rağmen bilgisizlikten dolayı kendilerine Ehlisünnet diyorlar.

Biz Allah'ın izniyle ileriki konularda olayları daha geniş bir şekilde ele alacağız. Çünkü Allah-u Taâla şöyle buyurmaktadır:

"Ey inananlar, Allah'tan korkun da sözün doğrusunu söyleyin. Söyleyin ki (Allah da) işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, pek büyük bir başarıya erer."[49]


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Peygamber'in Sünnetini Bilmiyor

Saygıdeğer okuyucu; bu başlığa şaşırmayın. Çünkü Allah'a şükürler olsun ki siz doğru yoldasınız ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için uğraşıyorsunuz. Öyleyse gereksiz taassupları bir kenara bırakın ve şeytanın hilelerine kanmayın. Bu hilelerin ve inadın sizin hedefinize ve ebedî cennete ulaşmanıza engel olmasına izin vermeyin.

Daha önce de söylediğimiz gibi kendilerine Ehlisünnet ve'l-Cemaat diyenler, dördüncü halifeyi kabul etmektedirler. O halifeler Ebubekir, Ömer, Osman ve Hz. Ali'dir (a.s). Bunlar herkesin bildiği şeyler. Ancak acı gerçek şu ki; yine bu Ehlisünnet, Hz. Ali'yi (a.s) uzun yıllar dört halifeden biri olarak tanımıyor, hatta halifeliğini gayri meşru olarak biliyordu. Çok sonraları onu dördüncü halifeden biri olarak saydılar ki, bu da tam olarak hicretin 230. yılında Ahmed b. Hanbel'in zamanında olmuştur.

Şiî olmayan sahabeler, halifeler, padişahlar ve emirler Ebubekir'den tutun Abbasî halifesi Mutasım'ın zamanına kadar Hz. Ali'nin hilafetini kesinlikle kabul etmediler. Hatta minberlerde Hz. Ali'ye lanet okunurdu. Onu Müslüman olarak dahi görmezlerdi. Çünkü hiçbir Müslüman'a minberlerde lanet okunmaz.

Ebubekir ve Ömer'in, Hz. Ali'yi siyaset meydanından nasıl uzaklaştırdıklarını gördük. Osman ise başa geldiğinde diğerlerinden daha çok ona saygısızlık etti. Öyle ki Hz. Ali'yi (a.s) tıpkı Ebu Zer gibi sürgüne göndermekle tehdit ediyordu. Muaviye başa gediğinde ise Hz. Ali'ye (a.s) lanet etme konusunda çok çaba göstererek insanları bu işe emretti. Emevî halifelerinin hepsi, bütün köy ve şehirlerde Muaviye'nin bu sövme geleneğini 80 yıl boyunca devam ettirdiler.[50]

Hz. Ali Şiîlerine karşı bu lanet ve kin dolu yaklaşım ise 90 sene sürdü. Öyle ki, Abbasî halifesi Mütevekkil, 240 yılında Hz. Ali ve Hz. Hüseyin'in (a.s) kabirlerinin yıkılmasını emretti. Yaşadığı dönemde kendisine müminlerin emiri diye hitap edilen Velid b. Abdülmelik, Cuma hutbesinde halka hitaben şöyle dedi: "Peygamber'in, Hz. Ali'ye dönerek 'Ey Ali, sen bana Harun'un Musa'ya olduğu nispettesin' dediği bu hadis doğrudur, fakat tahrif edilmiştir. Aslında Peygamber şöyle buyurmuştur: 'Ey Ali, sen bana Karun'un Musa'ya olduğu nispettesin.' Dolayısıyla bu hadisi duyanlar yanlış duymuşlardır."[51]

Mutasım'ın zamanında mürtetler ve Allah'ı inkâr edenler çoğalmışlardı. İslam âlimleri ise onlarla kıyasıya mücadele içindelerdi. Hülefa-i Raşidîn zamanı artık geçmiş, insanlar önemsiz işlerle meşgul olmaya başlamıştı.

Ahmed b. Hanbel, Kurân'ın kadîm (ezelî) olduğu inancındaydı. İnsanlar yöneticilerin inancını taşıyor, Kurân'ı mahluk olarak görüyorlardı. Ahmed b. Hanbel, Mutasım'ın korkusundan bu inancından kurtuldu ve böylece meşhur oldu. Mütevekkil'in zamanında ise hadisçilerin[52] en gözdesi hâline geldi. İşte bu dönemde Hz. Ali'yi diğer üç halifeye ekleyerek onu dördüncü halife olarak kabul ettiler ve hülefa-i raşidînden sayarak saygıyla anmaya başladılar. Belki de Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali hakkında okuduğu sahih rivayetlerden etkilenmişti. Bu rivayetler halifelerin hoşuna gitmese de yok edilmedi.

Ahmed b. Hanbel şöyle diyor: "Peygamber'in sahabeleri arasında, Hz. Ali hakkındaki hasen senetli hadislerin hiçbiri, hiçbir sahabe hakkında elimize ulaşmamıştır." Böylece Ahmed b. Hanbel, o zamana kadar Hz. Ali'yi halife statüsünde görmeyenler arasında onun hilafetini doğru ve muteber saydı.

Deliller

Tabakat-ı Hanabile'de (Ehlisünnet'in meşhur kitaplarından) İbn-i Ebi Ye'la, kendi senediyle Verize-i Hamesî'nin şöyle dediğini nakleder:

"Ahmed b. Hanbel'in yanına gittim. O dönemler Ahmed b. Hanbel, Ali'yi (r.a) raşid halifelerin dördüncüsü olarak kabul ediyordu.[53] Ona dedim ki: Ey Ebu Abdullah! Senin bu yaptığın Talha ve Zübeyr'e karşı bir tutumdur!

Ahmed b. Hanbel: Bu ne biçim söz? Biz niye onlarla savaşalım? Onun adını niye analım, dedi.

Dedim ki: Allah seni hidayet etsin. Sen hilafeti dörde çıkardığın, Ali'yi itaati vacip bir imam olarak gördüğün ve geçmişteki imamların hakkını ona geri verdiğin zaman biz direkt olarak sahabeyle karşı karşıya gelmiş oluyoruz!

Ahmed b. Hanbel: Neden bu işi yapmayayım, diye sordu.

Ben de dedim ki: Ömer'in oğlu Abdullah'ın söylediği hadisten dolayı…

Ahmed b. Hanbel dedi ki: Ömer, oğlundan daha üstündür. Çünkü o, Ali'nin Müslümanların halifesi olmasına razıydı ve ona şurada yer vermişti. Bu yüzden de Ali kendisini müminlerin emiri olarak adlandırmıştı. Ben nasıl olur da ona müminlerin emiri değil, derim?

Ahmed b. Hanbel'in verdiği cevaptan sonra onunla konuşmamı yarıda kestim ve oradan ayrıldım."[54]

Bu konuşmalardan çıkaracağımız sonuç şudur: Demek oluyor ki Ehlisünnet, Ahmed b. Hanbel'in dönemine kadar Hz. Ali'yi meşru bir halife olarak kabul etmiyordu. Açıktır ki Ahmed b. Hanbel isimli bu muhaddis, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in önderi ve sözcüsü idi. Onlar Ali'nin (a.s) hilafetini kabul etmiyor, Ehlisünnet'in fakihi olan Abdullah b. Ömer'in delillerine dayanıyorlardı.

Kurân'dan sonra en muteber kitap olarak tanıdıkları Sahih-i Buharî'de de bu hadis geçmektedir. O halde Ehlisünnet, bu kaynağa dayanarak Ali'nin (a.s) hilafetini de resmen tanımamalıydı.

Biz bu rivayete Zikir Ehline Sorun adlı kitabımızda da yer vermiştik. Ama herkesin bilgi sahibi olması için tekrar değiniyoruz.

Buharî, Sahih'inde, Abdullah b. Ömer senediyle şöyle rivayet etmiştir: "Biz, Peygamber zamanında insanların birbirlerine karşı üstünlüklerinden söz ediyorduk. Üstünlük sıralamasına göre önce Ebube-kir'i, sonra Ömer b. Hattab'ı, sonra da Osman b. Affan'ı söylerdik. Allah onlardan razı olsun."[55]

Buharî, adı geçen kitabında bu rivayetten daha açık bir rivayete de yer vermiştir. Zira Abdullah b. Ömer şöyle diyor: "Biz, Peygamber zamanında hiç kimseyi Ebubekir'le eş tutmuyorduk. Ondan sonra Ömer'i, sonra Osman'ı üstün biliyorduk. Sonra da Peygamber'in diğer sahabelerini üstün bildik ve hepsini eşit gördük."[56]

Yukarıdaki rivayetlere dikkat edersek, içinde ne Peygamber'in bir görüşü var, ne de Peygamber'in ahlakına uygun bir yaklaşım. Zira yukarıdaki rivayet tamamıyla Abdullah b. Ömer'in Hz. Ali'ye olan düşmanlığının bir ifadesinden ibarettir. Ehlisünnet de mezhebini bu temel üzere inşa etmiştir.

Ümeyye oğullarına gelinince; onlar da bu ve benzeri rivayetlere dayanarak Hz. Ali'ye küfretmeyi caiz görmüşlerdir. Muaviye zamanından Mervan b. Muhammed b. Mervan zamanına, yani hicrî 132 yılına kadar minberlerde Hz. Ali'ye lanet okunurdu. Ali Şiîlerini ve bu tür siyasetlerine ters düşen kimseleri acımadan öldürürlerdi.[57]

Abbasîlerin başa geçmesiyle Ebul Abbas Seffah dönemi olan hicrî 132 yılından Mütevekkil'in dönemi olan hicrî 247 yılına kadar Ali ve takipçilerine olan düşmanlık farklı yöntemlerle ve farklı şekillerle yine devam etti. Zira Abbasîler, Peygamber ailesi ve Şiîleri adına hilafeti ele geçirdiklerini savunuyorlardı. Siyasî çıkarlarından dolayı minberlerde lanet okumasalar da, özel toplantılarında Ümeyye oğullarından daha ileri gidiyorlardı.

Onlar tarihte yaşanan olaylardan gereken dersi almışlardı ve bu yüzden Ehlibeyt'in mazlumiyetini halka anlatarak bunu bir kalkan olarak kullandılar. Kurnaz bir taktikle gelişen olaylardan kendi lehlerine faydalanmaya çalıştılar. Kendilerini Ehlibeyt imamlarına (a.s) yakın göstererek halkın ayaklanmasını önlemeye çalışıyorlardı.

Harun oğlu Memun, İmam Rıza'ya (a.s) aynen bu taktikle yaklaşmış, tahtını sağlama aldıktan sonra ayaklanmaları bastırıp, tam rahatladıktan sonra imamlara ve onların Şiîlerine tekrar zulüm ve hakaret etmeye başlamıştı. Tıpkı Hz. Ali'ye düşmanlığıyla tanınmış Abbasî halifesi Mütevekkil gibi… Zira Mütevekkil de kendi döneminde İmam Ali ve İmam Hüseyin'in (a.s) türbelerini ateşe vermişti.

Bu delillerden dolayıdır ki bizler, Ehlisünnet'in, Ahmed b. Hanbel zamanına kadar Hz. Ali'ye ve hilafetine pek sıcak bakmadığını savunduk.

İlk olarak Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali'yi halife olarak tanırken hadis ehli bunu kabul etmedi. Çünkü onlar Abdullah b. Ömer'e tâbi idiler. Ahmed b. Hanbel'in verdiği bu kararın insanlar tarafından kabul görmesi uzun bir zaman aldı. Hanbelîler, Ahbed b. Hanbel'in bu kararından dolayı kendilerini Ehlibeyt dostu olarak gösterebiliyordu. Bu yüzden de Malikî, Şafiî ve Hanefî mezheplerine göre daha çok taraftar toplamayı başarmışlardı.

Sonuç olarak bu düşünceyi kabul etmeleri gerekiyordu. Zamanla Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Ahmed b. Hanbel'in bu sözünde birleşti ve Peygamber halifelerinin sayısı dört olarak kabul gördü. Artık Hz. Ali'ye de diğer halifelere gösterdikleri saygıyı göstermeye başladılar.

Bu tip deliller, o dönemlerde Ehlisünnet'in Hz. Ali'yi kötülediği ve küçük düşürmeye çalıştığının açık göstergeleri değil de nedir? Buna rağmen, "Böyle bir şey nasıl olur? Hâlbuki bugün Ehlisünnet ve'l-Ce-maat Hz. Ali'yi seviyor ve onun adını andıklarında hakkında Allah ondan razı olsun diyor!" denilebilir.

Bu düşünceye karşı cevabımız şudur: Aradan uzun bir zaman geçti ve Ehlibeyt imamları artık hayatta değiller. Bu durumda yöneticilerin durumunu tehlikeye düşürecek herhangi bir tehdit de söz konusu değil. Diğer taraftan da, zaten İslam hükümeti diye bir hükümet ortada yok. Vaktiyle İslam ülkeleri Moğolların, Tatarların ve daha birçok ülkenin hâkimiyeti altına girmişti. Şimdilerde ise din kavramı Müslümanların gözünde zayıfladı. Müslümanların çoğu, zamanın boş sanatları ve eğlenceleriyle meşgul durumdalar. Bir grup Müslüman içki, kumar, kadın vs. eğlencelerle gününü gün ederken, bir grup Müslüman da namazı hiçe sayarak heva ve heveslerine kapıldılar. Kötüler iyi oldu, iyiler kötü. Her yeri fesat sardı. Hal böyle olunca içinde kıpırdama hisseden Müslümanlar geçmişlerine bakıp, ağlayıp sızlanmaya başladılar. Müslümanların görkemli zamanını yâd ederek o dönemleri "altın dönemler" olarak zihinlerine kazıdılar.

Bu gruba göre en iyi zaman sahabeler zamanıydı. Çünkü sahabeler ülke sınırlarını genişleterek doğuda ve batıda İslam imparatorluğunu güçlendirmişler, diğer medeniyetleri dize getirmişlerdi.

İşte, o zaman bütün sahabeye, içlerinde de Hz. Ali'ye rahmet okumaya başladılar. Ehlisünnet bütün sahabeyi adil bildiğinden dolayı Hz. Ali'yi o sahabelerden ayıramıyordu. Çünkü onu dışlayacak olsalar tutunacak dalları kalmaz, rezil olurlardı. Akıl sahipleri onları suçlardı. Dolayısıyla insanlara Ali'nin de dört halifeden biri olduğunu ve Peygamberimizin ilim şehrinin kapısı olduğunu itiraf etmişler, "radiyallahu anh" veya "kerremellahu vecheh" demişlerdir.

Biz, Ehlisünnet'e diyoruz ki: Madem onu ilmin kapısı olarak görüyorsunuz, o halde neden dünya ve ahiret işlerinde ona uymuyorsunuz? Neden size açılan kapıyı kendi elinizle geri teptiniz de ilimde, yücelikte, fazilette Hz. Ali'nin tozu bile olamayacak Ebu Hanife, Malik, Şafi, Ahmed b. Hanbel ve İbn-i Teymiye gibi kimselerin peşinden gittiniz? Yer nere, gök nere? Kılıçla orak bir olur mu? Aklı olan bir insan hiç Hz. Ali ile Muaviye'yi bir tutar mı?

Peygamber'in (s.a.a) Hz. Ali hakkında söylediklerini dikkate almasak bile, Peygamber'den sonra Hz. Ali'yi takip etmek yine de her Müslüman'a farzdır.

Bazı Ehlisünnet mensupları şöyle diyebilir: Hz. Ali'nin üstünlüğünü, İslam yolunda cihatlarını, derin ilmini, yüceliğini ve takvasını herkes bilir. Hatta bugün Ehlisünnet, Hz. Ali'yi Şiîlerden daha iyi tanır ve sever! (Bu söz, günümüzde Ehlisünnet tarafından sıkça tekrarlanmaktadır.)

Biz de cevap olarak diyoruz ki: Siz ve sizin geçmiştekileriniz, Hz. Ali'ye yıllarca hakaret edildiği zaman neredeydiniz? (Özellikle "neredeydiniz" sorusunu kullandım. Çünkü bugünkü Ehlisünnet Sahih-i Müslim'de, "Muaviye'nin Hz. Ali'ye lanet okuduğunu ve halktan da lanet okumasını istediğini, yine halkın bu emre uyarak ona lanet okuduğunu" okumuş, görmüştür. Buna rağmen Ehlisünnet, Muaviye'yi vahiy kâtibi olarak görüyor ve onu kendilerine örnek alıyor. Demek ki Hz. Ali'ye olan muhabbetleri doğru değil.)

Biz tarihte onlardan herhangi bir şahsın bu işe itiraz ettiğini veya Ali'yi sevdiği için öldürüldüğünü görmedik, duymadık. Evet, Ehlisünnet mensubu birinin böyle bir şey yaptığını asla görmedik ve duymayacağız da. Çünkü onlar her zaman padişahların, emirlerin ve hükümdarların yanında yer alarak onlara biat ettiler ve onların tavırlarına razı oldular.

Âlimleri, Ali evlatları ve Ali dostlarının katledilmeleri için fetvalar veriyorlardı. Bu tip âlimlerden günümüzde bile var.

Hıristiyanlar asırlar boyu Yahudilere düşman kesilerek onları fesat unsuru olarak gördüler. Yahudileri Hz. İsa'yı öldürmekle suçladılar. Ama güçleri azaldığında, inançları zayıflayıp dünyevî meşgalelere yöneldiklerinde kiliseyi tarihe gömdüler. (Çünkü kilise, bilim ve bilim adamlarıyla mücadele içerisindeydi.)

Bu zaman zarfında Yahudilerin gücü arttı. Öyle ki Arap ve İslam topraklarını işgal ederek doğuda ve batıda yayıldılar. Sonunda da bugünkü İsrail devletini kurdular. İş öyle bir yere dayandı ki, Papa Yuhanna Pulos, Yahudi hahamlarla düzenlenen bir konferansta Yahudilerin Hz. İsa'yı öldürmediklerini açıklamak zorunda kaldı. O zamanki Hıristiyan toplumun yaklaşımı, bugünkü Ehlisünnet'in yaklaşımıyla ne kadar da benzeşiyor?


 

 

 

 

 

 

Sünnetin Ayaklar Altına Alınması

Bu bölümde araştırmacıların dikkatle üzerinde durmaları gereken bir konuyu ele almak istiyorum. Böylece kendilerine Ehlisünnet adını verenler, Peygamber'in sünnetiyle fazla da alakaları olmadığını anlayacaklardır.

Bu grup, aslında geçmişte kendilerini temsil eden bir grup sahabenin takipçileridirler. Onları seviyor ve izinden gidiyorlar. Böylece Allah'a yaklaşmayı umuyorlar. Gelin görün ki peşinden gittikleri bu kimseler, vaktiyle sünneti yakmış ve insanların bu sünneti nakletmelerini yasaklamışlardır. Dolayısıyla sünnetin yayılmasını engelleyen birtakım kirli siyasetleri perdelemek zorundayız.

Sünnetin yayılmasını engellerken halifelerin yapmış olduğu şey, aslında Resul-i Ekrem'in sünnetinin yaygınlaşmasını değil de sahabenin kendi görüşlerinin yaygınlaşmasını sağlamak idi. Halifeler şunları yapmışlardı:

1-Uydurdukları yalan hadislerle Peygamber'in sünnetini ve hadislerini nakletmemeye dair getirilen yasağa haklı bir gerekçe bulmaya çalıştılar.

