
Ayetullah’il
Uzma İmam
Humeyni
(ra)
Kırk Hadis Şerhi - c:1
Çeviri: Kadri Çelik
|
Tekebbürün Asıl Sebebi 120 Kibrin Fesadlan 126 Kibrin Bazı Sebepleri 132 Tekebbürün Tedavisi 138
Hasedin de Bazen Tekebbürün
Mebdeik Olduğuna Dair 148 Hasedin Bazı Sebepleri 153 Hasedin Bazı Fesadlan 155 Ahlakî Fesadlann Kökleri 161 Hasedin Amelî İlacı 163
Ref Hadisinin Zikri
Beyanında 165
ALTINCI HADİS
-DÜNYA SEVGİSİ 167 Mevlana Meclisî'nin (ra) Kınanmış Dünyaya İlişkin Sözlerinin Açıklanmasına Dair 168 Dünya Sevgisinin Artış Nedenlerine Dair 171 Dünyevî Hazların Kalbe Tesiri ve Bunun Fesatlarına Dair 173
Dünyayı Sevmenin
Fesatlarına Dair 178 Gazab Kuvvesinin Faydalarına Dair 184 Öfkede Aşırıya Gitmenin Kötülüğüne Dair 186
Alevlenmiş Durumdaki
Öfkenin Tedavisine Dair 191
Tedavi Edilmesine Dair 193
|
Asabiyetin Fesatlarına Dair 199 İlim Ehlinin Asabiyetine
Dair 206 DOKUZUNCU HADİS
-MÜNAFIKLIK 209 Nifak ve İkiyüzlülüğün Pekçok Fesada Kaynaklık Ettiğine Dair 212 Nifakın Tedavisine Dair 214 Nifakın Bazı Kısımlarına
Dair 215 ONUNCU HADİS -NEFSİN AMEL VE HEVASI 221 İnsanın Başlangıçta Fiilen Hayvan Olduğuna Dair 222 Hevaya Tabi Olmanın Kötülüğüne Dair 224 Nefsanî Hevalann Çeşitlerine Dair 229 Uzun Emelliliğin ahireti Unutturduğuna Dair 230 Uzun Emelliliğin Tedavisine Dair 231 Fıtratın Anlamına Dair 236 Fıtratın Ahkamına Dair 237 Dinin Fıtrî Oluşuna Dair 238 Allah Celle ve Ala'nın Varlığının Aslının Fıtrîîiklerden Oluştuğuna Dair 239 Hakk'ın Tevhid ve Diğer Sıfatlarını Fıtrî Olduklarına Dair 243 Meâdm Fıtrîîiklerden Olduğuna Dair 244 Düşünmenink Faziletine Dair 249 Yanlarına Dair 251 Nefsin Hallerim Düşünmeye Dair 259 Gece İbadetinin Faziletine Dair 263 Takvaya Dair 268 Halk Genelinin Takvasına Dair 269
|
Tevekkülün Anlam ve Derecelerine Dair 276 Tevekkül ile Rıza Arasındaki Farka Dair 280 Tefviz, Tevekkül ve Sıka Arasındaki Farka Dair 281 ONDÖRDÜNCÜ
HADİS -HAVF VE RECA 285 Arif İnsanın İki Bakışı Olduğuna Dair 286 Havf ve Reca'nm Aşamalarına Dair 289 Reca ile Gurur Arasındaki Farka Dair 293 Gerektiğine Dair 296 ONBEŞİNCİ
HADİS -MÜ'MİNLERİN İMTİHAN
EDİLİP DENENMESİ 299 İmtihanın Anlamı, Sonucu ve Hak Teala'yla İlgisine Dair Enbiya, Asfiya ve Mti'minlerin İptilasının Şiddetine Dair Peygamberlerin Nefret Edilen Hastalıklara Mübtela Olmalan 309 Dünyanın Hak Teala'nm
Mükafat ve Ceza Diyarı Olmadığı 312 Şehvete Esir Olmanın Bütün Esaretlerin Kaynağı Olduğu 318 Nefse Esir Olmanın Kötü
Sonuçlan ve Fesatlan 322 Kurtulmanın Sonucu olduğuna 324 Sabnn Sonuçlanna Dair 327 Sabnn Derecelerine Dair 331 Ma'rifet Ehlinin Sabır Derecelerine Dair 333
|
Tevbenin Rükünlerine Dair 340 Tevbenin Şartlarına Dair 343 İstiğfann Sonucuna Dair 348 Tevbe-i Nasuh'a Dair 349 Bütün Varlıkların İlim ve Hayat Sahibi Olması 250 ONSEKİZİNCİ HADİS -ALLAH'I ZİKRETMEK 353 Hak Teala'nm Kayyûmî Kuşaücıkğına Dair 354 Allah'ı Zikretmenin Faydalanna Dair 355 Düşünme ile Zikretmenin Arasındaki Farka Dair 357 Egemen Olan Zikir Olduğuna Dair 359 Allah'ı Zikretmeye İlişkin Bazı Hadislere Dair 361 Gıybetin Haramhğına Dair 365 Gıybetin Toplumsal Zararlarına Dair 372 Bu Hastalığın Tedavisine Dair 374 Caiz Olan Durumlarda Bile Gıybete Yanaşılmamasına Dair 377 Gıybete Kulak Vermenin de Haram Olduğuna Dair 380 Şehid Sani'nin (rahimehullah) Sözleri 381 Belalann Hak Teala'ya Nisbet Edilmesini İzahma Dair 384 İhlasın Tanımına Dair 388 İhlasın Amelden Sonra Geldiğine Dair 389
|
Orjirnal adı:
ÇEHEL HADİSHamd Yayınları
Hamd Yayınlan
Fevzipaşa Cad. Hulusi Noyan Sk. No: 23/2 Fntih /İST.
Allah'ım, Muhammed ve Ehl-i Beyt'i (salavatullahi aleyhim) hakkı için gönül aynamıza ihlas nuruyla aydınlık bağışla. Gönül levhasından şirk ve seneviye pasını gider. Bu dalalet ve hayret çölünün çaresizlerine, saadet ve necatın ana yolunu göster. Bizleri kerimane ahlak ile ahlaktandır. Dergahının velilerine mahsus kıldığın o has cilve ve esintilerini bizlere de nasib et. Cehalet ve şeytan ordusunu kalpler memleketinden dışarı çıkar ve onların yerine ilim, hikmet ve rahman ordularını yerleştir. Bizleri bu dünyadan kendinin ve dergahına has kullarının sevgisiyle al. Ölüm anında ve ondan sonra bizlere rahmetinle davran. İşlerimizin sonunu saadetle eş kıl!...
Zayıf ve sermayesiz olan bu kul, bir müddettir ashab ve ulemanın -Allah onlardan razı olsun- muteber kitaplarında yer alan ismet ve taharet Ehl-i Beyt'inden (aleyhimi's-selam) menkul 40 hadisi bir araya toplamayı ve umumun haliyle bir münasebeti olsun diye de bu hadislerden her birini münasib bir şekilde şerhetmeyi düşünüyordum. Farsça konuşan insanların da faydalanabilmesi için bu eseri Farsça olarak kaleme aldım. Umulur ki, Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve alihi) .-"Ümmetimden kim kırk hadis hıfzederse..." (*) hadisine şamil kılınırım.
Allah'a hamdolsun, vermiş olduğu güzel tevfikiyle işe koyuldum. Allah Teala'dan bu eserin tamamlanması için de inayet ve muvaffakiyet dilerim. Şüphesiz ki tevfik ve başarı Allah'tandır.
Ruhullah el-Musavî el-Humeynî
(*) Sahifetu'r-Rıza, 114. hadis, Uyumı ehbari'r-Rıza, C. 2., b. 31, 99. hadis.
Önsöz
Rahman ve Rahim olan allah'ın adıyla
"Erbain" (40 hadis) kitapları kırk hadisi veya hadiste kırk babı içeren kitapların adıdır, zahiren bu tür yazımlar H. 4. asırda başlamıştır. Bu kitapların yazım felsefesi ise "ümmetime faydalı olacak kırk hadisi hıfzeden kimseyi Allah Teala kıyamette fakihler ve alimlerle hasreder" hadisi olmuştur. Ebu Bekir Kelabazî (Ö. 380) Ebu Abdurrahman Selemi, Ebu Naim Isfehanî, Şeyh Behaî vb. alimler bu babda değerli eserler kaleme almışlardır. Bazıları tevhid, bazıları zühd ve bazıları da ibadetlerle ilgili hadisleri cem etmiştir.
imam Humeyni (r)'in bu "Kırk Hadis Şerhi" de aslında kendi takri-ratı olup mezaminini Feyziye ve Molla Sadık medresesinde kendi öğrencilerine irad buyurmuşlardır. Daha sonra bu konuda bir kitap yazmayı kararlaştırdı ve "Kırk Hadis Şerhi" kitabını 1979 yılında sona erdirdi. Bu hadislerden 33 tanesi ahlakî diğer yedi tanesi ise itikadı hadislerdir.
İmam (r)'in ahlakî ameli sahasında kaleme aldığı bu eser aslında kendi alanında bir şaheser durumundadır. İmam sadece ahlakî değer ve öğretileri bilen bir ahlak bilgini değil, aym^zamanda bir mürebbi ve pedagog konumundaydı.
Hayatı boyunca asla kendisinden bahsetmemiş hatta kendisiyle ilgili özel hususların zikrini bile hoş görmemişti. İmam, "Ben diyen şeytandır" buyurarak Hürremşehr gibi önemli bir şehrin Saddam uşaklarının elinden geri alınmasının karşısında da "Hürremşehri Allah kurtardı" demiş ve ameli ahlakın en büyük tecellisini sergilemiştir.
İmam (ra) ümmetin rahmet ve şefkat dolu bir mürebbisiydi. Terbiye ettiği binlerce genç şehadet şerbetini içerek lika cennetine koşmuş, mahbubun visaline ermişlerdi. Tarikatla gerçek İslamî bir irfanın karıştırıldığı ve bu yüzden İslamî mücadelede büyük yenilgi ve gerilemelere şahid olunduğu Türkiye'de böyle bir eserin faydasını, olumlu etkilerini ve yapıcı yönlerini tartışmaya bile gerek görmüyoruz. Nitekim bu kitabın Farsçasmı görür görmez çok beğenmiş sevmiş ve tercüme
9
etmeye başlamıştım. Ama sadece bir bölümünü tercüme ettikten sonra bazı sebeplerden ötürü tercümesinden el çektim. Uzun bir müddet geçtikten sonra bu değerli eserin Türkiye müslümanlarma kazandırılmasının gereğine inandım. En küçük bir fırsatını da elde edince yeniden tercüme etmeye başladım. İnşaallah 1. cildinin hemen ardından 2. cildi de yayınlanacak ve bu önemli eser Türkçeye kazandırılacaktır.
Aslında tercüme de bir sanat ve kabiliyet işidir. İnsan bir mütercim olarak yetişir ve tercüme ederse faydalı olur. Yoksa "dostlar pazarda görsün" kabilinden yapılan tercümelerin İslamî bir sorumluluk da getirdiği bilenen bir gerçektir. Hayatı boyunca bir tek irfanı ve felsefî kitap okumamış insanların kalkıp da bu dalda önemli eserler yazması muhal olduğu gibi böylesi ilmi kitapları sağlıklı tercüme etmesi de imkansızdır. "Körler diyarının şaşı kralları bazı mütercimler ne yazık ki piyasaya büyük ölçüde hakim durumda. İmam, Mutahhari, Ali Şeriati vb. mütefekkir insanların eserleri birbiri ardınca tercüme edilmektedir. Uzun bir zamandır Farsçaya aşina olduğum, kırkın üzerinde kitap tercüme ettiğim ve bazı kitapların derkinde dahi zorlandığım halde bir de bakıyorsun bu kitaplar tercüme edilip piyasaya sürülüyor. İmam, Mutahhari, Şeriatî vb. şahsiyetlerden haberi olmayan ve hatta onları sevmeyen insanlar kalemi eline alıp tercümeye koyuluyorlar.
İnsanın bilmediği işe burnunu sokmaması da bir erdemdir ki günümüz Türkiye'sinin tercüme dünyasında bu erdemden mahrum durumdayız. Şüphesiz ki günümüzdeki kavram ve terimler kargaşasında bu sözde mütercimlerinde payı vardır. İran'da bile İmam, Mutahhari, Tabatabaî vb. insanların kitaplarını büyük ayetullahlar ve hücctülis-lamlar tercüme edip şerhederken Türkiye'de bunun tam tersi durum sözkonusudur. Edebiyat zevkinden bile mahrum insanlar har vurup harman savuruyor ortalığı veryansın ediyorlar.
Allah-u Teala tüm müslamanları gösteriş ve yersiz cehdden sakındırsın.
Kadri Çelik
10
İMAM HUMEYNİ'NİN (R) KISA BİYOGRAFİSİ
İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni 24 eylül 1902'de İslamî geleneğe sıkı sıkıya bağlı ve alimlerin olduğu bir ailenin çocuğu olarak Humeyn kasabasında dünyaya geldi. Humeyn kabasabı Tah-ran'ın birkaç yüz kilometre güney batısına düşen küçük bir kasabadır. Hem byük babası ve hem de babası alimdi. Ailesi köken olarak Hindistan'dan geliyordu. Nitekim ailesinin bir bölümü hala Hindistan'da yaşamaktadır. Ayetullah Mustafa Ruhullah'ın doğumundan beş ay önce katledilmiş, bu nedenle Ruhullah'ın bakım ve terbiyesini annesi ve teyzesi üstlenmişti. 16 yaşma geldiğinde hem annesini ve hem de teyzesini kaybetti. Eğitimini, daha sonraki yıllarda ayetullah Pesendide adıyla tanınacak olan büyük ağabeyi Seyyid Mür-teza üstlendi. Ayetullah Pesendide daha sonraları bu yılları anlatırken ayetullah Huneyni'nin ciddiyeti ve zekasına herkes tarafından takdirle karşılandığını da büyük bir övgüyle anlatacaktı, ayetullah Humeyni 19 yaşına gelince dini bilimler alanında eğitim görmek üzere Şeyh abdulkerim Hairi'nin yanına Arak kentine gitti. Hem Arak şehri ve hem de Şeyh Hairi, Şii mezhebinin en önemli eğitim merkezi ve en önemli Şii bilginiydi özellikle de burada tedrisatta bulunan Mirza Hasan Şirazi daha sonraki dönemlerinde İmam'ı etkileyecek olan en önemli şahsiyetlerin başında geliyordu. Şeyh Hairi genç Humeyni üzerinde geleneksel bilgi donanımı yönünden etki ettiği gibi siyasal aktivite açısından da oldukça etki gösterdi. İmam bu yüksek değerdeki hocalarından aldığı bilgileri kafasının süzgecinden geçirerek pratiğine yansıtıyordu.
Hairi daha sonraki yıllarda eğitim merkezini İran'daki Kum kentine "taşıdı, kum kenti tarihi boyunca dini bilimler merkezi ol-
11
muştu. Ama Hairi Kuma ulaştığında buradaki eğitim düzeninde bir dizi değişiklik gerçekleştirerek burada alman din eğitimini en üst seviyeye çıkardı. Onun yaptığı değişiklikler sonucunda Kum kenti İslamî İran'ın ruhu haline geldi. Tüm bu incelemelerin sonucu İmamın Şahın monarşisine karşı 1962 yılında başlattığı kıyam ile alındı.
İmam'm daha sonraki yıllarda elde ettiği başarının özünde burada aldığı eğitimin büyük payı vardı kuşkusuz. Hairi'nin öğrencileri içinde aklı, zekası ve kavrayış gücüyle hemen ön sıralara çıkan Humeyni özellikle irfan konusunda yaptığı araştırma ve bu alanda ileri sürdüğü görüşleriyle tanındı. 27 yaşma geldiğinde ise ilk telif eserini kaleme aldı. Arapça kaleme alman bu eser Misbah el-Hida-ye adını taşımaktaydı. Ayetullah Humeyni bu döneminde daha sonra devrim yıllarında ve sonrasında yakınında olacak birçok insanı da çevrisene toplamış, onlarla sık sık felsefi sohbetler yapmaya başlamıştı. Bu sohbetlere yüzlerce insan katılarak fikir adamlarından ileri sürdüğü görüşlerden yararlanmıştı.
İmam'a bir "Devrim Önderi" sıfatı verecek özelliklerbu yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştı. O hem iyi bir öğretmen hem iyi bir alim olurken aynı zamanda siyasi aktivitesi ile bir lider olarak kendini yetiştirmeye çalışıyordu.
İmamın devrime kadar geçen hayatını kapsayanbeîli başlı çizgi de özünü İslam ahlak ve irfanının belirlediği çizgi olmuştur. O daha 19301u yıllarda yaptığı konuşma ve münazaralarda sık sık bu temel öğelerden bahsederek bir müsiümanm hayatını oluşturacak çizginin ne olması ve nasıl olması gereğini anlatmıştır. Dinleyicilerin sorduğu sorulara verdiği cevaplarda ve onların herhangi bir konudaki problemlerini çözerken izlediği yöntemle de bu çizgiyi korumaya gayret göstermiştir. İmam Humeyni'nin Kum ketinde aktif anlamda faaliyet gösterdiği yıllar İran'da Rıza Han Pehlevi Hanedanını kurduğu yıllara ratlamaktadır. Rıza han İran monarşisinde yaptığı değişikliklerle bu monarşiyi acımasız çağdaş bir diktatörlük haline getirmiş, İslam'a karşı geliştirilen bu komplo üzerine İmam Kum kentinden Meşhed, İsfehan, Tebriz kentlerine gönderdiği araştırmaları, fetvalarıyla karşı bir tavır alıyordu, imam o yıllarda bu
12
tür bir yönetimin nerelere gelebileceğini tahmin ederek kendini uzun soluklubir mücadele için hazırlıyordu. Pehlevi Hanedanının ikinci ve son temsilcisine karşı yürüttüğü mücadele taktiklerini kullandı. Yani oğul Şah'a karşı yürüttüğü mücadelenin derslerini baba Şah'a karşı yürütürken geliştirmişti. Imam'ın politik içerikli ilk kitabı da 1941 yılında kaleme aldığı keşful Esrar adlı kitabı idi. Bu kitapda dine karşı olan akımların bir eleştirisini yapıyor, ama satır aralarında verdiği mesajlarda Pehlevi hanedanını eleştirip yerden yere vuruyordu.
