Ayetullah’il Uzma İmam Humeyni (ra)

Kırk Hadis Şerhi - c:2
Orjinal Adı: ÇEHEL HADİS

Çeviri: Kadri Çelik

İçindekiler

MÜTERCİMİN ÖNSÖZÜ    5

YİRMİBİRİNCİ HADİS: (ŞÜKÜR)  9

Ayet-i Şerife'nin İrfani Yorumu    14

Şükrün Hakikati Beyanında  17.

Şükrün Keyfiyeti      20

Şükrün Nakillerde Yer alan Fazileti Beyanında   23

YİRMİKİNCİ HADİS: (ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK)  29

YİRMİÜÇÜNCÜ HADİS: (İLİM TALİHLERİ)  41

YİRMİDÖRDÜNCÜ HADİS: (İLMİN KISIMLARI) 55

YİRMİBEŞİNCİ HADİS: (ŞEK VE VESVESE)   69

YİRMİALTINCI HADİS: (İLMİN FAZİLETİ)  81

İlim Yolunda Olan Kimseyi Allah Teala'nm Cennet Yoluna Erdirdiği Beyanında   82

Önemli Nükte  84

Meleklerin İlim Talihlerine Kanatlarını Gerdiği Beyanında    85
Yer ve Gökteki Herşeyin İlim Talibi İçin Yarbğanma Dilediği Beyanında    88
Alimin Abide üstünlüğünün Bedir Gecesinde Ayın Diğer Yıldızlara Üstünlüğü Gibi Olduğu Beyanında    90

Ulemanın Peygamber'in Varisi Olduğu Beyanında   92

YİRMİYEDİNCİ HADİS: (İBADET VE KALB HUZURU)     95

İbadet için Feragatin Kalb Zenginliğine Sebep Olduğu Beyanında   115

YİRMİSEKİZİNCİ HADİS: LİKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME) 119

Likaullah ve Keyfiyyeti Beyanında 120


 

 

İnsan Ölürken Gayb Halinden Bazılarının İnsan İçin Keşfedildiği Beyanında   126

Allah'ın Hubb ve Buğzunun Manası 131

YİRMİDOKUZUNCU HADİS: (RASULULLAH (S)'İN EMİRE'L-MÜMİNİN'E (A) VASİYETİ  135

Mukaddime   137

Yalanın Fesatlarının Beyanında  138

Hiyanetin Fesatları ve Emanetin Hakikati Beyanında 144

Allah Teala'nın Bazı Emanetlerine İşaret  148

Allahu Teala'dan Korkunun Beyanında   150

Allahu Teala'nın Huzurunun Hıfzı Hususunda İnsanların İhtilafının Beyanında  151

Ağlamanın Fazileti Beyanında  153
Küçük Amele Büyük Sevabın Verilmesinin Muhal Olmadığı Beyanında  154

Nafilelerin Sayısı Beyanında   157

Her Ay Üç .Gün Oruç Tutmanın İstihbabı Beyanında   158

Sadakanın Fazileti Beyanında  160

Başka Bir Nüktenin Beyanında  162

Gece Namazının Fazileti Beyanında  167

Salat-ı Vusta Beyanında 167

Kur'an Tilavetinin Fazileti Beyanında  170

İbadetin Gençleri etkilediği Beyanında   173

Kıraatin Adabı Hususunda    173

Kıraatte İhlas Beyanında   175

Tertilin Manası Beyanında     177
Namazda Eli Kaldırmanın ve Sonra da Ters Çevirmenin Beyanında    178

Elleri Kaldırmanın Sim Beyanında   179

Şeytanın Hilelerinin Birinin Beyanında  182

 

Misvakın Fazileti Beyanında    182

Güzel ve Kötü Ahlakın Temelleri Beyanında   184

OTUZUNCU HADİS: (KALBİN ÇEŞİTLERİ)  189

Kalbi Islah Etmeye Teşvik Beyanında  190

Kalblerin Taksiminin Nelerle ilgili Olduğu Beyanında  192

Kalpleri Dörde Ayırmanın Sebebi Beyanmda   193

Kalplerin Durumları Beyanında  194

Mü'minin Kalbinin Nurani Olduğu Beyanında  195

Mü'minin Doğru Yolda Olduğu Beyanmda  196

Şeytanın Bazı Hileleri Beyanında  197

Münafığın Kalbi ve Münafığın Kalbinin Mü'minin Kalbiyle Olan Farklılığı Beyanında   199

Haktan Gafletin Kalbin Tersliğinden Olduğu Beyanında 201

OTUZBİRİNCİ HADİS: (ALLAH, RASULÜ VE İMAMLARIN HAKİKATİ BİLİNEMEZ)   203

Allah Teala nın Tavsif Edilemediğinin Manası Beyanında   205

Sıfat ve isimlerinin Hakikatinin Bilinemeyeceği Beyanında  208
Tefekkür Kademiyle Evliya ve Enbiya'nın Hakikati Bilinemez  209

Emrin Rasulullah'a Tefviz Edilmesinin Beyanında    213

Tefvizin Manasına İcmali Bir İşaret   216

İmamların Makamına Kısaca Bir İşaret   217

İsmet Hakikatinin Beyanında  219

İmanın Tavsif Edilemeyeceği Beyanında  220

OTUZİKİNCİ HADİS (YAKİN) 223

Yakinin Sıhhatinin Alametleri Beyanında   225

 

İnsanların İki Kısım Olduğu Beyanında    227
Eşaire ve Mu'tezilenin Kelamının Nakli İle Hak Olan Mezhebe İşaret     229

OTUZÜÇÜNCÜ HADİS: (VELAYET VE AMELLER)  233Ehli Beyt'in Velayetinin Amellerin Kabul Şartı Olduğu Beyanında   243

OTUZDÖRDÜNCÜ HADİS: (MÜMİNLERİN ALLAH İNDİNDEKİ MAKAMI) 247

Irfani Tevcih Beyanında  249
Terdid Hadisi Hakkında Yapılan Başka Bir Tevcuh Beyanında 253
Allah Teala'nm Müminlerin Halini Fakirlik Veya Zenginlikkle Islah Ettiği Beyanında  254
İrfanda Farz ve Nafilelerin Yakınlığı ve Neticeleri Beyanında    255

Nebilerin Nübüvvetteki İhtilafının Sırrı Beyanında   258

Şeyh Behaînin Kelamını Nakli Beyanında    259

Muhakkik Tusi'nin Kelamının Naklinde  260

Tetimme   261

OTUZBEŞİNCİ HADİS: (HAKKIN İSİMLERİNİN MARİFETİ İLE CEBİR VE TEFVİZ MESELESİ)  263

Hakkın İsimlerinin İki Makamı Olduğu Beyanında  264

Cebir ve Tefviz Meselesine İşaret    266
Allah Yaptıklarından Sorulmaz. Ama Diğer Varlıklar Yaptıklarından Sorulur   268

OTUZALTINCI HADİS: (HAKKIN SIFATLARI)   271

Allah Teala'nın Sıfatlarının Zatıyla Ayniyyeti Beyanında     272
Allah Teala'nın Sıfatlarının Taksimi Hususunda Filozofların Kelamının Nakli   274

 

Allah Teala'nın Sıfatlarının Zatıyla Ayniyetinin Tahkikinde   276

İlmin İcaddan Önce Olduğu Beyanında   277

Allah'ın Basir ve Semi' Olduğu Beyanında  280

Allah Teala'nın Malumata Olan İlminin Keyfiyeti Beyanında    283

Subuti ve Selbi Sıfatların Mizanı Beyanında  285

OTUZYEDİNCİ HADİS: (ALLAH (CC)'U, RASUL'Ü VE ULULEMR'I TANIMA)  289

Allah Teala'yı Allah Teala'yla Tanıyınız Sözünün Maksadı Beyanında     291
Marifetler Hususundaki Hadisleri Örfi Manalara Yüklenmemek Gerekir  296

OTUZSEKİZİNCİ HADİS: (ADEM'İN, ALLAH'IN SURETİNDE YARATILIŞA)    299

Adem, İlahi Tam Mazhar ve Allah'm İsm-i Azamidir   301

OTUZDOKUZUNCU HADİS: (HAYIR VE ŞER)    305

Hayır ve Şerrin Tahkiki Beyanında    306

İlahi Kaza ve Kaderde Şerrin Vuku Keyfiyeti   308

Allah'm Hayır ve Şerri Kullan Eliyle Cari Kıldığı B eyanında    310

Cebrin İbtali Beyanında      312

KIRKINCI HADİS: (İHLAS SURESİ İLE HADİD SURESİNİN İLK AYETLERİNİN TEFSİRİ)    315

Mübarek Tevhid Suresinin Tefsirine Kısaca Bir İşaret   316

Bismillah'a İşaret Makamında  317

Hadid Suresinin İlk Altı Ayetinin Kısa Tefsiri    320

HATİME      327

Dua ve Hitam     328

 

 
 
 

Orjinal Adı: ÇEHEL HADİS

Baskı GÜNDOĞDU

Dizgi-içdüzen RATEL
İstanbul Kasım, 1993

Hamd Yayınları

Fevzipaşa Cad. Hulusi Noyan Sk.

No: 23/2    Fatih/İST.


 


MÜTERCİMİN ÖNSÖZÜ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

İrfan, felsefe ve mantık ilimleri, aklî ilimlerden olup, bir­çok zorlukları, anlaşılmazlıklan ve tabiatıyla da karışıklıkla­rı içermektedir. Aslında bütün akli ilimlerde bu problem var­dır. Ama tabii ve nakli ilimlerde birtakım zorluklar varsa da dikkat edildiğinde bu zorlukların da o ilimlerin akli cihetin­den kaynaklandığı görülecektir. Zaten aklî ilimlerdeki bu ka­rışıklıktandır ki birçokları kınanmış, yersiz yere tekfir edil­miş ve dışlanmıştır. Ama dikkuu edilecek olursa bu suçlama­lar tabii ve nakli ilimlerde o kadar görülmemiştir. Örneğin, Hallac-ı Mansur, Beyazid-i Bestami, Muhyiddin-i Arabi vb. birçok arifler ile İbn-i Sina, Molla Sadra, Şeyh,-i İşraki vb. fi­lozoflar tekfir edilirken şeyh Müfid Şeyh Seduk ve Şeyh Tusi gibi fakihler aynı saldırılara maruz kalmamıştır. Eğer bazı fakihlere de şiddetle saldınlmışsa dikkat edildiğinde onların akli cihetleri sebebiyle suçlandığı görülür. Elbette ki bu fark akli ilimler ile nakli ilimler arasındaki farktan kaynaklan­maktadır. İnsan da akli hususlarda nakli hususlara oranla daha fazla hata etmektedir. Özellikle de Kur'an ve Ehl-i Beytin kılavuzluğundan nasibini alamamış akıl, sayısız ha­talara duçar olmuş ve de olacaktır.

Akıl ilahi nurla nurlandığı takdirde Allah'ın derunî elçisi sayılır ve insanın saadetine vesile olur. Ama ilahi nurla nur-lanmayan bir akıl şehvet ve nefsani isteklere mağlub düşer, dolayısıyla da insanın şekavet ve dalaletine sebep olur.

5


O halde aklî iilimlerde insanın mutlak bir şekilde tezkiye olmuş olması gerekir ki bu nuraniyet sayesinde tabii ilimle­rin keşfedemediği birçok manevi gerçekleri keşfedebilsin. Özellikle de ilahi öğretiler hususunda irfan ve ilahi felsefe dallarında insanın tezkiyesi çok önemli bir ön şarttır. Dünya­da özellikle de akli alanda ortaya çıkan birçok sapık akımlar da şüphesiz ki bu ilahi nurdan ve tezkiyeden nasibini alama­yan insanlarca ortaya çıkmıştır. Dünyadaki tüm sapık ekol­lerin mucidleri işbu tezkiye edilmemiş alimler ve bilginler arasından çıkmıştır.

0 halde irfan ve felsefe ilimlerinde ilk temel şart nefis tezkiyesidir. Ayrıca hadd-i zatında hicab olmasına rağmen insan bu ilimleri okumalıdır. Bugün Türkiye'de mevcut felse,-fi kitapların hiç birisi felsefe ilmi değildir. Hepsi felsefe tari­hi ile ilgilidir. Dolayısıyla her müslümanın bu ilmi tahsil için felsefe ilmini öğreten kitaplara başvurması ve okuması gere­kir. Örneğin Allame Tabatabai'nin Bidayetu'l-Hikmet, Niha-yetu'l-Hikmet kitapları ile Molla Sebzevari'nin Şerh-i Man-zume'sini, İbn Sina'nın işarat ve İlahiyat-i Şifa'sım ve Molla Sadra'nıh Esfar-ı Erbaa kitabını okumalıdır. Hakeza bu söy­lenenler irfan ilmi içinde geçerlidir. İnsan bu ilimleri bizzat okumadıktan sonra asla o ilimlerle ilgili kitapları tümüyle anlayamaz.

Bu mesele diğer bazı tabii ilimlerde de böyledir. Örneğin Fizik kimya hendese geometri vb. ilimleri ders olarak oku­mayan bir insan bu hususta yazılan tahlili kitapları tümüyle kavrayamaz.

İmam Humeyni (RA)'in birçok kitabı da felsefi ve irfani meseleleri ihtiva ettiğinden bu sorunla karşı karşıyadır.Do-layısıyla insanın İmam'ın bu ilmi kitaplarını okuması ve kav­raması için mezkur ilimleri okuması gereklidir. Bu ilimler okunmadıkça bu ilimlerin neticesi olan kitaplar da anlaşıla-

6


maz ve insan gel gör ki bir kitabı okuyup anlamayınca da he­men yazarını ya da mütercimini suçlamaya kalkar. Dolayı­sıyla görüyoruz ki hiçbir irfani ve felsefi bilgisi olmayanlar ya Muhyiddin-i Arabi gibilerini ya da onların mütercimlerini yanlışlıklarla suçlar. Halbuki insanın bu cehl-i mürekkepten kurtulması ve sonra da gerekli ilimleri tahsil etmesi gerekir. Hayatı boyunca bir tek mektup veya makale bile yazmamış veya yazamayan insanlar kalkıp da bu hususta en ağır ilmi kitapları yazarlarını veya mütericmlerini suçladığı, görül­müş bir gerçektir. Halbuki insan ilk önce kendi kusurlarıyla meşgulolmalı, kendi ayıplarını görmelidir.

İmam'ın "Kırk Hadis Şerhi" de irfani ve felsefi bir kitap olup birçok zor mana ve tabirleri ihtiva etmektedir. Özellikle de ikinci cildinin tercümesinde birçok zorluklarla karşılaş­tım. Zaten aradan bunca zaman geçmesine rağmen tercüme edilememesi de bu zorluklar sebebiyle olsa gerek. Ama yine de hatasız bir tercüme ettim demiyorum. Elimden geldiğince metne sadık kalmaya çalıştım. Dolayısıyla da uyduruk keli­meler kullanmaktan mümkün mertebe kaçındım. Zaten "cev­her" nedir bilmeyen bir insan için Türkçe karşılığı olan "töz" kelimesi de bir anlam ifade etmez. .

Dolayısıyla bu kitap bir ders kitabı olmalıdır ve birbilenin yanında okunmalıdır ki hakkıyla istifade edilebilsin. Aksi takdirde kitabın şanına layık bir faydalanma sözkonusu ol­maz. Özellikle de son yedi hadisin şerhi okunurken çok dik­katle okunmalı ve bir bilenin hizmetinde tedris edilmelidir.

Allah'ım sen şahitsin ki bizler velilerinden biri olan İmamın bu dpğerli eserini sadece senin rızan ve müslüman-ların istifadesi için tercüme ettik. Dolayısıyla bizlerden bu naçiz hizmeti kabul buyur ve tüm müslümanlara faydalı kıl.

Kadri ÇELİK

7


 


Yirmibirinci Hadis ŞÜKÜR

"Ebu Basir İmam Bakır (as)'m şöyle buyurduğunu naklet­mektedir: "Bir gece RasuluUah (sav) Aişe'nin yanında idi. Aişe 'Ya Rasulallah, niçin nefsini zorluğa salıyorsun? Hal­buki Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını affetmiş-tir." deyince RasuluUah (sav) şöyle buyurdu: "Ey Aişe, niçin şakir bir kul olmayayım ki?"

İmam Bakır (as) daha sonra şöyle buyurdu: RasuluUah ayak parmakları üzerinde durduğu bir esnada Allah Teala şu ayeti indirdi:

"Tâ, Hâ Biz sana bu Kuranı güçlük çekmen için indir­medik." (Kafi, C. 2., s. 95. Kitabu'1-İman ve'1-Kufr. Şükür ba-

9


KIRK HADİS ŞERHİ

bı, 6. hadis.) ŞERH

"Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını affetmiş-tir" ibaresi Fetih süresindeki şu ayete işarettir: "Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyleki Allah senin geçmiş ve ge­lecek her günahını bağışlasın." (Fetih Suresi, 1-2)

Bil ki alimler (rıdvanullahi aleyhim) ayet hakkında birta­kım açıklamalar yapmışlar ki Nebiyy-i Ekrem'in ismet ma-kamıyla çelişmesin. Biz Allame Meclisi'nin naklettiği gibi ba­zılarını ele alacağız ve daha sonra da marifet ehlinin kendi görüşleri doğrultusunda beyan ettikleri şeyleri icmalen zik­redeceğiz.

Merhum Meclisi şöyle diyor: "Şia alimleri bu ayetin tevi­li hakkında çeşitli şeyler söylemişlerdir. Bunlardan biri şu­dur ki, günahtan maksad ümmetin günahıdır. Ümmet de Rasulullah'ın şefaatıyla bağışlanacaktır. Günahın Rasulul-lah'a isnadı ise Hazret ile ümmet arasındaki ilinti ve bağ se­bebiyledir. Bu ihtimalin delili ise Mufazzal b. Ömer'in İmam Sadık (as)'dan naklettiği şu rivayettir:

"Adamın birisi imama bu ayeti sorunca imam şöyle bu­yurdu: Allah'a andolsun ki onun hiçbir günahı yoktur. Allah ona Ali'nin taraftarlarının geçmiş ve gelecek tüm günahları­nı bağışlayacağını va'detmiştir."

Ömer b.Yezid de İmam Sadık (as)'dan şöyle nakletmiştir:

"Onun hiçbir günahı yoktur. Asla günah işlemeye yelten-medi. Ama Allah taraftarlarının günahını ona atfetti ve son­ra da onun için günahlarını affetti."

Yazar diyor ki bu açıklamanın irfan ilminde de güzel bir

10


ŞÜKÜR

tutarlılığı vardır ki icmalen işaret etmenin faydası vardır. Bilmek gerekir ki yerinde isbat edildiği gibi kamil insanın "ayn-i sabit"i (özdeği, misdakı, mazharı, dış alemdeki varlı­ğı) isim imamlarının imamı olan ism-i azamın yani Al­lah'ın mazharıdır.

Diğer varlıkların özdeği ise ilim ve özdek alemde kamil insanın özdeğinin gölgesinde mukarrar ve özdek ile tahak­kuk aleminde mevcud durumundadır. O halde vücud dairesi­nin tüm özdekleri kamil insanın özdeğinin, özdek alemdeki mazharıdır. Diğer tüm varlıklar onun cemal ve celalinin zu­hur alemindeki mazharlarıdır. O halde alemde vücuda gelen her eksiklik ve mazharlarda görülen her günah ister tekvini olsun ister teşrii günah, zahir ve mazhar hükmünce gerçek­ten (mecazen değil) zahire mensubdur.

"Sana isabet eden her şey nefsindendir denilmişse de "De­ki: Hepsi Allah indindedir." ayeti de vardır. (Nisa, 81)

Birçok rivayetler de buna işaret etmektedir. Nitekim şöy­le buyruîmuştur:

"Biz yaratılışın ilki ve sonuyuz." Hakeza: Adem ve gayrisi haşir günü benim bayrağım altında olacaklardır." (Bihar c. 16. s. 402)

Hakeza "Allah'ın ilk yarattığı şey ruhumdur (veya nu-rumdur).

Hakeza: "Biz Allah'ı teşbih ettik daha sonra da melekler teşbih etti. Biz Allah'ı kutsadık daha sonra da melekler kut-sadı." (Uyun-u Ahbar-i Rıza, c. 1. s. 263)

"Biz olmasaydık Allah bilinmezdi."

Hakeza, "sen olmasaydın ben alemleri yaratmazdım."

Hakeza, "bizler Allah'ın vechi (yüzü)yiz."

Bir hadiste yeraldığı üzere Rasulullah (sav) bir ağacın ko-

li


KIRK HADİS ŞERHİ

kü konumundadır. Hidayet imamları (as) ise bu ağacın dal­larıdır. Taraftarları ise bu ağacın yapraklarıdır. Tertemiz ağacın meyvesi ise mazharlar üzerinde velayet hakkıdır. Do­layısıyla bir mazharda herhangi bir noksanlık vaki oldu mu mezkur tertemiz ağaçta da bir noksanlık vaki olur. O halde tüm mevcudatın günahları mutlak velinin (Rasulullah. Çev) günahı sayılır. Allah Teala, tam rahmetiyle ve kapsamlı mağfiretiyle Rasulullah (sav)'e merhamette bulunmuş ve "gelmiş geçmiş tüm günahlarını tam bir mağfiretle bağışla­mıştır. "Senin şefaatinle tüm vücud alemi kamil saadete ere­cektir" diye buyurmuştur.

"Şefaat edenlerin en sonuncusu, merhamet edenlerin en merhametliyidir."

Bir görüşe göre şu ayet-i kerime de buna delalet etmekte­dir:

"Elbette Rcbbim sana verecek, böylece sen hoşnut kala­caksın." (Duna 5; Ki bu ayet Kur'an'da en ümit verici ayet­tir. Bu görüşe göre geçmiş günahlar geçmiş ümmetlerin gü­nahı da olabilir; zira tüm ümmetler bu mukaddes zatın üm­metidir ve nebilerin tüm davetleri son şeriata ve mutlak veli­nin mazharlarına yapılan davettir. Dolayısıyla da Adem ve gayrisi ise bu velayet ağacının yapraklarıdır.

ikinci açıklama ise Seyyid Murtaza (radiyallahu anh)'in açıklamasıdır ki bu hadisteki zenb (günah) kelimesi masdar-dır. Dolayısıyla fail veya mef ula izafe olması caizdir. Burada ise mef ula izafe olmuştur. Günahtan maksat ise Mekkeli müşriklerin peygamberi Mekke'ye girmekten alıkoymaları ve Mescidu'l-Haram'a girmesine engel olmalarıdır. Bu tevil üzere mağfiretin manası ise müşriklerin hükümlerini nes-hetmesidir. Yani Allah bunu fetih esnasında izale edecek ve

12


ŞÜKÜR

setredecektir. Bu lekeyi Mekke'nin fethiyle örtecektir. O hal­de şu anda Mekke'ye girmen erkendir. Bu yüzden de bunu ci­hadın mükafatı ve fetih olarak değerlendiriyorlar.

Seyyid (radiallahu anh) buyurmaktadır ki, eğer maksad günahları mağfiret olsaydı ayet için makul (anlakalır) bir mana edilemezdi. Zira günahları affetmenin fetih ile hiçbir ilgisi yoktur. Dolayısıyla onun garaz ve faydası da olamaz. Ama geçmiş ve gelecek günahlardan maksadın müşriklerin eskiden Rasulullah'a ve müslümanlara reva gördükleri çir­kin fiiller olmasının hiçbir mahzuru yoktur.

Üçüncü açıklama da şudur ki "eğer geçmiş ve gelecekte herhangi bir günahın olursa ben o günahım bağışladım". Ama bilindiği gibi kuşullu önerme (kaziye-i şartiye) sıdk ve iki tarafın (konu ve yüklemin) gerçekleşmiş olmasını gerek­tirmez. (Yani "eğer günahın olursa bağışlarım" cümlesi mu­hatabın illa da bir günahının olmasını gerektirmez, müt.)

Dördüncü açıklama ise şudur ki günahtan maksat müste-habları terketmektir. Zira Rasulullah farzları hiç terketme-miştir. RasuluUah'm makamı yüce olduğundan başkaları için günah olmayan şeyler onun için pekala günah olabilir.

Beşinci açıklama da şudur ki bu ayet Rasulullah'ı tazim etmek için nazil olmuştur. Dolayısıyla da hüsn-i hitab maka-mmdadır. "Allah seni affetsin." demeye benzer.

Meclisi şöyle naklediyor: Ali b. Muhammed b. el-Cehm şöyle diyor: "Me'mun un yanına vardığımda İmam Rıza (as)'ın da orada olduğunu gördüm. Me'mun İmam'a şöyle dedi:

"Ey Ibn-i Rasulullah (sav) acaba sen tüm peygamberlerin masum olduğunu söylemiyor musun? İmam "Evet" diye bu­yurdu. Me'mun da o zaman sözkonusu ayeti sordu, imam

13


KIRK HADİS ŞERHİ

şöyle buyurdu: "Müşrikler nezdinde Rasulullah'tan daha gü­nahkar kimse yoktu. Zira müşrikler üçyüz altmış puta tapı­yordu. Rasulullah gelince onları ihlas kelimesine davet etti­ğinde bu onlara ağır geldi ve dediler ki: Acaba ilahlarımızı bir tek ilah mı yaptın? Bu gerçekten ilginç birşey." Allah Tea-la Rasulullah'a Mekke'nin fethini nasib edince de ona şöyle buyurdu: Allah senin müşrikler nezdinde günah sayılan tev­hide davet suçunu bağışladı."

Böylece Mekke müşriklerinden bazısı iman etti bazısı da Mekke'den ayrıldılar. Mekke'de kalanlar da açıkça tevhidi inkar gücüne sahip değildi. Rasulullah onları davet edince de onlara galebe çalmakla müşrikler nezdindeki günahları bağışlanmış oldu." Bu sözler karşısında Me'mun da "Ne de güzel dedin Ey Ebu'l-Hasan" dedi. (Bihar, C 17. s 89.

Yazar diyor ki, bu açıklama mezkur ayet hakkında yapı­lan altıncı açıklamadır. Özetle şu ki ayette geçen günahtan maksat Rasulullah'in müşriklere göre günah sayılan fiilleri­dir.

Fasıl

Ayet-i Şerife'nin İrfani Yorumu

Bil ki irfan ehli ve kalb ashabı kimselerin de mezkur ayet hakkında bir açıklaması vardır. O halde ilk önce onlar nez­dinde mütedavil olan "üç fethi" zikretmek gerekir. Onlar nezdinde fetih, kapıları kapalı olduktan sonra Allah tarafın­dan mükaşefe; ilimler ve marifet kapılarının açılmasıdır. İn­san nefsin karanlık beytinde kaldığı ve nefsanî ilgilere esir olduğu müddetçe tüm marifet ve mükaşefe kapıları yüzüne kapalı durur .Ama riyazet gücü ve hidayet nuruyla bu karan-

14


ŞÜKÜR

lık beytten çıkınca ve nefsin menzillerini katedince kalp ka­pısını fetheder ve kalbinde marifetler zuhur eder. Dolayısıy­la da "kalb" makamına erer. Bu fethe "Feth-i Karib" (Yakın fetih) diyorlar. Zira bu fetihlerin ilki ve en yakın olanıdır. Allah Teala'nın şu ayeti de buna işarettir diyorlar:

"Allah'tan yardım ve zafer (nusret ve yakın bir fetih.)" (Saf, 13)

Elbette bu ve diğer fetihler Allah'ın yardımı, hidayet nu­ru ve o mukaddes zatın (Rasulullah'ın) cezbesiyle gerçekle­şir. Salik, kalb aleminde olduğu müddetçe ve kalbi tecellilere mahkum kaldığı sürece isim ve sıfat kapıları yüzüne kapalı durur.

İsmi (Adsal) ve fiilî (edimsel) tecelliler sayesinde kalp ale­minin tecellileri fani olur ve bu tecelliler kalbin sıfat ve ke­mallerini fani kılınca feth-i mubin gerçekleşir.

Böylece ilim ve sıfatlar babı yüzüne açılır önceki nefsi adetler ile sonraki kalbi tecelliler fani olur. Dolayısıyla da isimlerin gaffariyet ve settariyeti altında bağışlanmış olur. Bu fethe işaret eden ayetin de şu ayet olduğunu söylüyorlar.

"Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın." (Fetih, 1-2)

Yani biz esma ve sıfatlar aleminin apaçık fethini sana verdik ki, ilahi isimlerin gaffariyeti altında önceki nefsi ile sonraki kalbi günahların bağışlansın. Bu fetih de velayet ka­pısının fethidir.

Salik, ismi ve sıfatı kesret hicabında kaldığı müddetçe zatî tecelli kapılan yüzüne kapalı durur. Ama Zatî- ahadi te­cellilere mazhar olur .Tüm yaratışsal ve emri adetleri fani kı­lar ve bu kulu ayn-i cem (fena müt.) deryasına boğarsa o za-

• 15


KIRK HADÎS ŞERHİ

man da "mutlak fetih" gerçekleşir. Ve "mutlak günah" bağış­lanır. Ahadi tecelli sayesinde tüm günahların mebdei olan günahlar gizli kalır.

"Senin vücudun, hiç bir günahla mukayese edilmez bir günahtır."

Allah Teala'nın şu sözünün de buna işaret ettiğini söylü­yorlar:

"Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman." (Nasr, 1)

O halde Feth-i karib sayesinde kalbi marifet kapıları açı­lır ve nefsi günahlar bağışlanır. "Feth-i mübin" sayesinde ve­layet kapıları ve ilahi tecelliler açılır ve geriye kalan önceki nefsi günahlar ile sonraki kalbi günahlar bağışlanır. "Mut­lak fetih" sayesinde de ahadi-zatî tecelliler fethedilir ve mut-lak-zati günahlar bağışlanır.

Bilmek gerekir ki feth-i karib ve feth-i mübin evliya enbi­ya ve marifet ehline oranla genellik arzeder. Ama "mutlak fetih" Rasulullah'a özgü bir makamdır ve başkası için hasıl olsa da onun şefaatiyle hasıl olur.

Hakeza bilmek gerekir ki, günahların da dereceleri vardır ve bazı günahlar, iyi insanların iyilikleri sayılırken, bazıları halis insanlar için günah sayılır. Nitekim Rasulullah'm da şöyle buyurduğunu söylüyorlar:

"Kalbim bulanıyor ve şüphesiz ki ben günde yetmiş defa Allah'tan yarlıganma diliyorum."

Bu bulanıklık kesrete teveccühten de olabilir. Ama he­men gelip geçici bir şey olduğu anlaşılıyor. Rivayetlerde de yer aldığına göre Rasulullah bir meclisten ayrılınca yirmibeş defa tövbe ederdi.

Bu rivayetten de anlaşıldığı üzere istiğfar, sadece ismete avkın olan günahlara özgü birşey değildir. Dolayısıyla mağ-

16


ŞÜKÜR

firet ve günah sadece halk dilinde mütedavil olan birşey de­ğildir. O halde bu ayet-i şerifenin manevi makamlarla hiç bir çelişkisi yoktur. Aksine onları tekid etmektedir. Zira manevi sülukun aşamalarını katetmenin ve insanî kemallerin doru­ğuna ulaşmanın gereği, makam ve derecelerin gereği olan günahların bağışlanmış olmasıdır. Zira bu alemde var olan her varlık, mülki ve cismanî-maddi alemin çocuğudur. Aynı zamanda mülkî, hayvanî, beşeri ve insani tüm özelliklere sa­hiptir. Ama bazısı bilkuvve, bazısı ise bilfiildir.Bu alemden başka bir aleme, oradan da "mutlak kurb" (yakınlık) maka­mına göçmek isterseniz bu aşamaları katetmeli orta aşama­dan geçmelisiniz. Ulaştığınız her aşamada da önceki aşa­manın günahları bağışlanmış olacaktır. Sonunda ise ahadi-zatî tecelliler sayesinde tüm günahlarınız bağışlanır. Böylece tüm günahların menşei olan vücudî günah da ahadî kibriya-mn sayesinde gizli kalır. Bu da varlığın ulaşabileceği en son kemal derecesidir.Bu makamda tam fena ve ölüm makamına erilir. Nitekim fetih suresi nazil olunca Rasulullah (sav) "Bu sure benim ölümümü haber vermektedir" demiştir. (Yine de en iyisini Allah bilir.)

Fasıl

Şükrün Hakikati Beyanında

Bil ki şükür, velinimeti takdir etmekten ibarettir. Bu tak­dirin etkileri kalb, dil ve amelde ayrı ayrı bir şekilde tecelli eder.Ama kalpte huzu, huşu, muhabbet, haşyet vb. etkileri vardır. Dilde ise sena, medh ve hamd gibi eserleri vardır. Or­ganlarda ise itaat ve bu organların velinimetin rızası doğrul­tusunda kullanılması gibi etkileri vardır. Rağıb-ı İsfahani ise

17


KIRK HADİS ŞERHİ

şükrün, nimetin tasavvuru ile izharı olduğunu söylüyor. Ba­zıları da "keşr" fiilinin maklubu (değiştirilmişi) olduğunu ve "keşf' manasına geldiğini söylemişlerdir. Şükrün zıddı ise küfürdür. Küfür ise nimeti unutmak ve gizlemektir. Şekur hayvan ise şişmanlığıyla sahibinin nimetlerini izhar eden hayvana derler. Bunun aslı ise "aynun şekra" yani "dolu" manasınadır. Dolayısıyla şükür; velinimetini zikretmekle do­lu olan demektir.

Şükür ise üç kısımdır. Birincisi kalbi şükürdür ki nimeti tasavvur etmek demektir. İkincisi dil ile şükürdür ki velini­meti övmektir, üçüncüsü diğer organlarla yapılan şükürdür ki o da istihkakı oranında nimetlerin mükafatıdır, karşılığı­dır."

Arif, Muhakkik Hace Ensarî şöyle diyor: "Şükür nimeti tanımak için var olan bir isimdir. Zira şükür velinimeti tanı­ma yoludur."

Şarih-i Muhakkik ise şöyle diyor: "Nimetin velinimetten olduğunu tasavvur etmek ve onun nimeti olduğunu bilmek şükrün ta kendisidir. Nitekim rivayet edildiği üzere Davud (as) şöyle buyurmuştur: Ey Allah'ım sana nasıl şükredeyim ki? Zira şükür de ayrı bir nimettir ve o da bir şükür gerekti­rir.

Allah Teala ona şöyle vahyetti: "Ey Davud, nimetlerin benden olduğunu bildiğin takdirde bana şükretmişsin de­mektir. "

Yazar diyor ki, bu muhakkiklerin zikrettiği manalar mü­samahadır. Zira şükür, kalbin marifeti, dilin izharı ve organ­ların amel etmesidir.Yani, nefsanî bir haletten ibarettir ki bu halet de velinimeti ve nimeti bilmek ile nimetin velini­metten olduğunu anlamaktır. Bu haletin semeresi ise, kalbi

18


ŞÜKÜR

ve kalıbı (organik) amellerdir. Nitekim bazı muhakkikler de bu manaya işaret etmişlerdir. Ama bu da aslında bir müsa­mahadan başka birşey değildir. Şöyle buyurulmuştur: "Bil ki şükür nimete söz fiil ve niyet ile karşılık vermektir. Bunun da üç rüknü vardır.

Birincisi velinimeti ve ona layık sıfatları bilmektir.Ama bu da yani nimeti bilmek de bir nimettir ve bu bilme sadece tüm gizli-açık nimetlerin Allah'tan olduğunu ve gerçek veli­nimetin Allah olduğunu ayrıca var olan tüm aracıların da Al­lah'ın emrine müsahhar olduğunu bildikten sonra kemale erer.