Sahih-i Müslim'de Heddab b. Halid Ezdî, Hemmam'dan; o da Zeyd b. Esleme'den, o da Atâ b. Yesar'dan ve o da Ebu Said Hudrî'den şöyle dediğini rivayet eder: "Peygamberimiz şöyle buyurdu: Benim dilimden hiçbir şey yazmayın. Kim Kurân'dan başka bir şey yazmışsa onu silsin. Bunda herhangi bir sakınca da yoktur!"[58]

Bu yalan hadisi ortaya atmadaki asıl amaç Ebubekir ve Ömer'in, Peygamberimizin hadislerini yakıp yok etmesinde bir suçları olmadığını göstermektir. Aslında bu hadis, dört halifeden çok sonraları uydurulmuş bir hadistir. Ancak bu hadisi uyduranlar, birkaç şeyi gözden kaçırmışlar:

a)Eğer Peygamberimiz böyle bir şey söylemiş olsaydı, o zaman sahabe onu dinlerken not almazlardı ya da aldıkları notu hemen yırtmaları gerekirdi. Ama görüyoruz ki Peygamber'in (s.a.a) vefatından yıllar sonra Ebubekir'in ve Ömer'in döneminde bu hadisleri yakıp yok etmeye başlamışlar!

b)Eğer bu hadis doğru olsaydı, önce Ebubekir'in, sonra da Ömer'in bu hadise dayanarak hadis yazmanın yasak olduğunu açıklamaları ve sahabeler yazmış oldukları hadislerden dolayı özür dileyerek hadis yazmanın Peygamberce yasaklandığını duyurmaları veyahut da kendilerinin bu konuyu unuttuklarını söylemeleri gerekirdi.

c)Eğer mezkûr hadis doğru olsaydı Ebubekir ve Ömer'in hadisleri silmeleri gerekirdi, yakmaları değil!

d)Eğer bu hadis doğru olsaydı, Ömer b. Abdülaziz'in zamanından şimdiye kadar bütün Müslümanlar günah işlemiş sayılırlardı. Çünkü hadis gereği Peygamber'in emrine itaat etmemiş olurlardı. Hele Ömer b. Abdülaziz herkesten daha günahkâr olurdu. Çünkü alimlere hadisleri toplayıp yazmalarını emretti. Ne kadar ilginçtir ki Buharî ve Müslim, bu uydurma hadisi sahih olarak kabul ettikleri halde Peygamber'den binlerce hadis yazmışlardır!

e)Eğer bu hadis doğru olsaydı, ilim şehrinin kapısı olan Hz. Ali'nin mutlaka bundan haberi olurdu. Çünkü o, Peygamberimizin (s.a.a) hadislerini bir araya toplamış ve bu kitaba Camia adını vermişti. İleride bundan da söz edeceğiz.

2-Emevî halifeleri Peygamber efendimizi masum olmayan sıradan bir insan gibi göstermeye çalışmışlar, onun da hatalara düşebileceğini göstermek için birçok hadis uydurmuşlardı. Öyle ki, güya bu rivayetlere göre, sahabeden bazıları, yer yer Peygamber'in hatalarını ıslah etmek durumunda kalıyordu.

Örneğin; hurma ağaçlarının daha iyi verim vermesi için söylediği hadis, hicap ayetinin nazil oluşu, münafıklar için istiğfar etmesi, Bedir Savaşı'nın esirlerinden fidye kabul edilmesi meselesi vs.

Ehlisünnet'in Peygamber (s.a.a) hakkında inançları işte bu şekildedir. Söz buraya varmışken onlara şöyle soruyoruz: Eğer sizin inancınız buysa, o zaman nasıl sünnetin takipçileri olduğunuzu iddia ediyorsunuz? Hâlbuki inancınıza göre sünnette birçok hata vardır. Size göre sünnet tam olarak bilinmiyor ve hatta yıllarca da yazılmamıştır.[59]Ama biz bu yalanlara ve nasihatlere inanmıyoruz ve savunduğunuz onca iddiayı kendi kitaplarınızdan delil getirerek çürütüyoruz.[60]

Buharî, Sahih'inin ilim babında, Kitabetu'l-İlim kısmında Ebu Hureyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Abdullah b. Amr dışında Peygamber'in hiçbir sahabesi benim kadar hadis rivayet etmemiştir. Çünkü o yazıyordu, ben yazmıyordum."[61] Bu rivayetten anlaşıldığı kadarıyla Peygamberimizin bazı sahabeleri hadisleri yazıyormuş. Okuması yazması olmayan Ebu Hureyre, Peygamberimizden altı binden fazla hadis nakledebildiğine göre okuması yazması olan Abdullah b. Amr b. As daha fazlasını yazmış olmalıydı. Nitekim Ebu Hureyre Abdullah'ın daha çok hadis bildiğini, çünkü onun yazdığını itiraf ediyor. Demek ki hiç kuşkusuz sahabenin çoğu hadisleri yazıyordu. Ancak rivayet konusunda meşhur olmadıkları (!) için Ebu Hureyre onların isimlerini söylememiş!

Neden İmam Ali b. Ebu Talib'i de (a.s) onlara eklemeyelim? Zira o, bir gün Camia kitabını eline alarak minbere çıktı ve içinde yer alan hadisleri oradaki insanlara gösterdi. Peygamberimizin hadislerinin tamamının yazıldığı o kitapta insanların ihtiyaçlarının hepsi yazılıydı. Daha sonra gelen Ehlibeyt imamları bu kitabı korumuş, ondan hadis nakletmiştir.

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bizim bir Camia kitabımız var ki, uzunluğu yetmiş ziradır.[62] Allah resulü (s.a.a) söylemiş, Ali de (a.s) yazmıştır. İnsanların bilmesi gereken bütün helal ve haramlar onda yazılıdır. Her türlü hakemliğin, hatta küçük bir çiziğin hükmü dahi onda mevcuttur."[63]

Buharî, kendi Sahih'inde bu kitabın Hz. Ali'nin elinde olduğunu yazmış, hatta birkaç bölümünde bunu tekrarlamış, ama her zaman yaptığı gibi kitabın içeriği hakkında bilgi vermemiştir.

Buharî, eserinin Kitabetu'l-İlm bölümünde Şubî'den naklen Ebu Cahife'nin şöyle dediğini yazar: "Ali'ye (a.s) sizin kitabınız var mı?" diye sordum. "Allah'ın kitabından, Müslüman bir kimsenin idrakinden ve bu sahifede geçenlerden başka bir kitabımız yoktur" dedi. "Bu sahife nedir?" diye sorunca şöyle yanıt verdi: "Akıl (katilin ailesinin erkek bireyleri tarafından diyet ödenmesi), esirlerin serbest bırakılması ve Müslüman'ın kâfir karşısında öldürülmemesi."[64]

Yine Sahih-i Buharî'de, A'meş'ten, o da İbrahim Teymî'den naklen İmam Ali'nin (a.s) şöyle dediği yazılıdır: "Bizim, Allah'ın kitabından ve Peygamber'in (s.a.a) rivayet ettiği bu sahifeden başka bir kitabımız yoktur."[65]

Yine Sahih-i Buharî'de İbrahim Teymî'den, o da babasından naklen İmam Ali'nin şöyle dediği yazılıdır: "Ali bize bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: Bizim, Allah'ın kitabından ve bu sahifede yazılanlardan başka okuyacak bir kitabımız yoktur."[66]

Buharî, yine kendi Sahih'inde, başka bir yerde İmam Ali'nin şöyle dediğini yazar: "Biz, Peygamber'den (s.a.a) Allah'ın kitabından ve bu sahifedekilerden başka bir şey yazmadık."[67]

Yine Buharî, aşağıdaki senetle şöyle yazmıştır: İbrahim Teymî, babasından şöyle işittiğini nakleder: "Ali (a.s) bir gün tuğladan yapılmış bir minberin üzerinden bize konuşma yaptı. Kılıcını beline bağlamıştı, yanında da bir sahife vardı. Şöyle sesleniyordu: Allah'a ant olsun ki bizim, Allah'ın kitabından ve bu sahifeden başka okuyacak kitabımız yoktur."[68]

Neden Buharî, İmam Sadık'ın aşağıda sözünü ettiği Camia kitabından bahsetmemiş?

"Bizim bir Camia kitabımız var ki, uzunluğu yetmiş ziradır.[69] Allah resulü (s.a.a) söylemiş, Ali de (a.s) yazmıştır. İnsanların bilmesi gereken bütün helal ve haramlar onda yazılıdır. Her türlü hakemliğin, hatta küçük bir çiziğin hükmü dahi onda mevcuttur."[70]

Bir yerde içeriğine değinirken "O kitapta akıl (katilin ailesinin erkek bireyleri tarafından diyet ödenmesi), esirlerin serbest bırakılması ve Müslüman'ın kâfir karşısında öldürülmemesi vardı"[71] diyor, başka bir yerde de "Ali sahifeyi açıp okudu. Onda şu meseleler vardı: Develerin yaşları, Medine'nin haremi olduğu…, Müslümanların zimmetinin birden fazla olmadığı… ve bir kimsenin velilerinin izni olmadan başka bir kabilenin velayetini seçme hükümleri vs." diyor.

Bu, insanları aldatmak ve hakkı gizlemek değil de nedir? Hangi aklıselim şu dört cümleyi bir kâğıda yazıp da kılıcıyla birlikte yanında taşır?! Hangi aklıselim her minbere çıktığında onu insanlara gösterip "İşte bakın, Kurân-ı Kerim'den sonra bizim tek merciimiz bu kitaptır; biz, Kurân'ın ve bu kitabın dışında Allah resulünden başka hiçbir şey yazmadık!" diyebilir?! Acaba Ebu Hureyre'nin aklı ve hafızası Hz. Ali'den daha üstün müydü ki, okuma yazma bilmediği halde Peygamberimizden yüz bin hadis ezberlediğini iddia ediyor?

Vallahi şaşılacak şey doğrusu! Peygamberimizin yanında üç yıl bile kalmayan Ebu Hureyre'nin yüz bin hadisini okuma yazma bilmemesine rağmen kabul ediyorlar da, ilim şehrinin kapısı ve tüm sahabelerin her türlü ilim mercii olan İmam Ali gibi birinin, içinde sadece dört hadisin bulunduğu bir sayfacığı olduğunu mu sanıyorlar?

Yani Ali (a.s) bu sayfayı Peygamberimizin hayatı döneminden kendi hilafeti dönemine kadar yanında, kılıcına asılı olarak saklamış, sonra da minbere çıkarak onu insanlara göstermiş, öyle mi? Bu, çok çirkin bir ifadedir. Bence değersiz bir yalandan başka bir şey olamaz bu.

Her şeye rağmen Buharî'nin rivayeti akıl sahipleri ve araştırmacılar için yeterlidir. Çünkü sözü edilen sahifede akıl[72] (akıl sahibine diyet ödeme) meselesi geçiyor. Bu da şunu gösteriyor ki mezkûr sahifede İslamî düşüncelerin ve insanoğlunun aklının faydalanabileceği birçok mesele mevcutmuş.

Biz bu sahifede neler olduğunu ispatlama gayreti içerisinde değiliz. Zira onun sahipleri onu daha iyi bilirler. Onlar da helal haram konusunda beşerin neye ihtiyacı varsa, iğneden ipliğe her şeyin o kitapta yazılı olduğunu söylemişlerdir. Bizim peşinde olduğumuz şey, sahabenin Peygamber hadislerini yazdığını ispatlamaktı.

Sahih-i Buharî'de yazıldığı şekliyle bir taraftan Ebu Hureyre'nin, "Abdullah b. Amr Peygamber'in hadislerini yazıyordu" demesi ve diğer taraftan Hz. Ali'nin, "Biz, Peygamber'den Kurân ve sahifeden başka bir şey yazmadık" demesi şunu gösteriyor ki Peygamber efendimiz (s.a.a) hiçbir zaman hadis yazmayı yasaklamamıştır.

Sahih-i Müslim'de yer alan, "Benim hiçbir sözümü yazmayın. Kurân'dan başka söylediğim sözleri yazanlar onları silsin!" hadisine gelince; bu, yalan bir hadistir. Halifelerin yandaşları tarafından, sünnetin yayılmasını engellemeye çalışan Ebubekir, Ömer ve Osman'ın yaptıkları yakıp yıkma işlerini tevcih edebilmek ve onların işini doğru göstermeye çalışmak için ortaya attıkları bir uydurmadan ibarettir.

Peygamberimizin böyle bir yasak getirmediğine, hatta bilakis hadis yazmayı emrettiğine dair bizim yakin etmemize neden olan söz ise, Peygamberimize (s.a.a) en yakın kimse olan Hz. Ali'nin (a.s) şu sözüdür: "Biz Peygamber'den Kurân ve bu sahife olanlardan başka bir şey yazmadık."

Buharî, bu hadisi sahih bilmektedir. Buna ek olarak, eğer İmam Cafer Sadık'ın sözlerine dikkat edersek, okuyucuların en ufak dahi şüphesi olmaması için Peygamberimizin, hadislerini Hz. Ali'ye özellikle yazdırdığı ortaya çıkar.

Hakim, Müstedrek'inde; Ebu Davud, Sünen'inde; Ahmed b. Han-bel, Müsned'inde; Daremî, Sünen'inde Abdullah b. Amr hakkında şu önemli rivayeti yazmışlardır:

"Abdullah b. Amr şöyle diyor: Ben Peygamber'den ne duysam yazıyordum. Kureyşliler beni bu işten men ederek 'Neden Peygamber'den her duyduğunu yazıyorsun? O da bir insan; sinirli olduğunda da konuşabilir, mutlu olduğunda da' dediler. Ben de yazmaktan vazgeçtim ve durumu Peygamberimize anlattım. Bunun üzerine Peygamber efendimiz bana, 'Yaz; canım elinde olan Allah'a ant olsun ki bu ağızdan haktan başka bir söz çıkmaz' buyurdu."[73]

Bu rivayetten de anlaşıldığı gibi Abdullah b. Amr, Peygamberimizden duyduğu her sözü yazıyordu ve Peygamberimiz onu bu konuda engellememişti bile. Rivayete göre hadis yazımını engellemek isteyen Kureyşlilerdi. Ne var ki Abdullah b. Amr, kendisini bu işten men etmek isteyenlerin isimlerini söylemekten çekinmiş. Çünkü bunu yapanlar Allah resulüne kin besleyenlerdi. O ise üstü örtülü bir şekilde Kureyşliler deyip geçmişti.

Kureyşlilerden maksat ise onların önderleri olan Ebubekir, Ömer, Osman, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde, Talha, Zübeyr ve onlarla aynı düşünceyi paylaşanlardı. Görüyoruz ki onlar, Peygamber'in (s.a.a) zamanında bile hadis yazmayı yasaklamaya çalışıyorlardı. Bütün tehlikesine rağmen böyle bir düşünce Allah resulünün zamanında bile varmış. Aksi takdirde Abdullah'ın sünneti yazmasına neden mani olsunlar veya Abdullah neden Peygamberimize danışmak zorunda kalsın?

Ayrıca, "Peygamber de bir insan; sinirli olduğunda da konuşabilir, mutlu olduğunda da…" şeklindeki sözleri şunu gösteriyor ki, onlar Peygamber'e (s.a.a) tam anlamıyla iman etmemişler. Demek ki onlara göre Peygamberimiz yanlış konuşabilir, yanlış hüküm verebilir ve hatta sinirli olduğunda bunlar gerçekleşebilir.

Diğer taraftan, Peygamberimizin "Yaz; canım elinde olan Allah'a ant olsun ki bu ağızdan haktan başka bir söz çıkmaz" sözünden de anlaşıldığı kadarıyla onlar Peygamber'in adaleti hakkında şüphe içindeydiler. Onun hata yapabileceğine ve uygunsuz sözler sarf edebileceğine inanıyorlardı. Oysaki Peygamberimiz ağzından haktan başka bir şey çıkmadığına dair yemin ederek şu ayetin tefsirini açıklıyordu:

"O heva ve heves üzere konuşmaz, ne söylerse vahiydir."[74]

Allah resulü masumdur, hata yapmaz ve boş söz söylemez. Böylece biz yakin ediyoruz ki, Emevî döneminde uydurulan bu gibi rivayetlerin tamamı, Peygamberimizi (s.a.a) masum göstermemek için yapılan uğraşların ürünüdür ve hepsi yalandır.

Yine anlıyoruz ki onlar Abdullah b. Amr üzerinde oldukça etkiliydiler ve onu hadis yazma eyleminden men etmeyi başarmışlardı. Nitekim Abdullah, "Ben de yazmaktan vazgeçtim…" demişti. O, bu şekilde kaldı. Ta ki kendisi bir gün Peygamberimizle karşılaştı ve durumu Peygamber'e anlatarak içindeki şüpheyi gidermeye çalıştı. Böylece "Peygamberimiz masum mudur, değil midir; adil midir, değil midir?" sorularına cevap aradı.

Bu tür şüpheler hatta Peygamber'in kendi huzurunda bile gösteriliyordu. İşte, Peygamberimize hitaben söylenen ilginç sözler:

"Sen gerçekten de peygamber misin?"[75]

"Sen kendinin peygamber olduğunu mu zannediyorsun?"[76]

"Allah'a ant olsun ki sen bu paylaştırmada Allah'ın haklarını yerine getirmedin!"[77]

Ayşe, Peygamberimize (s.a.a) "Allah, kalbinden geçirdiklerini çok çabuk yerine getiriyor!"[78] diyor, bazen de ona, "Fazla aşırıya kaçma!" diyerek tembihte (!) bulunuyordu. Buna benzer Peygamberimizin masumluğundan şüphe ettiklerine dair birçok söz mevcuttur. Peygamberimizin hâşâ yalan söylediğine, zulmettiğine, hatalara düştüğüne ve aşırıya kaçtığına inanıyorlardı. (Allah'a sığınırız.)

Peygamber efendimiz (s.a.a) çok şefkatli ve yüce bir ahlak üzereydi. Her zaman onların bu şüphelerini gidermeye çalışıyordu. Bazen "Ben, görevli bir kulum" derdi. Bazen de "Allah'a ant olsun ki, bunu yapmaktan daha adil ve takvalıyım ben!" derdi. Şu sözü de çok söylerdi: "Allah, kardeşim Musa'ya rahmet etsin. Onu bundan daha çok incittiler, ama sabretti."

Peygamberimizin adaleti ve masumluğu konusundaki bütün bu şüpheler maalesef münafıkların değil, önde gelen sahabelerin ve aynı zamanda müminlerin anası konumunda görülen Ayşe'nin ağzından çıkmıştır.

Peygamberimize atfedilen "Benim hadislerimi yazmayın" sözünün yalan olduğunu bilirsek, yakinimiz artar. Ebubekir'in kendisi bile Peygamberimizin sözlerini yazardı ve o sözleri bir araya toplamıştı. Ama hilafet makamına oturduktan sonra meçhul delillere dayanarak onların hepsini yakmıştı.

