III. Bölüm

Burhanda Kadın

 

 

B

AŞLANGIÇTA, kitabın konularının üç bölümde düzenlendiğine işaret olunmuştur. Birinci bölüm Kur'ân'a göre, ikinci bölüm irfana göre; üçüncü bölüm ise burhana göre kadın. Gerçi burhan ve irfan, Kur'ân'a borçludur; fakat konunun, kavramlardan yararlanılarak düzenlenmesi, meselelerin üç bölümde ele alınmasına neden oldu.

 

BURHANA GÜRE KADIN VE ERKEK ARASINDA FARK OLMAYIŞI

Rasyonel bakış açısıyla, kemâl temelinde kadın ile erkek arasında bir farklılık yoktur. Şüphesiz kadının, insan-ı kâmil -Allah Resulünün kutlu vücudu- gibi bir erkeğin ulaştığı noktaya erişememesi mümkündür. Fakat o makama sadece kadınlar erişmemiş değil. Çoğu erkekler, hatta sayısız nebiler, mürseller, birçok evliya ve evsiyâ da o noktaya varamamışlardır. Bu, kadın kadın olduğu için değil, o makam, kâmil insanlardan sadece az bir kısmına nasib olduğu içindir. Bu nedenle birçok erkek de kadınlar gibi o mertebeye yol bulamamışlardır. Aynı şekilde bir kaç peygamber müstesna İbrahimî peygamberlerden birçoğu, Allah Resulünün mübarek vücudunun (aleyhi âlâfü't-Tahıyye ve ve's-senâ) elde ettiği insan-ı kâmillik makamına ulaşamamışlardır. Dolayısıyla ayrı bir durum olan insan-ı kâmil makamı hariç beklenen kemâllere ulaşmada kadınla erkek arasında bir fark söz konusu değildir.

 

MÜZEKKERLIK (ERKEKLİK)VE MÜENNESLİĞİN (DİŞİLİK)   MUKAVVİM FASIL OLMAMASI

Akılcı kitaplarda belirtilen, sözgelimi merhum İbn Sina'nın Şifa'da getirdiği1 ve onun değerli öğrencisi Behmenyâr'ın Tahsil'de zikrettiği2 hususlara dayanarak bu meselenin delilini şöylece ortaya koymak mümkündür. Akılcı kitaplarda hadd ve resm ilmi [mantıkta tarif türleri], zat ve a'raz ilmi bakımından nâtık fasl olarak bilinir. -Tabii ki buradaki fasıl mantıksal fasl ve faslın gereği değildir. Nitekim nâtıktan maksat, ne zahirî nutk'tur, ne de zahirî nutk aksine Maksat, nefs-i natıkadır. Ki bu nutk, nâtık nefisten türer- Nâtık, fasl ve mukavvim [faslın bir çeşidi] olarak görülür. Fakat müzekker [erkek] ve müennes [dişi] olmayı, mukavvim değil musannif [sınıflayıcı] olarak bilirler, akılcı görüş mensupları. Bu yüzden onlar, fasılları yakın ve en yakın, uzak ve en uzak şeklinde kısımlara ayırdıkları zaman, söz konusu edilen, müzekker ve müennes olmak değildir. Burada söz konusu edilen, hayvanları türlerine ayıran nâtık [konuşan], sahil [ses veren], hair [böğüren] vb.dir. Dolayısıyla zat, yani insanın insaniyeti, tamamlanmış ve kendi nisabına erişmiştir. Bundan sonra erkeklik ve dişilik meselesi ortaya gelmektedir. Bu iki sınıfın zatî ve arızî ayrımını yapma, nişanelerini teşhis etmek de aynen bu yolla gerçekleşir. Bu husus, aklî kitapların da ait olduğu konunun bir bölümünü oluşturmaktadır.

 

İNSAN PRATİĞİNDE ERKEKLİK VE DİŞİLİĞİN ETKİSİZ OLUŞU

Konunun başka bir bölümünü, cinsle madde arasındaki fark noktasında zikretmişlerdir. Şöyle demişlerdir: Erkeklik (müzekkerlik-zükûret) ve dişilik (müenneslik-ünûset) suretle değil, madde ile ilgili bulunmaktadır. Her şeyin, şeyliğini, onun sureti meydana getirdiği için, eşyanın erkek ve dişi olması, eşyanın fiiliyatına ve şeyiyyetine dâhil değildir. Meselenin izahı şudur: Eğer biz, bir varlığı bir fi'liyatla tanımak istersek, onun sureti, fi'liyatını ortaya koyar ve hakikatini bize gösterir. Fakat onun maddesi, ortak olduğu ve başka şekillere de dönüşebildiği için, hakikatini göstermez. Toprak, çeşitli suretler için maddedir; ağaç suretine girmesi veya maden şekline dönüşmesi mümkün olduğu gibi, çeşitli meyvelerin, tanelerin ya da çeşitli tohumların veyahut insanların ve farklı hayvanların şekillerine girmesi de mümkündür...

O, bir surete girmedikçe, özel bir fi'liyat kapanmaz. Suretten maksat, boy-pos ve görüntü değildir; çünkü bu, arizîdir. Aksine maksat, şeyin hakikatini temin eden ve bir yönden kendi varlığına doğru dönen cevheri fi'liyattır. Hikmet ehlinin büyükleri, şöyle derler: Erkeklik ve dişilik, şeyin suret durumlarından değil, madde pozisyonlarından olup suret ve fi'liyatta bir rolü yoktur. Onun, sadece madde bölümünde rolü sahip değildir. Cins ile madde arasındaki farkı zikrettikleri zaman, maddenin çeşitli sınıflarının olduğunu, onlardan bir kısmının erkek (müzekker), bir kısmının ise dişi (müennes) olduğunu söylemektedirler. Erkek ve kadın olmanın, müzekker ve müennes olmanın, erkek ve dişi olmanın, suretle değil, maddeyle ilgili olduğunun alameti, bu iki sınıfın, yani erkek ve dişiliğin, insana özgü olmaması, hayvanlarda, hatta bitkilerde de bulunmasıdır. Buradan, insandan daha aşağısının sahip olduğu şeyin, insanî suretle ilgili olmadığı belli olmaktadır. Çünkü insanin suretiyle ilgili olsaydı, asla insandan daha aşağısı, ona sahip olamazdı. Hayvanlık aşaması insanlık aşamasından öncedir. İnsanlık uzamındaki hayvanlığın dişi ve erkeği vardır. Hayvanlık bölümünden önce de bitkililik aşaması vardır ki onda da dişi ve erkek, müennes ve müzekker söz konusudur. Eğer, erkeklik ve dişilik, suret alanında yol bulsa da insanın fiiliyatından bir parça olsaydı, kesinlikle insandan daha aşağı varlıkta bulunmazdı. İnsandan daha aşağı varlıkta bulunduğu için, onun sureti ile değil, maddesiyle ilgilidir. (Bu, istisnaî kıyasa göredir.)

Kaldı ki hayvanlar bile kemâl sahibi olmak isteseler, onların kemâli de, erkeklik ve dişiliklerinde aranmaz. Her hayvanın kendisi için bir nefsi var ve onun kemâlleri, o nefse bağlı olur. Bir hayvanın erkek veya dişiliğini, bedensel güçlerde etkili olması mümkündür. Fakat bu bedensel güçlerde etkili olması mümkündür. Fakat bu bedensel güçler, hayvanî kemaller değildir. Hayvanî kemaller, hayvana özgü nitelik ve huylardadır. Erkek ve dişilik, maddeyle ilgili olmak bakımından, hayvandan daha aşağıda, yani bitkiler aşamasında da vardır. Nitekim Kur'ân şöyle buyurmaktadır:

"Ve biz her şeyi iki çift yarattık. Umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz." (Zâriyat suresi, 51/49)

Bu iki örnek aklî meselelerdendi. Fakat (bunun doğru olabilmesi için) marifetlerin ve bilginin temeli olan Kur'ân-ı Kerim'in onayından geçmesi gerekir. Kur'ân-ı Kerim, ruhu övdüğü ve tanıttığı zaman, onu zât-i Akdes-i İlah'ın evreninden bilmekte ve o'na isnat etmektedir. Allah'a izafe-i teşrifî olan, Hakkın evreninden gelen, ayrı bir yaratıklar âleminden olup başka bir oluşu (neş'e) bulunan şey ise erkeklik ve dişilikten münezzehtir.

 

RUHLARIN BEDENLERDEN ÖNCE YARATILMASI

Başlangıçta konumuzun bu bölümü müzekkerlik ve müennesliğin suretle değil, madde ile ilgili olduğu, mukavvimlerin değil, musanniflerin bir parçası olduğu noktasındaydı. Şimdi Kur'anî bahislerde de ayrıntılı bir şekilde geçtiği gibi ruhun müzekker ve müennes olmadığı Kur'anî delillerle ispatlanmaktadır.

İnsan ruhundan bahseden Kur'ân-ı Kerim ayetleri birkaç grupta toplanabilir. Bazı ayetler söz gelimi Ebu'l-Beşer Âdem’in yaratılmasını dile getiren ayetler ruhun daha önce var olduğuna ve daha sonra bedene bağlandığına işaret etmektedir. Nitekim Kur'ân, şöyle buyurmaktadır:

"Hani Rabbin meleklere: Gerçekten ben çamurdan bir beşer yaratacağım, demişti; onu bir biçime sokup ona ruhumdan üflediğim zaman da siz onun için hemen secdeye kapanın." (Sâd suresi, 38/71-72)

Bu, ruhun daha önce var olduğunu, bedenin kendine özgü nisaba erişmesinden sonra, bedene bağlandığını göstermektedir. Kuşkusuz soyut bir varlığın, somut/maddî bir varlığa bağlanması ve hakikî bir türün oluşması konusunda söylenecek söz çoktur. Merhum Sadrul Müteellihîn'in tabiriyle bu mesele en zor felsefî problemlerdendir: Bir mücerredle bir maddî nasıl uzlaşmakta ve hakikî bir türü elde etmektedirler?.. Özetle Kur'ân ayetlerinden bir kısmı ruhun daha önce var olduğunu ve daha sonra bedene bağlandığını; böylece işrakî bir izafet ve ifâzet kazandığını belirtmektedir. Bu zeminde birçok rivayet gelmiştir. Söz gelimi "Allah, ruhları, bedenlerden ikibin yıl önce yaratmıştır"3 sözü, bu minvaldeki ayetleri desteklemektedir.

 

RUHUN CİSMANİYETܒL-HUDUS OLUŞU

Diğer grubu oluşturan ayetler ise, ruhun bu tabiat neş'esinden ve bedenden peyda olduğuna ve harekete geçtiğine işaret etmektedir. Yani bu ayetlere göre, devir ve turları yapan maddî varlık, ruh aşamasına erişmektedir. Bu ayet grubu, ruhun cismaniyetü'l-hudûs ve ruhaniyetü'1-be-kâ oluşunu desteklemektedir. Mü'minûn suresinde şöyle buyrulmaktadır:

"Andolsun biz insanı süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak savunması sağlam bir kara yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak olarak yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratılışla onu inşâ ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir." (Mü'minûn suresi, 23/12-14)

Ayetteki "sonra bir başka yaratılışla onu inşâ ettik." cümlesi, geçmişleri, maddî değişimleri ve maddenin dönüşümlerini ifade etmek istemiyor. Öyle olsaydı, "başka bir yaratılış" demezdi. Eğer maddî bir şey olsaydı, açıklanabilir türden bir olgu olsaydı, deneysel bilimlerin alanına giren bir şey olsaydı, ayette "sonra başka bir yaratılışla onu inşâ ettik" buyrulmazdı. Esasen bu cümle de, başka bir şey yarattık demek istenmektedir: "Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir!"

Tertibi tefsirde işaret olunduğu gibi "yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir" ayeti, Kur'ân-ı Kerim'in muhteva yüklü ayetlerindedir. İnsan, "ahsenü'l-mahlûkîn" (yaratılmışların en güzeli) olduğu için Yüce Zat, "ahsenü'l-Halikîn" (yaratıcıların en güzeli) olmaktadır.

Yüce Allah, bu mecmuayı yarattıktan sonra şöyle buyurmuştur: "Ben yaratıcıların en güzeliyim." Çözümleme yaptığımız zaman diğer hayvanların da kendi nesillerinin üreme dönemlerinde insanın gelişim aşamalarını kat ettikleri bir bedene sahip olduğunu görüyoruz. Yani eğer nutfe, alak, bir çiğnem et (müdğa), kemik, "böylece kemiklere de et giydirdik," cenin olmak vb. söz konusuysa, bu aşamalara diğer hayvanlar da sahiptir. Hâlbuki Allah, onlar hakkında "yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir" buyurmamıştır. Eğer ruh söz konusu ise, tam ismet ve taharet içerisinde ruha melekler de sahiptir. Fakat meleklerin yaratılışından sonra Allah, yukarıdaki gibi buyurmamıştır. Şu hâlde Allah'ın yaratıcılara en güzeli oluşu -ki bu O'nun işinin mahlûkların en güzeli olmasını gerektirir-, insanın ne bedeniyle, ne de ruhuyla ilgidir. Çünkü insanın bedensel gelişim ve aşamalarına hayvanlar da sahiptir. Aynı şekilde insanın soyut ruhu meleklerde de vardır. Önemli olan, o soyut varlığın kopmaksızın inmesi, maddî varlığın onunla uyuşması, ikilinin, kendisinden "kevn-i cami" diye bahsedilen "insan" adında bir macun olması, akıl ve bilgelik sermayelerine sahip olan, "türâb"4, "tîn"5, "Hame-i mesnûn"6 ve "salsâl-i ke'l-fahhâr"7 neş'esinden neşet etmiş sayısız engel ve yankesicilere sahip olan insanın, bu engel ve sarplıklardan geçmesi, meleklerin öğretmem olmasıdır. İşte böyle bir insan, yaratılmışların en güzeli olup hiçbir varlığın yapamadığı bir işi yapar. Bu yüzden Allah Teâlâ, böyle bir varlığı yarattıktan sonra

"Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir"

Buyurmaktadır.

Bunca kıymetli sermaye ve birikimlere sahip olmakla yere/dünyaya meyleden insanlar,

"Hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar." (Araf suresi, 7/179)

Allah, onların yaratılışından dolayı kendini "ahsenü'l-hâlikîn" (yaratıcıların en güzeli) olarak övmemiştir. Kalbleri "taş gibi, hatta daha da katı." (Bakara suresi, 2/74) olanların yaratılışı hakkında Allah, "yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir" buyurmamıştır. Bilakis

"Hiç şüphesiz bunda kalbi olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır." (Kâf suresi, 50/37)

Ayetinin ölçütü olan kimseler, bu meziyetlerden yararlanır ve nasiplenirler.

Mü'minûn suresinin mübarek ayeti, ruhun tabiat neş'esinden çıktığını göstermektedir. Çünkü Allah, buyurmuştur ki insanı ve cenini başka bir yaratık hâline getirdim. Ona başka bir şekil verdim. Tabiî ki her bir gelişim bir muharrik ister, her türlü hareketin bir hareket vericisi vardır. Dolayısıyla bir nakısın, kendi kendine kâmil olması imkânsızdır. Hareketin kendisi, ilk kemâldir. Ve ikinci kemâlin hedefidir. Bu nedenle nakıs varlık, hareket etmek isterse muharrik ister; hedefe ulaşmak isterse, bu kemâli kendisine verecek özel ğâî mebde gerektirir.

 

RUHUN CİSMİN YARATILMASINDAN SONRA VAR OLMASI

Mübarek Al-i İmran suresinde de aynı ifadeye benzer bir ifade kullanılmıştır. Yani mü'minûn süresindeki ifade, zahiren Âdem’in nesli ile ilgilidir. Fakat mübarek Al-i İmran suresinin ayeti, aynı ifadeyi bizzat Âdem ile çocukları, başlangıçta bedenlerinin oluşum aşamalarında kemâle erişme, daha sonra bu aşamanın ruhaniyet aşamasına dönüşmesi bakımından birdirler. Nitekim Kur'ân, şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi." (Al-i İmran suresi, 3/59)

İfratçılarla tefritçiler, Mesih (a) hakkında iki zıt görüşe sahip olmuşlardır. Bu ayet, hem ifratçılar, hem de tefritçiler cevap olabilir. Gerçi ayetin nüzul pozisyonu ifratçılara cevap teşkil etmektedir. Onlar, Mesih'in ulûhiyetine, teslis'e veya Mesih'in Allah'ın oğlu olduğuna inanmaktadırlar. Allah, onları en güzel bir mücadele (cidal-i ahsen) ile cevaplandırmaktadır: Siz Allah'ın Âdem’in yaratılışındaki gücünden haberdar olanlar! İsa'nın annesi vardı, fakat Âdem’in (a) ne babası, ne de anası vardı. Böyle olduğu hâlde Âdem (a) hakkında o Allah'ın oğludur diye anlamsız bir söz söylememiş ve söylemez iken, neden Mesih hakkında böyle saçma/anlamsız şeyler söylüyorsunuz?

"Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattık. Sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi." (Al-i İmran suresi, 3/59)

Yani Âdem’in yaratılışında iki aşama vardı. Biri, toprakla ilgili, diğeri ise "kün fe yekûn" ("ol" demesiyle oluverdi) aşamasıdır. Toprakla ilgili olan aşamanın, bir zaman -kısa veya uzun müddet- içinde olması mümkündür. Fakat soyutlanma aşaması olan ruhaniyet makamına dönüşüp geçtikten sonra artık zamanın bir rolü yoktur. Bu aşamanın zamanı yoktur.

Bu aşamada "kün fe yekûn" olarak bahsedilmektedir. Şöyle Duyurulmuştur: Allah, insanı topraktan yaratmıştır. Yani onun bedenin oluşumu, topraktan başlamış, sonra Âdem’e "kün" (ol) buyurulmuş, o da "fe yekûn" (oluvermiş). Yani ruhun işrakî ifâzet ve izafeti esnasında "kün fe yekûn" ifadesi kullanılmıştır. Bu tabir de Nehcü'l-Belâğa'da geçtiği gibi şunu ifade etmektedir: Allah'ın sözü, Allah'ın işidir. O, irade ettiği şeyi yapar ve ona "kün fe yekûn" der. Fakat burada Allah'ın lâfzî olarak "kün" gibi bir söz söylemesi, konuşması, kelime kullanması ve ses çıkarması söz konusu değildir.

"Allah, olmasını dilediği şeye ol der, o da hemen oluverir. Bu, ses çıkararak ve nida ile duyurarak olmaz. Çünkü Yüce Allah'ın sözü, icad ettiği ve şekil verdiği bir eylemdir."8

Allah'ın sözü, harf değil, iştir. Bu nedenle Allah'ın işi olan bütün bir evren, ilahî kelimelerdir. Allah, buluta yağmur emri vermek istediği zaman onu yağdırıverir; -'''yağ" diyerek değil elbet. "Kün feyekûn" ifadesi, "icad ve vücud"dan ibarettir. Hz. Emir (a) şöyle buyurmuştur: Allah'ın kelamı, Allah'ın işidir. Harf, söz, lehçe, laf vb. değil yani. Kuşkusuz bazen kelime icat etmektedir. Bazen yağmur, bazen ses yaratmaktadır. Bazen gök gürültüsü, şimşek vb. icad etmektedir. Ama hepsini "kün fe yekûn" ile icat etmektedir. Bu sözden hareketle her ne kadar ruhun, ikinci bölümün ayetlerine göre maddî bir temeli olsa da, madde neş'esinden soyutlaşma-ya intikal koridorunda maddî nişaneleri kendinden uzaklaştırmaktadır. Maddî nişaneleri üzerinde taşımayınca da artık erkeklik ve dişilikten söz edilemez. Bedenin, kendi sınır ve payına erişmek için erkek veya dişi olması mümkündür. Fakat cevheri hareket sayesinde yüksek varlık aşamasına giriş holüne eriştiği zaman -şüphesiz tecâfî şeklinde değil, tecelli şeklinde-, artık erkeklik ve dişilik söz konusu olmaz, Gerçi ruhun tabiat âlemine inmesini, tabii varlıkla uzlaşmasını ve bu mecmuanın "nefs" makamına terakkisini anlamak da kolay bir iş değildir.

 

CEVHERİ HAREKET VE RUHUN BEDENLE İLİŞKİSİ

Varlık, varlığın teşkiki, bu derecelerin birbirleriyle ilişkisi, cevheri hareket, zât cevherinin bu varlıkların seyir çizgisinde hareket etmesi gibi meseleler bir dereceye kadar ruhun cismaniyetü'l-hudûs ve rûhaniyetü'l-bekâ oluşunu izah edebilir. Nitekim mead rivayetlerini bir bölümünde su dolu bulutun yağmur yağdırmasıyla bedenin ruhun yanma gittiği belirtilmiştir. Bazı hikmet büyükleri de bu hadise dayanarak cismanî mead meselesini ortaya koymada belirli bir yapı ve temele sahip olmuşlardır.

Her halükarda varlığın bir takım dereceleri olduğu ve bu dereceler fasılasız olduğu, derecelerden bir kısmı maddî, bir kısmı berzahî bir kısmı da tam soyut olduğu, hareket, mahiyette değil, varlık metninde olduğu için madde aşamasından ruhaniyet ve soyutlaşma aşamasına gelmek isteyen şeyin, varlığın seyir çizgisinde hareket etmesi gerekmektedir.

Bu anlama dikkat edilirse, "sonra başka bir yaratılışla onu inşa ettik" meselesini bir ölçüde daha kolay anlayabilmek mümkündür. Bu ayette "Ben ona başka bir şey verdim" buyrulmamış, "Ben onu başka bir şeye dönüştürdüm" buyrulmuştur. Bu ifade, hem Âdem, hem de Âdem’in nesli için kullanılmaktadır.