İkincisi ise bu marifetin haletidir. Mezkur halet ise nimet sebebiyle huzu, huşu ve sevinç haletidir. Zira bu Allah'ın sa­na inayetini gösteren bir hediyedir. Bunun alameti ise Al­lah'a yakınlaşmana sebep olan şeyler dışında hiç bir şeye se-vinmemendir.

Üçüncüsü bu haletin semeresi olan bir ameldir. Zira bu halet kalpte vücuda gelince, Allah'a yakınlaşmaya sebep olan amel için kalpte bir neşat oluşur. Bu ise kalb, dil ve di­ğer organlara ait olan ameldir. Kalbin ameli, velinimeti, temcid, tahmid ve tazim etmeyi kastetmek, sanat, fiiller ve lütfünün eserleri üzerinde tefekkür etmek ve tüm kullarına hayır ve ihsanda bulunmayı kastetmektir. Ama dilin ameli tahmid temcid, teşbih ve tahlili izhar etmesi, iyiliği emret­mesi, kötülükten sakındırması vb. şeylerdir. Ama dış organ­ların ameli ise zahir ve batın nimetlerini Allah'ın itaat ve ibadetinde kullanmak ve günahlardan sakınmakta onlardan yardım almaktır. Örneğin gözleriyle Allah'ın yaratıklarını incelemek, Kur'an okumak, enbiyadan ve evsiyadan menkul ilimleri öğrenmektedir. Hakeza diğer organların durumu da

19


KIRK HADİS ŞERHÎ

aynıdır.

Fasıl

Şükrün Keyfiyeti

Bil ki Allah'ın zahiri ve batınî nimetlerinin şükrünü eda etmek ubudiyet ve kulluğun bir gereğidir. Herkes gücü ora­nında bunu yerine getirmeye çalışmalıdır. Gerçi hiçbir kul Allah'a hakkıyla şükredemez. Şükrün nihayeti ise hakkıyla şükredemeyeceğini bilmektir. Nitekim, kulluk ve ubudiyetin son derecesi de kulluktan aciz olduğunu bilmektir. Bu yüz­den Rasulullah (sav) da acziyetini itiraf etmiştir.Halbuki kullardan hiçbirisi o mukaddes zat gibi, şükür ve ubudiyette bulunamaz. Zira şükrün noksanlık veya kemali nimet ve ve­linimet hususundaki bilginin, noksanlık ve kemaline tabidir. Bu yüzden hiç kimse hakkıyla şükredemez. Kul sadece Allah ile yaratıkları arasındaki ilişkiyi Allah'ın rahmetinin ilk ya­ratılıştan sona dek yayıldığını, nimetlerin birbiriyle olan irti­batını, vücudun ilk ve sonunu bildiği takdirde şekur olabilir. Bunun marifeti ise en eşref ve efdali Rasulullah olan muhles veliler için dahi sözkonusu olamaz.Diğer kullar ise bunun bazı mertebelerinden hatta en çok ve en büyük mertebesin­den gaflet içerisindedirler. Kulun kalbinde Hakkın uluhiyet-te seyrinin hakikati tecelli etmedikçe ve "vücutta Allah'tan başka bir müessir yoktur" hakikatine iman etmedikçe ve kal­binde şek ve şirk bulanıklığı olduğu müddetçe hakkıyla şük­redemez. Sebeplere teveccüh eden varlıkların bağımsız tesi­rine inanan ve nimetin velinimetten olduğundan gaflet eden bir insan, Allah Teala'ya küfranı nimette bulunmuştur. Bir­takım putlar yapmış ve bunların tesiri olduğuna inanmıştır.

20


ŞÜKÜR

Bu yüzden de bazen amelleri kendisine isnad etmektedir, hatta bazen işlerde kendisinin tasarruf ettiğine inanmakta­dır.

Bazan da yaratılış alemindeki tabiatları müessir kabul etmektedir. Bazen de nimetleri suri (şeklî) ve zahirî esbabı­na isnat etmekte ve hakkın tasarrufunu görmezlikten gel­mektedir. Allah'ın elinin bağlı olduğunu söylüyorlar: 'Yahu­diler "Allah'ın eli sıkıdır" derler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler." (Maide, 64) Hakkın tasarruf eli açıktır ve bütün tahakkuk dairesi, hakikaten on­dandır. Ve başkasının bu hususta hiçbir etkinliği yoktur. Bü­tün zuhur alemi onun nimet ve kudretidir ve onun rahmeti herşeye şamildir. Bütün nimetler ondandır, başkası için her­hangi bir nimet sözkonusu değildir ki velinimet sayılsın. Bü­tün varlık alemi ondandır ve başkası için herhangi bir varlık yoktur ki ona isnad edilsin. Ama ne yazık ki gözler kör, ku­laklar sağır ve kalpler mahcubtur. Bu hususta Mevlana şöy­le diyor: "Bir göz istiyorum ki (hicaplarda) gedik açsın, her-şeyi kökünden silip atsın."

Bu ölü kalpler ne zamana kadar Hakkın nimetlerine küf-randa bulunacak; alem, evzâ ve şahıslara mutaallik olacak­tır?

Bu taallukat ve teveccühat mukaddes zatın nimetlerine küfrandır. Ve O'nun rahmetini gizlemektir. Buradan da an­laşılıyor ki şükrün hakkını eda etmek her insanın işi değil­dir. Nitekim Allah Teala da şöyle buyuruyor: "Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır." (Sebe, 13). Hakkın nimetlerinin bilgisini, marifetini hakkıyla bilen çok az insan vardır ve bu yüzden şükür görevini hakkıyla yerine getiren kullar da ol­dukça azdır.

21


KIRK HADİS ŞERHİ

Bilmek gerekir ki Allah'ın kullarının marifetleri muhtelif jlduğu gibi şükürleri de muhteliftir. Ve hakeza başka bir açıdan da şükrün mertebeleri muhtelif ve farklıdır. Zira şü­kür, nimet sahibinin verdiği nimete senada bulunmaktır. O halde eğer o nimet zahiri nimetlerden olursa bir şükrü var­dır. Ve eğer batını nimetlerden olursa ayrı bir şükrü vardır. Eğer marifet ve ilim türünden nimetler olursa şükrü de baş­ka bir şekilde olur. Bu nimet ismi tecelliler türünden olursa şükrü de ayrı bir çeşittir. Ve eğer ahadî ve zatî tecelliler ka­bilinden bir nimet olursa, şükrü de başka bir şekildedir. Ni­metlerin bütün mertebeleri kullardan çok azı için cem ve bir araya gelmiştir. Şükrü bütün mertebeleriyle yerine getirmek kullardan çok azına nasip olmaktadır. Sadece muhles veliler­dir ki bütün batını ve zahirî mertebelerin hafızıdır. Bu cihet­ten onların şükrü de zahiri, batını ve sırrî olmak üzere bütün çeşitleriyle tahakkuk etmektedir.

Gerçi şükrün, ammenin makamından olduğunu söylemiş­lerdir. Zira velinimetin ceza iddiası ile iç-içedir. Bu bir nevi su-i edep sayılmaktadır. Ama bu iç-içelik ve yakınlık veliler­den başkaları için geçerlidir. Veliler özellikle de mükemmel veliler, bütün kesret ve vahdet makamının hafızı insanlar­dır. Bu yüzden Şeyh-i Arif Hace Ensarî şükrü ammenin ma­kamından saydığı halde şöyle demiştir: "Şükrün üçüncü de­recesi kulun sadece velinimetini görmesidir. Velinimetini müşahede de üç halet sözkonusu olmaktadır. Bir kul olarak velinimetini görünce ister istemez onun nimetlerini büyük-ser ve büyük sayar. Ama sevgi dolu bir kalpte müşahede edince bütün zorluklar onun için kolay gelir. Tefriden (yani ismi tecelliler olmaksızın) müşahede ederse artık ne bir ni­met ve ne de bir şiddet görür."

22


ŞÜKÜR

O halde anlaşıldı ki saliklerin makamlarının her birinde makamların evveli amme sebilindendir. Amme yolundan geçmektedir. Ve makamların sonu ise muhles hatta mükem­mel velilere hastır.

Tekmile

Şükrün Nakillerde Yeralan Fazileti Beyanında

Biz bu makamı da şükürle ilgili menkul hadislerden bir­kaçını zikretmekle sona erdireceğiz.

Hz. Sadık (as) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Rasulul-lah (sav) şöyle buyuruyor: "Alah'ın nimetlerini yiyip şükre­den kulun ecir ve sevabı Allah yolunda oruç tutan kimsenin ecir ve sevabı gibidir. Afiyet ve selamet içerisinde olup şükre­den kulun sevabı ise herhangi bir belaya mübtela olan ve sabreden bir kulun ecri gibidir. Kendisine nimet verilen ve buna karşı şükreden kulun ecri ise nimetten mahrum olan ama Allah 'm kendisine verdiklerinden kani ve razı olan bir insanın ecri gibidir."

Hz. Peygamber (sav) ise şöyle buyurmuştur:

"Üç şey vardır ki onlara hiçbir şey zarar veremez. Şiddet anında dua, günahlardan dolayı yarlıganma dileme ve ni­metlere şükretmek."

Hz. Sadık (as) ise şöyle buyuruyor:

"Sizden birisi su içtiğinde Allah Teala onun vasıtasıyla kendisine cenneti farz kılmaktadır." Daha sonra şöyle buyur­du: "Zira o su içen insan bardağı kaldırmakta, ağzına götür­mekte ve Allah 'm ismini zikrederek o suyu içmekte, ve sonra o bardağı içmeye meyilli olduğu halde ağzından uzaklaştır­maktadır. Ve Allah'a hamdetmektedir. Sonra yeniden ağzına

23


KIRK HADÎS ŞERHİ

götürmekte ve içmektedir ve sonra da Allah'a hamdetmekte-dir. Böylece Allah Teala'da bunun vasıtasıyla ona cenneti farz kılmaktadır." Allah'a hamdetmek şükür ile birliktedir. Nitekim rivayetlerde yer aldığı üzerf* insan "elhamdülillah" deyince Allah'a şükretmiş sayılmaktadır.

Hz. Sadık (as) yine şöyle buyurmuştur:

"Her nimetin şükrü her ne kadar o nimet büyük de olsa Allah'a hamdetmektir."

Hakeza İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Nimetin şükrü haramlardan uzaklaşmaktır. Şükrün kemali ise insa­nın "Elhamdülillchi rabbi'l-alemin" demesidir."

Hammad b. Osman şöyle diyor:

Hz. Sadık (as) mescidden dışarı çıkınca merkebinin kay­bolduğunu gördü ve şöyle dedi: "Allahu Teala eğer o merkebi bana geri döndürürse ona hakkıyla şükrederim." Çok geçme­den kendisine merkebini getirdiler. İmam o zaman şöyle bu­yurdu: "Elhamdülillah." Orada olanlardan birisi şöyle dedi: "Sana feda olayım acaba siz Allah'a hakkıyla şükredeceğini­zi söylememiş miydiniz?" imam "Acaba benim elhamdülillah dediğimi duymadınız mı?" dedi. Bu rivayetten de anlaşılıyor ki Allah Telaya hamdetmek lisanî şükrün en üstünüdür.

Şükrün eserlerinden biri de nimetin çoğalmasıdır. Nite­kim ayette de şöyle buyurulmaktadır.

"Andolsun, eğer şükrederseniz şüphesiz size artırırım." (İbrahim, 7) Kafi'de yer alan bir hadiste İmam Sadık (as) şöyle buyuruyor: "Şükrü eda eden bir kimseye nimet çokluğu inayet edilir." Allah Teala şöyle buyuruyor: "Eğer şükreder­seniz şüphesiz size artırırım."

Telinime

24


ŞUKUR

Aişe zannediyordu ki ibadetlerin sırrı azaptan korkmak veya kötülükleri yok etmektedir. Rasulullah'ın ibadetinin de diğer insanların ibadeti gibi olduğunu düşünüyordu. Bu yüz­den kendisine itiraz ederek niçin bu kadar ibadet ettiğini ve bu derece zahmetlere katlandığını sordu. Bu onun ibadet ve ubudiyet makamından bilgisizliğini gösterir. Eğer nübüvvet ve risalet hakkında bilgisiz birisi olmasaydı kul ve kiralık in­sanların ibadetinin o mukaddes zatın makamından uzak ol­duğunu da bilirdi. O bilmiyordu ki Allah'ın azametinin ve onun sonsuz nimetlerinin şükrü Rasulullah'ta huzur ve ra­hatlık diye birşey bırakmamıştır. Muhles velilerin ibadeti mahbubun sonsuz tecellilerinin zuhurudur. Nitekim Mi'rac namazında buna işaret edilmiştir. Büyük veliler Allah'ın ce­lal ve cemalinde mahv olmalarına, sıfat ve zatında fani olma­larına rağmen ubudiyyetin hiçbir aşamasından da gaflet et­memişlerdir. Onların bedenlerinin hareketi, ruhanî ve aşki hareketlerine bağlıdır. Ve o da mahbubun cemalinin zuhuru­nun keyfiyetine bağlıdır. Ama Onun gibilerine ikna edici ce­vap vermekten başka bir çare de yoktu. Bu yüzden de en dü­şük mertebelerinden birini de buyurdu ve bu da ibadetinin sadece bu dinî işler için olmadığı idi.

Hamd Allah'a mahsustur.

Fasıl

Ali b. İbrahim kendi tefsirinde Hz. Bakır ve Hz. Sadık (as)'dan şöyle nakletmişlerdir: "Rasulullah namaz kılınca kı­yam ediyor ve ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu. Al­lah Teala bunun üzerine Taha suresini nazil buyurdu. "Ta-

25


KIRK HADİS ŞERHİ

ha" ise "Tayy" lügatma göre "Muhammed" manasına gel­mektedir.

İmam Sadık (as) da başka bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Taha", nebinin isimlerinden biridir ve manası hakkı arayan ve insanları hakka doğru hidayet eden demektir. İbn Ab-bas'tan ve diğer bazılarından da nakledildiği üzere "Taha" yani ey insan demektir. Ehl-i Sünnet'ten bazılarından da nakledildiği üzere "Ta" Rasulullah'ın kalbinin Allah'tan gay­risinden tertemiz olduğuna işarettir. "Ha" ise Rasulullah'ın kalbinin Allah'a doğru hidayet olduğuna işarettir. Ve denil­miştir ki "Ta", cennet ehlinin sevincidir ve "Ha" ise cehen­nem ehlinin horluğudur.

Tabersi (ra) şöyle demiştir: Hasan'dan nakledildiği üzere "Tah" diye okunmuştur. Eğer bu kıraat doğru olursa aslı Ta'e idi. Hemze Ha'ya dönüşmüştür. Dolayısı ile manası şu­dur: "Tail arze bikademike camian", yani "bütün yeryüzünü ayaklarınla katet."

Bilcümle surelerin önündeki mukattaa harflerinde birçok ihtilaflar sözkonusudur. Ama genelde kabul edilen görüşe göre muhib ve mahbub arasında birtakım rumuz ve sırlardır. Ve hiçkimse bunun ne olduğunu bilememektedir. Bazı mü-fessirler kendi tahminleri üzere birtakım görüşler ileri sür-müşlerse de genelde bunlar kaynağı olmayan soğuk tahmin­lerdir. Süfyan-ı Sevıî'den nakledilen bir hadiste de huruf-u makattanm rumuz ve birtakım sırlar olduğu beyan edilmiş-tir.Hakeza beşer hafızasının almayacağı birtakım işlerin ol­ması da uzak bir ihtimal değildir. Olabilir ki Allah Teala bunları sadece muhatabına özgü kılmıştır.Nitekim müteşabi-hin varlığı da herkes için değildir. Belki onları sadece bunun tevilini bilmektedirler. "Şeka" ve "şekavet" ise saadetin zıd-

26


ŞUKUR

dıdır. Zahmet anlamınadır.Cevheri bu hususta şöyle diyor: "Şeka" ve "şekavet" saadetin zıddıdır."

Tabersi ise İhticac adlı kitabında İmam Musa b. Cafer (as)'dan naklen o da babasından naklen şöyle buyurmakta­dır. "Hz. Ali (as) şöyle buyuruyor: Rasulullah (sav) tam on yıl ayak parmakları üzerine durdu. Öyle ki sonunda ayak par­maklan şişti ve ayağının yüzü sararmaya başladı. Bütün ge­ce boyunca ayakta duruyor ve namaz kılıyordu. Sonunda Al­lah Teala şu ayeti nazil etti: "Taka, Biz sana bu Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik." (Taha, 12)

Hz. Sadık (as) ise şöyle buyurmuştur: Rasulullah (sav) ibadet ederken ayaklarından birini yerden kaldırıyordu ki zahmeti daha da çok olsun. Allah Teala böylece şu ayeti na­zil buyurdu. "Taha, biz sana Kur'an'ı güçlük çekmen için in­dirmedik." (Taha, 1-2)

Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ayeti şerife müş­riklerin verdiği cevaptır ki, onlar Rasuhıllah'ın zahmete düş­tüğünü ve kendi dinlerini terkettiği için büyük zahmete kat­landığını iddia etmişlerdir. Bunun üzerine mezkur ayet indi.

Şeyh-i Arif ve kamil şeyh Abadî (dame zılluhu) şöyle bu­yuruyor: Rasulullah bir süre müşrikleri davet etti, ama etkili olamadı.Rasulullah (sav)'ın istediği şekilde onlar davetini kabul etmediler. Bunun üzerine Rasulullah kendi davetinde birtakım eksikliklerin olabileceğini düşündü.Dolayısıyla tam on yıl ibadet ve riyazetle uğraştı ki sonuçta ayakları şişti. Bunun üzerine ayet-i şerife nazil olarak ona bu kadar me­şakkate düşmemesini söyledi. Ona temiz olduğunu ve dave­tinde hiçbir eksikliğin bulunmadığını söyledi. Aksine eksik­lik ve noksanlığın halkta olduğu beyan edildi. "Gerçek şu. ki sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin." (Kasas, 56).

27


KIRK HADİS ŞERHİ

Velhasıl ayet-i şerifeden anlaşılmaktadır ki, Rasulullah (sav) uzun bir süre riyazet ve zahmetli ibadetlere yönelmiş­ti. Müfessirlerin sözünden de bu mana istifade edilmektedir. Gerçi bunun keyfiyetinde ihtilaf vardır. Ve bu ümmet için bir ödev olmalıdır.Hususen ilim ehli için ki onlar Allah'a devet etmek istemektedirler. Rasulullah kalbi taharet ve kemalatı-na rağmen yine de büyük zahmetlere katlanarak ibadet ve riyazetle meşgul oluyordu ki Allah Teala sonunda mezkur ayeti nazil buyurdu ve bizler bütün bu günah ve hatalarımız­da asla ahiretimizi dahi düşünmüyoruz. Adeta sanki bizler için cehennemden kurtuluş beratı ve azaptan emanda olma belgesi verilmiştir. Bütün bunlar dünya sevgisinden ve Al­lah'ın enbiya ve velilerinin sözlerine kulak asmamamızdan kaynaklanmaktadır.

28


Yirmiikinci Hadis ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

29


KIRK HADİS ŞERHÎ

"Hz. Sadık (as) şöyle buyuruyor: Birisi Ebu Zer'e şöyle de­di: "ey Ebu Zer bizlere ne olmuş ki ölümden tiksiniyoruz?" Ebu Zer şöyle dedi: "Zira sizler dünyayı bayındır, kıldınız ahireti ise virane. Dolayısıyla da bayındır yerden virane yere gitmeyi hoş karşılamıyorsunuz." Daha sonra şöyle sordu: "Şimdi de bizim Allah'ın huzuruna nasıl varacağımızı söy­le?" Ebu Zer şöyle dedi: Sizden iyi olanlar ehlinden uzak olanların ehlinin yanına varması gibi Allah'ın huzuruna va­racaklardır. Ama kötü olanlar ise mevtasından kaçan bir kö­lenin yeniden mevlasına döndürüldüğü gibi Allah'ın huzu­runa varacaktır." O şahıs "O halde bizim Allah indindeki halimizi nasıl görüyorsun?" diye sordu. Ebu Zer (ra) şöyle dedi: Amellerinizi Alah'ın kitabına arzedin Allah Teala şöyle buyuruyor: "İyiler nimetler cennetindedir, günahkarlar ise cehennemde." O şahıs "O halde Allah'ın rahmeti nerededir?'-diye sordu. Ebu Zer şöyle dedi: Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti iyilere yakındır."

İmam Sadık (as) şöyle buyurdu: Adamın birisi Ebu Zer'e (ra) şöyle yazdı: "Ey Ebu Zer, bana ilimden bir hediye gön­der!" Ebu Zer de ona şöyle yazdı: Şüphesiz ki ilim çoktur. Eğer sevdiğine kötülük etmemeye kadir isen etme." O şahıs dedi ki: "Acaba, sevdiğine kötülük edeni hiç gördün mü?" Ebu Zer de dedi ki: Evet senin nefsin sana nefislerin en sev-

30


ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

gili olanıdır. Ama sen Allah'a isyan edince nefine kötülük et­miş olursun." (Kafî, C 2., s. 458. Kitabul-İman ve'1-Küfr, Babu Muhasebeti'1-AmeL 20. hadis.)

ŞERH

Bil ki ölümden hoşlanmamak ve korkmak oldukça farklı­lık arzeden birşeydir. Hakeza temel ve asılları da farklılık içindedir. Ebu Zer'in beyan ettikleri ise orta insanların hali­dir. Biz de nakıs ve kamil insanların halini kısaca beyan et­meye çalışacağız.

O halde bilmek gerekir ki biz nakısların ölümden kork-.ması önceki sayfalarda işaret ettiğimiz bir nükte sebebiyle­dir. O da şudur ki insan, Allah vergisi, fıtratı ve asli hilkati itibariyle hayatı ve bekayı sevmektedir. Ölüm Ve yokluktan ise nefret etmektedir. Bu ilgisi ise mutlak beka ve ebedi-dai-mi hayata yöneliktir. Yani içinde fena ve zeval olmayan bir hayat! Bazı büyükler bu fıtrat ile ahireti isbat ediyorlardı ki burası şu anda beyan yeri değildir.

İnsanda bu sevgi ve o nefret olduğu için beka ve hayatın olduğunu sandığı her alemi de sever ve aşık olur ona. Dolayı­sıyla bunun mukabilindeki alemden de nefret eder.Bizler de ahirete iman sahibi olmadığımızdan ve kalbimizin o alemin bekası ile ezeli hayatına itmi'nanı olmadığından bu alemi se­viyor ve o fıtrat esasınca ölümden kaçıyoruz. Daha öncede açıkladığımız gibi aklî idrak ve tasdik, kalbi itmi'nan ve imandan apayrı bir hakikattir.

Bizler nazile, zulmani ve mülkî neşetten, daimi hayat ve nuranî alem ile yüce, baki ve melekutî neşet olan ahirete in­tikalin ifadesi ölümün, aklî idrakimiz veya taabbüdî tasdiki-

31


KIRK HADİS ŞERHİ

miz ile hak olduğunu biliyoruz. Ama kalplerimizin bu mari­fetten hiç bir nasibi yoktur. Gönüllerimiz bundan habersiz­dir. Kalbimiz tabiat ve mülkî aleme gömülmüş ve haya+m bu mülkî, hayvanî ve düşük hayat olduğunu sanmaktadır .Ama ahiret ve hayat alemi olan diğer alemin hayat ve bekasına inanmamaktadır. Bu yüzden bu aleme güveniyor ve o alem­den korkuyor, nefret ediyoruz. Bütün musibetlerimiz de bu iman noksanlığı ve itmi'nan yokluğundandır. Eğer dünya ha­yatına var olan itmi'nanımız kadar ve bu alemin hayat ve be­kasına olan imanımız kadar hatta bunun onda biri kadar da­hi bir itmi'an ve imanımız olsaydı ahirete daha fazla bağla­nır, dolayısıyla da ahiret yolunu ıslah ve tamir etmeye çalı­şırdık.

Ama ne yazık ki iman çeşmemizde su yoktur ve yakin bi­namız su altında kalmıştır. Ve çaresiz ölümden, fenadan ve zevaldan korkar hale gelmişiz. Bunun yegane çaresi ise fikir, yararlı zikir, ilim ve salih amelle kalbimize imanı sokmaktır.

Orta insanların ölümden korkusu ve kerahati yani ahiret alemine iman etmeyenlerin ölümden korkusu kalplerinin dünyayı tamire müteveccih olmaları ve ahireti tamirden gaf­let etmeleridir. Bu yüzden abad ve bayındır olan yerden ha­rap olan yere intikal etmeyi hoş göremiyoruz. Nitekim Ebu Zer (ra) böyle buyurmuştu. Bu da iman ve itmi'nanın nok­sanlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa kamil bir iman sahi­bi olan insan ahireti tamirden asla gaflet etmez ve dini, dünyevî işlerini yapmakla meşgul olmaz.

Bilcümle bu korkular ve ölümden tiksinmeler amellerimi­zin doğru olmaması ve Allah'a muhalefet etmiş olmamızdan­dır. Eğer hesabımız doğru olsaydı ve kendi kendimizi muha-

32


ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

sebe etmiş olsaydık asla hesaptan korkmazdık. Zira orada hesap adil bir şekilde yapılmakta ve hesap eden de adil bir zattır. O halde hesaptan korkmamız kendi kötü hesabımız sebebiyledir. Yoksa muhasebeden korktuğumuz için değil.

Kafî'de yer alan bir hadis-i şerifte Hz. Musa b. Cafer (as) şöyle buyuruyor: "Her gün nefsini muhasebe etmeyen kimse bizden değildir. Eğer iyilik etmişse Allah'tan bunun fazlalı­ğını istemeli ve eğer kötülük etmişse Allah'tan yarlığanma dilemelidir ve tevbede bulunmalıdır." O halde hiçbir musibe­te maruz kalmazsın ve ondan asla korkmazsın. Hakeza diğer alemin helak edicileri ve durakları da bu alemdeki amelleri­mize bağlıdır. Eğer bu alemdeki nübüvvetin doğru yoluna ve velayetin müstakim tarikine yönelmiş ve bu yolda yürümüş isen, Hz. Ali'nin velayet caddesinden sapmamış isen haya­tında herhangi bir sürçme görülmemişse; sırattan geçiş hu­susunda hiçbir korkun olmamalıdır. Zira ahiretteki sıratın hakikati velayetin batini suretidir. Nitekim rivayetlerde de Hz. Ali'nin sırat olduğu yer olmaktadır. Başka bir hadiste ise "Biz sırat-ı müstakimiz" diye buyrulmuştur. Camie adlı mü­barek ziyaretnamede ise şöyle yer almıştır: "Sizler en büyük yol ve en sağlam sıratsınız" Herkes bu sıratta yürür ve kalp ayağı sürçmezse o, sıratta da sürçmez ve düşmez. Bir yıldı­rım gibi sırattan geçer. Hakeza ahlak melekeleri adilane olur ve nuraniyet içinde bulunursa kabir, berzah ve kıyametin zulmetlerinden ve o alemdeki korkunç şeylerden emanda ka lir. O alemdeki hiçbir şeyden korkmaz. O halde bu makamda dert kendimizden, devası da kendimizdendir. Nitekim Hz. Ali (as) kendisine isnad edilen bir şiirde şöyle buyurmuştur: "Devan sendedir ama bilemiyorsun Hastalığın da sendedir ama göremiyorsun."

33


KIRK HADİS ŞERHİ

Kafî'de yer alan bir hadiste Hz.Sadık (as) şöyle buyuru­yor: "Şüphesiz ki sen nefsinin doktoru karar kılınmışsın, ve senin için hastalığın ne olduğu açıklanmıştır. Sana sıhhat delilleri tanıtılmıştır ve sana ilacı da gösterilmiştir. O halde nefsini nasıl İslah ettiğine bak." Sende fasit olan birtakım ahlak ve ameller vardır. Sıhhatin alametleri ise enbiyanın ve aklın nurlarının reçeteleridir.Nefislerin ıslah ilacı ise onları tasfiye etmek için teşebbüste bulunmaktır. Bu ise orta insan­ların makamıdır. Ama mükemmel mümin ve itminan sahibi kimselere gelince, onlar asla ölümden korkmazlar. Gerçi bir­takım korkuları vardır. Onların korkusu Allah'ın azameti ve celali sebebiyledir. Nitekim Rasulullah (sav)'da şöyle buyur­muştur: "Kıyamet gününün dehşeti nasıl olacaktır.!" Nite­kim Hz. Ali de 19. gecede oldukça dehşet içerisindeydi. Hal­buki Hz. Ali'de bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Allah'a andolsun ki Ali b. Ebi Talib ölümü çocuğun annesinin me­mesine olan sevgisinden daha çok sevmektedir." Bilcümle on­ların korkusu başka şeylerdendi. Onların korkusu bizim gibi dünyada fani olmuş ve arzu ve emellerine bağlı kalmış in­sanların korkusu gibi değildir. Velilerin kalpleri de birbirle­rinden oldukça farklılık içerisindedir. Bunları, kapsamlı bir şekilde yazmak mümkün değildir.Sadece bunlardan bazısına işaret edeceğiz. Velilerin kalpleri isimlerin tecellilerini ka­bulde farklılık içindedir, Bazılarının kalpleri aşk ve şevk içindedir. Yani kalpleri aşk ve şevk kalpleridir. Allah Teala bu gibi kalplerde cemal isimleriyle tecelli etmektedir. O te­celli şevkle içice olan bir heybet getirmektedir.Heybet, aza­metin tecellisi ve derkinden korkmaktır. Aşığın kalbi maşuk­la görüşme anında tepinmekte ve korkmaktadır. Ama bu korku ve dehşet sıradan korkular gibi değildir.Bazı kalpler

34


ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

ise korku ve hüzün kalpleridir. Allah-u Teala bu kalplerde celal ve azamet isimleriyle tecelli etmektedir.Bu da korkuyla karışık bir susuzluk ve hüzünle karışık bir hayret getirmek­tedir. Hadisde yer aldığı üzere Hz.Yahya (as) Hz. İsa'nın gül­düğünü görünce kızarak şöyle dedi: "Yoksa sen Allah'ın aza­bından emanda mısın?" Hz. İsa şöyle cevap verdi: "Sen de Allah'ın fazl ve rahmetinden ümitsiz misin?" Ve Allah Teala da onlara her ikisinin de kendisine hüsn-i zan içinde olduğu­nu ve kendi katında sevgili olduklarını vahyetti.

Zira Hz. Yahya'nın kalbinde Allah Teala celal isimleriyle tecelli etmişti. Her zaman korkuyordu.Dolayısıyla da Hz. İsa'ya kızarak hitapta bulundu. Hz. İsa ise rahmet tecellileri gereğince ona öyle cevap verdi.

Fasıl

"Dünyayı bayındır kıldınız ama ahireti harap ettiniz." hadisinin zahiri şudur: Ahiret ve cennet mamur ve bayındır­dır, ama bizim amellerimizle harap olmaktadır.Bilindiği gibi bundan maksat tabirlerdeki benzerliktir. Çünkü dünya hak­kında "tamir" kelimesi tabir edildiğinden bu münasebetle ahiret içinde tahrib kelimesi tabir edilmiştir. Cehennem ve cennet gerçi mahluktur ama cennet diyarı ve cehennemin yakıtmaddeleri ehlinin amellerine bağlıdır.

Rivayetlerde yer aldığı gibi cennetin zemini düzdür ve bi­na maddeleri ise insanoğlunun amelleridir. Bu burhanla ve mükaşefe ehlinin keşfiyle de mutabıktır.Nitekim bazı mu­hakkik arifler şöyle demişlerdir. "Bil ki cehennem, yaratıkla­rın en büyüğüdür ve o Allah'ın ahiretteki zindanıdır. Ona çok derin olduğu için cehennem demişlerdir. Nitekim derinli-

35


KIRK HADİS ŞERHİ

ği çok olan kuyulara cehennem kuyusu diyorlar." Cehennem­de hem soğuk ve hem de sıcak vardır. Oranın hem soğukluğu ve hem de sıcaklığı sonsuzdur. Derinliği ile üstü arasındaki mesafe 750 yıllık yoldur. Ve insanlar bunların mahluk olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir, cennet hususunda da ihtilaf etmişlerdir; ama biz mükaşefe ve marifet ehline göre her iki­si de mahluktur. Hem mahluktur ve hem de mahluk değil­dir. Bu daha çok şuna benzemektedir: Bir insan ilk etapta bir ev yapmak istemektedir. Ama ilk önce ev yapmak istediği alanı, muhiti bir duvarla çevirir, bu duvarı dışarıdan gören insan burada bir evin olduğunu zanneder. Ama içeriye giril­diğinde sadece duvarın olduğu göze çarpar. Daha sonra ora­daki yaşamak isteyen insanların istekleri doğrultusunda ev ve ev için gerekli olan şeyler yapılır.

Hadiste yer aldığı üzere Rasululîah (sav) miraca çıktığı zaman cennette birtakım melekler gördü ki bazen bina yap­makta bazen de işten elçekmekteydiler. Hazret bunun sebe­bini Cebrail (as)'a sorunca Cebrail şöyle dedi: "Bunların yap­tığı binanın maddeleri ümmetin zikirleridir, zikir ettikleri zaman onlar için birtakım maddeler hasıl olur ve melekler de bina yapmakla meşgul olurlar. Ama onlar zikirden geri kalınca bunlar da çalışmaktan geri kalırlar. (Biharu'1-En-var, C 90., s 169-170.)

Bilcümle cismanî cehennem ve cennetin sureti insanoğlu­nun iyi ve kötü amellerinin suretidir. O alemde bu ameller kendilerine dönmektedir. Nitekim şu ayet-i şerifede de buna işaret edilmiştir. "Yapıp ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuş­lardır."'(Kehf, 49)

Olabilir ki cennet ve cehennem iki bağımsız neş'et ve alemdir, insanoğlu cevheriyye hareketi ve meiekutî şevki ile

36


ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

iradi amelî ve hulkî hareketiyle o tarafa doğru seyir etmek­tedir. Gerçi onlardan her birinin nasibi de kendi amellerinin suretidir.

Bilcümle melekut-i a'la alemi cennet alemidir ki kendisi de bağımsız bir alemdir. Ve oraya saadete ermiş nefisler sev-kedilmektedir. Cehennem alemi ise en aşağı melekut alemi­dir ki şekavet ehli nefisler oraya doğru seyretmektedir. Ama o alemde kendilerine rücu eden tek şey ya iyiliklerin güzel suretleri ya da kötü amellerin korkunç suretleridir. Bu be­yanla Kur'an'daki zahiri farklılıkta giderilmiş olmaktadır. Hakeza bu burhan ve marifet ehlinin görüşü ile de mutabık ve muvafık durumdadır

Fasıl

Şüphesiz ki Ebu Zer (ra)'m bu makamdaki sözü kapsamlı ve muhkem bir sözdür. İnsan buna dikkat etmelidir. Hz. Ebu Zer amellerin kitaba arzedilmesini buyurduktan sonra şu ayeti okudu: "İyiler nimetler cennetindedir. Kötüler ise ce­hennemde. "

O adam da Ebu Zer'in bu cevabı karşısında rahmete sarıl­dı ve dedi ki: "O halde Allah'ın rahmeti nerededir?" Ebu Zer rahmetin de boş bir şey olmadığını ve rahmetin iyilere yakın olduğunu söyledi.