Bu konuda Ayşe şöyle diyor: "Babam Allah resulünün rivayetlerini topladı. Rivayet sayısı beş yüze ulaşmıştı. Bir akşam yatağında sağa-sola döndüğünü gördüm. Kendi kendime 'Sanırım babam hasta veya kötü bir haber duymuş olabilir' diye düşündüm. Sabah olunca bana dönerek 'Sendeki bütün rivayetleri getir' dedi. Hadisleri ona verdiğimde hepsini yaktı."[79]

Ömer, hilafeti döneminde yaptığı bir konuşmada halka hitaben şöyle seslendi: "Kimsenin elinde herhangi bir yazı kalmasın. Elinizde olanları getirin, göreyim!" Halk, Ömer'in ihtilaf çıkmaması için hadisleri inceleyeceğini sanarak söyleneni yaptı. Ama o bütün hadisleri toplayarak hepsini ateşe verdi.[80] Çeşitli şehirlere adam göndererek, halka "Kimin elinde yazılı bir şey varsa onu silsin!" emrini verdi.[81]

Bu rivayet bile başlı başına şunu gösteriyor ki, gerek Medine'deki, gerekse Medine dışındaki tüm sahabelerde Peygamberimize ait yazılı hadisler vardı ve onlar bu hadisleri kendi arşivlerinde muhafaza ediyorlardı. Ama Ömer ve Ebubekir'in muhalefetiyle bütün hadisler yakıldı. Geriye kalan hadisler de Ömer'in hilafeti döneminde yok edildi.

Allah aşkına söyleyin: Ebubekir ve Ömer bu şekilde sünneti imha ederek İslam ümmetine faydalı mı oldular? Oysaki insanlar bu hadislere ulaşmış olsaydı, Kurân'ı çok daha iyi anlayacak, Allah'ın hükümlerine çok daha rahat ulaşacaklardı. Vallahi yakılan hadislerin hepsi doğru hadislerdi. Çünkü onları yazanlar direkt olarak Resulullah'tan (s.a.a) duymuş ve yazmışlardı. Ortada başka bir vasıta yoktu. Ama uzun yıllar sonra toplanan hadisler uyduruk hadislerdi. Zira her yerde fitne vardı. Kardeş kardeşi öldürüyordu. Ortaya atılan çoğu hadisler, zalim hükümdarların emriyle yazılmıştı.

Tüm bunların neticesinde bizler, Peygamberimizin, hadislerinin kayda geçmesini yasakladığını kesinlikle kabul etmiyoruz. Bunu hiçbir akıl sahibi kabul edemez. Çünkü biliyoruz ki, sahabeler hadisleri "yazarak" topluyorlardı. Özellikle de Hz. Ali'nin (a.s) elinde bulunan, tüm konuları içine alan ve sürekli yanında taşıdığı yetmiş zira uzunluğundaki Camia kitabı da bunlardan biriydi.

Zamanın siyasîleri ve yöneticileri, menfaatlerini Peygamber'in sünnetini yok etmekte görerek, dayanakları olan sahabelerin de yardımıyla emellerini icraya koydular. Sünnet yok olunca da şahsî görüşlere (içtihat) uymaktan başka çareleri kalmadı. Ebubekir ve Ömer'in sünnetlerine uymak ve buna Osman, Muaviye, Yezid, Mervan b. Hakem, Abdulmelik b. Mervan, Velid b. Abdullah ve Süleyman b. Abdul-melik'in sünnetlerini de eklemek durumundaydılar. Bu gelenek Ömer b. Abdülaziz'in dönemine kadar devam etti. Ömer b. Abdülaziz başa geçince Peygamberimizin hadislerine ve sünnetlerine dair ne varsa Ebubekir Hazmî'den bunları yazmasını ve onlara Ömer b. Hattab'ın sözlerini eklemesini istedi.[82]

Görüldüğü gibi, aradan yüz yıl geçtikten sonra hadis yazmak serbest bırakıldığında Ehlisünnet'in hülefa-i raşidine ilave ettiği bu ılımlı Emevî hükümdarı, sanki Ömer b. Hattab Peygamberimizle nübüvvette ortakmış gibi emir veriyor ve Allah resulü ile Ömer'in sünnetlerinin yazılmasını istiyordu.

Ömer b. Abdülaziz neden zamanındaki imamlardan sözü edilen Camia kitabından bir şeyler istememiş? Neden onları Peygamber hadislerini yazma konusunda görevlendirmemiş? Hâlbuki dedelerinin hadislerini en iyi bilen onlardı. Elbette ki hakikati bulmak için araştırma içerisinde olan kimseler bu soruların cevaplarını pekâlâ bilirler.

Şimdi soruyoruz: Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in Emevîlerden ve onların yardımcılarından naklettiği onca hadise biz nasıl inanabiliriz? Hâlbuki biz pekâlâ biliyoruz ki onlar, Kureyş hilafetinin sözcüleri idiler. Kureyşlilerin, Peygamber ve Peygamber'in sünneti hakkındaki düşüncelerini de daha önce yazmıştık.

Halifeler hilafetleri süresince içtihat ve kıyasla, bazen de birbirleriyle meşveret ederek hüküm verirlerdi. Onlar, Ali'yi (a.s) siyaset meydanından kenara ittikleri ve artık onun tarafından herhangi bir tehlike hissetmedikleri için onun yazdığı hadisleri yakmamışlardı. Ali (a.s) bir çiziğin dahi hükmünün bulunduğu o kitabı saklayacak, halife seçildiğinde onunla minbere çıkıp onun önemini insanlara anlatacaktı.

Ehlibeyt imamlarından gelen mütevatir rivayetlere göre bu kitap, nesilden nesile miras olarak kalmış ve her zaman o kitaptan fetva vermişlerdir. Nitekim İmam Cafer Sadık, İmam Rıza, İmam Muhammed Bâkır ve diğer imamlar her zaman şu sözü söylerlerdi: "Biz sadece kendi görüşümüze dayalı fetva vermiyoruz. Eğer kendi görüşümüze göre fetva verseydik hem kendimiz, hem de insanlar zavallı olurdu. Fakat biz, Allah resulünden bize kalan eserlere dayanarak fetva veriyoruz. Bizim öyle bir ilmimiz var ki bu ilim bize Peygamber'den (s.a.a) miras kalmıştır ve onu tıpkı altın ve gümüş gibi evimizde koruruz."[83]

İmam Sadık (a.s) başka bir yerde şöyle buyuruyor: "Ben hadisimi babamdan naklettim; babam, dedemden; dedem, Hüseyin'den; Hüseyin, Hasan'dan; Hasan, Emirü'l-Müminin'den (İmam Ali); Emirü'l-Müminin, Resul-i Ekrem'den; Resul-i Ekrem de Allah-u Taâla'dan nakletmişlerdir."[84]

Bu sıralamaya göre Resul-i Ekrem'in hadisi olan ve mütevatir olarak gelen aşağıdaki Sakaleyn Hadisi sahihlik kazanmış oluyor:

"Aranızda iki ağır emanet bırakıyorum; biri Allah'ın kitabı, diğeri Ehlibeyt'imdir. Bu ikisine sarıldığınız sürece benden sonra asla sapmazsınız."[85]

Bu hadis doğrudur ve onda hiçbir yanlışlık yoktur. Peygamber'in sünneti de doğrudur. Masum imamların dışında kimse sünnetin koruyucusu olamaz.

Sonuç şudur ki; Peygamber ailesine sarılan Ehlibeyt Şiîleri, Peygamber sünnetinin gerçek ehlidirler. Ama Ehlisünnet ve'l-Cemaat, sahip olmadıkları bir sünnetin ehli olduğunu iddia ediyor. Onların bu iddialarını doğrulayacak herhangi bir delilleri yoktur. Doğru yolu bize gösterdiği için Allah'a şükrediyoruz…


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet'e Göre Şia

Şia hakkında insafla yaklaşan, İslamî ahlaka riayet eden ve ılımlı davranan Ehlisünnet mensubu bazı muasır âlimleri saymazsak, Ehlisünnet âlimlerinin büyük çoğunluğu, Emevî anlayışına dayalı olarak geçmişte ve günümüzde Şia'ya kin ve nefretle yaklaşmışlar, içlerindeki bu nefreti gerek yazılarında, gerekse konuşmalarında çekinmeden sergilemişlerdir.

Bazen kendilerinin bile anlamadıkları şeyleri yazmışlar, Ehlibeyt Şiîleri hakkında yalan şeyler uydurarak bunları halka anlatmışlar, onlara küfrettirmişler, onları kâfir ilan etmişler ve haklarında çirkin lakaplar kullanmışlardır. Onlar bu işi yaparken zorla ve hileyle hilafet koltuğuna oturan, hile, nifak ve yalanla insanlara hükümdarlık eden Muaviye ve Muaviye gibi insanların yolunu izlemişlerdir.

Bazen Şiîliğin Abdullah b. Sebe tarafından ortaya atıldığını savunuyorlar, bazen de iftiralarını daha da ileri boyutlara götürerek şöyle diyorlar: "Şiîliğin kökü Zerdüştlüğe dayanır. Onlar Rafızî'dirler. Allah onların yüzünü kara çıkarsın! İslam için Yahudi ve Hıristiyanlardan daha tehlikelidirler!"

Bazen de şöyle yazıyorlar: "Onlar münafıktır. Takiye yaparlar. Hiçbir şeye aldırış etmezler. Kendi yakınlarıyla evlenirler ve hatta geçici evlilik, yani zina (!) yaparlar." Bazıları da şöyle diyor: "Onların bugün Müslümanların ellerinde bulunan Kurân'dan başka bir Kurân'ları var. Ali ve evlatları olan diğer imamlara taparlar. Muhammed'e (s.a.a) ve Cebrail'e (a.s) düşmandırlar vs."

Ehlisünnet ve'l-Cemaat önderleri olarak tabir edilen bu âlimler tarafından hemen hemen her yıl Şia'ya hakaret içeren ve onları kâfir ilan eden kitaplar yayınlanmaktadır. Bu işlerinde zamane hükümdarlarını hoşnut etmekten başka hedefleri bulunmamaktadır. Onlar ise Müslümanlar arasında tefrika ve ikilik görmedikleri sürece hoşnut olmazlar.

Ne ilginçtir ki bütün bunları iddia eden âlimler, gerek yazılarında, gerekse sözlerinde hiçbir delil sunmuyorlar. Onların tek delili geçmişlerini körü körüne taklit etmek, cahillik ve içlerindeki kindir. Onlar papağan gibi Nasibîlerin ve Emevîlerin yazdıklarını tekrarlıyorlar. Henüz dahi Yezid düşmanlarına küfrediyor ve onları kâfir ilan ediyorlar.[86]

Yezid'i saygıyla ananların, Yezid düşmanlarına küfretmelerine ve onları kâfir ilen etmelerine şaşmamak gerekir. Bunların "iyiler" olarak kabul ettiği Yezid ve Muaviye değil miydi ki kendi dönemlerinde altın ve gümüşleri oluk gibi akıtarak nice vicdanları satın almış ve kendilerine yandaş toplamıştı. Onlar kendi dönemlerinde bunu yaparken bunlar da onlardan geri kalmadılar. Milyonlarca dolarları, Londra ve Paris'te görenleri şaşkına çeviren görkemli sarayları ve şatafatlı sofraları var. Sahip oldukları onca varlık, niceleri için din, vicdan ve vatan unsurlarını göz ardı ettirebilecek güçtedir.

Eğer bunlar gerçekten de Peygamber'in sünnetinin takipçisi olsalardı, Peygamber'in (s.a.a) örnek davranışlarından birinin de, "inanç ayrımı gözetmeksizin başkalarına saygılı olmak" olduğunu bilirlerdi.

Peygamberimizin sünneti bize şunu demiyor mu; "Müslümanlar sağlam bir bina gibidir; bir kısmı sarsılsa diğer kısmı onu tutar."? Ve yine şöyle demiyor mu; "Müslümanlar bir beden gibidir. Bir yeri ağrıdığında diğer yerler onun acısını hisseder."? Yine Peygamberimiz açıkça buyurmamış mıdır; "Müslüman'a küfretmek ve onunla savaşmak kâfirliktir" diye?

Kendilerine Ehlisünnet adını veren bu yazarlar Peygamber'i (s.a.a) tanısalardı, Allah'ın varlığına ve birliğine, Muhammed'in (s.a.a) onun elçisi olduğuna inanan, namaz kılıp zekât veren, oruç tutan, hacca giden, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir grubu kâfir olarak ilan etmezlerdi.

Onlar Emevîlerin sünnetine, cahiliyet düşüncesine, ırkçılık ve kabilecilik kavramlarına sahip oldukları için böyle kitap yazıyorlar. Çok meşhur bir atasözü vardır: "Akrep kininden dolayı sokmaz; onun doğasında vardır." Yine şöyle derler: "Çömlekte ne varsa o çıkar."

Acaba Peygamberimiz, Kurân'da da olduğu gibi şöyle buyurmuyor muydu: "De ki ey kitap ehli: Gelin, aramızda ortak sözde birleşelim…"?[87]

Eğer onlar gerçekten sünnet ehli olsalardı, kardeşleri olan Şiîleri bu ayet gereği ortak inanca davet etmeleri gerekirdi. Eğer İslam, düşmanlık gösteren Yahudi ve Hıristiyanları ortak bir konuda birleşmeye ve kardeşliğe davet edebiliyorsa, aynı Allah'a, aynı Peygamber'e, aynı kitaba ve aynı kıbleye inandıkları halde Şiîlerle neden dost ve kardeş olunmasın ki?

Ehlisünnet âlimleri neden Şiî kardeşlerini davet edip onlarla konuşmaya yanaşmıyorlar? Eğer inançları yanlışsa, bunu neden oturup Şiîlere söylemiyorlar. Neden bir panel düzenleyip de her iki tarafın âlimlerini karşılıklı konuşturmuyorlar?

Ehlisünnet ve'l-Cemaat bugün dünya Müslümanlarının dörtte üçünü oluşturuyor. Dolayısıyla maddî imkânları ve yönetimlerde etkileri var. Uydu vb. gibi kitle iletişim araçlarıyla bu tür panelleri tüm dünya Müslümanlarına duyurabilirler. Böylece onların işi daha kolay olur. Ama ne yazık ki Ehlisünnet âlimleri hiçbir zaman böyle bir girişimde bulunmuyor ve ilmî bir konuda yüzleşmek istemiyorlar. Hâlbuki Allah-u Taâla, şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Eğer doğruysanız, getirin delillerinizi!"[88]

"De ki: "De ki: "Sizin elinizde ortaya koyacağınız bir bilgi, bir belge varsa hemen çıkarıp gösterin. Ama gerçek şu ki: Siz sadece kuru bir zannın ardından gidiyorsunuz, düpedüz yalan söylüyorsunuz."[89]

Bu nedenle görüyoruz ki onlar sürekli küfürlere, hakaretlere ve iftiralara müracaat ediyor, Şiîleri kâfir ilan ediyorlar. Onlar da biliyorlar ki delil sadece Şia'nın elindedir.

Bence onlar korkuyor. Çünkü hakikatler ortaya çıkacak olsa, el-Ezher'de[90] de olduğu gibi Müslümanların çoğu Şiî olur. El-Ezher alimleri bu konuda araştırma yaptıklarında hakikatleri görüp kabullendiler ve geçmişlerinin inançlarını terk ettiler.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat âlimleri, inançlarını tehdit eden bu tehlikenin farkına vararak Şia toplumu içerisinde asimile olmaktan korkuyorlar. İşte bundan dolayıdır ki bazıları, Şiîlerle oturup kalkmayı dahi müritlerine haram kılmışlardır. Nerde kaldı ki Şiîlerle oturup konuşsun, onlarla evlensin ve kestiklerini yesinler!..

Onların Peygamber (s.a.a) sünnetinden ne kadar uzak ve Emevîlerin sünnetine ne kadar yakın oldukları hemen ortaya çıkıyor. Tabii ki… Müslümanlarla var güçleriyle mücadele eden ve istemeyerek Müslüman olan Emevîler değil miydi?

Onların öncüsü Ebusüfyan oğlu Muaviye, yani iktidarı ele geçirmek için seçkin sahabeleri öldüren kişi, şöyle diyordu:

"Ben, namaz kılmanız, oruç tutmanız ve hacca gitmeniz için sizinle savaşmadım. Size hükmetmek için savaştım. Allah, sizin meylinizin aksine beni arzularıma kavuşturdu!"

Ne güzel buyuruyor Allah:

"Hükümdarlar bir ülkeye girince oranın düzenini altüst eder, halkının eşrafını da sefil ve zelil ederler. Evet, istilacılar hep böyle yaparlar."[91]


 

 

 

 

 

 

Şia'ya Göre Ehlisünnet

Bazı aşırı grupları ve sıradan insanları saymazsak, geçmişte ve günümüzdeki Şiî ulemasının büyük çoğunluğunun Ehlisünnet hakkındaki görüşünü şöyle özetleyebiliriz: Şiîler ve Sünnîler kardeştirler. Ancak Sünnîler, Emevîlerin kirli siyasetlerinin kurbanı olmuşlar, onların uydurmalarına inanmışlardır. Haklarında herhangi bir araştırma yapmadan ve iyi olanla kötü olanı birbirinden ayırt etmeden Selef-i Salih adını verdikleri sahabelere itimat etmiş ve böylece doğru yoldan saparak iki ağır emanet olan Kurân ve Ehlibeyt'ten kopmuşlardır. Oysaki bu iki şey, ümmeti bir araya getirebilir ve sapmamalarını garanti edebilirdi.

Şia âlimleri kendilerini savunmak ve inançlarını ortaya koymak için kitaplar yazmışlar, Ehlisünnet âlimlerini insaflı davranmaya, birliğe ve beraberliğe davet etmişlerdir.

Çeşitli ülkelerde, bazı Şia âlimleri, mezhepleri yakınlaştırma ve vahdeti sağlama amacıyla İslamî kuruluşlar oluşturmuş, bazıları da Ehlisünnet'in ilim meşalesi olan el-Ezher Üniversitesi'ne yönelerek oradaki Ehlisünnet ulemasıyla en güzel şekilde söyleşiler yapmışlardır. Kin ve nefreti ortadan kaldırmaya yönelik yapılan bu çalışmalar, tıpkı Allame Şerefuddin Musevî'nin Şeyh Selim'le yaptığı söyleşiler gibi oldukça olumlu sonuçlar doğurmuştur. Nitekim Allame'nin onlarla yaptığı diyalog neticesinde, konuşmaları ve yazışmaları el-Müracaat adlı değerli bir eseri ortaya çıkarmış, bu kitap, Müslümanların birbirlerine bakış açısını değiştirmede önemli bir rol oynamıştır.

Mısır'daki bu çalışmalar başarıyla devam ederken yeni bir gelişme daha yaşandı ve Mısır'ın diyanet işleri başkanı (genel müftüsü) İmam Mahmud Şeltut, cesur bir açıklama yaparak "Caferî Mezhebi'ne bağlı olmak caizdir" fetvasını verdi. Böylece Caferî fıkhı da el-Ezher'de ders kitapları arasına girdi.

Şiîler, özellikle de âlimleri, tertemiz Ehlibeyt imamlarını ve tam anlamıyla İslam'ın tanımı olan Caferîliği dünyaya tanıtmak için uğraşmışlar, bu konuda birçok kitap ve makaleler yazmışlar, seminerler düzenlemişlerdir.