Menkulün ileyh olan bu yeni değişimde ve başka şey olmada artık erkeklik ve dişilik söz konusu değildir. Çünkü eğer bu intikal, tecâfî şeklinde olsaydı veya kevn ve fesadı ve maddî değişimler gibi olsaydı, bu beden, böyle meydana geldiği ve ondan sonra soyut hâle geldiği için mecburen kadın ve erkek ruhunun fark edeceğini söylemek mümkün olurdu. Fakat böyle değildir. Bu noktada mekânsal ve zamansal hareket söz konusu değildir. Aynı şekilde nicel ve nitel hareket de söz konusu değildir. Böyle bir şey söz konusu değildir ki "kadın"ın bedeni hareket etsin de ruh makamına erişsin ve de "erkek"in bedeni hareket etsin de ruh makamına erişsin. Yani işin içinde erkeklik ve dişilik yoktur. Aksine hareketin metnine yol bulan şey, bu şeyin varlık, cevheridir. Varlık cevheri ise ne müzekker, ne de müennestir. Müteharrike [hareket eden], şeyin ne maddesi, ne suretleri ve sınıfları ve ne de onun özellikleri ve mahiyetsel noktalarıdır, aksine şeyin varlığıdır. Şeyin cevheri, ne müzekkerdir, ne de müennes. Dolayısıyla "Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik" aşamasında kadınla erkek arasında kesinlikle bir fark yoktur.

 

RUH,   İNSAN HAKİKATİNİN TAMAMIDIR

Eğer aklî kitaplarda erkeklik ve dişilik sorununu, fasl'ın değil, sınıfın cüzü olarak ortaya getirilmiş ve suretin değil, maddenin alanıyla ilişkilendirilmişse, buna Kur'anî deliller de getirebilir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim ruhu mücerred addetmektedir; insan öldüğü zaman En Mukaddes İlah'ın Zatı, ruhu tamamen teveffâ eder.9 insan, bedeni yitirse de bütün hakikati mahfuz kalır. Bu sözün sonu şudur: Beden, ne zatın kendisi, ne zatın cüz'ü ve ne de zatın lâzimesidir. Aksine zatın aletidir. Her ne kadar insanın, gerek dünyada, gerek berzahta ve gerekse kıyamette defalarca işaret edildiği gibi bedeni varsa da, her üç aşamada da beden işin aletidir. Bu sözün delili, şehadet ayetlerinin analizidir. Şehadet ayetlerinde, bedenlerini yitiren şehidlerin öldüklerinin sanılmaması gerektiği; bedenleri hiç kalmasa da onların diri oldukları belirtilmektedir:

"Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Hayır onlar, Rableri katında diridirler..." (Al-i İmran suresi, 3/169)

Bu diri, bedeni savaş meydanında düşmüş olan ve Allah'ın "diridir" buyurduğu şehiddir. Acaba şehid, bedeniyle birlikte mi diridir?! Acaba beden, hakikatin tamamı mıdır yoksa bir parçası mıdır? Ya da hakikatin lâzimesi midir? Şehid, bedensiz diridir. Beden iş aletinden fazla bir şey değildir: Yararlı olmazsa başka bir iş aleti (beden) seçilir. Her halükarda o, canlıdır. Başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

"Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; hayır onlar diridirler..." (Bakara suresi, 2/154)

Çünkü onlar, bedensiz diridirler. Nitekim "Biz, yerde yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeni bir yaratılış içinde olacak mışız?" diyenlere cevap olarak Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği sizin hayatınıza son verecek (teveffâ)..." (Secde suresi, 32/10)

Kaybolup yok olmuyorsunuz; bilakis müteveffa oluyorsunuz. Hakikatinizin tamamını ölüm meleği teveffâ edip alıyor.

Beden olgusunun izahında şöyle buyrulmaktadır:

"Sizi ondan (topraktan) yarattık, sizi ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız-" (Tâhâ suresi, 20/55)

Bu ayet, olan şey bağlamında veya dönülecek yer bağlamında insana is-nad edilen bir hitaptır. Yoksa şehadet vb. ile ilgili ayetlerin delaletiyle insanın tüm hakikatini, canı oluşturur. Bu nedenle şehid diridir denmektedir. Aynı şekilde şunun gibi ayetler de insanın hakikatinin ruhu olduğuna delil oluşturmaktadır:

"... Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır." (Mü'minûn suresi, 23/100)

Bu noktada da insan, kendi doğal vücudunu yitirdiği halde diridir.

 

İÇ VE DIŞ NEDEN/ETKENLERE GÖRE KADIN İLE ERKEĞİN FARKLILIĞI

Aklî burhana göre iki farklı şeyin farklılığı, ya iç ya da dış neden ve etkenlere göredir, eğer dış nedenler ve iç etkenler bakımından ikisi arasında bir farklılık olmazsa, o iki pozisyon, bir türden iki sınıf veya bir sınıftan iki birey olabilirler; asla bir cinsten iki tür olamazlar. Çünkü bu durumda cevheri farklılık meydana getirirler.

Gerek kadın ve gerekse erkek olmak üzere insanların mebde-i failî ve mebde-i ğâîleri birdir. Onların terbiyesi için gelen din de her iki sınıf için birdir. Aynı şekilde amellerinin sonucu olan ceza (karşılık) da ikisi için eşittir. Bu durum, yani dışsal farklılığın nefyi, pek çok zaman Masumların (a) tanıklık ettikleri ve tanıklığa çağırdıkları bir konudur:

"Şüphesiz Rab bir, baba bir ve din birdir."10

Yani soy, farklılık kaynağı değildir. Kavmiyet, milliyet, zaman, tarih ve dil üstünlük ve farklılık zemini oluşturmaz. Bu rivayette dış neden ve etkenlerin eşitliğine tanıklık edilmektedir. Buyrulmaktadır ki Rab bir, herkesin dönüş mercii bir ve herkesin ameline göre mükafatı bir olduğu için kavimler ve milletler arasında bir farklılık yoktur.

İç neden ve etkenler konusunda da kadınla erkek arasında küçük bir takım farklılıklar olmasının mümkün olduğunu ve fakat neticede bunların, telafi edildiğine işaret olunmuştu. Her ne kadar kadın ve erkek arasında beyin sistemleri yönünden bir farklılık bulunmuş olsa da bu farklılık, onların bütün faziletlerde farklı olduklarına delil teşkil etmez. Şüphesiz bazı nefsanî nitelikler için erkeğin beyninde var olan öncüller ve bir alet lazım olabilir ve aynı şekilde bazı insanî kemallere erişmek için kadının beyin sisteminde bulunan başka bir alet lazım olabilir.

Dolayısıyla bir kişi çıkar da bütün nefsanî erdemlerle maddenin zerreleri arasındaki ilişkiyi inceler ve falan erdeme ulaşmak için beynin bölümlerinden hangisinin gerekli olduğu ona belli olursa, kadınla erkeğin beyin sistemleri farklı oldukları, kemallere erişme kadın ve erkekte bir olmadığı için sonuçta kadının makamının erkeğin makamından daha aşağı olduğunu iddia edebilir. Halbuki bu delilsiz iddia kabul edilemez.

Elbette kadının beyin sisteminde bir tür farklılık bulunmaktadır. Fakat bütün nefsanî erdemlerin ve ruhî kemâllerin, beyinsel farklılıklara göre dağıtılıp dağıtılmaması, başka bir araştırmayı ve uzmanlığı gerekli kılar. Belki kemâllerin diğer kısmı için, erkeğin değil, kadının sahip olduğu miktarda zerreler gereklidir. Nitekim geçmiş konularda işaret edildiği gibi kadının öğüt ve vaaz kabul edebilirliği, erkekten daha iyidir ve gönül yolunu kat etmek, kadına daha kolaydır. Dolayısıyla iç neden ve etkenler bakımından bir farklılık olmadığı, iç neden ve etkenlerde farklılık olduğuna hükmetmeye bir yol bulunmadığı veya farklılık olduğuna hükmetmek çok güç olduğu için erkeğin kadın üzerinde bir üstünlüğü olduğu söylenemez. Önceki bahislerde işaret edildiği gibi konu, kadına mukabil erkek çerçevesinde olup kocaya mukabil kadın değil erkeğe mukabil kadın etrafındadır. Farklılıklardan ve buyruklardan bir kısmı ile

"Erkekler, kadınlar üzerinde sorumlu-yöneticilerdir." (Nisa suresi, 4/34); "Erkekler için onlar (kadınlar) üzerinde bir derece vardır." (Bakara suresi, 2/228)

Gibi ayetler, koca karşısında kadının makamını açıklamak durumundadır. Daha önce geçtiği gibi bazı örneklerde de bazen kadının erkeğe üstünlüğü vardır. Sözgelimi anne-çocuk ilişkisinde durum böyledir: Çocuğun, annenin emirlerine itaat etmesi gerekir. Çünkü ona karşı gelmek günah ve isyandır. (Bu iç ve ailesel meşeler o tümel konuya girmez. Çünkü tümel konu erkeğin karşısında kadın hakkındadır. Nisbi farklılıklar ve özel hükümler, ailenin içiyle ilgilidirler.) Bazen de erkeğin kadına üstünlüğü söz konusudur. Bunların dışında bazen de erkek kardeş ve kız kardeş gibi fark yoktur aralarında.

Bu bağlamda eğer dış neden ve etkenlerde fark oluşmamışsa, iki sınıf arasında bir farklılık yoktur. Bunun bir takım delilleri vardır. Nitekim Mü'minlerin emiri'nin (a) sözlerinden yararlanmak mümkün bu noktada: "İshak oğullarıyla İsmail oğulları bir ve eşittir." Emirü'l-mü'rninîn'm huzuruna bir şahıs şerefyap olup ve "bana daha çok bağış ver" dediğinde11 -el-Gârât sahibinin nakline göre- Hazret, yerden bir miktar toprak alarak "bütün insanlar, topraktan gelmişlerdir. Toprak içinde ise bir üstünlük ve farklılık söz konusu edilemez." buyurmuştur. Hazreti Ali, başka bir yerde de şöyle buyurmuştur: Kur'ân-ı Kerim, Benî İshak ile Benî İsmail arasında fark bırakmamıştır. Halbuki İshak'ın çocukları özgür anneden dünyaya gelirken İsmail'in çocukları özgür olmayan bir anneden dünyaya gelmişlerdir. Böyle olmasına rağmen Kur'ân, onlar arasında bir farklılığı kabul etmemiştir.

Dolayısıyla dış neden ve etkenlerin bir rolü olmadığı ortaya çıkmaktadır. "Dış neden ve etkenler bakımından kadınla erkek arasında bir fark yoktur. İki sınıf arasında iç neden ve etkenler bakımından farklılık olduğu meselesine gelince; onu ispat etmek zordur.

Her halükarda konu, cisim ve dış etkenler alanına değil, ruh ve can alanına girmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki kadınla erkek arasındaki maddî eşitlikler için bir takım deliller getiren kimselerle meseleleri ihtilaf ve farklılık noktasında ortaya koyan ve de maddî delillerden yararlanan kimseler hata etmişlerdir. Hâlbuki konu, madde ve beden merkezinde değil, aksine ruh merkezindedir. Ruh ise müzekkerlik ve müenneslikten âridir. Gerek Eflatuncuların, gerek Aristocuların ve gerekse aşkın hikmetin bakış açılarına göre kadın ve erkeğin ruhu bu noktada farklı değildir. Muhakkak ki erkekler arasında kadınların erişemediği, hatta o âlemde nur olan Ehl-i Bey t nurlarının dâhi erişemediği makama sahip olan Resul-i Ekrem (s) gibi kimseler bulunmaktadır. Fakat bu, erkek kadından daha üstün olduğu için böyle değildir. Çünkü mürsel peygamberler de bu payeye erişememişlerdir. Bu konunun da büsbütün bilimsel bir konu olduğuna ve hiç bir pratik semeresinin olmadığına dikkat etmek gerekir. Çünkü Hz. Resulün (s) yüce makamına erişmek, kimsenin beklentisi değildir. Şu anda biz varız: Kadın ve erkek toplumu var. Böyle bir toplumda erkeğin, kadının erişemeyeceği bir makamı-olduğu söylenemez. Acaba nefsanî kemâllerden bir kemâlin erkekler için mümkün olduğu vefakat kadınlar için mümkün olmadığı söylenebilir mi? Böyle bir şey asla ispat edilebilir cinsten değildir.

 

KADIN VE ERKEKTE AKLÎ FARKLILIKLAR

Bazen denilmektedir ki erkeğin aklı, kadının aklından üstün ve çoktur. Geçmiş ve şimdiki deneyimler bunu desteklemektedir. Bu konuyu merhum allame Tabatabâî (r) değerli tefsiri el-Mîzan'da ortaya getirerek erkekte kadından çok olan aklın fazilet ölçüsü değil, zaid bir fazilet olduğunu belirtmiştir.

Fakat açıklama şunu desteklemektedir: İslâm'da akıl, insanî kemalin ölçüsüdür. Yani daha akıllı herkes, insanî kemâle daha yakın ve Allah katma daha mukarrebdir. Akıldan uzak olan kimse ise insanî kemalden az yararlanan ve ilahî kurb makamından yoksun kalandır. Fakat bazen var olan lâfzî iştirakten dolayı mugalata meydana gelmekte ve şöyle akıl yürütülmektedir. Farklılığın mi'yarı ve insanî kemâlin ölçütü akıl olduğu ve bu akıl erkekte kadından daha fazla bulunduğu için erkekler Allah'a kadından daha yakındırlar. Hâlbuki bu istidlal eksik ve hatta lafız iştirakinden kaynaklanan bir mugalatadır.

Akıl çeşitli anlamlara iştirak olarak ıtlak olunduğu için ilkin hangi akim insanî kemâl ve ilahî kurbun ölçüsü olduğu, ikinci olarak hangi akıl noktasında kadm ile erkek arasında farklılık ve ihtilaf bulunduğu aydınlanmalıdır.

 

MUGALÂTAYI DEF ETMEK

Mugalâtanın menşei, bu kıyasta haddi-vasat'ın [orta terim] tekrarlanmasıdır. Vasat hadd tekrar olunmazsa kıyas sonuçlanmaz ya da yararlı olmaz. Gerçi zahiren akıl lafzı vasat hadde tekrarlanmakta, fakat anlam ve hedef iki mukaddime [öncül-giriş] farklıdır. Yani her ne kadar kadın ile erkeğin akılda birbirinden farklı oldukları, aklın, Allah'a yaklaşmanın ölçüsü olduğu, aklı daha çok olanın Allah'a daha yakın olduğu söylense de ikinci öncül/girişte zikredilen akıl, birinci öncül/girişte zikredilen akıldan farklıdır. Başka bir ifadeyle kadın ve erkeğin farklı olduğu akıl, Allah'a yakınlaşmanın kaynağı olan akıldan farklıdır.

Eğer bu iki anlamda akıl birbirinden ayrılırsa ve bu iki öncülü, bir hadd-i vasat [orta terim] muhafaza ederek yan yana getirip zikredersek, asla erkeğin kadına üstünlüğüyle sonuçlanabilecek bir kıyas yapılamayacağını görürüz. Çünkü erkekle kadında farklı olan akıllar, sosyal akıllardır; yani siyasal, ekonomik, bilimsel ve deneysel meselelerdedir. Bu tür ilimler ve icraî meselelerde erkek aklının kadın aklından fazla olduğunun sabitleştiği varsayımında bulunulsa bile -ki bunu ispat etmek kolay bir iş değildir- acaba Allah'a kurbun kaynağı olan akıl, kadınla erkek arasında farklılık konusu olan akılla aynı mıdır? Acaba fizik, matematik, tıp, tabii ilimler vb. alanları daha iyi kavrayan kimsenin Allah'a daha yakın olduğu söylenebilir mi? Acaba bu akıl mı yakınlaşmanın kaynağıdır yoksa "kendisiyle Rahman'a kulluk edilen ve kendisiyle cennetler kazanılan akıl mı?"

Allah'a yaklaşmanın kaynağı olan akıldan kim daha çok yararlanırsa o, Allah'a daha yakın olur. Kıyamette daha çok ve daha iyi pay elde eder. Bu akıl, anılan meşhur rivayette ibadet ve cennet kazanma vesilesi olarak zikredilen akıldır.

Yine bu akıl, Resulü Ekrem'in (s) hadisinde belirtilmiş olan akıldır: Âkıl insan (akıllı insan), o güç vesilesiyle iç güdü ve arzulan i'kâl eder [dizginler-akıl kökünden]. İ'kâl dizginlemektir: Asi deveyi bir yere bağlamak istedikleri zaman dizlerini i'kâl ederler ki inatçılık etmesin ve oradan ayrılmasın. Allah Resulü (s.) devesini bağlamadan mescide giren ve devesi götürülen adama "Önce onu bağla (akl et), sora tevekkül et."12 buyurmuştur. Bu, önce aklet/düşün, sonra tevekkül et demek değildir. Bilakis "bağla, dizginle (i'kâl et), sonra tevekkül et" demektir. Yani normal vesileleri koru, senin iraden dışındaki vesilelerde de Allah'ı vekil tut. Rasulullah'ın diğer rivayetine dayanarak akla, arzu ve güdüleri önlemesi, bu cehalet ve şehvet âsisinin dizlerini bağlaması nedeniyle akıl demektedirler.

Bu bağlamda insan, ne kadar çok ve ne kadar iyi içgüdü ve arzuları bağlar, dizginlerse, o kadar kâmil olur. Şüphesiz güdüleri bağlamanın anlamı, onları tatil etmek değil, ta'dil etmektir. Dolayısıyla Allah'a yakınlaşmanın nedeni olan, "kendisiyle Rahman'a kulluk edilen ve kendisiyle cennet kazanılan" akıldır. Erkekte kadından çok olması imkan dâhilinde bulunan akıl, ilimler aklı, siyaset aklı, icraî işler aklıdır. Bir kimsenin, siyasal meselelerde veya başka yürütmesel konularda daha akıllı ve zeki olması, onun Allah'a daha yakın olmasına işaret etmez. Onun siyasal akıl veya bilimsel aklı kendisini cehenneme sürükleyebilir. Bir erkeğin yürütme ilimlerinde kadından daha iyi anlayabilmesi mümkündür; ama güdülerini dizginleyemeyebilir. Peygamberlerin karşısında saf tutan bütün batıl din ve akımlara erkekler öncülük etmişledir. Peygamberlere karşı dinî savaşa kalkışan bütün yalancı peygamberler, erkekti. Bunlar arasında kadın olup da peygamberlik iddia eden çok az kimse vardı. Eğer o erkeklerin çok akıl ve zekâsı var idiyse acaba "kendisi vesilesiyle Rahman'a kulluk edilen ve kendisi vesilesiyle cennetler kazanılan" akıl, onlarda kadınlardan çok muydu değil miydi? Onlar, uydurma dinler getirmişlerdi:

"O, kıyamet günü kavminin önderliğine geçer..." (Hûd suresi, 11/98)

Evet, uydurma din getirenler, Firavun gibi olmuş ve diğerlerinin en önünde cehenneme gitmiş ve gideceklerdir. Acaba bunlar, erkek midirler yoksa kadın mı? Dolayısıyla bir kimse, bilimsel, siyasî veya icraî meselelerde daha üstün bir düşünceye sahip olursa, bu Allah'a yaklaşmanın alameti değildir. Kim, güdüleri başkasından daha iyi zapt eder, arzuları ıslah eder ve cennet kazanırsa o daha akıllıdır.

Aklın bir kaç manaya gelebileceği açığa çıktığına göre bu istidlal ve kıyaslarda hadd-i vasat'ın [orta terim] tekrarlanmadığı anlaşılmaktadır. Eğer -ilk mukaddime, "falan şahıs, "kendisi vasıtasıyla ibadet edilen ve kendisi vasıtasıyla cennetler kesp edilen" akılda diğerlerinden daha kâmildir" olursa, büyük kıyas (kıyâs-i kübrâ) olan ikinci mukaddime "her kim, "kendisi vasıtasıyla kulluk edilen ve kendisi vasıtasıyla cennetler kazanılan" akılda daha kâmil ise o Allah'a daha yakındır" olmalıdır. Bu, mantıksal ve doğru bir kıyastır.

Fakat desek ki "falan şahıs, matematik, fizik, felsefe veya fıkıh konularında daha akıllıdır ve dolayısıyla daha akıllı olan kimse Allah'a daha yakındır," burada hadd-i vasat [orta terim] tekrarlanmamışım Fakat büyük kıyasta, "her kim daha fakih, daha usulî veya daha filozof ise değil de her kim daha akıllı ise, yani her kim "kendisi vesilesiyle ibadet edilen ve kendisi vesilesiyle cennetler kazanılan" nuraniyet yönüyle akılda güçlü ise o Allah'a daha yakındır" deriz. Çünkü genellikle, insanın aklî meselelerde daha güçlü olması olasıdır; fakat insan, amel boyutunda el ve ayakgünaha eriştiğinde sapa dalabilir. Şu hâlde bu kıyas, hadd-i vasat [orta terim] tekrarlanmadığı zaman, sonuçsuz bir mugalâta olur.

Bir kimse, erkek aklının "kendisiyle kulluk edilen ve kendisiyle cennetler kazanılan" boyutu itibariyle kadından daha güçlü olduğunu iddia etmek isterse, asla bunu başaramaz. Çünkü ne deneyim, ne de burhan ona işaret etmekte veya desteklemektedir. Önceki bahislerde de işaret edildiği ve açıklandığı gibi, her ne kadar kadın, düşünsel konu ve meseleler bakımından erkekle aynı düzeyde değilse de kalbî meseleler boyutu itibariyle ya erkeğe eşit ya da erkekten daha güçlüdür. Yani öğüt vazu nasihat, kadında erkekten daha çok ve çabuk tesir bırakır. Bir kaç kadın ve bir kaç erkek peygamberin minberinin dibine otursalardı, vaaz kadınlarda erkeklerden daha çok iz bırakırdı. Çünkü gönül yolu, cazibe yolu sevgi/şefkat yolu, kabul/benimseme yolu, öğüt yolu, kadınlarda erkeklerden daha güçlüdür. Cennete varmanın yolu, sadece fikir ve burhan değildir. Yanı sıra gönül ve nasihat de gerekir. Öğüt almada ise kadınlar, erkeklerden daha güçlü değillerse bile en azından onlarla eşittir. Dolayısıyla erkeğin aklının, kadının aklından çok olduğu söylenemez. Çünkü "kendisiyle kulluk edilen ve kendisiyle cennetler kazanılan" anlamında akıl, asla erkekte kadından daha güçlü değildir.