1937 yılında Şeyh Hairi vefat etti. Kum kentinde ki din eğitimini yürütmek üzere Ayetullah Sadr Hüccet ve Hansari'den oluşan birüçlü alimler kurulu oluşturuldu. Daha sonra Hairi'ni rolünü üstlenebilecek yetenekte bir alim olan Ayetullah Burucerdi din eğitiminin liderliğini üstlendi. Ayetullah Burucerdi döneminde imamın siyasal aktivitesi durmadı, aksine daha da gelişti. Burucerdi hem en üst düzeyde bir alimde ve hem de öğrencilerini monarşiye karşı politik anlamda bilinçlendiren bir liderdi. Burucerdî'nin bu açık şah muhalefetine karşı imam kendi mücadelesini Burucerdî'nin vefatına kadar kapattı sadece Burucerdi'nin muhalefet hareketine destek oldu. 1962 yılında Burucerdi vefat edince O'nun tüm görevlerini üstlendi.
Bu tarihte Ayetfullah Humeyni dışında en üst dini makama geçecek başka kimse yoktu ve dolayısıyla bu makama o seçildi. Bu aynı zamanda Şah monarşisine karşı yürütülecek mücadeleni de giderek artan boyutta öne alınması anlamına da geliyordu. İlk adım şahın ülkeye getirmek istediği İslam dışı bazı düzenlemeler nedeniyle başlatıldı. İmam her tarafa gönderdiği mesajlarıyla yeni hazırlanan ve İslam'ın özüne karşı olan hukuksal düzenlemenin toptan reddedilmesini istiyor, bu konuda halkı direnmeye çağırıyordu. Bir anda ülkenin her tarafında öyle bir muhalefet rüzgarı esmeye başladı ki şah bile halkna böyle birtepki beklemediği için tasarıyı geri çekti ama ilerisi için karşısında olacak kişiyi de tanımıştı artık.
İkinci adım ise çok geçmeden geldi. 1963 yılında Şah, adına "Beyaz Devrim" dediği bir dizi değişikliği gerçekleştirmek üzere ülkenin sosyal, ekonomik, siyasal ve dini kurallarını değiştirmek istedi.
13
26 Ocak 1963 yılında bu değişikliğe ilişktin bir referandum yapılacağı açıklandı. Bu aslındaİran'ın ABD, güdümünde bir devlet olması için uygulamaya konulmak istenen bir değişiklikti. Başbakan mu-şaddık bir CIA darbesiyle devrilince ülkede halk ayağa kalktı. İmam o dönemde Kum kentinde yaptığı bir konuşmayla halkı ayağa kaldırdı. Verdiği mesajda özellikle "devrim" kelimesi arkasına sığınarak gerçekleştirilmek istenenlerin ne olduğunu anlattı.
Şah rejimi buna kayıtsız kalamazdı. 22 Mart 1963 yılında askeri güçleriyle Feyziye medresesine saldırma emri verdi. Bu saldırı sırasında birçok öğrenci katledildi. Artık imam bu olayla birlikte mücadelenin yeni bir boyut kazandığnı görüyordu. Çünkü mücadelede Şah silah kullanma emri vermiş ve kan dökülmüştü. Aslında medreseye yaptığı saldırıyla Şah müslüman halkın bağlı olduğu sembolik değerlerin tümüne saldırabileceğini, asıl amacının Islamî değerleri yok etmek olduğunu göstermişti.
1963 sonbaharında İmam Şaha karşı yayınladığı bir bildiriyle ülkenin bir ABD kuklası olması için ne gerekiyorsa yapıldığını buna karşı çıkılması gerektiğini, ABD ve İsrail ile müslüman İran'ın hiçbir şart altında bir araya gelemeyeceğini belirtti. Aynı yılın 10 Muharrem günü Şaha gönderdiği bir mektupta bunları anlattı ve şahtan ya İslamî ilkelere dönmesini ya da sonunu babası gibi olacağını belirtti. Mektubun gönderilmesinden iki gün sonra evinde iken tutuklanıp Tahran'a götürüldü.
İmamın şaha karşı başlattığı muhalefet hareketi her yerde yankısını buluyordu. Kum'da, Meşhed'de, Şiraz'da, İsfahan'da, Tah-ran'da, Kaşan'da yapılan gösterileri Şah yine ordusunu kullanarak bastırmaya kalktı. Ordu birliklerinin halkın üzerine açtığı ateş sonunda en az 15.000 kişi hayatını kaybetti. Bu, tarihe 15 Hordad olarak geçecek olan büyük katliamdı.Bu andan sonra artık İmam Şah'a karşı muhalefetin güçlü sesi ve lideri durumuna geldi. Öyle ki yaptığı konuşmalar ülkenin içinde ve dışında binlerce kişiyi harekete geçirmeye yetiyordu. 1978-79 İslam Devrimine kadar 15 Hordad artık İran için önceden planlanmayan fakat en çok kişinin katıldığı eylem günü haline geldi.
Bu olaylı yıllarda ülkeyi terketmek zorunda kalan şah ABD'ni
14
desteğiyle yeniden İran'a geldi. Artık ABD'nin direkt desteğini sağlayan Şah saldırganlığını daha da artıracak muhaliflerini ezmek için her türlü aracı kullanacaktı. 4 Kasım 1964 yılında İmam Türkiye'ye sürgüne gönderildi.
Önce Ankara'da tutulan İmam daha sonra Bursa'ya gönderildi. Türkiye'deki sürgün yıllarında da şahın baskısı devam edince Ekim 1965 yılında İmam Irak'ın Necef kentine gitmeye karar verdi. Böylece 13 yıl sürgün yaşamı süreceği Irak'ın Necef kentine yerleşti. Şah bu sürgün döneminde de İmam üzerinde baskısını artırarakr sürdürdü. İmam ise yaptığı açıklamalarıyla İran'da özellikle halk üzerinde etkinliğini giderek artırmaya devam ediyordu. Buradan halkı zalim şah rejimine karşı kıyama davet etmeye devam etti.
Bu sürgün döneminde sık sık hacc görevini ifa etmek üzere Mekke'ye giden İmam orada dünyanın her yerinden gelen müslümanlar ve alimlerle fikir teatisinde bulunuyor, dünyanın ve özellikle de müslümanlarm sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları aramaya devam ediyordu.
İsim olarak ve şahsiyet olarak İmam Humeyni İran'da hiçbir zaman unutulmamıştı. Halk onu seviyor ve onun gösterdiği ilkeler doğrultusunda yaşamaya gayret ediyordu. İmamın yerleştirdiği muhalefet hareketi giderek hem sayıca ve hem de nitelik olarak artmaya devam ediyordu. Yetiştirdiği öğrencileri sayesinde gençlik ve ilim okuyanlar arasında etkisi İran'da yaşadığı dönemden daha etkili hale geliyordu.
23 Kasım 1977'de İmam'm oğlu Hac Mustafa necef te aniden öldü, aslında olay ABD'nin gizli servisi CIA ve onun güdümünde olan İran gizli servisi SAVAK tarafından gerçekleştirilmişti. Gerçi bu olay İmamı çok fazla etkilememişti ama İran'da halk sokaklara dökülerek durumu protesto etti.
8 Ocak 1978 yılında ABD başkanı olan Jimmy Carter İran'ı ziyaret etti ve bu ülkenin bölgede ABD'nin jandarması olduğunu açıkladı. Bu dönemde şahın kontrolündeki basın yayın organları imamı yabancı güçlerin ajanı ilan etti.
Akabinde kum kentinde protesto gösterileri başladı ve bir çok insan yaşamını yetirdi. 1978 yılının yaz ve bahar aylarında İmam
15
çeşitli vesilelerle yapmış olduğu açıklamaları, demeçleri ve kutlama mesajları sayesinde ülke içindeki muhalefet hareketlerine direktifler vererek onları yönlendirmeye devam etti.
Nihayet imam yaptığı çıklamalarmda İran'da şah monarşisinin yıkılmasından sonra İran'da bir İslam Cumhuriyeti kurulacağını açıkladı. Artık imam Devrim hareketinin odağı haline gelmişti. Halk ayağa kaldıran sloganlar hep İmam lehine olan onu yücelten sloganlardı. Irak'taki BAAS rejimi şahın da bakışıyla İmamın Irak'tan ayrılmasını istedi. Bunun üzerine İmam Fransa'ya gitmek zorunda kaldı. İran'da ise bu dönemde artık muhalefet hareketi bir devrim hareketine dönüşerek şahın iktidarını sarsmaya başlamıştı. İmam Fransa'dan yolladığı mesajlarla İslam Devriminin önderliğini yerine getiriyordu. İran'da kıyam eden halk adeta kulağını Fransa'ya açmış oradan, İmam'dan gelecek işareti bekliyordu.
Şah'm ülkeyi terketmesiyle artık İslam Devrimi başarıya ulaşmış ve Devrimin önderinin işaret ettiği gibi ülkede bir İslam Cumhuriyeti kurulma çalışmaları başlamıştı. Doğumundan vefat ettiği güne kadar İmam'm hayatı incelendiğinde görülür ki onu başarılarında temel çizgi İslam'la kendi arasında kurduğu sıkı ve kopmaz bağdır. Hayatının her alanında, gündelik yaşamından ailesiyle olan ilişkilerine kadar her noktada bu bağın örnekleriyle hareket etmesi onun başarısının temel motifi olmuştur. İmam hem bir önder, hem bir devlet idarecisi hem müctehid hem arif hem filozof hem ahlak mürebbisi hem de şefkat dolu bir babaydı.
Nihayet 4 kHaziran 1989 yılında mahbubunun çağrısına leb-beyk diyerek icabet etti. Fena aleminden beka alemine göçtü.
Allah bizleri onunla mahsur kılsın, şefaatine nail kılsın.
Cennet olsun mekanı, nur içinde yatsın.
KADRİ ÇELİK
16
KIRK HADİS ŞERHİ
Sekunî'nin Ebu Abdullahi's-Sadık'tan naklettiğine göre hazret şöyle buyurdu:
Rasulullah (günün birinde) bir seriyye gönderdi. Seriyye geri döndüğünde onlara şöyle buyurdu: "Aferin küçük cihadı yerine getirip de (üzerinde) büyük cihadı baki kalanlara." Denildi ki, "Ya Rasulullah! Büyük cihad da neyin nesi? Hazret, "nefs ile cihad" buyurdu. (*)
Bil ki insan iki ayrı neş'et ve aleme sahip ilginç bir varlıktır. Onun bedeni olan zahirî, mülkî ve dünyevî neş'et ile diğer bir aleme ait olan batını, gaybî ve melekutî neş'et. Gayb ve melekût alemine ait olan nefs ise birçok makam ve
(*) Kafi, C. 5, Kitab ve Cihad, Cihad Çeşitleri Babı. h. 3. 18
NEFSLE CİHAD
derecelere sahiptir ki, bazen genel olarak yedi, bazen dört, bazen üç ve bazen de iki kısma ayırmışlardır.
Bu makam ve derecelerden biri için kendisini en yüce me-lekut alemi ile saadete davet ve cezb eden rahmani ve aklanî ordular olduğu gibi, kendisini en alçak melekût alemi ile şe-kavete davet ve cezb eden şeytanî ve cehlanî ordular da vardır. Bu iki ordu arasında daima cidal ve niza vardır. İnsan bu iki taifenin savaş meydanı konumundadır. Eğer rahmanı ordular galip gelecek olursa insan saadet ve rahmet ehli olur. Melekler sulûkunda bulunur, enbiya, evliya ve salihler zümresine katılır ve onlarla mahsur olur ama cehalet ordusu galip gelirse, gazap ve şekavet ehli olur ve şeytanlar, kafirler ve (Allah'ın rahmetinden) mahrumlar zümresiyle haşrolur. Bu sayfalarda Allah izin verirse tafsilata kaçmadan nefsin bazı makamlarına işaret edecek, onun saadet ve şekavet şekillerini icmalen beyan edecek ve aynı makamda nefsle cihadın keyfiyetini de açıklamaya çalışacağız.
Fasıl
Bil ki, nefsin ilk makamı ve en düşük menzili, mülk, zahir ve dünya menzilidir ki, bu hissedilir beden ve zahirî bünyeye O'nun gaybî nurları ve ışıkları saçılmış, bu da ona yersel bir hayat bağışlamış ve bu bedende ordular teçhiz etmiştir. Nefsin savaş meydanı işte bu bedendir. Zahirî kuvvesi ise yedi mülkiye iklimine yayılan ordu, yani kulak, göz, dil, mide, tenasül organı, el ve ayaktan ibarettir. Bu yedi iklime
19
KIRK HADİS ŞERHİ
yayılan bütün dağınık güçler ise vehm makamından nefsin tasarrufunda bulunmaktadır. Zira vehm, nefsin bütün zahirî ve batınî kuvvetlerinin sultanıdır. O halde eğer vehm şeytanın veya kendisinin tasarrufuyla onların üzerinde hükümet kuracak olursa bu kuvvetler şeytan orduları şekline dönüşür ve bu memleket şeytanın sultası altına girer, akıl ve rahman orduları izmihlale uğrar, insan dünya ve mülk neş'etinden yenik olarak ayrılır, hicret eder ve orası şeytana ait bir memleket haline gelir. Ama eğer vehm, akıl ve şeriat nezaretinde bu güçler üzerinde tasarrufta bulunur, bu güçlerin hareket ve sükunetleri akıl ve şeriatın disiplini altına girerse o zaman da bu memleket rahmanı ve aklanî olur ve şeytan tüm ordularıyla birlikte ayrılır, çekip gider. Öyleyse büyük bir cihad olup Allah yolunda öldürülmekten de yüce olan nefsle cihad, bu makamda insanın kendi kuvvetlerine galebe çalmasından, onları yaratıcısının emir ve fermanı altına sokmasından ve bu memleketi şeytan güçlerinin ve ordusunun pisliklerinden temizlemesinden ibarettir.
Bil ki, nefsle mücadele ve Hak Teala'ya doğru hareketin ilk şartı tefekkürdür. Ahlak alimlerinden bazısı, kitaplarının Bedayet (*) kısmında tefekkürü beşinci mertebede ele almışlardır ki, bu da kendi makamında doğru bir davranıştır. Bu
(*) Galiba kastedilen şahıs, tanınmış ahlak alimi arif (Abdullah Ensarî'dir. Bu alim Menazilu's-Sairîn isimli kitabında Seyr'i on kısma ayırmış, bu Jsısımların ilki olan bedayet'ın taksiminde ise tefekkürü beşinci mertebede zikretmiştir.
20
NEFSLE CIHAD
makamda tefekkür, insanın her gece ve gündüz az da olsa bir miktar, kendisini bu dünyaya getiren, rahatlığı için her türlü vesileyi hazırlayan, kendisine salim bir beden ve her birinin kendine has bir faydası olan bunca kusursuz güçleri ve herkesi hayrete düşüren aklı ihsan eden mevlamız Mali-ku'1-Mülûkun (Allah) bunca rahmet ve nimetleri gönderdiği bunca peygamberleri, nazil kıldığı kitapları, ettiği kılavuzluk ve davetleri karşısında ne gibi bir vazife ve sorumluluğu olduğunu düşünmesi ve derince bir fikretmesinden ibarettir.
Acaba bütün bu işler, tüm hayvanlarla ortak yönümüz olan bu şehvetlerin tatmini ve dünyevî hayat için mi öngörülmüştür? Yoksa başka bir maksat mı var işin içinde? Aaba mükerrem nebilerin, muazzam velilerin, büyük hakimlerin, milleti akıl ve şeriat kanunlarına davet eden ve onları hayvani şehvetler ve bu fani dünyadan sakındıran değerli alimlerin insanlara bir düşmanlığı mı vardı veya vardır? Yoksa şehvetlere dalmış biz çaresizlerin ıslah yolunu bizim kadar mı bilmiyorlardı? Akıl sahibi bir insan biraz düşünecek olsa bütün bu işlerden maksadın başka birşey olduğunu hemen anlar. Bu yaratılıştan maksat, daha yüce ve büyük bir alemdir. Bu hayvanî hayat asıl maksat değildir. Akıllı insan kendini düşünmeli, çaresizliğine acımalı ve kendisine şöyle hitap etmelidir. Ey uzun yıllar boyunca şehvetler peşinde koşmakla ömrünü tüketen şaki nefs! Şimdiye kadar eline ne geçti ki? Biraz da kendine acı, Maliku'l-Mülük'tan haya et ve biraz da ebedi hayat ve daimî saadete sebep olacak olan aslî maksad yolunda yürü. Ebedî saadeti, büyük zahmetler ve takat sınırını aşan meşakkatler sonucu ele geçen ve fani olan birkaç günün şehvetleriyle değiştirme ve onların çektiği zahmet ve meşakkatlerin, elde ettikleri rahat-
21
KIRK HADİS ŞERHİ
bklar karşısında ne kadar da büyük ve yüce olduğunu mülahaza et. Halbuki bu rahatlık ve boşluk da herkes için müyesser değildir. İnsan suretinde, (ama) şeytan ordusundan ve onun elçisi olan insan, seni şehvetlere doğru çağırmakta ve "maddî hayatımızı temin etmeliyiz" demektir. Biraz da onun halini gözönünde bulundur ve onu sorguya çek, bak bakalım kendisi bu durumdan razı mıdır? Yoksa kendisi mübteladır da başka birisini de mübtela kılmak mı istij'or? Her halinde, tam bir acziyet ve yakarışla Allah Teala'dan seninle O'nun arasında amaç olması gereken vazifelerine seni aşina kılmasını temenni et. Şeytan ve nefs—i emmare ile mücahede maksadıyla yapılan bu tefekkürün senin için başka bir yol açması ve böylece de mücahede menzillerinden bir diğerine geçmekte muvaffak olman ümid edilir.
Tefekkür menzilinden sonra mücahid bir insan için azim menzili sözkonusudur. (Bu menzil, Şeyhu'r-Reis'in İşarat (*) 'ta ariflerin derecelerinin ilki olarak kabul ettiği iradeden başka birşeydir.)
Bazı şeyhlerimiz -Allah ömür versin- buyuruyorlar ki, azim insaniyetin cevheri ve insanın imtiyaz ölçüsüdür. İnsanın derece farklılığı da işte bu azim farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu makamda sözkonusu olan azim ise, günahları terketmek üzere karar almak, farzları yerine getirmek ve hayattayken vaktinde eda edemediği ibadetlerini kaza etmekten ibarettir. Bilahare azim, insanın kendi suret ve zahi-
(*) İbn-i Sina'nın İşarat adlı meşhur kitabı.