Bil ki mel'un şeytan ve habis nefsi emmare insanı birçok şeyle mağrur etmekte ve ebedi helakete sürüklemektedir. Şeytanın kemanında bulundurduğu en son ok insanı Allah'ın rahmetiyle mağrur kılmaktır. İnsan bu gurur sebebiyle amel etmekten geri kalmaktadır. Allah'ın rahmetine olan bu güven şeytanın hilelerinden biridir. Bunun delili ise şudur:

37


KIRK HADİS ŞERHİ

Biz dünyevî işlerimizin hiç birinde Allah'ın rahmetine gü­venmiyor ve sadece tabii ve zahirî sebepleri bağımsız ve et­kin sayıyoruz. Öyle ki bu alemde sebepler dışında bir etke­nin olmadiğnı zannetmekteyiz. Ama uhrevî işlerde daima Al­lah'ın rahmetine güveniyor, Allah Teala ve Rasulullah'm em­rinden gaflet ediyoruz.

Bilcümle dünyevî işlerimizde tefvize inanmakta, uhrevî işlerimizde ise cebri kesilmekteyiz. Halbuki bunların her iki­si de batıl ve nebilerin yoluna aykırıdır.Hakeza hidayet imamlarıyla mukarreb velilerin de metod ve yoluna aykırı bir durumdur. Halbuki onların hepsi de Allah'ın rahmetine güveniyordu ve onlar asla vazifelerinden gaflet etmiyor ve bir an olsun çalışmaktan geri kalmıyorlardı. Onların amel sahifesini al ve mütalaa et. İmam Seccad (as)'m münacaatla-rmı al ve dikkatle oku. İmam Seccad'ın ubudiyyet makamın­da nasıl olduğunu ve kulluk görevini nasıl yerine getirdiğini gör. Buna rağmen Hz. Ali'nin amel sahifesini görünce üzül­mekte ve acizlik izharında bulunmaktadır. O halde biz ya neuzu billah onları tekzib etmeliyiz ve onların hakkın rah­metine iman ve itmi'nanının olmadığını söylemeliyiz. Ya da kendimizi tekzib etmeliyiz. Bu dediklerimizin şeytanın hile­lerinden olduğunu bilmeliyiz. Şeytan bizleri doğru yoldan saptırmak istemektedir. Biz bütün bunların serinden Allah'a sığınıyoruz.

Ey aziz! Hz. Ebu Zer'in de buyurduğu gibi ilim oldukça çoktur. Ama bizim gibilere faydalı olan ilim şudur; kendimi­ze bu kadar kötülük etmeyelim. Bilelim ki evliyanın ve enbi­yanın emirleri bizim mahrum olduğumuz, bir takım hakikat­lerin keşfidir. Onlar bu kötü ahlak ve amellerin ne gibi su­retleri olduğunu ve onlardan ne gibi semerelerin vücuda ge-

38


ÖLÜMDEN HOŞLANMAMAK

leceğini çok iyi biliyorlardı. Hakeza bu güzel amel ve ahlakın da ne gibi güzel melekuti suretlerinin olduğunu da biliyor­lardı. Herşeyi dediler. Deva, derman, dert ve hastalığı beyan ettiler. Eğer sen kendine acıyorsan o emirlere uy ve derdini deva et. Hastalığını tedavi et. Allah biliyor ki eğer bu hal üzere öteki aleme irtihal edecek olursak ne gibi dert, musi­bet ve hastalıklara mübtela olacağız. Evvelde de sonda da hamd Allah'adır.


 


Yirmiüçüncü Hadis İLİM TALİBLERİ

41


KIRK HADİS ŞERHİ

Hz. Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "İlim taleb edenler üç kısımdır. O halde bunları şahsiyet ve sıfatlarıyla tanı. Bir grup hakkı gizlemek ve cedelleşmek için ilim taleb eder. Bir kısım da üstünlük elde etmek ve kandırmak için ilim taleb eder. Diğer bir kısım da dinde derinleşmek ve akıl için ilim taleb eder. O halde hakkı gizlemek ve cidal için ilim öğrenen­ler eziyet sahibi ve cidal eden insanlardır, ilim ehli olduğu­nu göstermek için ilmi müzakere eder ve sabırlı olduğunu göstermek için sabrı över. Tevazu gömleğini giymiş ama tak­vadan uzak kalmıştır.Bu yüzden Allah Teala onun burnunu yere sürter ve belini kırar. Üstünlük elde etmek ve kazandır­mak için ilim öğrenen insan ise hilekar ve dalkavuk bir in­sandır. O, kendisi gibi olan insanlara üstün gözükmek ister. Zenginlere tevazu gösterir. Onların helvasını yer (yani onlar­dan para alır) ama kendi dinini ifsad eder. O halde Allah Teala bu yüzden onu kör kılar ve ondan alimlerin nişaneleri­ni alır. Dinde derinleşmek ve akıl için ilim öğrenenler ise te­vazu, hüzün ehli olup geceyi ibadetle geçirenlerdir. Başların­da tahtü'l hanek (*) gece karanlığında amel ederler. Al­lah'tan korkar, insanları Allah'a davet eder ve sakınırlar.

(*) Sarığın özellikle alimlerin namazda arkalarına sal­dığı bölümüdür ki istihbabı da vardır. Müt.)

42


İLİM TALİBLERİ

Kendi makamlarına uygun bir şekilde amel ederler. Kendi zamanındaki insanları iyi tanır ve en güvenilir kardeşlerin­den dahi endişe duyarlar. Bu yüzden Allah Teala onun ayak­larını sabit kılar ve kıyamette ona emniyet ve güvenlik verir."

ŞERH

Biz hadisle ilgili açıklamaları birkaç faslın zımmında be­yan etmeye çalışacağız.

Fasıl

Yerinde isbat edildiği gibi neticeye nisbeten kıyasın mu-kaddematı ve her ilmin medlulat ve müberhenata nisbeten delil ve burhanları muiddat (hazırlayıcı, önkoşullar) konu­mundadır ve tam bir istiklale sahip değillerdir. Birbirinden irtibatsız halde olamazlar. Bu hususta tefviz ehli ile cebir eh­li ihtilaf etmiştir. Dolayısıyla her biri bir yola saparak itidal yolundan çıkmışlardır.Birisi diyor ki mukaddemat bağımsız­dır, dolayısıyla gayb alemi ile melekut aleminin feyizleri de olmasa insan bizzat mukaddemattan netice ilmini elde eder. Diğeri ise diyor ki mukaddemat neticeden tümüyle irtibs&sız haldedir. Ama adetullah, cari olmuş mukaddemattan sonra insanın zihnine netice ilka olmaktadır. Mukaddemat sureten neticeye bağlıdır. Ama hakikatte irtibat diye birşey yoktur.

Bunların her ikisi de hak marifetleri ve hakiki ilimler eh­linin nezdinde batıldır. Hak olan şudur ki mukaddematın i'dadî (hazırlayıcı, önkoşul) bir rolü vardır.Yani nefsi, gaybî yüce alemden ilimleri telakki etmeye hazırlamaktadır. Biz şu anda bu mezhepleri beyan etmek niyetinde değiliz. Biz sa-

4?


KIRK HADİS ŞERHİ

dece başka bir sebepten ötürü işaret etmek istedik. O da şu ki ilim ve marifetlerin ilkası gaybî alemlerdendir ve nefisle­rin irtibatına bağlı bir şeydir.

Nitekim Hadiste de şöyle yer almıştır: "İlim talim çoklu­ğu ile değildir. İlim bir nurdur ki Allah onu dilediği kulu­nun kalbine sokar." O halde melekut-i ala ve mukarreb me­lekler alemiyle irtibat kuran nefislere meleki birtakım ilka-lar ve melaike aleminden gelen hakiki ilimler ifaze edilir.Me-lekut-i esfeî, cin, şeytan ve nefisler alemiyle irtibatı olan ne­fislere de cehî-i mürekkeb (bilmediğini bilmemek) ve zulma-ni hicaplar kabilinden birtakım şeytanî ilkalar ifaze edilir. Bu yüzden maarif ve hakiki ilimler erbabı olan kimseler ilimlerin tahsilinde özellikle de hak marifetler ve şer'î ilimle­rin tahsilinde niyet ihlası, nefsi tezkiye ve maksadlarm tas­hihini ilk şart olarak kabul etmektedirler. Dolayısıyla da bu ilimleri öğrenenlere birtakım tavsiyelerde bulunmaktadırlar. Zira nefis tezkiye olunca yüce alemler ile irtibat ciheti güçle­nir. "Allah'tan sakının, Allah size öğretiyor." (Bakara, 282) ayeti de ilahi talimi takvaya bağlamıştır. Zira takva nefse se­fa vermekte ve nefsi mukaddes gayb makamıyla irtibata ge­çirmektedir. Böylece de ilahi talim ve rahmani ilkalar ger­çekleşir. Zira gaybi ..alemde cimrilik sözkonusu değildir. On­ları feyizlendirmek farzdır. Nitekim bizzat Vacibu'l-Vücud olan zat da tüm cihetlerden vaciptir.

Ama eğer nefis kendini tamir, yiyecek, içecek ve nefsanî bencilliğine teveccüh ederek ilimle meşgul eder ve hedef gayr-i ilahi olursa ona şeytani ilkalar olur. Maarif ehlinin de zikretmediğini sandığım kesin ölçülerden biri de bu rahmani ve şeytanî ilkalar arasındaki mezkur farktır. Bunu çoğu za­man insanın kendisi de anlayabilir. Bulanık nefse yapılan il-

44


ILIM TALÎBLERÎ

kalar nefislerin dermansız derdi ve yolunun dikeni olan cehl-i mürekkeb kabilinden şeylerdir. Zira ilimlerde ölçü tümel mefhumların ve ilmi kavramların husulü değildir. Aksine öl­çü, nefsin basiretinden hicapları ortadan kaldırmak ve mari-fetullahm çırağı ve Hakka yakınlaşmayı sağlayan doğru bir -yoldur. Bunun dışındaki şeyler mülk alemindeki ve tabiat hi­caplarını kaldırmadan önce ilim de olsa ve ehli alim, arif fa-kihlerden de sayılsa kalp gözünden hicaplar kaldırıldıktan melekut perdesi kenara çekildikten, mülk ve tabiatın ağır uykusundan uyandıktan sonra bu hicapların diğer tüm hi­caplardan daha kalın olduğu ve bu resmi ilimlerin baştan başa melekutî kaim perde olduğu, perdeler arasında fersah-larca yol olduğu ve bundan gaflet edildiği anlaşılır.

"İnsanlar uykudadır, ancak öldüklerinde uyanırlar." Bu­radan işlerimizin ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Rezalet ve rüsvaylık da buradan kaynaklanmaktadır. Elli yıl ilim tahsi­linden sonra az veya çok bizzat kendimiz de yanlışlık içinde­yiz. Bazen tahsilimizin Allah için olduğunu zannediyoruz, ama şeytanın hilelerinden ve nefsimizden gaflet içerisinde­yiz; zira nefis sevgisi bizlerin ayıplarım örten kalın bir per­dedir. Bu sebeple Ehl-i Beyt (as) bizzat nefsi bize tanıtmak için imtiyaz cihetiyle etkilerini ve işaretlerini zikretmiştir. Böylece kendimizi tanıyarak nefsimizin nasıl olduğuna baka­lım ve boş yere kendi kendimize hüsnü zannımız olmasın. Biz bundan sonra hadiste zikredilen alametlere kısaca işaret edeceğiz.

İlim taliplerini ilk ve tümel bir taksime göre iki grup ol­duğu açıklanmıştır. Birisi ilahi bir maksat diğeri ise nefsanî maksat taşımaktadır. Denilebilir ki bu taifenin nihai maksa­dı cehalettir. Zira onlar için hasıl olan suri ilimler hakikat

45


KIRK HADİS ŞERHİ

hasebiyle cehli mürekkeb ve melekutî hicaptan ibarettir. İmam Sadık'm zikrettiği ve bizim de şerhiyle meşgul olduğu­muz her iki taife de bu maksatta ortaktırlar. Çünkü hakkı gizleyip cedelleşmek ve üstünlük elde ederek kandırmak maksadıyla ilim öğrendiklerinden cehalet ve delalet ehlidir­ler. O halde imanın birinci taife için zikrettiği cehalet halk arasında mütedavil olan cehalet değildir. Aksine amaç halkı cehalete sokmak ve işleri körleştirmektir. Veya kendini cahil göstererek hakkı kabul etmemektir. Nitekim her iki grup da hakkı gizleyen ve cidal ehli olan kimselerdir. Onlar halk ara­sında yaygın olan hakikatleri ve hak işleri inkar etmekte ve kendi sözlerinin yücelmesi için hakkı bilmezlikten gelmekte­dirler. Böylece batıl görüşlerine sıcak bir pazar bulmaktadır­lar.

Hakikatte ilim tahsil edenler iki kısma ayrılmakla birlik­te imam bunları üç kısma ayırmaktadır.Bu taksim ilk ve külli bir taksim olup nefiy ve isbat arasında dair olan bir kı-sımlandırmadır. Bir görüşe göre de üç kısımdan daha fazla­dır. İmam bu kısımlandırmayla en büyük cehalet ve dalalet grubunu zikretmiştir. Başka rivayetlerde ise bunları iki grup olarak zikretmiştir. İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Hadisi dünya menfaati için isteyen kimsenin ahirette hiç bir nasibi yoktur. Ama ahiret hayrını isteyen bir kimse için Al­lah ona hem dünya ve hem de ahiret hayrını verir."

Fasıl

Biz hakkı gizlemek ve cidalin bozukluk ve fesatlarını bir hadis-i şerifin zımmında beyan ettik. Şu anda da münasip ol­duğu hasebiyle bu hadislerden bazısını zikrediyor ve cidal ile

46


İLİM TALİBLERİ

hakkı gizlemenin fesatlarından bazısına işaret ediyoruz. Hz. Sadık (sa) şöyle buyuruyor: "Hz. Ali (as) şöyle buyurmuştur: Cidal ve sözlerde husumetten sakının Zira bunlar kalbi has­talandırmakta ve nifak bunlar üzerinde yeşermektedir." Ha­keza Hz. Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Husumet ve düş­manlıktan sakının, zira husumet kalbi meşgul edip nifak eker ve kalpte kin icat eder." Yine Hz.Sadık (as) şöyle buyur­muştur. "Cebrail Rasulullah (sa) 'in yanına gelerek şöyle bu­yurdu: "Cidal ve inatlaşmak yoluyla konuşmaktan sakının. Hakkı gizlemek ve husumet, kalbi hasta etmekte, insanı dost­larına karşı kötümser yapmakta ve kalbe nifak etmektedir." Zahiri amellerin batın ve kalpte birtakım etkilerinin olduğu daha önce de zikredilmişti. Kötü amellerin kalpteki etkisi daha çabuk ve şiddetlidir. İnsan tabiat aleminin çocuğu­dur. Dolayısıyla şehvet, gazab ve şeytanlık kuvveleri ona da­ha yakın ve işlerinde tasarruf sahibidir.

Hadislerde de şöyle yer almıştır: "Şeytan insanoğlunda kanın dolaştığı gibi cereyan eder." Bu yüzden kalp tabiatla uygun olan fesatlara yöneliktir. Dışarıdan yapılan en küçük bir yardım sayesinde (bu yardım ister dış organlarından ol­sun isterse de dost, farketmez) kalpte şiddetli bir etki mey­dana getirir. Bu sebeple hadis-i şeriflerde kötü insanlarla dost olmak yasaklanmıştır. Hz. Ali (as) bir hadiste şöyle bu­yurmuştur: "Müslüman bir kişinin fasık bir kişiyle dost ol­ması müslümana yakışmaz." Zira fasık ona amellerini güzel gösterir ve onu da kendisi gibi yapmaya çalışır. Ona dünya ve ahiret işlerinde yardımcı olmaz.Müslüman için fasıklarla oturup kalkmak ayıp ve zararlıdır. İmam Sadık(as) ise şöyle buyurmuştur: "Müslüman kimseye facir, ahmak ve yalancı­larla dost olması yakışmaz." Günah ehli kimselerle oturup

47


KIRK HADİS ŞERHİ

kalkmak veya günah meclislerinde oturmak veya Allah'ın düşmanlarıyla dolaşmak İslam'da yasaklanmış şeylerdendir. Bunun sebebi ise onların amel hal ve haletlerinin insandaki etkisidir. Bundan da önemlisi kalbin etkilenmesidir. İnsanın kalbi kötü amellere bir müddet devam ettiğinde şiddetli bir etkilenme içine girer ki kalbin bu pisliklerden temizlenmesi uzun yıllan alır.

O halde anlaşıldı ki eğer insan hakkı gizlemek ve husu­mette meşgul olursa kalbinde bulanıklık ve korkunç bir zul­met vücuda gelir. Zahiri ve lisanî husumeti batmî ve kalbi husumete dönüşür.Bu, nifak ve ikiyüzlülüğün en büyük ne­denidir. O halde nifağm büyük fesatlarını hakkı gizlemek ve cidalin fesatlarından anlamak gerekir.Nifak ve ikiyüzlülü­ğün fesatlarını ise önceki hadislerin birinde açıklamıştık.Ye­niden tekrarlamayı gerekli görmüyoruz. İmam Sadık (as) hakkı gizleyen ve cehalet ehli kimseler için birtakım alamet­ler zikrettiler ki bunlardan birisi halka eziyet etmeleridir. Halka eziyet etmek büyük fesatlardan birisidir ki tek başına insanı helak edebilecek bir etkinliğe sahiptir. Hadisi şerifte şöyle yer almıştır: "Benim dostlarımdan birine eziyet eden bana savaş açmıştır." Bu hadis-i şerifte hakkın dost ve mü­minlerine eziyet hak ile savaş konumunda görülmüş ve ona düşmanlık sayılmıştır. Bu husustaki hadisler sayılamayacak kadar çoktur.

Eziyet ve cidal sıfatları hakkı gözlemek ve cidal için ilim öğrenenlerin alametleri karar kılınmıştır. Burada cidal eden­ler için cidal sıfatı zikredilmiştir. Birinci cidalden maksadın kalbi sıfat ile kalbin habis melekesi ve ikinci cidalden mak-satın ise onun zahiri alamet ve eseri olduğu söylenebilir. On­ların alametlerinden biri de sabır ehli olmadığı halde ilimle

48


İLİM TALİBLERİ

sabrı tavsif ve tarif etmesidir. Bu da ikiyüzlülüğün riya ve şirkin bizzat kendisidir. Nitekim takvalı olmadığı halde hu­şu izharında bulunmak da şirktir. Riya nifak ve ikiyüzlülü­ğün misdakı konumundadır.

Bu sıfat ve fesatlar oldukça büyük olup her birisi insanı helak edici konumdadır. Her türlü zorluk ve riyazete katla­narak insan bu rezil hasletten ve kalbi yok eden sıfatlardan kendini kurtarmalı ve imanını ortadan kaldıran bu hasletten uzak durmalıdır.Kendimizi bu zulmet ve bulanıklıktan bir an önce kurtarmalı ve kalbimizi hulusi niyet ve batını doğru­lukla süslemeliyiz.

Bu babda bir nükte vardır. İnsan eğer biraz düşünürse oldukça sarsılır ve adeta beli bükülür. Bu nükte şudur: Hz. Sadık (as) alametlerin altında şöyle buyuruyor: "Allah Teala onun burnunu yere sürter ve belini büker." Bu ibaret ya ha­berdir veya dua. Her iki surette de gerçekleşecektir. Zira eğer haber ise Sadık'm haberi doğrudur. Eğer dua ise Ma­sum ve Allah'ın velisinin duası müstecaptır. Bu da zillet,hor-luk ve rüsvaylıktan kinayedir. İnsanı her iki alemde de zelil, rüsvay, hor ve hakir kılmaktadır.Yanlarmda yüzsuyu ve hürmeti korunsun diye ikiyüzlülük ve fazilet izharında bu­lunduğu kimselerin nezdinde bile yüzsüyü dökülmüş ve de­ğeri azalmış, dolayısıyla zelil hale gelmiş olacaktır. Kendile­rine üstün olduğunu göstermek istediği kimselerin karşısın­da bile zelil düşecektir. O alemde mukarreb melekler, mürsel nebiler masum veliler ve salih kullar gözünde hor, hakir, rüsvay, zelil ve değersiz olacaktır.

O halde eyvahlar olsun bizim gibi hakkı gizlemek, cidal, nefsanî heva ve heves ve husumetler ehli olanlara. Bizler gerçekten de bu habis nefsin elinde esir durumundayız. Bu

49


KIRK HADİS ŞERHİ

pis nefis bizlerden el çekmemekte bizi her iki alemde de he­lak etmek istemektedir. Aksine bizler de asla kendimizi ıslah etmek istemiyoruz. Herşeyden gaflet içerisinde olup tabiat uykusuna dalmaktayız. Allah'ım sen kullarını İslah eden ve kalplerin malikisin.

Bütün mevcudatın vücudu senin kudret elindedir ve bü­tün kullarının kalbi senin tüm iradenin nüfuzu altındadır. Kendimizin maliği değiliz.Ne yararımız ne zararımız ne ölü­mümüz ve ne hayatımız kendi elimizde değildir. Karanlık kalplerimizi ve bulanık gönüllerimizi kendi nurunla aydın­lat. Fesatlarımızı fazlın ve inayetinle ıslah et. Bizim gibi za­yıf ve çaresiz insanlara yardım et.

Fasıl

Hadis-i şerifin ilk fıkrasında yer aldığı üzere hakkı gizle­yen kimselerin batmî ve nefsanî bir melekesi ve mertebesi vardır. Bir de bundan vücuda gelen zahiri mertebesi var. Bu zahiri mertebe o batınî mertebenin nişane ve alametidir. Ni­tekim üstünlük taslamak hilekarlık ve diğer kötü sıfatların da bir batını mertebesi de vardır ki o bu emrin melekesidir. Bir de zahiri bir mertebesi de vardır ki o melekenin neticesi­dir. Nitekim bütün amel ve fiillerde kalbin de bir payı vardır. Bazen meleke mertebesine ulaşmakta ve bazen de hal merte­besine bulunmakta ve zahirî ameller de onların neticesi sa­yılmaktadır. O halde makam düşkünlüğü, üstünlük talebin­de bulunmak, halkı kandırmak ve hilekarlık gibi hasletleri meleke haline gelen kimselerin alamet ve zahiri nişaneleri de onlarla uyum içindedir. Bunların bazılarını da İmam Sa­dık (as) zikretmiştir. Bunlardan birisi hilekarlık ve halkı

50


İLİM TALIBLERİ

kandırmaktır. Bunlar halk içinde kendilerini doğruluk ve sa­lah ehli olarak göstermekte, ama batınları böyle değildir. Ko­yun kılığmdaki kurt ve insan suretindeki şeytan olan bu in­sanlar, Allah'ın en kötü kullarıdır. Bunların halka verdiği zarar düşmanınkinden daha fazladır. Bir alameti de zengin­ler karşısında dalkavukluk etmesi ve tevazu göstermesidir. Tevazu ve dalkavukluk örtüsüne girerek zayıf halkları aldat­mak istemekte ve onların muhabbetinin tatlı helvasını ve dünyevî ihtiramlarını kazanmak istemektedirler. Karşılığın­da dinlerini satmış ve imanlarını kaybetmişlerdir. Bunun karşılığında ise onların dünyasından istifade etmektedir. Bunlar o kimselerdir ki hadiste yer aldığı üzere cennet ehli onları görünce onlara şöyle diyecektir: "Sizlere ne oldu ki biz sizin öğretileriniz vasıtasıyla cennete geldik ama sizler ce­hennemlik oldunuz." Onlar şöyle diyecekler, "biz dedikleri­mizle amel etmedik."

Onların alemetlerinden birisi de kendilerinden bir bek­lenti içinde olduğu emsallerine tekebbürde bulunup üstün­lük taslamalarıdır. Onları amelen veya kavlen tahkir eder­ler. Zira kendileri için birtakım ortaklar ortaya çıktığı tak­dirde kendi iftihar ve değerlerinin azalacağını sanarlar.

Bilmek gerekir ki en zor şeylerden birisi insanın ilim, zühd ve takva elbisesinde dindarlık iddiasında bulunması ve bu yolda kalbini korumasıdır. Zira eğer bu yolda olan birisi vazifeleriyle amel eder ve bu aşamaya ihlas ile girerse kendi­sini islah ettikten sonra diğerlerini ıslaha yönelir ve Rasulul-lah'm Ehl-i Beyt'inden olan yetimleri korur. Böyle kimseler mukarreb ve kıdemli insanlardan sayılır. Nitekim Hz. Sadık (as) Hz. Bakır'in dört dostu hakkında böyle bir tabirde bu­lunmuştur. Mezkur hadiste şöyle buyurmaktadır: Zürare,

51


KIRK HADİS ŞERHİ

Muhammed b.Mülem, Ebu Basir ve Bureyd Allah Teala'nm şu ayette buyurduğu kimselerdendir: "Yarışıp öne geçenler de öne geçmiş öncülerdir, işte onlar mukarreb olanlardır."

Bu hususta birçok hadis vardır. İlim ehlinin faziletleri ol­dukça fazladır. Rasulullah (sav)'tan menkul olan şu hadis onlar için yeterlidir. "İslamı ihya etmek için ilim öğrenirken kendilerine ölüm çatanlar ile enbiya arasında cennette sade­ce bir derece fark vardır."

Bundan sonra da inşaallah onların faziletlerinden bahse­dilecektir. Eğer Allah korusun ihlas yolundan uzaklaşır ve batıl yoluna girerse, Allah'ın kötü kullarından ve alimlerin­den birisi haline gelir. Bunlar için hadislerde çok sert ve il­ginç tabirler yer almıştır. İlim ehli ve talihlerinin, gözönünde bulundurmaları gereken ilk nükte şudur: Tahsilleri esnasın­da kendi nefislerini tezkiye etmeye çalışmalıdırlar. Bunu bü­tün işlerinden önce yapmalıdırlar. Bütün akli farzlar ve şer'î farizelerden daha farz ve önemli bir husustur. Ey ilim kemal ve marifet talibleri, uykudan uyanın ve bilin ki Allah'ın sizin üzerinizdeki hücceti tamamdır. Allah sizlere hüccetini ta­mamlamıştır. Allah sizlerden daha fazla hesap soracaktır. Sizin ilim ve amel ölçünüz diğerlerinden farklıdır. Sizin sıra­tınız daha ince ve dakiktir. Sizin hesabınız daha derindir. Eyvahlar olsun şu ilim taliplerine ki, ilimler kalplerinde bu­lanıklık ve zulmet icad etmiştir. Birkaç nakıs mefhum ve ha­sılı olmayan istilahları ezberlediğimizde hak yolundan geri kalmaktayız. Şeytan ve nefis bizlere hakim olmaktadır. Biz­leri, insanlık ve hidayet yolundan alıkoymaktadır. En büyük hicaplarımız bunlardır ve Allah'a sığınmaktan başka çare­miz yoktur.

İlahi! biz kusur ve günahlarımızı itiraf ediyoruz. Biz se-

52


İLÎM TALIBLERİ

nin nzan yolundan bir adım olsun ilerlemedik, ne bir ibadet ve ne bir itaati ihlas üzere yerine getirmedik. Sen geniş lüt­fün ve rahmetinle bizlere davran. Dünyada ayıp ve günahla­rımızı örttüğün gibi ahirette de ayıp ve günahlarımızı ört.

Burada şu nükteyi de zikretmemiz gerekir ki, İmam (as) birinci fıkranın hemen altında şöyle buyurmuştu: "Bu yüz­den Allah Teala onu kör kılar ve ondan alimlerin nişaneleri­ni alır." Bu bir haber de olsa, bir dua da olsa gerçekleşecek hakikattir. İnsan basiretinin körleşmesinden ve bütün şeka­vet, zulmet ve sefaletlerin kaynağı olan batını ve kalp körlü­ğünden sakınmalıdır. Alimlerden ilim belirtilerinin kaldırıl­ması mahrumiyetin yanısıra kıyamette de birtakım rüsvay ve rezilliklere sebeb olacaktır.

Fasıl

Fıkıh ve. akıl ehli kimseler için, yani dinde derinleşmek ve hakikatleri derketmek için ilim tahsil edenlerin birtakım alametleri vardır.

Bunlardan birisi ilim vasıtasıyla onların kalbine hüzün, dert ve gamın girmesidir. Ama bu hüzün dini veya dünyevî geçici işler için değildir, aksine dönüşten, kusurlarından, ubudiyyet görevlerini yerine getirmemekten kaynaklanan bir korkudur. Bu hüzün kalbi nuri andırmakta ve nefsin ısla­hı ile ubudiyyet görevlerini yerine getirmenin başlangıcıdır. İlim nuru sahibinin kalbinden rahatlığı siler ve onu hak ve keramet diyarına aşina kılar. Böylece Alah Teala ile müna-caat etmekden lezzet alır. Geceleri ibadet için uyanık geçirir ve kulluk görevini yerine getirir. Nitekim hadiste de şöyle yer almıştır: "Başlarında tahtü'l-hanek gece karanlığında

53

\


KIRK HADİS ŞERHİ

amel ederler. Allah 'tan korkarlar." Birinci cümle ibadetin lü­zumundan kinayedir.

Bu rabbani alametlerden biri de kamilen ve ubudiyyet görevlerini yerine getirdiği halde yine de korku içinde olma­sıdır. İlim nuru sayesinde ne kadar görevini yerine getirse de nakıs olduğunu anlar ve nimetlerin şükrünü eda edemeyece­ğini ve hakkıyla ibadetten uzak olduğunu derkeder. Dolayı­sıyla da kalbi haşyet ve korku içerisinde olur. Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah'tan alimler korkar." İlim nuru, haşyet ve hüzün getirir. İlim sa­hibi nefsini ıslah etmeye çalıştığı halde küfre düşmekten korkar ve Allah'tan ıslahını ister. Allah'tan gayrisiyle meş­gul olmaktan korkar. Zamanın ehlinden kaçar. İnsanların kendisine Allah yolunda engel olmasından ve ahiretin seferi­ni engellemelerinden korkar. Kendisine dünyayı sevdirecek­lerini bilir. Allah Teala böyle bir kula yardımcı olur, vücudu­nun erkanını sağlamlaştırır ve ahirette de kendisine inayet eder. Keşke biz de onlarla birlikte olsaydık da büyük kurtu­luşa erseydik. Evvelde de sonrada da hamd Allah'adır. Al­lah'ım Muhammed'e ve tahir ehline rahmet gönder...

54


Yirmidördüncü Hadis İLMİN KISIMLARI

Musa b. Cafer (as) şöyle buyurdu: Rasulullah (sav) cami­ye girince cemaatin, birinin etrafında dönüp durduğunu gör­dü. O adamın kim olduğunu sorunca, kendisine onun "alla-me" olduğu söylendi. Rasulullah o zaman da allamenin ne ol­duğunu sordu. Rasulullah (sav)'a onun "arapların nesebini, olaylarını, cahiliye yönlerini ve arapça şiirlerini en iyi bilen

55


KIRK HADİS ŞERHİ

bir kimse" olduğunu söylediler. Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Bu, insan bilmediği takdirde kendisine hiç bir zararı olmayan ve bildiği takdirde ise kendisine hiç bir menfaati olmayan bir ilimdir." Daha sonra Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki ilim üç kısımdır. Ayet-i muhkeme fariza-i adile ve sünnet-i kaime. Bunun dışında kalan ilimler birer fazlalıktır." (Usul-i Kafi, c. 1., sh. 32).

ŞERH

Önceden de söylendiği gibi icmali ve tümel bir şekilde in­san üç neşet ve makam-alem sahibidir. Birincisi ahiret neşe­ti, gayb alemi, ruhaniyet ve akıl makamıdır. İkincisi berzah, iki makam arasındaki orta alem ve hayal makamıdır. Üçün­cüsü ise dünya neşeti mülk makamı ve şehadet alemidir. Bunlardan her birisinde özel bir kemal ve terbiye ile neşet ve makamıyla uyumlu olan amelleri vardır. Nebiler de bu amel­lerin düsturlarını yüklenmişlerdir. O halde tüm faydalı ilim­ler bu üç ilme yani aklî kemaller ile ruhi vazifelere rücu eden ilim, kalbi ameller ile vazifelerine rücu eden ilim ve kalbi ameller ile nefsin zahiri neşetine rücu eden ilme ayrılır.

Ruhaniyet ve mücerred akıl aleminin takviye ve terbiye­sini üstlenen ilim, Hakk'm mukaddes zatını celal ve cemal sıfatlarını mücerred gayb alemlerini ceberrut-i a'la ve meîe-kut-i a'îa'daki meleklerden meiekut-i esfel ve arzi (mülkî) meleklere kadar tüm Hakk'ın ordusunu, enbiya ve evliyanın makamlarını, nazil olmuş kitaplarını vahyin nüzul niteliğini, melekler ve ruhun nüzulünü, ahiret alemini, mevcudatın gayb alemine dönüş keyfiyetini, berzah ve kıyametin hakika­tini ve tafsilatını, bilcümle vücudun mebdesini, mertebeleri-

56


İLMİN KISIMLARI

ni ve zuhurun keyfiyetini bilmekten ibarettir. Enbiya ve evli­yadan sonra da bu ilme filozoflar ile hikmet irfan ve marifet erbabı kimseler sahib çıkmışlardır.

Kalp terbiyesi ve perhizi ile kalbî amellere bağlı ilimler ise ahlakî kurtarıcılar ve helak edicileri bilmektir. Yani sa­bır, şükür, haya, tevazu, rıza, cesaret, cömertlik, zühd, vera, takva vb. ahlakî faziletleri bu sıfatları elde etmenin keyfiye­tini şart ve koşullarını bilmektir.

Hakeza hased kibir, riya, düşmanlık, hilekarlık makam sevgisi, dünya sevgisi, nefis sevgisi vb. şeyleri, bunun usulle­rini ve korunmanın yollarını bilmektir. Nebilerden ve vasile­rinden sonra bu ilme sahip çıkanlar ise ahlak alimleri riya­zet ve mearif ehli kimselerdir.

Zahiri terbiye ve İslah etmekle ilgili ilimler ise fıkıh ve usul-i fıkıh ile muaşeret adabı ve ev ile ülkeyi idare siyaseti­dir. Bu ilmin sahipleri de nebi ve vasilerinden sonra zahir-aîimleri, fakihler ve muhaddislerdir.

Bilmek gerekir ki insanlığın mezkur bu üç mertebesinin birbiriyle o kadar irtibatı vardır ki eserleri birbirine sirayet etmemektedir. Bu hem kemal ve hem de noksanlık yönünde sözkonusudur. Örneğin birisi ibadî ve zahirî ibadetlerini ye­rine getirirse neticede kalbinde ve ruhunda bir takım etkiler oluşur; böylece ahlakı iyileşir ve akidesi kemale erer. Hakeza eğer insan hulkunu tehzib eder ve batınını güzelleştirirse di­ğer iki neşette de etkili olur.Nitekim imanın kemali ve akaid hükümleri de diğer iki makamı etkiler. Bu ise makamlar arasındaki güçlü irtibattan kaynaklanmaktadır, "irtibat" kelimesi bile ifade yetersizliğindendir. "Mazharları olan bir hakikattir" demek gerekir. Hakeza üç makamın kemalleri de   diğer kemallere bağlıdır. Hiç kimse sanmasın ki zahiri

57


KIRK HADİS ŞERHİ

amel ve kalbi ibadetler olmaksızın kamil bir iman veya mü­hezzeb bir hulka sahip olunabilir. Hulku mühezzeb olmaz ve nakıs bulunursa amelleri tam ve imanı da kamil olamaz. Ha­keza kalbi imanda olmaksızın zahiri amelleri tam ve ahlaki güzellikleri kamil olamaz. Kalıbı amelleri nakıs olur ve nebi­lerin emirlerine mutabık bulunmazsa kalpte birtakım bula­nıklık ve hicaplar ortaya çıkar ki iman ve yakinin nuruna engel olur. Hakeza ahlaki reziletler kalpte olunca da iman nurunun kalbe girişine engel olur.