Merhum Allame Tabatabâî (r), Tefsira'1-Mizan'ında bu hususu kabul etme -o da devamlı olarak değil, genellikle- zımnında buyurmuştur ki erkek aklı ilmî meselelerde fazla ise bu zaid bir fazilettir, dolayısıyla üstünlük ve kemâl anlamında değildir. Nitekim meşhur "selâse" hadisinde şöyle buyrulmuştur:

"Doğrusu ilim üçtür: Sağlam bir alamet, adil bir görev, kâim bir yol (sünnet). Bunların dışında kalan ise bir fazldır."13

Yani bu üç dala ilave olarak gelen şey, bir kimsenin sahip olması durumunda zâid bir fazilettir. Sahip olmaması durumunda ise bir zarar görmez. Çünkü:

"Bu, bilinmediğinde zarar vermeyen bir ilimdir."14

Yani bir farklılık varsa, o da zararı ve faydası olmayan bir dizi meselelerdedir. Çünkü insanın bir ebedî seyri vardır ki bu ebedî seyri ve ebedî hayatı, dünya neşe'si adında yetmiş veya seksen ya da maximum yüz yıllık bir giriş koridoruna sahiptir. Diğer neş'e'ye girildiği zaman, artık böyle itibarî, göreceli meseleler, siyasî veya icraî akıllar ile bir işi olmaz. İnsan, bu dünyada yaşadığı sürece düşünsel aletten yararlanır, ama berzah neş'esine girdiği andan itibaren bu ilimlerden haberi olmaz. Hatta husûlî ilimler, şühûdî ilimlere dönüşürler.

 

ÖLÜYÜ TAKLİD KONUSUNDA ŞÜPHELER

Ölüyü taklit etmenin caiz olup olmadığı hususu üzerine çeşitli şeyler söylemiştir. Bu sorundaki önemli güçlük, bir fakih ve taklit mercii ölürse, onun düşünce ve görüşlerinin ortadan kalkacağı hususunda değildir. Çünkü ölüm, ruhun yok olmasından ibaret değildir. Ölüm, ruhun bedenden ayrılması demektir. Ölen, bedendir. Çünkü kendi denetimcisini yitirmiştir. Dolayısıyla ruh ölmez. Düşünce ve görüşler ruh ile ilgilidir. Görüş sahibi olan, ölmemiştir veya ölen, görüş sahibi değildir.

Bu nedenle insanın, yaşarken taklit ettiği bir merciinin fetvasına, öldükten sonra da uyabilmesi hususunda bir mesele yoktur.

 

ÖLÜMDEN SONRA HUSÛLÎ İLMİN HUZURÎ İLME DÖNÜŞÜMÜ

Temel güçlük şudur: Eğer taklit merciinin fetva ve re'yi değişirse, önceki fetvasıyla amel edilemez, bilakis yeni fetvasıyla amel edilmesi gerekir. Bu taklit makamının, dünyada iken bir dizi görüş ve düşünceleri vardı. Fakat dünyadan göç ettikten sonra, sabık taklit merciinin, ilk görüşlerini, yani dünyadaki görüşlerini hâlâ taşıyıp taşımadığını veya ölümünden ve hakikatleri keşfinden sonra fetvasının değişip değişmediğini bilmiyoruz. Çünkü ölümden sonra görüşlerinden hangisinin hak olduğu ortaya çıkmaktadır. Ölmeden önce fetvayı kitaptan buluyordu; fakat öldükten sonra artık kitap, okul, üniversite veya havza söz konusu olmaz. Tersine hakikatin kendisi, onun için aydınlanır. Dolayısıyla bu şahsın görüş ve düşünceleri, rey ve fetvaları, ölümünden sonra, aynen önceki görüşleri mi yoksa meseleler, onun için daha yeni mi çözülmüştür? Bu temel bir problemdir, her ne kadar bazıları "onun fetvasının değişip değişmediğini bilmediğimiz için istishab ederiz" demişler ise de.

Bu bağlamda başka bir şüphe şudur: Taklit makamında muteber olan ve mukallitlerin, kendi vasıtasıyla mercilerini taklit ettikleri ilim, kitab ve sünnetin zahirleri, icma veya aklın husulî burhanlarından çıkarma yoluyla hazırlanmış olan husûlî ve istidlali ilimlerdir. Taklit merciinin bir takım ilke ve esaslan vardır. Yine onun bir dizi kaynaklan var. O, bu kaynaklardan istinbat ettiği usûlî ve fıkhı ilke, esas ve kurallara dayanarak fetva verir. Fakat bu dünyadan göç ettikten sonra artık, bu ilke, kural ve esaslardan yararlanmaz.

Artık Kitap ve Sünnetin zahirlerinden yardım almaz. Bilakis bu husûlî ilimler, bütünüyle şühûdî ve huzurî ilimlere dönüşür. Medrese ilmi de göç eder. Önceki ilim ortaya çıkar. Buradaki sorun şudur: Fakih, keşf ve şühûd ile kendisi için delil teşkil etmesi olasıdır. Fakat acaba başkaları böyle bir fakihin fetvalarını taklit edebilirler mi edemezler mi? Havza ve mustalah ilke, esas ve kaynaklardan çıkarsamada bulunulan bir fakihin fetvasının muteber olduğunu söylüyorlar. Fakat bir kimse, nefis terbiyesi ve iç tezkiyesi sayesinde okul, fıkıh ve usul olmaksızın kendisi için hükümler sabitleşen bir kimse ise böyle bir kimse, böyle bir fakihi taklit edemez. Sonuçta kendisi, gerçeğin ta kendisini gördüğü için kendi fetvasıyla amel etmesi caizdir. Fakat istidlal, esaslar ve kaynaklara değil, keşf ve şühûda kapalı olan ilim, taklit için güvenilir değildir. Evet, başlangıçta keşf ve şühüddan çıkan ilimle kendi yaşamı süresince havzasal esas ve kaynaklardan istinbat edilen ve ölümden sonra huzurî ilme dönüşen ilim arasında fark vardır. Farklılık şuradadır: İrtihalinden ve husûlî ilminin, huzurî ilme, keşf ve şühûda dönüşümünden sonra acaba yine de müctehid veya merciin fetvası ile amel edilebilir mi veya böyle bir amel edilebilir mi veya böyle bir fetva devam edebilir mi edemez mi? Böyle bir durumda istishab'a vb. hususa yer olmalı mı olmamalı mı?

Maksat şudur: Eğer ölüyü taklide devam etme konusunda bir şeyler söyleniyorsa, bu bedenin rolü olduğundan değil, aksine ruh ve canın rolü olduğundandır. Ruh, ölümden sonra husûlî ilimleri huzurî ilimlere çevirir. Huzurî ilimleri ise keşfe, şühûda ve nefis terbiyesine bağlıdır.

Şüphesiz kişi, nezih ruhlu olmazsa, ölümünden sonra da hak, o kişi için kolayca ortaya çıkmaz. Çünkü bazı kimseler, ölümden sonra öldüklerini bilmezler. Onlar, bir neşe'nin değiştiğini görür ve fakat ne olduğunu kavramazlar. Gerçi ölülere kabirde telkinde bulunurlar. Ölüye 'sen ölüsün, ölüm haktır' derler. Seçkinler, öldüklerini anlarlar: Fakat ortalama ve zayıf insanlardan birçoğu sadece neş'enin değiştiğini görürler: Bazı insanlar gelmiş ve başkalarıyla biraraya gelmişlerdir, ama ne olduğunu anlamazlar. Nerede olduklarını, ne gibi bir olayın meydana geldiğini bilmezler. Sonraları yavaş yavaş öldüklerini anlarlar. Gerçekten ölüm meselesi, en girift meselelerdendir. Başka bir neş'eye giren insan, yenidünyaya gelen ve başlangıçta ana rahminden tabiat evrenine geçtiğini anlamayan, ama sonra sonra doğduğunu ve yeni bir hayata kavuştuğunu anlayan çocuk gibidir.

 

ERDEMLİLİĞİN ÖLÇÜSÜ

Özet olarak kadın ve erkek arasında aklî yönden bir farklılık olsa da, burada akıl, dünya işlerini yapma aracı/aleti anlamındadır. Yani, insanın, dünyanın çarkının dönmesi için kendisi vasıtasıyla havza ve üniversite ilimleri elde edilebilecek akıl demektir. Bu nedenle hiç bir yerde iyi bilen Allah'a daha yakındır, diyen kimseler göremezsiniz. Tersine iyi muttaki olan Allah'a daha yakındır diyenleri görürsünüz. Sözgelimi biri daha alim veya daha fakih, daha arif veya daha filozof, diğeri daha alt seviyede iki merci olsa, bunlardan üstün olan hiç biri Allah'a daha yakın değildir. Fıkıh, felsefe, usûl, irfan, siyaset ve diğer icraî işlerde üstün olmak Allah'a yaklaşmanın göstergesi değildir. Fakat daha muttaki olan kimse Allah'a daha yakındır. Burada takva pratik akılla ilgili bulunmaktadır.

Önceki konular içinde ortaya konulduğu gibi insanda iki temel pozisyon vardır. İnsan, bu pozisyonlardan biriyle anlar, biriyle iş yapar. Yakin, cezm, zan, vehim, hayal vb. teorik akim pozisyonları, niyet, azim, ihlâs, irade, sevgi (muhabbet), tevellâ, teberrâ, takva, adalet vb. pratik aklın parçasıdırlar. Faziletin ölçütü bunlardır. En çok bilen, Allah katında en üstün değildir. Aksine en çok takva sahibi, Allah katında daha erdemlidir. İlmi konularda daha akıllı olan kimsenin, yürütme alanlarında, dünyalık pozisyonlarda daha değerli ve daha saygın olması, işlerini kendisine emanet edilmesi ve tabiat neş'esinin çarkının düzen içinde dönmesi için taklit edilmesi gereken kimse olması, o şahsın Allah katında da daha mukarreb olduğunu göstermez.

 

KUR’AN KÜLTÜRÜNDE SEFAHET

Kur'ân-ı Kerim, bilimsel hususlarda güçlü olmaları mümkün olan bazı bireyleri, amelî hususlarda zayıf ve sefih addetmektedir. Sözgelimi, bir kimse, matematik alanlarda veya deneysel bilimlerle ilgili hususlarda çok güçlü olsa da günaha bulaşsa, İslami metinlerde belirtilen bazı günahları işlese, "... mallarınızı sefihlere vermeyin." (Nîsâ suresi, 4/5) ayetinin zeylinde varid olan rivayetler, o kimseyi sefih saymaktadır. Veya varid olmuştur ki birine kız vermek isterseniz, dikkat edin o sefih olmasın. Falan damad veya fülan şahıs maazallah filan günaha tutulmuş ise o sefihdir, dolayısıyla ona kız vermeyin.

Kur'ân okulu ve din kültüründe sefahet (sefihlik), normal/basit hususlarda sefihlikten farklı bir şeydir. Bir kimse, bir bilim dalında uzman olabilir; fakat amelî imtihanda eli kayarsa sefih olur. Sözgelimi şimdi il-hadî ülkelerde bulunan bir takım fizik bilimciler, gezegenlerden bir kısmına akılları hayrete düşürecek şekilde gemi göndermektedirler. Fakat elleri günaha erişti mi hemen kaymakta ve sapmaktadırlar. Bunların zapt gücü yoktur. Veya itikadî noktada ilhada varmaktadırlar. Kur'anî kültür, bunları sefih addetmektedir:

"Kendi nefsini sefih kılandan başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir?" (Bakara suresi, 2/130)

Görüldüğü gibi Kur'ân'a göre Halil İbrahim'in (s) yolundan yüz çeviren kimse, mucid ve kaşif de olsa sefihdir. Kur'ân, onu sefih addetmektedir. Peki niçin? Çünkü bu sefihlik, "Kendisi vasıtasıyla Rahman’a kulluk edilen ve cennetler kazanılan" aklın karşıtıdır. Dolayısıyla "Rahman’a kulluk etmeyen ve cennetler kazanmayan" kimse akıllı değildir, yani sefihdir.

Şu hâlde kişi, erkekle kadın arasında hüküm vermek ve Allah katında kadın mı yoksa erkeğin mi mükarreb olduğunu görmek isterse ıstılahsal ilim anlamında aklı ölçüt olmalıdır. Çünkü o, zaid bir fazilettir ve yaşamı çarkının idaresi için düzenlemiştir. İnsanın ölümüyle birlikte tüm havzasal ve üniversitesel bilimler onun elinden çıkar. Çünkü insan, ölümden sonra ebed için kalmaktadır. Bu nedenle insan, ebedî olacağı bir şeyi yanında götürmelidir. İyi bir hatîb, yazar, müellif, hoca, öğretmen veya musannif olan kimse, bunca sanayî, ustalık ve meslekleri ölümle birlikte etinden çıkarır. Orada husûlî ilim tatil olduğu için, gerçek, olduğu gibi insanlara ayan beyan olacaktır. Orada kimseye kalk ders oku demezler. Çünkü orada herkes, var olanı görür. Beka ve ebediyetten nasibini alan bir şey orada işe yarar. O da ihlasü'1-amel lillâh (Allah için samimî amel)dir. Dolayısıyla burada alıcısı olan şeyin orada müşterisi olmaz. Orada o şeyin pazarı, râkittir. Orada alıcısı olan şeyde ise kadın ve erkek arasında bir fark yoktur.

 

İNSANIN CEMÂLİ,  AKLINDADIR

Bazı rivayetlerde "kadınların akılları, cemâllerinde, erkeklerin cemâli ise akıllarındadır"15 şeklinde buyrulmuşsa da bu, buyruksal bir emirdir. Üstelik "kendisi vasıtasıyla Rahman’a kulluk edilen" akıl değil, teorik akıldır. Yani bu rivayetle şu demek istenmektedir: Kadınların pek çoğunun akılları, cemâllerindedir. Pek çok erkek de vardır ki onların cemâli, de akıllarındadır. Dolayısıyla bu, kadının aklı, cemâlinde, erkeğin cemâli ise aklında olmalıdır anlamına gelmez. Bilakis herkesin cemâli, akandadır. Nitekim şu seher duasını kadın ve erkek birlikte okur. Seherlerde insanın dilediği cemâl, bu aklî cemâlin kendisidir:

"Allah’ım, senden cemâlinin en güzelini diliyorum. Senin bütün cemâlin güzeldir. Allahım, senin bütün cemâlini istiyorum."16

Hem erkeğin, hem de kadının cemâli, "kendisi vesilesiyle Rahman’a kulluk edilen ve kendisi vasıtasıyla cennetler kazanılan" akıldadır. Böyle bir akılda hem "erkeklerin cemâli akıllarında", hem de "kadınların cemâli akıllarındadır."

 

KUR’ÂN KÜLTÜRÜNDE AKLIN ANLAMI

Kur'ân-ı Kerim ve masumların rivayetleri (a), aklı, insanın kendisi vasıtasıyla Hakkı anlayacakları ve amel edecekleri şey olarak yorumlamıştır. Dolayısıyla din kültüründe anlama/algılama ve iş bütününe "akıl" demektedirler. Doğru anlamayan, akıllı (âkil) değildir. Anlayan ve bilen; fakat ilmiyle amel etmeyen de akıllı değildir. Ayetlerde akıl olarak izah edilen bu iki erdem bütünü, "Akıl, Rahman’a kendisi vasıtasıyla kulluk edilen ve kendisi vasıtasıyla cennetler elde edilendir."17 şeklindeki meşhur hadiste tekrar edilmiştir. Bilmeyen kimse cennet kesp edemez. Bilen ve fakat amel etmeyen kimse de cenneti kazanamaz. "Kendisi vasıtasıyla Rahman’a kulluk edilen aklın" hakikati, cezm ve azmin özü ve çekirdeğidir. Yani insan, teorik burhanla cezm makamına er işse ve pratik akıl sayesinde azm makamını elde etse, o azm, cezmin ilavesiyle, "kendisi vesilesiyle Rahman’a kulluk edilen ve cennetler kazanılan" müstalah akıl olarak tabir olunmuştur. Allah şöyle buyurmaktadır:

"Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız- Yine de akıllanmayacak mısınız?" (Bakara suresi, 2/44)

Bu dil, kendisi öğütten nasiplenmeyen vaizin, âlim olsa da akıllı olmadığının göstergesidir. Halkı iyiliğe davet eden veya ders veren, eser yazan, konferans ve vaaz veren ya da irşadda bulunan ve fakat kendilerini unutanlarını âlim olsalar bile âkil olmadıklarını ortaya koymaktadır. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerim, başkalarını düzeltmeyi düşünüp de kendisini unutan kimsenin akıllı/müdrik olmadığını söylemektedir. Çünkü ne kendisi salih, ne de başkalarını ıslah etmede mutludur; başkalarını ıslah, sırf dille iyiliği emretmek değildir. Bilakis "Kendinize davetçiler olun, ama sadece dillerinizle değil."18 hadisinde belirtildiği şekilde ıslah edilir insanlar. Hadis şunu demek istemektedir: Salih olun ve toplumu kendi yolunuza çağırın. Yani örnek (üsve) olun: Vareste bir âlim olarak toplumun karşısına çıktığınız zaman takva sahiplerinin örnek ve önderi olarak siretiniz ve sünnetinizle halkı önderliğinize çağırın. Tabii ki hadis-i şerifin maksadı, halkı bizzat kendinize çağırın, insanların kalblerini kendinize bağlayın ve böylece sizin müridiniz olsunlar, size sevgiyle yönelsinler" değildir. Tam aksine halkı Allah'a davet etmek gerek. Yüreği insanların sevgisi için çarpan kimsenin asla başkalarına örnek olma başarısını gösteremeyeceği açıktır.

Dolayısıyla Kur'ân-ı Kerim, öğüt almayan vaizi akıllı addetmemektedir. Şu halde Kur'ân'a göre akıl, ilim ve amel bütünüdür; ondan "iman-ı cami" olarak bahsedilir. Kişi, bunların her ikisinden veya birinden yoksunsa, Kur'ân kültüründe akıllı değil, sefihtir. Nitekim Kur'ân,

"Kendi nefsini sefih kılandan başka İbrahim'in dininden kim yüz çevirir." (Bakara suresi, 2/130)

Buyurmaktadır. Buna göre akim ölçütü, insanın teorik meselelerde vehim ve hayalden kurtulması, pratik azm vasıtasıyla diğer şüphe ve şehvetlerden arınmasıdır.

 

KUR’ÂNÎ KISSALARIN FARKLILIĞI

Kur'ân kültüründe akıl Söz konusu olduğunda, kadının mı yoksa erkeğin mi daha akıllı olduğu veya ikisinin eşit mi olduğu hususu da kendiliğinden bizi peşinden sürüklemektedir. Bu durumda Kur'ân'a göre tarihsel tanık, delil ve kıssaları analiz etmemiz gerekmektedir. Fakat Kur'ân kıssalarım incelemeden önce şu noktaya dikkat edilmelidir: Kur'ân kültüründe kıssayı nakletmekle beşerin tarihsel kıssalarını açıklama arasında çok ilgi çekici bir fasıla vardır. Nitekim tarihsel kıssalar genellikle iki taraftan biri için kesin bir senet niteliği taşımamaktadır. Çünkü bunlar, şahsî yargılardan oluşmaktadır. Fakat esasen bir kaç şahsî yargının raporundan tümel bir temel madde çıkarılabilir (istinbat edilebilir). İstinbat ise bazen kesin (katî) bazen ise zannîdir. Fakat bir kaç şahsî hükmün toplamından kuşatıcı bir hususu istinbat etmek mümkündür. Kur'ân, bunu kıssa felsefesi saymaktadır. Kur'ân, peygamberlerin ve ümmetlerinin kıssalarını ortaya getirdiğinde ve "Biz iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz." (En'am suresi, 6/84) veya "Biz şunu ya da bunu böyle ödüllendiririz" gibi hususları buyurduğunda biz böyle iş yaparız demek istemektedir. Ayrıca Kur'ân'ın, Hz. Yusuf olayında tümel (küllî) bir esası açıklama makamında buyurduğu şu ayete de bir bakalım:

"... Gerçek şu ki kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz." (Yusuf suresi, 12/90)

Gerçi Yusuf (a) olayı şahsî bir durumdur. Fakat vahyin açıkladığı ve başkalarının gösterdiği tarihsel olay ve durumlardan farklı bir şahsî olaydır. Tarihçiler, tarihsel olayları gösterirken zan/şüpheperver bir kaynaktan söz ederler. Fakat tarihsel bir olayı/olguyu gösterirken tümel kaynağı; cüzi bir örneği zikrederek aynî bir yorum olarak ortaya koymaktadır.

Hz. Yusuf olayı da bu türdendir. O hazret, hedefine eriştiği ve kardeşini huzurunda gördüğünde şöyle buyurmuştur: Başarı, bana özgü değildir. Ayrıca Yüce Allah'ın feyizlendirmesi de bana özgü değildir. Aksine küllî bir esas olarak tüm muttakiler için geçerlidir bu:

"Gerçek şu ki kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah'ı iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz." (Yusuf suresi, 12/90)

Kur'ân-ı Kerim'in istinbatları, eğer delilleri tam olarak melhuz olursa, zan düzeyinden geçer ve cezm düzeyine erişir. Tabi bu istinbat edilenin (müstanbet), bütün durumların melhuz etmesi şartıyla söz konudur. Beşerî tarihçi ve tarih yorumcularının aktardığı haberler, zaman zaman zan ve şüphe ile iç içe olmaktadır; tecrübe haline gelse de genellikle araştırma düzeyinde olduğu için bir hayli azdır. Fakat Kur'anî kıssalar, meydana bir durumun kıssası bile söz konusu olsa, Yüce Allah, onların yanlarında tümel aslîyi gösterdiği için onların tümel asıldan oldukları anlaşılmakta ve belli olmaktadır; onlar, tesadüfî bir olay değil, bilakis gerçek bir toplumun ölçütü ve zatî bireydirler. Kur'ân kıssasıyla, diğer kıssaların farkı, kuşkusuz ebedî Kitab'ın üslubunun sözkonusu husus üzere olması gerektiğidir.