Özellikle İran İslam İnkılâbı'ndan sonra İslamî vahdet oluşturmak ve mezhepleri yakınlaştırmak amacıyla konferanslar düzenlenmiş, bu konferanslarda samimi bir şekilde kardeşlik ruhu ön plana çıkarılarak Müslümanlar arasındaki kin ve nefret duygusunu ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerde bulunulmuştur. Artık her yıl İslamî Vahdet Konferansı düzenleniyor, Şiî ve Sünnî âlimler bu konferansa davet ediliyor. Tam bir hafta boyunca bir araya geliyor, beraber oturup kalkıyor, beraber yiyip içiyor, beraber namaz kılıp dua ediyorlar.

Bu konferansta çeşitli ilmî konuşmalara yer veriliyor. Bunların hiç faydası olmasa dahi en azından Müslümanların bir araya gelmesini, kalplerdeki kin ve nefretin azalmasını göz önüne getirecek olursak, yine de oldukça faydalı ve bereketli olduğunu söyleyebiliriz. İnşallah bu konferanslar daha da güzel yerlere gelecektir.

Sizler bir Şiî'nin evine misafir olsanız; ister sıradan biri olsun, ister öğrenci olsun, ister âlim olsun, görürsünüz ki Şia'ya ait kitapların yanında onlarda Ehlisünnet kitapları da vardır. Ama bir Sünnî'nin evine gitseniz, istisnaî durumlar dışında hiçbirinin evinde Şia kitabı bulamazsınız. Bundan dolayıdır ki Sünnîler, Şiîler hakkında pek fazla bilgiye sahip değiller ve tek bildikleri, Şiî karşıtlarının onlara verdiği yanlış ve yalan bilgilerdir. Buna karşı sıradan Şiîlerin çoğunun genel İslam tarihini bildiklerini ve bazı önemli günleri andıklarını görmekteyiz. Oysaki çoğu Sünnî âlimi tarihi fazla önemsemiyor, derinliklerine inmeyi kötümsüyorlar.

Onlara göre tarih araştırılmaz, görmezden gelinir ve iş Allah'a havale edilir. Böylece Selef-i Salih'e suizan edilmesi önlenir. Dolayısıyla bir Sünnî, bütün sahabenin adil olduğuna razı olmuşsa, artık tarihte onlar hakkında yazılan olumsuzlukları kabul etmeye yanaşmaz. İşte Ehlisünnet'in bu yüzden delillere dayalı olarak tartışmaya yanaşmadıklarını ve ilmî münazaralardan kaçındıklarını görüyoruz. Zira böyle bir tartışmaya girdiklerinde yenik düşeceklerini, hakkın ne olduğunu görüp kendilerini eleştirmeye başlayacaklarını ve duygularının onlara galip gelerek atalarından miras kalan inançlarını terk edeceklerini ve netice itibarıyla bir Ehlibeyt Şiî'si olacaklarını önceden biliyorlar.

Şiîler, Peygamberimizin (s.a.a) gerçek sünnet ehlidirler. Çünkü onların birinci imamı, Peygamber'den sonra hayatının tamamı Peygamber sünnetiyle yoğrulmuş olan Ali b. Ebu Talib'dir.

İmam Ali, "Ebubekir ve Ömer'in içtihadına göre hareket edecek olursan seninle biatleşiriz!" diyenlere karşı bakınız nasıl cevap vermiştir: "Ben ancak Kurân'a ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine göre hareket ederim."

Hz. Ali'nin hilafet makamı, Peygamber'in (s.a.a) sünnetine aykırı olacaksa onun böyle bir makama ihtiyacı olmaz. Zira o, şöyle buyurmuştur: "Benim katımda size halife olmak, bir keçinin aksırdığında çıkardığı sümükten daha değersizdir. Ama Allah'ın bir hükmünü icra edeceksem o başka…"

Oğlu İmam Hüseyin ise şöyle buyuruyor: "Eğer ceddim Muhammed'in dini ben ölmeden ayakta durmayacaksa, haydin kılıçlar, alın beni!" Bu söz, sonsuza dek dünyanın kulağında bir ezgi gibi yankılanacaktır.

İşte bunlardan dolayı Şiîler, kardeşleri olan Sünnîlere dostane ve şefkatle yaklaşırlar. Onların hidayete ermelerini ve kurtulmalarını umarlar. Çünkü Şiîlerin inancına göre bir insanı hidayet etmek, bütün dünyadan daha değerlidir.

Sahih rivayetlerde şöyle geçer: "Peygamber efendimiz (s.a.a), Hayber'in fethedileceği gün Hz. Ali'yi Yahudilerle savaşa gönderdiğinde şöyle buyurdu: Onlarla Allah'ın birliğine ve benim risaletime iman edene dek savaş. Eğer iman etseler canlarını ve mallarını korumuş olurlar. Artık hesapları Allah iledir. Eğer Allah senin elinle bir kişiyi hidayet etse, senin için güneşin üzerine ışıdığı her şeyden ve rengârenk nimetlerden daha değerlidir."[92]

Ali b. Ebu Talib'in de tek hedefi insanların Allah'ın kitabına ve Peygamber'in sünnetine dönüp hidayet olmalarıydı. Ehlibeyt'in Şiîleri de Ehlibeyt hakkındaki bütün iftiralara ve yalanlara karşı mücadele gösterirken bu yolu izlemiş, Ehlisünnet kardeşlerini gerçekler konusunda aydınlatmaya ve onları doğru yola yönlendirmeye uğraşmışlardır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Elbette onların hikâyelerinde akıl sahipleri için ibret vardır. Bu, uydurulacak bir söz değildir; ancak kendinden öncekinin doğrulanması, her şeyin açıklaması; inananlar için bir kılavuz ve rahmettir."[93]


 

 

 

 

 

 

Şia İmamlarını Tanıyalım

Şiîler, Ehlibeyt'ten on iki imama inanmıştır. Bu imamların ilki İmam Ali, sonra İmam Hasan, sonra İmam Hüseyin, ondan sonra da İmam Hüseyin'in soyundan olan dokuz masum evladıdır. Peygamber efendimiz (s.a.a) çeşitli münasebetlerde bu on iki imamın isimlerini saymış ve onlara işaret etmiştir. Bu isimler gerek Şia, gerekse Ehlisünnet ulemasının rivayetlerinde mevcuttur.

Bazı Ehlisünnet âlimleri bu rivayetlere itiraz ederek şöyle derler: Peygamber (s.a.a) gaipten nasıl haber verebilir? Hâlbuki Kurân-ı Kerim onun dilinden, "…Eğer gaibi bilseydim daha fazla hayır elde etmek isterdim ve bana bir kötülük de gelmezdi… "[94] der.

Bu soruya şu cevabı verebiliriz: Bu ayet, Peygamberimizin bütün manasıyla gaip ilminden uzak olduğunu göstermez. Müşrikler Peygamber'den kıyametin ne zaman kopacağını sorduğunda bu ayet inmiştir. Kurân-ı Kerim'de şöyle geçer: "Gizliyi bilen odur, gizlediği şey de hiçbir kimseye açılmaz. Ancak peygamberlerden seçtiği müstesna; onların da önlerinde, artlarında gözetleyiciler yollar."[95]

Bu ayet şunu gösteriyor ki Allah, seçkin peygamberlerine gaipten bilgi vermiştir. Örnek olarak Hz. Yusuf'un zindandayken başından geçen olayı gösterebiliriz. Yusuf suresinde şöyle geçer:

"(Yusuf) şöyle dedi: "Size rızk olarak verilen yemek henüz size gelmeden önce bunun yorumunu size haber vermiş olurum. Bu (yorum) Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir (bu bilgileri Rabbim bana lütfetti)…"[96]

Ve yine Kehf suresinde şöyle geçer:

"Derken kullarımızdan bir kulu buldular ki biz, katımızdan ona rahmet ihsan etmiştik ve katımızdan ilim belletmiştik."[97]

Bu olay Hızır (a.s) ile Musa (a.s) arasında geçmiştir. Hızır (a.s), Hz. Musa'ya gaip ilminden öğretmişti. Zira Hz. Musa o ilimler karşısında sabredememişti.

Şiî ve Sünnî Müslümanlar arasında Peygamber efendimizin (s.a.a) gaip ilimlerini bildiğine dair bir ihtilaf yoktur. Çünkü onun hayatında birçok kez gaipten haber verdiği kaydedilmiştir. Mesela şöyle buyurmuştur: "Ne şaşılacak şey! Zalim topluluk nasıl da Ammar'ı öldürecek!"

Ve yine Hz. Ali'ye (a.s) hitaben şöyle buyurdu: "İnsanların en kötüsü senin başına bir darbe indirecek ve sakalını kana boyayacak!"

Ve yine şöyle buyurmuştur: "Oğlum Hasan, Müslümanlardan iki grup arasında barış sağlayacak!"

Ve yine Ebuzer'e şöyle buyurmuştur: "Yalnız başına, sürgünde öleceksin!"

Peygamberimizden rivayet edilen bunlar gibi birçok gaybî haber daha vardır. İşte o gaybî haberlerden biri de Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buharî'de geçen ve hadisçilerin tamamının naklettiği şu meşhur hadistir:

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdu: "Benden sonraki imamlar on iki kişidir ve hepsi de Kureyş'tendir."

Bir başka rivayette de "Hepsi de Hâşimoğullarındandır" buyurmuştur.

Doğrularla Birlikte ve Zikir Ehline Sorun adlı kitaplarımızda, Sünnî ulemasının gerek sahih'lerinde, gerekse müsnet'lerinde bu rivayetleri naklettiklerini ve hepsinden sahih olarak söz ettiklerini belirtmiştik.

Şimdi, biri çıkar da, "Bu rivayetleri kabul etmenize ve sahih bilmenize rağmen neden on iki imamı bırakarak dört mezhebe tâbi oldunuz?" diye sorarsa, acaba ne cevap verecekler?

Cevap şudur: Selef-i Salih, ilk üç halifenin yardımcısıydı. Sakife'de önce Ebubekir'i, sonra Ömer'i, sonra da Osman'ı iş başına getiren onlardı. Dolayısıyla onlar için Ehlibeyt düşmanlığı kaçınılmaz olmuştu.

Peygamber'in (s.a.a) sünnetini yok etmek için onun yerine kendi içtihatlarını oturtmaya çalıştılar. Peygamber'den sonra ümmetin ikiye bölünmesine de bu sebep oldu. Selef-i Salih ve onların taraftarları olan Ehlisünnet ve'l-Cemaat ümmetin çoğunluğunu teşkil ederken, Ali (a.s) ve ona uyan azınlık Ebubekir'e biat etmedi. Bu tutumun ardından hakim güç onlara düşman kesildi ve onları Rafızî olarak adlandırdı.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat asırlar boyu ümmete hükümet etmiştir. Bundan dolayı temel atıcıları Ebubekir, Ömer, Osman, Muaviye ve Yezid olan Emevî ve Abbasî hükümdarlığı döneminde hilafet mektebinin yardımcıları oldular.

Zamanla hilafet zayıf düştü ve eski değerini yitirdi. Bir süre Arap olmayanların eline geçti. Sonra da Peygamber'in (s.a.a) sünneti yavaş yavaş yazılmaya ve toplanmaya başlandı. Öncekilerin gizlemeye çalıştığı birçok rivayet ortaya çıktı. Çünkü bu rivayetleri tam olarak imha edememişlerdi.

Bugün, bu rivayetler, onlar için hayret verici bir bilmece gibi oldu. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Çünkü tarihî gerçeklere baktıklarında bunlarla inançları arasında çok farklılıklar olduğunu ve inançlarıyla bağdaşmadığını gördüler. Bu rivayetleri Ehlisünnet inancına göre düzeltmeye çalışanlar da oldu. Çaresiz, kendilerini Ehlibeyt'i (a.s) çok seven insanlar olarak göstermeye çalıştılar. Ne zaman İmam Ali'nin (a.s) adı gelse "Radiyallahu anh" veya "Kerremallahu vecheh" demeye başladılar. Böyle yaptılar, çünkü insanların onları Ehlibeyt düşmanı olarak görmesini istemediler.

Evet, Müslümanlar arasında hiç kimse, hatta münafıklar dahi Ehlibeyt'e olan düşmanlıklarını açığa vurmaktan çekinir. Çünkü Ehlibeyt'e düşmanlık, Peygamber'e düşmanlıktır. Peygamber'e düşman olan ise İslam'dan çıkar.

Bütün bunlar onların aslında Ehlibeyt düşmanı olduklarını gösteriyor. Onlardan kastım Selef-i Salih'tir. Taraftarlarının onları Ehlisünnet ve'l-Cemaat olarak adlandırdığı Selef-i Salih… Bu taraftarlar, hükümdarlar tarafından kurulan dört mezhebin takipçileri olmuştur. Dinî hükümlerde Peygamber Ehlibeyt'ine veya on iki imama asla müracaat etmezler.

Gerçek şu ki, İmamiye Şia'sı, Muhammedî (s.a.a) sünnetin asıl takipçisidir. Çünkü Şiîler, bütün hükümlerde, sahih sünneti bizzat Resul-i Ekrem'den (s.a.a) alan Ehlibeyt imamlarını (a.s) takip etmektedirler. Bu imamlar Peygamber sünnetine hiçbir şekilde şahsî görüşlerini, içtihatlarını ve halifelerin görüşlerini karıştırmamışlardır. Tarih boyunca bu, böyle süregelmiştir.

Şia, her zaman için nassa ve Peygamberimizin sözlerine bağlı kalmış, hiçbir zaman ayet ve hadis karşısında şahsî görüşlere yer vermemiştir. Peygamberimizden sonra Hz. Ali ve onun evlatlarına inanmışlardır. Çünkü her ne kadar on iki imam içerisinde amelî olarak tek hilafette bulunan İmam Ali (a.s) olsa da, Peygamberimiz (s.a.a) açık bir şekilde onları halifeleri olarak tanıtmıştır.

Öte yandan Şiîler, hilafeti zorla elde edenlerin halifeliğini kabul etmezler. Nitekim Ehlisünnet de itiraf eder ki, birinci halife ani bir şekilde iş başına getirildi. Sonra da Allah'ın ve Peygamberinin (s.a.a) sözlerine muhalif içtihatlarla halkı yönettiler. İmam Ali'nin dışında diğer bütün halifeler ya güç kullanarak ya da kendilerinden önceki halifelerin tayiniyle hilafet makamına oturdu.[98]

Bu sebepten dolayı Ehlisünnet ve'l-Cemaat, iyi veya kötü her halifenin imametini kabullenmek zorunda kaldı. Fakat Şiîler bunu kabul etmeyerek "Ümmetin rehberliği ve yüce imamet makamı, ancak masum imamlar tarafından mümkündür" görüşünü savundu. İşte, Allah'ın Kurân'da tertemiz kıldığını ilan ettiği[99] bu pak ve masum insanlar, Ehlibeyt imamlarının ta kendileridir.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet İmamlarını Tanıyalım

Ehlisünnet'in mezheplerinin dört meşhur öncüleri vardır. Bunlar sırasıyla Ebu Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'dir. Bu dört imam ne sahabedendir, ne tabiînden; ne Peygamberimiz onları tanır, ne onlar Peygamberimizi; ne onlar Peygamberimizi görmüştür, ne de Peygamberimiz onları… Sadr-ı İslam'a en yakın olan Ebu Hanife ile Peygamberimiz arasında yüz yıllık fasıla vardır. Hicrî 80'de dünyaya gelmiş, 150'de de vefat etmiştir. Sonuncuları olan Ahmed b. Hanbel ise hicrî 165'te dünyaya gelmiş, 241'de vefat etmiştir. Bunlar, Ehlisünnet'in füruu'd-din'de (dinin fıkhî teferruatında) takipçileri olduğu imamlardı.

Usul-i dinde (dinin aslî ve inançsal konularında) ise İmam Ebul Hasan Ali b. İsmail Eş'arî'ye uyarlar. Eş'arî de hicrî 270'te dünyaya gelmiş ve 325'te vefat etmiştir.

Kısaca, Ehlisünnet'in hem füru, hem de usulde takip ettiği imamlar bunlardır. Acaba bu imamlar arasında Ehlibeyt'ten ya da Peygamber'in sahabelerinden birini görebiliyor musunuz? Veya Peygamber'in (s.a.a), hakkında bir söz söylediği ve bu vesileyle insanları ona yönlendirdiği birini görebiliyor musunuz? Göremezsiniz. Çünkü ortada böyle bir şey yok ve ispatı da oldukça zordur.

Eğer Ehlisünnet ve'l-Cemaat Peygamber sünnetine bağlı olduğunu iddia ediyorsa, neden öyleyse mezhepleri bu kadar geç ortaya çıktı? Ehlisünnet ve'l-Cemaat, bu mezhepler ortaya çıkmadan önce nerdeydi? Neye inanıyor ve kime müracaat ediyordu? Neden Peygamberimizin zamanında yaşamayan, onu görmeyen ve tanımayan insanların takipçiliğini yapıyorlar? Hâlbuki onlar fitnelerin baş gösterdiği sahabeler arası savaşlardan çok sonraları dünyaya gelmişlerdir. Onlar gözlerini dünyaya açtıklarında sahabeler birbirlerini öldürmüş, birbirlerini kâfir ilan etmişlerdi. Kurân ve sünnete karşı kendi istekleriyle hareket ettiler ve şahsî görüşleriyle içtihat yaptılar.

Yezid b. Muaviye hilafete geçtikten sonra Peygamber şehri olan Medine'yi askerlerine helal kıldı. Her yer askerleri tarafından yakılıp yıkıldı, Yezid'e biat etmeyen seçkin Peygamber sahabeleri kılıçtan geçirildi, birçok kadın kirletildi ve bu çirkin saldırının ardından (binlerce kadın) gayrimeşru çocuk dünyaya getirdi.

Akıllı bir insan nasıl olur da fitneye bulaşmış bir kesimin çocuğu olan bu imamların izinden gidebilir? Bu dönemde doğan çocukların fikirleri bu fitnelerle beslenmiş, düşünceleri bu terbiyeyle şekillenmiştir. Ne hikmetse sadece devletin razı olduğu kimseler meşhur olmuş ve tanınmıştır.[100]

Nasıl olur da sünnetin takipçisi olduğunu iddia edenler ilim şehrinin kapısı İmam Ali'yi, cennet gençlerinin efendileri olan İmam Hasan ve İmam Hüseyin'i, ilmin varisleri olan Peygamber Ehlibeyt'inin tertemiz imamlarını bırakıp da Peygamber'in (s.a.a) sünnetini tanımayan Emevî siyasetleriyle yetişmiş kimselerin yolundan giderler?

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, bir taraftan Peygamber sünnetinin takipçisi olduğunu iddia ederken nasıl olur da diğer taraftan sünnetin asıl koruyucusu olan Ehlibeyt'i görmezden gelebilir? Peygamberimizin "Ehlibeyt'ime sarılın" sözünü ayaklar altına alırken nasıl böyle bir iddiada bulunabilir?

Acaba İslam tarihini mütalaa eden ve Kurân ile sünneti iyi bilen bir Müslüman, Ehlisünnet'in Emevî ve Abbasî takipçileri olduğu konusunda tereddüt eder mi? Bununla birlikte Şiîlerin, Ehlibeyt'i sevdikleri ve sünnetin takipçileri oldukları konusunda şüphe eder mi?