O halde ahiret yolcularının ve insanlığın doğru yolunun taliplerinin her üç mertebede de tam bir dikkat içinde olması ve onları ıslah etmesi gerekir. İlmî ve amelî kemallerden hiç­birisinden sarf-ı nazar etmemeli ve hulkun tehzibi, inançla­rın tahkimi veya şeriatın zahirini korumanın yeterli olduğu­nu sanmamalıdır. Örneğin bu üç inançtan her birine üç ilim sahibinden bazıları sahiptir. Örneğin şeyh-i işrak Hikmetu'l-İşrak'm önsözünde "ilim ve amelde kamil" hakkında birta­kım sınıflandırmalar yapmaktadır. "İlimde ve amelde kamil" sözünden de anlaşıldığı gibi ilmi kemal, amelde noksanlığa rağmen (hakeza bunun tersi de) gerçekleşebilir. İlmi kemal ehlini saadet ehli ve tecerrüd ile gayb alemi sayesinde kurtu­luşa eren kimseler olarak bilmiş, neticede ruhanî ve illiyyin ehli kimselerin yolunda olduğunu kabul etmiştir. Ahlak ve tehzib alimlerinden bazısı tüm kemallerin menşeinin hul­kun, kalbin ve kalbi amellerin ta'dili olduğunu, diğer aklî ha­kikatler ve zahir hükümlerin bir önem arzetmediğini beyan etmişlerdir. Aksine sülük yolunun dikeni konumundadır. Zahir alimlerden bazısı aklî, batını ve ilahî ilimleri küfür ad­detmiş ve alimlere karşı düşmanlık etmişlerdir.

Bu batıl inançların sahibi olan üç taife ruh makamları ve

58


İLMÎN KISIMLARI

insanlık neşetinden mahrumdur. Dolayısıyla enbiya ve evli­yanın ilimlerinde hakkıyla tedebbürde bulunmamışlardır. Bu yüzden bunlar arasında bir takım çekişmeler olmuş, bir­birlerini kınamışlardır. Batıl olduklarını iddia etmişlerdir. Halbuki mertebeleri sınırlandırmak batıldır. Bir manaya gö­re birbirini tekzib etmek hususunda her üçü de doğru de­mektedir. Yoksa amel ve ilimleri mutlak bir şekilde batıl de­ğildir. Onların bu insanî mertebeleri bu hadde sınırlandır­maları ve ilim ve kemalleri sahip oldukları dalda mahdud kılmaları gerçeğe aykırı bir hadisedir.

Rasulullah (sav) bu hadiste ilmi üçe ayırmıştır. Şüphesiz ki bu üç ilim de bu üç mertebe ile ilgilidir. İlahî kitaplar nebevi sünnetler ve masumlardan (A) menkul hadislerde yer alan ilimler de buna tanıklık etmektedir ki ilimleri bu üç kıs­ma ayrılmaktadır.

Birincisi Allah, melekler, kitaplar, rasuller ve ahiret ilmi­dir ki semavi kitaplar ve özellikle de rububi Kur'anî kerim bu ilimle doludur.Hatta denilebilir ki Allah'ın kitabında yer alan en ilmin çoğu bu ilimdir. Bu ilim muhakkiklerin beyan ettiği kamil bir beyan ve sahih bir burhanla mebde ve meada (yaratılış ve ahirete) davettir. İlahi kitapta diğer iki merte­benin bu kadar değeri yoktur. İmamların da bu hususta sa­yılamayacak kadar hadisleri vardır. Kafi, Tevhid-i Saduk vb. muteber kitaplara başvurulacak olursa konu daha da iyi an­laşılır.

Hakeza batının tehzibi, hulkun İslahı ve ta'dili hususun­da da kitab-ı ilahi ve Ehl-i Beyt'ten menkul hadislerde de ol­dukça fazla bilgiler mevcuttur. Ama biz zavallılar nezdinde bu ilahi kitap ve bablar kapalı kaldığından itina ve itibar görmemektedir. Bizim onların ilim ve hadislerinden teberri

59


KIRK HADİS ŞERHİ

ettiğimiz gibi tahir imamlar da bizlerden teberri edecek Al­lah Teala da bizlere, aleyhimize hüccet ve delil ikame ederek muaheze edecektir. Kötü akibetten Allah'a sığınırım.

Bizim tüm kitaplarımızda fıkıh ve zahirî menasiklerle il­gili hadisler de oldukça fazladır.

O halde belli oldu ki şeriat ilimleri beşerin ihtiyaçları ve insanlığın üç makamı hasebiyle üç kısımdan ibarettir. Bu ilimlerin alimlerinden hiç birisi birbirine itiraz etmez. İnsan bir ilme sahip değilse o ilmi tekzib etmesi ve o ilmin ashabı­na dil uzatması gerekmez. Akî-ı selim nezdinde tasavvursuz tasdik yanlış ve ahlaki çirkinlikten sayıldığı gibi tasavvursuz tekzib de çirkin bir şeydir. Hatta daha çok çirkin ve kötüdür. Örneğin filozofların dediği vahdet-i vücudu bilmiyor, bunu fi­lozoflardan öğrenmiyor ve gerekli şeylerini elde edemiyorsak niçin ehlini tekfir edelim ki? Aksi takdirde Allah'ın huzurun­da utanmaktan başka bir cevabımız olabilir mi? "Ben öyle bi­liyordum" özrü asla kabul edilmez. Her ilmin birtakım mu-kaddematı ön bilgileri vardır ki bunları bilmediğimiz takdir­de neticeyi derketmek de mümkün değildir. Özellikle vahdet-i vücud meselesi ömür boyu zahmet çekilse dahi yine de aslı ve hakikati derkedilemiyor, Filozof ve ariflerin yıllarca tar­tıştığı ve incelediği bir meseleyi sen bir kitap okumakla veya Mesnevi'nin bir şiirini öğrenmekle nakıs aklın sayesinde an­layabileceğini mi sanıyorsun? Hayır hiç birşey öğrenemezsin.

"Haddini bilen ve ileri gitmeyen kimseye Allah rahmet et­sin. "

Hakeza fakihi "kabukçu" ve "zahirci" diye suçlayan arif ve filozof kılıklı insanlar da hakikatte nebilerin beşeri nefis­leri kemale erdirmek için Allah'tan getirdikleri şer'î ilimlere dil uzatmış sayılır. Onları tekzib etmiş sayılır. Bunu hangi

60


İLMİN KISIMLAEI

dini ölçüler üzere yapıyor? Alim ve fakihlere hangi aklî veya şer'i deliller sayesinde saldırabiliyorsun? Allah nezdinde bunların hesabını nasıl vereceksin? Bu usanç veren merhale­den de geçelim.

Fasıl

Peygamber (sav)'in zikrettiği üç ilmin mezkur üç dal ol­duğu malum olduktan sonra şimdi de bu üç unvanından hangisinin bu ilimlerden birisine uyduğuna bakalım. Gerçi bu mesele o kadar önemli bir mesele değildir. Bu bablarda en önemli şey ilimlerin aslını öğrenmek ve daha sonra onları tahsil etmektir.  

Ama hadis-i şerifin beyanı için burada kısa bir işaret et­mek zorundayız. Bu hadisi şerheden bazı büyük alimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Ki konu uzayacağından geçmek zorundayız.

Kasır aklıma gelen birtakım konuları zikredilmeyen şa-hidleriyle birlikte sizlere zikretmeye çalışacağız; daha sonra büyük şeyhimiz Şahabadi'nin beyan ettiği önemli büyük nükteyi beyan etmeye çalışacağız.

Bil ki ayet-i muhkeme; aklî ilimler, hak inançlar ve ilahi öğretilerden ibarettir. Fariza-i adile ise ahlak ilmi ve kalb tasfiyesinden ibarettir. Sünnet-i kaime ise zahirî ilimler ve kalıbî edebler ilminden ibarettir. Bu tertibin delili ise şudur ki nişane manasına gelen ayet kelimesi aklî ve itikadî ilim­lerle mütenasiptir. Zira o ilimler zat, esma, sıfat ve diğer öğ­retilerin nişaneleridir. Diğer ilimler ise hiç bir yerde ayet ve­ya nişane olarak tabir edilmemişir. Örneğin kur'an-ı Ke-rim'de birçok hususta Allah'ın varlığı, esma, sıfat ve zatî mu-

61


KIRK HADİS ŞERHİ

kaddesin vücudu veya kıyametin keyfiyetleri gayb alemi ve berzah hususunda ikame edilen burhanlardan sonra "bu akıl sahipleri ve düşünenler için bir ayettir" buyrulmaktadır. Bu tabir bu ilimler öğretiler hususunda oldukça yaygın olan bir tabirdir. Ama furu-i şeriyeden bir fer' veya usulî ahlakiyye-den bir asıldan sonra "bu bir ayettir" denilirse bu bir nevi saflık olur. Bu konu oldukça malum bir konudur. O halde malum oldu ki ayet, alamet, ve nişane mearif ve ilimlere öz­gü bir daldır. Nitekim muhkeme diye tavsif edilmesi de bu ilimlerle uyumludur, zira bu ilimler akli mizan ve muhkem burhanın altındadır. Ama diğer ilimler burhan çeşidi itiba­riyle muhkem ve sağlam değildir.

Ama fariza-i adilenin ahlak ilmine ait olduğuna gelince: Burada da fariza kelimesi adile kelimesi ile tavsif edilmiştir. Zira güzel ahlak ahlak ilminde tesbit edildiği gibi ifrad ve tefridden sakınmak ve itikad yoluna koyulmaktır. İfrat ve tefrit kınanmış, itidal yolu olan adalet ise örülmüştür. Örne­ğin güzel ahlak ve fazıl melekenin erkanlarının biri olan ce­saret ifrat olan tahayyür ile tefrit olan cübn'den sakınmak­tır. Tahavvür insanın korkması gerektiği yerde korkmaması cübn ise insanın korkmaması gerektiği yerde korkmasıdır. Hakeza erkandan biri olan hikmet de sefeh ve beleh diye bi­linen ahlakî rezaletler arasındaki itidal yoludur; sefeh insa­nın fikrini yersiz yerde kullanmasıdır. Beleh ise insanın aklı­nı kullanması gerektiği yerde fikrî kuvvesini tatil etmesidir. Hakeza iffet rüknü de, şereh ve humud rezaletinin arasında­ki orta yol, cömertlik ise israf ve cimrilik rezaletinin arasın­daki orta yoludur. Dolayısıyla fariza,i adile olması da onun ahlak ilmine uygun olduğunun delilidir. Hakeza fariza kabul edilmesi de bunun delilidir. Zira fariza 3. kısımla ilgili olan

62


İLMİN KISIMLARI

sünnetin karşısmdadır ve de aklın herhangi bir yolla idrak edebildiği şeyden ibarettir. Nitekim ahlak ilmi de böyledir. Ama sünnet salt taabbut ve kulluktan ibarettir ve akıl onun derkinden acizdir. Bu yüzden diyoruz ki sünnet-i kaime taabbudî ilimler ve şer'î edeblerden ibarettir. Ki sünnet diye tabir edilmiştir ve akıllar tür itibariyle bunları idak etmek­ten acizdir. Bunların derk ve isbat yolu ise sünnettir. Yani onlar sünnet yoluyla derk edilebilir ve isbat edilebilir. Nite­kim sünnetin "kaime" diye tavsif edilmesi de şer'i vaciblerle mütenasibtir. Zira ki ikame; diğer "namaz, zekat, veb şer'î farzlarda da kullanılmaktadır ve bu kelime diğer iki ilimde kullanılmamaktadır ve bu tatbik edilebilecek en mütenasip bir yoldur. Yine de doğrusunu ancak Allah bilir.

Fasıl

Şimdi de daha önceden vaadettiğimiz bir nükteyi beyan etmeye çalışacağız. O da şu ki hadis-i şerifte akaid ilmi ve öğretiler ayet diye tabir edilmiştir ve ayet; alamet ve nişane demektir.

Bu tabirin nüktesi de şudur ki aklî ilimler ve itikadî ger­çekler sadece onları derketmek, süslü püslü tabirleri öğren­mek veya dünyevî bir makam elde etmek için öğrenilirse "ayat-i muhkemat" diye tabir edilemez. Aksine böylesi bir tahsil kalın bir hicab ve boş bir hayalden ibarettir. İnsan ilim tahsilinde maksadı Allah'a vasıl olmak ve esma ve sıfat olarak tahakkuk etmek ve Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak olmazsa bu derklerin her birisi kendisi için cehennem ma­kamlarından birisi haline gelir, kalbî kararır basiret gözü kör olur ve şu ayet-i kerimenin  misdakı haline gelir, "iler

63


KIRK HADİS ŞERHİ

kim zikrimden yüzçevirirse onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak hasrederiz."

Bu alemde insan kendini kör bulunca da "Hakk'a itiraz eder ve der ki: "Ben o alemde kör değildim, niçin beni bu alemde kör hasrettin." O zaman da kendisine şöyle cevap ve­rilir: "Sen o alemde de kör idin. Zira ki bizim ayetlerimizi müşahede etmedin, onları unuttun." Ahiret aleminde insa­nın gözlerinin görmesinin mizanı basiret ve kalp gözünün görmesidir. Beden ve kuvvelerinin tamamıyla kalp ve batını­na tabi olmasıdır. Bu alemde varolan herşey o alemde de ol­duğu gibi zuhur eder. Dolayısıyla bütün mefhum alimleri, ıs-tılahat bilginleri ve kitap hafızlarıyla yazarlarının Allah'ı bi­len melekleri ve ahiret gününü bilen alimler olduğunu san­mayınız. Eğer onların ilimleri ayet ve nişane ise niçin onla­rın kalbinde nuranî tesirler icat etmemektedir. Bu aslında büyük bir yanlışlıktır. Zira onların kalb zulmetini, ahlakî fe­satlarını, ameli bozukluklarını artırmaktan başka birşey yapmamıştır. Kur'an-ı Kerim'de alimleri tanımak için birta­kım ölçüler beyan edilmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: "Allah'tan sadece alim olan kulları kor­kar" yani haşyet sadece alimlere özgü bir şeydir. Allah'tan korkmayan bir kimse, alimler zümresi dışındadır. Acaba kal­bimizde haşyet ve korkudan her hangi bir nasibimiz var mı­dır? Eğer varsa zahirde niçin tesir ve etkisi görülmemekte­dir.

Hz. Ali bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Ey ilim talibi, şüphesiz ki ilmin birçok fazileti vardır. İlmin başı, tevazu; gözü hasedden uzak olmak, kulağı derketmek, dili doğruluk, hıfzı araştırmak, kalbi iyi niyet, aklı eşya ve işleri bilmek, eli rahmet, ayağı alimleri ziyaret etmek, himmeti selamet, hik-

64


İLMİN KISIMLARI

meti takva, yeri necat, öncüsü afiyet, merkebi vefa, silahı yu­muşak dilli olmak, kılıcı rıza, yayı insanlarla iyi geçinmek, ordusu alimlerle oturup kalkmak, malı edeb, zahiresi gü­nah işlememek, azığı iyilik, suyu uzlaşmak, kılavuzu ilahi hidayet, dostu iyileri sevmektir." (Kafi, C 1., s. 48).

Hz. Ali'nin bu zikrettikleri şeyler alimlerin alametleri ve ilmin belirtileridir. O halde bunlardan mahrum olan birisi bilmelidir ki ilimden bir nasibi yoktur. Üstelik cehalet ve da­lalet ehlindendir. Ahirette de bu mefhumlar onun için zul-mani hicaplar olacaktır. Kıyamette en büyük hasret duyan­lardan olacaktır. O halde ilimde ölçü alamet, nişane ve ayet olmasıdır. Hiçbir enaniyet ve bencillik olmamalıdır.

Ayrıca "muhkeme" diye tavsif edilmesi de şundan ötürü­dür ki gerçek ilim kalpte icad ettiği nuraniyet sebebiyle itmi­nan oluşturur ve sekleri yok eder. İnsan ömrü boyunca ilahi öğretiler için sayısız delil ikame ettiği ve cedelde muhatabını yendiği halde bu ilmin kalbinde hiç bir etki icad etmemiş ol­ması da olasıdır. Aksine şek ve şüphesini daha da artırır. O halde kavramları toplamak ve ıstılahatları çoğaltmanın hiç bir faydası yoktur. Aksine kalbi Allah'tan gayrisine mütevec­cih kılar ve insanı Allah yolundan gafil kılar.

Ey aziz! çare şudur ki insan ilminin ilahi olmasını isterse önce mücahede ve riyazetlerle kendini tezkiye etmeli ve ni­yetini halis kılmalıdır. "Kırk gün Allah için ihlaslı olanın kalbinden diline hikmet çeşmeleri cari olur." Kırk günlük İh­lasın etki ve faydalan bunlardır. O halde kırk veya daha faz­la yıldır bu kavramlar ve ilimler sahasında çalışan kendini Allah'ın ordusundan ve ilimlerin allamesi görenler bilmelidir ki, tahsil ve zahmetleri ihlas üzere değildir. Aksine şeytan ve nefis için tahsil etmiş ve zahmet çekmişlerdir. Bu ilimden

65


KIRK HADÎS ŞERHİ

herhangi bir keyfiyet ve halin hasıl olmadığını gördüysen bir müddet tecrübe için de olsa niyetini ihlaslı kılmak ve kalbini temizlemek hususunda çalışmalısın. Eğer bunun bir etkisini görürseniz devam ettirirsin. Gerçi tecrübe lafı edilince, ihlas kapısı kapanır. Ama yine de bu nurdan istifade eder ve doğ­ru yola yönelirsin.

Velhasıl ey aziz! sen tüm berzah, kabir, kıyamet ve kıye-metin derecelerinde ilahi hak marifetler, hakiki ilimler, gü­zel ahlak ve salih amellere muhtaçsın. Hangi derecede olur­san ol itilasını artırmaya çalış, nefsin vehimleri ile şeytanın vesveselerini kalbinden atmaya çalış. Böylece bir netice elde eder ve hakikate erişirsin. Senin için hidayet yolu açılır ve Allah Teala elinden tutar. Allah biliyor ya eğer bu boş ve ba­tıl ilim, fasid evham, kalbi zulmetler ve kınanmış ahlak ile öbür alame göçecek olursak büyük musibetlere duçar olaca­ğız. Bu ilim ve ahlak bizim için zulmet ve ateşlere dönüşe­cektir.

Fasıl

Molla Sadra (K) Usul-i Kafî şerhinde İmam Gazalî'den uzun bir bölüm nakletmektedir. İmam Gazali bu bölümde ilimleri dünyevi ve uhrevî ilimler diye ikiye ayırmıştır. Fı­kıh ilmini dünyevi ilimden saymış, ahiret ilmini ise mükaşe-fe ve muamele ilmi diye ikiye ayırmıştır. Muamele ilminin ise kalplerin hallerini bilmek olduğunu söylemiştir. Mukaşe-fe ilmi ise kalpler tezkiye olduktan sonra kalpte oluşan bir nurdur. Bu nurla hakikatler keşfolur, zat, esma, sıfat efal ve hikmetleri ile diğer mearif hususunda hakiki bir marifet elde edilir. Molla Sadra'da bu taksimi beğendiği için bizim şerhiy-

66


İLMİN KISIMLARI

le meşgul olduğumuz hadisin şerhinde şöyle demiştir: "Ra-sulullah'ın yaptığı bu taksim muamelat ilimleriyle ilgilidir. Zira halkın çoğunun istifade ettiği ilim de budur. Ama mü­kaşefe ilmi insanlardan çok azı için hasıl olmaktadır."

Yazar diyor ki Şeyh Gazali'nin sözüne bir itirazım var. Sıhhati farzedilse o zaman da Molla Sadra'nın (R) sözüne başkabir itirazım vardır.

Gazali muamelat ilminin kalbin sabır, şükür, korku, ümid veb. kurtarıcı halleri ile düşmanlık, hased, aldatıcılık vb. helak edici hallerini bilmek olduğunu söylüyor. O halde Rasulullah'm zikrettiği üç ilim muamelat ilminden sayıla­maz. Sadece "fariza-i adile" bu ilimden sayılabilir.

ikinci itirazım şu ki Gazali; fıkıh ilmini dünyevî ilimler­den fakihleri ise dünyevi alimlerden saymıştır. Halbuki fıkıh uhrevi ilimlerin en değerlisidir. Bu nefis sevgisi ve insanın ehli olduğunu sandığı şeyleri sevmesinden kaynaklanmakta­dır. Yani mütedavil manada bir ahlak ilmi bu açıdan diğer ilimlerden hatta akli ilimlerden bile ayırt edilmiştir. Ayrıca Gazali mükaşefeyi de ilimlerden saymıştır. Halbuki bu doğru değildir. Zira ilim, nazar fikir ve burhan alanına girer. Fikir ile ilgilidir. Mükaşefe ve müşahede bazan hakiki ilimlerin neticesidir ve bazen de kalbi amellerin neticesi. Bilcümle müşahede, mükaşefe ile esma ve sıfatların hakikatine ermek ilim değildir. Mükaşefe ve ilim birbirinden apayrı şeylerdir.

Fasıl

Bil ki tıb, anatomi, astronomi vb. birçok ilimler de bir açı­dan Rasulullah'm zikrettiği üç kısım ilimden birinden sayıl­maktadır. Elbette onlara da ayet ve nişane gözüyle bakma-

67


KIRK HADİS ŞERHİ

mız gerekir. Hatta ibret gözüyle bakacak olursak tarih ilmi bile böyledir. O halde bunlar "ayet-i muhkeme"den sayılırlar ki bu vasıtayla insan Allah veya ahiret hakkında ilim elde eder veya ilmi takviye olur. Bazan da bunları tahsil etmek fariza-i adile ve bazan da "sünnet-i kaime" ilminden sayılır. Ama insan kendisi için öğrenir ve başkalarına öğretirse insa­nı ahiret ilminden mahrum kıldığı için kınanmıştır. Aksi takdirde hiç bir zarar ve yararı yoktur. Nitekim Rasulullah da böyle buyurmuştur. O halde ilimler üçe ayrılır. Birincisi insana diğer alemin halleri hasebiyle faydalı olan ilimdir. Ki yaratılışın hedefi de buna erişmektedir. Bu; Rasulullah (s)'in ilim saydığı ve üçe ayırdığı ilimdir. İkincisi insana zarar ve­ren ve onu gerekli vazifesini eda etmekten alıkoyan ilimdir. Bu kınanmış bir ilimdir ki insan bu ilimlerden kaçınılmalı­dır. Örneğin sihir, simya ve hokkabazlık gibi. Üçüncü kısım ilim ise insana bir fayda veya zararı olmayan ilimdir. Mesela insanın boş vakitlerinde bazı ilimlerle meşgul olması gibi. Hesap, hendese (geometri) heyet vb. İlimler bu türden ilim­lerdir. İnsan bu ilimleri de mezkur üç ilimden birine tatbik edebilirse çok iyidir. Aksi takdir en azından insanın bunlarla meşgul olmaması daha iyidir. Zira kısa ömrünü az vaktini ve birçok engelleri gören akıllı insan, tüm ilim ve faziletleri elde edemeyeceğini bilir ve dolayısıyla hangi ilmin kendine daha faydalı olduğunu düşünür. Elbette ki bu bağlamda insanın ebedi hayatına faydalı olan ilimler en iyi ilimlerdir. Bu ilim­ler ise enbiya ve evliyanın emir ve teşvik ettikleri ilimlerdir. Bunlar ise Rasulullah'm zikrettiği üç ilimdir. Hamd Allah'a mahsustur.

68


Yirmibeşinci Hadis ŞEK VE VESVESE

"Abdullah b. Senan şöyle diyor. Hz. Sadık (A)'a abdest ve namazında vesveseye düşmüş birini zikrederek "O akıl sahi­bi birisidir" dedim. İmam (A) şöyle buyurdu: "Nasıl bir aklı var ki? Halbuki o şeytana tabi oluyor." Ben, "Nasıl şeytana uyuyor?" diye sorunca da imam şöyle buyurdu: "O şahsa ge­len şeyin (vesvesenin) hangi şeyden geldiğini sor. Şüphesiz ki şeytanın amelinden olduğunu söyleyecektir." (Usul-i Kafi, C. 1., s. 12. Kitabu'1-akıl ve'1-Cehl 10. hadis.)

ŞERH

Bil ki vesvese, tezelzül, şek, şirk vb. şeyler şeytanın însa-

69


KIRK.HADİS ŞERHİ

noğlunun kalbine attığı ilkalardandır. Nitekim itminan, ya-kin, sebat, hulus vb. şeyler de rahmani feyizler ve meleki il­kalardandır.

Bunun açıklaması ise şudur: İnsanın kalbi mülk ve mele-kut ile dünya ve ahiret arasında kalan latif bir şeydir. Bir yönü dünya ve mülktür ve bu cihetle bu alemi tamir etmeye koyulur. Diğer yönü de ahiret, gayb ve melekut alemidir. Bu cihetle de ahiret ve melekut alemini tamir eder. Kalp ikiyüz­lü bir ayna konumundadır ki bir yüzü gayb alemidir ve ona gaybı suretler yansımaktadır ve diğer bir yüzü de şehadet alemidir. Dünyevi ile mülki suretler ona yansımaktadır. Dünyevi suretler zahiri duyu organları ile hayal ve vehim gi­bi birtakım batını duyu organları vasıtasıyla yansımaktadır. Uhrevi suretler ise aklın batınından ve kalbin içinden ona yansımaktadır. Kalbin dünyevi yönü güçlenir ve insan sade­ce dünyayı tamire yönelirse bu batini teveccüh sebebiyle pis nefislerin, şeytanların ve cin aleminin,tabiat ve karanlık mülk alemi olan melekut-u sufla'ya yönelir. Bu tenasüp vası­tasıyla kalbinde birtakım şeytani ilkalar vücuda gelir. Bu il-kalar batıl hayaller ile habis evhamların menşei haline gelir . Nefis bilcümle dünyaya meylettiği için bu batıl hayallere iş­tiyak duyar, azim ve iradesi de buna tabi olur ve böylece bü­tün kalbi ve kalıbî (organik zahiri) amelleri şeytani ameller sınıfından olur.

Böylece bütün kalbini vesvese, şek, terdid, evham ve batıl hayaller kaplar. Bedeni ameieri de kalbin batmî suretleri şeklinde teceli eder. Zira ameller iradetlerin misal ve yansı­ması, onlar da vehmin misal ve yansımasıdır.

Onlar kalbin yönelişinin yansımasıdır. O halde kalp; şey­tani aleme yönelirse kalpte şeytani cehli mürekkep sınıfın-

70


ŞEK VE VESVESE

dan bir takım ilkalar vücuda gelir. Neticede zatın batınında vesvese, şek, şirk ve batıl şüpheler doğar, daha sonra bütün beden mülküne sirayet eder.

Zikredildiği kıyas üzere kalbin yönü eğer ahireti tamire, hak marifetleri bilmeye ve gayb alemine teveccühe yönelirse onda bir tür melaike ve tayyib nefisler alemi olan melekutî a'laya teveccüh vücuda gelir. Dolayısıyla bu kalbe ifaze edi­len ilimler rahmani ve meleki ilimler, inançlar da hak inanç­lar olur. Bu kalbe yapılan ilkalar, ilahi ve rahmani ilkalar olur. Bu kalb şek ve şirkten arınmış ve tertemiz hale gelir. Nefiste itminan ve istikamet haleti vücuda gelir. İştiyakları ilimleri üzere, iradetleri iştiyakları üzere ve onun da kalbi ve kalıbı, zahiri ve batınî amelleri ise akıl ve hikmet mizanı üzere gerçekleşir.

Bu şeytani ilkalar ve rahmani ilkalarm birtakım mertebe ve makamları vardır ki şu anda detaylı bir şekilde anlatmak uygun olmadığından bu kadarıyla yetiniyoruz.

Bu dediklerimize delalet eden bir takım hadisler vardır ki biz bunlardan biri olarak Mecme-ul Beyan'da Ayyaşi'den nakledilen bir rivayeti naklediyoruz. Hz. Sadık (a) şöyle bu­yurmuştur: "Rasulullah (s) şöyle buyuruyor: "Her müminin göğsünde kalbi için iki kulağı vardır. Bir kulağına melek üf-ler bir kulağına ise şeytan vesvese eder. Allah mümini melek ile teyid eder. Allah Teala'nın şu sözü de buna delalet etmek­tedir. "Ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir..." (Mücadele, 22)

Mecme'ul-Bahreyn kitabında yer alan bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Şeytan burnunu insanın kalbinin üzerine koyar; şeytanın domuzun burnuna benzer bir burnu vardır oradan insana dünyaya ve Allah'ın helal kılmadığı şeylere

71


KIRK HADÎS ŞERHİ

"yönel" diye vesvese eder. Bu esnada insan Allah'ı zikrederse şeytan kaçar." (Mecme'ul-Bahreyn C. 2., s. 707.)

Fasıl

Şu anda şerhi ile meşgul olduğumuz hadis ve zikrettiği­miz benzeri hadislerde yer aldığı üzere vesvese şeytanın amellerindendir. Şu anda da insanların genelinin zihnine daha yakın ve münasip olan bir yolla bu konuyu aydınlatma­ya çalışalım. Gerçi önceki beyan, ehli nezdinde aklî mizanla­ra ve bürhanî kanunlara uygun, marifet ehlinin zevkine mu­tabık ve kalb ashabının müşahedelerine uygun bir beyandır. Ama bunun beyanı birtakım usul ve kaideler üzere bina edil­miştir ki burada onları zikretmek uygun olmadığından sarf-ı nazar ediyoruz.

Daha önce de dediğimiz gibi vesvese şeytanın ilkaların-dan olup bunda hiçbir dini ve imani davetçinin etkisi yoktur. Ama vesveseye kapılan insan kendi hayaliyle bunun aksini düşünebilir. Bunun delili ise vesveseye düşen insanın şeriat hükümleri ile Ehl-i Beyt'in hadislerine muhalefet etmesidir. Örneğin Ehl-i Beyt'ten mütevatir olarak nakledilen rivayet­lerde yeraldığı üzere Peygamber (S) her uzvuna bir defa su dökecek şekilde abdest alırdı. Yüz ve ellerin birer avuç su ile yıkanması fıkhın zaruriyatmdandır; ama iki defa yıkanması hususunda ihtilaf vardır. Hatta "Vesail" kitabının yazarı bu­nun caiz olmadığına veya en azından caiz olmadığı hususun­da düşünülmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bazısından da bunun aksi rivayet edilmiştir. Gerçi iki defa yıkamanın ceva­zı da açık birşeydir. Büyük bir şöhreti ve hem de bunu istih-babına delalet eden birçok rivayetler vardır. Ama bir defa yı-

72


ŞEK VE VESVESE

kamak daha da faziletli olabilir. Lakin her uzvu tümüyle kaplayacak birşekilde üç kere yıkamak bid'at ve abdesti batıl eden birşeydir. Rivayetlerde de yeraldığı üzere üçüncü defa yıkamak bidattir ve her bidat ateşte yer alacaktır. (Vesail-Şia C. 1.. s. 1307- usul-i Kafi, C. 1., s. 73)

Vesveseye düşen cahil insan her uzvunu on defa yıka­makta ve yine de gönlü rahat etmemektedir. Şimdi bu hangi mizana uymaktadır? Acaba hangi hadis ve fakihin fetvasına uygundur? Yirmi yıldan fazla bu batıl abdestle namaz kılmış ve halkın içinde hep taharet ve mukaddesatın kemalinden söz etmiştir. Şeytan onunla oynamakta ve nefsi emmare onu kandırmaktadır. Vesveseye kapılan insan başkalarını hatay­la suçlamakta, kendisini ise doğru yolda sanmaktadır. Acaba açık nas ve ulemanın icmasına muhalif olan bir şey şeytan­dan mıdır, yoksa nefin temizliğinden mi? Eğer bunu takva­nın kemalinden ve dinde ihtiyattan kaynaklandığı söylene­cek olursa o halde ne olmuş ki bu yersiz vesveseye kapılan cahil insanlar, ihtiyatın gerekli olduğu veya üstün olduğu yerlerde ihtiyat etmiyorlar?

Şimdiye kadar mal hususunda vesveseye kapılan bir kişi gördünüz mü? Vesveseye kapılıp da birden fazla zekat veya hums veren insan gördünüz mü? Bir defa hac yerine bir de­fadan çok Hacc'a giden insan gördünüz mü? Şüpheli yiyecek­lerden sakınan insan gördünüz mü? Ne olmuş da herşeyin helal olduğu asaletine inanmakta ama herşeyin tahir olduğu asaletine inanmamaktadır.Halbuki herşeyin helal o'duğu ba­bında bile şüphelerden sakınmak daha üstündür. Birçok ha­disler de buna delalet etmektedir. Taharet babında bunun tam tersi sözkonusudur.Nitekim imamlardan birisi def-i ha­cete giderken birtakım sıçramalardan vesveseye kapılmasın

73


KIRK HADİS ŞERHİ

diye mübarek bacaklarına su serperdi. Ama bu zavallı ves-vas masum imama uyduğunu, dini ahkamlarını masum imamdan aldığını söylediği halde malları tasarruf anında as­la sakınmamaktadır, yiyecekleri herşey tahir olduğu hük­münce yemektedir. Yedikten sonra el ve ağzını temizlemek­tedir. Yerken herşeyin tahir olduğu asaletine sarılmakta, ye­dikten sonra ise herşeyin necis olduğunu söylemektedir. Ve kendi zannmca alim birisi ise "ben gerçek taharetle namaz kılmak istiyorum" diye cevap verir. Halbuki namazın ger-çektaharetle üstünlüğü şimdiye kadar malum olmamıştır. Fakihler bundan asla bahsetmemişlerdir. Eğer gerçek bir ta­haret ehli isen niçin gerçek bir hilliyet ehli değilsin. Gerçek­ten de gerçek bir taharet elde etmek istiyorsan elini on defa yıkamanın ne gereği var? Halbuki cari suya birkez elini sok­makla insanın eli tahir olur. Kür olan suya (Miktarı 377,.419 kg. olan su müt). elin idrar veya bazı necasetler dışında necis olmuş ise iki mertebe ve meşhur olduğu üzere idrarla necis olmuş bile olsa bir mertebe sokmak yeterlidir. İki kez sokmak ise icmaen yeterlidir. O halde ikiden fazla yı­kamak şeytanın ve nefsin hilesindendir. Bunun hiç bir üs­tünlüğü yoktur. Ama vesveseye düşen insanlar bununla övünmektedirler. Bundan da kötü ve korkuncu bazılarının namazın niyyetinde veya tekbiretu'l-ihramda düştüğü vesve­sedir. Zira bu hususta birden fazla günaha düşmektedirler. Buna rağmen kendilerinin iyilerden olduğunu zannetmekde-dirler. Bu amel sebebiyle kendilerinin üstünlüğüne inan­maktadırlar.