Kur'ân-ı Kerim, tekrar tekrar üzerinde durduğu kıssalarla zımnen peygamberlerin serüvenini, onların kendi dönemlerinin tağutlarıyla olan mücadelelerini açıklamaktadır. Buna göre kendi dönemlerinin tağutlarını davet etmiş, onlara süre vermiş, tesir etmemişse vaîd (tehdit) etmiş, bu da etkisini göstermemişse şu serencam kendini göstermiştir:

"... sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi." (Tâhâ suresi, 20/78)

Yani sonuçta ilahî azab, onları kuşatıvermiştir. Fakat bir kadına vade'si vaîdle ve tehdidi müjde ile iç içe olan bir demet mektubu gönderdikleri zaman, hemen etkili olduğunu görmekteyiz. Acaba bu, o kadın korktuğu için mi böyle yoksa o (cezaya çarptırılan) erkeklerden daha akıllı oldukları için mi böyledir? Hz. Musa ve Harun (a) Firavun ailesinin saraylıları için o kadar huzûrî mesajı getirip açıklamış, ama hiç tesir etmemiştir. Onlara sayısız hissî mucizeler göstermişler, ama hiç etki bırakmamış, etki bırakmadığı gibi Firavun ve adamları, İsrail oğulları topluluğundan bir çoğunu öldürmüş, esirleştirmiş, susturmuş ve söndürmüşlerdir. Bu noktada onların övüncü şu idi: "Biz, bu iş bizim lehimize sonuçlansın diye topluluğun erkek çocuklarını kestik, kız çocuklarını diri bıraktık. Nitekim Kur'ân'da buna işaret edilmiştir:

"... Onlar kadınlarınızı diri bırakıyorlarken, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. " (Bakara suresi, 2/41)

Bu ve benzeri olaylar, çeşitli şekillerde Hz. Halil, Hz. Mesih ve İbrahimî peygamberlerden birçoğu hakkında çeşitli şekillerde tekrar etmiştir.

KUR’ÂN’DA SEB’E MELİKESİNİN ÖYKÜSÜ

Fakat sıra Sebe' Melikesine gelince, ona Hz. Süleyman'dan vad ve vaîdi iç içe olan bir mektup geldiğinde Hakkı kabule amade olmuştur. Hâlbuki o kadının gücü, diğer sultanlardan az değildi. Fakat o, diğer erkeklerden daha akıllıydı. (Önceki bahislerde aydınlandığı gibi kadının, düşüncede erkekten daha zayıf olduğu, yani düşünce ve kelam yolunun, burhan ve teorik akıl yolunun erkek için, kadından daha açık olduğu ispat edilse bile gönül, irfan, kalb ve öğüt yolunda erkeğin kadından daha güçlü olduğu ispatlanamamıştır. Görünürde gönül, irfan, kalb vb. yolunda erkekten daha güçlüdür. Münacat ve öğüt kadında erkekten daha çok etki bırakmaktadır. Bu, daha genel, daha işlevsel, daha etkin ve kullanım yönünden daha geniş bir yoldur. Dolayısıyla insanın daha çabuk ve daha iyi hedefe eriştiği yolda kadın ya kesinlikle erkekten daha başarılı, ya da erkekle eşittir.

Süleyman (a) tarafından gönderilen mektup, bu hanıma ulaşmıştır. Süleyman ki her türlü imkânlara sahip olup Filistin'de hüküm sürmektedir. O dönemde eksik araç ve imkânlarla ondan biraz uzak bir mesafede Yemen'de bir hanım saltanat sürüyordu. Kur'ân'da bu olay anlatılırken Yemen Melikesinin saltanatını Hüdhüd'ün dilinden şöyle betimlenmektedir:

"Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden verilmiştir ve büyük bir tahtı vat. Onu ve kavmini Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum..." (Nemi suresi, 27/23-24)

Yemen melikesinin raporu Hüdhüd tarafından Hz. Süleyman'a eriştikten sonra o Hazret kısa bir mektup yazmıştır:

"Gerçek şu ki bu, Süleyman'dandır ve şüphesiz Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla (başlamakta)dır; bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana Müslüman olmuşlar olarak gelin diye" (Nemi suresi, 27/30-31)

Mektup, hanımın sarayına varınca, o, öncelikle mektubu, kerim vasfıyla övmüştür:

"... Gerçekten bana oldukça önemli (kerim) bir mektup bırakıldı." (Nemi suresi, 27/29)

Mektubun kerameti, sadece mühründe değildi. Onun içeriği, kerametinin kaynağı idi. Elbette bunda, mektup yazma ve mektubu postalama adabının rolü yok değildi. Fakat mektubun kerimliğinde etkin pay mektubun mazmunudur. Melike, mektubu alınca, "gerçekten bana kerim bir kitap bırakıldı." Süleyman tarafından gönderilen bu mektubun içeriği, İslâm'a davettir. Hanımın saray bağlıları, mektub haberini aldıklarında meşveret etmişler ve şöyle demişlerdir:

"Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız" (Neml suresi, 27/33)

Yani siyasal ve askerî alanlarda güçlüyüz ve eksiğimiz yok.

"İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz yaparız)." (Neml suresi, 27/33)

"Ülkenin sorumlusu sensin; dolayısıyla nihaî karar senindir." Bundan sonra tehevvürün (ansızın öfkelenme) ne olduğunu, cesaretin hangisi olduğunu; korkunun ne olduğunu, ihtiyatın hangisi olduğunu; cehaletin ve olduğunu, akim hangisi olduğunu görmek gerek. Hakkın karşısında teslim olmamak cesaret değil, tehevvürdür. Hakka boyun eğmeyen, hakkın karşısında tevazu göstermeyenlerinki güç değil, yırtıcılıktır.

Bu yüzden Sebe' melikesi şöyle demiştir: Ben, hedefinin dünyevî güçler mi yoksa peygamberlerin yolunu mu izlemek olduğunu görmek için onu deniyorum. Denememe de öncelikle ekonomik yolla başlıyorum:

"Ben onlara bir hediye göndereyim de bir bakayım elçiler neyle dönerler." (Neml suresi, 27/35)

Bu durumda eğer onlar malî şeyler isterlerse, haraç isterlerse, kendilerine verdiğimiz mallar karşısında bizi davet etmekten vazgeçerlerse, onların okulunu kabul etmemiz gerekmez. Ama böyle değilse, bu malî hediyelerle de kanaat etmezlerse, o takdirde başka bir karar alırız. Hz. Süleyman (a), "... Hayır siz hediyenizle övünmektesiniz." (Neml suresi, 27/36) diyerek hediyeleri reddettiğinde o hanım, Süleyman'ın düzeninin, mal düzeni olmadığını, dolayısıyla onu böyle selb etmenin mümkün olmadığını, ülkenin çıkarlarını, güç ve iradesini vermekle razı edilebilecek bir düzen olmadığını ve dolayısıyla İslam'a davetten sarfınazar etmeyeceğini anlayınca şöyle demiştir:

"Gerçekten hükümdarlar, bir ülkeye girdikleri zaman orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahihi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar böyle yaparlar." (Neml suresi, 27/34)19

Daha sonra hanım, Süleyman ile görüşüp konuşmaya karar vermiş; fakat Süleyman'ı ziyarette müşerref olmadan önce, O'nun tahtını, o hazretin önerisiyle huzuruna getirmişlerdir:

"Cinlerden ifrit: 'Sen daha makamından kalkmadan önce, ben, onu sana getirebilirim...' dedi." (Neml suresi, 27/39); "Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri, dedi ki: "Ben, gözünü açıp kapamadan onu sana getirebilirim..." (Neml suresi, 27/40)

Şüphesiz bu konunun çerçevesini tahkik etmek ayrı bir konu olup bizim şu anki konumuzla bir ilgisi yoktur. Sebe' melikesi, geldiğinde Hz. Süleyman, zeka testi yapmak, yani hanımın dikkat ve zekasını tartmak ve denemek için onun tahtında küçük bir değişiklik yapılmasını emretmiş ve sonra taht ona gösterildiğinde "sanki o" (Neml suresi, 27/42) yani sanki o, benim tahtım demiştir; "Kesinlikle o, benimdir" dememiştir. Bir dizi münazara, tartışma, karşılıklı konuşma, soru ve cevaplardan sonra melike şöyle demiştir:

"Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml suresi, 27/44)

Gerçi putperestlik huyu, hakkı daha çabuk kabul etmesine engeldi:

"Allah'tan başka tapmakta olduğu şeyler onu alıkoymuştu (saddetmişti). Gerçekte o küfre sapan bir kavimdendir." (Neml suresi, 27/43)

Yani cahiliyet ve putperestlik ahlakı onu saptırıp uzaklaştırmış ve yolunu kapatmıştı. "Sâd" harfiyle "Sadd", "sarf demektir. Sârif olan ve başkalarının hak yola girmesine engel olan insan, "Allah yolundan sâdd (yüz çeviren) "dir. Örneğin suud ailesinin Allah yolundan saddetmiş olduğunu söylediklerinde, onların hem kendilerini saptırdıkları, hem de başkalarının hakka gelmesini önledikleri anlaşılır.

"Kendi nefislerini ve kendilerinin dışındakileri saddederler" yani "kendilerini insiraf ederler ve başkalarını sarf ederler" demek kendilerini döndürüyor ve başkalarını engelliyor demektir. Allah yolundan sâdd olan hem sarf, hem de insiraftadır. İnsiraf, sarfı, önceler. Kendisi hak yoldan münsarif (insiraf eden) olduğu için hak kûy'unun sâliklerini de münsarif ediyor. Hak semtinin yolcusu olan kimsenin, Hak köyünün diğer sâliklerini haktan döndürmeleri mümkün değildir. Bozuk yoldan giden kimse, yolcuların (sâliklerin) yolunu keser. Yoksa yolcu insan yol kesmez, aksine yolcuları destekler. "Saptılar ve saptırdılar" denildiğinde de durum aynıdır. İdlâl (saptırma), daima dalaleti önceler; yani sapan (dâll) insan, başka bir sapıklığın ve kaymanın (dalalet) nedeni olur. Aynı şekilde hidayette her zaman ihtidayı önceler. Yani Hidayet bulan (mühtedi) kimse, başkalarının hadisidir. Bu, bütün durumlarda böyledir. Nitekim Ayeti kerimede de bu şeklide gelmiştir. "Allah'tan başka tapmakta olduğu şeyler onu alıkoymuştu. Gerçekte o küfre sapan bir kavimdendi." (Neml suresi, 27/43) Yani veseniyet ve sanemiyeti o'nu münsarif kılmıştır. Çünkü putperest nefis, Hak yoldan insiraf etmiştir. Bundan dolayı buyurmaktadır ki bu bozuk yoldan gitmek, onu doğru/hak yoldan alıkoymuştur. Fakat aynı zamanda fıtrat, düşünce ve karar verme yolu ona açılmıştır. Bu yüzden Kur'ân, putperestlik bu kadının iman etmesini engellemiştir buyurduktan sonra onun Süleyman ile konuşurken şöyle dediğini söylemektedir:

"Rabbim gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim, oldum. "(Neml suresi, 27/44)

Demek istemektedir ki ben Süleymanî (Süleyman'a ait) Müslüman değilim, bilakis Süleyman'la Müslüman’ım. Müslüman’la birlikteyim. Dolayısıyla o, "Süleyman'a teslim oldum" dememiş, tersine "Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" demiştir. Bu nedenle Yüce Allah, bu olaydan, büyük ve ibret verici olarak bahsetmektedir.

Bu kıssanın mukabilinde başka birçok kıssa da vardır. Bu kıssalara da bakarak kişi, Firavun ailesinin mi yoksa bu kadının mı daha akıllı olduğunu, Nemrud ailesinin mi yoksa bu kadının mı daha akıllı olduğunu, Mesih'in (a) yüz yüze geldiği sultanların mı yoksa bu hanımın mı daha akıllı olduğunu anlamak isterse, -Kur'ân kültüründe aklın anlamının ortaya konulduğunu da dikkate alarak- saltanat süren, büyük Yemen ülkesinin lideri olan bu kadının, bir çok erkek lider ve yöneticiden daha akıllı olduğunu görür. O hanım, cesaretin hakkın karşısında tehevvür değil teslim olmak olduğunu biliyordu. O, cesareti, tehevvürden ayırmıştır. O, biz yabancı peygamberlerin yönetimi altına girmeye yanaşmayız. Çünkü böyle bir yol, vahşilik yoludur" dememiş, aksine mesajı ve daveti kabul etmiştir. Çünkü ortada bir yabancı yoktur. Süleyman, tanıdık biridir. O, dost mesajı getirerek hak sözü gösteren bir peygamberdir. Dolayısıyla Kur'ân-ı Kerim, bunu da bir örnek olarak ortaya getirmektedir. Bir takım erkekler salaha ve felaha erişmişlerse de bir takım erkekler de fesada, ifsada, insanların neslini ve harsını yok etmeye girişmişler, günahsız insanlardan birçoğunu öldürmüşlerdir. Fakat bu kadın, böylesi kanlardan birçoğunu tutmuştur. Bunun için Kur'ân ondan azametli bir olay olarak bahsetmektedir. Bu olaya dayanarak Sadr-ı İslâm'da pek çok kadın şöyle demiştir: "Rasulullah ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum."

 

KADININ DÜŞÜNSEL VE SİYASAL DEHASI

Kadının düşünsel dehasının bariz örneklerinden biri, Allah'ın insan için zikrettiği en önemli erdemlerde erkekle eşit oluşudur. Bu noktada düşünsel ve kültürel deha ile siyasî deha, siyaset ve toplum sahnesinde var olma dehası olmak üzere iki örnek anılabilir.

Düşünsel ve kültürel deha, kişinin bir hususta diğerlerinden daha çabuk haberdar olması değildir. Örneğin bir şahıs, bir kitabı diğerlerinden daha çabuk inceler ve onun mazmunundan daha çabuk haberdar olursa veya ilmî celselerde daha öne çıkar ve ilmî mahfilin içeriğinden daha  çabuk haberdar olursa, bu, zamansal bir öncelik/öndeliktir ve dolayısıyla o kimsenin düşünsel dehası değildir. Çünkü diğer şahıslar da ilk gün o ilmî mahfile katılsalardı, o söz konusu şahısla eşit veya ondan daha iyi anlayabilirlerdi. Dolayısıyla bu türden öndelik ve öncelikler, fazilet ve parlak zekânın göstergesi olmaz. Fakat derin bir ilmî meseleyi ortaya koysalar da bu derin ilmî mesele, bazı teorik dinleyenler ve diğer bazıları için zarurî bir meseleyse, ilmî mesele kendileri için açık ve zorunlu olanların, bu özel dehadan nasipleneceği ve diğerlerinden daha iyi anlayacağı belli olmaktadır. Burada öndelik, sırf zamansal önde oluş değildir ki övünç kaynağı olmasın. Bilakis bu, o bireylerin ilmî-kültürel ve düşünsel öne geçmişliğinin göstergesidir. Derin hususu, başka birinden daha çabuk anlayan kimse, anlaşılacağı üzere ya o hususun esaslarını, istidlali usûl ve ilkelerini bilen, ya daha önce bu yolu kat eden ya da bu yolu ivedilikle kat eden, yani her halükarda derin bilimsel meseleyi diğerlerinden daha çabuk kavrayan bir kimsedir. Burada öncelik/birincilik, deha ve parlak zekânın göstergesidir. Nitekim iki kişi, bir hayırlı işi belirli bir zaman aralığıyla yaparlarsa, sırf bu zamansal öncelik, övünç göstergesi olmaz. Fakat fedakârlık isteyen bir işe teşebbüse herkesin gücü yetmez. Eğer bir grup arasında bir şahıs, fedakârca o işe girişir ve muvaffak olursa, burada sırf zamansal bir öne geçme değil, bilakis belirli bir düşünsel deha ve özel bir samimiyet söz: konusudur. Gerek teori ve cezm noktasında ve gerekse amel ve azm noktasında bu tümel bir asıldır.

 

SABİKUN’UN İMTİYAZININ NEDENİ

Kur'ân-ı Kerim'in bu tümel aslının karşısında, İslâm'ı başkalarında daha erken kabul eden, Rasul-i Ekrem'in (s) risaletini daha erken tasdik eden kimselere, dini kabul etmedeki önceliklerinden dolayı, özel bir saygı öngörülmüştür. Aynı şekilde canları ve mallarıyla diğerlerinden önce dine yardım eden, savaş ve hakkı savunma sahnesine başkalarından önce çıkan insanlar için özel bir saygı ve dereceye nail olunmuştur. Böylesi durumlarda fazilet, sırf zamansal açıdan öne geçiş değildir. Bilakis teori kısmında kültürel ve düşünsel deha, pratik aşamada ise pratik deha söz konusudur burada. Şunu açıklayalım ki Kur'ân-ı Kerim'in sabikûn olan muhacirin ve ensar hakkında neden büyük şeyler söylediği malum olmaktadır.

"Sabikûn olan (öne geçen) muhacirler ve ensar..."(Tevbe suresi, 9/100)

Onlar, diğerlerinden önce dini tanımış, dine yardım etmiş, hicret veya diğerlerinden önce muhacirlere yardım etmiş, fedakârlıklarıyla yarış topunu kapmışlardır. Fakat bunlar, sadece zamansal öndelikleri nedeniyle daha üstün değildir. Tersine İslâm'ı diğerlerinden daha iyi anladıkları için özel bir saygınlıkları vardır.

Rayiç düşünce ve hâkim tefekkürün cahiliyet, putperestlik ve malperestlik düşüncesi olduğu bir günde bir kimse, cahili rusuplardan yüz çevirir, saf İslâm’ı tanıyıp onun hakkaniyetini tasdik eder, porsumuş tüm gelenekleri ayağının alıma alır, bütün şehameti içerisinde İslâm'a girip Müslüman olur, ve hem teorik, hem de pratik olarak aziz İslâm'ı himaye ederse, özel bir dehadan yararlanır. Bu yüzden yüce Allah, bu gruptan özel bir tebcille birlikte söz etmektedir:

"Sabikûn (öne geçen) Muhacirler ve Ensar."

Aynı şekilde mübarek Hadîd suresinde onlar, özel bir hürmetle birlikte anılmaktadır. Orada buyrulmaktadır ki, dini kabul eden ve dinin yardımına koşanların hepsi muhteremdir; fakat Mekke'nin fethinden önce dini benimseyenler diğerlerimi, önünde, Mekke'nin fethinden sonra dini kabul edenler ise sonundadırlar.

"... İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkalarıyla) bir olmaz- îşte onlar derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı vaat etmiştir..." (Hadîd suresi, 57/10)

Yani bu noktada herkes ödüllendirilmiştir; fakat İslam'ın zayıf olduğu bir zamanda malı ve canıyla peygambere yardım eden kimseler, özel bir hürmetten nasiplenmektedirler. Kur'ân'ın tamamlanmasından ve İslâm'ın yayılmasından sonra İslâm’a giren ve dine yardım eden kimseler ise o özel hürmetten bir paya sahip değillerdir. Devrimdeki durum da bunun gibidir: Zaferden önce İran İslâm devrimine bağlananlar ile zaferden sonra devrimci olanlar bir ve eşit değildirler. İslâm'ın aslının hak olduğunu teşhis etmek, düşünsel ve kültürel deha ister. Devrim öncesinden zafere kadar fedakârca hizmet, özel bir cesaret gerektirir. Dolayısıyla zaferden önce devrime yardım etmekle zaferden sonra yardım etmek aynı olmaz. Aynı şekilde güvenlik şurasının beşyüzdoksansekiz sayılı bildirisini kabulden önce devrime yardım etmekle sonra yardım etmek de bir değildir. Savaş zamanı fedakârlığıyla sulh dönemi fedakârlığı aynı şeyler değildir. Her halükarda bunlar, kültürel şühûd, mertlik ve pratik azmden kaynaklanmaktadır.

Sabikûndan azametle bahseden ve devrim öncülerinden tebcil ile söz eden Kur'ânî deliller, bir araştırmacının, Ali b. Ebî Tâlib'in methi ile ilgili olarak gelen rivayetleri güzelce çözümlemesine neden olmaktadır. Çünkü Ali b. Ebî Tâlib'in seçkin erdemlerinden biri, hem kendisinin delillendirdiği, hem diğer Ehl-i Beyt'in istidlal ettiği ve hem de Şia düşünür ve araştırmacılarının dayandıkları veçhile, ilk Müslüman oluşudur: "Emirü'l-Mü'minîn, toplumun ilk müslümanıdır."20 Evet o, diğerlerinden önce Müslüman olmuştur. Aynı şekilde şöyle buyrulmuştur:

"Ey Ali! Sen hem iman yönünden mû'minlerin ilkisin, hem de İslâm yönünden Müslümanların ilkisin."21

Bunun nedeni, Emirü'l-Mü'minîn'in diğerlerine önceliğinin sırf zamansal öncelik olması, yani diğerleri müslüman olmadan önce O'nun Müslüman olması değildir. Çünkü sırf zamansal öne geçiş, iftihar kaynağı olmaz. Müstedilin burhanı için hadd-i vasat [orta terim] da olmaz. Bir müstedil, hilafet, imamet, velayet ya da daha üstün makamları ispat etmek için sırf zamansal öne geçmeyle istidlalde bulunamaz ve "Ali b. Ebî Tâlib (a) diğerlerinden önce iman ettiğinden, özel bir saygınlığa sahip olduğunu" söyleyemez. Çünkü yalnız zamansal öne geçiş, kemalin alameti değildir. Aksine öne geçmeden maksat, rütbesel öne geçiştir.

Yani Kur'ân'ın, İslâm'ın, Allah Resulü’nün (s) risaletinin hepinize sunulup da sizin, ya asla hakkaniyeti teşhis edemediğiniz, ya teşhisinizde zayıf olduğunuz veya teşhis etseniz de himaye edemediğiniz, fedakârlık şehametini göstermediğiniz ıstırap ve eziyete tahammül edecek sabr göstermediğiniz bir günde Ali (a), çabucak onun hakkaniyetini anlamış, ona iman etmiş ve onları (Kur'ân, İslâm, risalet) himaye etmiştir. Bu tür marifet ve sabırlar, teorik planda düşünsel dehanın göstergesi, pratik planda ise şehametin göstergesidir.

Bu kısa girişten sonra İslâm’da önden gidenlerin, neden özel bir saygınlığa sahip oldukları anlaşılmaktadır.