Görüyorsunuz ya sayın okuyucumuz; siyaset nasıl da insanları değiştiriyor? Hak nasıl da bâtıl, bâtıl nasıl da hak gösterilmeye çalışılıyor? Peygamber ve Ehlibeyt dostları "Rafızî" ve "bidat ehli" olarak adlandırılıyor; Peygamber sünnetini ve Ehlibeytini terk eden, (Emevî ve Abbasî gibi) zalim yöneticilerin takipçiliğini yapan kimselere de Ehlisünnet ve'l-Cemaat deniyor! Gerçekten de şaşılacak bir durum, değil mi?

Aslında ben, bu ismin konulmasında Kureyş'in parmağı olduğu inancındayım. Daha önce de belirttiğimiz gibi Abdullah b. Amr, Peygamberimizin sünnetini yazmak istemiş, Kureyş de buna izin vermemişti. Gerekçe olarak da Peygamberimizin masum olmadığını göstermişlerdi. Kureyş aslında birkaç kişiden ibaretti. Bu birkaç kişi Araplar arasında güçlü ve nüfuz sahibi kimselerdi. Bazı tarihçiler bunları "siyasetçiler" olarak addetmiştir. Çünkü bu kimseler, tarihte kurnazlıkları, hileleri ve sultalarıyla tanınıyordu. Tarihçiler arasında onlara "sorunları çözen topluluk" diyen de vardır.

Tarihte adlarından çokça bahsedilen bu kimseler şunlardır: Ebubekir, Ömer, Osman, Ebusüfyan, Muaviye, Amr b. As, Mugayre b. Şube, Mervan b. Hakem, Talha b. Übeydullah, Abdurrahman b. Avf, Ebu Übeyde Amir b. Cerrah ve diğerleri.[101]

Bu şahıslar bazen bir araya gelir, belirli bir konuda birbirleriyle meşveret eder daha sonra karar alarak icraya koyulurlardı. Sonra da insanlar bu kararların nasıl çıktığını düşünmeden onu yaparlardı. Bu hilelerden biri de insanlara Peygamber'in (s.a.a) masum olmadığını duyurmak olmuştu. Peygamber'in sıradan insanlardan farkı olmadığını, onun da hata yapabileceğini iddia ederken insanların gözünde Peygamberimizi küçük düşürmeye çalışıyor, böylece haksız yere onun kişiliğiyle mücadele ediyorlardı. Bir diğer hileleri de İmam Ali'ye gerek küfrederek, gerekse lanet okuyarak, bazen de Ebu Turab ismini vererek onu insanlara Allah ve Peygamber düşmanı olarak tanıtmaya çalışmalarıydı.

Onlar, Peygamberimizin seçkin sahabelerinden olan Ammar b. Yasir'e de küfrediyorlar, ona Abdullah b. Sebe veya İbn-i Sevda diyorlardı. Çünkü Ammar, halifelerle muhalefet ediyor, halkı Ali b. Ebu Talib'in (a.s) velayetine çağırıyordu.[102]

Bir diğer hileleri de İmam Ali'yi savunanları "Rafızî" olarak adlandırıp, halkın onları Muhammed'i (s.a.a) bırakıp Ali'nin peşinden gidenler olarak tanımasını sağlamaktı. Ve bir diğer hileleri de kendilerine "Ehlisünnet ve'l-Cemaat" adını verip, bu şekilde güya Rafızîler karşısında Peygamber'in (s.a.a) sünnetine sadece kendilerinin sıkı sıkı sarıldığını ispatlamaya çalışmaktı.

Gerçekte ise onların sünnetten maksatları, tüm mescit ve minberlerde Ali'ye ve Peygamber ailesine küfretmekten ibaret olan çirkin bidatleri idi. Bu çirkin gelenek bütün ülkelerde, bütün şehirlerde ve bütün kasabalarda seksen yıl boyunca devam etti. Öyle ki vaaz veren biri İmam Ali'ye lanet okumayı unutacak olsa, halk dile gelir, "Sünneti yerine getirmedin! Sünneti yerine getirmedin!" diye itiraz ederdi.

Ömer b. Abdülaziz, "Şüphe yok ki Allah, adaleti, lütuf ve keremde bulunmayı ve yakınlara ihtiyaçları olan şeyleri vermeyi emreder ve çirkin olan, kötü görünen şeylerle haksızlığı nehyeder; öğüt alasınız diye de size öğüt vermededir"[103] ayetine dayanarak bu çirkin geleneği ortadan kaldırmaya çalışınca çeşitli entrikalarla onu öldürdüler. Çünkü o, bu geleneği ortadan kaldırmakla kendisini hilafet makamına getiren geçmişlerini cahil saymıştı. O öldüğünde 38 yaşındaydı ve hilafeti ancak iki yıl sürmüştü. Ömer b. Abdülaziz yapmak istediği ıslahatlar yüzünden öldürüldü. Zira Emevî hanedanındaki amcaoğulları bu geleneklerinin ortadan kalkmasını ve Ehlibeyt'in konumunun yükselmesini istemiyorlardı.

Emevî saltanatı yıkıldıktan sonra bu kez de Abbasîler başa geçtiler. Onlar da Emevîlerden geri kalmayarak tüm imkânlarıyla Ehlibeyt imamlarına ve Şiîlere baskı uyguladılar. Nihayet İmam Ali ve evlatlarına düşmanlığıyla tanınan Abbasî halifesi Mütevekkil başa geçtiği zaman İmam Hüseyin'in türbesini yıktırdı ve Ehlibeyt dostlarının burayı ziyaret etmelerini yasakladı.[104] Mütevekkil, Ali ve evlatlarına düşman olmayana hiçbir surette ücret ve hediye vermezdi.

Mütevekkil ile çocuklarına öğretmenlik yapan edebiyat üstadı İbn-i Sikkît arasında geçen hikâye meşhurdur. Mütevekkil, onun Ali ve evlatlarını sevdiğini öğrendiğinde "Benim çocuklarıma öğretmenlik yapan biri nasıl olur da Ali ve evlatlarını sevebilir?" diyerek İbn-i Sikkît'i hunharca öldürtmüştü.

İmam Ali'ye karşı beslediği kin öylesine derindi ki sırf bu yüzden adı Ali olan bütün çocukların öldürülmesini emretmişti. Bir gün Ali b. Cehm adlı bir şairle karşılaşmış, şair ona hitaben, "Ey müminlerin emiri! Annem ve babam bana zulmederek adımı Ali koymuşlar. Ben bu isimden ve bu ismi taşıyan herkesten nefret ediyorum!" demiş, Mütevekkil gülerek onu bu konuşmasından dolayı ödüllendirmişti.

Sarayında görev yapan bir soytarı vardı. Müminlerin emiri İmam Ali'nin (a.s) taklidini yapar, insanları güldürürdü. İnsanlar onu gördüklerinde "İşte, göbeği çıkmış adam geldi!" diyor, bu şekilde İmam Ali'yle alay ediyor ve böylece halifeyi mutlu etmeye çalışıyorlardı.

Hatırlatmak gerekir ki, İmam Ali ile onca düşmanlığı olan Mütevekkil, Ehlisünnet alimleri tarafından "sünneti ihya eden" anlamına gelen "Muhyi's-Sünnet" lakabıyla anılmaktadır. Hadis ehli olarak bilinen topluluğun bizzat kendileri Ehlisünnet ve'l-Cemaat oldukları için kesin olarak anlaşılıyor ki bunların dilinde sünnetten kasıt, Ali (a.s) ile düşman olmak, ona lanet okumak ve ondan beri olmaktı. Bu da Nasibîliğin özüdür.

Daha fazla açıklama gerekirse, Harezmî, kitabında şöyle nakleder: "Hayzaran oğlu Harun ile Rahman olan Allah'a değil de şeytana mütevekkil olan Cafer Mütevekkil, Ebu Talib'in soyuna küfretmedikçe ve Nasibî mezhebine yardımcı olmadıkça kimseye para vermezdi."[105]

Yine, İbn-i Hacer, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'den şöyle nakleder: Nasr b. Ali b. Suhban, "Peygamberimiz bir gün Hasan ile Hüseyin'in elinden tutarak 'Kim beni, bu ikisini ve bunların anne-babasını severse, kıyamet gününde benimle aynı derecede olacaktır' buyurdu" deyince Mütevekkil ona bin kırbaç vurulmasını emretti. Nasr b. Ali yediği kırbacın etkisiyle ölecek gibi oldu. Nihayet Cafer b. Abdulvahid, Mütevekkil'le konuşup onu ikna etmeye çalıştı. Ona sürekli, "Ey müminlerin emiri! Bu adam Ehlisünnet'tendir!" diyordu. Sonunda Mütevekkil, Nasr b. Ali'yi serbest bıraktı.[106]

Cafer b. Abdulvahid'in "Bu adam Ehlisünnet'tendir" sözü dahi tarihte nelerin olduğunu gözler önüne seriyor. Demek ki Ehlisünnet'ten olmak, onu kırbaçlanmaktan kurtarabiliyor ve bir Ali dostu olmak bin kırbaç gerektiriyor!.. Bu, açıkça şunu gösteriyor ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat, o zamanlar Ali dostlarını düşman görüyordu ve Mütevekkil'in bu konuda hiç acıma duygusu yoktu. Kim olursa olsun, hangi mezhepten olursa olsun, Ehlibeyt'in faziletinden bahsedenleri acımadan öldürebiliyordu.

Yine İbn-i Hacer, aynı adlı eserinde şöyle der: "Abdullah b. İdris Ezdî, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'tendi ve sünnete bağlıydı. O, aynı zamanda bir Osman yanlısıydı."[107]

Yine İbn-i Hacer, Basralı Abdullah b. Avn hakkında şöyle der: "O güvenilir biridir. Sünnete oldukça bağlıdır. Bidatçilere karşı oldukça sertti. İbn-i Sâd, onun Osman yanlısı olduğunu söylemiştir."[108]

Yine der ki: "İbrahim b. Yakup Cüzcanî, Hz. Ali'ye düşmanlığıyla bilinen Harizî mezhebine mensuptu. Yani Hariz b. Osman Dımeşkî'nin takipçisiydi. İbn-i Hayyan, onun hakkında 'O, sünnetin sağlam takipçilerinden biridir' demiştir."[109]

Tüm bunlardan anlaşılıyor ki onların nezdinde Nasıbîlik, Ali ve evlatlarıyla düşmanlık, Ebu Talib soyuna küfretmek ve Ehlibeyt'e lanet okumak "sünnete bağlılık" olarak algılanıyordu. Ve yine şunu öğrendik ki Osman yanlıları, Ehlibeyt düşmanıydı ve Ali (a.s) evlatları ile Ali dostlarına pek de iyi davranmıyorlardı.

Onların bidat ehlinden maksatları, Hz. Ali'nin (a.s) imametini kabul eden Şiîlerdi. Çünkü bu görüş, Ehlisünnet'e göre sadece bidat olmakla kalmıyor, aynı zamanda Hz. Ali'yi siyaset meydanından uzaklaştırmaya çalışan halifelere ve Selef-i Salih denilen sahabelere muhalefet etmek anlamına da geliyordu.

Tarihte bu konuyu gözler önüne seren sayısız örnekler vardır. Ama biz, araştırma ehline yeterli gelebilecek miktarla yetindik. Tarihî kaynaklara herkesin ulaşması mümkündür. Sadece araştırmak istemek yeterlidir.

"Bizim uğrumuzda çalışıp çabalayanlara, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah ihsan edenlerle beraberdir."[110]


 

 

 

 

 

 

Şia İmamlarının Bizzat Peygamber Tarafından Belirlenmesi

Gerek Peygamberimizin hayatı, gerekse İslam tarihi hakkında araştırma yapan bir kimse, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) kendisinden sonra on iki imam belirlediğini ve bunları isimleriyle birlikte zikrettiğini muhakkak görmüştür. Bunları Ehlisünnet'in sahih kabul ettikleri hadis kitaplarında sayılarıyla birlikte görmekteyiz. Ayrıca rivayetlerde hepsinin de Kureyş'ten oldukları belirtilmektedir. Buharî, Müslim ve diğerleri, bu rivayetleri senetleriyle birlikte nakletmişlerdir.

Bazı Ehlisünnet kaynaklarında, isimlerinin yanı sıra ilkinin İmam Ali olduğu, ondan sonra oğlu Hz. Hasan'ın, ondan sonra Hz. Hasan'ın kardeşi Hz. Hüseyin'in ve ondan sonra da Hz. Hüseyin'in oğullarından sonuncusu Mehdi olan dokuz evladının imam olacağı rivayet edilmiştir. Yenabiu'l-Meveddet yazarı, adı geçen kitabında şöyle rivayet eder:

A'tel adlı bir Yahudi, Peygamberimizin yanına gelerek "Ey Muhammed! Uzun zamandır sana sormak istediğim birkaç soru var; eğer cevap verirsen, senin elinle Müslüman olacağım" dedi. Peygamberimiz "Sor ey Ammare!" deyince Yahudi, sorularını sormaya başladı. Cevaplarını aldıktan sonra da "Doğru söyledin" deyip "Peki senin halifen kim?" diye sordu. Gerekçe olarak da "Çünkü halifesi olmayan peygamber yoktur; bizim peygamberimiz Musa b. İmran'ın halifesi de Yuşa b. Nûn idi." dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Benim halifem Ali b. Ebu Talib'dir. Ondan sonra benim iki torunum olan Hasan ve Hüseyin'dir. Sonra da Hüseyin'in soyundan dokuz kişi birbiri ardınca gelirler." Yahudi, "Ey Muhammed! Onların isimleri nedir?" diye sorunca Peygamberimiz yine şöyle buyurdu: "Hüseyin dünyadan göçtükten sonra oğlu Ali (İmam Zeynelabidin), ondan sonra oğlu Muhammed (İmam Muhammed Bâkır), ondan sonra oğlu Cafer (İmam Cafer Sadık), ondan sonra oğlu Musa (İmam Musa Kâzım), ondan sonra oğlu Ali (İmam Ali Rıza), ondan sonra oğlu Muhammed (İmam Muhammed Taki), ondan sonra oğlu Ali (İmam Ali Naki), ondan sonra oğlu Hasan (İmam Hasan Askerî), ondan sonra da oğlu Hüccetullah Muhammed Mehdi'dir. Bunlar on iki kişidirler." Yahudi, daha sonra Müslüman oldu ve bu hidayetinden ötürü Allah'a hamd-ü sena etti.[111]

Eğer Şiâ kaynaklarına ve bu konudaki bilgilere müracaat edecek olursak, yukarıda yazılanlardan çok daha fazlasına rastlarız. Ama yine de Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in, imamların sayısını on iki olarak kabul etmesi delil olarak yeterlidir. Çünkü bu sayı, Ali ve evlatları dışında başka hiçbir yerde denk gelmiyor.

Bizim yakinimizi arttıran şey ise, Ehlibeyt imamlarının bu ümmetin âlimlerinin hiçbirinden ders almamış olmalarıdır. Ehlibeyt'in herhangi bir sahabe veya tabiînden ders aldığına dair hiçbir bilgi kayıtlı değildir. Başka bir deyişle, hiçbir tarihçi ve siret yazarı böyle bir rivayette bulunmamıştır. Ama diğer alimler hakkında bilgiler mevcuttur. Ebu Hanife İmam Sadık'ın (a.s); Malik, Ebu Hanife'nin; Şafiî, Malik'in; Ahmed b. Hanbel de Şafiî'nin öğrencileridir. Ama Ehlibeyt imamları, ilimlerini Allah'tan almışlar ve nesilden nesle bunu birbirlerine miras bırakmışlardır. İşte, Allah, bizzat onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Sonra Kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik."[112]

İmam Sadık (a.s) bu gerçeğe dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: "Ne ilginçtir ki insanlar bir taraftan 'Biz ilmimizi Allah resulünden aldık, ona amel ediyor ve onunla hidayet oluyoruz' diyorlar, bir taraftan da Peygamber ailesi olan bizlerin o ilimlerden habersiz olduğuna inanıyorlar! Halbuki biz, o evin çocuklarıyız. Vahiy bizim evimizde nazil oldu. İlim bizim vesilemizle insanlara ulaştı. Size göre onlar bu ilmi öğrenip hidayet oldular da biz öğrenmeyip yoldan mı çıktık?"

Evet, İmam Sadık (a.s) nasıl bunların inancına şaşırmasın ki? Onlar bir yandan ilimlerini Allah resulünden aldıklarını iddia ederken bir yandan da ilim şehrinin kapısı olan Ehlibeyt'e düşmanlık ediyorlar. Ve yine nasıl şaşırmasın ki? Açıkça sünnete muhalefet ediyorlar.

Tarih de tanıklık eder ki Şiîler daima Hz. Ali'ye yardım ettiler ve onun düşmanlarına karşı direndiler. Savaşlarda yanında yer aldılar. İlimlerini ondan öğrendiler. Demek ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat onun Şiîleri (taraftarları) değildiler ve ona yardımcı olmadılar. Bilakis onunla savaştılar ve onu ortadan kaldırmak için uğraştılar. Onun ardından evlatlarını gözetleyip onları da öldürmek için fırsat kolladılar. Zindan, zulüm, eziyet ve cinayet onlara reva gördükleri şeylerdi. Dinî hükümlerde dahi onlara muhalefet ettiler. Kurân ve sünnetin açık hükümlerine rağmen menfaatlerine uygun fetvalar veren ve içtihat kisvesinin arkasına sığınan sözde âlimlerin peşinden gittiler.

Daha ne diyebiliriz ki? Onlar kendi haklarında bile sünnete aykırı davrandıklarını itiraf ediyorlar. Bakınız, İbn-i Teymiye ne diyor: "Peygamber'in sünnetini bir kenara bırakmalıyız. Zira bu, Şia'nın sloganı hâline gelmiştir."[113]

Sizce de bu ilginç değil mi? Nasıl olur da kendilerine Ehlisünnet ve'l-Cemaat diyenler Malikî, Hanefî, Şafiî ve Hanbelî olarak birkaç gruba ayrılabiliyor, fıkhî meselelerde birbirleriyle muhalefet edebiliyor ve üstüne üstlük bu ihtilafın bir rahmetten ibaret olduğunu savunabiliyorlar? Bu mantık, Allah'ın dinine nefsanî isteklerin karışmasına yol açmaz mı?

Evet, onlar Allah ve Peygamber'inin hükümlerinden ayrılmış birkaç grup olsalar da, bir noktada ittifak etmişlerdir. Onları birleştiren tek unsur, Sakife'de kanunsuz bir şekilde oluşturulan hilafeti kabul etmeleri ve Peygamber'in tertemiz Ehlibeyt'ini kenara itmeleridir. Peygamberimizin, iki ağır emanetine (Kurân ve Ehlibeyt) sarılma hususunda alenî emri olmasına rağmen buna muhalefet eden ve hâlâ Ehlisünnet ve'l-Cemaat olmakla övünen bu insanlara şaşırmamak mümkün mü? Hâlbuki bu hadisi kendileri dahi sahih olarak kabul etmişler, kitaplarında senetleriyle birlikte nakletmişlerdir.