22
NEFSLE CİHAD
rini aklî ve şer'i bir insan şekline sokabilmesidir ki, şeriat ve akıl da zahire hükmederek bu şahsın bir insan olduğunu söyleyebilsin. Şer'î insan, şeriatın istediği tarzda hareket eden, zahirini Resul-i Ekrem'in (sav) zahiri gibi kılan ve tüm hareket ve sükûnetinde, bütün fiillerinde ve terkettiklerinde hazrete uyabilen kimseden ibarettir. Bu, herkes için müyesser olan birşeydir. Zira zahirini efendimiz gibi kılmak, Allah'ın tüm kulları için makdur (güç yetirilebilecek) birşeydir. Bil ki insan ilk etapta şeriatın zahiriyle işe başlamadığı müddetçe ilahî marifet yolunda bir tek adım olsun ileri gidemez. Hak şeriat adabıyla edeblenmediği müddetçe de güzel ahlaklardan hiç birisine (hakkıyla) sahip olamaz ve ilahî marifet nurunun onun kalbinde tecelli etmesi, batın ilminin ve şeriat sırlarının ona keşfolması da mümkün değildir. Hakikatin keşfi ve marifet nurlarının kalbinde tecelli etmesinden sonra da zahirî adabla edeblenmiş olarak kalması gerekir. Öyleyse bazılarının, "zahir terkedilse de batın ilmi elde edilebilir" veya "batın ilmi elde edildikten sonra artık zahirî edeblere riayete gerek yok" diye iddia etmeleri yanlış ve batıl birşeydir. Bu iddia, sahibinin ibadet makamlarına ve insaniyet derecelerine olan cehaletini göstermektedir. Ben de Allah'ın izniyle muvaffak olursam bu sayfalarda onun bazı makam ve derecelerini beyan etmeye çalışacağım.
Ey aziz, azim ve irade sahibi olabilmek için (ciddi bir şekilde) çalışmalısın. Allah göstermesin, eğer bu dünyadan azimsiz olarak göçecek olursan, batın'm keşif ve sırların zu-
23
KIRK HADİS ŞERHİ
hur mahalljf olan o alemde akılsız, şeklî bir insan olursun. Günah işlemeye cüret etmek ise, insanı yavaş yavaş azimsiz kılar ve bu değerli cevheri insandan çekip alır. Değerli üstadımız -gölgesi başımızdan eksik olmasın- buyuruyorlardı ki, "insanın irade ve azmini her şeyden daha fazla yok eden şey, tağanniyata kulak vermesidir." Öyleyse ey kardeş, günahlardan sakın, Allah'a doğru hicret etmeye azmet, zahirini, insan zahiri kıl, şeriat ehli kimselerin sulûkuna koyul, halvet köşelerinde Allah Teala'dan bu maksadında sana yardımcı olmasını dile, sana tevfık vermesi ve meydana gelmesi muhtemel sürçmeler karşısında elinden tutması için de Resul-i Ekrem'i (sav) ve Ehl-i Beyt'i şefaatçi kıl. Zira insanın hayatında o kadar derin sürçmeler vardır ki, bir an içinde felaket uçurumuna düşmesi ve böylece de kendisi için hiçbir şey yapamaz bir hale gelmesi mümkündür. Belki de artık kendisi için bir çare bile düşünemez hale gelir ve o zaman da Allah korusun şefaatinden mahrum kalır.
Fasıl
Muşarete, Murakabe ve Muhasebe
Mücahid bir insan için gerekli ve lüzumlu işlerden biri de muşarete, murakabe ve muhasebedir. Muşarete, insanın, mesela her günün başlangıcında "bugün Allah Tebarek ve Teala'ya karşı muhalefet etmeyeceğine" dair kendisiyle şartlaşması ve bu hususta ciddi bir karar alması demektir. Malumdur ki, insanın bir gün muhalefet etmemesi oldukça kolay bir şekilde uhdesinden gelebileceği bir iştir. Sen azmet, şartlaş ve tecrübe et de bunun ne kadar kolay bir şey olduğunu gör.
24
NEFSLE CİHAD
Şeytan ve bu melunun orduları mezkur işi senin gözünde abartıp büyütmeye çalışabilir, ama bil ki bu şeytanın bir hi-lesidir. Ona kalben ve gerçek bir şekilde lanet et, batıl evhamlan kalbinden dışarı sür ve bir gün (olsun) tecrübe et, o zaman (bu işin ne kadar da kolay olduğunu) sen de tasdik edeceksin.
Bu muşareteden sonra da murakabe menziline girmelisin. Bu da kararlaştırıldığı üzere amel etmeye dikkat etmek ve kendini bu hususta yükümlü bilmekten ibarettir. Allah göstermesin eğer Allah'ın emrinin hilafına olan bir işe bulaşmak gönlünden geçerse, bil ki bu şeytan ve onun ordusun-dandır ve seni şartlaştığm husustan saptırmak, kaydırmak istemektedirler. Onlara lanet et ve şerlerinden Allah'a sığın. O batıl hayalleri kalbinden çıkar ve şeytana de ki: "ben bugün Allah Teala'nın emrinin hilafına davranmayacağıma dair kendimle şartlaştım. Velinimetim uzun yıllardır ki bana nimet vermiş, sıhhat, selamet ve emniyet bağışlamış ve ebediyyete kadar kendisine hizmet edecek bile olsam şükrünün uhdesinden gelemeyeceğim merhametler ihsan etmiştir. Ümid edilir ki Allah'ın izniyle şeytan tardedilsin, el çektirilsin ve böylece de rahman ordularıgalib gelsin."
Bu murakabenin, kazanç, seyahat, tahsil ve benzeri işlerinden hiç birisiyle herhangi bir zıddiyet ve aykırılığı yoktur. Akşama kadar da bu hal üzere kal ki artık muhasebe vaktidir. Bu da "Allah ile şartlaştığm hususlara riayet ettin mi veya bu cüz'î muamelede velinimetine ihanette bulundun mu? diye nefsini hesaba çekmenden ibarettir. Eğer gerçek birşe-kilde vefa etmişsen bu tevfik sebebiyle Allah'a şükret ve bil ki bir adım ilerledin, ilahî nazar altına girdin. Artık Allah Teala dünya ve ahiret işlerinin ilerlemesi için sana kılavuz-
25
KIRK HADİS ŞERHİ
luk edecek, böylece de yarınki işin daha bir kolaylaşacaktır. Bir müddet bu hal üzere kal. Ümid edilir ki, bu artık senin için bir meleke olsun ve oldukça rahat ve kolay bir iş haline gelsin. O zaman da artık Allah'a itaat etmek ve günahlardan kaçınmaktan (bu dünyada) lezzet alırsın. Burası mükafat ve eza alemi olmamakla birlikte yine de lezzet alırsın ve ilahi mükafat işe karışıp seni lezzetlere boğar adeta.
Bil ki, Allah Teala sana ağır tekliflerde bulunmamış, uhdesinden gelemeyeceğin ve güç yetiremeyeceğin şeyleri sana tahmil etmemiş, yüklememiştir. Ama şeytan ve ordusu bu işi senin gözünde büyütmekte ve zor birşeymiş gibi göstermektedir. Allah göstermesin, muhasebe esnasında şartlaştığm hususta bir gevşeklik ve zaaf gösterecek olursan Allah Tea-la'dan özür dile ve artık yarın için şartlaştığm üzere amel edeceğine dair yeniden söz ver. Bu hal üzere kal, ta ki Allah Teala tevfik ve saadet kapılarını üzerine açsın ve seni insanlığın doğru yoluna ulaştırsın.
Nefs ve şeytanla mücahedede insana tam bir destek sağlayan ve müeahid bir insanın daima dikkat etmesi gereken şeylerden birisi de tezekkürdür. Ve biz onu da zikrederek, birçok konuya değinilmediği halde, bu makamın beyanına son vereceğiz. Bu makamda tezekkür, insanın daima Allah Teala'yı yad etmesi ve kendisine merhamet buyurduğu nimetleri hatırlatmasıdır.
Bil ki, insanın ihsan sahibi birine ihtiram göstermesi, fıtrî ve yaratılıştan gelen bir özelliktir. Kendi zat kitabım iyi-
26
NEFSLE CİHAD
ce bir mütalaa eden herkes, orada insanın kendisine herhangi bir nimet ihsan eden kimseye karşı ihtiram ve saygı göstermesi gerektiğinin yazılmış olduğunu görür. Malumdur ki, ihsan edilen nimet ne kadar büyük olur ve ihsan sahibi kimsenin de bunda (herhangi bir) garazı olmazsa fıtrat gereği böyle bir kimseye ihtiramın da aynı oranda fazla ve gerekli olduğuna hükmedilir. Mesela size bir at veren kimsenin ihtiram ve saygınlığı ile, minnet bile etmeden size bir köy vermek isteyen birinin ihtiram ve saygınlığı arasında oldukça bariz fark vardır. Mesela eğer bir doktor sizi körlükten kurtaracak olursa fıtrat gereği hemen ona ihtiram gösterirsiniz. Eğer sizi ölümden kurtaracak olsa daha fazla ihtiram ve saygı gösterirsiniz. Ama gel gör ki, tüm cin ve insanlar Maliku'l-Müluk'un bizlere ihsan ettiği zahirî ve batmî nimetlerden sadece birini bile veremezken bizler yine de kalkmış tüm bunlardan gaflet etmekteyiz. Mesela gece gündüz teneffüs ettiğimiz şu hava ve kâinattaki tüm mevcudatın hayatı da ona bağlıdır. Eğer hava onbeş dakika kadar kısa bir zaman bile olmayacak olsa hiçbir canlı hayatta kalmaz. Bu (hava) o kadar büyük bir nimettir ki bütün cin ve insanlar onun bir benzerini bizlere vermeye kalkışsalar şüphesiz ki bundan acze düşerler. Biraz da, beden selameti kabilinden ilahi nimetleri, zahirî kuvvetler kabilinden göz, kulak, tatma ve dokunma organlarını ve batını kuvvetler kabilinden hayal, vehm, akıl ve sayısız faydası bulunan diğer ilahi nimetleri hatırla. Mali-kül-Müluk bütün bu nimetleri bizler istemeden ve üzerimize hiçbir minnet de koymadan inayet etmiştir. Hiçbir itaat ve ibadetimize ihtiyacı yokken ve kendisi için bizlerin itaat ve masiyeti de hiç mi hiç fark etmezken yine de verdiği bunca nimetlerle yetinmemiş, bizlere enbiya ve peygamberler gön-
27
KIRK HADİS ŞERHİ
dermiş, kitaplar nazil buyurmuş, saadet ve şekavet ile cennet ve cehennem yolunu göstermiş, dünya ve ahirette ihtiyaç duyduğumuz şeylerin tümünü bizlere inayet etmiş ve sadece bizim yararımıza olan bir takım emir ve nehiylerde bulunmuştur. Cüz'iyyatı şöyle dursun, külliyatını bile saymaktan tüm insanlığın aciz kaldığı bu nimetleri ve diğer binlerce nimeti zikrettikten sonra acaba sizin fıtrat (ve vicdanınız da) böyle bir ikram sahibine ihtiram ve saygı göstermek gerektiğine hükmetmiyor mu? Acaba böyle bir velinimete hıyanette bulunmanın akla göre hükmü nedir?
Büyük ve azamet sahibi şahıslara ihtiram gösterilmesi hadisesi de fıtrat kitabında sabit ve yazılı olan bir şeydir. Halkın dünyaya, servete, sultanlara ve büyük şahsiyetlere karşı kail olduğu ihtiram ve saygı da onları büyük ve azim olarak teşhis ettikleri sebebiyledir. Acaba Malikul-Müluk'un azamet ve büyüklüğünden daha üstünbir azamet düşünülebilir mi? O'nun değersiz ve en alçak yaratığı olan şu dünya bile en küçük bir alem ve en dar neş'etler (diyarı) olmasına rağmen şimdiye kadar hiç bir mevcudun aklı ona ermemiş, hakikatine ulaşamamıştır. Diğer güneş sistemlerinden daha küçük ve öbür güneşlere nisbeten hisedilir bir değere de sahip olmayan şu bizim güneş sistemi karşısında bile dünyanın en büyük kâşifleri hiçbir şey söyleyememiş ve şimdiye kadar da hakikati hususunda yeterli bir malumat edinememişlerdir. Acaba bir tek işaretle bütün bu alemleri ve diğer binlerce gaybî alemi yaratan azim ve azamet sahibi bir kudrete ihtiram ve saygı göstermek akıl ve fıtrat nazarında gerekli ve lüzumlu bir şey değil midir?
Hatta insanın huzurunda hazır bulunan bir kimseye ihtiram göstermek de fıtrat kitabında yer alan bir husustur. Me-
28
NEFSLE CİHAD
sela, Allah göstermesin insan birisinin gıyabında kötü laflar etse de huzurunda kendisine fıtrat ge eği ihtiram göstermekte ve karşısında sükût etmektedir. Malumdur ki, Allah Tebarek ve Teala her yerde hazır ve nazırdır ve tüm varlık memleketi onun nazarı altında sevk ve idare olmaktadır. Belki hepsi de bizzat huzur olup tüm alemler onun nazarı altında idare edilmektedir. Bütün alemler rububiyyet mahzarıdır.
Şimdi söyle bakayım ey yazarın habis nefsi, böyle azametli ve büyük bir zatın mukaddes huzurunda bizzat kendisinin ihsan etmiş olduğu bir nimet olan şu kuvvelerinle günah ve masiyet işlemekten daha büyük bir zulüm ve suç düşünülebilir mi? Acaba bir tek hardal tanesi kadar bile hayan olsa utançtan erimen ve yere yıkılman gerekmez mi?
Öyleyse ey aziz, Allah'ının azametini daima hatırında tut. O'nun nimet ve merhametlerini an ve her zaman-mekan içinde O'nun huzurunda olduğunu aklından çıkarma. O'na karşı günah işlemeyi ve isyankarlığı terket. Bu büyük savaşta şeytan ordularına galebe çal, kendi memleketini rahmanı ve hakkanî bir memleket kıl ve şeytan orduları yerine Hak Teala ordularının karargahı haline getir. Böylece Allah Tebarek ve Teala başka bir makamda yapacağın mücahedede ve önünde duran daha büyük bir savaş meydanında sana tevfik inayet etsin. Bu da (mezkur meydan) nefsin ikinci makamı sayılan batın aleminde nefsle cihad'dan ibarettir ki Allah izin verirse biraz da ona işaret etmeye çalışacağız. Şunu da yine hatırlatmalıyım ki, Allah Teala'dan başka hiç kimsenin elinden birşey gelmez diyerek kendi kendine ümitlenme-melisin, tam tersine, ağlayıp yakararak bizzat Allah Teala'dan bu mücahedede sana tevfik inayet etmesini dile, olur
29
KIRK HADİS ŞERHİ
ki inşaallah galib gelirsin.
Şüphesiz ki, tevfik verici sadece Allah'tır.
İkinci Makam
Nefsin Batıni ve Melekutî Makamı
Fasıl
Nefsin Batındaki Şeytanî ve Rahmani
Ordularının Nizası
Bil ki, insan nefsi için başka bir memleket ve makam d#-ha vardır. O da batın memleketi ve melekut neş'etidir ki, nefs orduları oradan daha fazla ve zahir memleketine nisbe-ten daha da bir öneme sahiptir. Orada rahmani ve şeytanî ordular arasında var olan niza ve cidal daha da büyük ve o neş'ette galibiyetler daha fazla ve ehemmiyetlidir. Hatta zahir memleketinde var olanlar da oradan inmiş ve mülkte zuhur etmiştir. Şeytanî ve rahmanı ordulardan birisi orada galib gelecek olursa bu memlekette de galib gelmiş demektir. Ahlak ve sülük ehli büyük şeyhlerin nezdinde bu makamda nefsle cihad, oldukça büyük bir öneme sahiptir. Belki bu makamı bütün saadet ve şekavetlerin, derece ve basamakların kaynağı olarak değerlendirmek de mümkündür. Dolayısıyla da insan bu cihadda kendisine oldukça dikkat etmelidir. Allah göstermesin bu memlekette rahmani ordular mağlub olur da iş bu mekan şeytan ordusundan birtakım gasıp ve ehliyetsizler tarafından işgal edilecek olursa insan daimi bir helakete doğru sürüklenir ki, artık bunu telafi edebilmek de müyesser olmaz, şefaatçilerin şefaati kendisine şamil kılın-
30
NEFSLE CİHAD
maz. Allah korusun Erhamu'r-rahimin ona gazab ve öfke nazarıyla bakar ve belki de şefaatçiler bile sonunda onun düşmanları oluverir.
Şefaatçisi onun düşmanı olan kimsenin vay haline! Allah biliyor ya, bu ilahî gazab ve gerçek velilerin düşmanlığının ardında o kadar azaplar, zulmetler, zorluklar ve bahtsızlıklar vardır ki cehennemin tüm ateşleri bütün zakkumla yılanlar ve akrepler bile onun yanında bir hiç kalmaktadır. Allah göstermesin de hakimler, arifler, riyazet ve sülük ehli kimselerin bu azaplar hakkında verdikleri haberler biz mustaz'af ve çaresizlerin başına gelmesin. Öyle ki tasavvur edebildiğiniz tüm azaplar onun yanında kolay ve rahattır. Düdüğünüz tüm cehennemler onun yanında rahmet ve cennettir.
Genellikle Allah'ın kitabı ile enbiya ve evliyanın haberlerinde vasfedilen cennet ve cehennem, amel cenneti ve cehennemidir ki, iyi ve kötü amellerin cezası (karşılığı) için hazırlanmıştır. Bazen örtülü bir şekilde daha önemli olan ahlak cenneti ve cehennemine, bazen de herşeyden daha mühim olan lika cenneti ile firak (ayrılık) cehennemine işaret edilmiştir. Ama hepsi de perde arkasında ve o da ehli için... Ben ve sen ise ehli değiliz, ama hiç olmazsa inkar etmeyelim ve Allah Teala ile velilerinin dediklerine iman edelim. Olabilir ki, bu icmalî imanın da bizler için bir faydası olsun. Bazen de mümkündür ki, yersiz inkar ile ilim ve idrak olmaksızın zamansız edilen redler insan için büyük zararlara yol açabilir. Ve bu dünya zaten o zararlara iltifat alemi değildir. Mesela falan hakim ya da falan arif veya falan dervişten senin beğenmediğin ve hoşlanmadığın birşey söylediğini işitecek olursan hemen batıl ve hayal olduğunu söyleme. Olabilir ki, o konunun kitab, sünnet ve aklî bir menşeî vardır da siz ona
31
KIRK HADİS ŞERHİ
rastlamamış, görmemişsinizdir. Ne farkeder ki, bir fakih mesela az gördüğünüz diyetler babında bir fetva veriyor, ama siz kaynağına müracaat bile etmeden hemen onu reddediyorsunuz veya salik-i ilallah ya da arif-i billah olan kimselerden biri ilahi marifetler veya cennet ve cehennemin hali hakkında bir söz söyleyince sizler medrek ve kaynağını bile araştırmadan hemen onu red ve inkar etmeye kalkışıyorsunuz. Yoksa hakaret ve cesarette bulunmak daha mı kolaydır? Olabilir ki o vadinin ehli ve o fennin sahibi olan mezkur şahsın Allah'ın kitabından veya hidayet imamlarından (masum imamlar) nakledilen hadislerin birinden bir medrek ve kaynağı vardır da sizler ona rastlamamışsınızdır. O zaman da siz Allah ve rasulünü inkar etmiş olursunuz. Dolayısıyla özrünüz de kabul edilmez. "Bana göre doğru değildi" veya "ilmim buraya ermemişti" ya da "minber ehlinden onun hilaf ve aksini işitmiştim" gibi özürler kesinlikle makbul değildir. Biz yine de maksadımızdan uzaklaşmayalım; ahlak ve melekeler cenneti ile ahlak ve melekeler cehennemi hakkında söylenenler, duymaya bile takatimizin olmadığı büyük bir musibet konumundadır.