 

KADINLAR DİNDE ÖNDEDİRLER

Dinde önde gidenlerin istatistiğine başvurduğumuz zaman, mü'minlerin emiri (a) gibi bireyler, ön safta bulundukları gibi Hatice ve Yasir'in ailesi Sümeyye gibi diğer bireylerin de bulunduklarını görürüz. Hatice'nin İslâm'da önceliği, rütbesel öne geçmişliği nedeniyledir. Çünkü pek çok erkek İslâm’ın hak oluşunu teşhis etmede kuşku duyarken Hatice hakkı teşhis etmiştir. Halktan birçoğu da teşhis edebilir, hakkın Resulü Ekrem'le birlikte olduğunu fark edebilir, fakat onların şehameti yoktur. Hatice ise şehâmete sahipti. Batıl ve eskimiş bir geleneği ayaklar altına alıp yeni hak dini kabul etmek, hem düşünsel ve kültürel deha ister, hem de batıl geleneği yok etme cesareti. Pek çok erkeğin, her iki özellikten veya ikisinden birinden yoksun oldukları şartlarda Hatice, her ikisine sahipti. Bu nedenle malını dağıtmaktan hiç kaçınmamıştır.

Önden koşan kadınlardan bir diğeri Sümeyye'dir. O, sadece düşünsel bir kültürel deha ile dinin hakkaniyetini teşhis etmek ve Müslüman olmakla kalmayan, aynı zamanda nice dayanılmaz işkencelere tahammül etmiş bir kimseydi; öyle ki Allah Resulü'nün (a) kutlu vücud'u Ammar ailesinin yanından geçtiğinde ve onları o dayanılmaz işkence içerisinde gördüğünde şöyle buyuruyordu:

"Sabret ey Yasir ailesi! Şüphesiz sizin yeriniz cennettir."

Onlar, gayba iman etmişlerdir; öyle bir iman ki şehadeti gaybin kurbanı yapmışlardır. Netice itibariyle bu kadın, İslâm’ın ilk şehidi düzeyindedir. Meselenin, sadece zaman yönünden bir önde oluş değil, bilakis hem kültürel bir deha ve hem de pratik akıl cesareti gerektiren rütbesel bir öne geçiş olduğu açıktır. Ön safta Müslüman olanların, şehitlerin, savaşçıların, mücadeleden bıkmayanların hep erkekler olduğu söylenemez. Bu sahnede kadınlar da erkekler gibi bulunmuşlardır. Bunlar, gerek kültürel deha planından, gerekse pratik akıl fedakarlığında (hem can, hem de mal ile) bulunduğuna dair örneklerdir.

Kadınlarla ilgili ikinci örnek ve makam ise kadının siyaset ve toplum meydanında var oluşudur. Elbette bu noktada da konunun anlaşılması için kısa bir giriş gerekmektedir.

 

TOPLUM MEYDANINDA BULUNMA ZORUNLULUĞU

Din, beşere toplumsal gözle bakması ve insan için sosyal bir kimlik öngörmesi bakımından -hakikî toplum olsun ya da olmasın-, bir dizi görevleri sosyal araçlar olarak ortaya getirmektedir. Deha ve parlak zekâdan nasiplenmeyenler, az düşünürler ve sadece kendilerini düşünürler. Onlar, tümel sosyal hatları idrak etmezler, idrak etseler de can ve mallarıyla fedakârlık edemezler. Bu yüzden toplum sahnesinde adım atmazlar. Bir kimse, hareket ve kıyam ehli ise, demek ki o, hem insanın sosyal kimliği meselesini iyi idrak etmiş, hem de sosyal kimliğin saygınlığı için fedakârlığın gerekliliğini iyi içselleştirmiştir. Kur'ân-ı Kerim, gerçek mü'minleri şöyle tanımlamaktadır:

"Müminler o kimselerdir ki, Allah'a ve Resulüne iman edenler, onunla birlikte (toplumsal bir iş üzerinde iken) ondan izin alıncaya kadar bırakıp gitmeyenlerdir..." (Nur suresi, 24/62)

Yani gerçek mü'minler, hem akide yönünden Allah'a ve Peygambere inanan, hem de sosyal meseleleri idrak ve sosyal zekâ bakımından toplumu iyi tanıyan, sosyal meselelerde daima var olan ve dolayısıyla inziva hayatı yaşamayan kimselerdir. "O'nunla birlikte emr-i cami (toplumsal bir iş) üzerinde iken, ondan izin alıncaya kadar bırakıp gitmeyenlerdir." Ayetteki emr-i cami', bir düzenin sosyal meselelerinin ta kendisidir. Söz gelimi cuma namazı bir emr-i camidir. Tuğyana, istikbara, zulme karşı tezahürat ve protesto, seçimlere katılmak, İslami rehberlik ve sorumluları desteklemek, gerçek hizmet ehlini desteklemek, emr bi'l-ma'ruf nehy ani'l-münker, yaygın olarak iyiliği emretmek ve sosyal bazda kötülükten sakındırmak ve bunlara benzer yüzlerce örnek cami işlerdir. Bu nedenle Allah, bu bölümde Kur'ân'da, gerçek mü'minleri, hiç bir emr-i câmî'de liderlerini yalnız bırakmayan kimseler olarak tarif etmektedir. Yine bu tarife göre gerçek mü'miner, rehberden izin almaksızın terk etmezler. Nitekim Mekkelilerin guslünü yaptıkları, Hanzala, bu ayetlerin devamında belirtildiği veçhile Rasulullah'tan izin alarak geçici bir süreyle savaş alanını terk etmiştir.

Sosyal zekâya sahip olmak ve sosyal onuru gözetmek, o kadar saygın bir iş olsa gerek ki Kur'ân onu gerçek mü'minlerin özelliklerinden addetmektedir. Tabii ayetten anlaşıldığına göre, bir mazereti olanların, sözgelimi ben hastayım; dolayısıyla gidiyorum diyerek izin almadan ve haber vermeden ve böylece başkaları için bahaneciliğin önünü açamadan meydanı terk etmemeleri gerekir.

"... Böylelikle senden bazı işleri için izin istedikleri zaman, onlardan dilediklerine izin ver ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur suresi, 24/62)

Ayete göre mazereti olduğu halde rehberlik makamından izin almadan alam terk eden kimsenin bir erdemi ortadan kalkar. Bu yüzden Yüce Allah, Resulü’ne (s), özürlerini belirterek izin alıp alana gelmeyenler için istiğfar da bulunmasını emretmektedir.

Demek ki sosyal bir meselede var olmaya muvaffak olmayan kimse, Rasulullah'ın istiğfarıyla elde edilecek bir feyizden mahrum kalır. Nitekim kadın, ayın bazı günlerinde namaz kılma başarısından yoksundur. Demişlerdir ki kadın abdest alır da seccadesinde kıbleye doğru oturur ve namaz vakti kadar zikr ederse, namaz sevabım kazanma ümidi doğar. Ya da benzer bir şekilde dört rekât namaz kılmaktan yoksun bulunan yolcu, iki rekâtı tamamladıktan sonra otuz veya kırk kez tesbih çekerse bu, o sevabın telafisine neden olabilir. Burada da mazereti olan ve izin alarak savaş meydanına gelememiş kimseler için, ilahî rehberler, mağfiret dilemekle görevlidirler. Çünkü ilahî rehberlerin mağfiret dileği, onların kalplerinin sükûnet, huzur ve itminan kaynağı olur. İlahî rehberlerin dileği etkin ve duaları huzur vericidir. Bu, Kur'ân'ın betimlediği göreve, toplum bireylerinin sosyal görevlerine işaret etmektedir. Bu noktada ise kadın ile erkek arasında bir fark söz konusu değildir.

 

KADININ SİYASET MEYDANINDA BULUNMASI

Öyküsü, tarihin meşhur ve saf öykülerinden biri olan Ammâr b. el-Esk Hemedânî'nin kızı Şevde, hem sosyal zekâdan yararlanıyor, hem de siyaset meydanına katılmayı kendi görevi addediyordu. O, kesinlikle kendi başının çaresine bakma, kendi nefsi için çalışma düşüncesine sahip olmadığı gibi, Emevilerin egemen zümresinden gönlünde bir korku oluşturmadan kendi problemi çözülmüşse, bununla yetinme ve "ben amacıma ulaştım, yüküm bağlandı, dolayısıyla yolda kalan diğer kimselerle ne işim var, onlardan bana ve" deme düşüncesine de sahip olmamıştır. Bu öykünün aslı geniş olarak tarih kitaplarında nakledilmiştir. Fakat gerek sosyal ve gerekse siyasal alana katılmada, erkeğin payı olduğu gibi kadının da payı bulunduğun anlaşılması için biz burada öyküyü özet olarak vermekteyiz.

Şahıslar etrafında propaganda, çok etkilidir. Ebû Zerr'in (r), mücadele yönünden dünya çapında üne kavuşmasının sırrını, O'nun sözlü ve pratik mücadelelerinin, kitaplara geçirilmesi, konferanslarda gündeme getirilmesi, birçok kez film hâline getirilmesi ve tebliğ olarak sunulmasında aramak gerekir. Savaş meydanına ilk olarak ve mükemmel bir şekilde çıkan, savaşçı güçleri cesaretlendirmek için Kur'ân ayetlerinden ve Allah Resulü’nün hadislerinden yardım isteyen, Ebû Zerr benzeri kadınlar da vardı. Onların davet ve kılavuzluğu Kur'ân-ı Kerim'in mihveri üzereydi. Onlar, Kur'ân ayetlerinden yeterli ölçüde haberdardırlar. Ayetleri yerinde ve zamanında okuyorlardı; onlardan bir delil olarak yararlanıyorlardı. Yalnızca güçlü olduklarında değil, yanısıra zayıf olduklarında da Kur'ân'la zihinsel birliktelikleri, ayetlerden yararlanabilmelerine ve Ebû Zerr türünden protesto ve muhalefette bulunabilmelerine neden oluyordu. Cesaret söz konusu olduğunda da onlar, Malik Ester gibi savunma yapıyorlardı.

Şayet Ebû Zervârî kadınların, İslâm'ın siyasal meydanları ve savaşlarında yaptıkları işler, defalarca söylenmiş, propaganda -bildiri filmi hâline getirilmiş, defalarca kitaplarda işlenmiş ve kitap hâline getirilmiş olsaydı, o zaman kadınların sadr-ı İslâm'da askerî hususlarda Ebû Zerr ve Malik Eşter gibi ön saflarda yer aldıkları belirginleşirdi.

İlk dönem İslâm kadınlarının, bolluk ve darlıkta yaptıkları bu tür faaliyetlerden hatırda kalanlar çoktur. Biz bu bölümde, kadınların düşünsel dehasını, siyasal meydanlarda bulunmalarını ve İslâm’ı savunma çalışmalarını izah etmek bakımından bazı örneklere işaret edeceğiz.

Tarihte nakledildiğine göre, kadının biri Nebiy-i Ekrem'in (s) huzuruna gelmiş, söyleyeceklerini söylemiş ve (istediği) sonucu almıştır. Aynı şekilde bir kadında Peygamberin aralıksız halifesi olan ve O'nun canı konumunda bulunan (Binlerce selam ve kerem o ikisinin üzerine olsun) Emirü'l-Mü'minîn'in huzuruna gelmiş ve o da sonuç almıştır.

SEVDE’NİN MUAVİYE’NİN HUZURUNA ÇIKMASI OLAYI22

Ammar b. Esk Hemedâm'nin kızı Şevde, Ali b. Ebî Tâlib'in irtihalinden sonra hazin bir olayın -Bisr b. İrta' olayıdır.- peşine düşerek, şikâyet azmiyle Emevilerin sarayına gider ve Muaviye ile konuşur. Muaviye, bu hanımı tanıyınca, "Ali b. Ebî Tâlib'in, Emevîlere karşı giriştiği savaşta kardeşlerini cesaretlendirmek ve tahrik etmek için şiir söyleyen kişi sen değil miydin" dediğinde Şevde şöyle cevap verir: "Geçmişi bırak! Bizim başımız öldü." Yani bu grubun lideri öldü, öncüler öldü. Onların peşinden gidenler de kesildi. Artık onlardan hiç bir eser yok.

Bunun üzerine Muaviye şöyle der: "Kardeşinin olayı küçük bir olay değildi. O, alevî savaşının ünlü silahşorlarındandı. Sen de onu şiirlerinle tahrik ediyor, cesaretlendiriyordun." Bu sözün ardından Sevde, savaşta okuduğu şiirleri orada tekrar okur:

Ve'nsur Aliyyen ve'l-Huseyn ve rahtahû

Ve'ksıd li Hind ve îbnihâ Behvân

 

Bundan sonra Sevde tekrar geçmişte olanları bırak deyince Muaviye "ne istiyorsun, neden geldin?" diye sorar. Soruya Sevde'nin cevabı şöyle olur: Toplum idaresinin sorumluluğunu üstlenen kimse, Allah'ın adalet sisteminde sorumludur. Hiç bir yaratılmışa zulmedilmemesi ve Allah'ın hakkının zayi edilmemesi gerekir. Sizin temsilciniz olan ve bizim diyarımıza gelen Bişr b. İrta', ne yaratılmışın hakkını, ne de Allah'ın hükmünü gözetiyor. Onu azledersen, biz sakinleşiriz; ama azletmezsen, sana karşı ayaklanabiliriz.

 

Salla el-llâhü alâ cismin tedammenehû

Kabrun fe esbeha fîhi'1-adlü medfûnâ

 

 

Yani Allah'ın salâtı, kabrin içindeki kimsenin üzerine olsun; aslında kabir, onu içine almakla adaleti almıştır ve dolayısıyla adalettir defnolunan.

 

Kad halefe'l-hakka lâ yebğî bihî bedelâ

Fesâra bi'l-hakkı ve’l-îmâni makrûnâ

 

Yani hakkı satmamaya ve hakka karşı bir fiyat biçmemeye yemin etmiştir. O, kendi ruhunda hak ve imanı birleştirmiştir.

Muaviye, bu iki beyiti dinledikten sonra, "bu sözünü ettiğin şahıs kim?" dedi. Sevde, "Mü'minlerin Emiri Ali b. Ebî Talib" diye cevap verdikten sonra Muaviye'yi tekrar soru sormaya tahrik edinceye kadar Ali'nin faziletlerini saymaya başladı, Bunun üzerine Muaviye, "Sen Ali'nin ne işini gördün ki böyle övüp duruyorsun?" dedi. Sevde şöyle konuşarak cevap verdi: Bu sahnenin bir benzeri, Ali b. Ebî Tâlib'in hilafeti zamanında oluşmuştu: Biz bir temsilciden şikâyet için Ali'nin merkezî gücüne başvurmuştuk. Ben, kavmimin temsilcisi olarak, söz konusu şahsı Emirü'l-Mü'minîn'in mahkemesine şikâyete gitmiştim. Ali'nin konağına girdiğimde onu namaz ve Allah'a ibadetle meşgul bir hâlde görmüştüm. Namazını bitirdikten sonra, şefkatli bakışlarıyla bana "bir işin mi var?" demiş, ben de arz etmiş, evet, temsilciniz ekonomik konularda adaleti gözetmiyor ve bize zulmü reva görüyor" diye cevap vermiştim. Ali, bu raporu, tanıklarını dinledikten sonra doğrulamış ve bunun üzerine ağlamış, ellerini göğe kaldırarak "Allah’ım! Kesinlikle ben onlara ne halkına zulmü ve ne de hakkını terki emrettim" buyurduktan sonra cebinden bir deri parçası çıkarmış ve şunları yazmıştı:

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla;

"... Size Rabbinizden, apaçık bir belge gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı adaleti gözeterek tam tutun, insanların eşyasını değerinden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın. Eğer mü'minseniz Allah'ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin için bir koruyucu değilim." (Hûd suresi, 11/85-86)

Bu mektubu okuduğun zaman, işimizden elinde olanı (bir emin olarak) koru ki onu senden devralacak olan sana gelsin."

Bu, o temsilcinin azil fermanını veren bir mektuptu. Mektubu Hazret bana vermişti. Mektubun başlangıcında Şuayb Peygamberin kavmine buyurduğu bir ayet vardır: İlahî buyruklar, açık ve beyyin buyruklardır, dolayısıyla müphem değildir. Vahyin anlamı kapalı değildir ki kimse bahane bulabilsin ve ben anlamadım veya görmedim diyebilsin. Çünkü çok açıktır, ayet. Beyyine'dir o. Bu açık beyyine Yüce Allah tarafından inmiştir: Ölçü, tartı ve antlaşmaya uyun. Ölçü ve tartıyı adaleti gözeterek tam tutun. Elbette bu ayet, alış-veriş ehli kimselere özgü değildir.

"Ölçü ve tartıyı adaleti gözeterek tam tutun. İnsanların eşyasını değerinden düşürüp eksiltmeyin."

Bu emir, sadece ölçü ve tartıyla eşyayı alıp satan kimselere hitap etmiyor. Çünkü burada tümel olumsuz olarak ortaya gelen tümel bir asıl vardır. "İnsanların eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin." Hiç bir asıl, bu büyüklükte bir genişliğe sahip değildir; yani gerek malî ve gerekse hukukî alanlarda hiç kimsenin hakkını eksiltmeyin. Dolayısıyla bir kimse ders verecekse öğrencinin hakkını azaltmamalı, bir kimse, imtihan yapacaksa, imtihan olacak kimsenin hakkını zayi etmemeli, bir kimse kitap yazmaya karar vermişse, okuyucuların hakkını eksiltmemek' veya bir kimse konuşmaya karar vermişse, dinleyicilerin hakkını eksiltmemelidir vb. bu, hukuka riayet konusunda en kuşatıcı-kapsamlı Kur'ânî asıl olarak görülmüş olan tümel bir asıldır, "insanların eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin" ister Müslüman tarafı, isterse kafir tarafı olsun kimsenin hakkını eksiltmeyin. Çünkü mü'minlerin veya Müslümanların eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin" buyrulmuştur. Ayetin anlamı geneldir. İslâm'ın bir iman, İslâm ve bunların komşularına özgü hukuku var, bir de bunlarla sınırlı kalmayan evrensel ve uluslararası arenayla ilgili hukuku vardır.

İslâm şunu buyurmuştur: Gerek Müslüman ve gerekse gayr-i Müslim olsun hiç kimsenin hakkını eksiltmeyin. Kur'ân bir taraftan bize "insanlara güzel söz söyleyin." (Bakara suresi, 2/83), (yani bütün dünya halklarına güzel söz söyleyin) buyururken, diğer taraftan da "İnsanların eşyasını değerinden düşürüp eksiltmeyin. Allah'ın bıraktığı (bakiyyetûllah) sizin için daha hayırlıdır." buyurmaktadır. Hakkı zayi etme düşüncesinde olanlar dünyâzededirler. Dünya ise bitmeye ve yok olmaya mahkûmdur.

"Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın katında olan ise kalıcıdır." (Nahl suresi, 16/96)

Hakkı edâ etmek, başkalarının haklarına saygı göstermektir. Bu ise İlahî bir iştir. Her ilahî iş, kalıcıdır ve Allah karındadır. Dolayısıyla insanların hukukuna riayet etmek de kalıcıdır. Bu kıyas, ayette tümel bir asıl olarak zikrolunmuştur. "Allah'ın bakiyyesi, sizin için daha hayırlıdır." Allah'ın bakiyyesi (bakiyyetüllah), Allah'ın baki bıraktığı, koruduğu şey demektir. Allah, kendisi için, kendi vechi için olan şeyi kalıcı kılmaktadır:

"O'nun vechinden başka her şey helak olucudur." (Kasas suresi, 28/88)

veya:

"Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi bakî kalacaktır." (Rahman suresi, 55/27)

Bir işin, ilahî boyası (sıbğa) yoksa o işte Allah'ın vechi yok demektir. Allah'ın vechi yok ise yok olmaya mahkûmdur. Allah'ın vechi için olan işin kalıcılıktan bir payı vardır. Bunun için Şuayb (a), o konuyu buyurmuş ve Mü'minlerin Emiri de aynı konuyu hain temsilcinin azli mektubunda dile getirmişti. "Eğer mü'minlerseniz. Allah'ın bakiyyesi, sizin için daha hayırlıdır." Bu, bir cidal-i ahsendir. Yani siz Allah'a ve kıyamete inanıyorsanız, Allah rızası için yaptığınız şey, kalıcı, onun dışındaki ise yok olucudur. "Ben sizin için bir koruyucu değilim." Sizin imanınız ve rehberiniz olan ben, sizden bir şeyi koruyamam. Siz, iman ve salih amelle kendi kendinizi korumalısınız. Hz. Ali (a) bu mübarek ayeti o azil konusunun içinde yazmıştı. Sonra temsilcine hitaben şöyle buyurmuştur: Bu mektup eline geçtiğinde bundan sonra iş (göre) hakkın yoktur. Ancak bir emin olarak bir varlığı korumalısın ki tebliği elinde tutan sonraki temsilci gelerek makamı senden teslim alsın.

Sevde sözlerini şöyle sürdürmüştür: "Bu mektubu Ali b. Ebî Tâlib, bana vermiştir. Benim, Ali'nin kabri adaleti kucaklamıştır dememin sırrı da burada yatmaktadır: O, hainin azil mektubunu bana vermiş ve benim problemim çözülmüştür. Şimdi de ben sana geldim; çünkü o olayın benzeri senin hükümetin zamanında olmuştur. Ben de bu yüzden geldim, sana rapor veriyorum. Sen ise beni tehdit ediyorsun." Muaviye "şu kadının problemini giderin ve zayi olmuş olan hakkını verin" diye emrettiğinde Sevde şöyle cevap vermiştir: Ben sadece kendimi düşünürsem, bu fahşadır. Allah, fahşa'yı yasaklamıştır. Ben sadece kendi şahsî hakkımı ihya etmeye gelmedim. Aksine toplu bir onuru saygın kılmak ve toplumun hakkını ihya etmek için geldim. Bunun üzerine Muaviye ona hitaben "Sizde Sultana karşı cüretlenmeyi Ali b. Ebî Tâlib canlı kıldı." Ali sizde öyle bir cesaret ve şehâmet canlandırdı ki sadece kendi değil, aynı zamanda kabile, aşiret ve toplumu da düşünmektesiniz, demiştir. Daha sonra Muaviye, Ali b. Ebî Tâlib'in şiirlerini hatırladığı kadarıyla okumuş ve şunu söylemiştir: Ali b. Ebî Tâlib'in söylediği şiirlerde (cennetin kapıcısı olsaydım Hemedanlıları cennete sokardım), birey değil, topluluk söz konusuydu. Nihayet Muaviye, o zalim temsilcinin azledilmesini emretmiştir.