Niyet, iradî amellerin onsuz yerine getirilmediği ve iradi amellerin gereği olan bir şeydir. İnsan ibadi ve gayri ibadi hiçbir ameli niyetsiz yerine getiremez. Ama buna rağmen

74


ŞEK VE VESVESE

şeytanlıklarının ve şeytanın onlar üzerindeki tasallutunun farklılığı oranda bazısı bir saat bazısı ise saatlerce bu vücu­du zaruri olan emrin husulü vesvesesine mübtela olmakta­dırlar. Sonunda da zaten hasıl olmamaktadır. Bu amel şey­tanın amellerinden ve ilkalarından biridir. Bu zavallıyı diz­ginlemiş bu zaruri işi ona gizli tutmuş ve onu birçok haram­lara mübtela etmiştir. Örneğin namazını yarıda kesmekte, terkettirmekte ve vaktini geçirtmektedir. Şimdi bunu şeyta­nı ilkasından mı saymak gerekir? Yoksa takva ve taharetten mi?

Vesvasın durumlarından biri de nassın ve fetvanın hük­mü ile adalete mahkum olan insanlara iktida etmemesidir. Zahiren salih ve muttaki olan insanlara namazda iktida et­memesidir. Halbuki böyle insanların batınını sadece Allah bilir. Bunun teftişi de lazım değildir. Hatta caiz bile değildir. Ama buna rağmen vesveseye düşen insanı şeytan kandır­makta caminin bir köşesinde cemaatten uzak ferdi bir şekil­de namaz kıldırmaktadır. Kendisine sorulacak olursa da şöy­le demektedir. "Ben bu hususta şüphe ediyorum. İçim rahat değil." Ama buna rağmen imamet makamı kendisine verile­cek olursa bundan asla geri kalmaz. Halbuki imamet daha zor ve şüpheli bir husustur. Ama nefsinin nevasına uygun ol­duğu için o hususta şüphe etmez.

Birçok insanın mübtela olduğu vesveselerden biri de kıra­atte vesvesedir. Tekrar veya harfleri eda ederken yapılan aşırılık sebebiyle bazen tecvid kaidelerinin dışına çıkmakta­dırlar. Hatta bazen kelimenin sureti bile tümüyle değişmek­tedir. Örneğin "Dallin" kelimesini öyle eda ediyorlar ki "Dal" harfini kaf harfine benzetiyorlar. Rahman ve Rahim'in "ha" harfini ise bambaşka bir şekle benzeterek eda ediyorlar. Ba-

75


KIRK HADİS ŞERHİ

zen de kelimenin harflerinin arasını öyle ayırmaktadırlar ki kelimenin madde ve heyeti tümüyle değişmekte, bambaşka bir şekle bürünmektedir. Bilahare mu minin ve muttaki in­sanların miracı ve dinin direği olan namazdan tümüyle gaf­let etmekte ve kelimelerin tecvidine yönelmektedir. Aynı za­manda bu aşırılık sebebiyle tecvidi de bozmakta ve hatta za­hir hasebiyle şeriatte bile caiz olmayan bir halete düşmekte­dir. Acaba buna rağmen bu durum şeytanın vesveselerinden midir? Yoksa Rahmanın teyitlerinden mi?

Rivayetlerdeki kalp huzuru hakkında nakledilen birçok rivayete rağmen bu zavallı ilmi ve ameli makamda kalp hu­zurundan sadece niyetlerde, "veleddallin" kelimesindeki uzatmada, göz ağız ve benzeri organlarını kelimeleri eda ederken ilginç bir şekle sokma hususunda düştüğü vesvese dışında hiçbir nasip almamıştır. Acaba insanı yıllarca na­mazdan gaflet etmesi kalp huzurundan yoksun olması büyük bir musibet değil midir? Bunu İslah etmeyi dahi düşünme­mesi, bunun ibadi bir mesele olduğunu bilmemesi ve kalb alimlerinden öğrenmemesi ve dolayısıyla amel etmemesi bü­yük bir musibet değil midir? Vesveseye düşmüş insan Kur'an'ın nassma göre şeytanın vesveselerinden ve rivayet­lerde yer aldığı üzere şeytanın amellerinden olan ve alimle­rin fetvasınca da batıl olan birşeyi yapmaktadır ve de bunu mukaddesat ve taharetle ilgili birşey sanmaktadır.

Bazen de insanda vesvese kendisi gibi cahillerin vesvese­yi fazilet saymasından ortaya çıkmakta ve artış kaydetmek­tedir.

Örneğin bu adamın takvasını övmekte ve falan şahıs sırf mukaddes ve mütedeyyin olduğu için vesveseye düşmüştür diyorlar. Halbuki vesvesenin dinle hiç bir ilişkisi yoktur. Ak-

76


ŞEK VE VESVESE

sine dine muhalif birşey olup cehaletten kaynaklanmaktadır. Ona işin hakikatini söylemedikleri için o da bundan sakın­mamış ve onu kınamadıkları için bu işe yönelmiştir. Aksine onu medh ve sena etmektedirler. Dolayısıyla o da bu işi ta­kip etmekte ve son mertebesine ulaştırmaktadır. Böylece de şeytanın bir oyuncağı ve askeri haline gelmektedir. Mukar-reb insanların dergahından uzaklaşmaktadır.

O halde ey aziz, vesvesenin aklen ve naklen şeytandan ol­duğu ve İblisin amelinden olduğu dolayısıyla amellerimizi ve kalbimizi batıl ettiği malum oldu.Bu vesvese amelde de son bulmaz ve itikat ve diyanete sirayet eder.

Bir de din suretinde bizi Allah'ın dininden uzaklaştırır. Mebde ve mead hakkında şekke düşürür ve ebedi şekavete ulaştırır. Sizleri fısk ve. fücur yoluyla kandıramaz ve dalalete sürükleyemez. Dolayısıyla ibadet ve menasik yoluyla ortaya çıkmakta ve Allah'a yakınlık vesilesi olması gereken amelle­ri tümüyle' batıl etmekte ve Allah'tan uzaklaştırıp şeytana yakın kılmaktadır. Şimdi de inançlarınla oynamasından korkulmaktadır. Mümkün olan her vesileyle bundan kurtul­maya bakmalı, tedavi yollarını araştırmalısın.

Fasıl

İnsanı ebedi helakete ulaştırmasından korkulan bu kalbi hastalığın tedavisi diğer kalbi hastalıklar gibi faydalı bir ilim ve amel sayesinde oldukça kolaydır; ama insan ilk önce kendisini hasta olarak kabul etmelidir. Daha sonra da teda­viye yönelmelidir. Şeytan bu zavallı için öyle şeyler yapmak­tadır ki kendisini hasta olarak kabul etmemektedir. Hatta diğerlerini sapık ve dinde takvasız olarak saymaktadır.

77


KIRK HADİS ŞERHÎ

İlim yolu, mezkur olan hususlarda tefekkür etmektir. İn­san amel ve fiillerini düşünmeli ve tefekkür etmelidir. Amelîn ve Allah'ın rızasını kazanmak için yapmış olduğu fil­lerin nereden ve kimden aldığına ve nasıl olması gerektiğine dikkat etmelidir. Sıradan insanlar fakih ve müctehidlerden öğrenmekte müctehid ve fakihler ise kitap ve sünnetten icti-had yoluyla istinbat etmektedirler. O halde biz, fakihlerin ki­tabına müracaat ettiğimizde vesvasm amelinin tekzib edildi­ğini ve onun bazı amellerinin batıl olduğunun söylendiğini görüyoruz. Hadis-i şeriflere ve kitab-ı ilahiye müracaat etti­ğimizde de bunun şeytanın amellerinden biri olduğunun ve sahibinden aklını aldığının kaydedebildiğini görüyoruz. O halde akıllı insan eğer aklı şeytana mağlub olmamışsa ve bi­raz düşünme kabiliyeti varsa, bu fasit amelden el çekmeli ve amellerini tashih etmelidir ki Allah Teala kendisinden razı olsun.

Kendisinden vesvese şaibesi olan herkes sıradan insanla­ra müracaat etmeli ve amellerini alim ve fakihlere arzetmeli, onlardan sormalıdır ki vesvese hastalığına ibtila olup olma­dığını anlasın. Zira birçok defasında vesveseye düşen insan kendi halinden gaflet etmekte, kendisini mutedil, başkaları­nı ise sapık görmektedir. Biraz düşünecek olursa bu inancın bile şeytanın ilkalanndan olduğunu anlar. Zira ilim ve ame­line inandığı büyük alimler bile hatta helal ve haramı öğren­diği büyük müctehidlerin ameli bile bunun aksinedir. Bütün büyük alim ve müctehidlerin dinde korkusuz olduğu, vesvese eden insanın ise mütedeyyin olduğu asla söylenemez. Şimdi ilmen bunu anladığı takdirde amelini ıslaha yönelmelidir. Amel merhalesine girmelidir. Bu hususta en önemli adım şeytanın vesveselerine ve kendisine ilka ettiği hayallere iti-

78


ŞEK VE VESVESE

na etmemesidir. Mesela eğer abdestte vesveseye düşmüş ise şeytanın ilkalarına rağmen bir kez su dökmelidir. Şeytan ona bu amelinin doğru olmadığını söyleyecektir. Ama o ce­vap olarak şöyle demelidir: Eğer benim bu amelim doğru de­ğilse o halde Rasulullah ve tahir imamların ve bütün fakih-lerin abdesti de doğru değildir. Zira Rasulullah, hidayet imamları ve büyük alimler takriben 300 yıl abdest aldılar ve mütevatir hadislere göre de bu şekilde abdest almışlardır. O halde onların abdesti de batıldır. Eğer onların abdesti batılsa bırak benim abdestim de batıl olsun. Eğer müctehid isen şey­tana şöyle de: "Ben içtihadım üzere böyle amel ediyorum. Eğer benim abdestim batıl ise Allah beni muaheze etmez. Benim aleyhime bir hücceti olamaz. Eğer şeytan müctehidin re'yi hakkında onu ihtilafa düşürecek olursa ve müctehidin böyle düşünmediğini ilka edecek olursa o zaman elinde olan kitabını aç ve ona göster. Birkaç kez onun sözüne itina ede­cek olmazsan ve onun görüşünün aksine amel edecek olur­san şeytan senden meyus olacak ve uzaklaşacaktır. Böylece kesin birşekilde tedavi edilmen umut edilir. Nitekim şu ha-dis-i şerifte buna işaret etmektedir: "Zurare ve Ebu Basir şöyle diyorlar: İmam Bakır (veya İmam Sadık (a))'a şöye de­dik: "Birisi namazında oldukça şek etmektedir. Hatta ne ka­dar namaz kıldığını ve ne kadar kılması gerektiğini dahi bil­memektedir." İmam "İade etsin" diye buyurdu. Dedik ki: Bu iş onun için oldukça sık sık tekerrür etmektedir. İade ettiği halde yine de şüphe etmektedir. İmam "şekkini terketsin" di­ye buyurdu. Daha sonra imam şöyle buyurdu: "Namazınızı bozarak o habis şeytanı kendi nefsinize alıştırmayın."

Şüphesiz ki habis şeytan kendisine adet ettirilen şeye adet eder. Ve siz namazınızı sık sık bozmayınız. Böyle yapacak

79


KIRK HADİS ŞERHİ

olursanız artık size şek gelmez." Zurare şöyle dedi: imam da­ha sonra şöyle buyurdu: "Şeytan kendisine itaat edilmesini istemektedir. Kendisine isyan edilecek olursa sizden hiçbiri­nize geri gelmez." (Furu-i Kafi, C. 2., s. 358, 2. hadis. Kita-bu's-Salat)

Hakeza Şeyh Kuleyni İmam Bakır (a)'dan şöyle naklet­mektedir: "Namazında fazla şek ettiğin zaman şekkine itina etme, namazına devam et ve onu tamamla. Böylece şeytan se­ni terkedecektir. Şüphesiz ki şek şeytandandır." (Furu-i Kafi, C. 3., s. 359, 8. hadis.)

Elbette şeytana bir müddet muhalefet eder ve.vesveseye itina etmezsen şeytan senden el çeker, nefsinde sebat ve it­minan oluşur. Ama bu muhalefet esnasında Allah'a da yal­varıp yakarmalı o mel'un şeytanın ve nefs-i emmarenin şer­rinden Allah'a sığmmalısın. Allah'a iltica etmelisin. Elbette Allah elinden tutacaktır. Nitekim Kafi'de yer alan bir riva­yette "Şeytandan Allah'a sığınmak gerektiği" emredilmiştir. Hz. Sadık (a) şöyle buyurdu: "Adamın birisi Rasulullah'ın huzuruna gelerek "Ya Rasulallah namazdaki vesvesem hu­susunda sana şikayette bulunmaya geldim. Ne kadar namaz kıldığımı dahi bilemiyorum" dedi. Rasulullah (sav) şöyle bu­yurdu: "Namaza başladığın zaman sağ elinin işaret parma­ğını sol bacağının üzerine koy ve şöyle de: "Bismillah ve bil-lah tevekkeltü alellah. Euzu billahi's-Semii'l-alimi mine'ş-şeytani'r-racim". Şüphesiz ki böylece şeytanı kendinden uzaklaştırır ve ondan kurtulursun." (Furu-i Kafi, C. 3., s. 358. Kitabu's-Salat 4. hadis.)

80


Yirmialtıncı Hadis İLMİN FAZİLETİ

"Hz. Sadık (a) şöyle buyurdu: Rasulullah (sav) şöyle bu­yurdu: "Her kim ilim öğreneceği bir yolda yürürse Allah onu cennete giden bir yola koyar ve melekler ondan razı olarak kanatlarını ilim talibi için gerer. Yer ve göklerde olanlar hat-

81


KIRK HADİS ŞERHİ

ta denizde olanlar bile onun için yarlığanma diler. Alimin abide üstünlüğü bedir gecesindeki ayın diğer yıldızlara üs­tünlüğü gibidir. Şüphesiz ki alimler peygamberlerin varisle­ridir. Peygamberler dinar ve dirhem miras bırakmazlar. (Onlar) miras olarak ilim bırakırlar. O halde ilimden nasibi­ni alan büyük bir nasib almıştır." (Usul-i Kafi, C. 1., s. 34. 1. hadis. Ki tabu Fazli'1-İlm ve Bab-u Sevabi'1-alim ve Müteallim.)

ŞERH

Bil ki bu hadisin elfazlarını şerhetmeye gerek yoktur. Ama RasuluUah (s)'in alimler için beyan buyurduğu bazı hasletleri birkaç fasılda beyan etmeye çalışacağım. Tevekkül sadece Allah'adır.

Fasıl

İlim Yolunda Olan Kimseyi Allah Teala'nın Cennet Yoluna Erdirdiği Beyanında

İlk etapta bilmek gerekir ki mutlak ilim iki kısma ayrıl­maktadır. Birincisi dünyevi ilimdir ki nihai hedefleri dünye­vi hedeflere ulaşmaktır. İkincisi de uhrevi ilimlerdir ki bun­ların da nihai hedefi melekuti makamlara nail olmak ve uh­revi derecelere erişmektir. Önceden de açıklandığı üzere bu iki çeşit ilmin üstünlüğü niyet ve maksadlarm üstünlüğün-dendir. Gerçi bu ilimler de haddi zatında iki kısma ayrılır. Hadiste ilim ehli için beyan edilen vasıflardan anlaşıldığı üzere ilimden maksat ahiret ilmidir.

82


İLMİN FAZİLETİ

Daha önceden de beyan edildiği üzere uhrevi ilimler üç çeşittir. Ya Allah hakkındaki ilim ve meariftir, ya nefis teh-zibi ve ilallaha suluk ilmidir ya da ubudiyet sünnetleri ve adabı ilmidir. Dolayısıyla diyoruz ki ahiret neşetinin imarı bu üç şeye bağlıdır. O halde cennet de tümel olarak üç çeşit­tir. Birincisi zat cennetidir ki Allah'ı bilmenin ve ilahî meari-fin gayetidir. İkincisi ise sıfatlar cennetidir ki bu da nefsin riyazet ve tenzihinin neticesidir. Üçüncüsü ise ameller cen­netidir ki ubudiyete kıyam etmek ve bunun neticelerinin su­retidir. Bu cennetler bayındır ve mamur değildir. Ameller cennetinin zemini de nefsin evvel emirdeki safhası gibi düm­düz ve tertemizdir. Bunların imarı nefsin imar ve bayındır olmasına bağlıdır. Nitekim nefsin gayb makamı; ilahi mari­fetler ve zati-gaybî cezbelerle bayındır kılınmazsa insan için asla lika ve zat cenneti hasıl olamaz. Eğer batın tehzib edil­mez, derun tahliye kılınmaz, azim ve irade güçlenmez ve kalb ilim ve sıfatların tecelligahı olmazsa orta cennet olan esma ve sıfatlar cenneti de insan için hasıl olmaz, insan ubu­diyete kalkışmaz, hareket ve sekenatı şeriata uymazsa "ora­da nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı her şey var" cenneti olan ameller cenneti hasıl olmaz.

Felsefî burhan, marifet ehlinin zevki, enbiya ve evliyanın rivayetleri ile mutabık ve Kur'an'dan istifade edilen bu önbil­giler esasınca tüm bu ilimler kendilerine mütenasib olan cennete vusul yoludur. Önceden de bahsettiğimiz gibi ilim mutlak olarak amelin yoludur. Hatta mearif ilmi bile böyle­dir. Ama mearif ilmi, kalbi ve batmî cezbelerdir. O amel ve cezbelerin neticesi ve batmî sureti ise zat ve lika cennetinin, suretidir. İlim yolunun süluku cennet yolunun yolcusunun sülûkudur. Yolun yolu da yoldur.

8*


KIRK HADİS ŞERHİ

Önemli Nükte

Bu hadiste Rasulullah ilmi süluku kula, cennete süluku ise Allah'a isnad etmiştir. Zira kesret makamında kulun kes-betme yönüne ağırlık vermiş, vahdete dönüş makamında ise Hakk yönüne ağırlık vermiştir. Yoksa bu açıdan cennete sü­lük da kula isnad edilebilir.

"Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır." (Kehf, 49)

"Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür ve her kim zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür." (Zilzal, 7-8)

Bu cihetten ilmi sülük işini de Allah'ın tevfik ve teyidine ve zat-ı mukaddes'e isnad etmek caizdir. "De ki hepsi Allah indindendir."

Molla Sadra'nın bu hususta bir beyanı vardır ki, mülayim idrakin nefsi cennet ve münafir (mülayim olmayan) idrakin nefsi ise ateştir. Dolayısıyla ilimler nefsin mülayimatından, cehalet ise nefsin münafiratındandır. Aslında bu Molla Sad­ra'nın İmam Gazali'ye Esfar kitabında itiraz ederken savun­duğu görüşüne aykırı bir görüştür. Gazali cennet ve cehen­nemi nefiste hasıl olan lezzetler ve elemler olduğunu söyle­miş ve vücud-i aynisini (dış varlığını, özdeğini) inkar etmiş­tir. Gazali'den bu görüş nakledilmiştir. (Tehafetu'l-Felasife, s. 268).

Bu görüş filozofların burhanına aykırı olduğu gibi enbiya­nın sözlerine semavi kitaplara ve tüm dinlerin zaruriyatına da aykırı birşeydir. Molla Sadra Gazali'yi red etmiş, hayalini batıl saymıştır. Ama Gazaîi'nin sözlerinin bir benzerini ken-

84


İLMİN FAZİLETİ

dişi bu makamda söylemiştir. Ama yine de Gazali'nin görü­şünü temelden reddetmiştir.Bu hususta daha fazla durmak uygun değildir, geçiyoruz.

Fasıl

Meleklerin Üim Talihlerine Kanatlarını Gerdiği Be­yanında

Bil ki meleklerin de bir çok sınıfları ve türleri vardır ki gaybı bilen zat-ı mukaddes'ten başka hiç kimse bu hakk or­dusunu hakkıyla bilemez. "Rabbinin ordusunu kendinden başkası bilemez." (Müddessir/10)

Meleklerden bir kısmı muheymin ve meczubin melekler­dir ki vücud alemine asla bakmamakta ve asla Allah'ın Adem'i yarattığını dahi bilmemektedirler. Hakk'm cemal ve celalinde fani ve zatı mukaddeste yok olmuşlardır. Diyorlar ki: "Nun, kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun" (Ka­lem, 1) ayetindeki "nun" kelimesi bu meleklere işarettir. Ba­zı melekler ise mukarreb ve ceberrut-i ala'da sükûnet et­mekte olan meleklerdir. Bunların birçok türü vardır ye bu alemde her birisi kendine has bir işi tedbir etmektedir. Bazı melekler ise melekut-i ala ve cennet-i aliye alemindeki me­leklerdir ki bunların da farklı türleri vardır. Meleklerden bir kısmı da berzah ve misal alemindeki meleklerdir.Bazıları da tabiat ve mülk aleminin müvekkil melekleridir ki her birisi bir işin müvekkili ve müdebbiridir.Mülk alemindeki müdeb­bir melekler misal ve berzah alemindeki meleklerden ayrı­dır. Bu, yerinde isbat edilmiş ve de rivayetlerden istifade edilmiş birşeydir. (İlmu'l-Yakin, C. 1., s. 259-268).

Bil ki muheymin meleklerden melekut-i a'la'da yer alan

85


KIRK HADİS ŞERHİ

meleklere kadar hepsi kanat, tüy vb. organlardan münezzeh ve müberradır. Melekler tüm maddeler ve gerekleri ile mik-dar (nicelik) ve ilintilerinden (avarız) münezzeh olan soyut varlıklardır. Ama misal alemindeki melekler ve melekutî berzahi varlıkların tümünde ecza, aza, kanat, tüy vb. şeyler var olabilir, mümkündür. Zira berzahî nicelik ile misali te­cellilere sahip varlıklardır. Hepsinin belirli bir miktarı, or­ganları ve niceliği vardır. "Hamd gökleri ve yeri yaratan iki­şer üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler kılan Allah'ındır.' (Fatır, 1)) ayeti de bu meleklere işaret etmektedir. Ama mu-karreb melekler ile ceberrut-i ala makamında sükunet etmiş olan melekler vücudî-kayyumî ihata sayesinde alemlerin tü­münde o alemin heyet ve suretiyle tecelli edebilir. Nitekim ilahi dergahın yakınlarından ilahi vahyin taşıyıcısı ve ceber-rut alemindeki sakinlerin en yüce mertebesine sahip olan Cebrail Rasulullah'a (s) daima mukayyed, iki defa mutlak ve bazen de mülk suretinde tecelli ederdi. Hatta mülk alemin­de bile bazan insanların en güzeli olan Rasulullah'ın süt kar­deşi Dihye-i Kelbî suretinde tecelli ederdi.

Bilmek gerekir ki meleklerin mülki tecellisi, mülki var­lıklar düzeyinde olmadığından duyuları selim olan her insa­nın görebilmesi mümkün değildi. Belki yine de melekutî veç­hesi galib mülki cihetleri mağlub durumdaydı. Dolayısıyla mülki tecellilerini dahi insanlar mülki gözle göremiyordu. Aksine Hakk'm teyidi ve Rasulullah'ın işareti sayesinde as-habdan bazısı Dihye-i Kelbî suretinde olan Cebrail'i görüyor­lardı. Bu beyanla ilim ve marifet talihleri, Hakk'a teveccüh edenler, ilahi rıza yolundaki suluk edenler Hz. Adem'in (ki meleklerin secde ettiği ve tüm vücud dairesinin itaat ettiği kimseydi) ruhanî evladıdır, tüm melekler ona inayet etmek-

86


ÎLMİN FAZİLETİ

te ve onu teyid ve terbiye ile görevlidirler. Bu, mülki insan melekuti ve bu arzı varlık semai olduğundan meleklerin ka­nadına basmaktadır. Eğer melekutî basiret gözü açılırsa me­lekleri kanadı, üzerinde olduğunu görür ve onların teyidiyle yürüdüğünü müşahede eder. Bu mülkten melekuta sefer edenler ama henüz yolda olanlarla ilgili şeylerdir.

Ama mülki olanlar ve melekuta girmeyenleri de melekuti varlıklar teyid ile meşgul olabilir ve tevazu göstererek onlar­dan ve amellerinden razı olduğundan kanatlarını onlar için serebilir. Gavali-il Leali'deki şu hadis de buna işaret etmek­tedir:

Mikdad Peygamber (S)'in şöyle buyurduğunu rivayet edi­yor: "Melekler ilim talihleri için kanatlarını yerlere gerer; ta ki ondan razı olarak o kanatlara bassınlar." (Gavali-il Leali C. 1., s. 106. 44. hadis.)

O halde malum oldu ki ilallaha ve rızasına doğru atılan ilk adım meleklerin omuzuna basmak ve kanatlarına otur­maktır. İlim tahsilinin sonuna kadar da bu kanatlar üzerin­de yürür. Ama mertebeler farkediyor. İlim yolunun salikle-rinin melekleri ve teyid edicileri değişir ve salik, melekleri geçerek bir takım alemleri kateder mertebeleri aşar ve mu-karreb meleklerin dahi giremediği ve vaihy emini Cebrail'in "Bir parmak daha yaklaşacak olursam yanarım" dediği ma­kama erer.

Bu konu burhanla da mutabık birşeydir. Tevile de gerek yoktur. Nitekim Molla Sadra da böyle demektedir. Misal ale­mi melekleri ile onların mülki ve melekuti tecellilerini itiraf etmiş ve eşsiz birbeyanla "Esfar" kitabında isbat etmiştir.

Fasıl

87


KIRK HADİS ŞERHİ

Yer ve Gökteki Her Şeyin İlim Talibi için Yarlıgan-ma Dilediği Beyanında

Yerinde isbat edildiği gibi vücudun hakikati kemaller, isimler ve sıfatların tıpatıp aynısıdır. Nitekim sırf vücud da sırf kemaldir. Bu yüzden Allah Teala sırf vücud olduğundan sırf kemaldir ve tüm cemali ve celali isim ve sıfatların aynı­sıdır. Hadiste şöyle yer almıştır: "Tümü ilimdir tümü kud­rettir." Vücudun hakikati tüm kemallerin aynısıdır, hiç bir kemal vücudun dışında kalamaz. Ama o kemallerin zuhuru vücud kapasitesi oranındadır. Bu yüzden vücud silsilesinin tümü o zatın ayetleri ve isim ve sıfatların aynasıdır. Bu konu burhanla da isbat edilmiş olup oldukça sağlam bir konudur. Aynı zamanda şuhud ashabının müşahedeleri ve marifet er­babının zevkiyle de mutabık haldedir ve Kur'an ve hadislerle de uyuşmaktadır. Nitekim kur'an'da birçok yerde tüm var­lıkların teşbih ettiği zikredilmiştir. "Göklerde ve yerde olan­ların tümü Melik, Kuddüs, Aziz, Hakim olan Allah'ı teşbih etmektedir." (Cum'a, 1)

Ve "O'nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak siz onların teşbihlerini anlamıyorsunuz." (İsra, 44)        ,t

Açıktır ki Allah'ı tesbih,tlannı bilmeyi gerektirir. İlim ol­maksızın bu tahakkuk edemez. Hadislerde ise tartışılmaz bir şekilde açıkça beyan edilmiştir. Ama kelami cedel ve resmi felsefe ehli olanlar Allah'ın kelamını oldukça uzak bir tevile kalkışmışlardır. Halbuki bu işleriyle ayet ve naslann zahiri­ne muhalefet etmişlerdir. Örneğin Nemi suresinde yer alan karıncanın tekellümü konusunu (Tefsir-i Kurtubi, C 13, s. 169-179) yersiz yere tevil etmişlerdir. Ehl-i Beyt'ten menkul birçok hadislere muhalefet aynı zamanda felsefî kesin bür-

88


İLMİN FAZİLETİ

hanlara da muhalefettir. Ama bütün bunları zikretmek bu­rada uygun düşmediğinden geçiyoruz.

O halde varlıklar ve Allah'ı zikretmeleri şuur ve idrak üzeredir. Nitekim bir hadiste Rasulullah şöyle buyurmakta­dır: "Ben bisetten önce çobanlık ederken bazan koyunların ürktüğünü görürdüm. Cebrail geldikten sonra bunun sebebi­ni sordum şöyle dedi: "Bunlar kafirlere vurulan darbenin se­sinden ürküyorlar; ins; ve cinler dışında tüm varlıklar bu­nun sesini duymakta ve ürkmektedir."

Marifet ehli kimseler mülk ve tedbiratıyla meşgul olduğu müddetçe melekut aleminden en çok gafil ve mahkum olan varlığın insan olduğunu söylüyorlar. Zira insanın bu meşgu­liyeti diğer tüm varlıklardan daha çok ve güçlüdür. O halde ihticabı (perdelenmesi) herşeyden daha çoktur ve melekuta nail olmaktan mahrumdur.

Tüm varlıkların bir melekuti yönü vardır ki o yönü hayat ilim vb. hayatî özelliklere sahiptir.

"Böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu göster­dik. " Bu ayet de tüm varlıklarda ilim ve hayatın varlığının bir başka delilidir.

O halde malum oldu ki tüm varlıkların ilim ve marifeti ve melekuti bir veçhesi vardır. Ama insan bunlarla aynı ko­numda değildir ve melekuttan mahkum ve mahcub (örtülü) haldedir. Onların ilim hayat ve hayati tüm özelliklerini ter-kedememektedir. Tüm varlıkların ilim yolunun saliki, Hakk'a müteveccih, tüm vücud silsilesinin başı, varlık alemi­nin velinimeti ve sahibi olan insan için yarlığanma dilemele­ri, Hakk'm mukaddes zatının gaffariyet makamından mele­kuti kulağın duyabileceği bir melekuti sarih lehçeyle bu mülk aleminin kamil çocuğu ve tabiatın kıvanç kaynağı olan

89


KIRK HADİS ŞERHİ

insanı gufran deryasına garketmesini ve tüm ayıplarını ört­mesini istemesi üzülecek ve acınacak bir olay değil midir?

Olabilir ki diğer varlıklar mukaddes zatın fenasına ulaş­mak ve kemal deryasına garkolmak imkanına sahip olma­dıklarını ve sadece Allah'ı bilen ilahi marifetlerin arifi ilim ve amel sahibi insan sayesinde bu imkanı elde edebilecekle­rini biliyor ve bu sebeple Hakk'ın gaffariyet deryasına gar-kol^maktan hasıl olan bir insanın kemalini Allah'tan taleb ediyorlar ki bu vesileyle kendileri de layık olan kemallerine erişsinler. En iyi bilen sadece Allah'tır.

Fasıl

Alimin Abide Üstünlüğünün Bedir Gecesinde Ayın

Diğer Yıldızlara Üstünlüğü Gibi Olduğu Beyanında

Bil ki ilim ve ilimle kıvam bulan amelin hakikati nurdur. Bu konu da hem burhan ve irfan ve hem de naslar ve riva­yetlerle mutabık olan bir konudur. Zira zahir, bizzat mek-şuf, muzhir ve gayrisini zahir kılan bir hakikati olan nur ha­kikati, ilmin hakikati için sabit ve sadıktır. Belki ilmin haki­kat olması da hakikattir ve duyulur nurlara teşbihi mecaza daha yakındır. Zira duyulur (hisedilir) nur hakikatte zati bir zuhura sahip değildir. Ve o hakikatin bir tecellisi olup mahi­yeti de (suret) vardır. Ama ilmin hakikati bizzat vücudun ay­nısıdır. Sadece mefhum itibariyle farklıdır. Ama özdek ve dış alemde onunla bir ve muvafık durumdadır. Vücudun hakika­ti nur ve ilmin aynısıdır. "Allah göklerin ve yerin nurudur" (Nur, 35). O halde ilim nurun aymsıdır. Hadis,i şerifte iman ve ilim nur ile ifade edilmiştir. "Allah'ın kendisine nur ver­mediği kimsenin hiç bir nuru olamaz. (Nur, 40) Bu ayetteki

90


ilmin fazileti

nur Ehl-i Beyt-i ismet tarafından ilim diye tefsir edilmiştir.

"Allah göklerin ve yerin nurudur." ayetinin tefsirinde imam Sadık (a) şöyle buyurmuştur: "Evet Allah Teala öyle­dir. "Nurunun misali" kelimesinden maksud Muhammed (s)'dir. "Bir kandil gibidir" ifadesinden maksad ise Muham­med (s)'in göğsüdür. "İçinde çerağ "dan maksad ise şudur ki onun göğsünde ilim nuru yani nübüvvet vardır. "Çerağ bir sırça içerisindedir" ifadesinden maksad ise Ali'nin göğsünde yer eden peygamberin ilmidir. (Tevhid, s. 157, 3. hadis)

İmam Bakır (a) ise şöyle buyurmuştur: "Ben göklerin ve yerin hidayetçisiyim. Bana verilen ilim kendisiyle hidayet bulunan bir nurdur. İçinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandilden maksat Muhammed'in kalbidir. "çerağ"dan mak­sat, içinde ilim olan nurdur." (Revzetu'1-Kafi, C. 8., s. 380.)

Başka bir rivayette şöyle buyurmuştur: "Mümin beş nur­la döner: Girişi nur, çıkışı nur, ilmi nur, kelamı nur, kıya­mette cennete doğru olan yolu da nurdur." (Burhan, C. 3., s. 135)

Meşhur hadiste ise şöyle yer almıştır: "İlim Allah'ın iste­diği kinmselerin kalbine koyduğu bir nurdur." Ehlinin ilim ve iman derecesi itibariyla da bu nurun birtakım dereceleri vardır. Bilmek gerekir ki iman ve ilim ehlinin kalbindeki bu nur ahiret nurlarından olduğu için o alemde nefsin faaliyeti gereğince hissi (duyulur) nur şeklinde zuhur eder ve sıratı aydınlatan da bu nurdur. Bazılarının nuru güneş nuru gibi bazılarının nuru da ay nuru gibidir. Bazılarının nuru ise sa­dece kendi önünü aydınlatacak kadardır.

O halde anlaşıldı ki ilim nurdur ve mecaz şaibesi olmak­sızın hakikaten zuhurdur. Ama bizler karanlık mülk ve tabi­at aleminde örtülü kaldığımız için ilmin bu nurunu ve gerçek

91


KIRK HADÎS ŞERHİ

güneşi göremiyoruz. Dolayısıyla bunların birer mecaz, istia­re, tahmin ve tabir olduğunu sanıyoruz. Evet böyle kaldığı­mız, ariyet hayatında tabiat sarhoşluğunda kaldığımız müd­detçe ve hakikati mecazdan ayırmadığımız müddetçe bizim mecazi bakışlarımıza hakikatler mecaz görünür. Evet mecaz diyarında hakikatler bile mecaz olarak görülür. "İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar." Öldükten sonra alimin nurunun da ay ve güneş gibi nurlu olduğunu görürüz. Bu dünyada ilminin nuruyla karanlık kalpleri aydınlatır ve ca­hil kalplere hayat verir. O alemde de nuru ihata edicidir ve ilim nuru ölçüsünde şefaat edecektir.

Bilmek gerekir ki ilimsiz ibadet de oluşmaz ve bu cihet­ten abid'in de özel bir nuru vardır, iman ve Hakka ibadetin kendisi de nur türündendir. Ama abid insanın nuru sadece kendini aydınlatır ve onunla önünü görür. Başkaları o nur­dan istifade edemez. Bu yüzden onlar bedir gecesinde ayın nuru karşısında aydınlığı gizlenen yıldızlara benzer. Sadece kendilerini aydınlatır başkalarına bir faydası olamaz. Abid de alim karşısında böyledir. Abid de karanlık gecede etrafını aydınlatan yıldızlar değil; bedir gecesinde sadece kendini ay­dınlatan yıldızlar gibidir. Sadace zahirdirler; muzhir (zahir kılan) değildirler.