Aslında onlar ne Kurân'a bağlılar, ne de Ehlibeyt'e. Zira Ehlibeyt'i kenara itmenin, Kurân'ı kenara itmek anlamına geldiğini ve Kurân ile Ehlibeyt'in hiçbir zaman birbirlerinden ayrılmayacağını Peygamberimiz (s.a.a) bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Her şeyi bilen Allah bana haber verdi ki, Kurân ve itretim (Ehlibeytim), Kevser Havuzu'na varıncaya dek asla birbirlerinden ayrılmazlar."[114]

Nasıl şaşırmayalım? Peygamberimizin açık bir şekilde emrettiği veya yasakladığı bir şeyi çekinmeden yaptıklarına dair kendi sahih kitaplarında itirafta bulunuyorlar![115]

Birçok Ehlisünnet aliminin daha fazla teyit etmeye çalıştığı "Ben sizin aranızda Allah'ın kitabını ve sünnetimi bırakıyorum; bu ikisine sarıldığınız sürece benden sonra asla sapmazsınız" hadisini sahih olarak kabul etsek dahi yine de şaşkınlığımızı gideremeyiz. Hatta bu kez şaşkınlığımız daha da artar, onların sünnete olan ihaneti daha fazla belirginleşir. Ne diyebiliriz ki? Onların büyükleri sünneti yakıp terk etmedi mi ya da anlatılmasını dahi yasaklamadı mı?

Ömer b. Hattab açık bir dille "Kurân bize yeter!" derken bu, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sünnetinin reddi anlamına gelmiyor mu? Şu açıktır ki, Allah resulünü reddeden Allah'ı da reddetmiş sayılır.

Ömer'in bu sözünü, başta Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim olmak üzere sahih olarak bilinen bütün Ehlisünnet kitapları kaydetmiştir. Eğer Peygamberimiz "Ben sizin aranızda Allah'ın kitabını ve sünnetimi bırakıyorum…" demişse, Ömer de "Allah'ın kitabı bize yeter!" demekle "Bizim senin sünnetine ihtiyacımız yok!" demek istemiştir. Ömer, Peygamberimizin huzurunda "Bize Allah'ın kitabı yeter!" derken, arkadaşı Ebubekir de mutlaka onu tasdik etmiş olacak ki halife olduğunda şöyle bir konuşma yapmıştı: "Allah resulünden hiçbir şey rivayet etmeyin. (Bundan dolayı) biri size bir şey soracak olursa, deyin ki: Allah'ın kitabı aramızdadır; helalini helal sayın, haramlarından da kaçının!"[116]

Peygamberimizin sünnetini terk eden bu insanlara nasıl şaşırmayalım? Allah'ın öğretileri dışında bidatler ortaya çıkardılar ve hâlâ kendilerine Ehlisünnet ve'l-Cemaat diyorlar. Ama bizim bütün bu şaşkınlıklarımıza Ebubekir'in şu sözü son noktayı koymaktadır: "Beni Peygamber'in sünnetine göre muhakeme edecek olsanız, buna dayanamam!"[117]

Ebubekir nasıl olur da Peygamber'in (s.a.a) sünnetine dayanamaz? Peygamberimizin sünneti çok ağır ve dayanılması imkânsız olan bir şey miydi ki?

Mezheplerinin kurucusu ve birinci halifeleri olan Ebubekir, Peygamber'in sünnetine dayanamazken nasıl olur da Ehlisünnet mensupları sünnet ehli olduklarını iddia edebilirler? Acaba Allah-u Taâla şöyle buyurmuyor mu?

"Gerçekten de sizin için Allah resulünde güzel bir örnek vardır..."[118]

"Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez…"[119]

"…Allah dinde size bir zorluk yüklememiştir…"[120]

Acaba Ebubekir ve arkadaşları, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Allah'ın emirlerinden başka bir şey getirdiğine mi inanıyorlar da, bu yüzden Peygamber'in, insanları olmayacak işlere zorladığını söylemeye çalışıyorlar? Asla böyle olamaz. Allah resulü birçok kez şöyle buyurmuştur: "İnsanları müjdeleyin. Onları bıktırmayın. Kolaylaşırın, zorlaştırmayın. Allah, size bazı işlerinizde zorluk çıkarmamak için izin vermiştir." Oysaki Ebubekir tüm bu gerçeklere rağmen sünnete dayanamayacağına dair itirafta bulunuyor. Daha önce de dediğimiz gibi, Ebubekir'in bu sözünden maksadı, kendi istekleri doğrultusunda çıkardığı bidatleri, başında bulunduğu devletin siyasetlerine uydurmaya ve onlara kılıf bulmaya çalışmaktı.

Ömer b. Hattab da Kurân ve sünnetin dayanılmayacak bir şey olduğuna inanmış olacak ki, hilafeti döneminde "Su bulamazsak nasıl namaz kılalım?" diye soran birine "Eğer su bulamazsınız, namazı boş verin!" şeklinde cevap vermişti. Hâlbuki halkın avam tabakasından bilge insanlarına kadar herkes bunun cevabını biliyordu. Üstelik hadisçiler de bunun hükmünü kitaplarında rivayet etmişlerdi.

Osman'a gelince; o da Peygamberimizin sünnetine muhalefet etti. Şu olay meşhurdur ki, bir keresinde Ayşe, Peygamberimizin (s.a.a) gömleğini çıkararak "Peygamber'in gömleği daha eskimeden Osman onun sünnetini eskitti!" Öyle ki, bu tür olaylar neticesinde sahabeler galeyana gelip "Osman, Peygamberimizin ve diğer iki halifenin sünnetini ayaklar altına aldı!" diyerek onu öldürmüşlerdi.

Muaviye'nin durumu ise zaten ortadadır. O hem Kurân'a, hem de sünnete düşmanlık etti. Zira Peygamberimiz şöyle buyurmuştu:

"Ali bendendir, ben de Ali'den. Ali'ye düşman olan bana düşman olmuştur; bana düşman olan ise Allah'a düşman olmuştur."[121]

Muaviye, İmam Ali'ye lanet okutma konusunda öylesine aşırıya gitmişti ki, valilerine emir göndererek ona lanet okumalarını ve okutmalarını istemiş, karşı gelenleri azlederek öldürtmüştü. Aynı Muaviye, Ali dostları karşısında kendisini ve taraftarlarını Ehlisünnet ve'l-Cemaat olarak addediyor, güya sünnetin takipçisi olduğunu iddia ediyordu.

Bazı tarihçiler, Muaviye hilafet makamına oturduktan ve İmam Hasan ile barış imzaladıktan sonra o yılı "Cemaat Yılı" olarak adlandırdığını yazarlar. Hal böyle olunca da şaşkınlığımız tekrar kayboluyor ve anlıyoruz ki, onlara göre "Sünnet" bayramlarda, Cuma namazlarında ve İslamî minberlerde Ali b. Ebu Talib'e lanet okumak ve okutmaktan başka bir şey değildir.

Eğer sünnet ve cemaat Ebusüfyan oğlu Muaviye tarafından öğretilecekse, Allah'tan istiyoruz ki Allah bizi, Ali'nin kurduğu iddia edilen Rafızîlik bidati üzere öldürsün!

Ey aziz okuyucu! Asıl bidat ehlinin Ehlisünnet ve'l-Cemaat olarak adlandırılmasına ve pak Ehlibeyt imamlarının (a.s) bidat ehli olarak tanıtılmasına sakın şaşırmayın.

Ehlisünnetin önde gelen isimlerinden İbn-i Haldun, Ehlisünnet mezheplerinin isimlerini bir bir zikrettikten sonra utanmadan şöyle demiştir: "Ehlibeyt (imamları) da ümmete ters düşen ayrı bir mezhep kurmuştu. Kendilerine has bir fıkıh oluşturdular. Bunu kendilerinden çıkardıkları yetmiyormuş gibi bir de sahabeleri eleştirdiler."[122]

Saygıdeğer okuyucu! Başta da söylememiş miydim? Bunların sözü, ancak tersi düşünüldüğünde doğru oluyor. Eğer Emevîlerin fasıkları sünnet ehli ve Ehlibeyt imamları bidatçi olacaksa, o zaman İslam'ın fatihasını okumak gerekir; dünyanın da değeri kalmaz.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Öncülerinin Zalim Halifeler Tarafından Belirlenmesi

Dört Ehlisünnet mezhebinin kurucusu da tarih boyunca Ehlibeyt imamlarını dışlamış, onlarla muhalefet etmiş, onlara yönelmemiş, onların kurtuluş gemisine binmemiş ve zamanlarının imamını tanımamıştır.

"Eğer o iki sene olmasaydı Numan (Ebu Hanife) helak olurdu" diyerek İmam Sadık'ın (a.s) yanında aldığı iki yıllık dersin önemini belirten Ebu Hanife, buna rağmen açık hadisler karşısında kıyasa ve şahsî görüşlerine dayalı bidatler içeren bir mezhep kurmuştur.

Aynı şekilde "İmam Cafer Sadık'tan (a.s) daha bilgili birini hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş ve hiçbir insan gönlünden geçirmemiştir" diyen Malik de ondan faydalanmış olmasına ve onu insanların en bilgilisi göstermesine rağmen farklı bir mezhep kurmuş; Abbasîlerin bu konuda tam desteğini almış; onlar tarafından "Daru'l-Hicret" (insanların ilim öğrenmek için evine hicret ettiği ve sünneti öğrendiği makam) diye adlandırılmış; kısa zamanda güce, üne ve paraya kavuşmuş; nüfuz sahibi olmuştur.

Şafiî ise Peygamber Ehlibeytinin Şia'sı olmakla suçlanıyordu. Zira Şafiî, onlar hakkında şöyle şiirler okumuştu:

Ey Allah resulünün Ehlibeyt'i, sevginiz vaciptir

Allah da bunu Kurân'da böyle nazil etmiştir

***

Sizin yüceliğinize delil olarak şu yeter

Kim size selam göndermezse namazı bâtıl eder

***

Merkeplere binmiş halde gördüğümde insanları

Sapkınlığa ve cahillik deryasına sürüyorlardı onları

 

Derken Allah'ın ismine ve kurtuluş gemilerine bindim

Onlardır işte Ehlibeyt'i son peygamber Mustafa'nın

***

Sevgilerine sarıldım, şu Allah'ın ipine

Zaten emrolunduk biz de o ipe sarılmaya

***

Eğer Âl-i Muhammed'i sevmek Rafızîlik ise

Şahit olsun bütün âlem, Rafızî'yim ben de

 

Şafiî eğer bütün âlemi Rafızî olduğuna dair şahit olmaya çağırıyorsa, öyleyse neden Ehlibeyt'e (a.s) alternatif ve hatta zıddı olarak ortaya çıkarılan mezhepleri kenara itmedi? Bunu da boş verin, neden kendi adına yeni bir mezhep kurdu? Ve hatta bunu da boş verin, neden kendi döneminde yaşayan Ehlibeyt imamlarından (a.s) kaçındı?

Peki ya Hz. Ali'yi ilk kez dördüncü halife olarak tanıyan ve onu Hülefa-i Raşidîn'den sayan Ahmed b. Hanbel'e ne demeli?

"Peygamber'in sahabeleri arasında onca fazileti olan Ali (a.s) kadar hiç kimsenin hakkında sahih senetli hadis rivayet edilmemiştir" diyen Ahmed b. Hanbel, dönemindeki âlimler onun hakkında "Fakih biri değildir" demesine rağmen bir mezhep kurmuş ve ona Hanbelî adını vermiştir.

Şeyh Ebu Zühre onun hakkında şöyle yazar: "Geçmiştekilerin çoğu Ahmed b. Hanbel'i fakih saymamıştır. Ahmed b. Hanbel'in zamanına yakın bir dönemde yaşayan İbn-i Kuteybe ve İbn-i Cerir Taberî onu fakih olarak görmeyenler arasındadır."[123]

İbn-i Teymiye, Hanbelî mezhebine kendi görüşlerini de ekleyerek bu mezhebi yaygınlaştırmıştır. Örneğin; kabir ziyaretini ve üzerinde yapılar yapmayı haram kılmış, Ehlibeyt'e tevessül etmeyi yasaklamış ve tüm bunları şirk olarak nitelendirmiştir.

İşte dört mezhep, işte kurucuları ve işte bunların Peygamber Ehlibeyt'i hakkındaki görüşleri!

Allah katında çirkin bir davranış olmakla beraber bunlar bazı sözler söylüyor, ama ona amel etmiyorlar. Çünkü bu mezhepleri kendileri kurmamış ve bu bidatleri onlar çıkarmamıştır. Aslında onlar sadece Emevî ve Abbasîlerin takipçileridirler. Bu mezhepleri zalim halifelerin yardımıyla kurmuşlardır. Doğal olarak da ölümlerinden sonra bu mezhepler onların adıyla anılmıştır. Bu konuları daha sonra da inceleyeceğiz.

Hidayet imamları olan Ehlibeyt zamanında yaşamış, ama onlardan yüz çevirmiş, onların nuruyla aydınlanmamış, Ehlibeyt'in bizzat dedelerinden (Peygamber efendimizden) naklettikleri hadisleri kenara itip başkalarının rivayetlerini esas almış ve hatta bu konuda Yahudi asıllı Kâbu'l-Ahbar ve Ebu Hureyre Dûsî'nin rivayetlerine öncelik vermiş bu mezhep imamlarına şaşırmamak mümkün mü? Hâlbuki İmam Ali (a.s) Ebu Hureyre hakkında şöyle buyurmuştur: "Peygamber hakkında insanların en yalancısı Ebu Hureyre'dir." Hatta Ayşe dahi Ebu Hureyre hakkında aynı sözü söylemiştir.

Onların yaptıkları bunlarla da kalmamış, Nasıbîliği ve Hz. Ali'ye düşmanlığıyla bilinen Abdullah b. Ömer'i Ehlibeyt'ten öne geçirmişlerdir. Oysaki Abdullah, müminlerin emiri Hz. Ali'ye biat etmekten kaçınmış, onun yerine sapkınların öncüsü olan Haccac b. Yusuf'a biat etmiştir.

Yine, Muaviye'nin hile ve entrikalarında bir numaralı yardımcısı ve müşaviri olan Amr b. As gibi birini Ehlibeyt'ten üstün tutmuşlardır.

Bu insanların, şahsî görüşlerine dayanarak Allah'ın dininde kendilerine nasıl kanun koyuculuk hakkı verdiklerine; Peygamber sünnetini nasıl ayaklar altına aldıklarına ve kıyas,[124] istihsan,[125] sedd-i zerai',[126] mesalih-i mürsele[127] vb. gibi daha birçok bidatlerle Ehlibeyt'e karşı nasıl savaştıklarına hâlâ şaşırmamak mümkün mü?

Allah ve Peygamberi (s.a.a) dini kemale erdirmeyi düşünmediler de bu konuda "Gerisini siz yapın; canınızın istediği helal, istemediği de haram olsun!" mu dediler? Dört mezhebin kurucusuna mutlaka uyma konusunda Ehlisünnet'in elinde, Allah'ın kitabından veya Peygamber'in (s.a.a) sünnetinden yazılı bir belge mi var?

Ben, bu konuda bütün dünyayla tartışmaya hazırım. Varsa, Allah'ın kitabından veya Peygamber'in sünnetinden bir delil göstersinler. Vallahi gösteremezler. Hatta bu konuda omuz omuza verseler dahi delil gösterecek bir şey bulamazlar.

Allah'a ant olsun ki, Allah'ın kitabında ve Peygamber'in sünnetinde, Ehlibeyt imamlarına uymamızı gerektiren delillerden başkası yoktur. Bilakis bu konuda hakikati aydınlatan göz alıcı sayısız deliller vardır.

"Öyleyse ibret alın, ey görmekte olanlar!"[128]

"Doğrusu gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur."[129]


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Mezheplerinin Yayılmasındaki Sır

Sünnî mezheplerin, iktidar sahibi hükümetlerin istekleri doğrultusunda ve özellikle onlar tarafından çıkarıldığını tüm araştırmacılar bilir. Halk, kendi hükümdarlarının yanında olduğu için onların taraftarı da çok olmuştur.

Tarih boyunca onlarca mezhep kurulmuş, ama hükümetler tarafından desteklenmediği için çabuk yok olmuştur. Ûzaî, Hasan Basrî, Ebu Uyeyne, İbn-i Ebî Zueyb, Süfyan Surî, İbn-i Ebî Davud, Leys b. Sâd ve daha birçoklarının kurduğu mezhepler, bu mezheplerdendir.

Örneğin Malik b. Enes'in arkadaşı olan Leys b. Sâd, Malik'ten daha bilgi ve daha fakih biri olmasına rağmen[130] kurduğu mezhep, diğer mezheplere karışarak kaybolmuştur. Yine bu konuda Ahmed b. Hanbel şöyle der: "İbn-i Ebu Zueyb, Malik b. Enes'ten daha bilgiliydi. Ama Malik, insanları elemekte daha ustaydı."[131]

Tarihe dönüp baktığımızda görürüz ki Malikî mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes, devlete yakınlaşmış, onlarla uyum içerisinde olmuş ve onlarla hareket ederek yol kat etmiştir. Bundan dolayı büyük bir nüfuza sahip oldu ve şöhret buldu. Kimi zaman zor kullanarak, kimi zaman da parayla bu mezhep daha da genişledi. Özellikle Endülüs'teki öğrencisi Yahya b. Yahya, Endülüs hükümdarıyla dost olabilmek için çok çaba sarf etmiş, sonunda onunla akraba olmuştu. Bunun akabinde hükümdar, kadı atama işini ona havale etmiş, o da tüm kadıları Malikî olan dostları arasından atamıştı.

Hanefî Mezhebi'nin hızlı bir şekilde yayılmasının sebebi ise, Ebu Hanife'nin ölümünden sonra samimi olduğu iki öğrencisi Ebu Yusuf ile Muhammed b. Hasan Şeybanî'nin o dönemlerde Harun Reşid'in yakınlarından olmalarıydı. Bunlar, Harun'un hükümetini sağlamlaştırmak için onunla işbirliği içindeydiler. Zevkine düşkünlüğüyle tanınan Harun, bu iki kişinin izni olmadan hiç kimsenin fetva vermesine veya yargıda bulunmasına izin vermezdi. Onlar da fetva ve yargı makamına, Hanefî Mezhebi'ne mensup olan kadıları atıyorlardı. Böylece âlimlerin en büyüğü Ebu Hanife, mezheplerin en büyüğü de Hanefî Mezhebi sayıldı. Oysaki Ebu Hanife'nin dönemindeki âlimler onu kâfirlik ve dinsizlikle suçluyorlardı. Ahmed b. Hanbel ve Ebul Hasan Eş'arî, bu şekilde düşünenler arasındaydı.

Şafiî Mezhebi ise yok olmaya doğru yüz tutmuşken bir anda canlanmış ve güç kazanmıştı. Bunun arkasında da yine devlet vardı. Mısır'ın Fatımî Şiası olduğu dönemlerde Selahaddin Eyyubî, Şafiî olmuştu. Selahaddin Eyyubî, Şiîleri takip ediyor, fişliyor, fırsatını bulunca da koyun gibi boğazlıyordu.