Öyleyse ey aziz, biraz olsun düşün, bir çaresine bak, kendin için necat yolunu ve kurtuluş vesilesini bul, "Erhamu'r-rahimîn" olan Allah'a sığın. Karanlık gecelerde ağlayıp ya-kararak o mukaddes zattan bu nefs cihadında sana yardım inayet etmesini iste, böylelikle inşaallah galip gelesin, memleketi rahmani kılasm, şeytan ordularım oradan dışarı çıkarıp evi sahibinin eline veresin. Böylece Allah da sana o kadar saadet, mutluluk ve rahmetler ihsan etsin ki, cennet, huri ve köşklerin nitelikleri hakkında duyduğun her şey onun yanında hiçbir değer ifade etmesin. Bu (rahmet), evliyaullah'm bu
32
NEFSLE CİHAD
hak dine bağlı olan millete haber verdiği genel ilahî saltanattır ve aslında o şeylerden daha da yücedir ki ne bir kulak işitmiş, ne bir göz görmüş ve ne de bir insanın kalbinden geçmiştir.
Fasıl
Bazı Batınî Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret
Bil ki, Allah Tebarek ve Teala kendi kudret eli ve hikme-tiyle gayb aleminde ve nefsin batınında sayısız menfaatleri bulunan bir çok kuvvetler yaratmıştır. Bizim burada bahsetmek istediğimiz ise vahime, gazabiyye ve şeheviyye kuvveleridir. Bu kuvvelerden her birinin, tür ve şahsın muhafazası ile dünya ve ahiretin imarı hususunda ulemanın da zikrettiği sayısız menfaatleri vardır ki şu anda onları zikretmeyi gerekli görmüyoruz. Uyarı makamında söylenmesi gereken şey ise bu üç kuvvenin, tüm güzel ve kötü melekelerin kaynağı ve gaybî-melekutî suretlerin menşeî olduğudur. Bunun kısaca izahı şudur: Allah Tebarek ve Teala'nın nihaî bir güzellik, zerafet ve harika bir terkible yarattığı bu insanın dünyada mülkî-dünyevî bir sureti vardır ki, bütün filozof ve büyük şahsiyetlerin aklını hayrete düşürmüş, anatomi ilmi ise şimdiye kadar onun hakkında sağlıklı ve yetkin bir bilgi edinememiştir. Allah insana yaratıkları arasında belirli bir imtiyaz, boy-pos ve oldukça güzel görünümlü bir cemal ihsan etmiştir. Aynı şekilde insanın melekutî- gaybî birsuret ve şekli de vardır ki (ister berzah alemi olsun isterse kıyamet) ölümden sonraki alemde nefsin melekeleri ile batmî huylarına tabiidir.
İnsanın batınî hulku (huyu) ve derunî melekesi insanî
33
KIRK HADİS ŞERHİ
olursa, onun melekutî sureti de insanî bir suret olacaktır. Ama eğer melekeleri insanî olmazsa (melekutî sureti de) insanî olmaz ve derunî melekeye tabi olur. Mesela eğer insan, batini şehvet ve hayvanlık melekesine mağlub düşecek olursa batın memleketinin hükmü de hayvani bir hüküm haline gelir. İnsanın melekutî sureti de hulk ve huyuyla müna-sib bir hayvan şekline bürünür. Ve eğer batınına gazap ve yırtıcılık melekesi galebe çalacak olursa, batın memleketinin hükmü yırtıcılık hükmü olur ve gaybî-melekutî sureti de yırtıcı hayvanlardan biri haline gelir. Eğer vehm ve şeytanlık onda meleke haline gelir, batını şeytanî melekelere sahip olur ve derunu hile, sahtekarlık, koğuculuk ve gıybet kabilinden şeytanî melekeleri haiz bulunursa o zaman gayb ve melekutî sureti de onunla münasib şeytanlardan biri suretine bürünür. Bazen de iki veya birkaç melekenin terkibi, melekutî suretin menşeî olabilir. O zaman artık hiçbir hayvanın şekline bürünmez; tam tersine oldukça garib bir surete bürünür ki bu alemde ondan daha korkunç ve vahşetli bir suret bulabilmek mümkün olmaz. Peygamber (sav) bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Bazı insanlar kıyamet gününde maymun ve şempazeden daha çirkin bir surette haşrolacak-tır." Bazen de mümkündür ki, bir insan için o alemde birkaç suret peydahlansın. Zira o alem, herşeyin sadece bir surette göründüğü bir alem gibi değildir ve bu mesele burhan ile de mutabıktır, bu ayrıca açıklama getirilmesi gereken bir konudur.
Bil ki, sadece birinin insan olduğu bu muhtelif suretler hususunda ölçü, nefsin bu bedenden çıktığı ve berzah memleketi ile evveli berzahta olan ahiret sultanının galebesi peydahlandığı zaman sözkonusudur. (Nefs) bedenden çıktığı za-
34
NEFSLE CÎHAD
man dünyadan hangi melekeyle ayrılmışsa ahiretteki sureti de o melekeye göre şekillenir ve melekutî-berzahî gözü onu görmektedir. Eğer gözü olursa bizzat kendisi de berzahî gözünü açtığında olduğu gibi bizzat kendisini müşahede etmektedir, insanın bu dünyada sahip olduğu surete ahirette de sahip olması diye bir zorunluluk yoktur. Allah Teala haşr zamanında bazılarının şöyle dediğini haber veriyor: "Allah'ım, niçin beni kör olarak hasrettin, halbuki benim dünyada gözlerim vardı." Onlara şöyle cevap verilecek: "Sen ayetlerimizi unuttuğun için bugün de bizzat kendin unutuldun." (*)
Ey zavallı, sen sadece zahiri gören mülkî göze sahihtin, ama batının ve melekutun kör idi, körlüğünü şimdi mi idrak ettin? Halbuki sen daha önce de kördün. Allah'ın ayetlerini gören batını basiret gözünden mahrum idin. Ey zavallı, sen boylu-poslu ve mülkî endamlı birisin. Ama melekut ve batın ölçüsü başka birşeydir. Batınî istikamete sahip olmalısın ki, melekutte de doğru endamlı biri olabilesin. Berzah ve ahiret aleminde insanî bir surete sahip olabilmek için ruhun insanî bir ruh olmalıdır. Yoksa sen sırların keşfi ve melekelerin zuhur alemi olan batın ve gayb aleminin de karışıklık ve yanlışlıklarla dolu iş bu zahirî dünya alemi gibi olduğunu mu sanıyorsun? Göz, kulak, el, ayak ve sair organların hepsi melekutî suretlerle yaptıklarını bir bir haber verecektir.
Uyan ey aziz, kalb kulağını aç, himmet kemerini kuşan ve kendi bahtsızlığına acı ki, kendine insanî bir suret edine-bilesin, necat ve saadet ehli olabilmek için bu alemden insanî bir surette aynlabilesin. Sakın bunları salt bir öğüt ve hitabe olarak değerlendirme. Bütün bunlar büyük filozofla-
(*) Taha Suresi, 124-125.
35
KIRK HADİS ŞERHİ
rın felsefî burhanı ve riyazet sahibi kimselerin keşfi ile sadık ve masumların verdiği haberlerin bir neticesidir. Ama bu sayfalarda burhan ikamesine, haber ve eserlerin nakline niyetli değiliz.
Fasıl
Enbiyanın, Tabiatların Aşırılığını Önlemesinin
Beyanı
Bil ki vehim, gazab ve şehvet kuvvelerini akl-ı selime ve büyük enbiyaya teslim edecek olursan bu kuvveler rahmani ordular arasına katılır ve insanı saadet ve mutluluk sahibi bir insan kılar. Eğer başıboş bırakır ve dizginlerini kaçırarak vehmi bu iki kuvveye hakim kılacak olursan o zaman da şeytanî ordulardan olur. Şu da açıklanmalıdır ki, büyük enbiyadan (as) hiç biri gazab, vehm ve şehveti tamamıyla önlememiş ve Allah yolunun davetlilerinden hiçbiri de şimdiye kadar "şehveti tamamen yok etmek gerekir, gazab ateşi tamamıyla söndürülmeli ve vehm tedbiri bütünüyle terkedilmeli-dir" diye birşey dememiştir. Tam tersine hepsi de "aklî mizan ve ilahî kanun gözetiminde vazifesini hakkıyla yapabilmesi için sadece önü alınmalıdır" diye buyurmuşlardır. Zira bu kuvveler, velev ki fesad ve karışıklığa sebep olsun kendi işini yapmak, kendi maksadına erişmek istemektedir. Allah'ın evi Kabe'de evli bir kadınla zina etmek pahasına bile olsa şehvete gömülü hayvani nefis, dizginlerini koparmak ve kendi maksadına erişmek istemektedir. Gazablı nefs de, evliya ve enbiyanın katline sebep bile olsa kendi başına buyruk istediğini yapmak istemektedir. Şeytanî vahime sahibi nefs ise, yeryüzünde fesada ve alemin alt-üst olmasına sebep olsa
36
NEFSLE CIHAD
da kendi istediğini yapmak istemektedir.
Enbiya (a.s) geldiler, kanunlar getirdiler ve onlara semavi kitaplar da nazil oldu ki, tabiatların kayıtsızlık ve aşırılığını önlesinler, insanî nefsi, akıl ve şeriat kanunu altına soksunlar ve akıl ve şeriat ölçüsüne muhalif davranmasın diye de onu zahid ve edebli kılsınlar. Öyleyse kendi melekelerini ilahî kanun ve aklî ölçülere uydurabilen kimse saadetli ve necat ehli bir kimsedir. Aksi takdirde kendisini bekleyen şekavetler, bahtsızlıklar, zulmetler ve zorluklar ile iliğine işlemiş fasid bir ahlak ve melekelerin tabii bir neticesi olup berzah, kabir, kıyamet ve cehennemde de kendisiyle birlikte olacak olan o korkunç ve dehşet dolu suretlerden Allah'a sı-ğmmalıdır.
Fasıl
Hayalin Önlenmesi
Bil ki, bu makamda ve diğer makamlarda mücahid için şeytana ve şeytan ordusuna galibiyetin menşeî olabilecek ilk şart hayal kuşunun kontrol altına alınmasıdır. Zira bu hayal her an yeni bir dala konan ve uçmakta mahir olan bir kuşa benzemektedir. Bu ise birçok bahtsızlıkların kaynağı ve sebebi olmaktadır. Hayal, şeytanın bir bahanesidir ki, insanı onunla zavallılaştırmakta ve şekavete davet etmektedir. Kendisini ıslah etmek isteyen, batınını sefalı kılıp, İblis ordusundan temizlemek isteyen mücahid, hayalin dizginlerini ellerine almalı, onu istediği yere uçmaktan alıkoymalı ve (kendisini) günah ve şeytanlık gibi fasid ve batıl hayallere kapılmaktan korumalıdır. Hayalini daima şeref ve izzet dolu işlere yöneltmelidir. Bu iş ilk başlarda biraz zor gözükse ve-
37
KIRK HADİS ŞERHİ
ya şeytan ve orduları onu (gözlerde) büyük gösterse de az bir murakebet ve kollama sayesinde oldukça kolay bir iş haline gelecektir.
Tecrübe olarak sen de bir müddet hayalini disipline edebilir ve sıkı bir denetim altına alabilirsin. Alçak ve hasis bir emre yöneldiğini görünce onu bu işten alıkoymaya çalış ve onu helallere veya asil-tercih edilir işlere yönelt. Eğer bir netice aldığını görecek olursan bu tevfîk sebebiyle Allah Tea-la'ya şükret ve bu işi sürdürmeye çalış. Belki Allah kendi rahmetiyle sana melekut aleminden bir yol açar da insanlığın doğru yoluna hidayet edilirsin ve Allah'a doğru sülük işi senin için daha da bir kolaylaştınlır.
Dikkatli ol ve bil ki, kabih ve fasid hayaller ve batıl tasavvurlar şeytanın ilka ve telkinleridir ve senin batın memleketine kendi ordularını yerleştirmek istemektedir. Şeytan ordularıyla savaşan bir mücahid olduğun ve nefs sayfasını ilahî-rahmanî bir memleket kılmayı istediğin için de o lanetlinin (şeytan) hile ve tuzaklarına dikkat etmeli ve Hâk Tea-la'nm rızasının hilafına olan evhamları kendinden uzaklaştırmaksın. Ta ki, Allah'ın izniyle bu iç savaşta oldukça önemli olan bu mevziyi şeytan ve ordularının elinden alabile-sin. (Zira) bu mevzi hudut konumundadır. Eğer burada galip gelecek olursan ümiüi ol.
Ey aziz, her zaman Allah Tebarek ve Teala'dan yardım dile, mabud dergahında yalvarıp yakar ve tam bir acziyet ve ısrarla (şöyle) arzet: İlahî, şeytan öyle büyük bir düşmandır ki (hatta) senin büyük enbiya ve evliyanda dahi gözü vardır ve hala da var. Bizzat sen; kuruntu, batıl vehimler, hayaller ve atıl hurafelere kapılan bu zayıf kuluna yardımcı ol ki, bu güçlü düşmamn hakkından gelebilsin. Bu savaş meydanında
38
NEFSLE CIHAD
saadet ve insanlığı tehdid eden bu güçlü düşman karşısında benimle ol ki, onun ordularını senin özel ve has memleketinden dışarı sürüp, bu gasıbın sana mahsus evine uzanan ellerini keseyim.
Fasıl Muvazene
Bu sulukta insana yardımcı olan ve insanın da kollaması gereken şeylerden biri muvazene'dir. Muvazene, akıllı bir insanın, kendi başına buyruk ve şeytanın tasarrufu altında olan, gazab ve vahimeden kaynaklanan fasid ahlak ve alçak melekelerin fayda ve zararlarını, akıl ve şeriatın tasarrufunda bulunan güzel ahlak, nefsanî faziletler ve üstün melekelerden kaynaklanan fayda ve zararlarla mukayese etmesi ve hangisi güzelse ona ikdamda bulunması (yönelmesi-çev) demektir. Mesela insanın kendisinde kökleşmiş, yerleşik meleke haline gelmiş, kendisinden birçok melekeler peydahlanmış ve sayısız rezilliklere meydan vermiş olan, kendi başına buyruk şehvetin sahip olduğu faydalar, ulaşabildiği her kötülüğü irtikab etmesi, her ne yoldan olursa olsun eline geçen bir malı geri çevirmemesi ve fasid bir şeye sebep olsa da istediği, arzuladığı herşeyi yapmasından ibarettir. Nefsin bir melekesi haline gelen ve birçok alçak melekeler vücuda getiren gazabın faydalan da elinin ulaştığı herkese kahr ve galebeyle zulmetmesi, kendisine karşı gelen bir kimseye elinden geleni ardına koymaması, en küçük bir uygunsuzluk görünce savaş ve kargaşalık çıkarması ve alemde fesada sebep olarak her vesileyle kendi zarar ve uygunsuzluklarını kendisinden uzaklaştırmaya çalışmasıdır.
39
KIRK HADİS ŞERHİ
Aynı şekilde kendisinde bu melekenin kökleştiği şeytanî vahime sahibi olan nefsin faydaları da; her türlü şeytanlık ve hileye başvurarak gazab ve şehvetin isteklerini yerine getirmesi ve her türlü batıl planla, bir ailenin zavallılaştınlma-sı veya bir şehrin, bir memleketin yoksullaştırılması pahasına bile olsa Allah'ın kulları üzerinde hakimiyet kurmasından ibarettir. Bunlar, bu kuvvetin şeytanın tasarrufu altında bulunduğu bir zamanda sahip olduğu faydalardır. Ama iyice tefekkür edilir ve bu şahısların hali mülahaza edilecek olursa, her ne kadar güçlü olursa olsun ve her ne kadar da emel ve arzularına kavuşursa kavuşsun neticede binbir arzu ve emelin daha olduğu ve onlara kavuşamadığı görülür. Bu alemde insanın kendi emellerine kavuşması ve herkesin kendi arzusuna erişmesi mümkün değildir. Zira bu dünya sürtüşmeler dünyasıdır. Bu alemdeki maddeler irademizin icrasına tabi ve musahhar olmadığı gibi arzu ve meyillerimiz de mahdud, sınırlı değildir.
Mesela, şehvet kuvvesi insanda o kadar güçlüdür. Farz-ı muhal bir şehrin tüm kadınlarına bile sahip olsa yine de doymaz, başka şehirlerdeki kadınlara yönelir. O memleketteki kadınlar da nasibi olsa, bu defa diğer şehirlere teveccüh eder. Daima sahip olmadığı şeyleri ister. Halbuki, bu söylenilenler de farz-ı muhal ve ham bir hayalden ibarettir. Ama buna rağmen şehvet tandırı harıl harıl yanmakta ve insan kendi arzularına ulaşamamış bulunmaktadır. Aynı şekilde gazap kuvvesi de insanda öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, bir memleketin mutlak hakimi bile olsa, bununla yetinmemekte, eline geçiremediği diğer memleketlere yönelmektedir. Belki eline her ne geçerse bu kuvve onda daha da bir güçleniş kaydetmektedir. İnkar eden herkes kendi haline ve bu
40
KIRK HADİS ŞERHİ
dünya ehlinde sultanların, yöneticilerin, kudret ve haşmet sahibi kimselerin haline müracaat edecek olursa o zaman bizzat kendisi de bizi tasdik edecektir.
Öyleyse insan daima sahip olmadığı ve elinde bulundura-madığı şeylerin aşığıdır. Bu bir fırsat meselesidir ki, büyük şeyhler ve yüce İslam hakimleri (filozofları), hususen de ilahi marifetler dalında üstad ve şeyhimiz olan kâmil, arif Hz. Mirza Muhammed Ali Şahabadi -gölgesi başımızdan eksik olmasın- birçok ilahî marifetleri bununla sabit kılmaktadır ama, maksadımızla ilgisi bulunmadığından değinmeden geçiyoruz. İnsanın sözgelimi kendi maksatlarına eriştiğini kabul bile etsek ondan ne zamana kadar faydalanabilmektedir? Acaba gençlik enerjisi ne zamana kadar sözkonusudur? Ömrün baharı bitip de hazana uğradığında, azalardan neşat ve kuvvet gitmekte, zaikalar işlemez hale gelmekte, tatlar doğru dürüst alınamamakta, göz, kulak, dokunma organı ve diğer kuvveler atıl duruma düşmekte, lezzetler tamamıyla nakıs veya yok olmakta, muhtelif hastalıklar akın etmekte, sindirim ve teneffüs organları işlemez duruma gelmekte ve insan için soğuk bir ah'tan, dert, hasret ve nedamet dolu bir gönülden başka hiçbir şey baki kalmamaktadır. O halde sağlam ve salim bünyeli kimseler için bile bu cismanî kuvvelerden istifade müddeti, temeyyüz, iyi-kötüyü anladığı andan itibaren bu kuvvelerin işlemez veya nakıs bir hale geldiği müddete kadar, yani takriben otuz, kırk yıllık bir zaman olmaktadır, o da hemen hemen her gün müşahede ettiğimiz ve gafil olduğumuz türden diğer hastalık ve belalara duçar olmazsa.