 

KONUNUN SONUCU

Yukarıdaki örnekten yararlanarak şunlar çıkarılabilir: İlkin; kadının Resul-i Ekrem'in (s) huzurunda bulunmasının pek çok semereleri olduğu gibi Emirü'l-Mü'minîn huzurunda bulunması da pek çok semereleri beraberinde getirmiştir. İkinci olarak; kadının sosyal ve siyasal meselelerde bulunması, erkek gibidir. Üçüncü olarak; ne sadece ayaklar altına alınmış hakkı elde etmek için güç sahibi yöneticilerin mahkemesine başvurabilir ve ne de sadece başkalarının hukukunun koruyucusu olabilir. Bunların yan ısıra o, başkalarının haklarım korumayı iyilik (ma'ruf) ve toplum hukukundan ziyade şahısların hukukunu himaye etmeyi ise kötülük (münker) addetmekle görevlidir.

"Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'a ve Resulüne iman ederler, onunla birlikte toplumsal bir iş üzerinde iken, ondan izin alıncaya kadar bırakıp-gitmeyenlerdir." (Nur suresi, 24/62)

Ayeti, bütün imanlı erkeklerin meydanda bulunmalarım gerekli görmekle birlikte siyakı ve temel mantığıyla erkekle kadını bir hükme bağlamakta ve bu hükmü her iki sınıf içinde uygulanabilir addetmektedir.

Dolayısıyla birinci örnek kadının şehâdet sahnesinde bulunması, ikinci örnek kadının siyaset ve fedakârlık sahnesinde var olmasıydı. Her ne kadar semavî rehberlerden bir söz gelse de bu söz ne erkeğe özgü olarak sadır olmuş, ne o sözün muvafakati, erkeğe özgü kılınmış ve ne de Sadr-ı İslâm'da böyle meselelerde sadece erkeklerin öne çıktıkları vaki olmuştur.

İslâm devrimi için ortaya çıkan olaylar bağlamında aynı konu hakkındaki İmamın (r) ve diğer sorumluların sözleri hatırımızda: Dinin mesajı şudur: Siyasî ve sosyal meydanda bulunmak erkek ve kadının ortak görevi olmalıdır. Bu düşünce ve bu görüşle artık kimse "imanı az, aklı kıt olduğu için kadının, sorumlular arasına katılarak toplumun haklarını almaması gerekir" diyemez.

 

ALLAH RASULܒNÜN HALASI’NIN MEYDANA ÇIKMASI23

Resul-i Ekrem'in (s) halası, Abdülmuttalib b. Hâşim'in kızıdır. O, erkek kardeşi Hamza gibi iman etmenin yanında çocuğunu da, Allah'ın dinine yardım etmeye teşvik ederdi. Yüksek bir edebiyattan nasiplenmişti. Nitekim babasının yasında güzel, ilgi çekici edebî parça ve şiir okumuştu. Ömrünü kerametle geçirmiş ve tam bir keramet içinde yaşayarak ölmüştü.

Bu hanımın öz yaşamı, kendisini seyyidüş şühedâ Hamza gibi sorumlu addettiğini ve sadece kendi Müslümanlığıyla yetinmediğini göstermektedir. Seyyidüş şühedâ Hamza, bir şahıs olarak şehadet şerbetini içmişse de o hanım, çocuğunu dine yardım cephelerine katılmaya teşvik ediyordu. -Bir annenin, şefkatinden dolayı, çocuğuna cepheye gitme veya savaşa katılma, demesi mümkündür.- Bu hanımın siyaset meydanında bulunması, peygamberin dinine yardım etmesi için çocuğun teşvik etmesiyle kendini göstermektedir.

Geçmiş bahislerde işaret olunduğu gibi İslâm'ın ilk yıllarında dine yardım kolay bir iş değildi. Bazı durumlarda dilsel yardım, savaşsal yardım konumundadır. Düşmanların çok, dostlarınsa az olduğu, Kur'ân'ın ifadesiyle Müslümanların zayıflığın son noktasında bulunduğu ("İnsanların sizi kapıp-yakalayıvermelerinden korkuyordunuz" (Enfal suresi, 8/26)) gün, durum böyledir. Ayete göre Müslümanlar, yabancıların kendilerini tıpkı bir şahin veya atmaca gibi kapmasından korkuyorlardı. Eğer kişi, diliyle dine yardım etseydi, silahlı olarak dine-yardım etmek ister gibi oluyordu, işte dilsel yardımın tehlikeli olduğu o günde bu hanım, çocuğunu peygamberin dinini himaye etmeye teşvik ediyordu. Öte yandan bu hanım, iyi bir edebiyata sahipti; Abdülmuttalib, ölmeden önce ona ve diğer kız kardeşlerine, edebî zevkini denemek için kendisinin ölüm ağıtı olarak şiir okumalarını emretmiştir. -Bunlar da çocuklarını bu edebî zevkle yetiştiriyor, onları şair ve edib olarak meydana getirmeye çalışıyorlardı.- Peygamberin halası da babası Abdülmuttalib'in hem hayatında hem de ölümünde edebî parça okumuştur.

 

EMEVİ YÖNETİMİNE KARŞI HARS B.  ABDÜLMUTTALİB’İN KIZI24

Konumuzla ilgili olarak diğer bir örnek Hars b. Abdülmuttalib b. Hi-şam'ın kızıdır. O, Muaviye'nin çağdaşıdır. O da diğer Ali ashabı gibi yüksek alevî mektebini himaye ediyor ve savunuyordu.

Bir gün Muaviye, Amr b. As ve Mervan'la oturmuştu. O esnada yaşı iyice ilerlemiş olan bu hanım yanlarına gelir. Muaviye ona "hangi şartlarda yaşamınızı sürdürmektesiniz?" diye sorduğunda şöyle cevap verir: Biz öyle şartlarda yaşıyoruz ki nimete nankörlük eden ve bize kötü muamele içerisine giren yönetici bir zümreyle karşı karşıyayız. Fakat:

"Bizim kelimemiz yüce, Peygamberimiz (aleyhi âlâfü't-tahiyye ve's-senâ) muzafferdir. Ama ondan sonra siz bizim üzerimizde yönetici oldunuz; biz o'na sizden daha yakın olduğumuz hâlde, siz o'na yakınlığınızı delil getirdiniz bu iş için. Biz şimdi sizin içinizde, İsrail oğullarının, Firavun ailesi yanında sahip olduğu konumda bulunuyoruz. Hâlbuki Ali b. Ebî Tâlib (a) Peygamber katında, Harun'un Musa'nın yanındaki konumuna sahipti. Bizim sonumuz cennet, sizinki ise ateş (cehennem)dir."

O, Muaviye hakkında bu sözleri tam bir açıklık ve belagat içerisinde söylemiştir. O'nun hakkında şöyle demişlerdir:

"Konuşma yaptığı zaman, aciz bırakır. (Normal) konuştuğu zaman ise kısa ve öz konuşur."25

Bir kimsenin, iyi konuşması ve fakat iyi bir söze sahip olmaması mümkündür. Ancak bu hanımın, iyi bir mesajı vardı. Konuşmasının başında "kelimemiz yücedir" demişti. Çünkü:

"Allah'ın kelimesi, yüce olandır." (Tevbe suresi, 9/40)

Yani: Bizim mantığımız, Allah'ın mantığı olup daima yücedir, muzafferdir. "Peygamberimiz muzafferdir"; çünkü Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'de hem kendi kelimesinin yüceliğinden hem de Allah Resulü’nün galibiyetinden söz etmiştir:

"Allah yazmıştır. Andolsun, ben galip geleceğim ve peygamberlerim de." (Mücadele suresi, 58/21)

Yani Allah kararlaştırmıştır ki benim dinim ve dinimi koruyanlarla mesaj-alarm, özel bir zaferden/yardımdan nasiplenirler.

Daha sonra hanım, "haksız yere bizi yönetmektesiniz" demiştir. Yani siz bize karşı zalim bir yönetim sergilemektesiniz. Hâlbuki sizin, Allah Resulü'ne yakınlık şeklindeki velayet senediniz, bizim adımıza uygundur; biz Resul-i Ekrem'e sizden daha yakınız. Biz maalesef sizin yönetiminizde, Firavun ailesi içindeki Benî İsrail'in konumundayız. Yani siz Firavun ailesi gibisiniz, biz is müstaz'af ve mahrum İsrail oğulları gibiyiz:

"... Onlardan bir bölümünü müstaz'af kılıyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu..." (Kasas suresi, 28/4)

Bu güzel konuşan kadın, kısa hutbesinde bir kaç Kur'ânî ve hadisi cümleyi sıralamıştı. "Kelimemiz yücedir", Kur'ân'dan iktibastır. "Peygamberimiz, muzafferdir" de Kur'ân'dan alınmıştır. Aynı şekilde "Biz sizin içinizde İsrail oğulları konumundayız.." cümlesi de Kur'ân'dan iktibas edilmiştir. Ali b. Ebî Tâlib'in konumunu açıklayan cümle ise menzile hadisinden alınmıştır:

"Benim yanımda, Harun'un, Musa'nın yanında sahip olduğu konuma (menzile) sahip olmaktan hoşlanmaz mısın? Ancak benden sonra peygamber yoktur."26

Kur'ân ayetlerine karşı zihinsel varlığı, konuşma arasında onlardan yararlanması, hadislere hâkimiyeti ve sözleri içinde onları kullanması, hanımın edebî dehasının göstergesidir. Nihayet hutbesinin sonunda şöyle demistir: Bizim işimizin sonu cennet, sizinkisinin sonu ise cehennemdir." Bunu Emevîlerin güç merkezinde yaşlı bir kadın Muaviye'ye söylüyor. O, kendisinin cennetlik, Emevî egemenlerinin ise cehennemlik olduklarına inandığı için böyle diyor:

"Bizim sonumuz cennet, sizin sonunuz ise cehennemdir."

Mecliste oturan Amr b. As, ihanet etmek istediğinde bu hanım, Merhum Tabersî'nin ihticac'da getirmiş olduğu üzere27 ikinci imamın cevabına benzer bir cevap vermiştir:

"Sen ey zâni'nin oğlu! Senin annen, Mekke'de zina yapan ve kendilerini ücret karşılığı satan kadınların en meşhurudur; Kureyşten beş kişi sana sahip çıkmaktadır. Dolayısıyla sen hâlâ ne diye konuşuyorsun?!"

Yani senin soyun karışık, birçok kişi senin baban olduğunu iddia etmektedir. En sonunda seni As'a ilhak ettiler. Dolayısıyla senin benimle konuşmaya hakkın yoktur. Bu sözlerden sonra Mervan itirazda bulunmuştu. Ona da acı bir cevap vermiş ve daha sonra Muaviye'ye dönerek şöyle demişti:

"Allah'a andolsun ki senden başka kimse bunları bize (Benî Haşim'e) karşı cesaretlendirmedi."

Bunun ardından Muaviye "sen ne istiyorsun, ihtiyacın ne? Söyle ihtiyacını" demiş, "o da benim senden bir isteğim yok", sana söyleyecek bir ihtiyaç içinde değilim" diyerek Muaviye'nin sarayından çıkıp gitmiştir. O gittikten sonra Muaviye saray erbabına dönerek şöyle bir şey söylemiştir: "Meclisimde bulunan herkes onunla konuşsaydı, onlardan her birine diğerinden farklı olarak tekrarsız ve durmaksızın cevap verirdi." Yani tek tek onunla konuşsaydınız, hiç durmadan ve tekrar etmeden, sizi sustururdu.

Yani ona ihanet için hepinizin bir sözünüzün olması mümkündür; fakat sizin sözünüze karşı her biriniz için özel bir cevabı vardır onun. Çünkü "Haşimoğullarının kadınları, konuşma noktasında kendileri dışındaki (başka kabilelerin) erkeklerinden daha güçlüdür." Ki o, "Konuşma yaptığı zaman aciz bırakır, konuştuğu zaman kısa ve öz konuşur."

Mersiye okuyunca, "o rikkat ve şefkat ehlidir, siyasal varlık göstermez" derler; fakat gücü-dermanı kalmamış yaşlı bir kadının güçlü Emevîler sarayına girip onların hepsini mahkum etmesi ve bildiri okuması, onun siyasî varlığını ifade etmektedir. Şiir söylemek, konuşmak, belli bir içerik sınırı içerisinde siyasal varlığın göstergesi değildir! Eğer içerik, rikkat, mersiye, novhe ise, bu meydanda varlık göstermenin alameti değildir. Fakat içerik, Kur'ân'ın siyasal ayetlerinden ve Ehl-i Beyt'in siyasî hadislerinden yararlanmışsa ve zulüm yöneticilerini mahkûm etme, onlarla mücadele etme sitiline sahipse, bu siyasal varlığın göstergesidir.

Tekrar hatırlanması gereken önemli nokta şudur: Bu işin bir benzerini Ebûzer (r) de yapmıştır. Fakat Ebûzer olayında risaleler, kitaplar yazılmış, pek çok söz, konuşma, yazı, propaganda ortaya konmuştur. Ebûzer'in siyasal yönü üzerine onlarca konuşma, yazı makale ve risale hazırlanmıştır. Aynı risale, söz, konuşma ve makaleler bu kadının siyasal varlığı konusunda hazırlanmış olsaydı, artık kimse, kadının, siyasî meselelere katılma hakkının olmadığını veya siyasal varlık kökenine sahip olmadığını ya da kadın yaşlanmışsa, siyasal olgunluğunun olmadığını söylemezdi vb.... Ebûzer'in meşhur olmasının nedeni, siyasî konuşmaları ve hızlı mücadeleleriydi. Bu işin benzerini mezkûr hanımda yapmıştır.

Kadının siyaset sahnesindeki varlığı, Abdülmuttalib'in ve Hars b. Abdülmuttalib'in kızlarının hayatından pekâlâ çıkarılabilir. Bu yönüyle onlar ile Ebûzer arasında bir fark yoktur. Sonuç itibariyle Ebûzer olayı defalarca dile getirilmiş ve pek çok erkek, Ebûzer türü siyasal varlığa ulaşmak için yola koyulmuşlardır. Aynı şekilde bu siyasî hanımlar da tekrar tekrar dile getirilse, pek çok hanım, onlar gibi sahnede varlık bulacaklardır.

 

ÜMMÜ HÂKİM VE BİŞR B. İRTA’DAN İNTİKAM28

Konumuz çerçevesinde diğer örnek, hakemlik sorunundan sonra, Muaviye'nin, (Rahman, müstahak olduğu şeyi o'na versin), Dahhak b. Kays'ı ve Bişr b. İrta'yı Yemen'e göndermesi, onlar oradaki Şii erkekleri ve Ehl-i Beyt'in izinde gidenleri katliama tabi tutmakla görevlendirmesi olayıdır. Onlar, Şiilerden birinin evine girmişlerdi. Şiî adamı evde bulamayınca, annelerinin gözleri önünde iki ufak çocuğu başlarından kesmişlerdi. (Tabii o kadınlar, vahşiliği, çocuklarının katlim kendi gözleriyle görünce teslim olup var olan edebî birikimimizi Emevîlere feda ediyoruz, çocuklarımızı öldürmeyin dememiş veya Ehl-i Beyt dostluğundan ve velayetinden el çekiyoruz, dolayısıyla çocuklarımızı boğazlamayın" dememişlerdir.) Bu kadının metaneti, acılı, ıstırap verici felaketlere tahammülü, kadının erkek gibi şehavet merasiminde bulunabileceğim, bu noktada kadınla erkek arasında hiç bir fark olmadığını göstermektedir.

Bu can yakıcı sahneye tahammül, anne için pek zordu. Bir süre sonra o hanım, sinirsel problemlere maruz kalmıştı. O, iki çocuğunun şehadetinde yüksek ağıtsal şiirler söylemişti. Şiirlerini her mahalle ve sokağın başında daima okurdu. Bu annenin edebî şiirleri o kadar etkindi ki Yemenli bir şahıs, onun iki çocuğunun intikamını Bişr b. îrta'dan almaya karar vermişti. Bilahere kendini buna hazırlamış, Bişr'in sistemine nüfuz ederek, kendisini olma yaklaştırmış, kendini güvenilir biri olarak kabul ettirmiş ve nihayet itminan kazandıktan sonra onun iki çocuğunu, yanına alıp götürmüş ve keserek öldürmüş, sonra da şöyle demiştir: "Bu, Bişr'in o kadının iki çocuğunu katletmesine karşılık verilmiş bir cezadır." Şüphesiz buna benzer tesirlerden bir bölümü, o kadının hamasî, edebî, heyecan verici ve hareket kazandırıcı şiirlerinin bereketiyle oluşmuştur.

 

SIFFİN’İN GÜZEL KONUŞAN KADINI ÜMMÜ'L-HAYR

Aynı minvalde başka bir örnek, Hureyş b. Süraka'nın kızı Ümmül-hayr'dır. O, Sadr-ı İslâm'da nam salmış kadınlardandır. Yüksek bir konuşma gücüne sahip olan Ümmülhayr, beliğ bir hatip sayılıyordu. Arab adındaki kadınlardandı; Kufe'de yaşıyordu. O, Medine'de yetişmiş bir kadın değildi. Bir kadın Medine'den çıksaydı, onun, Allah Resulü'nün okulunu, Fatıma Zehra, Ali b. Ebî Tâlib, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Seccâd ve diğer İmamların (a) mektebini görüp ders aldığını söyleme imkânına sahip olunabilirdi. Fakat bu kadın, Kufe'den çıkmıştır. O, sadece Ali b. Ebî Tâlib'i idrak etmiştir; Küfe o'nun zamanında Din'in beşiği idi. Yoksa daha önce pek bir temeli ve geçmişi yoktu.

Muaviye, Kufe'deki valisine bir mektup yazmıştı. Mektubunda validen, Ümmülhayr'ın yolculuk imkân ve araçlarını hazırlayarak onu donandırmasını ve Kufe'den Şam'a göndermesini istemişti. Muaviye, imâ yoluyla valiye, kendisinin vali hakkındaki kararının, bu kadının vereceği rapora dayandığını vurgulamıştı. "Şunu bil ki; O'nun (kadının), senin hakkındaki sözüne göre ya iyi, ya da kötü bir karşılık göreceksin." Yani eğer bu kadın senden şikâyetçi ise ben senin hakkında kötü bir ceza belirlerim, yok eğer senden hoşnut ise ve rapor istenilen bir rapor ise senin için iyi bir ödül düşüneceğim. Küfe valisi kadının huzuruna gelerek mektubu ona okumuş ve şöyle demiştir: Muaviye sizi davet etmiş, huzuruna çağırmıştır. Hanım, cevaben "ben, Muaviye ile görüşmeye rağbet etmiyor değilim. Ona itaatte bir sapmanda söz konusu değildir. Ayrıca yalan söylemek için bahane aramak amacına da taşımıyorum." demiştir. Küfe valisi bu hanımın Kufe'den Şam'ın sefer aracını hazırlamış ve onu uğurlarken şöyle demiştir:

"Ey Ümmülhayr! Muaviye, benim hakkımda mükâfat veya cezayı belirlemede senin yorumunu esas alarak karar verecek."

Bu açıklamayla kadının, Muaviye'nin sarayında kendi menfaatine bir tavsiyede bulunmasını ummuştu. Fakat hanım, cevap olarak şöyle demiştir:

"Beni muhabbet ederek sakın benim gidip yanlış/batıl rapor vermemi ve böylece seni sevindirecek yorumlar yapmamı bekleme. Seni tanıdığım kadarıyla ümitsiz olmamanı ve senin hakkında haktan başka bir şey söyleyeceğimi sanmamalısın. Ben senin hakkında bildiğim şeyleri söyleyeceğim."

Bir kadın, o günkü Kufe'nin resmî valisinden sonra muhabbet elde ettiği halde, valinin, imâ yoluyla da olsa kendisi için tavsiye ve referans vermesini istediğinde "bana muhabbetinden dolayı, yersiz tamaha kapılma. Seni tanıdığım kadarıyla umutsuz da olmamalısın. Ben ne biliyorsam, onu söylerim." diye cevap vermektedir. (Bu rüşvet, aracı vb. şeyleri kabul etmeme, o kadının takvasını göstermektedir.) Sonra Küfe ile Şam arasını tam bir kolaylık içerisinde kat ederek Şam'a girmiştir. Muaviye, O'nu mükemmel bir şekilde tebcil etmiş ve ona kendi hareminin yanında yer vermiştir. "Onu haremiyle birlikte konuklandırmış ve dördüncü gün Şam'a sokmuştur." Yani yol yorgunluğunu attıktan sonra Şam'a almıştır. Bu hanım, Muaviye'nin sarayına girdiği zaman, saray mensupları oturmuşlardı. Hanım, o günün resmî merasiminden dolayı onlara selam vermiş ve bu selamına karşılık almıştır. Daha sonra Muaviye şöyle dermiştir: Siz bana hayır ve iyilik adıyla seslendiniz ve "Emirü'l-mü'minîn" adıyla hitap ettiniz! Hanım, Muaviye'nin bu sözüne "herkesin yazılı bir süresi" vardır" diyerek cevap vermiştir.

Muaviye, "doğru söylüyorsun... Nasılsın iyi misin teyze?" dediğinde, hanım şöyle devam etmiştir sözüne: Ben tam bir dostluk ve rifkla bu yolu kat ettim. Hem yolda, hem de konakta iyiydim.

"Ey Mü'minlerin Emiri! Sana gelinceye kadar üstümden afiyet ve iyilik eksik olmadı. Şimdi dost bir kralın yanında düzenli tertipli bir meclisteyim."