Hanbelî Mezhebi de Mutasım'ın zamanında Abbasîler tarafından desteklenmeseydi, diğerleri gibi o da yok olup gidecekti. Kurân'ın mahluk olduğuna inanan Ahmed b. Hanbel, bu görüşünden vazgeçerek bir Nasıbî (Ehlibeyt düşmanı) olan Mütevekkil'in yanında büyük bir makam elde etti. Bu mezhep, geçtiğimiz yüzyıl, Şeyh Muhammed b. Abdülvahhab'ın zamanında tekrar kuvvet kazandı. Bu gelişme, Muhammed b. Abdülvahhab'ın, misyoner sömürgecilerin desteğiyle, Suudî hânedânıyla masaya oturmasıyla başladı. Suudîler, Muhammed b. Abdülvahhab'ın görüşlerini hemen kabul ederek onun mezhebini Arabistan ve Hicaz'a yaydı.

Hanbelî Mezhebi üç imama isnat ediliyordu:

1-Fakih olmadığını kendi dahi itiraf eden ve sadece hadis rivayet ettiğini söyleyen Ebu Hanife.

2-"Şeyhülislam" ve "Müceddidu's-Sünnet" olarak adlandırılan, döneminin alimleri tarafından "Peygamberimize tevessül ettiklerinden dolayı bütün Müslümanlar müşriktir!" dediği için kâfir ilan edilen İbn-i Teymiye.

3-Önceleri Hanbelî Mezhebi'ni yeniden dirilten, İbn-i Teymiye'nin görüşlerini kendine esas edinen ve sonraları Ahmed b. Hanbel'in adını unutturan, İngiltereli misyoner sömürgeciler tarafından geçtiğimiz yüzyılda Ortadoğu'da yetiştirilen ve artık mezhebinin adı Hanbelî değil de Vahabîlik olarak anılan Muhammed b. Abdülvahhab.

Hiç şüphesiz, bu mezheplerin yayılmasında ve yaygınlaştırılmasında yatan asıl sebep, hükümdarlardı. Ve yine hiç şüphesiz, bu hükümdarların tamamı Ehlibeyt (a.s) düşmanıydı. Çünkü onlar, sürekli Ehlibeyt'i, mevcudiyetlerini ve hükümdarlıklarını ortadan kaldıracak bir tehlike olarak görüyorlardı. Dolayısıyla onları daima halktan uzak tutmaya ve küçük düşürmeye çalışıyor, onların yolundan gidenleri de öldürüyorlardı.

Bu hükümdarlar, siyasetleriyle bağdaşan fetvalar vermek üzere bazı alimleri öne sürdüler. Çünkü halk, sürekli dinî meselelerle yüz yüzeydi ve onlara ihtiyaç duyuyordu. Din ve dinî meseleler hakkında bilgileri olmayan sözde "İslam" halifeleri de bir bakıma bu alimlere muhtaç idi. Sonuçta onlar da alim bulmak ve hükümetleri adına insanlara fetva dağıtmak durumundaydı. Böylece halka "Din başka, siyaset başka" imajını vereceklerdi. Halife hükmeden bir siyasetçi, fakih de bir din adamı olacaktı. Nitekim günümüzde de bütün İslam ülkelerinin devlet başkanları aynı siyaseti uygulamaktadırlar. Devlet siyasetine ters düşmeyecek birini müftü veya başka bir isimle halkın mercii haline getiriyor, dinî ve fıkhî meselelerde fetva yetkisi veriyorlar. Gerçekte ise bu kişi, devletin ona dikte ettiği hükümden başka bir hüküm veremiyor. Çünkü devlet ona bu hakkı tanımıyor ve ancak razı olduğu hükümlerin verilmesini istiyor. Veya en azından verilen fetvaların devlet siyasetiyle çelişmemesini istiyor.

Bu oluşum aslında ilk üç halife döneminde meydana gelmiştir. Onlar resmen din ve devlet işlerini birbirinden ayırmasalar da siyasetlerini yürütebilmek için din adına fetvalar vermişlerdir. Bir yere kadar Peygamber'i (s.a.a) gören ve onunla oturmuşluğu olan bu halifeler, siyasetlerine zarar vermeyecek Peygamber sünnetlerini öğrenmiş ve bunlarla göz boyamışlardı.

Muaviye hicretin 9. yılında Müslüman oldu. Sahih rivayetlere göre Peygamberimizi uzun bir süre görmemişti. Dolayısıyla sünnet konusunda pek fazla bilgisi yoktu. Bu yüzden çareyi Ebu Hureyre ve Amr b. As gibi sahabeleri istihdam etmekte bulmuş, onlara diledikleri gibi fetva verebileceklerini söylemişti.

Onun ardından Emevî ve Abbasîler de aynı siyaseti ya da onların deyimiyle bu "güzel bidati" devam ettirdiler. Tahta geçen her hükümdarın yanında, devlet siyasetiyle ters düşmeyen kadıları atama işini yapan bir baş kadı (kadılar kadısı) olur, bunlar, saltanatın temelini sağlamlaştırmaya çalışırlardı.

Bu kadıların, efendileri olan halifeleri razı edebilmek için Allah'ı nasıl gazaplandırdıklarını artık siz düşünün! Hal böyle olunca, pak Ehlibeyt imamlarının (a.s) neden siyasetten uzaklaştırıldıklarını daha iyi anlıyoruz. Nitekim tarih boyunca hiçbir Ehlibeyt imamının bir kadılık makamına oturtulduğu görülmemiştir.

Eğer Ehlisünnet'in dört mezhebinin nasıl hükümdarlar tarafından desteklendiğini ve bu vesileyle yayıldığını araştırmak istiyorsak, sadece Malikî Mezhebi'nin ortaya çıkmasındaki sır perdesini aralamamız yeterli olacaktır.

Malik, sadece Muvatta adlı kitabıyla meşhur oldu. Bu kitabı kendisinin yazdığı ve Kurân'dan sonra en doğru kitap olduğu söylenir. Hatta bazı Ehlisünnet âlimleri onun Sahih-i Buharî'den daha iyi ve daha üstün olduğuna inanır.

Malik'in şöhret sınırı o kadar genişledi ki insanlar onun hakkında "Malik'in olduğu yerde (Medine) başka birine fetva vermek düşer mi?" demeye başladı. Sonra da ona "Daru'l-Hicret" (insanların ilim öğrenmek için evine hicret ettiği ve sünneti öğrendiği makam) dendi.

Malik, "İnsanlardan zorla biat almak haramdır" şeklinde bir fetva vermiş, dönemin Medine valisi Cafer b. Süleyman, ona bu fetvasından dolayı yetmiş kırbaç vurmuştur.

Malikîler her ne kadar bu olaya dayanarak Malik'in, dönemin hükümdarlarıyla muhalefet içinde olduğunu ispatlamaya çalışsalar da bu, doğru değildir. Çünkü bu olayı anlatanlar, olayın devamını da açıklamışlardır. Şimdi, bu olayı rivayet edilen şekliyle naklediyoruz:

«İbn-i Kuteybe şöyle yazar: Rivayet edilir ki, Cafer'in Malik'e yaptıkları ve onu kırbaçladığı haberi Ebu Cafer Mensur'un kulağına çattığında bu olaya üzülmüş, ona karşı yapılan bu davranışı oldukça kötü ve çirkin bulduğunu belirtmişti. Mensur, daha sonra bir mektup yazarak Cafer b. Süleyman'ı görevinden azletti ve onu çıplak bir deveye bindirerek Bağdat'a getirtti. Daha sonra Malik b. Enes'e de bir mektup yazarak onu Bağdat'a çağırdı. Ama Malik özür içeren bir mektup göndererek bu teklifi reddetti. Bunun üzerine Mensur, bir mektup daha yazarak şöyle dedi: "Önümüzdeki yıl hac merasimi için geldiğimde benim yanıma gel. Çünkü bu yıl hac yolculuğuna çıkmayı düşünüyorum."»[132]

Eğer müminlerin emiri (!) diye çağrılan Abbasî halifesi Ebu Cafer Mensur, sırf Malik'i dövdüğü için amcasının oğlu Cafer b. Süleyman'ı Medine valiliğinden azletmişse, bu konu daha esrarengiz bir hâl almış oluyor. Zira Cafer b. Süleyman, amcasının oğlu Ebu Cafer Mensur'un hilafetini sağlamlaştırmak için Malik'i dövmüştü. Dolayısıyla onun azledilmesi ve çıplak deveyle Bağdat'a getirtilmesi yerine daha fazla saygıyla anılması veya terfi ettirilmesi gerekiyordu. Ama görüyoruz ki Mensur bunun tam tersini yaparak onu görevinden azlediyor, en kötü bir şekilde yanına getirtiyor ve bir mektup yazarak Malik'in gönlünü almaya çalışıyor. Bu, şaşılacak bir şey!

Buradan anlaşılıyor ki Medine valisi ahmakça bir harekette bulunmuş, Malik'in halife yanında saygın ve güvenilir biri olduğunu anlayamamıştır. Eğer Malik'in Mensur'la böyle bir yakınlığı söz konusu olmasaydı, halkı zorla kendine biat ettiren Mensur, bunu üzerine alınarak öz amcasının oğlunu valilikten azletmezdi.

Bu tür olaylara günümüzde de rastlamak mümkündür. Bazen devlet erkânından biri, halktan birine hakaret ediyor, rejimi güvence altına almak için onu hapse attırıyor, ardından hapse attırılan kişinin söz gelimi devlet başkanının veya eşinin akrabası olduğu anlaşılıyor, derken hapse atan kişi görevden uzaklaştırılıyor. Bazen de bu kimseler, görevden alınma veya uzaklaştırılmaların sebebini dahi bilemiyor.

Söz açılmışken, burada, Fransa'nın Tunus'u işgal ettiği zaman gerçekleşen bir olayı anlatayım: İsaviye tarikatının şeyhi, müritleriyle birlikte akşamları davul eşliğinde yüksek sesle kaside okurlar, yaya olarak cadde ve sokaklardan geçerek evliyalardan birinin türbesine giderlerdi. Bu, onların devamlı yaptıkları bir gelenekti.

Bir gece, tarikat üyeleri aynı geleneklerini icra ederken Fransız bir polisin kaldığı evin önünden geçerler. Fransız polis, çıkan gürültüden rahatsız olur ve öfkeyle evinden dışarı çıkar. Yasalara göre komşuya saygı amacıyla gece saat 22.00'dan itibaren gürültü yapmak yasak olduğu için polis bu gerekçeyle onların davullarını kırar ve kalabalığı dağıtır.

Bu olay bir süre sonra Fransa'nın Tunus temsilcisi tarafından duyulur ve Fransız polis kısa sürede görevinden alınır. Daha sonra İsaviye Tarikatı şeyhi temsilciliğe davet edilir ve ondan özür dilenir. Yapılanları telafi etmek ve verilen hasarı gidermek amacıyla ona bol miktarda para verilir.

Yakınlarından birinin "Neden böyle yaptın?" diye sorması üzerine temsilci şöyle cevap verir: "Bize göre bu vahşilerin davul çalarak boş sözlerle meşgul olmaları ve akrep yemeleri, onların bizimle uğraşmalarından daha iyidir. Çünkü biz, onların haklarını (Tunus'u) ellerinden aldık."

Şimdi tekrar konumuza dönelim. Malik'in kendisi, halife Mensur'la yaptığı görüşmeyi bakın nasıl anlatıyor:


 

 

 

 

 

 

Malik'in Ebu Cafer Mensur'la Görüşmesi

Bu rivayeti büyük tarihçi İbn-i Kuteybe, Tarihu'l-Hulefa adlı kitabında, Malik'in kendi ağzından nakletmiştir. Dolayısıyla çok iyi dikkat etmemiz gerekiyor:

«Malik şöyle yazıyor: Mina'ya gittiğimde padişah çadırlarına rastladım. Bizzat gidip (halifeyle görüşmek için) izin istedim. Görüşmelerden sorumlu şahıs beni içeri alarak izin verdi. Ona "Müminlerin emirinin çadırına vardığımızda bana haber ver" dedim. Beni o çadırlardan bu çadırlara dolaştırıp durdu. Her çadırda kılıçlı ve mızraklı askerler vardı. Nihayet sorumlu şahıs, "İşte (halifenin çadırı) bu!" dedi ve geri çekildi. İçeri girdiğimde halife oradaydı. Tahtından inmiş, kenarda duran halının üzerinde oturmuştu. Üzerinde sıradan insanların giydiği mütevazı bir elbise vardı. O, tüm bunları bana karşı mütevazı görünmek için yapmıştı. Çadırda ikimizden ve hemen yanı başında elinde kılıçla duran adamdan başka kimse yoktu. Yanına yaklaştığımda beni karşılayıp yanına oturttu. O sürekli "buraya (otur)" gibi işaretler yaparken ben de "şurada oturacağım" gibi işaretle cevap vermeye çalışıyordum. Sonunda beni yanına oturttu ve dizlerini dizlerime yapıştırdı. Ardından ilk söylediği söz şu oldu: "Ey Ebu Abdullah! Allah'a ant olsun ki senin kırbaçlanmanı ben emretmedim. Bundan haberim bile yoktu. Sonradan öğrendim. Ama öğrendiğimde buna asla razı olmadım. (Malik'in dövülmesini kast ediyor.)

Ben her halükârda Allah'a hamd ettim, resulüne selam gönderdim ve bana yapılanlar konusunda onun suçsuz olduğuna inandığımı bildirdim.

Mensur, "Ey Ebu Abdullah! Sen şu Haremeyn halkının arasında bulunduğun sürece onların işleri yolundadır. Öyle zannediyorum ki, senin sayende bu halk Allah'ın azabından yana güvendedir. Allah senin sayende büyük belayı onlardan uzaklaştırmıştır. Zira benim bildiğim kadarıyla onlar herkesten daha çok fitne ve kargaşaya meyilliler, ama buna güçleri yetmiyor. Her neredeyseler Allah onları öldürsün! Ben bu Allah düşmanını çıplak bir deveye bindirerek Medine'den getirtip hor karşılanmasını ve dar bir yerde hapsedilmesini emrettim. Sana verdiği cezanın kat kat fazlasını ona vermek istiyorum." dedi. Bunun üzerine ben, "Allah müminlerin emiri Mensur'u selamet etsin; ben onu Resulullah'la ve seninle olan akrabalık bağı için affettim" deyince, Mensur, "Allah da seni bağışlasın ve sana rahmet etsin!" dedi.

Daha sonra benimle geçmiş âlimler hakkında konuştu. İnsanları herkesten daha iyi tanıdığını gördüm. İlimden ve fıkıhtan söz açınca ihtilaf ve ittifak edilen konularda yine herkesten daha bilgili olduğunu gördüm. Bütün rivayetleri biliyor, duyduğu her şeyi güzel anlıyordu.

Sonra bana dönerek: "Ey Ebu Abdullah! İlmi tedvin et ve geliştir. Bu konuda çeşitli kitaplar yaz. Abdullah b. Ömer'in insanları zorluğa sevk eden hükümlerinden, Abdullah b. Abbas'ın kolaylığa iten hükümlerinden ve Abdullah b. Mesud'un sıra dışı fetvalarından kaçın; sen orta yolu seç. İmamların ve sahabenin ortak oldukları konuları yaz. Böylece Allah'ın yardımıyla insanlar senin ilmini ve kitaplarını öğrenip her yerde yaysınlar. Biz de bu kitaplara muhalefet edilmemesi ve ona göre hüküm verilmesi için gerekeni yapacağız."

(Malik der ki:) Dedim ki: "Allah sizi korusun; Irak halkı bizim ilmimizi beğenmiyor ve bu konuda bizi dikkate almıyor." Bunun üzerine Mensur şöyle dedi: "Biz onları bu konuda mecbur edeceğiz. Kılıçla kafalarını vuracak, kırbaçlarımızla bellerini bükeceğiz. Sen bir an önce bu kitapları yaz. Oğlum Muhammed Mehdi önümüzdeki yıl Medine'ye gelecek. O geldiğinde Allah'ın izniyle bu kitaplar bitmiş olsun!"

Malik der ki: Biz öylece oturmuştuk. Ansızın içeri küçük bir çocuk girdi. Bana bakıp korktu ve geri geri gitmeye başladı. Ebu Cafer (Mensur) ona dönerek "Buraya gel, canım! Bu, Hicazlıların fakihi Ebu Abdullah'tır" dedi. Sonra da bana dönerek, "Ey Ebu Abdullah, bu çocuğun neden korktuğunu ve geri çekildiğini biliyor musun?" diye sordu. "Hayır" deyince şöyle cevap verdi: "Yemin ederim ki sana bu kadar yakın oturmamdan korktu. Çünkü hiç kimsenin yanında beni böyle otururken görmemişti."

Malik der ki: Mensur daha sonra bana bin dinar saf altın ve pahalı giyecekler verilmesini emretti. Bin dinar da oğluma verdi. Daha sonra izin alarak dışarı çıktık. Birbirimizle vedalaşırken bana dua etti.

Yolda ilerlerken Mensur'un kölelerinden biri geldi. Elinde değerli bir elbise vardı. Adetleri gereği onu omzuma attı. Birine elbise hediye etmek isteseler, kim olursa olsun böyle yaparlardı. Hediyeyi alan kimse de onu giyip halkın arasına çıkar, daha sonra kölesine bağışlardı. Köle, elbiseyi üzerime attığında adeta omzum çöktü. Onunla halkın arasına girmek istemiyordum. Mensur arkadan (kölesine) seslenerek "O elbiseyi Ebu Abdullah'ın çadırına kadar sen götür!" dedi…»[133]

Bu Konuda Bir İnceleme

İmam Malik ile zalim halife Ebu Cafer Mensur arasındaki samimi görüşmeyi inceleyecek olursak, şu sonuçlar ortaya çıkar:

1-Abbasî halifesi, kendi amcazadesi olan Medine valisini kötü bir şekilde görevinden azledip cezalandırıyor; sonra da amcazadesinin yaptıklarından ötürü Malik'ten özür diliyor. Olanlardan haberinin olmadığını ve bu konuda herhangi bir telkinde bulunmadığını söyleyerek doğru söylediğine dair yemin ediyor ve olanların kabul edilir bir şey olmadığını belirtiyor.

Tüm bunlar ikisinin de aynı görüşte olduğunu ve Malik'in, Mensur nezdinde yüce bir makama sahip olduğunu göstermektedir. Zira görüyoruz ki Mensur onu sıradan bir halk elbisesiyle karşılıyor ve dizinin dibine oturtuyor. Öyle ki bunu gören küçük çocuk, daha önce babasını kimseyle böylesine samimi görmediği tepki gösteriyor.

2-Mensur'un Malik'e hitaben "Sen şu Haremeyn halkının arasında bulunduğun sürece onların işleri yolundadır. Öyle zannediyorum ki, senin sayende bu halk Allah'ın azabından yana güvendedir. Allah senin sayende büyük belayı onlardan uzaklaştırmıştır…" demesinden de şunu anlıyoruz ki, Haremeyn halkı zalim halifeye karşı ayaklanmak istemiş, ama Malik, "Allah'a, Peygamber'e ve emir sahiplerine (ulu'l-emr) itaat etmek vaciptir" gibi birkaç fetva vererek onları sakinleştirmiş, halk bu fetvayla ikna olmuş, halife de onlarla savaşmaktan vazgeçmişti. Böylece Allah, bu fetvayla halifenin kasaplık yapmasına izin vermemiştir.[134]

Bundan dolayıdır ki Mensur, "…Onlar herkesten daha çok fitne ve kargaşaya meyilliler, ama buna güçleri yetmiyor. Her neredeyseler Allah onları öldürsün!" demiştir.