Şimdilik senin için aslı olmayan hayal aleminde yüzelli yıllık bir ömür ve şehvet, gazab ve şeytanlık vesilelerinin tü-
41
KIRK HADİS ŞERHİ
münün temin edildiği bir ortam tasavvur edelim. Bir de senin için hiçbir aksiliğin çıkmamış ve maksadına aykırı hiçbir şeyin meydana gelmemiş olduğunu farzedelim. Acaba rüzgar gibi geçen bu kısa müddet sonrasında akibetin nasıl olacak? Acaba ebedî hayatın için bu lezzetlerden ne gibi şeyler zahire kıldın? Özellikle de zavallılık fakirlik ve yalnızlık günü için? Allah'ın melekleri, velileri ve nebileriyle görüşmek için neler hazırladın? Berzah ve kıyamette sana suretinin verileceği ve Allah'tan başka hiç kimsenin de suretinin ne olduğunu bilmediği kabih ve münker bir amelden başka ne tedarik ettin? Duyduğun ve dünya ateşi ve azabıyla mukayese ettiğin bütün cehennem ateşi, kabir, kıyamet azabı ve diğer şeyleri yanlış anlamışsın, kötü kıyas etmişsin. Bu alemin ateşi soğuk ve arızî birşeydir. Bu alemin azabı oldukça rahat ve kolaydır. Bu alemin bütün ateşlerini bir araya toplasalar yine de insanın ruhunu yakamaz. Ama oradaki ateş, cismi yaktığı gibi ruhları da yakmaktadır. Kalpleri eritmekte ve yakmaktadır.
Bütün bu duydukların ve şimdiye kadar her kimden ne işittiysen (bir kenara), cehennem senin burada hazır gördüğün amellerinden ibarettir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Ye her ne yaptılarsa hepsini de hazır buldular."
(*)
Burada yetim malı yedin ve lezzet aldın ama o alemde cehennemde göreceğin suretin ve bu sebeple sana nasib olacak zilletin ne olduğunu sadece Allah bilir. Burada halka kötü laflar ettin, halkın kalbini kırdın, ama Allah'ın kullarının kalbini kırmanın o dünyada ne gibi bir azabı var Allah bilir.
(*) Kehf, 49.
42
NEFSLE CİHAD
Kendin için ne gibi bir azap hazırladığını bizzat gördüğün zaman anlayacaksın. Gıybet ettiğinde senin için hemen me-lekut bir suret vücuda gelir ve (o alemde) sana takdim edilir. O suretle mahsur olacak ve azabını da tadacaksın. Bu kolay, rahat, soğuk ve lezzetli cehennem olan ameller cehennemi, günahkâr kimseler içindir. Dünya, mal ve makam sevgisi, şirret, cidal, inkar, hırs, tamah ve diğer melekeler kabilinden fasid, rezil ve batıl melekeler edinen şahıslar için ise tasavvur bile edilemeyen kötü bir cehennem vardır. Bizzat nefsin kendi batınından zuhur eden öyle bir suretleri vardır ki, benim ve senin kalbinden bile geçmesi mümkün değil. O cehennemin ehli, onların (o suretlerin) azabından firar etmekte ve korku duymaktadır. Bazı güvenilir rivayetlerde yer almıştır: "Cehennemde mütekebbir kimseler için bir vadi vardır ve adına sakar denmektedir. Bu vadi, şiddetli sıcaklık ve hararet sebebiyle Allah'a şikayette bulundu ve kendisine nefes alması için izin vermesini istedi. Kendisine nefes alması için izin verilince de bir nefes çekti ki, cehennem yandı." (*)
Bazen de bu melekeler insanın ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olmaktadır. Zira insandan imanı almakta, selbetmektedir. Mesela hased, nitekim sahih rivayetlerimizde ateşin odunu yediği gibi hasedin de imanı yiyip bitirdiği (**) yer almıştır. Veya diğer sahih rivayetlerimizde geçtiği şekliyle, "biri önden, diğeri ise arkadan çobansız bir sürüye saldıran iki kurt daha sürüyü bitiremeden dünya ve makam sevgisi müminin dinini yer bitirir." Allah korusun günahların akıbeti zulmanî ve çirkin meleke ve ahlaka, onlar da insanın imansız ve küfür üzere ölmesine sebep olabilir ki, kafi-
(*) Usul-i Kafi, C.3. S. 424. (**) Usul-i Kafi, C. 3, S. 416.
43
KIRK HADİS ŞERHİ
rin ve batıl akidelerin cehennemi o diğer iki cehennemden (ameller cehennemi ile çirkin ve zulmanî meleke ve ahlak cehenneminden) nisbeten daha zor, daha yakıcı ve daha zulmanîdir.
Ey aziz, ulum-i aliyye'de de sabit kılındığı üzere (azabın) şiddeti sonsuzdur. Her ne şekilde tasavvuf ediyorsan azabm şiddeti ondan da şiddetli ve çetindir. Sen, ya hükemanm burhanını görmemişsin veya riyazet ehlinin keşfine inanmıyorsun.
Sen ki elhamdülillah mü'minsin, enbiyayı (salavatullahi aleyhim) sadık kabul ediyorsun.
Sen ki bizim muteber kitaplarımızda yer alan ve tüm imamiye alimlerinin de kabul ettiği haberleri doğru biliyorsun.
Sen ki masum imamlardan (selamullahi aleyhim) nakledilen dualar ve münacatları sahih kabul ediyorsun.
Sen ki muttakilerin mevlası emiru'l-mü'mininin (sala-mullahi aleyh) münacaatını bizzat gördün.
Sen ki Seyyidu's-Sâcidin'in (İmam Zeynu'l-Abidîn) Ebu Hamza duasındaki münacaatını müşahede ettin, biraz da onların mana ve içeriği hakkında teemmül ve tefekkür et. Uzun bir duayı bir defada ivedilikle ve manası hususunda hiç tefekkür etmeden okuman gerekli ve lazım değildir. Ben ve sizler Seyyidu's-Sacid'in halet-i ruhiyesine sahip değiliz ki o mufassal duayı tam bir manevî huzur içinde okuyabilelim. Bir gecede, üçte veya dörtte birini oku ve üzerinde derince bir tefekkür et ki, belki sen de hal sahibi olursun. Hepsinden öte biraz da Kuran üzerinde tefekkür et. Bak nasıl bir azab vadetmiştir ki cehennem ehli, Malik'ten (cc) kendilerini öldürmesini istemektedir. Heyhat ki, artık ölüm diye
44
NEFSLE CIHAD
birşey sözkonusu değildir.
Bak Allah Teala ne buyuruyor: "Allah'a karşı aşırı gitmemden ötürü bana yazıklar olsun!" (*)
Bu nasıl bir hasret ve arzudur ki, Allah Teala onu böylesi
bir azametle tabir etmektedir. Kur'an'm ayet-i şerifeleri üzerinde biraz tedebbürde bulun. Düşünüp taşınmadan öylece geçme.
"Onu gördüğünüz gün, bütün emzikli kadınlar, çocuklarını bile unutup bırakır. Her gebe kadın çocuğunu düşürür ve insanları sarhoş görürsün, fakat sarhoş değildir onlar, ancak Allah'ın azabı pek çetindir. /**\
İyice bir düşün azizim! -neuzubillah- Allah'ın kitabı kıssa ve hikaye kitabı değildir. Seninle şaka yapmamaktadır. Bak ne buyuruyor! Bu nasıl bir azaptır ki, insana kendi azizlerini bile unutturmakta, bütün hamile kadınlar düşük yapmaktadır. Acaba bu ne azaptır ki, azametinin had ve sınırı olmayan, izzet ve saltanatı sonsuz olan Allah Teala bu azabı öylesine şiddet ve azametle tavsif buyurmaktadır. Acaba ne olacak? Allah biliyor ya, benim ve senin aklın ve tüm insanların fikri bunun hakikatini tasavvurdan aciz kalmaktadır. İsmet ve taharet Ehl-i Beyt'inin haber ve eserlerine müracaat eder ve üzerinde biraz olsun tefekkür edecek olursan o zaman alemdeki azab kaziyyesinin, bu alemde görüp de fikrettiğin azaplardan bambaşka birşey olduğunu anlarsın. Bu alemin azabıyla mukayese etmek batıl ve yanlış bir kıyastır. Ben senin için, kadri yüce Şeyh Sadik Taife'den bir hadis-i şerif nakledeyim de hakikatin ne olduğunu bilesin. Musibetin ne kadar büyük olduğunu anlayasın. Kaldı ki, bu hadis de diğer
(*) Zümer, 56. (**) Hacc, 2)
45
KIRK HADİS ŞERHİ
cehennemlerden nisbeten soğuk olan ameller cehennemi hakkındadır.
İlk önce bilmen gerekir ki, bu hadisi rivayet eden Şeyh Saduk'a tüm İslam alimleri tevazu göstermekte ve onu kadri yüce bir zat olarak kabul etmektedirler. Bu büyük zat, İmam'ın (as) duası üzere dünyaya gelmiş olup hazretin (aley-hi's-selam ve accelallahu fereceh) özel lütuf ve ilgisine maz-hardı. Ben de büyük imamiye alimlerinden (aleyhim ridva-nullah) birçok muhtelif yolla bu hadisi Şeyh Saduk'tan naklediyorum. Bizimle Saduk arasında var olan şeyh ve üstadla-rm hepsi de ashabın güvenilir ve büyük olan zatlarıdır. Öyleyse iman sahibi bir kimse bu hadise de inanmalı, tasdik etmelidir.
Es-Saduk, senediyle İmam Sadık'tan (as) naklediyor.
Hazret şöyle buyurdu: "Bir gün Rasulullah (sav) oturmuş idi ki (birden) Cebrail (as) geldi. Oldukça üzgün ve mahzun olup rengi değişmişti. Peygamber (sav) buyurdu: "Ey Cebrail, niçin üzgün ve mahzun görünüyorsun?" Cebrail, 'Ey Mu-harnmed, nasıl böyle olmayayım ki, cehennemin nefesleri bugün bırakıldı' dedi. Peygamber, 'cehennemin nefesleri nedir?' diye buyurdu. Arzetti: 'Şüphesiz ki, Allah Teala ateşe emretti o da yandı. Kırmızı oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Ondan sonra da yanmasını emretti ki, beyaz oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Daha sonra da yeniden yanmasını emretti, siyah oluncaya kadar tam bin yıl geçti. (Şu anda da) o ateş siyah ve karanlıktır. Nitekim uzunluğu yetmiş zer'a olan zincirin bir tek halkası dünyanın üzerine bırakılacak olsa şüphesiz ki, dünya onun hararetinden erir ve yok olur. Ve eğer zakkum ve zer'iden bir katre dünya ehlinin sularına düşecek olsaydı, o zaman da insanlar onun pis kokusundan ölürlerdi.'
46
NEFSLE CİHAD
Daha sonra Rasulullah ve Cebrail birlikte ağlamaya başladılar. Allah Teala onlara bir melek gönderdi ve buyurdu: 'Sizlere Allah'ınızdan selam var, o buyuruyor ki, ben her ikinizi de azab görmenize sebep olacak herhangi bir günah işlemekten korudum, masum kıldım." (*)
Ey azizim! Bu hadis-i şerifin benzeri oldukça fazladır. Cehennem ve onun elim azabının varlığı bütün dinlerin zarurî bir ilkesi ve burhanla sabit kılınmış açık bir itikadıdır. Keşif ehli ve kalb erbabı kimseler bizzat bu alemde onun bir benzerini bile görmüşlerdir. Bu bel büken hadisin mazmunu ve içeriği hususunda (biraz olsun) tasavvur ve tedebbür et. Acaba bu hadisin sıhhatine ihtimal verecek bile olsan yine de deliler gibi çöllere düşmen gerekmez mi? Ne olmuş ki, bizler bu kadar da gaflet ve cehalet uykusundayız? Yoksa tıpkı Rasulullah (sav) ve Cebrail (as) gibi bize de Allah'tan bir melek geldi de azaptan masun olduğumuzu mu bildirdi? Halbuki Rasulullah (sav) ve onun velileri ömürlerinin sonuna kadar Allah korkusundan bir an olsun rahat etmemiş, doğru dürüst ne uyumuş ve ne de rahat bir yemek yemişlerdi. Allah'ın (yarattığı şu) kainatın velisi, halifesi Allah korkusundan dolayı bayılıyor, kendinden geçiyordu. Ali b. Hüseyin (ona selam olsun), masum bir imam olmasına rağmen ağlaması, yakarışı, münacaatı, acziyet ifadesi ve inlemeleri insanın kalbini parçalamaktadır. Bizlere ne olmuş ki, haya bile etmeden rububiyet huzurunda böylesine ilahî mukaddesat ve değerleri çiğniyor ayaklar altına alıyoruz? Yazıklar olsun bize ve gafletimize! Eyvahlar olsun bize ve ölümümüzün şid-
(*) İlmu'l-Yakîn, Feyz. 4. Maksad, 15. Bab, 1. fasıl, S. 1032, Tefsir-i Kumî, "ne zaman oradan, sarsıcı üzüntüden çıkmak isterlerse..." ayetinin açıklaması.
47
KIRK HADİS ŞERHİ
detli sekeratma. Eyvahlar olsun bize. Berzahta ve berzahın zorluklarında, cehennemde ve onun zulmetlerinde, cehennemde ve onun azabında eyvahlar olsun halimize...
Fasıl
Ahlakî Fesadlarm Tedavisi
Ey aziz! Uykudan uyan, gafletten kurtul ve kendine gel. Himmet kemerini kuşan. Daha vakit varken fırsatı ganimet bil. Daha ömrün bitmemiş, kuvvetin kendi tasarrufundan çıkmamış, gençliğin elden gitmemiş, fasid ahlak karşısında yenik düşmemiş ve alçak melekeler sana hakim olmamışken kendine bir çare ara, fasid ve kabih ahlakın tedavisi için bir deva bul, şehvet ve gazab ateşinin sönmesi için bir yol araştır.
Ahlakî bozukluğun tedavisi için ahlak alimleri ve= sülük ehli kimseler tarafından önerilen en iyi deva, insanın kendinde gördüğü kötü melekeleri göz önünde bulundurması, bir müddet onun hilafına erkekçe kıyam etmesi, ikdamda bulunması ve nefsin aksi istikametinde himmet göstermesidir. Bir müddet o alçağın isteklerinin aksine davranmalısın ve Allah Teala'dan tevfik taleb etmelisin ki sana bu mücahe-dede yardımcı olsun. Şüphesiz ki çok geçmeden o çirkin huy ortadan kalkacak, şeytan ve ordusu o siperden firar edecek ve onların yerine rahmani ordular mevzilenecektir.
İnsanın helakına ve kabir azabına sebep olan, insanı her iki dünyada azaba uğratan kötü ahlaktan birisi de insanın kendi ev halkı, komşuları, meslektaşları, pazar veya mahalle efradından birine kötü davranması, ahlaksızlık etmesidir ki, bu da gazab ve şehvetten doğmaktadır. Mücahid bir kimse,
48
NEFSLE CİHAD
karşısına uygun olmayan bir iş çıktığında veya gazab ateşi alevlendiğinde kendi batınını temizlemeyi kararlaştırırsa, kendisini yakışık almayan kötü sözler söylemeye davet ettiğinde nefsin hilafına teşebbüste bulunursa, hulk ve huyun kötü akıbetini hatırlar ve aksine uygun işlerde bulunur, batınında şeytana lanet edip Allah'ına sığınırsa ben söz veriyorum ki, -bir kaç tekrardan sonra- çok geçmeden o kötü huy tamamıyla ortadan kalkacak ve batın memleketinde iyi huy istikrar bulacaktır. Ama eğer nefsin istediği şekilde davranacak olursanız evvelen bizzat bu alemde de sizi helak ve yokluk diyarına çekmesi mümkündür. İnsanı bir anda her iki dünyada helak edebilen gazabın şerrinden Allah Teala'ya sığınırım. Gazab, (önü alınmadığı takdirde) pekala herhangi bir cinayete de sebep olabilir. İnsan gazap halinde ilahî mukaddesata yakışık almayan sözler bile söyleyebilir. Nitekim gazab halinde küframiz laflar ederek mürted olan bir çok insan görüp müşahede etmekteyiz.
İslam hakimleri; "dev dalgalarla boğuşan kaptansız bir geminin necat bulması, gazab halindeki bir insanın necatından daha kolaydır" demişlerdir. Veya eğer Allah göstermesin cidal ve münakaşa ehliysen -nitekim bizlerden bazı talebeler bu kötü huy ve tabiatın esiri olmuşlardır- bir müddet nefsin hilafına teşebbüste bulun. Alim ve sıradan insanlarla dolup taşan resmî meclislerde herhangi bir mevzu sözkonusu edildiğinde muhatabının doğru ve sahih dediğini görünce hemen kendi yanlışlığını itirafta bulun ve onu tasdik et. Ümid edilir ki, bu kötü huy kısa bir müddet sonra ortadan kalkar. Allah etmesin ki, "ben keşiflerimden birinde cehennem ehlinin birbiriyle tahasüm ve düşmanlığının -ki Allah Teala Kur'an'da haber vermektedir- ilim ve hadis ehlinin mücadelesi olduğu-
49
nu keşfettim" diyen bazı ilim ehli ve mükaşefe iddiasında bulunan kimselerin sözü doğru olsun.
Eğer insan bu hadisin sıhhatine ihtimal bile verecek olsa hemen bu kötü hasletin ortadan kalkması fikrinde olmalı, bunun için gece-gündüz bir yol düşünmelidir.