Molla Sadra bu hususta şöyle diyor: "Bu hadiste alimden maksad ilmi ledünni ve ilahî-vehbî olan rabbani alimler (ya­ni enbiya ve evliya) değildir. İlimlerinin aya teşbihi de buna delalet etmektedir. Yoksa güneşe benzetilmeliydi. Zira güne­şin nuru kendi tür veya cinsinden bir şey vasıta olmakızın Hakk'ın ifazesi iledir."

Fasıl

92


İLMİN FAZİLETİ

Ulemanın Peygamber'in Varisi Olduğu Beyanında

Bu ruhanî bir verasettir. Alimlerin peygamberlere velade­ti melekutî bir veladettir. İnsan mülkî ve cismanî neşet sebe­biyle mülk aleminin çocuğu olmasına rağmen peygamberle­rin terbiyesi ve kendisi için kalb makamının husulünden sonra melekutî bir veladet kazanır. Bu veladetin menşei cismanî baba olduğu gibi o veladetin menşei de peygamber­lerdir. O halde onlar ruhanî babalardır. Ve veraset de batmî-ruhanî bir verasettir. Veladet de ikinci bir melekutî bir vela­dettir. Nebilerden sonra da talim ve terbiye işini nebilerin hakiki ruhanî varisleri olan alimler üstlenmiştir. Nebiler bu ruhanî makam hasebiyle dirhem-dinar sahibi ve mülk ile mülkî şeylere teveccüh eden kimseler değildi. Onlann mirası bu makam hasebiyle ilim ve meariften başka birşey değildir. Gerçi mülki veladet ve dünyevi işler sebebiyle beşeri haysi­yetlerin tümüne sahip idiler.

"De ki şüphesiz ben de sizin gibi bir beşerim."

Bunların varisi bu makam hasebiyle alimler değildi. Bel­ki kendi cismanî evlatları idi. Ama cismaniyet makamı hase­biyle mirasları dirhem ve dinar da olabilir.

Bu hadis-i şerif açık bir şekilde ruhanî verasete delalet etmektedir. Rasulullah'ın "Biz peygamberler miras bırakma­yız. " diye bilinen hadisi doğru olsa bile, nübüvvet ve ruhanî veraset makamı hasebiyle mal ve mülk bırakmamıştır. Sade­ce ilim ve marifetler miras bırakmıştır.

Ve's-Selam...

93


 


Yirmiyedinci Hadis İBADET VE KALB HUZURU

"Hz. Sadık (a) şöyle buyurmuştur: "Tevrat'ta şöyle yazıl­mıştır: Ey insanoğlu, sadece bana ibadetle meşgul ol ki kal­bine zenginlik vereyim ve seni talebinle başbaşa bırakmaya­yım. ihtiyacını gidermek ve kalbini benim korkumla doldur­mak benim üzerimedir. Ama eğer sadece ibadetimle meşgul olmazsan kalbini dünya ile meşgul kılarım fakirliğini gider­mem ve seni talebinle başbaşa bırakırım. (Usul-i Kafi, C. 2., s. 83. Kitabu'1-iman ve'1-Küfr, Babu'l-ibadet 1. hadis.)

ŞERH

Hadisle ilgili beyan edilmesi gereken konuları inşaalah birkaç fasıl halinde beyan etmeye çalışacağız.

95


KIRK HADÎS ŞERHİ

Fasıl

ibadetler için feragat, vakit ve kalp feragati ile hasıl ola­bilir. Bu ibadet babında yer alan önemli konulardan birisi­dir. Kalp huzuru, mezkur feragat olmaksızın asla tahakkuk etmez. Kalp huzuru ile eda edilmeyen ibadetin hiçbir değeri yoktur.

Kalp huzuruna sebep olan şey iki tanedir. Birincisi vakit ve kalbin feragati ikincisi ise kalbe ibadetin önemini anlat­maktır. Vakit feragatinden maksat şudur; insan hergün ken­di ibadeti için bir vakit tayin etmelidir. O vakitte sadece iba­detle meşgul olmalı ve o vakit içinde başka bir şeyle meşgul olmamalıdır. İnsan ibadetin önemli birşey olduğunu ve diğer işlerinden daha önemli olduğunu anlarsa elbette ki vakitleri­ni hıfzeder ve o vakitte oldukça dikkatli davranır. Şimdi de bu hususta kısaca açıklama yapmaya çalışacağım.

Velhasıl insan ibadet vakitlerine çok dikkat etmelidir. El­bette en büyük ve önemli ibadetlerden biri olan namaz vakit­lerine daha çok dikkat etmek ve fazilet vakitlerinde eda et­mek gerekir. O vakitte başka birşeyle meşgul olmamak gere­kir. Çalışması, çilesi, çocukları, mübahese ve mütalaası için vakit tayin ettiği gibi, ibadetleri için de vakit tayin etmelidir ki o vakit de diğer bütün işlerden el çekmeli ve kalbini bun­lardan temiz tutmalıdır ki sayede kalp huzuru ortaya çıksın. Zira kalb huzuru ibadetlerin beyni ve lübbü konumundadır. Ama bu satırların yazan gibi namazlarını zorla yerine getiri­yor ve Allah'a ibadeti fazladan bir iş olarak görüyorsa elbette ki namazını en son vakitte kılar. Hatta o son vakitte bile na­maz kılmanın diğer işleri engellediğini görürse alelacele hız-

96


ibadet ve kalb huzuru

la namazını eda eder. Elbette ki böyle bir ibadetin nuraniyeti yoktur. Allah'ın gazab ettiği birşeydir. Bu insan namazı ha-fifseyen ve önemsemeyen kimselerden sayılır. İbadeti ve özellikle namazı küçümseyenlerden Allah'a sığınırım.

Bu hususta menkul hadislerin hepsini zikredemezsek de bunlardan bazılarını nakletmek istiyoruz. Hz. Bakır (A) şöy­le buyuruyor: "Ey Zurare namaz hususunda gevşeklik etme. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Namazını hafifse-yen ve sekr verici birşey içen kimse benden değildir. Allah'a andolsun ki kevser havuzunda yanıma gelemeyecektir."

Ebu Basır, Hz. Kazım (a)'dan şöyle naklediyor: "Babam vefat edince bana şöyle dedi: "Bizim şefaatimiz namazı ha-fifseyen kimselere müyesser olmaz." Bu husustaki hadisler oldukça fazladır; ama itibar ehli için bu kadar yeterlidir.

Lakin biliyoruz ki Rasulullah'tan korkmak ve onun hima­yesinden çıkmak ne kadar büyük bir musibettir. Rasulul­lah'ın ve Ehl-i Beyt'inin şefaatinden mahrum olmak ne ka­dar büyük bir sefalettir. Rasulullah'ın şefaat ve himayeti ol­maksızın hiç kimse Hakkın vadedilmiş cennetini göremez. Şimdi her cüz'î işini hatta hayali fayda ve dinî sandığın işleri bile Rasulullah'ın göz nuru diye tavsif ettiği namazdan öne geçirmen, ihmal etmen, vaktin en sonunda kılman, hudutla­rına riayet etmemen, namazı küçümsemek midir değil mi­dir? Küçümsemekse bil ki Rasulullah ve Ehl-i Beytin de şe-hadette bulunduğu gibi onların velayetinden çıkmış ve onla­rın şefaatinden mahrum durumdasın. Şimdi mülahaza et. Eğer onların şefaatine ihtiyacın varsa ve Rasulullah'ın üm­metinden olmak istiyorsan bu ilahi emaneti büyük say ve önem ver. Aksi takdirde kendin bilirsin. Allah Teala ve veli­leri senin amelinden ve hatta senden bile müstağnidirler.

97


KIRK HADİS ŞERHİ

Hatta şundan korkulur: Eğer ehemmiyet vermezsen yavaş yavaş terkeder, terketmekten de inkara yönelirsin. Böylece işin biter, şefaatten mahrum olarak ebedi şekavet ve helake-te ulaşırsın.

Vakit feragatinden de önemlisi kalb feragatidir. Vakit fe­ragati, kalp feragatinin bir ön hazırlığıdır. İnsan ibadetle meşgul olurken tüm meşguliyetlerden ve dünyevi işlerden el çekmelidir. Kalbini çeşitli işlerden arı kılmalıdır. Kalbini ha­lis bir şekilde ibadet ve Allah ile münacaata yöneltmelidir. Bu işlerden kalp feragati hasıl olmadıkça ibadeti için feragat hasıl olmaz. Ne yazık ki biz, bütün çeşitli fikir ve işlerimizi sadece namaz vaktinde düşünmek üzere yığıyoruz.

Namazın tekbire t-ul ihramını derken adeta bir dükkan açmış oluyoruz. Ya muhasebe defterini açıyoruz. Ya mütalaa kitabını arıyoruz. Kalbimizi başka işlerle meşgul ediyoruz. Böylece amelimizden tümüyle gaflet ediyoruz. Kendimize geldiğimizde de genelde namazın selamına yetiştiğimizi gö­rüyoruz. Gerçekten de bu ibadet gülünç bir ibadettir ve bu münacaat utanılması gereken bir münacaattır.

Azizim! Sen Allah'la konuşmayı sıradan bir kul ile konuş­ma sanma, ne olmuş ki eğer dostlarından biriyle konuşur­san, yabancılardan biriyle konuşurken onunla konuştuğun müddetçe başkalarından gaflet eder ve bütünüyle ona yöne­lirsin ve kalbin onunla meşgul olur. Ama velinimet ve alem­lerin Rabbi olan Allah ile münacaat ettiğinde bütünüyle on­dan yüzçeviriyor ve başka işlere yönelerek ondan gaflet edi­yorsun. Acaba kulların değeri Allah Tealanm değerinden da­ha mı çoktur? veya onlarla konuşmak hacetlerin gidericisi olan Allah Teala ile konuşmaktan daha da mı değersizdir? Evet ben ve sen hak ile münacaatm ne olduğundan habersi-

98


İBADET VE KALB HUZURU

ziz. İlahi ibadetleri bir yük sayıyoruz. Elbette bir yük olarak değerlendirilen şeylerin insan nazarında hiç bir ehemmiyeti yoktur.

O halde kaynağı ıslah etmemiz lazım. Allah'a ve nebilerin emirlerine iman etmemiz lazımdır ki işlerimiz ıslah olsun. Bütün sefalet ve zavallılıklarımız, iman zayıflığı ve yakini-mizin gevşekliğindendir. Seyyid b. Tavus'un imanı öyle bir hadde varmıştı ki bulûğa erdiği günü bayram olarak kutladı. Zira Allah Teala o gün ona kendisiyle münacaat etmesine izin vermişti. Gerçekten de bir tasavvur et: Bu nasıl bir kalp­tir ki bu kadar nuraniyet ve sefa sahibidir. Eğer Seyid b. Ta­vus'un ibadeti benim için bir hüccet değildir diyorsan, o hal­de Hz. Ali'nin ibadetleri ve onun neslinden olan masum imamların ibadetleri senin için bir hüccettir. O büyüklerin durumlarına ve ibadet keyfiyetlerine ve münacaatlarına dik­kat et. Onlardan bazısı namaz vakti geldiğinde yüzlerinin rengi bile değişiyor, titreyip duruyorlardı. Zira onlar bu ilahi işte bir sürçmenin olmasından korkuyorlardı. Halbuki onlar masum idiler. Meşhur olduğu üzere Hz. Ali (a) ayağına bir ok saplanınca bu oku dışarıya çekme gücüne sahip olmadı­ğından namazdayken oku ayağından çektiler. Kendisi na­mazda hiçbir şey hissetmedi.

Azizim! bu işleri olmayacak şeylerden sayma. Bunun ben­zeri işler sıradan insanların hayatında bile görülmektedir. İnsan gazab veya muhabbetin galebe çaldığı bir esnada her işten gaflet eder. Güvenilir dostlarımızdan biri şöyle diyor­lardı: "İsfahan'da birtakım başıboş insanlarla yaptığım çatış­ma esnasında onlardan kimisi bana yumruk vuruyordu. Ama bunun ne olduğunu bile anlamıyordum. Bu olay bittik­ten sonra birkaç yerimden bıçakla yaralandığımı gördüm. Bu

99


KIRK HADİS ŞERHİ

sebeple birkaç gün hastahanelik oldum. Elbette bunun nük­tesi de bellidir. Nefis bir işe tam olarak yönelince beden mül­künde gaflet etmekte, duyuları çalışmaz hale gelmekte ve tüm gayretleri birleşmektedir. Bizler de mübahase cidalinde (Allah bizleri ondan korusun) gördük ki mecliste vuku bula­cak herşeyden gaflet içindeyiz. Yazıklar olsun bize ki Allah'a ibadet dışında herşeye bütünüyle teveccüh ediyoruz da sade­ce Allah'tan gaflet ediyoruz. Dolayısıyla da bu tür olayları ol­mayacak bir şey gibi görüyoruz.

Velhasıl kalbin Allah'tan gayrisinden feragati önemli iş­lerden biridir ki insan her ne pahasına olursa olsun bunu tahsil etmelidir. Bunu tahsil etmenin yolu da oldukça kolay­dır. Bir miktar muazebet ve murakebet ile hasıl olacak bir-şeydir. İnsan bir müddet hayal kuşunun iplerini eline almalı ve daldan dala uçmasını engellemelidir. Bir müddet muraka­beden sonra hayal kuşu yavaşlar. Çeşitli işlere yönelmekten elçeker ve hayra adet eder hale gelir. Hayır adettir. Böylece kalbi huzur içinde Allaha ye ona ibadete yönelir.

Bütün bu işlerden en önemlisi şudur: Diğer işleri kalp hu­zuruna bir hazırlık olarak görmek gerekir, ibadetin ruhu ve hakikati kalp huzuruna bağlıdır. Kalp huzuru olmaksızın hiçbir ibadetin değeri yoktur. Allah tarafından kabul edil­mez. Nitekim rivayetlerde böyle yer almıştır. Hz. Bakır ve Sadık (a) şöyle buyurmuşlardır: "Senin için sadece kalp hu­zuru ile kıldığın namaz vardır. O halde eğer onu yanlış kılar veya adabından gaflet edersen alınır ve sahibinin yüzüne ge­ri vurulur. Ebu Hamza-i Somali ise şöyle buyurmuştur: Hz. Seccad'ı namaz kılarken gördüm, İmam'ın abası yere düştü. İmam namazı bitinceye kadar abasını yerden almadı. Na­mazdan sonra imama bunun nedenini sorunca şöyle buyur-

100


İBADET VE KALB HUZURU

du: "Yazıklar olsun sana acaba kimin huzurunda olduğunu bilmiyor muydun? Kuldan sadece kalp huzuru ve teveccühü ile yapılan namazları kabul edilir." Ben arzettim "feda ola­yım sana o halde biz helak olduk." İmam şöyle buyurdu: "Hayır" şüphesiz ki Allah müminin farz namazlarını nafile­leri vasıtasıyla tamamlar."

Hz. Emir (A) şöyle buyurmuştur: 'Yorgun ve uyuklar hal­de olan kişi namaza yaklaşmamalıdır...." Namaza veda ede­cek ve artık namaz kılmayacak kimse gibi namaz kıl. Daha sonra gözlerini secdegahına dik. Eğer sağ veya solunda biri­nin olduğunu sanırsan, şüphesiz namazını güzel bir şekilde eda edersin. O halde şunu bil ki öyle bir kimsenin huzurun-dasın ki o seni görmekte ama sen onu görmemektesin."

Hz. Sadık (a) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki ben kalp huzuruyla Allah'a ibadet eden müminleri severim. Namaz kılarken bütün kalbiyle Allah'a yönelir ve dünya işleriyle kalbini meşgul etmez, insan namazında Allah'a teveccüh ederse şüphesiz ki Allah da onun yüzüne bakar. Allah Teala o kulu sevdikten sonra müminlerin kalbini de sevgiyle ona yöneltir."

İmam Sadık (a)'in müminlere verdiği bu müjde ne kadar büyük bir müjdedir. Ama gel gör ki bu marifetlerden mah­rum olan biz çaresizler Allah Teala'ya teveccühten de mah­rumuz. Allah'a dostluktan da habersiziz. Allah ile dostluğu kullarla olan dostlukla kıyaslıyoruz. Marifet ehli kimseler Hak Teala'nın kendi mahbubu için hicapları ortadan kaldır­dığını söylüyor. Bu hicapların kaldırılmasının ne kerametle­rinin olduğunu sadece Allah bilir. Evliyanın amellerinin ga­yesi ve maksatlarının nihayeti bu hicaplarının ortadan kal­dırılmasıdır. Hz. Ali (a) ve masum evlatları Şabaniye duasın-

101


KIRK HADİS ŞERHİ

da şöyle diyorlardı: "İlahi! Bizlere sana tam olarak yönelme­yi ihsan et, kalp gözlerimizi sana nazar ile aydınlat ki kalp gözlerimiz nurdan hicapları yırtsın ve azamet madenine itti­sal etsin. Ruhlarımız mukaddes izzetine asılsın."

Allah'ım! Evliyanın istediği bu kalp basiretinin nuraniye-ti ve bir nuraniyet sebebiyle sana ulaşmayı istedikleri basi­ret nedir? İlahi! Masum imamların lisanında mütedavil olan bu nurdan hicaplar nelerdir.? Bu azamet ve celal madeni ile izz-i kuds ve kemal nedir ki o büyüklerin  maksadının niha­yetidir? Biz bunun ilmi derkinden bile mahrumuz.. Nerde kaldı ki tatma veya şuhud merteloesine ulaşalım. İlahi! Biz kara günlerin siyah yüzlü insanlarıyız. Yiyecek, uyku, buğz, ve şehvet dışında birşey bilmiyoruz. Bunlar dışında başka birşey de öğrenmek istemiyoruz. Sen bizlere lütufla teveccüh et, bizleri uykudan uyandır ve bu sarhoşluktan ayılt.

Özetle ehli için bu bir hadis de yeterlidir ki bütün ömrü­nü bu ilahi muhabbeti ve vechullaha yönelişi elde etmek için sarfetsin Ama bizim gibi bu meydanlarda olmayan insanlar başka hadislere teşebbüs ederler.

Ravi şöyle diyor: Sadık (a)'dan şöyle dediğini işittim: " Ne dediğini bildiği halde iki rekat namaz kılan kimsenin, na­mazı bittikten sonra Allah Teala bütün günahlarını affeder."

Hakeza Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "İki rekat tefekkür ile yapılalan namaz bir gece boyunca yapılan iba­detten daha hayırlıdır."

Fasıl

O halde malum oldu ki ibadetlerde kalp huzuru, ibadetle-

102


İBADET VE KALB HUZURU

rin ruhu ve kalbi mesabesindedir, ibadetlerin nuraniyet ve kemal mertebeleri kalp huzuruna ve mertebelerine bağlıdır. Şimdi de bilmek gerekir ki kalp huzurununda bir takım mer­tebeleri vardır. Bu mertebelerden bazısı Allah'ın velilerine mahsustur. Diğerleri bu mertebeye ulaşmaktan mahrumdur­lar. Diğer bazı mertebeleri ise sıradan insanlar için de hasıl olabilir. Bilmek gerekir ki kalp huzuru da genel olarak başlı­ca iki kısma ayrılmaktadır. İbadetlerde kalp huzuru ve ma-budda olan kalp huzuru.

Bu konuyu açıklamadan önce birtakım ön bilgiler açıkla­maktayız ki o da şudur; marifet ehli kimseler şöyle diyorlar: "İbadet kapısı mutlak bir şekilde mabudu sena kapısıdır." Fakat bunlardan her biri Allah'ın sıfatlarından bir sıfat ve isimlerinden bir isimle sena etmektir. Sadece namaz Allah'ı tüm isim ve sıfatlarla sena etmektir. Buna önceki bazı hadis­lerin şerhinde de işaret edildi. Mabuda sena etmek bütün be­şerin fıtratında olan ve lüzumuna hükmettiği birşeydir. Ve insan mutlak kemal, mutlak cemal, mutlak celil, mutlak ni­met sahibi ve mutlak azim için huzu göstermektedir. Elbette şu da var ki Allah Teala'yı sena etmenin keyfiyetini hiç kim­se keşfedemez. Zira Allah'ı sena etmek onun zatını, sıfatları­nı, gayb aleminin şehadet alemine irtibatının niteliğini ve şehadet aleminin gayb alemine olan ilişkisini bilmeye bağlı­dır. Bu da vahy ve ilham dışında başka bir yolla bilinemez. Zira ibadetlerin tümü tevkifi (Allah'ın bildirmesine bağlı) şeylerdir. Bu yüzden hiç kimse kendi nezdinden ibadet orta­ya koyup bu ibadeti teşri edemez. Büyüklerin, sıradan sul­tanların huzurunda yapılan, ihtiram ve tevazuların Allah katında hiç bir değeri ve önemi yoktur. O halde insan göz ve kulağını açmalı vahy ve risalet yoluyla ibadet ve ubudiyyetin

103


KIEK HADİS ŞERHİ

keyfiyetini elde etmeli ve bu hususta hiçbir tasarrufta bulun­mamalıdır.

O halde açıklandı ki ibadet konusu mabudu sena etme babıdır. Bil ki kalp huzuru işaret edildiği gibi başlıca iki kıs­ma ayrılmaktadır. Birisi ibadette kalp huzuru ikincisi ma-budda kalp huzuru. İbadette kalp huzurunun da birtakım mertemeleri vardır ki bunun da başlıcaları, iki kısımdır. Bi­rincisi icmalen ibadette kalp huzurudur ki o da şudur: İba­detle meşgul olduğu halde (bu her türlü ibadet olabilir. Ta­haret babında abdest, gusl olduğu gibi, namaz oruç hac ve di­ğer ibadetlerde olabilir) insan icmali bir şekilde mabudu se­na ettiğini bilmeli ve müteveccih olmalıdır. Gerçi kendisi na­sıl bir sena ettiğini ve Allah'ın isimlerinden hangisini söyle­diğini bilmese dahi icmali bir iltifat içinde olmalıdır. Arif ve kamil şeyhimiz (ruhum ona feda olsun) bu ibadet şekline şöyle misal veriyordu: "Birisi başka birinin medhinde bir kaside söylemekte ve bunu manasını bilmeyen bir çocuğu vererek methettiği insanın huzurunda okumasını istemektir. O çocuğa sadece bu kasidenin o şahsın medhinde söylendiği­ni anlatmaktadır. Elbette bu kasideyi okuyan çocuk icmalen memduhu sena ettiğini bilmektedir. Ama keyfiyyetinin ne olduğunu bilemez." Bizler de Hakkı sena eden çocuğa benzi­yoruz ve ibadetlerimizin sırlarını bilemiyoruz. Bu ilahi halle­rin hangi isimlerle alakalı olduğunu ve hakkı senanın keyfi­yetinin nasıl olduğunu bilemiyoruz. Sadece şu kadarına dik­kat etmeliyiz ki bunlardan her birisi mutlak kamili ve mut­lak memduh ve mabudu sena etmektir. Allah Teala'da bu durumda kendini sena etmiş ve bizlere emrederek mukaddes huzurunda böyle sena etmemizi istemiştir.

Kalp huzurunun mertebelerinden diğer biri de tafsilen

104


İBADET VE KALB HUZURU

ibadetlerde kalp huzurudur. Bunun kamil mertebesi halis velilerden ve marifet ehlinden başkası için hasıl olmaz. Bu­nun nazil olan mertebeleri bazıları için hasıl olabilir ki ilk mertebesi namaz ve dua gibi ibadetlerde lafızların manasına teveccühtür. Bu mertebeye işaret eden bir rivayet önceden zikretilmişti. Bunun diğer bir mertebesi de ibadetlerin sırrı­nı bir miktar bilmesi ve mabuda senanın keyfiyetini ibadet­lerinde derketmesidir. Marifet ehli bir yere kadar namazın ve diğer ibadetlerin esrarını beyan etmişlerdir. Masumların rivayetlerinde yeralan işaretlerden bir ölçüde istifade etmiş­lerdir. Gerçi bu hakikatin aslını anlamak herkes için müyes­ser değildir; ama bir yere kadar bu miktarı da ehli için bir ganimettir.

Mabudda kalp huzuruna gelince bunun da birtakım mer­tebeleri vardır ki önemlileri üç mertebeden oluşmaktadır.

Birincisi efali tecellilerde kalp huzurudur. Diğeri esmai ve efâli tecellilerde olan kalp huzurudur. Üçüncüsü ise zati tecelilerde kalp huzurudur.Bunlardan her birisinin de genel olarak dört mertebesi vardır. Bunlar ilmi mertebe, imani mertebe, şuhudi mertebe ve fenai mertebedir. Efali tecelliler­de ilmen kalp huzurunun manası şudur ki salik ve abid olan şahıs ilmen ve bürhanen bimelidir ki bütün vücud mertebe­leri gayb ve şuhud meşhedleri Allah Teala'nın tecellisinin feyzi sayesindedir. Tabiat ve aleminin en sonundan melekuti A'la ve ceberrut-i A'zam'a kadar varolan herşey bir şekilde ve bir tarzda Allah'ın huzurunda hazır haldedir. Hepsi de Al­lah'ın meşiyyetinin cilvesinin sayesindedir. Nitekim Kafi'de yer alan bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allah Teala me-şiyyeti bizzat yarattı alemleri ise kendi mesiyeti ile yarattı. O halde meşiyyet bizzat zatın cilvesidir ve   diğer vücudatlar

105


KIRK HADİS ŞERHİ

meşiyeti vasıtasıyla yaratılmıştır," Biz şu anda bu konuyu burhan isbat etmek istemiyoruz. O halde bu konuyu ilmen ve bürhanen bilen abid şahıs anlar ki kendisi ibadet, ilim, irade, kalp hareketleri, zahir ve batını hepsi Allah'ın huzu­runda hazırdır. Hepsi de huzurun bizzat kendisidir. Ve eğer akıl kalemiyle bu bürhani konuyu kalp levhasına yazacak ve kalb, ilmi ve ameli riyazetler sayesinde bu yakini-imanî me­seleye iman ederse o zaman tecellide kalb huzuru imanen hasıl olur. Bu imanın kemali mücahede, riyazet ve kalbin ka­mil takvasından sonra da ilahi hidayete mazhar olur ve kalbi için bilayan ve şuhud ile efali tecellilerden bir nasib hasıl olur. Sonunda kalb tümüyle tecellilerin aynası haline gelir ve salik için sa'k (kendinden geçiş) ve fena makamı ortaya çı­kar. Bu ise kalb huzurunun son mertebesidir ki hazırın efali tecellilerde fenası ile sonuçlanır.Bazı suluk ehli bu sa'k mer­tebesinde ebedi olarak kalır ve bir daha da kendilerine gel­mezler.

Eğer salikin kalbi Allah'ın ezeldeki feyzi sayesinde yüce bir kabiliyetle donatılmışsa bu sak makamından sonra ken­dine gelir ünsiyet elde eder ve memleketine geri döner. Dola­yısıyla esmai tecellilerin mazhan olur. Bu mertebeleri kate-derek sıfatî fenaya nail olur. Böylece de ayn-i sabiti (özdeği) münasebetiyle ilahi isimlerden birinde fani olur. Bir çok sü­lük ehli de bu esmaî fenada baki kalır ve kendilerine gele­mezler.

"Velilerim kubbem altındadır. Benden başkaları onları tanıyamaz" hadis-i kudsîsi de bu velilere işaret ediyor olabi­lir. Ama eğer mukaddes feyzin tecellisine mazhariyet kabili­yeti bundan fazla olursa bu sa'k ve fenadan sonra üns hasıl olur ve salik kendine gelir ve zati tecellilere mazhar olur. Do-

106


İBADET VE KALB HUZURU

layısıyla zati fena ve külli sa'k mertebesinden sonra seyir so­na erer ve tam fena hasıl olur. "Allah'a ve elçisine hicret et­mek üzere evinden çıkan sonra kendisine ölüm çatan kişinin ecri şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah bağışlayandır, esir­geyendir. " (Nisa, 100)

Bazıları bu ayetin mezkur evliyaullaha ve ilallah salikle-rine işaret ettiğini söylüyorlar. Bu saliklerin ecrini de sadece Allah verir.

Bazen salik bu makamı da aşar ve kabiliyeti ile ayni sabi­tini ihatası oranında insanların hidayeti için ayağa kalkar. "Ey bürünüp örtünen kalk ve bundan böyle uyar." (Müddes-sir, 1-2)

Ayn-i Sabiti (özdeği) ism-i a'zama tabi olursa nübüvvet dairesi onunla hatmolur. Nitekim nübüvvet Rasulullah'la son buldu. İlk ve son varlıklardan, mürsel peygamberlerden ve nebilerden hiç birinin ayn-i sabiti ism-i azama ve zatın tüm yönleriyle zuhuruna tabi olmamıştır. Bu yüzden tüm ci-hetleriyle zuhur etti, hidayetin nihaî huzuru hasıl oldu ve külli keşf gerçekleşti. Nübüvvet mukaddes vücuduyla hat-moldu. Evliyadan o mukaddes zat ve hidayeti vesilesiyle bu makama eren olsa da keşfi aynen bu keşif olacak ve teşride tekrar caiz değildir. O halde nübüvvet dairesi mukaddes vü­cuduyla son buldu. Nitekim hadis-i şeriflerde de bu yer al­mıştır.

Bilmek gerekir ki ibadetler ve manevi keyfiyetleri mez­kur makamların her birisi için oldukça farklı ve muhteliftir. Bunlardan her birisi için hakkla münacaattan doğan bir na-sib vardır ki bu makama nail olmamış olanar için bu nasib yoktur, elbette Hz. Sadık (a) için ibadet halinde hasıl olanlar başkaları için mümkün değildir.Nitekim seyyid b. Tavus

107


KIRK HADİS ŞERHİ

(kaddasallahu sırrehu'ş-şerif) şöyle buyurmuştur: "Menkul olduğu üzere İmam Sadık (a) namazda Kur'an okurken bir­den kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelince ken­disinden bunun sebebini sordular imam Şöyle buyurdu: Sü­rekli Kur'an okudum. Sonunda mükaşefe ve ayan bir şekilde ayetleri nazil buyurandan işitir bir halete erdim. Dolayısıyla beşeri gücüm ilahi- celali keşfe dayanamadı." (Felahüs-Sail c. 11., s. 422. 31981. hadis)

Rasulullah (s) için ortaya çıkan halet, varlıklardan hiç bi­risi için sözkonusu değildi. Nitekim meşhur hadiste şöyle yer almıştır: "Allah'la öylebir haletim var ki hiç bir mukarreb melek ve mürsel nebi o halete sahib olamaz."

Vazgeçelim bu konudan ki lafız dışında bir nasibimiz yok bundan. Bizler için önemli olan da şudur ki evliyanın ma­kamlarından mahrum durumdaysak hiç olmazsa bunları in­kar etmeyelim. Teslim olalım. Zira velilerin emrine teslim ol­manın birçok faydası vardır. Allah korusun inkarın ise bir­çok zararı vardır. Allah'ım, (sen şahid ol ki) ben onların em­rine teslimim. Allah'ım hepsine rahmet et.

Fasıl

Bil ki ibadetlerde kalb huzuru sadece kalbö ibadetlerin ehemmiyetini anlatmakla mümkündür. Bu da sadece ibadet­lerin esrar ve hakikatlerini derketmekle mümkündür. Bu da bizler için müyesser değildir. Ama Ehl-i Beyt ve marifet ehli­nin kelimelerinden anlaşılan hakikatleri emsalimin ve bu sayfaların haline uygun düşecek kadarıyla zikredeceğiz.

Defalarca işaret ettiğimiz gibi güzel amel ve ibadî fiillerin her birinin batmî-melekutî sureti ve abidin kalbinde birta-

108


İBADET VE KALB HUZURU

kim eserleri vardır. Ama batını suretler berzah ve cismani cennetin bayındır kılındığı şeylerden ibarettir. Zira cennetin zemini bomboş birşeydir. Rivayetlerde de yer aldığı üzere bi­na ve imar maddesi zikir ve amellerdir. Nitekim birçok hadis ve rivayetler de amellerin tecessümüne delalet etmektedir. Örneğin "Kimbir zerre rniktarınca hayır işlerse onu gö rür ve kim zerr rniktarınca kötülük yaparsa onu görür." (Zilzal, 30) ve "Yaptıklarını hazır buldular." (Kehf, 49)

Amellerin tecessümüne delalet eden rivayetler de çeşitli bablarda yer almıştır. Biz bunlardan bazısını zikredeceğiz.

Hz. Sadık (a) şöyle buyuruyor: "Namazını vaktinde ve şartlarına riayet ederek kılan kimseni namazını melekler ter­temiz bir şekilde göklere kaldırır. O namaz (sahibine) şöyle der: "Beni koruduğun gibi Allah da seni korusun. Beni kerim bir melek emanet aldı." Ama namazını özrü olmaksızın erte­leyen ve şartlarına riayet etmeyen kimsenin namazını me­lekler simsiyah ve karanlık bir halde göklere götürür. Nama­zı sahibine şöyle seslenir: "Sen beni zayi ettin Allah da seni zayi etsin. Bana riayet etmedin, Allah da sana riayet etme­sin." (Emali, s. 256. 10. hadis)

Bu hadisten amellerin melekuti suretleri anlaşıldığı gibi amellerin hayatî özellikleri de istifade edilmektedir. Hadis­ler de tüm varlıkların melekuti bir hayata sahip olduğuna ve melekuti alemin baştanbaşa ilim ve hayat olduğuna delalet etmektedir: "Gerçekten ahiret yurdu ise asıl hayat odur." (Ankebut, 64).

Hz. Sadık (a) şöyle buyuruyor: "Allah mümini kabrinden çıkarınca onunla önünden giden misaller (varlıklar) de çı­kar. Mümin kıyamet dehşetlerinden birini görünce misal ona şöyle der: Korkma üzülme Allah'tan keramet ve saadetle

109


KIRK HADİS ŞERHİ

müjdeliyorum seni. Sonra Allah'ın huzurunda durur ve Al­lah onu kolay bir hesaba çeker ve ona cennete gitmesini em­reder. O misal yine önünden gider. Mümin ona şöyle der: Al­lah sana rahmet etsin. Sen benimle kabirden çıkan iyi bir "çıkıcı'sın. Görünceye kadar da hep beni Allah'tan bir kera­met ve saadetle müjdeledin sen kimsin?" O şöyle der: Ben se­nin dünyada mümine verdiğin sevincin misaliyim. Allah be­ni seni müjdelemem için ondan yarattı." (Usul-i Kafî, C. 2., s. 190. Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, 8. hadis)

Bu hadis-i şerif ahirette amellerin tecessümüne delalet etmektedir. Nitekim Şeyh Behauddin, "bu hadis-i şerifin ba­zı inançlar tecessümüne delalet ettiğini" söylemiştir. O halde sahih amel ve inançların güzel görünümlü nuranî bir surette zahir olmaktadır. B,u suretler sahibini tam bir sevinç ve mut­luluk içine sokar. Kötü amel ve inançlar da zulmanî ve çirkin bir surette zahir olmaktadır. Bu suretler de sahibine keder ve üzüntü verir. Nitekim bazı müfessirler "Her bir nefsin hayır­dan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün) Allah sizi kendisinden sakındırır. Allah kullarına karşı şefkatli olandır." (Al-i İmran, 30) ayetinin tefsirinde bu ayetin bizleri şu ayete irşad ettiğini söylemiş­lerdir: "O gün insanlar amelleri kendilerine gösterilsin diye bölük bölük fırlayıp çıkarlar." (Zelzele, 6)

Bu ayette "ceza" kelimesini mukadder bilip "amellerin ce­zası" diye tefsir edenler haktan uzak düşmüşlerdir."