Bunun ardından Muaviye, kendine özgü düşüncesi olduğundan ve her fırsattan siyasal bazda sui istifade ettiğinden hanıma şöyle demiştir: Ben iyi niyete sahiptim: Sıffin Savaşında ve diğer savaşlarda size galip geldim. Şam, Kufe'yi sultası altına almayı başardı... Bunun üzerine hanım, şöyle demiştir: Allah seni batıl söz söylemekten ve sonucu tehlikeli şeyler söylemekten korusun. Dolayısıyla ben iyi niyetle galip geldim demen doğru değildir. Senin galip gelmen, siyaset oyunlarından ve el ele vererek seni zafere götüren halkın varlığının zaafiyetinden kaynaklanmaktadır. Muaviye cevap olarak

"biz bu zeminde konuşmak istemiyoruz. Sen bize Sıffîn meydanında Ammâr b. Yâsir'in öldürülmesi esnasında ne söylediğini anlat" dediğinde hanım, şöyle karşılık vermiştir: Ben daha önce o sözleri söylememiştim. Onları daha sonra başkaları için naklettim. Önceki suikastta söylemedim yani. Aksine dilimin çıkardığı kelimeler, Ammar'ın yaralanması esnasında çıkan kelimelerdi. Eğer sen istersen, başka bir zeminde sizinle konuşurum. O sözleri burada gündeme getirmeyin."

Muaviye, oturumdaki saraylılara dönerek "hanginiz, bu kadının sözlerini hatırlıyor?" demiş (o dönemde Arab'ın hıfzı meselesi meşhurdu. Savaş meydanında özellikle resmî bir şahsiyyetten duydukları sözleri, hafıza yönünden güçlü olan kimseler yazarlardı). İçlerinden biri, bazı sözlerini hatırladığını söyleyerek, o sözleri şöyle nakletmiştir: Ben onu, sağlam dokunmuş iki hırkayı üzerine giyinmiş bir vaziyette deve üzerinde gördüm.

Elinde kenarları dağılmış bir kırbaç var. Heyecan verici ve komuta halet-i ruhiyesi içinde konuşuyor. Tıpkı bir fahl (güçlü erkek aslan) gibi hediri ve şikşikası vardır. (Erkek hayvan anlamında fahl kelimesi, kadın zayıf, erkek güçlü olduğu için kullanılmıyor; tersine fühulet, araştırmacılar arasında seçkinliğin alametidir. Tahkik ehli ulemadan bahsetmek istedikleri zaman, bunlar ulemanın fühûludur, demektedirler. Bu, edebî benzetmedir.) Söz konusu şahıs demiştir ki ben onu bu manzara içinde gördüm. Yani bir kadın, meydanda nihaî cesaretle deveye binmiş, elinde kırbaç var ve aynı zamanda konuşuyor. Daha sonra bu hanımın Sıffîn savaşında söylediği sözlerden bir kısmını aktarıyor, şöyle diyordu, diyor:

"Ey insanlar, Rabbinizden korkup sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir." (Hac suresi, 22/1)

Sözünün başlangıcında bir ayet okuyarak, kıyamet saatinin şiddetini ve meadi hatırlatıyor, insanlara.

Kur'ân-ı Kerim, kıyametten alem fersa bir olay olarak bahsetmektedir:

"O, göklerde ve yerde ağırlaşmıştır." (A'raf suresi, 7/187)

Yani Kıyamet, göklerin ve yerin tahammül edebildikleri, bir olay değil, aksine bütün düzenin yok olduğu bir olaydır.

[Devamla şöyle demiştir]. Bu hanım, Hac suresinin ilk ayetini okuyarak, dinleyenlere meadi hatırlatmış ve sonra şöyle demişti:

"Hiç şüphesiz Allah, size hakkı açıklamış ve delili apaçık kılmıştır."

Dolayısıyla siz mazeret sahibi değilsiniz.

"Yolu beyyin kılmış ve ilmi sunmuştur. Allah, sizi karanlık ve körlükler içinde bırakmamıştır."

Yani Allah sizi, karanlık bir perde içinde asılı bırakmaz. Size akıl, vahiy, şeriat, risalet ve imamet vermiştir. Hidayetin bütün rükunlarını size göstermiştir. "O halde nereye gitmek istiyorsunuz? Allah size rahmet eylesin. Mü'minlerin Emiri'nden mi kaçıyorsunuz? Yoksa savaş meydanından mı kaçıyorsunuz? Bunları yapmak büyük günahtır; ister imamdan kaçmak, isterse savaştan firar etmek olsun, fark etmez.

Düşmanlar, orman ağaçları gibi bitecek ve meydanı dolduracak kadar güçlü olsalar bile alanı terk etmek yoktur. "Yoksa İslâm'dan yüz çevirmek veya haktan irtidat etmek mi istiyorsunuz?" Mâzallah Haktan bıkmak, nefret etmek veya haktan dönmek ya küfr, ya nifak veya büyük günahtır. Fakat Allah'ı duymadınız mı? O, şöyle diyor:

"Andolsun, biz sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye kadar, sizi deneyeceğiz ve haberlerinizi de sınayacağız." (Muhammed suresi, 47/31)

Siz Kur'ân'da şunu okumadınız mı? Allah şöyle buyurmaktadır: Sizi bollukta ve darlıkta deneriz, imtihan ederiz ki mücahidin kim, oturanın kim, sabredenin ve tahammülsüzün kim olduğu anlaşılsın. Sizin raporlarınızı bu imtihanlarla incelemekteyiz.

Bu sözleri o hanım, Ali'nin askerlerine söylemiş ve sonra başını göğe, kaldırarak "Allah’ım! Sabır tükendi, yakin zayıfladı ve rağbet yayıldı (güdüler farklılaştı)." Sabır tükendi, aylûle düzeyine geldi. Terminolojik olarak geçimini idare etmekten aciz olan muhtaç insana "ayile" derler. Ayile, aile sahibi, yani yardıma muhtaç demektir. "Ya Rabbi! Kalblerin dizgini senin elindedir. Allah’ım onların kalplerim takva üzere kelimeyle birleştir. Kalpleri hidayet üzere telif et ve hakkı ehline döndür."

"Ve onların kalplerini uzlaştırdı." (Enfâl suresi, 8/63)

Hanım daha sonra askerlere yönelerek şöyle demiştir: "Allah size merhamet etsin! Adil, hoşnut olunan, takva sahibi ve en büyük sadakat sahibi imama gelin. Ali ve askerlerine karşı saf bağlamış olanlardaki. Bedir ve Huneyn kinleri, cahiliye kinleridir. Yani küfr, İslam’a karşı savaş şeklinde Emevîler eliyle ortaya çıkmıştır. Bunlar, iç savaş değildir. Gerçekte İslâm ile küfrün savaşıdırlar. Onlar böyle yaparak cahili yenilgileri telafi etmek istiyorlar. Emevîlerin ölülerinin öcünü almak isteğindeler: Bu cümlelerden sonra şunları vurguladı:

"Küfrün önderleriyle çarpışın. Çünkü onlar, yeminleri olmayan kimselerdir; belki cayarlar." (Tevbe suresi, 9/13)

Böylece sizin askerî gücünüzü görsün ve nehy anil münker karşısında durmasın, bitsinler.-' "Sabredin ey muhacirler ve ensar topluluğu! Rabbinizden bir basiret ve dininizden bir sebat üzere savaşın. Sanki ben yakın gelecekte sizin galip geleceğinizi, Şam halkının (zalim ve tağut Emevîlerin liderliğinde hareket eden Şam halkının) aslandan korkup kaçan ürkek yaban eşekleri gibi nereye gideceklerini şaşırmış olacağını görüyorum. Onlar ahireti dünya karşılığında sattılar ve hidayete karşılık delaleti satın aldılar, ama kısa bir süre sonra pişman olacaklar. Pişmanlık onları saracak ve pişmanlığımızı kabul edin diyecekler, fakat artık pişmanlığın bir yararı yoktur. Vallahi haktan sapan, kesinlikle batıla müptela olur. Haktan öte dalaletten başka ne var ki! Ancak Allah'ın velileri, dünya ömrünü küçük görmüş ahireti ise güzel telakki etmiş ve ahiret için çalışmışlardır. Allah Allah!

Ey insanlar, haklar boşa çıkmadan, sınırlar atıl kalmadan ve şeytanın kelimesi güçlenmeden önce (aklınızı başınıza alın), (düşmanı layık olduğu yere oturtun). Allah Resulü’nün (s) amcasının oğlundan, Allah Resulü’nün damadından, iki torununun babasından nereye kaçmak istiyorsunuz?! O (Ali), Peygamberin siretinden yaratılmış ve o'nun risaletinin hareket kaynağından yükselip gelmiştir. Allah Resulü o'nu, dininin kapısı kılmıştır."

"Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısı."29

Allah Resulü’nün Ali'ye verdiği özellik şu idi: Sen mizansın, senin tevellân hak ve batılın ölçüsüdür. Seni seven mü'min, sana düşman olan, münafıktır. O, putperestlerin başlarını kıran, putları paramparça eden bir kimsedir.

"İnsanlar müşrik iken o namaz kılıyordu; insanlar isyanda iken o itaat ediyordu. Hz. Ali bütün ömrü boyunca böyleydi: Kendine karşı savaşçıları öldürmüş, Uhud ehlini yok etmiş, Ahzab ehlini hezimete uğratmıştır. Allah, onun vesilesiyle Hayber ehlini öldürmüş ve onun vesilesiyle onların arzu ve emellerini dağıtmıştır."

Muaviye'nin huzurunda o hanımın sözlerini aktaran saraylı şahıs şunları ilave etmiştir:

"Bu hanım o kadar gayret göstermişti ki mü'minlerde iman, kâfirlerin kalplerinde ise nifak, irtidat ve ayrılık (şikâk) meydana getirmişti. Çok söz söylemiş ve çok nasihat etmişti."

Bunlar, bu güzel konuşan/hatib hanımın sözlerinden bir kısmıdır. Bu sözleri açıkladığımız zaman, onda mantık dışı ve Kur'ân dışı bir söz olmadığını, sözlerinin ya Kur'ân'a uygun, ya akla uygun olduğunu, onda asla zaafiyet hissi, dünya meseleleri, içgüdüsel işlere teşvik veya kuru slogan olmadığını görürsünüz.

Böyle kadınların karşıt cephesinde ise ilk dönem İslâm savaşlarında Muaviye ve Ebû Süfyan'ın yanında yer alan, onlara hizmet eden kadınlar vardı. Bu kadınlar, şöyle bir takım sloganlar atıyorlardı:

"İn takbülû nüânik in tedbürû nüfarik"30

(Devam ederseniz, sevgiyle kucaklar Döner giderseniz ayrılırız.)

Onların bu sırf heyecan verici sloganı, sadece içgüdüsel düzeydeydi. Fakat sözünü ettiğimiz, hanımın, asil İslami terbiyelere aşina olmuş hanımın sloganı, cennete, Ali b. Ebî Tâlib'in velayetine davetten oluşmuş; Kur'ân ayetleri, nebevi hadisler ve Ali'nin fazilet beyanından alınmıştır.

Bu kadının sözlerini, Ebûzer'in sözleriyle yan yana koyduğunuz zaman, kadınla erkek arasında bir fark olmadığını görürsünüz. Eğer bu sözler, kitap haline gelse, bu zeminde mükerrer sözler beyan edilseydi, minberlerde, gazetelerde nakledilse, yazılsaydı, o zaman o da Ebûzer gibi olurdu.

Bazen bir kadın, telaşla, sızlanmayla askerleri heyecanlandırabilir. Fakat bu sanat değildir. Tersine bazen bir kadın da irfanın zirve noktasından istidlalde bulunarak askerleri teşvik eder ve şöyle der:

"Dikkat edin! Allah'ın velileri dünya ömrünü küçük addeder ve onu terk ederler. Ahireti ise sever, güzel sayar ve ona koşar, onun için çabalarlar."

Bu açıklama derinliği örneğini, özümseyebilmemiz için büyüklerin pek çok sözlerinde aramamız gerek. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Bunları Ali b. Ebî Tâlib, Kufe'de eğitmiştir. Sadr-ı İslâm'da kadın sloganının göstergeleri, Emevîlerle ilgili hatırınıza getirilen, kadının askerî ve siyasî sahnelerdeki başarısının nişanesi ise şu anda açıklanan şeydir.

Saraylının sözleri bittikten sonra Muaviye, hanıma dönerek şöyle der:

"Ummülhayr! Bu sözlerle sen benim öldürülmemden başka bir şey istememişsindir." Sıffîn savaşında bu sözleri, insanları, beni öldürmek için heyecanlandırmak için söylemişsindir. "Şayet seni öldür-sem, benim için bir zorluk yoktur bunda."

Ummülhayr şöyle cevap verir:

"Allah'a yemin ederim ki Allah'ın, mutsuzluğu sayesinde beni mutlu kılacağı kimse tarafından öldürülmem, beni ümitsizliğe ve endişeye düşürmez."

O, bu sözleri, Şiilerin zayıf olduğu bir zamanda Emevîlerin iktidar olanlarında ve de Ali b. Ebî Tâlib'in ölümünün ardından bütün Şiilerin esir veya şehid oldukları, gizlenip kaçtıkları bir zamanda söylüyordu.

Muaviye "Yazıklar olsun; ey boş konuşmada ileri giden kadın! Osman hakkında ne diyorsun?" diyerek Osman olayını öne çıkarmak, Zübeyr olayını ortaya getirmek istediğinde, Ummülhayr, şöyle der: Ben senden Allah'ın hakkını soruyorum Muaviye! Sen ise kendi dilediğin başka şeyleri benden soruyorsun. Sen halim bir insansın. Bu meselelerden vazgeç, varsa başka meselelerin, sor.

Bunları ayrıntılı olarak aktarmaktan maksat, ilk olarak bu hanımın, askerî işe ek olarak tebliğ işi de yaptığını; ikinci olarak O'nun sözlerinin Kur'ân'dan, Masumların ve temiz Itret'in (a) sünnetinden neşet ettiğini; üçüncü olarak İmam ve rehberi için şehadet sınırına kadar hazır olduğunu, dördüncü olarak sloganının, duygu düzeyinde değil, akıl ve vahiy sınırları içerisinde olduğunu ve beşinci olarak konuşmalarının, masum veli'nin gelmesiyle oluşacak heyecan gibi heyecan veren konuşmalar olduğunu ortaya koymaktır. Ali b. Ebî Tâlib'in izni olmaksızın savaşta kimse konuşamazdı. İzinsiz konuşmak cihad değildir. Bütün cihatçılar ön safta silahlı olarak savaşmıyorlar mı? derseniz; bazılarının tebliğ işleri varken, bazıların tedarik işleri, bir kısmının silahları taşıma ve nakletme işleri vardır. Bir kısmı ise savaş yapar, savaşlarda işleri taksim eder, iş bölümü yaparlar. Silahlarla ve kılıçla direkt ilişkisi olmayan işler, askerî işler değildir. Fakat propaganda, tebliğ, bildiri ve tedarik işlerinde kadın için bir engel yoktur.

Böylesi örnekleri incelerseniz, Kur'ân ve Itret-i tâhirîn'in Ebûzer gibi erkekleri yetiştirmede başarılı olduğu gibi hakkı söyleyen ve düşmanla mücadele eden kadınların eğitim-öğretiminde de başarılı olmuştur. Dola-yısla hiç bir kadın Peygamberlik makamına erişemediği için erkek kadından daha üstündür sözü, saçma bir sözdür ve kadının daha aşağı olduğuna delalet etmez. Kaldı ki konunun peygamberlik makamıyla bir ilgisi bulunmamaktadır bu noktada. Öyleyse erkeklerin övünmesinde önemli bir fayda yoktur. Ayrıca bunun, kadınların zayıflık duygusu ve inleyişine de bir etkisi yoktur. Şüphe yok ki ikisinin terbiye ve tekamülü için de yol açıktır. Elbette pek çok görev ortak, bazıları da tabiatları gereği, özeldir.

ÜMMÜ HALİD: KADINLARDAN BİR MUHADDİS

İslâm'ın sadrının örnek kadınlarından biri de Ümmü Halid adıyla meşhur Halid b. Said'in kızıdır. Ümmü Halid, Hz. Rasul-i Ekrem'den pek çok rivayet nakletmiştir. Bu tür kadınlar, savaş meydanlarında sırf tedarik işlerinden sorumlu değillerdir ki bir hemşire, hizmetçi kolay-pratik bir iş sahibi olarak telakki edilsin. Bu işlere ek olarak muhaddislik de yapıyorlardı. Muhaddis kadınlar tıpkı diğer ashab gibi Resul-i Ekrem'den (s) duydukları hadisleri başkalarına naklediyorlardı. İşte Ümmü Hâlid de bu kadınlardan biridir.

Ümmü Halid'in Peygamberin mübarek sireti hakkında naklettiği hadislerden biri şudur:

"O (Ümmü Hâlid) Resul-i Ekrem'den duymuştur: Peygamber, kabir azabından Allah'a sığınır."

Bazen bir hadis nakledilir ve sözgelimi Hazret, buyurmuştur ki kabir azabından Allah'a sığının, diye rivayet edilir. Bazen de hadisin nakli, Peygamberin siretinin izahıdır ve dolayısıyla fiil sürekli geniş zaman fiili olarak zikredilir. Yukarıdaki hadiste geçen "yeteavvezü" (sığınır) fiilinde olduğu gibi. Bu fiil, ifade ettiği eylemin sürekliliğine işaret etmektedir. Bunun delili, Resulüllah'ın, defalarca kabir azabından Allah'a sığınmasıdır. Ümmü Halid'i bu hadisinin önemini, ikinci yöntemle rivayet etmiş olmasında aranmalıdır. Demek istemektedir ki Allah Resulü'nün sireti, kabir azabından Allah'a sığınmaktı.

 

ÜMEYME: SAVAŞÇILARIN DİLUSU31

Kays b. Ebî's-Salt el-Ğıfârî'nin kızı da muhaddislerdendi. O, Resul-i Ekrem'den pek çok rivayet nakletmiştir. Tabiinden birçok kişi onun öğrencisi olmuş ve onun vasıtasıyla peygamberden hadis dinlemişlerdir. "Ondan tabiinden bir grup, rivayette bulunmuştur." Bu hanım mücahidlere ve savaşçılara karşı nihaî bir şefkat beslemiştir. "Mücahidlere karşı çok şefkatliydi."

O, savaşlarda bulunur, yaralıların tedavisi ve şehidlerin tahliyesinde önemli ve etkin bir işler görürdü- Muhaddis olmakla birlikte, hadisleri iyi anlamak ve iyi nakletmekle birlikte, iyi bir savaş gücüydü de.

Bunlar, diğer sahabenin iftihar ettiği kemallerdir. Peki diğer sahabe ve yapıyordu? Elbette diğer sahabeden kitaplar ve derin araştırmalar zikredilmiş değildir. Aksine onların her birinden bir kaç hadis, hatta bazen bir hadis naklolunmuştur. Onlar arasında Rasullah'ın (s) hadislerini ve beyanatını bir araya getirmeyi başaran çok küçük bir grup vardı.

Örneğin Üsdü'l-Ğâbe, el-lsâbe vb. rical ve teracim kitaplarında adı, kimliği, hayat hikâyesi, vefatı, Resul-i Ekrem ile sahabelik ve sohbet süresi tam olarak ortaya konulmuş yaklaşık on iki bin sahabe zikredilmiştir. Bu kitap ve bilgilerden bazı sahabelerin, Hazretle bir kez görüştüğü veya bir hadis rivayet ettiği anlaşılmaktadır.

Bunlar, Allah Rasulü'nün Sahabesi olma övüncüne sahiplerdi. Fakat asla Hz. Ali b. Ebî Tâlib ile mukayese edilemezlerdi. Onlardan hiç biri, onun gibi ve onun ölçüsünde Peygamberin (s) mukaddes vücudunun öğrencilik övüncüne sahip olmamış ve O'ndan hadis nakletmemiştir.

Dolayısıyla sahabeyi incelediğimiz zaman, şahabı kadınlar arasında da sahabî erkekler gibi bütün değerler ve ruhsal kemallerden nasibini almış değerli kadınlar bulunduğunu anlarız. Tam anlamıyla ispatlanmıştır ki kadın ve erkeğin makamını karşılaştırmada, Emirül-Mü'mimn'i değerlendirme ölçütü almak, fazla bir hataya yol açmaz. Fakat ölçütü Selmân ve Ebûzer olarak alırsak, çok yanlışa düşebiliriz. Çünkü Rasüllah'ın (s) sahabesi arasında bunlarla düşümdeşen kadınlar bulunmaktadır. Var olan tek fark şudur: Resul-i Ekrem, cihad için erkekleri gönderir, kadınlar gönüllü olarak giderlerdi. Çünkü cephede araç gereçlerini tedarik için kendilerini de yanlarında götürmelerini istiyorlardı.

Her halükarda Ümeyme, yaralıları tahliye, şahitleri defin ve savaş alanlarında geniş bir varlık gösterme gibi cephe tedarikiyle ilgili işler bir yana, diğer taraftan hutbe verme, şiir okuma vb. yollarla savaşçılarda aşk, heyecan meydana getirme, teşvik ve propaganda işlerini yapma sorumluluğuna sahipti. O dönemde Arap topluluklarında şiirin yaraşır bir etkisi vardı. Nitekim bugünde bazen, bazı toplumlarda şiirin tıpkı burhan gibi etkili olduğunu görüyoruz. Bu noktada bir konuşmacı burhanı meseleler ortaya koymak isterse, usta bir şairin, irad ettiği kaside veya edebî bir nesrin sahip olduğu etki kadar etki yapar.

Rivayete göre bir gün Benî Gıfar kadınlarından bir grup Ümeyme ile birlikte peygamberin huzuruna geldi. Ümeyme, grubun sözcüsü olarak şöyle dedi:

"Biz, seninle birlikte çıkmak istiyoruz; gücümüz yettiği oranda yaralıları tedavi eder, Müslümanlara yardım ederiz."

Resul-i Ekrem onlara izin vermiş ve onlar da Hayber savaşında yer almışlardır. Onların liderleri, yine Kays b. Ebi's-Salt Ğıfârî'nin kızı idi. Naklolunduğuna göre "o, onlara yapılması gereken şeyleri göstermiş, savaş bitinceye ve Müslümanlar muzaffer olarak dönünceye kadar onlara rehberlik etmişti." Yani o, rehberi olduğu grubun öğretmeni idi.