Ashabdan bazısından rivayet edilmiştir ki, "günün birinde oturmuş dini emirlerden biri hususunda ateşli bir şekilde münakaşa ediyorduk. Aniden Rasulullah yanımıza geldi ve bu halimizi görünce oldukça rahatsız oldu. Sonra şöyle buyurdu: 'Sizden önce helak olanlar da işte bu yüzden helak oldular. Cidali bırakınız. Zira mü'minler, cidal etmez. Cidali terkedin ki cidal edenler sonsuz bir hüsrana uğramıştır. Cidali terkedin ki ben kıyamet gününde cidal edenlere şefaat etmeyeceğim. Ben sözü hak bile olsa cidali terkeden kimseye cennetin bahçesi, ortası ve üstünde üç evi tazmin ediyorum. Cidali terkedin ki, Allah Tela'nın putperestlikten sonra neh-yettiği şey de oydu."
Ve yine o hazretten (sav) nakledilmiştir ki: "Sözü hak bile olsa, cidali terketmedikçe kulun imanı kemale ermez."
Bu babda birçok hadis mevcuttur. İnsanın, hiçbir eser ve faydası olmayan cüz'î bir münakaşa yüzünden Resul-i Ekrem'in (sav) şefaatinden mahkum kalması ve sahih bir niyetle yapıldığı takdirde ibadet ve itaatlerin en efdali olan ilmî bir müzakereyi, putperestliğin hemen ardından yer alan en büyük bir günah haline getirmesi ne kadar da kötü birşey-dir.
İnsan her haliyle bu kabih ve fasid huyları bir bir gözö-nünde bulundurmalı ve nefsin hilafına davranarak onları ruh memleketinden dışarı etmelidir. Gasıb dışarı edilince de ev sahibi kendi evine geri dönecektir. Başka bir zahmete kat-
50
KIRK HADİS ŞERHİ
lanmak veya vade istemek de gerekmez.
İnsan bu makamda nefsle mücadeleyi sona erdirir de İblis ordusunu bu memleketten dışarı çıkarır ve (ruh) memleketini melaiketullahın meskeni, Allah'ın salih kullarının bir mabedi haline getirirse artık o zaman Allah'a doğru sülük da kolaylaşır ve rahat bir iş haline gelir. İnsanlığın doğru yolu daha da bir aydın ve vazıh olur, onun yüzüne cennet ve bereket kapıları bir bir açılır. Cehennem kapısı ise tümüyle kapanır. Allah Teala rahmet ve lütuf nazarıyla ona bakar, iman ehlinin arasına katılır, saadet ve ashabu'l-yemin ehlinden olur, ilahî marifetler kapısından kendisi için ins ve cin-nin yaratılış gayesi olan bir yol açılır ve Allah Tebarek ve Teala da o tehlikeli yolda kendisinin elinden tutar ve ona yardım eder.
Nefsin üçüncü makamı ve onun mücahede keyfiyeti ile şeytanın o makamdaki hile ve düzenlerine de kısacık bir işaret etmek istiyordum. Ama ortamı münasip görmedim. Bu yüzden de bundan sarf-ı nazar etmek zorunda kaldım. Allah Teala'dan bu babda ayrı bir risale yazmak hususunda bana tevfik ve te'yid inayet etmesini taleb ediyorum.
51
RİYA
Mezkur senedle Yezid b. Halife, Hz. Sadıktan (as şöyle nakletmektedir: "Riyanın her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki insanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerine, Allah için amel eden kimsenin sevabı ise Allah'ın üzerinedir." (*)
ŞERH
Bil ki, riya insanın başkalarının kalbinde bir makam edinmek veya yanlarında, hiç bir ilahi maksat gözetmeksizin sadece iyilik, doğruluk, emanet ve diyanet ehli bir kimse olarak şöhret kazanmak için iyi bir amelini veya beğenilmiş herhangi bir hasletini ya da hak inancını insanlara göstermesi ve başkalarına gösteriş yapması demektir. Bu, birkaç makamda tahakkuk etmekte, vücuda gelmektedir.
İlk makam: Bunun da iki derecesi vardır. İlki, insanın dindar olarak şöhret kazanmak veya kalplerde makam edinmek için kendi hak akide ve ilahî marifetlerini izhar etmesidir. Mesela; "ben varlık aleminde Allah'tan başka hiç kimseye tevekkül etmiyorum" veya "ben Allah'tan başka hiç kim-
53
KIRK HADİS ŞERHİ
şeye tevekkül etmiyorum" der ya da kinaye ve işaretle kendisini hak inanç ve akide sahibi bir kimse olarak tanıtır. İkinci tür ise daha yaygındır. Mesela: Tevekkül ve ilahî takdire rı-zayet meselesi konuşulurken, riyakar kimse derin bir ah çeker ve başını (hafif de bir) sallayarak kendisinin de o cemiyetin sülük ve yolunda olduğunu ima etmeye çalışır.
İkinci derece ise insanın lehçe serahatiyle veya işaret ve kinaye ile kalplerde makam ve mevki edinmek maksadıyla batıl akideleri kendisinden uzaklaştırması ve nefsini onlardan tezkiye etmesidir.
İkinci makam, bunun da iki derecesi vardır. İlki (insanın) övülmüş hasletler ve faziletli melekeler izharında bulunmasıdır. İkinci derecesi ise (insanın) malum olunan maksud üzere kendisini yerilmiş haslet ve kötü melekelerden teberri etmesi ve nefsini tezkiye edilmiş göstermesidir.
Üçüncü makam, özellikle fakihler -Allah onlardan razı olsun- indinde maruf olan riyadır. O da mezkur iki dereceye haizdir. İlki (insanın) şer'î ibadet ve amellerini veya aklî üstünlüklerini sırf halka göstermek ve böylece de kalpleri kendisine celbetmek maksadıyla izharda bulunmasıdır. İster bu amelin bizzat kendisini, ister onun keyfiyet, şart veya cüz'ünü olsun, fıkıh kitaplarında yerildiği şekilde riya maksadıyla yapmasıdır.
Aynı maksatla herhangi bir ameli terketmesi de böyledir. Biz bu sayfalarda üç mezkur makamdan her birinin bazı fe-sad ve bozukluklarını şerhetmeye ve muhtasar bir şekilde bunların deva ve ilacına da işaret etmeye çalışacağız.
(*) Kâfi, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, riya babı, 3. hadis.
54
RİYA
Birinci Makam
Riyanın Kısımları Fasıl
Bil ki itikad ve ilahî marifetler hususunda sözkonusu olan riya, riyanın tüm çeşitlerinden daha zor, akıbeti hepsinden daha kötü, zulmeti tüm riyalardan daha fazla ve büyüktür.
Bu riyanın sahibi, hakikatte izhar ettiği hususa bizzat kendisi inanmıyorsa cehennemde ebedi olarak kalacak olan münafıklar cümlesinden sayılır. Ebedî helake uğrar ve azabı diğer azaplardan en şiddetlisi olur. Ama izhar ettiğini sırf halkın kalbinden mevkii ve makam kazanmak için izhar ediyorsa bu şahıs münafıklar cümlesinden sayılmaz, ama bu riya iman nurunun kalbinden çıkmasına ve onun yerine kalbine küfür zulmetinin yerleşmesine sebep olur. Zira bu şahıs, ilk etapta gizli şirk sebebiyle müşriktir. Çünkü sahibi bizzat Hak Teala olan ve sadece Allah'a halis kılınması gereken ilahî marifetleri ve hak inançları insanlara teslim etmiş, başkalarını buna ortak kılmış ve şeytana onda tasarruf hakkı tanımıştır, dolayısıyla da artık bu kalbin Allah için olmadığı gün gibi aşikârdır.
İleride fasılların birinde de beyan edeceğimiz gibi, iman, kalbî amellerden ibarettir, salt ilimden değil... Öyle ki "riyanın lıer çeşidi şirktir" diye buyuran hadis-i şerif de bu hakikati ifade etmektedir. Nitekim bu helak edici facia, karanlık ve zulmete gömülü fıtrat ve habis meleke, sonunda kalb evinin Allah'tan başkalarına mahsus bir hale gelmesine ve bu rezil ve alçağın zulmeti de yavaş yavaş insanın bu dünyadan
55
KIRK HADİS ŞERHİ
imansız olarak gitmesine sebep olmaktadır. Sahip olduğu bu hayalî imam ise manasız bir suret, ruhsuz bir ceset ve akılsız bir kılıf konumunda olup Allah Teala indinde asla kabul görmeyecektir. Nitekim Kâfi'de yer alan Ali b. Salim'den menkul hadis de buna işaret etmektedir.
Ravi, Hz. İmam Sadık'm (as) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Allah Teala şöyle buyuruyor: Ben en hayırlı şerikim. Her kim yaptığı herhangi bir amelde bana bir başkasını şerik kılacak olursa, ben sadece sırf halisane benim için olanını kabul ederim." (*)
Malumdur ki, kalbî ameller halis olmadığı takdirde Hak Teala tarafından kabul görmemekte, itina edilmemektedir. Allah Teala kendisi için olmayan amelleri aslî sahibine, yani insanın amelini, kendisine gösteriş olsun diye yaptığını kimseye iade etmektedir. Kalbî amelleri de o şahsa tahsis edildiğinden artık mezkur şahıs şirk sınırı aşmış ve salt küfre girmiş sayılmaktadır. Belki de denebilir ki, bu şahıs artık münafıklar cümlesine katılmış, onlara mülhak olmuştur. Şirki gizli olduğu gibi nifakı da gizlidir. Zavallı, mümin olduğunu zannetmiş, fakat hakikatte evvelen müşrik, sonra da münafık olmuştur. Dolayısıyla münafıkların azabını da tatmalıdır. İşleri nifaka varan kimselerin vay haline.
Fasıl
İlmin İmandan Ayrı Olduğu Beyanında
Bil ki Allah, O'nun birliği, selbiye, subutiyye ve celaliye gibi diğer kemal sıfatları ile melaike, resullar, kitaplar ve kı-
(*) Kâfi, C. 2, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Riya Babı. 9. hadis.
56
RÎYA
yamet günü hakkında ilim sahibi olmak başka şey, iman ise başka şeydir. Zira bir kimsenin bu ilme sahip olduğu halde imandan mahrum olması da mümkün ve olasıdır. Nitekim şeytan, en azından benim ve senin kadar bu mertebeleri bildiği halde yine de küfretmiş, kafir olmuştur. İman kalbî bir fiildir ki, o olmadığı müddetçe iman da sözkonusu değildir. Dolayısıyla, aklî delille veya dinlerin gerekliliği ve zarureti bürhanıyla herhangi bir mevzuda ilim sahibi olan bir kimse, kalben de o malumatlarına teslim olmalı ve bir nevi teslim, huzu, mesuliyet ve kabullenmekten ibaret olan kalbî fiilleri de yerine getirmelidir ki, mümin olabilsin. İmanın kemali it-mi'nandır. Zira iman kuvvetlendikçe, haliyle ardından kalpte itmi'nan da hasıl olacak, vücuda gelecektir. Bütün bunlar ilim değil, tam tersine başka şeylerdir.
Aynı şekilde bir şeyi burhanla idrak ettiğin halde kalbinin buna teslim olmaması da mümkündür. O zaman bu ilmin hiç bir faydası yoktur. Mesela sizler ölünün hiç kimseye zarar veremeyeceğini, dünyadaki bütün ölülerin bir sinek kadar bile duygu ve hareketinin olmadığını, bütün cismanî ve nefsanî kuvvetlerinin kendisinden ayrıldığını aklınızla anladığınız ve derkettiğiniz halde, sırf kalbiniz bu meseleyi kabullenemediği ve aklınız teslim olamadığı için bir tek gece olsun bir ölüyle aynı odada kalamazsınız. Ama kalb akla teslim olur da bu hükmü kabullenecek olursa bu iş sizin için çok kolay olacaktır. Nitekim birkaç kez teşebbüsten sonra da artık kalb teslim olacak ve ölüden hiç bir şekilde korkmayacak, ürkmeyecektir.
Anlaşıldığı üzere, kalbin hissesi olan teslim, aklın hisesi olan ilimden daha başka birşeydir. Zira bazen olur ki insan yaratıcıyı, O'nun birliğini, ahiret gününü ve diğer hak inanç-
57
KIRK HADİS ŞERHİ
lan aklî burhan yoluyla isbatlar da buna rağmen bu akideye iman denmez. Ve bu insan da bir mü'min olarak kabullenilmez. Tam tersine ya kafirler, ya münafıklar ya da müşrikler cümlesine dahil edilir. Ne yazık ki bugün kalb gözleriniz görmüyor ve melekutî basiret sahibi de değilsiniz. Bu mülkî göz de idrak edemiyor. Ama sırların açığa çıktığı, ilahî hak saltanatının zahir olduğu, tabiatın harab olduğu ve hakikatin ikame edildiği gün, gerçekte Allah'a iman etmemiş olduğunuzu ve bu aklî hükmün de iman ile hiçbir ilişkisinin olmadığını çok açık bir şekilde anlayacak, derkedeceksiniz. "La ilahe illallah" hakikati akıl kalemiyle kalbin temiz ve halis levhasına nakşedilemediği müddetçe insan, Allah'ın vahda-niyyetine iman etmiş sayılmaz. Ama bu ilahî ve tayyibe kelime kalbe girince kalp saltanatı artık Allah'ın olur ve insan bundan böyle hak memleketinde (kalb) hiç kimseye söz hakkı vermez, müessir olarak kabullenmez. O'ndan başka hiç kimseden makam ve mevki beklentisi içinde olmaz, talepte bulunmaz. Makam ve dereceyi başkalarından istemez. Riya ve gösteriş içine girmez. Öyleyse kalbinizde herhangi bir riya görecek olursanız bilin ki kalbiniz aklınıza teslim olmamış, iman, kalplerinize nur saçmamış ve hakikatte siz tabiat aleminde Allah'ı değil, başka birini müessir olarak kabullenmiş bulunmaktasınız. Dolayısıyla da münafıklar veya müşrikler ya da kafirler zümresinde yer almış menzil edinmişsiniz demektir.
Fasıl
Riyanın Vehameti
Ey hak inançları ve ilahi marifetleri Allah Teala'nın düş-
58
RİYA
manı olan şeytanın eline ısmarlayan, Hak Teala'ya özgü hakları başkalarına veren, ruh ve kalbin aydınlık sebebi, ebedî saadet ve necatın sermayesi, likaullah'ın kaynağı ve mahbuba yakınlığın tohumu olan nurları, korku dolu karanlıklar, şekavet, ebedî helaket, mahbubun mukaddes huzurundan uzaklığın ve Hak Teala ile likadan uzak kalmanın sermayesi edinen münafık, ardında nur olmayan zulmetlere, genişliği olmayan darlıklara, şifası olmayan hastalıklara, hayatı olmayan ölüme ve kalbin batınında zuhur edip nefs me-lekutu ile beden mülkünü benim ve senin kalbinden bile geçemeyecek bir şekilde yakacak olan ateşe hazırlıklı ol. Nitekim Allah Teala kendi münzel kitabında bir ayet-i şerifede şöyle buyuruyor: "Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir, öylesine ateş ki, yürekleri arar kaplar." (*)
Yani Allah'ın ateşi kalpleri istila etmekte ve yakmaktadır. Allah'ın ateşinden başka hiçbir ateş kalbi yakamamak-tadır. Fıtrat-ı ilahî olan tevhid fıtratı gidip de yerine şirk ve küfür yerleşecek olursa artık insan şefaatçilerin şefaatinden de nasiblenemez ve ebedî olarak cehennemde kalır. Hem de nasıl bir azab? Öyle bir azap ki, Allah'ın kahrından ve rububiyet gayretinden meydana gelmiştir.
Öyleyse ey aziz, boş bir hayal, Allah'ın zayıf kullarına cüz'î bir muhabbet ve çaresiz halkın bir tek teveccüh ve iltifatı için kendini Allah'ın gazap ve öfkesine uğratma ve o ilahî marifetleri sonsuz kerametleri, lütuflan ve rububiyet rahmetlerini hiç bir eser ve faydası olmayan, pişmanlık ve hasretten başka birşey getirmeyen, halk önündeki bir tek mahbubiyet ve sevgiye değiştirme. Zira kesb ve kazanç dünyası olan bu alemden göçer de amelin sona erecek olursa, ar-
(*) Hümeze, 6-7.
59
KIRK HADÎS ŞERHİ
tık pişmanlık ve tevbenin hiç bir faide ve neticesi olamaz.
Fasıl
Riya Hastalığını Giderebilmek İçin
ilmî Bir Deva
Biz bu bölümde, mezkur makamda ve aynı şekilde diğer makamlarda bu kalbî hastalığı gidermede etkili olduğunu umduğumuz bazı şeyler çevresinde hatırlatmalarda bulunacağız. Bu noktalar, burhanla, mükaşefeyle, zahirle, masumların verdiği haberlerle ve Allah'ın kitabıyla mutabık olduğu gibi, aklınızca da hemen kabul görecek ve tasdik edeceğiniz şeylerdir: Allah Tebarek ve Teala bütün mevcudatı kendi kudretiyle ihata etmiş, saltanatının genişliği tüm kainatı kaplamış ve güçlü ihatası tüm yaratıkları çepeçevre sarmış olduğundan, bütün kulların kalbi de onun taht-ı tasarrufu, saltanatı ve kudret eli altında bulunmaktadır. Kulların kalbi üzerinde, O'nun muhkem izni ve tekvini müsaadesi olmadığı müddetçe hiç kimse tasarrufta bulunamaz. Hatta kalbin sahibi olan kimseler dahi Hak Teala'nın tasarruf ve izni olmaksızın kendi kalpleri üzerinde tasarrufta bulunamazlar. Kur'an'da ve Ehl-i Beyt'in (sa) verdiği haberlerde bazen imayla bazen kinaye yoluyla ve bazen de sarih bir şekilde bu meseleye değinilmiş, işaret edilmiştir.