Bu makamda bazı muhaddislerden ilginç şeyler sudur et­miştir ki zikredilmemesi daha evladır. Bunlar amellerin te-cessümü ile cismanî meadm arasında bir aykırılığın olduğu­nu zannetmiştir. Halbuki bu onu teyid etmektedir. Bu hadis-

110


İBADET VE KALB HUZURU

te geçen "görülür" kelimesi de "o da düzgün bir beşer kılığın­da görünmüştü" ayetindeki "görünmüştü" kelimesinin aynı­sıdır. Ki hakikatte cismani surette temessül etmekte (görül­mektedir. Yoksa rüya gibi hayali birşey değildir. Velhasıl sırf aklımız almıyor diye birtakım ayet ve rivayetlerin tasrih ettiği ve filozofların görüşü ve burhanla da uyumlu olan ha­kikatleri inkar edip ayet ve rivayetleri tevil etmemiz güzel birşey değildir. En iyi yol Allah ve masum velilerinin mukad­des huzurunda teslim olmaktır.

O halde malum oldu ki Allah Teala'nın kabul ettiği bu amelin huriler, saraylar, yüce cennetler ve cari nehirler cin­sinden güzel suretleri vardır. Alemde hiç bir varlık boş yere yaratılmamaktadır. Aksine eşya (şeyler) arasında birtakım aklî ilgiler vardır ki bu irtibatı kamil veliler dışında hiç kim­se keşfedemez. Velhasıl bu konu aklî ve felsefî burhanlarla da mutabık haldedir.

O halde ahiret alemindeki hayat ve lezzetler, kemali su­retleri o aleme intikal eden ameller ile Muhammedî tam bir keşifle bu din ehlinin elde ettiği ibadi amellerdir. Amellerin güzellik ve kemali niyet, kalb teveccühü ve şartların riayeti­ne bağlıdır. Ama bunlardan hiçbirine veya bazısına sahip, ol­mayan bir amel de itibar derecesinden mahrumdur ve olduk­ça çirkin bir surete sahip olacaktır. Nitekim haber ve riva­yetlerde de böyle yer almıştır. O halde gayb alemine enbiya ve evliya ile marifet ehlinin sözlerine iman eden ve ebedi ha­yata ilgi duyan bir insan her türlü riyazet ve zahmetle amel­lerini islah etmeye çalışmalıdır. Zahir ve suretlerini islam şeriatına mutabık hale getirdikten sonra batın ve siretlerini ıslah etmeli ve en azından farzları kalb huzuruyla eda etme­li, eksiklerini de nafile namazlarıyla telafi etmelidir. Nite-

li!


KIRK HADİS ŞERHİ

kim rivayetlerde de yer aldığı üzere nafileler farzların nok­sanlıklarını telafi etmektedir.

İmam Bakır (a) şöyle buyuruyor: "Şüphesiz ki nafileler farzlardan ifsad olanları tamamlamak için karar kılınmış­tır. " (İle'l-Şerayi C. 2., s. 329)

Hz. Sadık (a)k şöyle buyuruyor: "Kul için namazının sa­dece dörtte biri veya sekizde biri veya yarısı veya daha fazla­sı (sehvettiği miktarda) semaya yükselir. Ama Allah Teala bunu nafile namazlarıyla telafi eder." (Vesail, C. 3. s. 54).

Bu çeşit rivayetler oldukça çoktur. Bizim sehv, nisyan, dalgınlık ve namazın kemaline aykırı olan haletlere sahib ol­duğumuz bilinen birşeydir. Allah Teala kamil lütfuyla nakıs­larımızı telafi etmek için nafileleri karar kılmıştır. Bu yüz­den mümkün mertebe bundan gaflet etmemeli ve nafileleri terke tmemeliy iz.

Velhasıl ey aziz biraz bu gafletten uyan işlerinde tefekkür et. Amel sayfana bir bak. Namaz hac vb. salih bildiğin amel­lerinden kork. Zira insan için bizzat bunlar ahirette bela ke­silir başına. Bu alemde fırsat varken kendini hesaba çek ve amellerinin tartısını kur. Amellerini şeriat ve Ehl-i beyt'in velayet tartısında tart. Amellerinin sıhhat, fesad, kemal ve noksanlığını malum kıl. Fırsat olduğu kadarıyla bunları te­lafi et. Kendini burada muhasebe etmezsen o alemde seni muhasebe ederler ve böylece büyük belalara duçar olursun. İlahi adalet terazisinden kork ve hiç bir şeyine güvenme, cid­diyetini kaybetme. Biraz da masum olan Ehl-i Beyt'in (a) amel sayfasına bir göz at. amelleri üzerinde tefekkür et. İşle­rin ne kadar zor olduğunu anla. Şimdi de şu hadisi oku ve bu icmalden tafsili kıraat et:

Hz. Sadık (a) şöyle buyuruyor: "Allah'a andolsun Hz. Ali

112


İBADET VE KALB HUZURU

(a) dünyadan göçünceye kadar da asla haram birşey yemedi. Kendisine Allah'ın razı olduğu iki şey arzedildiğinde o bede­nine en ağır geleni tercih ederdi."

Rasulullah herhangi bir zorlukla karşılaşınca kendisine olan güvenden ötürü mutlaka onu yanma çağırırdı. Bu üm­metten Rasulullah'ın amellerine ondan başka hiç kimse ta­kat getiremedi. Adeta korkan bir insan gibi amel ederdi. Adeta cennet ve cehennem arasında kalmış gibiydi. Sevabı ümid ediyor ve ceza korkusunu taşıyordu. Allah yolunda kendi malından bin köleyi azad kıldı. Bununla sadece Al­lah'ın rızasını ve ateşten kurtulmayı ümid ediyordu. Köleleri azad ettiği malı ise emeği ve alınteriyle kazanmıştı. Ailesi­nin yemeği zeytinyağı, sirke ve hurmaydı. Elbisesi ketenden idi. Elbisesinin kolu uzun olursa makas ister ve onu kısaltır-dı. Ona evlatları arasında anlayış ve elbise giyiminde en çok benzeyen imam ZeynulAbidin idi. Günün birinde oğlu İmam Bakır (a) yanma vardı babasının ibadette hiç kimsenin ula­şamayacağı bir hadde ulaşmış olduğunu gördü. Uykusuzluk­tan rengi solmuş gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş müba­rek alnı ve burnu uzun secdeden yaralanmış a3rakları namaz kılmaktan şişmişti. Hz. Bakır (a) şöyle buyuruyor: Onu bu durumda görünce kendimi tutamadım ona acıyarak ağladım. İmam o anda tefekkür ediyordu. Bir müddet sonra bana te­veccüh etti ve şöyle buyurdu: "Ey evladım. Ali b. ebi Talib'in ibadetlerinin yazılı olduğu o sahifeyi bana getir." Ben sahife-yi verince ondan bir miktar okudu ve daha sonra büyük bir hüzün ve rahatsızlık içinde elinden düşürdü ve şöyle buyur­du: "Kim Ali b. Ebi Talib'in sahib olduğu ibadet kuvvetine sahiptir?" (İrşad, s. 255-256)

Hz. Bakır şöyle buyuruyor: Ali b. Hüseyin (a) her gece ve

113


KIRK HADİS ŞERHİ

gündüz boyunca bin rekat namaz kılardı. Rüzgar onu bir sal­kım gibi hareket ettirirdi." (İrşad, s. 256)

Azizim, bu hadis-i şerifler üzerinde biraz tefekkür et. Ma­sum imam Bakır (a) bile babasımn şiddetli ibadeti ve ibadet haleti karşısında ağlıyordu. İmam Zeynul Abidin de o dikkat ve ibadetlerine rağmen Ali b. Ebi Talibin sahifesini okuyun­ca acizliğini itiraf ediyor. Elbetteki Hz. Ali'nin ibadetini yap­mak hiç kimsenin harcı değildir. İnsanlar masumların yaptı­ğı ibadetden acizdir. Ama bu makamdan aciz olanlar herşeyi terketmemelidir.

Bilmek gerekir ki bu ibadetler neuzubillah boş ve abes şeyler değildir. Aksine oldukça tehlikeli ve dakik bir yoldur. Hakiki marifetler ehlinin dediği gibi ölüm ve kıyamet olayla­rı oldukça zor bir şeydir. Bizim bu işleri kıyaslamamız ise inanç ve iman zayıflığı ile cehaletten kaynaklanmaktadır.

İlahi sen kulların batınından haberdarsın, kusurlarımızı biliyorsun. Zayıflığımızı ve güçsüzlüğümüzü biliyorsun. Biz senden daha istemeden sen bizleri rahmetine garkettin. Se­nin nimetlerin istenmeden ve icabet sözkonusu olmadan var­dır. Kusurlarımızı ve acizliğimizi itiraf ediyoruz. Senin son­suz nimetlerine küfranda bulunduk. Biz kendimizi elim azab ve cehenneme müstehak biliyoruz. Bizim elimizde hiç bir ve­sile yoktur. Sadece senin lütuf, acıma ve rahmet genişliğin üzere enbiyanın diliyle bildirdiklerin dışında bir şeye sahip değiliz. Biz kabiliyetimiz oranında seni bu sıfatla tanıdık. Sen bir avuç toprağa rahmet ve fazlın dışında bir şeyle karşı­lık verir misin? Senin geniş rahmetin nerede? Kapsamlı elle­rin geniş fazlın ve keremin nerededir ya kerim!

Fasıl

114


İBADET VE KALB HUZURU

İbadet İçin Feragatin Kalb zenginliğine Sebep Ol­duğu Beyanında

Bilmek gerekir ki kalb zenginliği nefsin kemali sıfatların-dandır. Belki mutlak mevcudun kemal sıfatlarından biridir. Kalb zenginliğinin bu yönü Allah Teala'nın zati sıfatlarından biridir.Mal zenginliği nefsani zenginliğe sebep olmaz. Aksine nefsani zenginliği olmayanlar mal ve servete daha da ta-mahlanırlar. Zira bizzat gani olan Allah'ın mukaddes derga­hı dışında biryerde gerçek zenginlik elde edilemez. Birzerre topraktan eflak zirvesine, heyula-i ula'dan (ilk madde) cebe-ruti- a'la'ya kadar tüm varlıklar fakir ve muhtaçtır. Bu yüz­den kalb her ne kadar Allah'tan gayrisine teveccüh ederse ve kalbin batım mülk ve dünya alemini imara yönelirse bu ihti­yaç ve fakirlik daha da artar. Ama insan dünya sevgisini bir kenara iter, kalbi mutlak gani olan Allah'a yönelir, varlıkla­rın zati fakirliğine iman eder varlıkların hiç birinin kendili­ğinden bir şeye sahip olmadığına hiç bir izzet ve kudrete ma­lik olmadığına inanırsa ve can ü gönülden "Ey insanlar siz­ler allah'a muhtaçsınız Allah ise hamid ve gani olandır." ayetini dinlerse o zaman iki alemden müstağni hale gelir. O kadar kalbi gani olur ki Süleymanm mülkü bile gözüne kü­çük gelir. Yeryüzü hazinelerinin anahtarını bile ona verseler buna itina göstermez.Nitekim rivayette yer aldığı üzere Ceb­rail yeryüzü hazinelerinin anahtarını Rasulullah'a takdimet-ti, ama Rasulullah kabul etmedi ve fakirliği bir iftihar olarak kabul etti. Nitekim Hz. Ali de İbn Abbas'a şöyle buyurmuş­tur: "Benim nazarımda dünyanız şu yamalı ayakkabımdan daha değersizdir." Ali b. Hüseyin (a) ise şöyle buyurmuştur: "Ben dünyayı Allah'tan istemekten bile utanıyorum; nerde kaldı ki kendim gibi olan birinden dileyeyim."

115


KIRK HADİS ŞERHİ

Masumlar dışındaki insanlara gelince Necmuddin Kübra da şöyle diyor: "Dünya malı ve mülkünü zenginlerle oturup kalkmak karşılığında bana verecek olsalar ben dünya ve ahi-ret şekaveti içinde fakirlerle oturup kalkmayı tercih ederim. Zira "Nar (ateş), ar'dan daha iyidir." Evet onlar dünya hazi­neleri ve malına teveccüh etmenin ve zenginlerle oturup kalkmanın kalpte nasıl bir zulmetler icad ettiğini çok iyi bili­yorlardı. İradeyi nasıl zayıflattığını kalbi nasıl fakirleştirdi-ğini ve mutlak kamil merkezi noktaya teveccühten alıkoydu­ğunu derketmişlerdi. Ama kalbi ve evi sahibine teslim eder ve gayrisine tasarruf hakkı tanımazsan o zaman ev sahibi onda tecelli eder. Elbette ki mutlak gani'nin tecellisi de mut­lak zenginlik getirir. Kalbi izzet ve zenginlik deryasına gö­mer ve kalb ihtiyaçsızlık ile dolar. "İzzet Allah'ın Resulünün ve müminlerindir." Dolayısıyla o evi de sahibi yönetir ve in­sanı kendi başına bırakmaz. Bizzat kendisi tüm işlerde ta­sarrufta bulunur. Öyle ki onun kulak, göz, el ve ayağı olur. Bu da nafilelerin yakınlığının neticesinde hasıl olan bir şey­dir. Nitekim hadis-i kudside de şöyle yer almıştır: "Kul nafi­lelerle bana yakınlaşır ve ben de onu severim. Ben onu sevin­ce de duyan kulağı gören gözü konuşan dili ve tutan eli olu­rum." (Usul-i Kafi, C. 2., s. 352. Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, 8. hadis)

Böylece kulun tüm ihtiyaçları ortadan kalkar ve iki alem­den müstağni hale gelir. Bu tecelli sayesinde tüm varlıklar­dan korkması da yok olur. Yerine Allah korkusu yerleşir. Tüm kalbini Allah'ın azamet ve haşmeti kaplar. Allah'tan gayrisinin hiç bir azamet ve haşmet ve tasarrufu olmadığına inanır. "Varlık aleminde Allah'tan başka etken yoktur" haki­katini gönlüne yerleştirir.

116


İBADET VE KALB HUZURU

"İbadetim için kalb feragatini elde edersen ben de kalbini zenginlikle doldururum." Bu ibadet için kalb feragati saye­sinde insan yavaş yavaş kalb huzurunun en yüksek mertebe­sine ulaştırır.

Bunlar zikrettiğimiz bazı etkilerden ibarettir. Eğer kalb Hakk ile meşgul olmaz ve teveccüh etmezse bu gaflet tüm şe­kavetler, noksanlıklar ve kalb hastalıklarının kaynağı olur. Bu gaflet vasıtasıyla kalbinde bulanıklık ve zulmetler vücu­da gelir. Kalb ile Hakk arasında kalın hicaplar oluşur ve hi­dayet nuru giremez olur. Dolayısıyla ilahi tevfiklerden mah­rum olur. Batını dünyaya yönelir, karın ve tenasül organını tatmine koyulur, böylece enaniyet deryasına gömülür, nefsi başıboşluğa kayar bencilik adımlarıyla hareket eder. Zati zil­leti ve hakiki fakirliği zahir olur. Tüm harekat ve sekenatın-da Allah'tan uzak düşer. Allah'tan yardım göremez hale ge­lir. Nitekim hadis-i kudside bunu bazısına işaret edilmiştir: "Kalbini dünya meşgalesiyle doldururum. Onun ihtiyaçsızlı-ğını gidermem ve işlerini sana bırakırım."

Nükte

Bilmek gerekir ki işlerin kula bırakılması kula tefviz edil­mesi değildir. Zira tefviz, irfan ekolü, burhan mesleği ve hakk mezhebinde batıl olan birşeydir.Hiç bir varlık Hakk'm tasarrufu ve kudretinin dışına çıkamaz ve işlerinde tasarruf­ta kendi başına bırakılmaz. Ama kalb Allah'tan gaflet edince dünyayla meşgul olunca onda tabiat hüküm ferman olur ve kalbinde enaniyet galib gelir. Dolayısıyla bencillik ile dolar kalbi. Bunlar da "işlerini sana bırakırım" diye tabir edilmiş­tir. Ama kalbi Allah'a yönelirse ve kalbi baştan başa nurla

117


KIRK HADİS ŞERHİ

dolarsa tasarrufları da hakkani ve hatta bazı merhalelerde vücudu da hakkani olur. Nitekim nafilelerin icat ettiği ya­kınlığı beyan eden kafi'deki hadiste de bu makamlardan ba­zısına işaret edilmiştir. Allah bilendir.
118


 

Yirmisekizinci Hadis LİKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME)


Ravi şöyle diyor: İmam Sadık (A)' a şöyle dedim. "Allah seni korusun, insan Allah'la görüşmeyi severse Allah da onunla görüşmeyi sever. Ama Allah ile görüşmeyi sevmezse Allah da onunla görüşmeyi sevmez." Bu doğru mudur? İmam (a) "Evet" diye buyurdu, o zaman da ben şöyle dedim: "Allah'a andolsun ki biz ölümden hoşlanmıyoruz." İmam

119


KIRK HADİS ŞERHİ

şöyle buyurdu: "Durum zannettiğiniz gibi değildir. Şüphesiz ki bu ölümü görme anındadır. İnsan sevmediğini görürse o zaman da Allah ile görüşmeden nefret eder. Ve Allah da onunla görüşmekten nefret eder." (Furu-i kafi c.3 s. 134 12 .Hadis)

Hadisi şerifle münasip olan bazı hususları birkaç bölüm­de açıklamaya çalışacağız. Tevekkül sadece Allah'adır....

Fasıl

Likaullah ve Keyfiyyeti Beyanında

Bil ki likaullah hususunda seraheten kinayeten veya işa-reten birçok ayet ve hadisler vardır. Bu sayfalarda bunların hepsini zikretme imkanı yoktur. Ama kısaca onlara işaret et­mek istiyoruz. Bu hususta daha fazla bilgi edimek isteyenler merhum Hacı Mirza Cevadi Tebrizî'nin "likaullah'' risalisine müracaat etmelidir. Bu husustaki birçok hadisleri bu kitapta bir araya toplamıştır.

Bil ki bazı alimler, likaullah yolunu tümüyla kapatan ba­zı müfessirler ve ayni müşahade zati ve ismi tecellileri inkar eden bazı müfessirler Allah Teala'nın zatını tenzih etmek için likaullah hususundaku hadis ve ayetlerin tümünü ahi-ret gününü ceza ve sevap ve ikab gününü görmek olarak yo­rumlamışlardır. Biz "lika" kelimesini mutlak olarak ele ala­rak bazı ayat ve rivayetleri gözönünde bulunduracak olursak bu doğru bir yorum olabilir; ama bazı muteber kitaplarda yer alan rivayetler ve büyük alimlerin şahid olarak gösterdi­ği meşhur rivayetler gözönünde alındığında bu yorumun ol­dukça uzak ve soğuk bir yorum olduğu anlaşılır.

Bilmek gerekir ki likaullahm caiz olduğunu cemal ve ce-

120


LİKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME)

lalin celali müşahedenin caiz olduğunu söyleyenler zat-ı mu­kaddesin künhüne ermenin caiz olduğunu söylememektedir­ler. Onlar ilm-i huzuri ve müşahedey-i ayni ve ruhani husu­sunda mutlak muhit olan o zatı ihatanın mümkün olduğunu söylemiyorlar. Aksine tefekkür kademiyle ilm-i küllinin kün­hüne ermenin ve basiret kademiyle şuhudi-irfani ihatanın mümkün olmadığı burhanî konulardan bir konudur. Bütün akıl sahiplerinin marifet ve kalp ehlinin ittifak ettiği şeydir. Bu makamı iddia edenler şöyle diyorlar. Tam bir takvadan, kalbin tüm alemlerden yüz çevirmesinden, iki neşetin orta­dan kalkmasından, inniyet (subut) ve enaniyyet makamının aşılmasından, hakka ve o mukaddes zatın sıfat ve isimlerine külli bir ikbal ve tam bir teveccüh edildikten, o zatın mukad­des zatının hub ve aşkına daldıktan, kalbi riyazete çektikten sonra salik için kalbi bir sefa ortaya çıkar ki ismi ve sıfati te­cellilerin mazharı haline gelir. Külli esma ve sıfatlar arasın­daki kalın ihicaplar ortadan kalkar ve kul esma ve sıfatlarla fani hale gelir. Celal ve kuds izzetine tutunur. Zati tam bir tedella (yakınlaşmak) elde eder. O halde salikin mukades ru­hu ile Hak arasında esma ve sıfatlar dışında bir hicab kal­maz.

Sülük ehlinden bazısı için ismi ve sıfati nur hicapların­dan bazılarının yırtılması ve gaybi zati tecellilere nail olması ve mukaddes zata mütaallık olması mümkündür. Bu müşa­hede de hakkın kayyumi ihatasını ve zati fenasını şuhud eder. Bil ayan kendi vücudunu ve bütün mevcudatı Hakkın gölgesi olarak görür. Nitekim bürhani açıdan da hak ile tüm madde ve ilgilerden soyut olan ilk yaratık arasında hiçbir hi­cap yoktur. Aksine mutlak soyut varlıklar için bürhani açı­dan da isbat edildiği gibi hiçbir hicap yoktur. Hakeza ihata

121


KIRK HADİS ŞERHİ

açısından soyut varlıklarla aynı ufukta gezen bu kalp de on­lardan bile ileri gitmiş olduğundan hiç bir hicaba sahip ol­mayacaktır. nitekim Kafi ve Tevhidi Saduk kitaplarında ye-ralan bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Müminin ruhu Allah'ın ruhuna öyle muttasıldır ki Allah'ın ruhuna güneş ışığının güneşe ittisalinden daha şiddetli bir şekilde bağlı­dır." (Usul-i Kafi, C. 2., s. 166.

Alimlerce makbul olan, bizzat kendise de masumlardan menkul olduğuna şehadet veren "Şabaniye" duasında şöyle buyurulmaktadır: "İlahi bana sana tam birbağlılığı nasib eyle, kalp gözlerimizi sana nazar nuruyla nurlandır ki kalp gözlerimiz nur hicaplarını yırtsın ve azamet madenine ulaş­sın. Ruhlarımız mukaddes izzet dergahına asılsın. Allah'ım bizleri çağırdığın ve sana icabet eden kimselerden eyle. Ken­dilerine nazar ettiğin ve celalin karşısında kendilerinden ge­çen kimselerden karar kıl. Sen onlarla gizlice raz-u niyaz et­tin, onlar ise senin için açıkça amel ettiler."

Kur'an-ı Kerim'de Rasulullah'ın miraç olayı anlatılırken şöyle buyurulmaktadır: "Sonra yaklaştı derken sarkıverdi". Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık iki yay kadar (oldu) veya daha da yakınlaştı. (Necm 8-9) Bu huzur-i ve fena-i müşahe­denin Allah'ın zatımn künhüne ermenin muhal olduğunu ve münezzeh olduğunu bildiren ayet ve rivayetlerle hiçbir aykı-rılğı yoktur. Belki onu teyid ve tekid etmektedir.

Şimdi de bu soğuk ve yersiz yorumların niçin ortaya çıktı­ğına bir bakalım. Hz. Ali (a) şöyle buyuruyor: "Farzen azabı­na sabrettim, ayrılığına nasıl sabredeyim." Acaba evliyanın bu ah-u figanını huriler ve cennetteki kasırlara hamletmek doğru mudur? Acaba "biz cehennem korkusu ve cennet sevgi­siyle ibadet etmiyoruz. Bizim ibadetimiz hürlerin ibadetidir.

122


LIKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME)

Halis bir şekilde Allah'a ibadet ediyoruz." diyenlerin ah-u fi­ganlarını cennetteki nimet ve güzelliklerden ayrılığa hamlet­mek doğru mudur? Heyhat! Bu oldukça yersiz birsözdür ve oldukça uzak bir yorum. Miraç gecesinde ve hiçbir kulun gi­remediği o yerde Cebrail-i Emin'in bile mahremi bile olma­dığı o sırlar aleminde Rasulullah'a cennetin ve kasırlarının gösterildiği söylenebilir mi? O azamet ve celal nurlarının, ni­metlerin gösterilmesi olduğu söylenebilir mi? Acaba muteber dualarda nebiler için zuhur eden tecellilerin nimetler yiye­cekler, içecekler, bağlar ve kasırlar olduğu söylenebilir mi?

Heyhat! Biz zavallılar tabiatın zulmet hicaplarına mübte-layız. Emel ve kuruntularımızın esiriyiz. Yiyecekler, içecek­ler, evlilikler ve benzeri şeyler dışında hiç bir şey anlamıyo­ruz? Görüş sahibi ve kalp sahibi biri bu hicaplardan birini kaldırmak istediğinden onun yanlış ve hata ettiğini söylüyo­ruz? Mülk aleminin zulmanî kuyusunda olduğumuz müddet­çe kalp ashabının müşahede ve marifetlerinden birşeyi der-kedemeyiz. Ama ey aziz!! evliyayı kendinle kıyas etme. Enbi­ya ve marifet ehlinin kalplerinde bizim kalplerimiz gibi ol­duğunu zannetme. Bizim kalplerimiz dünyaya teveccüh to­zuyla kaplıdır. Şehvetlere gömülmüştür. Dolayısıyla hakkın tecellilerinin aynası olamaz. Mahbubun cilvesi ve nazargahı haline gelemez. Bunca bencillik perdesi arkasına kaldığımız müddetçe hakkın cemal ve celalinin tecellilerinden birşey anlayamayız. Evliya ve marifet ehlinin sözlerini tekzip ede­riz. Zahirde tekzib etmezsek bile kalben yalanlarız.

Peygamber ve masum imamlara inadığımız halde tevil ve tevcih kapısını açar ve bilcümle Allah'ı bilmenin kapısını ka­patırız. "Gördüğüm herşeyde onunla birlikte öncesinde ve sonrasında Allah'ı da gördüm" hadisini eserleri    ru'yete

123


KIRK HADÎS ŞERHİ

hamlediyoruz. "Görmediğim rabbe ibadet etmem" hadisini kendi ilmimiz gibi olan külli mefhumlar ilmine hamlediyoruz likaullah ayetlerini kıyamet gününü likaya hamlediyoruz. "Benim Allah ile öyle bir halim vardır ki..." hadisini örneğin kalp rikkati ve inceliği haletine hamlediyoruz. "Bana kerim vechine nazar etmeyi nasip kıl" hadisini ve evliyanın ayrılık hususundaki ah-u figanlarını hurilere ve cennetteki kuşlara hamlediyoruz. Bütün bunlar şunun içindir ki biz meydan eh­li değiliz. Hayvani ve cismani nimetler dışında nasibimiz yok. Tüm marifetleri inkar ediyoruz. Bütün sefaletlerimiz de bu inkardan kaynaklanmakktadır. Zira bu inkar bütün ma­rifetler kapısını kapatmakta ve bizi talepten alıkoymakta, dolayısıyla da bizler hayvanlık makamıyla kani olmaktayız. Gayb alemi ve ilahi nurlardan mahrum kalıyoruz. Müşahe­deler ve küllî tecellilerden mahrum olan biz zavallılar nefsanî kemalin bir derecesi olan bu manalara imandan da uzağız. Halbuki bu iman bizleri bir yere ulaştırabilecek bir imandır. Müşahadelerin tohumu olan ilim mertebelerinden dahi firar ediyoruz! Göz ve kulağımızı kapatıyor, kulakları­mıza gaflet pamuğunu tıkıyoruz ki sakın hak bir söz işitme­yelim. Arif, salik veya filozoftan birhakikat işittiğimizde bu­nu duymaya gücümüz olmadığından, nefis sevgisi de kendi kusurumuza hamletmekten alıkoyduğu için hemen onu kını­yor, tekfir ve tafsik ediyoruz. Hemen gıybet ve iftiraya yöne­liyoruz. Bir kitap vakfediyoruz ve bundan istifade etmenin şartı olarak günde yüz defa molla Muhsin-i Feyze lanet et­melerini şart koşuyoruz. Tevhid ehlinin efendisi olan Molla Sadra'yi zındık olarak adlandırıyor ve ona her türlü hakaret­te bulunuyoruz. Molla Sadra'nm tüm kitaplarında en küçük tasavvuf mesleğine ait birşey   göremezsiniz! Aksine Molla

124


LİKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME)

Sadra "cahiliyye putlarının sufiyyenin reddinde kırılması" adlı birkitap yazmıştır. Onu sufi olarak adlandırıyoruz? Hali malum olanları Allah ve Rasulünün diliyle mel'un diye ad­landırılanları bırakıyor, Allah'a, Rasulüne ve Eimme'ye ima­na davet eden insanları kınıyoruz? Bu kınama ve ihanetlerin o büyük zatların makamına hiç bir zarar vermediğini de bi­liyorum. Aksine onların iyiliklerini artırmakta ve dereceleri­nin yükselmesine sebep olmaktadır. Ama bunlar bizim için zararlıdır. Tevfikimizin ortadan kalkmasına ve yardımsız kalmamıza sebep olur.

Merhum Şahabadi (ruhum ona feda olsun) şöyle buyuru-yordu: "Hiçbir zaman insanlara lanet etmeyiniz. Hatta bu dünyadan nasıl göçtüğünü bilmediğiniz kafirlere bile. Ama masum veli onun ölümden sonraki haletini de haber vermiş-se o başka. Zira insan ölüm anında da mümin olabilir. O halde genel olarak lanet ediniz." İşte bunlar o kadar yüce ne­fislere sahiptirler ki zahiren kafir olarak ölmüş olan insanla­ra bile lanet etmemeyi öğütlüyorlar. Zira ölüm anında imana ermiş olabilirler. Birisi de bizler gibidir, "Şikayet Allah'a gö­türülmelidir" der. Şehrin vaizi, ilim ve fazilet ehli olmasına rağmen alim ve fazıl insanların huzuruna çıkarak şöyle di­yordu: "Falan şahıs filozof olduğu halde Kur'an da okuyor­du." Aslında bu bizim şöyle dememize benzemektedir. Falan şahıs peygamber olmasına rağmen mebde ve meada inanı­yordu. Ben salt ilme o kadar inanmıyorum. İman getirmeyen ilim en büyük hicaptır. Ama hicaplara girmeden, hicapları da yırtmak mümkün değildir. İlim, müşahedelerin tohumu hükmündedir. Bazen istilahatlar ve ilimler hicab olmaksızın da birtakım makamlar elde edilebilir. Bu normal bir yol ve tabii bir sünnet değildir. Oldukça az vuku bulmaktadır. O

125


KIRK HADİS ŞERHİ

halde Allah'a aramanın yolu budur ki insan ilk olarak vaktini halkla müzakereye Allah hakkında isim ve sıfatlan hakkın­da ilim elde etmeye sarfetmelidir. Bunun da yolu, bu ilmin büyük üstadlarından ilim tahsil etmektir. Daha sonra o bil­gilerin ilmi ve ameli riyazetini kalbine sokmalı ve böylece bundan bir netice hasıl olmalıdır, istilahatlar ehli değilse de mahbubu tezekkürden kalp ve hali o mukaddes zatla meşgul olmaktan da bir netice elde edebilir. Elbette bu kalbî iştigal ve batını teveccüh onun hidayetine sebep olabilir. Allah Tea-la onun elinden tutar. Hicaptan bazı perdeler onun gözünün önünden kalkar ve bu sıradan insanların yaptığı inkarlar bir yere kadar tenezzül eder. Allah Teala'nm özel inayeti saye­sinde belki de marifetlere bir yol elde eder. Şüphesiz ki ger­çek velinimet Allah'tır.

Fasıl

İnsan Ölürken Gayb Halinden Bazılarının İnsan İçin Keşfedildiği Beyanında.

Bu hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere insan ölümü gör­düğünde bazı hal ve makamlar kendisi için açığa çıkar. Bu bazı burhanlar mükaşefe ashabının keşfi ve birtakım hadis­lere de mutabık olan birşeydir. İnsan bu alemi imar ettiği, kalbi bu neş'ete yöneldiği, tabiat sebebiyle kendinden geçtiği ve gazab ve şehvetine etkin olduğu müddetçe kendi amel ve ahlakının suretlerinden tümüyle gafil durumdadır. Onların kalp melekutundaki etkileri bilmemektedir. Ölüm sekeratı ve birtakım zorluklarla karşılaşınca bu neş'etten insiraf ve rücu bir ölçüye kadar hasıl olmaktadır. İman, ve yakin ehli ise, ama kalbi bu aleme yönelikse, ömrünün sonunda kalbi

126


LÎKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME)

bu aleme yönelir. Müvekkel melekler onu diğer aleme sevke-derler. Bu sevk ve intikalden sonra, berzah alemindeki birta­kım örnekler onun için keşf olur, gayb alemindeki birtakım pencereler kendisine açılır. Kendi hal ve makamım bir yere kadar keşfeder. Nitekim Hz. Ali (a) da şöyle buyurmuştur: "Her nefis dünyadan çıkmadan önce cennet ehli veya cehen­nem ehli olduğunu bilmeden bu dünyadan çıkmayacaktır." (İlmu'l-Yakîn, C. 2., s 853.)

Bu makamda uzun bir hadisi şerif vardır; ama Hz. Ali'in ve diğer ehli beyt imamlarının velayetine sarılanlara bir müjde ihtiva ettiği için tümüyle zikrediyorum. Bu hadisi Feyzu'l-Kaşani İlmul-Yakin kitabında nakletmektedir. Ravi şöyle diyor: Hz. Sadık (a)'m şöyle buyurduğunu duydum: "Allah'a andolsun ki sizden kabul edilir ve Alah'a andolsun sizler bağışlanırsınız. Şüphesiz ki sizden biriniz ile gıpta edilmeniz ve sevinç ve göznurunu görmeniz arasında ölüm dışında hiç bir şey yoktur." İhtizar ve ölüm haletinde Rasu-lullah, Ali, diğer imamlar, Cebrail, Mikail ve Azrail hazır olurlar. Can vermekte olan insanın yanına Cebrail gelerek Rasulullah'a şöyle der: "Bu şahıs siz Ehl-i Beyt'i seviyordu. O halde siz de onu seviniz. Rasulullah da şöyle buyurur: "Ey Cebrail bu şahıs Allah'ı, Rasulünü ve Ehl-i Beyt'i seviyordu; o halde sen de onu sev. Daha sonra Cebrail şöyle diyor: Ey Azrail, bu şahıs Allah'ı rasulünü ve ehl-i Beyt'i seviyordu; sen de onu sev ve ona iyi davran. Azrail o zaman yaklaşır ve ihtizar halindeki o şahsa şöyle der: Ey Allah'ın kulu! Acaba beraat ve emanını aldın mı? Acaba dünyada ismet-i kübraya sarıldın mı? Allah Teala onu muvaffak kılar. O da "Evet" der. Daha sonra Azrail şöyle sorar: İsmet-i Kübra nedir? O şahıs cevap olarak; Ali b. Ebi Talib'in velayetidir" der. Ceb-

127


KIRK HADİS ŞERHİ

rail "doğru söyledin" der. Allah Teala korktuğun şeyden sa­na eman verdi ve arzu ettiğin şeye ulaştın. Sana Rasulullah Ali ve onun neslinden olan imamlarla refakati müjdeliyo­rum.