3-Halife, Malik'i İslam ülkelerinin her yerinde fakih olarak tanıtılması ve mezhebinin zorla da olsa yayılması konusunda gerekeni yapacağını belirtmiştir. "Biz bu kitaplara muhalefet edilmemesi ve ona göre hüküm verilmesi için gerekeni yapacağız" diyen Mensur, bu sözüyle halktan zorla ahit alacağını, dolayısıyla kimsenin buna muhalefet edemeyeceğini vurgulamak istiyordu. Korkutma politikası için de şunları söylüyordu: "Biz onları bu konuda mecbur edeceğiz. Kılıçla kafalarını vuracak, kırbaçlarımızla bellerini bükeceğiz."

Tüm bunlar, zamane sultanlarının Şiîlere yönelik saldırganlığının ne hadlere vardığını, Ehlibeyt imamlarından vazgeçip Malik gibi kimselere yönelmeleri için onlara ne denli zulümler işlendiğini açıkça ortaya koymaktadır.

4-Bu konuşmadan anlaşıldığı kadarıyla Malik ile Ebu Cafer Mensur'un sahabeler ve hilafeti zorla ele geçiren halifeler hakkındaki görüşleri aynıydı ve onları "hepsi aynı düzeyde olan ama herkesten daha üstün kimseler" olarak görüyorlardı.

Malik'in, "Daha sonra benimle geçmiş âlimler hakkında konuştu. İnsanları herkesten daha iyi tanıdığını gördüm. İlimden ve fıkıhtan söz açınca ihtilaf ve ittifak edilen konularda yine herkesten daha bilgili olduğunu gördüm…" şeklindeki anlatımına bakılacak olursa, Ebu Cafer Mensur da onun hakkında aynını düşünüyordu. Çünkü o da çoğu yerde onu bu sözlerle övmüştü. Nitekim daha önceki görüşmelerinde Mensur, Malik'e hitaben şöyle demişti: "Allah'a ant olsun ki müminlerin emirinden sonra senden daha âlim ve daha fakih birini görmedim!" Doğal olarak burada müminlerin emirinden kastı, Mensur'un bizzat kendisiydi.

Yukarıda anlatılanlardan çıkarılacak bir diğer sonuç, Malik'in de Nasibî olmasıdır. Zira Malik, asla İmam Ali'nin hilafetini resmen tanımamıştır. Çünkü daha önce de dediğimiz gibi, İmam Ali'yi dördüncü halife olarak ilk tanıyan kişi Ahmed b. Hanbel olmuştu ve o, bunu yaptığında çoğu kişi ona itiraz etmişti. Şu da bir gerçek ki Malik, Ahmed b. Hanbel'den çok önceleri yaşamış bir kimseydi.

Bundan da öteye, Malik, hadisleri naklederken bunları bir Nasibî olan Abdullah b. Ömer'e dayandırıyordu. Üstelik kendi de rivayet etmiştir ki: "Onlar Peygamber (s.a.a) zamanında kimseyi Ebubekir'e, ondan sonra Ömer'e, ondan sonra da Osman'a eşit görmüyordu. Geriye kalan diğer sahabeleri de eşit görüyorlardı." Buna rağmen Malik'in hadislerini isnat ettiği en önemli kimse Abdullah b. Ömer idi. Gerek Muvatta, gerekse Fıkıh adlı kitaplarında, en çok rivayet yine ona dayanıyor.

5-Mensur, Malik'e hitaben şöyle demişti: "İlmi tedvin et ve geliştir. Bu konuda çeşitli kitaplar yaz. Abdullah b. Ömer'in insanları zorluğa sevk eden hükümlerinden, Abdullah b. Abbas'ın kolaylığa iten hükümlerinden ve Abdullah b. Mesud'un sıra dışı fetvalarından kaçın; sen orta yolu seç. İmamların ve sahabenin ortak oldukları konuları yaz. Böylece Allah'ın yardımıyla insanlar senin ilmini ve kitaplarını öğrenip her yerde yaysınlar. Biz de bu kitaplara muhalefet edilmemesi ve ona göre hüküm verilmesi için gerekeni yapacağız."

Bu sözlerden anlaşılıyor ki, Ehlisünnet ve'l-Cemaat mezhebi Abdullah b. Ömer'in insanları sıkıntıya sevk eden hükümleri, İbn-i Abbas'ın kolaylık sağlayan hükümleri ve İbn-i Mesud'un sıra dışı fetvalarıyla yoğrulmuş bir mezhepti. Ama Ebu Cafer Mensur'un Malik'ten istediği gidişat, yine Malik'in seçtiği ve orta yol olarak öngördüğü, halifelerin (Ebubekir, Ömer, Osman) ve sahabelerin gidişatıydı. Ama nedense bu yol üzerinde pak imamlardan rivayet edilen tek bir Peygamber sünneti dahi bulunmuyordu.

Ehlibeyt imamlarından bazıları gerek Mensur, gerekse Malik döneminde yaşamışlardı. Ama Mensur, onları siyaset meydanından uzak tutmaya çalışıyor ve bir an evvel yaşamlarına son vermek için fırsat kolluyordu.

6-Görüldüğü gibi sünnet hakkında tedvin edilen, sahabe ve tabiînin rivayetlerini içeren ilk kitap, bizzat halifenin emriyle kaleme alınmıştır. Böylece halife, yeri geldiğinde kılıçla insanlardan biat alacak, insanları ona uymaya zorlayacaktı.

Demek ki rivayetler, mutlaka Emevî ve Abbasîlerin elinde olmalıydı. Çünkü ancak bu şekilde rivayetleri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanabilecek, hükümetlerini güçlendirebilecek ve insanları rahmet Peygamberinin getirdiği asıl İslam'dan uzak tutabileceklerdi.

7-Malik, nedense Irak halkından korktuğunu söylüyordu. Çünkü Irak halkı Ali b. Ebu Talib'in (a.s) Şiî'lerinden oluşuyor, İmam Ali'nin ve onun pak evlatlarının fıkhını benimsiyordu. Dolayısıyla Malik gibilere itina etmiyorlardı. Çünkü onlar, bazı Ehlisünnet âlimlerinin Ehlibeyt'e muhalif olduklarını, halifenin yanında yer aldıklarını ve dinlerini dinar ve dirhemlere sattıklarını savunuyorlardı.

İşte bundan dolayıdır ki Malik, Mensur'a şöyle şikâyette bulunmuştu: "Allah sizi korusun; Irak halkı bizim ilmimizi beğenmiyor ve bu konuda bizi dikkate almıyor." Mensur da kibirlenerek şöyle cevap vermişti: "Biz onları bu konuda mecbur edeceğiz. Kılıçla kafalarını vuracak, kırbaçlarımızla bellerini bükeceğiz!"

İşte bu sözlerle hükümetlerin oluşturduğu mezheplerin nasıl hızlı bir şekilde yayıldığı daha iyi anlaşılmış oluyor. Bunların hangi mezhepler olduğunu sormak bile yanlış!

Daha da ilginç olanı ise şudur: Ebu Hanife Malik ile, Malik de Ebu Hanife ile muhaliftir. Aynı zamanda Ebu Hanife ve Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel ile; Şafiî ve Ahmed de Ebu Hanife ve Malik ile muhaliftirler. Çok az mesele dışında hiçbir konuda dört mezhep imamlarının ortak görüşü yoktur. Yine de kendilerine Ehlisünnet ve'l-Cemaat diyorlar. Böyle cemaat mi olur? Bu, ne cemaatidir? Maliki mi, Hanefî mi, Şafiî mi, yoksa Hanbelî mi? Ne bu, ne de şu! Bu, ancak ve ancak Ebusüfyan oğlu Muaviye'nin, Hz. Ali'ye lanet okuma temelleri üzerine kurduğu ve onların da kabul ettiği bir cemaattir.

Neden dört mezhep etrafında toplanan âlimler bir konu hakkında birkaç farklı fetva verilmesini kabul ediyorlar da bu dört mezhebin dışında olan başka bir müçtehit fetva verdiğinde onu tekfir ediyor ve İslam'dan dışlıyorlar? Eğer akıl ehli iseler, neden Şia ile aralarında olan ihtilaflarını kendi içlerinde var olan bir ihtilaf gibi görmüyorlar? Bu, insafa sığar mı?

Tabii ya… Şia'nın suçu bağışlanacak gibi değil! Çünkü Şiîler Peygamber (s.a.a) ümmeti arasında müminlerin emiri Hz. Ali'den daha üstün birini tanımıyorlar. Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in tahammül edemediği ve bütün ihtilafların kaynağı işte, bu meseledir. Çünkü Ehlisünnet ve'l-Cemaat sadece bir konuda ortaktır. O da Ali'yi (a.s) hilafetten men etmek ve faziletlerini örtbas etmek.

8-Görüyoruz ki halifeler zorbalıkla Müslümanların mal varlıklarına el koymuş ve bunları, vicdanlarını satın aldıkları sözde âlimlere ve yakınlarına cömertçe dağıtmıştır. Nitekim Malik de bunu itiraf etmiştir. Çünkü Malik, halkın bir şey anlamaması için alenî bağışlardan hoşlanmadığını belirtmiştir. Bunu şu sözünden anlıyoruz: "Köle, elbiseyi üzerime attığında adeta omzum çöktü. Onunla halkın arasına girmek istemiyordum."

Mensur da bunu fark ettiği için kölesine seslenerek "O elbiseyi Ebu Abdullah'ın çadırına kadar sen götür!" demiş, insanların bu olaydan kuşkulanmamasını istemiştir.

Bunlar, Malik'in itiraf ettiği konulardır. İtiraf etmediklerini de Allah bilir!


 

 

 

 

 

 

Abbasî Hükümdarı Tarafından Âlimlerin Sınanması

Abbasî halifesi Ebu Cafer Mensur, büyük siyasetçilerdendi. İnsanların akıl ve vicdanlarını nasıl satın alacağını çok iyi biliyordu. Bazen tehditle, bazen de teşvikle halk üzerindeki etkisini güçlendiriyordu. Nitekim Malik ile arasında geçen konuşma, onun bu özelliğini ortaya çıkarmaktadır. Özellikle Medine valisinin Malik'i kırbaçladıktan sonra Mensur'un Malik'e gösterdiği yakınlık, onun çok daha öncelerden Malik ile dost olduğunu gösteriyor.

Malik, bir keresinde de bu olaydan on beş yıl önce, yani Mensur'un yeni halife olduğu dönemlerde onunla görüşmüştü.[135] Bu görüşme sırasında aralarında şöyle bir konuşma geçti:

"Mensur: Ey Ebu Abdullah! Ben bir rüya gördüm.

Malik: Allah müminlerin emirini doğru düşünmeye hidayet etsin! Acaba müminlerin emiri ne görmüştür?

Mensur: Sana bu evde yer vermiştim ve sen, Allah'ın evini mamurlaştırıyordun. Ben de insanlara sana uymaları konusunda baskı yapıyordum. Her şehrin ve ülkenin halkıyla, hac mevsiminde elçilerini sana göndermeleri hususunda anlaşma yapıyordum. Böylece sen onları din konusunda doğru yola hidayet edecektin. İlim sadece Medine halkına mahsustur ve sen onların en âlimisin."[136]

İbn-i Kuteybe der ki:

«Ebu Cafer Mensur halife olduğu zaman Malik b. Enes, İbn-i Ebî Zueyb ve İbn-i Sem'ân'ı bir araya getirerek onlara, "Size göre ben nasıl biriyim? Adil hükümdarlardan mıyım, yoksa zalim hükümdarlardan mı?" diye sordu. (Onlar da şöyle söylediler:)

Malik: Ey müminlerin emiri! Allah'ı, Peygamberini ve senin Peygamber'e olan yakınlığını vesile edinerek beni bu sorunun cevabından muaf tutmanı istiyorum.

Mensur: Müminlerin emiri seni bağışladı.

İbn-i Sem'ân: Allah'a ant olsun ki sen en üstün insansın; hacca gidiyor, cihat ediyor, yollardaki güvenliği sağlıyorsun. Zayıf insanlar seninle kendini güvende hissediyor ve güçlüler onlara dokunamıyor. Din, seninle ayaktadır. İnsanların en üstünü ve hükümdarların en adili sensin!

İbn-i Ebî Zueyb: Allah'a ant olsun ki benim nezdimde sen insanların en kötüsüsün. Allah ve Peygamberinin malını gasp etmişsin. (Peygamber'in) yakınlarının, yetimlerin ve fakirlerin hakkını onlara geri vermiyorsun. Zayıf insanları zavallı ettin, güçlüleri ise zor durumda bıraktın. Mallarını ellerinden aldın. Yarın Allah'a ne cevap vereceksin?

Mensur: Sen ne söylediğinin farkında mısın? Kiminle konuştuğuna bir bak!

İbn-i Ebî Zueyb: Evet, bakıyorum ve kılıçları görüyorum. Canımın ortada olduğunun farkındayım. Ama ölüm kesindir; ne kadar çabuk olursa, o kadar iyidir!

Bu konuşmaların ardından Mensur, İbn-i Ebî Zueyb'i ve İbn-i Sem'ân'ı dışarı attırdı ve Malik ile yalnız kaldı. Ona (hayatına dair) güvence vererek şunları söyledi: Ey Ebu Abdullah! Rahat ve huzurlu bir şekilde şehrine geri dön. Eğer bizden bir şey isteyecek olursan, bil ki biz, kimseyi senden üstün görmüyor ve kimseyi senden üstün tutmuyoruz…

İbn-i Kuteybe şöyle devem ediyor: Ertesi gün Ebu Cafer Mensur, özel askerleri eşliğinde her biri için, (Malik, İbn-i Ebu Zueyb ve İbn-i Sem'ân) içinde beş bin dinar bulunan keseler yolladı ve görevliye şunları tembih etti: Onların her birine bir kese ver. Malik b. Enes alsa da almasa da ona dokunma; o almasa da olur. Ama İbn-i Ebu Zueyb eğer alırsa, başını kes ve bana getir; almayacak olursa da bırak, gitsin. İbn-i Sem'ân almazsa onun da başını kes ve bana getir. Eğer alırsa, yolu açık olsun!

Malik der ki: Görevli adam para keselerini getirdiğinde İbn-i Sem'ân aldı ve kurtuldu; İbn-i Ebî Zueyb almadı ve kurtuldu; ama Allah'a ant olsun ki benim paraya ihtiyacım vardı, o yüzden ben de aldım.»[137]

Bu, Abbasî halifelerinin benimsemiş olduğu yöntemlerden biriydi. O dönemlerde halkın onları övgüyle anması ve Peygamber'e (s.a.a) yakınlıklarından dolayı halk tarafından ihtiram gösterilmesi için bunu özellikle yapılması gereken bir siyaset olarak görüyorlardı. Bu sebepledir ki halife, Malik'in gayesini anlamış, hoşuna gitmiş ve nasıl cevap verirse versin, onu muaf tutmuştu.

İkincileri olan İbn-i Sem'ân ise, ölüm tehdidi altında olduğu için inanılmaz derecede halifeyi övdü. Zira orada cellatlar vardı ve halifenin emrini bekliyorlardı.

Üçüncü kişi olan İbn-i Ebî Zueyb ise, cesur ve korkusuz biriydi. Allah yolunda kınanmaktan korkmuyordu. Allah'ın, resulünün, ve Müslüman ümmetin hayrını isteyen imanlı, muhlis ve doğru sözlü bir kimseydi. Ölümü pahasına hakikatleri söyledi ve halifenin hilelerini bir bir ortaya çıkardı. Ölümle tehdit edildiğinde dahi buna hazırlıklı olduğunu söyledi.

İşte bu nedenledir ki halife özellikle diğer iki kişiyi imtihan edip Malik'i kendi haline bıraktı ve bu yüzden görevliyi, "Malik b. Enes alsa da almasa da ona dokunma; o almasa da olur!" diye tembihledi.

Ebu Cafer Mensur, önde gelen siyasetçilerden ve hilekârlardandı. Malik'in konumunu üst düzeye çıkardı ve mezhebini, hâkimiyetinin resmi mezhebi hâline getirdi. Diğer taraftan da ondan daha bilgili olan[138] İbn-i Ebî Zueyb'in mezhebini ortadan kaldırdı. Ayrıca Şafiî'ye göre Leys b. Sâd da Malik'ten daha bilgiliydi.[139]

O günler hakkında gerçek şudur ki, İmam Cafer Sadık (a.s) herkesten daha üstün, daha bilgili ve daha fakihti. Nitekim hepsi bunu itiraf etmişti.[140]

Acaba bu ümmetten hiç kimsenin ilim ve amel konusunda onunla eşit olduğunu söylemeye cesareti olabilir mi? Veya fazilet ve şerefte ona yetişebilecek kimse var mı? O, Resulullah'tan (s.a.a) sonra halkın en üstünü, en bilgini ve en fakihi olan Ali b. Ebu Talib'in (a.s) torunudur. Ne var ki gördükleriniz ancak siyasetten ibarettir: Kimilerini üstün gösteren ve kimilerini alçaltan bir siyaset… Ve yine gördükleriniz bir servetin neticesidir: Kimilerini öne geçiren ve kimilerini de geri iten bir servet...

Burada önemli olan, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e ait dört mezhebin de dönemin siyasetçileri tarafından çeşitli hile ve entrikalarla ortaya çıkarılmış olduğunun apaçık ve ezici delillerle gözler önüne serilmiş olmasıdır.

Bu konu hakkında daha fazla bilgi isteyenler için merhum Şeyh Esed Haydar'ın kaleme aldığı el-İmamu's-Sadık ve'l-Mezahibu'l-Erbaa adlı kitabı mütalaa etmelerini tavsiye ederiz. Sözü edilen kitabı okuduğunuzda İmam Malik'in, halifeler tarafından ne kadar sevildiğini ve onlar arasında ne denli etkili olduğunu göreceksiniz. Öyle ki, Şafiî, İmam Malik'in evine gidebilmek için Medine valisini aracı koyduğunda vali ona şöyle demişti: "Malik'in evinin kapısında beklemektense Medine'den Mekke'ye yürüyerek gitmeyi tercih ederim. Çünkü Malik'in kapısında eziklik hissettiğim kadar başka hiçbir yerde eziklik hissetmiyorum."

Ahmed Emin Mısrî, Zuhuru'l-İslam adlı kitabında şöyle der: "Ehlisünnet mezheplerini güçlendirmede devletlerin çok önemli rolleri olmuştur. Hükümetler güçlü olduklarında ve bir mezhebi desteklediklerinde halk da o mezhebe meyleder. Böylece devlet yıkılıncaya dek bu mezhep de ayakta kalır."[141]

Biz, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) mezhebini Ehlibeyt mezhebi olarak görüyoruz. Gerçi biz, "mezhep" takısını diğerleri kullandığı için kullanıyoruz. Bize göre Müslümanlar tarafından söylenegelen mezhep takısı doğru değildir. Çünkü biz, Ehlibeyt'in sürdürdüğü dinin, Hz. Muhammed'in (s.a.a) getirdiği dinin ta kendisi olduğuna inanıyoruz. Ne var ki bu orijinal din, hiçbir devlet tarafından desteklenmedi ve hiçbir güç onu resmen kabul etmedi. Bilakis bütün halifeler onu yok etmek ve halkı ondan uzak tutmak için ellerinden geleni yaptılar.

Eğer bu mutlak kara