Demek ki kalbinizin gerçek sahibi ve onda tasarrufta bulunan zat, Allah Tebarek ve Teala'dır. Zayıf ve aciz bir kul olan sizler ise O'nun izni olmaksızın kalplerde hiçbir tasarrufta bulunamazsınız. Tam tersine Onun iradesi, sizin ve diğer tüm mevcudatın iradesine galip ve kahir durumdadır. O halde eğer riya ve gösteriş, sırf insanların kalbini kazanmak,
60
RİYA
gönüllerini ısındırmak, kalplerde değer ve makam sahibi olmak ve iyilik sahibi kimse olarak ün salmak içinse bu olay sizin tasarruf ve kudretinizin dışında olup tamamiyle Allah'ın taht-ı tasarrufu altında bulunmaktadır. Kalplerin rab-bi ve gönüllerin gerçek sahibi, insanların kalbini istediği kimseye doğru çevirir. Belki sizler böyle yaptığınızda tam tersi bir neticeyle de karşılaşabilirsiniz. Nitekim bizler birçok riyakâr insan gördük ve duyduk ki kalpleri temiz ve pak olmadığından sonunda rüsva oldular ve elde etmek istediklerinin tam tersiyle karşılaştılar. Kâfî'de yer alan bir hadis-i şerif de bu manaya işaret etmektedir. Cerrah-i Medainî'nin naklettiğine göre İmam Sadık (as) Allah Teala'nın (cc), "Rabbi ile mülakat etmeyi ümid eden bir kimse salih amel işlemeli ve rabbine ibadette hiç kimseyi ortak kılmamalıdır" sözünün tefsirinde şöyle buyurmuştur: "İyi ve salih bir iş yapıp da bununla rabbiyle mülakat etmeyi dilemeyen, sadece insanların kendisini pakize bir kimse olarak bilmelerini dileyen ve yaptıklarını tüm halkın duymasını isteyen bir kimse Allah'a ibadette ortak koşmuş sayılır." Daha sonra şöyle buyurdu: "Bir kul iyilik yapar da bunu (halktan) gizlerse Allah günün birinde onun iyiliğini halk arasında yayar. (Hakeza) bir kul kötülük yapar da bunu gizlerse, Allah günün birinde onun da kötülüğünü açığa vurur." (*)
Öyleyse ey azizim, iyi adı Allah'tan iste, insanların kalbinin seninle olmasını kalbin gerçek sahibinden dile. Sen işlerini Allah için yap. Allah uhrevî bereketler ve o alemdeki nimetlerinin yanısıra bu dünyada da sana kerametler ihsan eder, seni insanlara mahbub ve sevgili kılar. Kalplerdeki
(*) Kâfî, 2. C, İman ve Küfür Kitabı, Riya babı. 4. hadis.
61
KIRK HADİS ŞERHİ
makam ve konumunu daha bir arttırır, sabit kılar. Seni her iki dünyada da alnı açık ve izzetli tutar. Ama ilk önce büyük bir mücahede ve zahmetle kalbini bu sevgi ve alakadan tamamıyla temiz ve halis kılmalısın. Amelinin bu cihetten halis olması için bâtının sefalı olmalı ve kalbin bütünüyle hakka teveccüh etmelidir. Ruh, süs ve tezyinden uzak tutulmalı ve nefsanî bulanıklık giderilmelidir. Zayıf insanların sevgi ve kini ile naçiz insanların yanında meşhur ve ünlü olmanın hiç bir faydası yoktur. Faraza bir faydası olsa da birkaç günlük cüz'î ve değersiz bir faydadır. Bu sevgi, Allah korusun işlerin akıbetinin riyaya varmasına ve insanı müşrik, münafık ve kafir etmesine de sebep olabilir. Bu alemde rüsva olmasa da o alemde adl-i rububiyet huzurunda ve Allah'ın salih kulları, büyük peygamberler ve mukarreb melekleri yanmdak rüsva olur. Utancından başını önüne eğer ve çaresiz kalır. Üstelik o günde rezil ve rüsva olmanın nasıl birşey olduğunu tasavvur bile edemiyorsun. Allah'ın huzurunda rezil ve rüsva olmanın ne gibi zulmetleri de peşinden getirdiğini ancak Allah bilir. Allah Teala'nm da buyurduğu gibi, o gün kafirin bile "eyvah keşke toprak olsaydım" dediği gündür.
Ey çaresiz, cüz'î bir muhabbet ve insanlar için de faydası olmayan boş bir şöhret için o büyük kerametlerden oldun. Allah'ın rızasından mahrum kaldın ve Hak Teala'nm gazabına uğradın. Kendisiyle dar-ı keramet (keramet yurdu) edinmen, ebedî mutluluğa ermen ve cennetin üst mertebesine erişmen gereken amelleri şirk ve nifak zulmetlerine çevirdin, kendin için hasret, nedamet ve şiddtetli azablar satın aldın ve kendini zindan mahkumu kıldın. Kâfide yer alan bir ha-dis-i şerifte, İmam-ı Sadık'tan Peygamberin şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Melek kulun iyi amelleri sevinç içinde
62
RİYA
yukarı götürünce Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: Bu amellerini siccîne (cehenneme) atın, zira bu amellerde istemediği, arzulamadığı tek şey benim."
Ben ve sen bu halle siccîn'in ne olduğunu tasavvur edemeyiz. Facirlerin amel defterini anlayamayız. Ve bu amellerin siccînde olan suretini (tecessüm etmiş halini, çev) göremeyiz.
İşlerin hakikatini gördüğümüz zaman ise, ellerimiz kesilmiş, çaremizse tamamıyla yokolmuş olacaktır.
Ey aziz, kendine gel. Gaflet ve sarhoşluğu kendinden uzaklaştır. O alemde tartılmadan önce sen kendi amellerini akıl terazisiyle iyice bir tart. Senden hesap sorulmadan önce kendi kendini hesaba çek. Kalb aynanı şirk, nifak ve iki yüzlülükten an ve temiz kıl. Bırakma fıtrat nuru küfür zulmetine tebdil olsun. Bırakma "Allah'ın fıtratı ki Allah insanları onun üzerine yaratmıştır." (*) ayetinde buyrulan ilahî fıtrat zayi ve heba olsun. Bu ilahî emanete bu kadar da ihanet etme. Kalbinin aynasını temiz tut ki, Hakk'ın cemal nuru onda tecelli etsin ve seni alemden ve içinde olanlardan müstağni kılsın, kalbinde öyle bir ilahi ateş tutuşsun ki diğer tüm muhabbetleri yakıp kül etsin. Öyle ki bir lahzasını tüm aleme değiştirmeyesin. Allah'ın yadı ve zikrinden öyle bir lezzet alasın ki, bütün hayvani zevkleri oyuncak ve hoş bir şey olarak göresin. Eğer bu makamın da ehli değilsen ve bu şeyler sana garib geliyorsa, hiç olmazsa Kur'an-ı Mecid ve masum imamların verdiği haberlerde yeralan o diğer alemdeki ilahî nimetleri elden çıkarma. İnsanların teveccühünü kazanmak için hayalî birkaç günlük şehvet karşılığında onca sevab ve nimetleri zayi ve heba etme, kendini onca kerametlerden
(*) Rum Suresi, 30.
63
KIRK HADİS ŞERHİ
mahrum kılma ve ilahî-ebedî saadeti, daimî şekavet mukabilinde satma.
Fasıl İhlasa Davet
Bil ki, bizlere bütün bu kerametleri ihsan eden, bizler için bunca hazırlıklar yapan,biz daha gelmeden önce bu dünyada zayıf midemize uygun ve faydalı vitaminleri olan latif yiyecekler halk eden, bizler için mürebbilik yapan ve minnetsiz ve zatî sevgisiyle hizmet eden kimseler (anne ve baba) var eden, elverişli hava ve muhit, zahirî ve batınî nimetler ve bizler için daha gitmeden ahiret ve berzah aleminde onca hazırlıklar yapan gerçek Maliku'l-Mülûk ve velinimetimiz, bizden sadece bu kalbi kendisi veya kerameti için halis ve temiz tutmamızı istemiştir. Bunun netice ve faydası da hakikatte kendimize dönmektedir. Ama biz yine kulak vermiyor, itaat etmiyor, O'nun rızasının hilafına davranıyoruz. Ne büyük zulme mürtekib olduk ve ne büyük bir maliku'l-mülûkle savaşa kalkıştık ki, kötü neticesi yine bize geri dönmekte ve O'nun saltanatına en küçük bir zarar bile vermemektedir. Her ne yapsak da O'nun sulta ve saltanatı altından çıkamayız, müşrik de olsak sadece kendimize zarar vermiş oluruz; "Şüphesiz ki Allah tüm mahlukattan müstağnidir." (*)
Bizim ibadetlerimize, ihlasımıza ve kulluğumuza hiçbir ihtiyacı yoktur. Bizim itaatsizlik, şirk ve ikiyüzlülüğümüz Onun saltanat ve kudretine hiç bir zarar veremez. Ama merhametlilerin en merhametlisi olduğundan geniş rahmet ve kamil hikmeti, bizlere hidayet etmeyi, hayır ve güzel ile şer
(*) Al-i İmran, 98.
64
RİYA
ve çirkin yollan göstermeyi ve insanlık yolunun uçurumu ile saadet yolunun sürçmelerini bizler için gözler önüne sermeyi iktiza etmektedir. Allah Teala, bu hidayet ve yol göstericiliğinde, belki bu ibadetlerde, ihlaslarda ve kulluklarda bile bizlere o kadar büyük nimetler ihsan etmiş ve bizleri minnet altında bırakmıştır ki, basiret ve gerçekleri gören berzah gözü açılmadığı müddetçe bunların hiçbirini anlayamaz ve der-kedemeyiz.
Bu dar, daranlık ve zulmet diyarı tabiatta esir, zamanın teselsülünde mahkum ve mekanın uzunca karanlığında mahbus olduğumuz müddetçe Allah'ın büyük minnetlerini idrak edemeyiz. İbadet ve ihlastaki, hidayet ve yol gösterici-liğindeki nimetlerini tasavvur edemeyiz.
Büyük enbiyanın, Allah'ın mükerrem velilerinin ve ümmetinin gerçek alimlerinin bizlere minnet borçlu olduklarını düşünmemelisin. Zira onlar bizim saadet ve kurtuluşumuzun rehberi olup bizleri cehalet, zulmet ve perişanlıklardan kurtardılar.
Bizleri nur, mutluluk, sevinç ve azamet alemine davet ediy durdular. Batıl inanç ve cehl-i mürekkebin (bilmediğini bilmemenin -çev.-) ayrılmaz bir parçası olan zulmetlerden, kötü amel ve fiillerimizin melekutu olan korkunç, dehşetli suretlerden kurtuluşumuz ve o tasavvurunu bile edemediğimiz nur, mutluluk, sevinç rahatlık, güzellik ile cennetteki huri ve köşklere kavuşabilmemiz ve terbiye olmamız için onca meşakkat ve büyük zahmetlere katlandılar. Bu mülk alemi, sahip olduğu bütün azametiyle cennette giyilen elbiselerden sadece birini bile içine alamayacak kadar dar ve küçüktür. Bu gözlerimizin, hurül-ayn'm bir tek saç telini bile göre-
65
KIRK HADİS ŞERHİ
bilecek kadar takati yoktur. Bütün bunlar, büyük enbiyanın, özellikle de keşf-i küllî (*) ve destur-i cami (**) sahibi olan hatemu'n-nebiyyin'in (sav) ilahî vahiy aracılığıyla derkettiği gördüğü, duyduğu ve de bizleri de davet ettiği akaid, ahlak ve fiillerin melekutî suretidir. Biz zavallılar ise akıl sahiplerinin hükmüne kulak asmayan, tam tersine akıl sahiplerinin yanlış düşündüklerini kabul eden çocuklar gibi daima onlarla mücadele, savaş ve cidal etmekle meşgulüz. Ama o temiz ve mutmain nefis, tahir ve tayyibe ruhlar, Allah'ın kulları hususunda sahip oldukları şefkat ve rahmet sebebiyle bizim cehaletimiz karşısında kendi davetlerinden el çekmediler. Belki hiç bir ücret ve karşılık istemeksizin zorla-altınla bizleri cennet ve saadete doğru çekip durdular. Resul-i Ekrem (sav) yaptıklarına ecir ve karşılık olarak bizlerden kendi yakınlarını sevmemizi istiyorsa da bu sevgi ve muhabbetin bizler için diğer alemdeki sureti belki bütün suretlerden daha nuranî ve aydınlıktır. Dolayısıyla o da bizim faydamıza, rahmet ve saadete ulaşmamız içindir. Yani risalet ücreti bile bizlere dönmekte ve bizlere nasib olmaktadır. Biz zavallılar o halde onlara niye minnet edelim ki? Bizim ihlas ve sevgimizin onlara ne gibi bir faydası olur ki? Bizim ve sizin, ümmetin uleması üzerinde ne gibi bir hak ve minneti olabilir? Halka meseleleri açıklayan şahıstan Nebiyyi Ekrem'e ve Hak Teala'ya (cc) kadar herkesin bizlere yol göstermek konusunda sahip olduğu mertebe ve makamı miktarınca üzerimizde hakkı vardır ki, karşılığını bu dünyada vermek mümkün değildir. Zira bu dünya onların hizmet ve ihsanlarının karşılığını verebilecek liyakata sahip değildir. "Minnet, Allah'ın
(*) Gayb alemindeki hakikatlerin tam keşfi. (**) Kur'an
66
RİYA
rasulünün ve velilerin hakkıdır." Nitekim Allah Teala da şöyle buyurmaktadır:
"De ki, müslümanlığınızdan dolayı beni minnet altında bırakmaya kalkışmayın, hayır, Allah'a karşı siz minnet altındasınız, sizi doğru yola sevk edip imanda başarı verdiğinden... Eğer doğru söylüyorsanız (bunu böyle kabullenmelisi-niz). Şüphe yok ki Allah göklerin ve yeryüzünün gizli şeylerini bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görür." (*)
Öyleyse eğer biz gerçekten de iman iddiamızda sadıksak Allah Teala bizleri bu imanda da minnet altında bırakmıştır. Allah Teala gayb alemini biliyor, ayrıca gayb alemindeki iman, İslam ve amellerimizin suretlerinin ne olduğundan da çok iyi haberi vardır. Ama biz zavallılar hakikattan habersiz olduğumuzdan, meseleleri beyan eden bir şahıstan bir mesele soruyor ilim öğreniyoruz, sonra da onu minnet altında bırakmaya uğraşıyoruz. Bir alimin arkasında cemat namazı kılıyor, onu kendimize minnettar kabul ediyoruz. Halbuki onlar bizi minnet altında bırakmıştır. Ama bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Belki bu haksız ve yersiz minnetler amellerimizi başaşağı etmekte, siccîne atmakta ve yokluk rüzgarına savurmaktadır.
İkinci Makam
Fasıl
Bil ki, bu makamda sözkonusu olan riya ilk makamdaki gibi şiddetli değildir, ama bir meseleye teveccüh ettikten sonra bu makamdaki riyakâr insanın işi de küfre varabilir ki
(*) Hucurat Suresi, 17-18.
67
KIRK HADİS ŞERHİ
netice itibariyle o ilk makamdaki riyakârla bir ve aynı olur. Önceki hadisin şerhinde de insan için meîekût aleminde insanî olmayan birtakım suretlerin olduğunu beyan ettik. O suretler insanın nefs melekûtu ve melekelerine tabiidir. Eğer sizler üstün ve insanî melekelere sahip olur ve de itidal yolundan çıkmadan o melekelerle haşrolursanız, o zaman bu melekeler suretinizin insanî bir suret olmasını sağlar. Melekelerin üstün ve faziletli olması ise nefs-i emmarenin hiçbir tasarrufunun olmadığı ve (melekelerin) teşkilinde nefsin dehalet etmediği surettedir. Nitekim üstad ve şeyhimiz de (gölgesi başımızdan eksik olmasın) şöyle buyuruyordu: "Batıl riyazet ile şer'î ve sahih riyazetler arasındaki ölçü ve mikyas, nefs kademi ile hak kademidir. Eğer sülük eden kişi nefs ka-demiyle hareket eder ve riyazeti, nefs kuvvelerinin zuhuru, kudret ve saltanat için olursa riyazeti batıl, sülûku da kötü bir akıbetle sonuçlanacaktır. Ama salik, hak kademiyle sülük eder ve Allah 'a doğru hareket ederse o zaman da riyazeti hak ve meşrudur." Allah Teala, "bizim yolumuzda mü-cahede eden kimseleri şüphesiz ki kendi yollarımıza hidayet ederiz." (*) diye buyuran ayet-i şerifenin de açık tasrih ve nassıyla böyle bir kimseye yardım eder ve elinden tutar. Dolayısıyla da o kişinin işi saadet ve iyilikle sonuçlanır. Bencillikten kurtulur ve gösterişten uzaklaşır. Malumdur ki, kendi güzel ahlakı ile nefsinin üstün melekelerini halka gösteriş yapan bir kimsenin kademi, nefs kademidir. O şahıs da bencil, hodgam ve nefisperest bir kimsedir. Allah'a ibadet ile bencillik ve hodgamlığm bir arada olabileceğini düşünmek boş ve yersiz bir hayal, batıl ve muhal olan birşeydir. Sizin
(*) Ankebut Suresi, 69. 68
RİYA
vücud memleketinizde nefs sevgisi, makam, celal, şöhret ve Allah'ın kullarına hükmetme arzusu hakim olduğu müddetçe melekelerinizin üstün ve ahlakınızın ilahî bir ahlak olduğu söylenemez. O zaman, memleketinizde çalışan şeytandır. Melekeler ve batınınız insan suretinde değildir. Berzah ve melekutî gözünüzü açtığınızda kendinizin gayr-i insan ve şeytanlardan biri suretinde olduğunuzu göreceksiniz. Dolayısıyla ilahî marifetler ile sahih bir tevhidin, şeytanın yuvalandığı böyle bir kalpte husul etmesi ve meydana gelmesi muhaldir. Melekutunuz insanî olmadığı müddetçe kalbiniz de bu sürçme ve sapıklıklardan arı kalmayacak, temizlenme-yecektir.
Allah Teala bir hadis-i kudsîde şöyle buyuruyor: "Yer ve gök beni almaz, ama mümin kulumun kalbi beni alır." (*)
Mü'minin kalbinin dışında hiçbir mevcut mahbubun cemal aynası olamaz. Mü'minin kalbinde taarrufta bulunan, nefs değil Hak'tır. Onun vücudunda mahbub hakimdir, söz sahibidir.Mü'minin kalbi başıboş ve kendi başına buyruk değildir. Boş ve faydasız işlerle uğraşmaz. "Mü'minin kalbi rahman'ın iki parmağı arasındadır, onu istediği şekilde değiştirir." (**) Müminin kalp memleketinde Hakk'm eli hakimdir. Kalbinin değişmesi/değiştirilmesi Hakk Teala'nm elindedir. Ey zavallı, senin ise nefsine ibadet ettiğinden dolayı kalbinde şeytan ve cehalet hakimdir. Hakk'm tasarrufunu kalbinden kesip dışarı attın. Ne imanın var ki, Hakk'ın ve mutlak saltanatın tecellisine mazhar olabilesin.
Öyleyse bil ki bu hal üzere olduğun ve bu riyakârlık ve gösteriş rezaleti için bulunduğun müddetçe Allah'a kafir ol-
(*) İhyau'1-Ulum, 3. C/12, "Cevalm 1-Leali." (**) Sahih-i Müslim, 8. C, 51. Sayfa, 4. C. 7.
69
KIRK HADİS ŞERHÎ
muş sayılırsın ve münafıklar safına katılırsın. Sen ise kendi ham hayalinle, müslüman ve Allah'a mü'min bir kimse olduğunu zannediyorsun.