Böylece azrail onun canını rahat bir şekilde alır ve onun kefenini cennetten getirir. Onun korkusu güzel kokulu mis­ke benzer. O kefenle onu kefenlerler ve tahnit ederler. Ona cennet elbiselerinden bir elbise giydirirler. Kabre konuldu­ğunda cennet kapılarından birkapı kendisine açılır. Oradan yanına cennet reyhanı ve ruhu girer. Daha sonra kendisine şöyle denilir: "Zifafta olan bir gelin gibi rahat uyu. Sana ruh, reyhan ve cennet nimetlerini müjdeliyoruz. Allah Teala sana gazab etmez."

Hz. Sadık (a) daha sonra şöyle buyuruyor: "Kafirin ölü­müne gelince Rasulullah, Ali, İmamlar, Cebrail, Azrail ve Mikail yanma varır. Cebrail yanına yaklaşarak ona şöyle der: Ey Allah'ın Rasulü, "bu şahıs siz ehl-i Beyt'e buğzedi-yordu, o halde sen de ona buğzet." Rasulullah şöyle buyurur: Ey Cebrail bu Allah'a, rasulüne ve Ehl-i Beyt'e buğzeden bi­risidir. O halde sen de onu buğzet. Cebrail, Azrail'e*şöyle der: "Bu şahıs Allah'a, Raulüne ve Ehl-i Beyt'e buğzeden birisi­dir. O halde sen de ona buğzet ve canını şiddetle al. Azrail ona yaklaşarak şöyle der: "Ey Allah'ın kulu! Beraat ve ema-nını aldın mı? Büyük koruyucuya dünya hayatında temes-sük ettin mi? O da "Hayır" der. Daha sonra Azrail ona şöyle der: "Bende sana Allah 'm düşmanlığını, gazabını ve ateşini müjdeliyorum. Arzuladığın şeyleri artık kaybetmiş durum­dasın. Korktuğun şeyler seni kucaklamıştır." Daha sonra ca­nını zorla alır onu öylece bırakır ve 300 şeytan onu yüzüne tükürür. O melek ise o tükürüğün kokusundan rahatsız olur.

128


LİKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME)

Onu kabre koyduklarında cehennem kapılarından bir kapı yüzüne açılır. Cehennem ateşinin rüzgarı yüzüne savrulur."

Bilmek gerekir ki herkesin berzah alemi onun kıyamet neş'etinin bir örneğidir. Berzah alemi bu alem ile kıyamette­ki alem arasında yer alan orta alemdir. Dolayısıyla cennet veya cehennemden birkapı yüzüne açılabilmektedir.Nitekim mezkur hadiste de buna işaret edilmiştir. Rasulullah'ın şu maruf hadisi de buna işarettir. "Kabir ya cennet bahçelerin­den bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur."

O halde malum oldu ki, insan ihtizar ve ölümü gördüğü anda kendi amelinin suret ve eserlerini müşahede eder. Az­rail'den cennet veya cehennem müjdesini alır. Bu eserleri bir ölçüye kadar orada keşfeder. Fiil ve amellerinin kalpte do­ğan etkilerini (nuraniyyet, şerh-i sadr ve vus'at ile bunların zıddı olan bulanıklık, göğüs darlığı, zulmet vb.) müşahede ve muayene eder.

O halde berzah alemini müşahede ettiğinde kalp lütfî ve cemali latif nefhaları muayeneye hazırlanır. Kalpte lütuf ve cemalin tecelli belirtileri ortaya çıkar. Elbette eğer saadet ve iman ehli ise.

O halde kalp likaullah sevgisiyle dolar. Kalbinde mahbu-bun cemaline iştiyak ateşi alevlenir. Bu da insan iyi bir geç­mişe rububi bir cezbeye ve sevgiye sahip biri olduğu takdirde sözkonusudur. Bu tecelli ve şevkte nasıl bir lezzet ve kera­metlerin olduğunu sadece Allah bilir.

Eğer iman ve salih amel biri ise iman ve ameli ölçüsünde Allah Teala kendisine birtakım kerametler inayet buyurur. Onları ihtizar anında apaçık birhalde görür ve onda ölüm iş­tiyakı ve Allah'ın kerametlerini lika aşkı hasıl olur. Dolayı­sıyla da ruhi bir rahatlık, sevinç ve ferahlık içinde bu alem-

129


KIRK HADİS ŞERHİ

den intikal eder. Bu sevinç ve mutluluğu ve bunca keramet­leri görmeye mülki gözler ve dünyevi tatma organlarının ta­kati yoktur.

Eğer şekavet, inkar, küfür, nifak, çirkin işler ehli olan bi­ri ise dünyada kazandıkları oranda ilahi kahır ve gazabın belirtileri ihtizar halinde ona keşfolur. Onda öyle bir dehşet ve korku vücuda gelir ki Hakkın kahriyye ve celaliyye tecel­lileri onun en çok nefret ettiği birşey haline gelir. Bu adavet ve pişmanlık ebebiyle öylebir darlık zulmet, zorluk ve azab hasıl olur ki Allah Teala'dan başka hiç kimse onu ölçüsünü bilemez. Bu, dünyada inkar, nifak Allah'a ve velilerine düş­manlık etmiş kimseler içindir. Günah ehli olan kimseler için ise kesbettikleri ölçüde kendi cehennemlerinden bazı örnek­ler ortaya çıkar. Bu halde en nefret ettikleri şey bu alemden intikaldir. Dolayısıyla onları da zor ve baskıyla bu dünyadan intikal ettirirler. Oldukça büyük bir hasret kalplerinde olu­şur.

Bu açıklamadan şu anlaşıldı: İhtizar halinde insan ken­dinden olan, ama haberdar olmadığı şeyler kendisine zuhur eder. Bu müşahedenin tohumu kendi vücud memleketine ekilmiş haldedir. Dünya hayatı örtülü bir perde gibi günah ve kirlerimizi örtmüş ve bu perde kalkıp hicaplar yırtılınca insan kendinde olanı ve insanın kendisi için hazırladıkları şeyleri müşahede etmektedir. İnsan diğer alemde sadece kendisi için hazırlardığı azab ve cezaları görür. İnsan salih amel, güzel ahlak ve doğru inançlarının suretini de o dünya­da açıkça görür. Allah Teala da fazlıyla ona başka keramet­ler ihsan buyurur. "Zerre kadar hayır işleyeni görür" ayeti­nin tefsirinde (Kafi'de) Hz. Ali'den naklen bir hadis yer al­mıştır. Kazret şöyle buyurmaktadır: "Bu ayet Kur'an'da yer

130


LİKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME)

alan en muhkem ayetlerdendir ve Rasulullah bunu "camia" olarak adlandırmıştır."

O halde bilmemiz gerekir ki eğer bu alemde Allah'a ve velilerine bir muhabbet elde eder, Allah'a itaate yönelir ve kalbimizi rabbani kılacak olursak ihtizar anında aynı sureti güzel bir şekilde görürüz. Bunun aksine eğer kalbimiz dün­yaya yönelir, Hakk'tan yüzçevirirse kalbimize Allah ve veli­lerine karşı düşmanlık tohumu serpilir ihtizar anında bu düşmanlık daha da artış kaydeder ve bundan korkunç garib eserler zuhur eder.

O halde önemli olan insanın kalb haletini ilahi etmesi ve kalbini Allah ve velilerine müteveccih kılmasıdır. Bu halet Allah'ın nimetlerini tefekkür etmek itaate yönelmek ve iba­dete koyulmakla hasıl olur. Ama insan nefis ve amellerine güvenmemelidir. İnsan özellikle halvet ve uzlet köşelerinde Allah'tan muhabbetini kalbine yerleştirmesini istemeli, kal­bini marifet ve muhabbet nuruyla aydınlatmasını dilemeli­dir. Dünya sevgisi ve Allah'tan gayrisinin muhabbetini kal­binden uzaklaştırmasını taleb etmelidir. Elbette bu sadece dil ile yapılan bir lakırtı olmamalıdır. Zira dünyaya aşırı bağlanmakla bunun gerçekleşmesi zor birşeydir. Ama bir müddet tefekkür eder, kalbine Allah sevgisinin güzel netice­sini anlatır ve dünya sevgisinin kötü sonuçlarını hatırlatırsa hakikate ulaşması ümid edilir inşaallah.

Fasıl

Allah'ın Hubb ve Buğzımun Manası

Kur'an ve hadis-i şeriflerde Allah Teala'ya isnad edilen hubb, buğz vb. şeyler örfen bilinen manada değildir. Zira

131


KIRK HADİS ŞERHİ

bunlar nefsanî infialleri (etkilenmleri) gerektirir. Biz burada kısaca bir beyan etmeye çalışacağız.

Bilmek gerekir ki en üst alem olan gaybi ve mücerred (so­yut) alemden tenezzül edip (nazil olup) mülki-tabiî aleme hu­sulden sonra birtakım sıfat ve haller vardır ki gaybi tecerrü-di suretinden çıkar, eser ve lazıme açısından başka suretlere bürünürler.Nitekim Eflatuncular tüm mülkî varlıkları gaybî ruhların mazharı, melekutî hakikatlerin nazilesi (nüzul et­mişi) ve musul-i eflatuniye'nin emsali olarak kabul ediyorlar. Hakeza bu alemde cevheri olmayan bir vücudla mevcud olan ilinek (avariz) ve keyfiyatları (nitelikleri) da o alemde vücud-ları aynısıyla mevcud varlıkların zati tecellilerinin sureti olarak kabulediyorlar. O halde şöyle deriz ki mülk aleminde teceddüd ve infial ile birlikte olan bu vasıf ve haller gaybi alemler ve tecerrüdi neşetlerde özellikle de ilahi isimler ale­mi ve ahadiyet makamında tüm noksanlıklardan münezzeh bir suretle mevcutturlar. Dolayısıyla onlar hakkındaki ta­birler de mücerred neşet ve rububi alem hasebiyle olup bu alemden farklı bir şeydir .Nitekim cemali, lütfi hubbi ve ünsî tecelliler de dediğimiz rahmani ve rahimi teceliler eğer bu alemde zuhur edecek olursa infialle birlikte olan hubb, rah­met ve lütuf şeklinde zuhur etmektedir. Bu, yaşadığımız ale­min aşırı darlığı sebebiyledir. Rivayette yer aldığı üzere rah­metin yüz cüzü vardır ki bu aleme sadece bir cüz'ü nazil ol­muştur. Alemde varolan bunca rahmetler ise sadece bu alemdeki o bircüz rahmet sebebiyle tahakkuk etmektedir. Valideyn ve evladı arasındaki rahmet gibi. Nitekim kahri ve maliki tecelliler de (ki Celalin tecellilerindendir) bu alemde buğz ve gazab suretinde zuhur eder. Bilcümle hubb ve buğz ile rahmaniyet ve kahhariyetin gazabı celalin tecellilerinden

132


LÎKAULLAH (ALLAH'LA GÖRÜŞME)

olan malikî ve kahri tecellilerdir. Bu alemde buğz ve gazab şeklinde zuhur etmektedir. Bu tecelliler gayb aleminde biz­zat ve ayn-i zatıyla mevcuttur. Kesret teceddüd ve infiali yoktur.Nitekim rahmaniyet ve kahhariyetin zuhuru da bu alemde mevcud olan muhabbet ve gazablardır. Mazhar za­hirde ve zahirde mazharda mütecelli ve fani olduğu için bazı makamlarda birbirleriyle tabir edilmesi de caizdir. O halde Allah'ın kula buğzu, kahhariyet ve intikamıyla zuhuru; sev­gisi de rahmet ve kerametiyle zuhurudur. En iyi bilen Al­lah'tır...
133


 


Yirmidokuzuncu Hadis RASULULLAH (S)'İN EMİRE'L-MÜ'MİNİNE (A) VASİYETİ

135


KIRK HADİS ŞERHİ j s JİI pU, #j * JİIM

"İbn-i Ammar İmam Sadık(a)'ın şöyle buyurduğunu işitti­ğini söylüyor: "Resulullah (s) Ali (a)'e şöyle vasiyet etmiştir: "Ey Ali, sana bir takım hasletleri taşıyıp korumanı tavsiye ediyorum. (Allah'ım sen de ona yardımcı ol.) Birincisi doğru­luktur. Senden asla yalan (bir söz) çıkmasın. İkincisi (kötü­lerden) sakınmaktır. Hiç kimseye hiyanet etme. Üçüncüsü Al­lah'tan onu görüyormuşçasına çok ağlamandır. Her gözyaşı damlası için senin için bin ev yapılır. Beşincisi malını ve ka­nını dinin yolunda feda etmektir. Altıncısı namaz, oruç ve sadakamda benim sünnetimi takib etmektir. Ama namazım elli rekattır. Oruç ise her ayda üç gündür. İlk perşembe, orta­sındaki çarşamba ve sondaki perşembe günü oruç tutulur." Ama sadaka israf etmediğin halde, israf ettim diyeceğin ka­dar gücün yettiğince sadaka vermelisin. Gece namazını mut­laka kıl, gece namazını mutlaka kıl, gece namazını mutlaka kıl. Öğle namazına dikkat et, öğle namazına dikkat et, öğle namazına dikkat et. Her halinde Kur'an oku. Namazda elini uzat ve ters çevir. Her abdest aldığında dişlerini misvak et. Güzel ahlakla ahlaklan ve kötü ahlaktan sakın. Böyle yap-

136


RASULULLAH (S)'İN EMÎRE'L-MÜ'MİNİN'E (S) VASİYETİ

mazsan o halde sadece kendini kınamalısın." (Rezvet-u Ka­fi s/79 33. Hadis)

ŞERH

Bu hadisle ilgili meseleleri bir mukaddime ve birkaç fasıl zımnında beyan etmeye çalışacağız inşaallah.

Mukaddime

Bu hadis-i şerifte bir çok açıdan malum olmaktadır ki Re-sulullah'ın (s) Ali'ye (a) buyurduğu bu vasiyeti kendi naza­rında oldukça büyük bir öneme sahipti.. Resulullah (s) eda et­tiğini bildiği halde sadece seri hududlarda ve ilahi emirlerde müsamaha edilmesin diye Hz. Ali'ye (a) bunları tavsiye et­miştir. Resulullah (s) gözünde önemli olan bir şeyin ehemmi­yetini göstermek için o şeyle amel eden birine dahi tavsiyede bulunurdu.

Bu tavsiyelerin "kızım sana söylüyorum gelinim sen an­la" kabilinden bir tavsiye olması uzak bir ihtimaldir. Zira hadis-i şerifin siyakından da anlaşıldığı gibi Resulullah (s) bizzat Hz. Ali'ye teveccüh etmiş ve müstakil bir gözle kendi­sine hitab etmiştir. Nitekim "... Hasletleri taşıyıp korumanı tavsiye ediyorum." cümlesi ile "Allah'ım sen de ona yardımcı ol" duası da buna tanıklık etmektedir. Bu tavsiyeler imam­lar (a) arasında da oldukça yaygın idi. Hepsinden de bu tav­siyelerin muhatabının bizzat imamın kendisi olduğu anlaşıl­maktadır. Nitekim Hz. Ali (a), oğullan Hz. Hasan ve Hüse­yin'e (a) yaptığı vasiyetinde şöyle buyurmaktadır: Bu ikinize ve Ehl-i Beytime olan vasiyetimdir." Buradan da Hz. Ali'nin

137


KIRK HADÎS ŞERHİ

muhatabının sadece oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin (a) oldu­ğu anlaşılıyor. Dolayısıyla bu tavsiyede konunun ehemmiye­tini ve birbirlerine olan şiddetli ilgisini göstermektedir. Vel­hasıl muhatabın Hz. Ali (a) olması konunun önemini göster­mektedir.

Ayrıca Hz. Ali (a) Resulullah (s)'m vasiyetinden inhiraf ve gevşeklik gösteren birisi olmadığı halde tavsiyelerini birçok tekidlerle eda etmiştir.

"Sana vasiyet ediyorum" dedikten sonra vasiyetinin öne­mini belirtmek için "Bunları benden taşıyıp korumanı tavsi­ye ediyorum." demiştir. Daha sonra da Hz. Ali'nin bu önemli şeyleri eda etmesini can-u gönülden istediği için Allah'ın kendisine yardımcı olması için dua etti.

Bu cümlelerin her birinde tekid için kullanılan "nun har­fi", tekrar vb tekid edatlarını zikre gerek görmüyoruz.

O halde malum oldu ki bu konular oldukça önemli konu­lardandır. Hakeza bu işlerin hiç birinde hazret için bir fayda­nın olmadığı da malumdur. Aksine maksad sadece muhata­bına fayda vermektir. Gerçi asaleten muhatab Hz. Ali'dir, ama umumi teklifler ortak olduğundan gücümüz oranında Resulullah (s)'ın vasiyetiyle amel etmeliyiz. Resulullah (s)'in Hz. Ali (a)'a olan şiddetli ilgisi bu konuların faydasının çok ve önemli olmasını iktiza etmektedir, ki bu tarzda beyan et­miştir. Yine de Allah bilir.

Fasıl

Yalanın Fesatlarının Beyanında

Resulullah (s)'ın vasiyetlerinden birisi doğru olmak ve ya­landan sakınmak idi. İlk etapta bunu söylemesi de mübarek

138


RASULULLAH (S)'İN EMİRE'L-MÜ'MİNİN'E (S) VASİYETİ

nazarında diğer konulardan daha büyük önem arzetmesin-dendir. Dolayısıyla biz de yalanın fesatlarını doğruluğun maslahatından önceye aldık. Yalan rezilesi akıl ve naklin kö­tü olduğunda ittifak ettikleri bir sıfattır. Yalan haddi zatında büyük günahlardan ve fesatlardan biridir. Nitekim bu husu­sa delalet eden bir takım rivayetler de vardır. Üstelik bu sı­fattan çirkinlik ve fesadı daha çok olan bir takım rezaletler de vücuda gelmektedir. Bazan insanın ortaya çıkan bir yala­nı itibariyle ömrünün sonuna kadar itibarını kaybettiği ve halkın gözünden düştüğü görülmüştür. Allah korusun insan yalancılıkla meşhur hale gelirse artık kendisi için şahsiyet diye birşey kalmaz. Ayrıca dini fesatları ve uhrevi cezaları da oldukça fazladır. Bu babda birkaç hadis-i şerif nakli ile iktifa ediyor ve konu açık bir şey olduğundan sözü uzatmıyoruz.

Hz. Bakır (a) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Teala şer için bir takım kilitler karar kılmıştır. Bu kilitlerin anahtarı ise şaraptır. Yalan ise şaraptan daha kötüdür." (Usul-i Kafi c.2 s. 339 Kitab-u İman ve Küfür)

Şimdi Ehl-i Beyt imamından sadır olan bu hadis-i şerif üzerinde bizzat tefekkür et. Ümmet alimlerinin kaynağı olan ve tüm alimlerce kabul gören bir kitapta yer almıştır. Acaba artık hiç bir mazeretimiz olabilir mi? Yalan hakkındaki bu müsamahamız Ehl-i Beytin rivayetlerine olan zayıf imanı­mızdan kaynaklanmıyor mu? Bizler amellerin gaybi suretle­rini bilmiyoruz, mülk ve melekutun manevi ilişkilerine vakıf değiliz. Bu yüzden böylesi rivayetlerden kaçmıyor ve örneğin bu ve benzeri rivayetleri mübalağa olarak nitelendiriyoruz. Bu da imanın zayıflığı ve cehaletten kaynaklanan batıl bir yoldur. Bu hadis-i şerifi mübalağa olarak değerlendirsek bile bu yersiz bir mübalağa mıdır? Acaba herşeyin şaraptan daha

139


KIRK HADİS ŞERHİ

kötü olduğu söylenebilir mi? En azından çok kötü bir şey ol­malı değil mi ki, onun şaraptan daha kötü olduğu hususunda mübalağa edilebilsin?

Hz. Bakır (a) şöyle buyuruyor: 'Yalancılık iman bozuklu­ğudur." (Usul-i Kafi c.2 s.339)

Gerçekten de böylesi rivayetler insanın kalbini titretiyor ve belini kırıyor. Öyle sanıyorum ki yalan yaygın bir şey ol­duğundan çirkinliği ortadan kalkmış olan ameli bir fesattır. Ama bir an gelecek uyanacağız ki ahiret alemi hayatının ser­mayesi olan imanımız bu helak edici haslet sebebiyle haberi­miz bile olmadan yok olup gittiğini göreceğiz.

İmam Rıza (a) şöyle buyurmuştur:" Resulullah (s)'e "Aca­ba mümin korkak olabilir mi?" diye soruldu "Evet" diye ce-vab verdi. \Cimri olabilir mi?" diye soruldu yine "Evet" diye cevab verdi. "Yalancı olabilir mi?" diye soruldu "Hayır" diye cevap verdi."

Şeyh Seduk şöyle naklediyor ki " Resulullah (s) şöyle bu­yurmuştur: "Faizlerin faizi yalandır." Yani yalan faizden da­ha kötüdür. Halbuki faiz hakkında o kadar şiddetli emirler vardır ki insanı hayrete düşürmektedir.

Ayrıca bilmek gerekir ki şaka ve mizah yoluyla söylenen yalanlar da hadislerde tekzib edilmiş şiddetle reddedilmiş, alimler de bunun haram olduğunu söylemişlerdir. Vesail ki­tabının müellifi de "istisna edilenler dışında ciddi veya şaka büyük veya küçük her türlü yalanın haram olduğu babı" diye bir bab ayırmış ve yalanın her haliyle haram olduğuna hük­metmiştir. Kafi'de yer aldığı üzere Hz. Bakır (a) şöyle buyur­muştur: "Ali b. Hüseyin (a) oğullarına şöyle buyuruyordu: "Konuşmalarınızda küçük-büyük ciddi veya şaka tüm yalan­lardan sakının. Zira insan küçük şeylerde yalan atarsa bü-

140


RASULULLAH (S)'ÎN EMİRE'L-MÜ'MİNÎN'E (S) VASİYETİ

yük şeylerde de yalan atmaya cüret kazanır. Resulullah (s)'ın şöyle buyurduğunu bilmiyor musunuz: "Allah'ın kulu doğru­luktan ayrılmazsa Allah onu "sıddık" olarak yazar, ama ya­lancılık yoluna koyulursa Allah o zaman da kulunu "kez-zab" olarak yazar."

Kafi'de yer alan bir rivayette ise Hz. Ali (a) şöyle buyuru­yor: "Ciddi veya şaka yalanı terketmeyen kimse imanın tadı­nı alamaz." (Usul-i Kafi c.2 s. 105 Kitab-u İman ve Küfür)

Resulullah (s) Ebu Zer'e yaptığı tavsiyesinde şöyle buyur­maktadır: "Ey Ebu Zer insanları güldürmek için yalan söyle­yen kimseye yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun." (Vesail c.8 s.577 Kitab'ul Hacc)

Resulullah (s) ve Ehl-i Beytin bütün rivayet ve te'kidleri-ne rağmen insanın bu böyük günaha düşmesi için oldukça cüret ve şekavet sahibi olması gerekir. Zira yalan oldukça önemli fesatlardan biri sayılmış doğruluk ise en önemli iyi­liklerden biri addedilmiştir. Ehl-i Beyt rivayetlerinde doğru­luk açıkça medhedilmiştir ki biz bunlardan bazısına işaret edeceğiz:

İmam Sadık (a) şöyle buyuruyor: "İnsanları dilinizden gayrisiyle (amellerinizle) iyiliğe çağırınız ki sizlerde hayır iş­lerinde ciddiyet, doğruluk ve takvayı görsünler."

Seduk ise Resulullah'm şöyle buyurduğunu naklediyor: "Kıyamet gününde bana en yakın ve şefaati gerekli olanınız konuşurken doğru konuşanınız emanete riayet edeniniz güzel ahlaklı olanınız ve insanlara en yakın olanınızdır." (Bihar c.66 s. 381)

Fasü

Ver'a'nın Hakikati ve Mertebeleri Beyanında

141


KIRK HADİS ŞERHİ

Ver'a saliklerin ve seyir ehlinin menzillerinden biri sayıl­mıştır. Hace Abdullah Ensari ver'a hakkında şöyle diyor: "Ver'a nefsini tam ve kamil bir şekilde korumak ve aynı za­manda sürçmekten korkmaktır veya Hakk'a tazim için nefsi zorlamaktır." Ve bu tüm mertebelerini kapsar. Zira ver'anm birçok mertebeleri vardır. Nitekim normal insanların var'ası büyük günahlardan ictinab etmektir. Hassenin (has insanla­rın) ver'ası günaha düşmek korkusuyla şüpheli şeylerden bi­le ictinab etmektir. Nitekim hadis-i şerifte de buna işaret edilmiştir. Zühd ehlinin ver'ası ise yükünden kurtulmak için mubahlardan kaçınmaktır. Sülük ehlinin ver'ası ise makam­lara vusul için dünyaya nazar eylemeyi terketmektir. Mec-zub olanların ver'ası ise babullahı fethetmek ve cemalullahı müşahade etmek için makamları terketmektir. Evliyanın ver'ası ise gayet ve hedeflere teveccühten ictinab etmektir.

Bunlardan her birinin bir de şerhi vardır ki halimize fay­dalı olmayacağından geçiyoruz. Bu makamda bilinmesi gere­ken şudur ki Allah'ın haramlarından ver'alı olmak (sakın­mak) tüm manevi kemallerin ve uhrevi makamların temeli­dir. Hiç kimse için Allah'ın haramlarından sakınmadıkça hiç bir makam hasıl olmaz. Ver'a sahibi olmayan bir kalbi ise öy­le bir bulanıklık ve pas kaplar ki artık kurtuluşa ermesi de ümid edilmez bir hale gelir. Nefislerin cila ve sefası ver'a sa­yesindedir. Bu makam sıradan insanlar için en önemli men­zildir. Ahiret yolunun yolcusu için bu makamı tahsil etmek en önemli hususlardan biridir.

Fazileti hakkında Ehl-i Beyt-i ismetten menkul olan ha­disler de bu sayfalara sığamayacak kadar çoktur. Biz bu hu­susta bir kaçını rivayet ediyor ve daha fazlasını okumak iste-

142


RASULULLAH (S)'İN EMİRE'L-MÜ'MİNİN'E (S) VASİYETİ

yenleri hadis kitaplarına irca ediyoruz.

Hz. Sadık (a) şöyle buyuruyor: "Seni Allah'tan sakınmaya, ver'a ve ibadetlerde ciddiyet sahibi olmaya davet ediyorum. Bilki ver'a olmadıktan sonra ibadetlerde ciddiyetin de hiç bir faydası yoktur.

Bu hususta birçok rivayet vardır. Buradan da anlaşıldığı gibi ver'a olmadan hiç bir ibadetin itibarı yoktur. Ayrıca ma­lumdur ki yapmakta olduğumuz ibadetlerin nefsin inkiyadı ve irtiyazı ile mülk ve tabiata melekut aleminin galebesi olan en büyük nüktesi de şiddetli bir ver'a ve kamil bir takva ol­maksızın hasıl olamaz. Allah'a isyana mübtela olan nefisler­de hiç bir resim yer almaz ve resim yapılamaz. O halde nef­sin kemal sureti olan ibadetin nefis günah bulanıklığından kurtulmadıkça hiç bir faydası yoktur ve manasız bir suret ile ruhsuz bir kalıb mesabesindedir.

Ravi şöyle diyor: "İmam Sadık(a) bana nasihat etti bir ta­kım emirlerde bulundu zühde davet etti ve daha sonra şöyle buyurdu: "Ver'a sahibi olun. Zira insan sadece ver'a sayesin­de Allah indinde olanlara nail olabilir." O halde bu hadisi-i şerif hasebiyle ver'a sahibi olmayan insan Allah'ın kullarına vadettiği kerametlerden mahrumdur ve en büyük şekavet ve mahrumiyetlerden sayılmaktadır.

Vesail'de yer alan bir hadis-i şerifte İmam Bakır şöyle bu­yuruyor: "Sadece amel ve ver'a sayesinde bizim velayetimize erişilir."

Başka bir rivayette Hz. Sadık (a) şöyle buyruyor: "Yüz bin kişilik cemiyeti olan bir şehirde kendisinden daha takvah bir kimse olursa (o takvası az olan) bizim şiilerimizden (taraftar­larımızdan) değildir." (Vesail c.ll s. 195)

Bilmek gerekir ki rivayetler hasebiyle ver'anın kemal mi-

143


KIRK HADİS ŞERHİ

zam Allah'ın haramlarından sakınmaktır. İlahi haramlardan sakınan kimse halkın en ver'alı olanıdır. 0 halde şeytan bu işi gözünde büyütmemelidir. Seni ümitsiz kılmamalıdır. Zira o melun, insanı ümitsizliğe düşürerek ebedi şekavete düşür­meye adet etmiştir. Mesela bu babda şöyle der: "Nasıl olur da yüzbin kişilik nüfusu olan bir yerde en takvalı sen olabilir­sin. "Bu o melunun hilelerinden ve nefs-i emmarenin vesve-selerindendir. Bunun cevabı şudur ki insan ilahi haramlar­dan sakınırsa bu rivayetin kapsamına girer. İlahi haramlar­dan sakınmak oldukça zor bir şey değildir. İnsan cüzi bir ne­fis riyazeti ve teşebbüs sayesinde tüm günahlardan el çekebi­lir. Elbette insan saadet ve kurtuluş ehli olmak Ehl-i Beyt'in velayeti altına girmek ve Hakk Teala'nın kerametlerine maz-har olmak istiyorsa bunu yapmalıdır. Bu ölçüde günahlardan sakınamıyorsa hiç bir şey olmaz. Bir yere kadar tahammül, riyazet ve diretmek gerekir.

Tatmim

Hiyanetin Fesatları ve Emanetin Hakikati

Beyanında

Bu makamda işaret edilmesi gereken bir nükte vardır. O da şudur ki Resulullah (s) ver'a hususunda tavsiyede bulu-duktan sonra hiyanete cüret etmemeyi öğütlemiştir. Halbuki ver'a, mutlak günahlarla veya daha geneliyle ilgili bir şeydir. O halde hiyaneti örfi manasından daha genel bir manada açıklamak gerekir ki ver'a ile mutabık olsun. O da şudur ki mutlak günahı veya ilallah seyrine engel olan bir şeyi işle­meyi hiyanet olarak tavsif etmek gerekir. Zira ilahi teklifler Hakk'm emanetleridir. Nitekim bazı müfessirler "Emaneti

144


RASULULLAH (S)'İN EMİRE'L-MÜ'MÎNİN'E (S) VASİYETİ

göklere ve yere arzettik" ayetindeki emanetin ilahi teklifler olduğunu söylemiştir. Belki tüm organ ve kuvveler Hakk'ın emaneti sayılır. Bunları da Hakk'ın rızası dışında bir yerde sarfetmek hiyanet sayılır ve kalben Allah'tan gayrisine te­veccüh etmek de bu hiyanetler cümlesindendir. "Dostun Hafız'a ısmarladığı emanet olan canı Bir gün yüzünü göreyim de ona teslim edeyim." Veya hiyanetten maksad bilinen manadır. Ama oldukça önemli olduğu için tahsisen zikredilmiştir. Adeta veranın tüm hakikati emanete hiyanetten ictinab etmektir. Masum­ların rivayetlerini inceleyen bir kimse Allah'ın bu hususa ne kadar önem verdiğini çok iyi bilir. Ayrıca bunun zati çirkinli­ği de herkesçe bilinen bir şeydir. Dolayısıyla haini insanlık zümresinden atmak gerekir. Onu şeytanların en rezili say­mak iktiza eder. Halk arasında hiyanet ve aldatıcılıkla meş­hur olan kimseye de bu dünya hayatı zor ve tatsız gelir.

İnsan türü dünyada yardımlaşma sayesinde rahat bir ha­yat yaşayabilir. Ferdi hayat insanlık toplumundan çıkıp vah­şi hayvanlara katılmadığı müddetçe hiç kimse için müyesser değildir. SoS3^al hayat insanların birbirine itimadı sayesinde idare olur ve eğer insanoğlundan itimad alınacak olursa asla rahat bir hayat yaşayamaz. İtimadın büyük asıl temeli ise emanete riayet etmek ve hiyanetten kaçınmak üzere bina edilmiştir. O halde hain güvenilir.bir kimse değildir ve in­sanlık toplumundan dışarı çıkmıştır. Medine-i Fazile'ye üye­likten çıkmıştır. Şüphesiz ki böyle bir kimse zor bir hayat ya­şar. biz bu babda daha fazla faydalanmak için Ehl-i Beyt'ten birkaç hadis naklediyoruz ve gönlü ve gözü açık olanlar için bu yeterlidir.

Hz. Sadık (a) şöyle buyuruyor:"İnsanın rüku ve sücudu-

145


KIRK HADİS ŞERHİ

nun uzunluğuna bakmayın. Zira bu onun adet ettiği bir şey­dir. dolayısıyla terkederse dehşete kapılır ondan. Ama onun doğru sözlü olmasına ve emanete riayet etmesine bakınız." (Usul-iKafıc.2s.l05)

Ravi şöyle diyor: "Hz. Sadık (A)'a "İbn-i Ebi Ya'fur sizlere selam gönderdi." dedim. İmam şöyle buyurdu: sana ve ona selam olsun. Yanına varınca ona selamımı söyle ve ona de ki Cafer b. Muhammed (İmam Sadık) sana şöyle diyor: "Hz. Ali'yi Resulullah nezdinde yücelten şeyin ne olduğuna bak ve sen de onunla amel et. Şüphesiz ki Hz. Ali doğru sözlü oldu­ğu ve emanete riayet ettiği için Resulullah indinde o yüce makama erişti." (Usul-i Kafi c.2 s. 104)

Ey aziz bu hadis-i şerif üzerinde biraz tefekkür et. Doğru sözlü olmak ve emanete riayet etmek ne kadar da önemlidir ki Hz. Ali'yi (a) o yüce makama ulaştırdı. Buradan da anla­şıldığı gibi Resulullah bu iki sıfatı her şeydan daha çok sevi­yordu. Hz. Ali'nin onca kemal sıfatları arasında sadece bu iki sıfatı onu bu yüce makama ulaştırmıştır. İmam Sadık (a) da bütün fiil ve vasıflar arasında gözünde çok önemli olan bu iki sıfatı dostu İbn-i Ebi Ya'fur'a tavsiye etmiştir.

Ebu Zer Resulullah (s)'m şöyle buyurduğunu naklediyor: "Sıla-i rahim ve emanet kıyamette sıratın iki yanında durur­lar. Sıla-i rahim eden ve emanete riayet eden birisi sırattan geçer ve cennete girer. Ama sıla-i rahim etmeyen ve emanete hiyanet eden birisi geçmek isterse hiç bir ameli bu sıfatları sebebiyle ona fayda vermez ve sırat onu ateşe atar.

Hz. Ali (a) bu hususta şöyle diyor: "Peygamberlerin evlat­larının katiline bile emanetlerini geri verin."

Hakeza Hz. Sadık (a) vasiyetlerinin birinde şöyle buyuru­yor: "Bilki Hz. Ali'nin katili bile beni emin bilse benden hayır

146


RASULULLAH (S)'İN EMİRE'L-MÜ'MİNİN'E (S) VASİYETİ

beklese ve benimle istişare etse ve bende onu kabul etsem, enanetimi ona geri veririm."

Hamza-i Somali, Hz. Seccad (a)'dan şöyle buyurduğunu naklediyor: "Emanetlere riayet