 

ÛMMÜ KÜLSÜM VE KADINLARIN HİCRETİ

Konumuzla ilgili olarak diğer bir örnek Ukbe b. Ebî Muayt'in kızı Ümmü Külsüm'dür. O, muhacirlerdendi. Tarihçiler, onun hakkında şöyle demişlerdi:

"Müslüman olmuş, hicret etmiş ve Peygamber'e (s) biat etmiştir."

O, hicrî yedinci yılda hicret etmiştir. Rivayetlere göre Mekke'den Medine'ye yaya olarak hicret eden ilk muhacir kadındır. Onun kocası Mute savaşında şehit düşen Zeyd b. Harise idi.

Ümmü Külsüm, Mekke'den göç ettiğinde bir grup kâfir, onu tekrar Mekke'ye götürmüş ve bununla ilgili olarak şu ayet nazil olmuştur:

"... Şayet onların mü'min kadınlar olduklarını bilip-öğrenirseniz, artık sakın onları kâfirlere geri çevirmeyin..." (Mümtehine suresi, 60/10)

Kâfirlerin akrabaları veya yakınları da olsalar, yine de onları vermeyin. Çünkü:

"Ne bunlar onlara helaldir, ne de onlar bunlara helaldir." (Mümtehine suresi, 60/10)

Bu örneklerle, insanî ruhla ilgili olan şey bağlamında kadın ve erkeğin bir/eşit olduğu ortaya çıkmaktadır. İslâm, tümel aklî ve kalbî asıldan istimdatla, kendi mesajlarım iki sınıf için de ulaştırmıştır. Her ne kadar örnek kadınların pek meşhur olmadıklarını görüyorsak da, geçtiği gibi bu, o kadınların düşünsel dehasından (erkekler kadar) bahsedilmediği, onları bu dehalarının propagandası yapılmadığı içindir. Yoksa anılan örnekler, Ebûzervarî kadınların az olmadıklarını göstermektedir. Emevîler döneminde, Sıffîn, Cemel vb. savaşlarda Alevî velayetin lehinde ve fakat Emevî zulmünün aleyhinde çalışan kadınlar, Emevîler sarayında yol bulan zulümle savaşmış, heyecan dolu hutbeler vererek zulmü meslek edinen Emevîler yönetimini mahkûm etmiş kadınlar çokturlar.

 

ŞİİR VE EDEBİYATTA DAHÎ KADINLAR

Edebiyat bakımından kadınlara gelince, erkek sınıfın, edebî dehada, "yedi muallâka" sahibi olacak, şiirini Hicaz'ın Ukaz panayırında galip gelecek bir noktaya eriştikleri gibi bazı kadınlar da böyleydi; yüksek şiirler söylüyor ve Ukaz panayırında onları sunuyorlardı.

Cahiliye döneminde durum buydu. İslamiyet döneminde İslâm, manevî birikim ve sermayeleri gösterdiği gibi cahilî mazmunların yerine ilahî marifetler hakkında şiir söylemeleri ve konuşmaları için edipler de yetiştirmiştir. Bu hidayet, erkeklerde etki bıraktığı gibi kadm ediplerde de etki bırakmıştı.

Cahiliye döneminde cahilî düşünce tarzıyla edebiyata parlaklık kazandıran, aile üyelerinin mersiyesinde yüksek şiirler söyleyen kadın, İslâm'ı kabul ettikten sonra da Kur'ânî şiirle gençleri ve evlatlarını savaş meydanına gönderiyordu.

Bu bölümde gerek edebî ve gerekse siyasî alanlarda böyle kadınlardan bir takım örnekler getirmeye çalışacağız.

ŞEHİDPERVER ŞAİR: HANSA32

Arap kadınlarından biri olan Hansa, belirtildiğine göre meşhur şair Im-riü'l-Kays'm torunlarındandır. Hansa, ikinci halife dönemi şairlerindendir. O, savaşlardan birinde öldürülen kardeşleri Muaviye ve Sahr hakkında yüksek şiirler okuyor, mersiyeler söylüyordu. Sahrın ölümünden sonra daha bir yüreği yanmıştı. Çünkü Sahr daha bağışlayıcı ve daha şefkatliydi; ekonomik sıkıntılarında o'na yardım ediyordu. Bu hanımın, kendi geçim mahsulünü kaybeden kumarbaz bir kocası vardı. Sahr, bir çok kez kız kardeşinin onurunu korumuştur. Onun, kardeşlerinin yaşındaki şiirleri ediplerin konuşan dilidir. Ne kendisinden önce ve ne de sonra o'nun büyüklüğünde bir kadından bahsedilmemiştir.

 

EDEBİYATÇILARIN HANSA HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Meşhur Arap edebiyatçılarına "Hansa'nın edebiyattaki yeri nedir?" diye sorduklarında yüksek sözler söylemişlerdir. Cerîr'e en şair insan kimdir diye sorduklarında, Hansa değilse benim diye cevap vermiştir.

Beşşar şöyle derdi: "Bu kadının dışında hiç bir kadın, şimdiye kadar, edebî eksiği olmadan şiir söylememiştir." Bir gün Beşşar'a, "madem kadın, adlı sanlı şiir söyleme makamına erişmez, öyleyse Hansa hakkında ne düşünüyorsun?" dediklerinde "o, erkek şairlerden de üstündür." Cevabını vermiştir.

Şüphesiz Asmaî, Leylây-i Ahîliyye'yi Hansa'ya tercih ediyordu; fakat Hansa'dan da azametle bahsediyordu. Müberred ise "Hansa ve Leyla, çoğu şairlerden daha üstündür" diyordu.

Mâbilğa Zibyâî, Ukaz panayırının hakemlik görevini üzerine almıştı. Yeni şiir okuyan şairleri, Ukaz Panayırında değerlendirmesi için ona sunuyorlardı. O, Hansa'nın, Sahr'ın yasında söylediği "râiyye" isimli kasidesini duyduğunda hayranlıkla şöyle demişti:

"Senden önce el-A'mâ, yani el-A'şâ şiir okumamış olsaydı, seni bu dönemin en üstün şairi kabul edecektik."

Meşhur Şair Hassan b. Sabit de yarışmaya katılanlardandı. Yarışmanın hakeminden bu sözü duyunca sinirlenerek ben hem hakem olan sen Nâbiğa'dan ve hem de Hansa'dan daha iyi şairim demişti. Nâbiğa ise "iş, senin sandığın gibi değil" diyerek Hansa'ya "Hassan'ın cevabını sen ver" demişti. Hansa Hassan b. Sâbit'e dönerek şunu söylemişti: "Senin şimdi sunduğun kasidede en güzel beyit hangisidir? -Senin kasidenin beytü'l-ğazeli nedir?- Hassan, şu beyiti okumuştur:

Lenâ el-cefnâtü'1-ğurru yelma'ne fi'd-duhâ

Ve esyâfünâ yakturne min necdetin demâ

 

Bu şiir Mü'tavvel ve diğer ebedî kitaplarda şahit olarak zikredilmektedir. Hassan, kasidenin en önemli beyti budur deyince Hansa şöyle konuşmuştur: Beytü'l-ğazel ve beytü'l-kasîde sayılan bu beyitin sekiz edebî problemi vardır.33 Bunları şöyle sıralayabiliriz. Bir: Şiirinde dedin ki "cefnât". Hâlbuki cefnât cıfân'dan daha aşağı ve daha azdır. Dolayısıyla cifân kelimesini kullanman doğru olurdu. İki: "Ğarr" kelimesini kullandın. Garr, eğarr" çoğuludur. Ve alındaki beyazlık anlamına gelir. Eğer "bîd" kelimesini kullansaydın o, mutlak beyazlık anlamına geldiği için daha geniş bir anlam kazandırırdı. Üçüncü problem: Beyittte "yelma'ne" fiilini kullandın. Eğer yelma'ne yerine "yüşrikne" fiilini kullansaydın daha iyi olurdu. Çünkü işrak lemeân kelimesinden daha güçlüdür.

Lemeân an be an gelir. (Gözucuyla işaret etmek gibi) işrak ise daimî bir parlaklığa sahiptir. Dört: "Duhâ" yerine "duce" deseydin daha iyi olurdu. Çünkü sabah vakti anlamına gelen daha öğle vaktine yakın bir zamandır. Bu vakitdeki kılıç parlaklığı önemli değildir. Kılıç "ducâ"nın karanlığında parlarsa sanattır, aydınlık günde parlamak sanat değildir. Beş: "esyaf yerine "suyûf kelimesini kullansaydın, daha iyi olurdu. Çünkü esyâf azlık çoğuludur. Altı: "yakturne" yerine "yesilne" fiilini kullansaydın daha güzel olurdu. Çünkü bu kılıçlar sel gibi kan akıtırlar. Bu ise katre katre kan akıtırlar sözünden daha güçlüdür. Yedi: "demi" yerine "dima' " deseydin daha yerinde olurdu. Çünkü dima' demden daha çoktur...

Bu problemlerin peşinden Hassan susmuş ve artık bir cevap vermemiştir. İşte İmreü'l-Kays'ın torunlarından olan bu edip hanımın edebi gücü buydu.

İslâm doğmuş, birçokları -gerek erkek gerekse kadın- cahiliye ahlakıyla ona sırt çevirmiş; fakat bu hanım sahip olduğu düşünsel deha nedeniyle Müslüman olmuştur. Resul-i Ekrem'in (s) mübarek vücudu ondan şiir söylemesini istemiş o da bir şiir söylemiştir. Hz. Resul onun şiirinden dolayı hayrette kalmıştır.

Hansa', evlatlarını İslâm toplumunda terbiye etmiş, yetiştirmiş, bizzat teçhiz ve teşvik etmiş, cepheye göndermiştir. Sadr-ı İslâm savaşlarından birinde -peygamberin irtihalinden sonra meydana gelmişti- onlara şöyle vasiyet etmiştir: "Dünya ahiret karşısında değersizdir. Payidar yurt payidar olmayan yurttan daha iyidir. Siz bir anne babanın çocuklarısınız. Haseb ve neseb yönünden kirlenmemişsiniz. Şu halde dininiz için çalışın ve cepheleri sıcak tutun. Çünkü siz kendi iradenizle Müslüman oldunuz ve kendi iradenizle hicret ettiniz." Bu sözlerin ardında Hansa, savaşa güç göndermenin niteliği konusunda ve çocuklarını cesaretlendirme bağlamında Al-i İmran suresinin, son ayetini okumuştur:

"Ey iman edenler sabredin, sabırda yansın ve nöbetlesin (mürâbeta). Allah'tan korkup -sakının- umulur ki kurtuluşa varırsınız-" (Al-i İmran suresi, 3/200)

Bu ayetin şerhini yaparken İmam Bakır'dan gelen bir rivayette buyurul-duğuna göre bu ayetten maksat şudur: "Sabrediniz ve imamlarınızla veya Veliy-i asrınızla rabıta kurunuz."34 Bu rivayetin amacı, misdakı açıklamaktır. -Doğrudur da- Bu ayette sabır, müsâbere (sabırda yarışmak) ve mürâbetadan, (nöbetleşmek) ayrı bir şeydir. Bireysel olaylarda insan sabreder; fakat savaş vb. sosyal olaylarda müsâbere eder; liderle ilişkide ise mürâbeta yapar. Ayetin mazmunu Hansa, çocuklarına tavsiye etmiş; onları cepheye göndermiş ve şöyle demiştir: Savaş cephesinin ısındığı, tandırın kızdığını gördüğünüz zaman, ekmeği tandırdan alm: Bu durum, iyi bir durumdur. Artık geri dönmeyin."

"Şimdi tandır ısınmıştır."33 cümlesi, merhum ibn Babeveyh Rûmî'nin (r) değerli kitabı "Men lâ yahzuruhü'l-Fakih'in sonunda Hz. Resul-i Ekrem'in veciz sözleri olarak naklettiği kelimelerdendir. (Bu veciz kelimelerden bir kısmı söylenmektedir; fakat edebiyatçılar arasında bir geçmişi yoktur bu sözlerin).

 

PEYGAMBERİN SÖZ VE HADİSLERİNİN ÖZELLİĞİ

Resul-i Ekrem'den sadır olan sözler, hutbe veya hitabe türünden değil, aksine hepsi ilkâî esaslar olan anayasalar gibidir. Bu yüzden Resul-i Ekrem'in sözlerini korumak (hıfz), bir araya getirilip derlenmiş ve birleştirilmiş olan Nechül-Belağa'nın hutbelerini korumak gibi değildir. Resul-i Ekrem (s) kelime be kelime, cümle be cümle anayasa esasları hâlinde ilkâ etmektedir.

O'nun söylediği sözlerden birinin edebiyatçılar arasında bir kökeni yoktur: "Şimdi tandır kızmıştır." (el-ân hama ehvatîs). Yani şimdi tandır kızmış, dolayısıyla ekmek pişirme ve alma zamanıdır. Şehadet pazarı ısındığı zaman gayret etmek ve cepheleri doldurmak gerekir. İşte Hansa, çocuklarına böyle bir sözü söylüyor: "Şehadet pazarının ve savaş meydanının ısındığını ve kızdığını gördüğün zaman, fırsatı ganimet bilin ve kendinizi ortaya koyun."

O, çocuklarını cephede bulunmaya davet ediyor, şehadeti ganimet bilsinler diye. Fatih olup zafer kazandıklarında galibiyeti ganimet olur, şehadete erdiklerinde ise, şehitlik ganimet olur. Diğerleri askeri gıda ve teçhizat, ganimet olarak getirme düşüncesindeyken, bu kadın, çocuklarını şehadet ve keramete çağırıyor. "Keramet, ebedilik ve ikamet yurdundadır." Çünkü: "Hamd, bize ikamet yurdunu helal kılan Allah'a özgüdür."

"Sabah olunca, erkenden kalkıp merkezlerine gitmiş ve birbiri ardınca öne atılmışlardır. Savaşırken yaşlı annelerinin vasiyet ettiği şeyleri içeren recezler söylüyorlardı."

Hepsi, peş peşe şehit düşmüşlerdi. Haber, bu şehitperver anneye ulaştığında, o'na dört çocuğun da öldürüldü denildiğinde şöyle demiştir: "Beni onların ölümüyle şereflendiren Allah'a hamd olsun. Rabbimden onları, Rahmet müstakanında bir araya getirmesini diliyorum."

Peygamberin hayranlık kaynağı olan bir şiir söyleyebilen, işte bu edebî zevktir. Bu zevktir ki Kur'ân ayetleriyle hitap edebilmekte ve çocuklarını cepheye teşvik edebilmektedir. Yine çocuklarının şehadetini öğrendikten sonra "beni onların ölümleriyle şereflendiren Allah'a hamd olsun" diyen de aynı edebî zevktir.

İnsanın, kadının korkak olduğunu söylemesi veya buna inanması nasıl mümkün olur! Sadr-ı İslâm'da kaç tane böyle erkeğimiz var? Ebûzer türü kaç insanımız var? Ama Ebûzer gibilerin cesaretleri defalarca anılmış, o yüzden tanınmış-meşhur olmuşlardır. Kadınlar konusunda da aynı şey yapılmış olsaydı, kadının makamı da herkesçe tanınır ve insanlar kadını korkak ve zayıf addetmezlerdi.

 

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME (1)

Siyasî, dinî ve edebî alanlarda tarihen hanımlardan pek çok örnek sabittir. Onlardan bir kısmına burada işaret edilmiş, diğer bir kısmı ise ulema ricali kitaplarında, Dürrü'l-Mensûr ve Reyâhînü'ş-Şerîa gibi hanımlara özgü kitaplarda veya kadın ve erkeği içine alan makro düzeyde kitaplarda yer almıştır. Bu kitaplara gerektiğinde başvurabilir.

Askerî ve siyasî alanlarda, hadis ve irfan sahalarında ciddi bir inceleme yaparsanız, örnek kadınların çok olduğunu görürsünüz. Aksi hâlde kadının adı hicablanır, hicaplandığında ise toplum ki bu yüceliğinin, büyüklüğünün ortaya çıkması için kadının kendisi hicab içinde, adı ise kitap içinde olmalıdır. Nitekim Zat-ı Akdes-i İlâh, kadını hicabla tanıttığı hâlde adını kitap içinde getirmiştir. Sebe melikesi konusunda şöyle buyurmaktadır Allah:

"Süleyman ile birlikte Âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Nemi suresi, 27/44)

Allah, ondan azametle bahsetmekte ve sonuçta onu âkile (akıllı) olarak tanıtmaktadır. Hüner, insanın hakka karşı baş kaldırmasında değil (çünkü baş,! ezilir), aksine hakka boyun eğmesindedir. Bu sanatı Yüce Allah Sebe Melikesine nispet etmektedir:

"...O'na bir şeyden verilmiştir ve büyük bir tahtı vardır." (Nemi suresi, 27/23)

Böyle bir gücü olan, bütün imkânlardan siyasî ve askeri güçlerden yararlanan bir kimse, gelsin, Allah'a teslim olsun... T3u ancak aklın göstergesidir. "Tehevvür"ü [anlık öfke ve isyan] cesaret sananlar, sırat-ı müstakîm-i teşhis etmede karıştırmaya duçar olan kimselerdir.

Ele aldığımız örnekler arasında masumlardan, onların evlat ve öğrencilerinden bahsedilmemiştir. Çünkü onlar ve tarihleri kitaplarda yeterince yer almıştır. Öte yandan önemli olan, normal kadınların, bu makamlara erişerek kadın ve erkeklerin örneği ve hücceti haline gelmelidir.

 

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME (2)

Kur'anî, aklî ve kalbî delillerden, temel alanda, yani tekâmül konusunda erkeklik (müzekkerlik) ve dişiliğin (müenneslik) asla bir rolünün olmadığı istidlal edilmektedir: Biri "kadın Nebiy-i Ekrem gibi olamamış, O'nun makamına erişmemiştir" derse, şöyle cevap vermek gerekir: Peygamberlerden pek çoğu da onun gibi olamamış, o'nun makamını elde edememiştir. Dolayısıyla bu, bir eksiklik ve konumuz açısından bir tenakuz değildir. Kaldı ki erkek olanlar, peygamber gibi olabiliyor mu? Bu ne övüncüdür?! Kemâl seyri açısından o Hazrete daha yakın olan herkesin övünme hakkı vardır. Onunla övünmek ise övünçte bulunmamaktadır. Onunla övünç duymak, alçak gönüllülükte yatar. Onun övüncü, alçaklık hissindedir. Niçin son peygamber gibi birisi erkekler arasından çıkmıştır? Mesele, sırf zihinsel bir meseledir. Ve hiç bir pratik veya eğitsel etkiye sahip değildir.

Kadın hakları, kadının tekâmülü, kadın ile erkeğin eşitliği, ahlaksal ve eğitsel vb. meseleler üzerinde durmamızın nedeni, erkekler, gayret ve çaba ehli oldukları gibi kadınların da çaba ve cihad ehli olduklarını ortaya koymak, bu noktada bir gelişim zemini oluşturmaktır:

Bilinen meşhur erkeklerin eriştikleri makama, kadınlar da erişebilir. Tarihsel erkekler ortaya konulduğu gibi, tarihsel kadınlar da ortaya konulabilir. Dolayısıyla vaziyet, var olandan başkadır. İşte bu ve benzeri hususları açıklığa kavuşturmak amacıyla ele aldık kadınla ilgili meseleleri:

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Ey insan, artık sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın, sonunda ona varacaksın." (İnşikâk suresi, 84/6)

Bu hitap, insaniyetedir. İnsaniyette ise erkeklik ve dişiliğin bir rolü yoktur, önemli olan, insanın, bilahare likaullah'a ermesi veya ilahî cemâlin lika'sına ya da ilahî celalin lika'sına kavuşmasıdır. Bu yolda ise kadın ve erkek eşittir.

 

 

 

 

 

III. BÖLÜMÜN DİPNOTLARI

 

1İlahiyât-i Şifâ, Bölüm: 4, Makale: 5, Dördüncü bölümün onuncu makalesinde ele alınan bazı hususlar, zımnen yorumlanabilir.

2et-Tahsil, bölüm: 4, makale: 4

3Bihâru'l-Envâr, c.61, s. 132

4Toprak: Bkz. Hac suresi, 22/5 vb.

5Çamur: Bkz. En'am suresi, 2/2 vb.

6Şekillenmiş balçık: Bkz. Hicr suresi, 15/26

7Ateşte pişmiş gibi bir çamur: Bkz. Rahman suresi, 55/14

8Nehcû'l-Belâğa, Hutbe: 186

9"Allah ölüleri \aktinde nefisleri teveffâ eder; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar)." (Zümer suresi, 39/42)

10"Meâlimü'l-Hukûme, s. 404

11el-Ğârât, c.l.s.70

12Nehcü'I-Fesâha, Hadis: 359

13Usûl-i Kâfî,c.l,Bâb:2

14A.e.,a.y.

I5Bihâru'l-Envâr, c.103, s. 224

16Miftâhu'l-Cenân, Seher duası

17Usûl-i Kâfî,c.l,s...

18Usûl-i Kâfî, c.2, s. 77

I9Bu noktada ayetin sonundaki ifadenin o hanımın sözü mü yoksa ilahî onay mı olduğu hususunda da ayrı bir mesele olduğunu belirtmek gerek.

20Usûl-i Kâfî,c.l,s. 454

21el-Ğadîr, c.3, s. 228

22Ayanü'ş-Şia, c.7, s. 324'den nakledilmiştir

23Dürrü'l-Mensûr, fi Tabakâti Ribâti'l-Hudûr, s.25

24A.e., a.y

25A.e,a.y.

26Sire-i tbn Hişam, c.2, s. 520

27el-lhticâc, (iki ciltlik Necef baskısı), c.l, s. 411

28Dürrü'l-Mensûr, s. 56

29el-Ğadîr, c.6, ss. 61-81

3IA.e.,a.y.

32Dûrrû'l-Mehsûr, s. 109

33Bu konuyu naklettiğimiz kaynakta, sekiz probleme işaret edilmiş, fakat yedi tanesi sayılmıştır.

34 Tefsirû'l-Mîzan, c.4, s. 133

35Men lâ Yahzurühû'l-Fakîh, c.4, S. 377