Fasıl
Ey aziz, uyan, gaflet uykusundan ayıl ve kendine gel! Bil ki Allah Teala seni yalnız kendisi için yaratmıştır. Nitekim hadis-i kudsîde şöyle buyurmaktadır: "Ey ademoğlu (insan), tüm kainatı senin için yarattım ve seni ise kendim için hal-kettim." (*)
Allah Teala senin kalbini kendine menzil edinmiştir. Sen ve kalbin ilahi namuslardan biri sayılmaktasınız. Allah Teala ise kendi namusuna karşı çok gayretlidir. İlahî namusa karşı bu kadar da hayasızlıkta bulunma, terbiyesizce el uzatma. Allah Teala'ın gayretinden kork ki seni rezil edecek olursa artık ne yapsan ıslah edemez, düzeltemezsin. Sen kendi melekutunda ve mükerrem melekler ile büyük peygamberlerin huzurunda ilahî değer ve namusu çiğnemektesin. Evliyanın, Hakk'a benzemekte vasıta edindiği üstün ve faziletli ahlakı, hak olmayana teslim ediyorsun, kalbini Hakk'm düşmanına teslim ediyorsun ve melekut batınında Allah'a şirk koşuyorsun. Allah Teala'nm, senin melekût namusunu çiğnemesinden ve seni büyük peygamberler ile mukarreb melekler huzurunda rezil-rüsva etmesinden kork! Allah Teala'nm seni bu alemde de rezil etmesinden, telafi edilmeyecek bir bela ve rezalete duçar kılmasından ve ismet perdeni artık yamanmayacak bir şekilde yırtmasından korkmalı, çekinme-
(*) el-Menhecu'1-Kavi 5. C. s. 516, İlmu'l-Yakîn. C. 1, s. 381.
70
RİYA
lisin. Allah Teala settar olduğu gibi eşeddü'l-muâkıbîn (cezalandıranların en şiddetlisi) de kendisidir. Haddi aşmadığın müddetçe setretmekte, örtmektedir. Ama Allah korusun bu büyük iş ve bu uygunsuz rezalet, hadis-i şerifte de gördüğün gibi, gayyurluğun settarlığa üstün ve galip gelmesine sebep olabilir.
Öyleyse biraz kendine gel Allah'a dön ve O'na doğru dönüş yap ki Allah Teala rahimdir ve birine rahmet edebilmek için adeta bahane aramakta, fırsat kollamaktadır. Eğer gufranına dönecek olursan, eski ayıplarını setreder (örter). Hiç kimsenin senin o günahlarından haberdar olmasına izin vermez ve seni fazilet sahibi kılar, kerim ahlakı sende tecelli ettirir. Seni kendi sıfatlarının aynası kılar. Bu alemde kendi iradesi nafiz ve geçerli olduğu gibi, senin iradeni de nafiz ve geçerli kılar. Nitekim hadis-i şerifte yer aldığı şekliyle cennet ehli kendi yerlerine yerleştiklerinde Allah Teala tarafından şu içerikte bir mektup gelir: "Hayy ve kayyum olan Allah'tan, ölmeyen ve ebedî olan yaratığa. Ben vücuda gelmesini istediğim her şeye ol derim, o da oluverir. Bugün ise senin istediğin herşeyin vücuda gelmesini kararlaştırdım. Öyleyse emret, vücuda gelsin." Sen bu kadar da bencil olma. Kendi iradeni hakka teslim et, Hak Teala da seni kendi iradesinin mazharı kılar. Bu iş, batıl olan tefviz de (işleri tümüyle Allah'a havale etmek, -çev.) değildir. Bu mesele kendi yerinde açıklanmıştır.
Uyan ey aziz! Sen bilirsin, istersen bunu kabul et, istersen de onu. Allah Teala bizlerden, tüm mahlukattan, bizim ve bütün mevcudatın ihlasından müstağnidir. O'nun bu gibi şeylere en küçük bir ihtiyacı yoktur.
71
KIRK HADİS ŞERHİ
Üçüncü Makam Fasıl
Bil ki bu makamlarda var olan riya, diğer makamlarda varolan riya ve gösterişten daha çok ve yaygındır. Zira biz halk, tabiatıyla o iki makamın ehli değiliz. Dolayısıyla şeytan da o iki yoldan bize yaklaşmamaktadır. Ama halkın çoğu müteabbid ve şeklî ibadet ve farizeler ehli olduğundan şeytan bu makamda daha çok tasarrufta bulunmaktadır. Nefsin bu makamdaki hile ve desiseleri de oldukça çoktur. Diğer bir deyişle, halkın geneli cismanî-amelî cennete sahip olduğundan ve iyiliklerle amel etmek ve kötülerden sakınmak sebebiyle uhrevî makamlara sahip olduğundan, şeytan da bu yoldan yaklaşmakta, iyiliklerini kötülüğe çevirmesi, onları ibadet ve farizeler yolundan cehennem ve cehennemin en alt tabakalarına koyabilmesi ve dal-budak salması için riya ve gösteriş köklerini (onların amellerinde) sulamakta, yetiştirmektedir. İnsanın, kendisiyle ahiretini abad kılmak istediği şeyleri, bizzat onlar tahrib sebebi kılmaktadır. İlliyyînde yer alan şeylere öyle birşey yapmaktadır ki neticede Allah'ın emriyle melekler tarafından siccîn 'de yer verilmesine sebep olmaktadır. Öyleyse sadece bu cihete sahip olan ve amellerden başka hiç bir azık ve zahiresi bulunmayan kimseler, Allah korusun bunun da ellerinden çıkıp cehennemlik oluvermele-ri, saadete açılan yollardan mahrum olmaları, cennet kapılarının yüzlerine kapanması ve cehennem kapılarının açılması ihtimali karşısında oldukça dikkatli ve uyanık olmalıdırlar.
72
RİYA
Fasıl
Riya Konusuna Dikkat Hususunda
Birçok defasında bizzat riyakâr şahsın kendisi bile amellerine riyanın sızdığından ve amellerinin gösteriş için olup hiçbir değer ifade etmediğinden habersiz olur. Zira şeytan ve nefsin hile ve desiseleri oldukça dakik ve zariftir. Diğer yandan insanlık yolu da o kadar ince ve karanlıktır ki insan kılı kırk yararcasma araştırmayınca kendisinin ne durumda olduğunu anlayamaz. İnsanın kendisi tüm işlerinin Allah için olduğunu sanır, halbuki hakikatte şeytan içindir. İnsanın bizzat kendi fıtratında nefs sevgisi bulunduğundan bencillik perdesi tüm ayıplarını ondan gizlemekte ve örtmektedir. Allah'ın izniyle bu konuda bazı hususlara bazı hadislerin zımnında değinecek, açıklamaya çalışacağız. Allah Teala'dan bu huusta tevfik diliyorum.
Mesela, itaat ve ibadetlerin önemlilerinden olan dinî ilimlerin tahsilinde bile bazen insan riya ve gösterişe kaçmaktadır. Aynı zamanda nefs sevgisinin kalın perdesi sebebiyle insanın kendisi bunun farkına bile varamamaktadır. Mesela, insan, alimlerin, büyüklerin ve fazıl kimselerin huzurunda, önceden kimsenin çözemediği ve ilk defa o da sadece kendisinin derkettiği önemli ve karışık bir meseleyi çözmek, halletmek ister. Bu meseleyi ne kadar güzel beyan eder ve meclis ehlinin dikkatini kendi üzerine çekerse o kadar sevinir, mutluluk duyar. Aynı zamanda kendisine karşı olan kimseleri de altetmek ve onlara galebe çalmak ister. Naz ve eda ile akıl satmak duygusuna kapılır. Eğer büyüklerden biri de onu tasdik edecek olursa nur üstüne nur olur. Bu zavallı burada
73
KIRK HADİS ŞERHİ
alim ve fazılların huzurunda bir makam edindiğini zanneder. Ama bunların Allah'ının, yani tüm alemlerin maliku'l-mülûkünun nazarından düştüğünü ve bu amelin, Allah'ın emri üzere siccîne atıldığını bilemez, bundan gaflet eder.
Üstelik bu riya ile yapılan amel birkaç günahla da içiçe-dir. Mesela iman kardeşini rüsva ve zelil etmek ve ona eziyet etmek gibi... Halbuki mü'min bir insana cesaret ve onu rezi-letmek tek başına insanın helak ve cehennemlik olmasına yetmektedir. Eğer nefsin sana yine tuzak kurar da, "benim maksadım şer'î hükümlerin açıklığa kavuşması ve hakkın ortaya çıkmasıdır. Bu da taatlerin en üstünüdür. Ben kendini gösterme ve fazilet izharı niyetinde değilim." derse sen buna inanma ve ona şöyle de: "Eğer bu şer'î hükmü ben değil de dostum veya başka birisi demiş olsaydı ve bu zor meseleyi o halletmiş olsaydı da sen bu mecliste yenik düşseydin, acaba senin için biraz olsun fark eder miydi? Eğer farketrniyorsa o zaman sen sadıksın demektir."
Ama eğer yine nefsin başka bir hileye başvurur da sana "hakkı izhar etmek fazilettir ve Hakk'ın yanında sevabı vardır ve bu fazilete ben nail olmak istiyorum, ahiret yurdunu ümran kılmak arzusundayım" derse sen de hemen ona de ki, "farzedelim ki mağlubiyet ve Hakk 'm tasdiki olduğu zaman da Allah Teala sana bu faziletleri ihsan edecektir. Acaba yine de mağlub olmaya razı mısın?" Sonunda kendi batınına müracaat eder de yine galebe ve istilaya meyilli olduğunu, ulema önünde ilim ve fazilet ehli biri olmakla meşhur olmayı istediğini, taat ve ibadetlerin en üstünü olan bu ilmî müzakereyi onların kalbinde bir makam edinmek için başlattığını görecek olursan, o zaman bil ki bu üstün ilmî müzakere hususunda riyakârsın. Bu amel, Kâfi'de nakledilen ha-
74
RİYA
dis hasebiyle "siccîn"dedir ve sizler Allah'a şirk koşan müşriklerdensiniz. Bu amel, makam ve şeref sevgisinden kaynaklanmıştır ve rivayet hasebince çobansız bir sürüye saldıran iki kurttan daha fazla zarar vermektedir imana.
Öyleyse ıslah ve ilim ehli, ahiret kılavuzu ve nefsî hastalıkların tabibi olan sizler ilk önce kendinizi ıslah etmelisiniz. Nefsî mizacınızı salim kılmalısınız ki halleri malumunuz olan amelsiz alimler cümlesinden olmayasınız.
Yarabbi, gönlümüzü şirk ve nifak bulanıklığından arı kıl. Kalbimizi bütün bu şeylerin menşeî olan dünya sevgisi paslarından tertemiz eyle ve daima bizimle ol. Nefsanî arzular, makam sevgisi ve şeref tutkusunun esiri olan biz zavallıların bu tehlikeli seyahat, bu zikzaklı yokuş, dar ve karanlıklar dolu yolda yardımcısı ol, ellerimizden tut, şüphesiz ki sen kadir ve herşeye gücü yetensin.
İslam'ın büyük ibadetlerinden biri de cemaattir ve imametin büyük bir fazileti vardır. Dolayısıyla şeytan da bu büyük ibadete daha fazla sızmakta ve cemaat imamına daha çok düşmanlık etmektedir. Onu bu faziletten alıkoymak, mahrum kılmak istemektedir. Amellerini ihlastan uzaklaştırıp siccîne koymaya çalışmakta ve onu Allah'a şirk koşan kimselerden etmek için uğraşmaktadır.
Bu yüzden çeşitli yollarla bazı imamların kalbine girmektedir. Mesela kendini beğenmişlik -Allah izin verirse sonradan zikredilecektir- veya kalplerde makam edinmek, azametli ve büyük bir kimse olarak şan-şöhret kazanmak için ibadeti ile halka gösteriş yapmak ve iki yüzlülükte bulunmaktan ibaret olan riyaya bulaşmaktadırlar. Mesela falan mukaddesatçı cemaat namazında hazır bulununca, imamın kalbini kazanabilmek için daha fazla huşu' göstermekte ve
75
KIRK HADİS ŞERHİ
muhtelif yollar ve birçok hilelerle onu tuzağına düşürmeye çalışmaktadır. İmam ise cemaatte bulunmayan kimselere de kendi makamını duyurmak için o mukaddesatçı kimsenin adını zikretmektedir. Halka herhangi bir yolla filanın da kendi cemaat namazlarına katıldığını bildirmektedir. Kalbinde de o kimseye karşı kendi cemaat namazına katılan bir kimse olarak büyük bir sevgi beslemekte ve ömrü boyunca Allah Teala ve O'nun evliyasına göstermediği sevgi ve ihlası o şahsa izhar etmektedir. Özellikle de o mukaddesatçı, tüccar bir kimseyse! Eğer Allah etmesin eşraf takımından biri yolunu kaybeder de cemaat saflarına katılacak olursa, o zaman durum daha büyük ve musibet daha da fazla olur. Aynı zamanda şeytan, cemaati az olan imamlardan da el çekmemektedir. Onun da yanına giderek kendisine şöyle der: "Halka zahid bir kimse olduğunu, dünyadan el etek çektiğini, fakirler ve zayıflar mahallasinde küçük bir mescidde bulunduğunu bildir." Bu şahıs da önceki şahıs gibi ya da ondan daha kötü ve alçaktır. Zira bunda hased rezilliği de vardır. Dünyadan nasibi olmadığı gibi, şeytan ahiret sermayesini de elinden almaktadır. Dünya ve ahirette hüsrana uğramaktadır. Bu şeytan, hiç bir cemaati olmayan ve vesilesizîik kaderiyle yıpranmış olan ben ve sizlerden de el çekmemekte ve bizleri, müslümanların cemaatini yaralamaya, kötülemeye, onlar için yalanlar uydurmaya, cemaatsizliğimizi uzlete çekilmek olarak göstermeye, kendimizi, dünyadan el etek çeken, makam ve nefis sevgisinden münezzeh bir kimse olarak göstermeye zorlamaktadır. Dolayısıyla bizler bu her iki taifeden de kötüyüz. Ne birinci grubun tam dünyasına ne" ikinci grubun nakıs dünyasına ve ne de ahirette bir şeye sahip değiliz. Halbuki bizim de elimizde birşeyler olsa o iki gruptan daha ma-
76
RİYA
kamperest ve mal, şeref açısından daha düşkün oluruz. Şeytan sadece imamla da yetinmemekte, onu cehennemlik etmekte şehvet ateşi sönmemekte ve dolayısıyla bu defa da me'munların safına girmektedir. Cemaatin ön safının fazileti çoktur. Sağ taraf da sol taraftan faziletlidir. Bu yüzden de şeytan hedef olarak buraları seçmektedir. Zavallı mukaddesatçıyı evinden dışarı çekerek getirip ön safın sağ tarafına oturtmuş ve bu fazileti diğerlerine gösteriş yapması için ona vesvese etmektedir. O zavallı da bunun nereden kaynaklandığını bilmeden naz ve eda ile kendisi için fazilet izharında bulunmaktadır. Gizli şirki ortaya çıkararak, amelini siccine göndermektedir. Şeytan daha sonra diğer saflara geçmekte ve onları da kinaye ve işaretle ön safı reddetmeye, zavallı mukaddesatçıya kötü söz ve sövgüler yağdırmaya ve kendilerinin bu durumdan münezzeh olduğunu belirtmeye teşvik etmektedir. Bazen görülüyor ki, şeytan özellikle de ilim ve fazilet ehli birini tutarak getirip en arka saflarda oturtmaktadır. Zira bununla "ben bu makama layık ve bu makamda namaz kılması gereken bir şahıs değilim, ama dünyadan el etek çektiğimden ve nefsanî arzulardan arındığımdan en son saflarda bile oturmaya razıyım" demek istemektedir. Böyle şahısları hiçbir zaman ön saflarda göremezsiniz. Şeytan, imam ve me'munîa da yetinmemekte bu defa da infiradı ve tek başına namaz kılanların sakalından tutmaktadır. Pazar ve evinden tutulup getirilen bu zavallı da büyük bir naz ve eda ile nescidin en dip köşesinde seccadesini sermekte ve hiç bir imamı adil kabul etmeyerek halkın huzurunda uzun secde, rüku ve zikirlerle namaz kılmaktadır.
Bu şahıs da kendi batınında diğerlerine şunu anlatmak istemektedir: "Ben o kadar mukaddesatçı ve ihtiyatla amel
77
KIRK HADİS ŞERHİ
eden bir kimseyim ki, adil olmayan bir kimseye mübtela olmamak için cemaati bile terkediyorum." Bu kişi, riyakâr ve kendini beğenmiş bir şahıs olduğu gibi şer'î meseleleri de bilmemektedir. Zira bu şahsın taklid mercii (müctehid) olan zatın, iktida etmenin sıhhati için zahirî takva dışında birşeyi şart koşmuş olması da belli değildir. Ama mesele bu babdan değildir, kalplerde makam edinmek için halka gösteriş yapmak içindir. Diğer işlerimiz de aynı şekilde şeytanın tasarrufu altındadır. O mel'un şeytan nerede bulanık ve karanlık bir kalp görse hemen orada menzil edinmekte, batınî ve zahirî amelleri yakmakta ve bizleri güzel ameller yolundan alıkoyarak cehennemlik etmektedir.
Fasıl İhlasa Davet
Öyleyse ey aziz, işlerinde dikkatli ol, kendi nefsini tüm işlerde hesaba çek. Her olay ve meselede onu sorguya çek, hayırlı ve şerefli işlerde ne için bulunduğunu sor. Gece namazı-meselelerini niçin sorup öğrenmek veya dualarını öğretmek istediğini araştır. Allah için mi meseleyi öğrenmek veya öğretmek istemektedir, yoksa kendisinin o şeylerin ehli olduğunu bildirmek için mi? Ziyaret için yaptığın seferleri -hatta sayılarını dahi- neden halka anlatmak, sayılarını bildirmek istemektedir? Niçin gizli olarak verdiği ve verdiğini hiç kimsenin de bilmesini istemediği sadakaları daha sonra mümkün olan her yolla söylemekte ve halka göstermektedir? Eğer bu Allah içinse, insanlara örnek olmak ve "hayır göstericisi, hayır ile amel eden kimse gibidir" hadisinde meşmul olmak için ise bunun izharı güzeldir. Bu saf, derun ve tertemiz kalb
78
RİYA
sebebiyle Allah'a şükretmelidir. Ama kendi nefsiyle münazarada onun oyununa gelmemiş olması için dikkat etmelidir. Riya karışmış ameli, mukaddes bir surette kendisine teslim etmemiş olmasına çok itina göstermeli, titiz davranmalıdır. Eğer o şey Allah için değilse, aksini izhar etmelidir. Zira bu, sum'a'dan (başkaları duysun ve bilsin diye yapılan) ve lanetli riya ağacından kaynaklanan birşeydir. Onun amelini men-nan olan Allah kabul etmez, tam tersine siccine atmalarını emreder. Dolayısıyla da oldukça dakik ve gizli hileleri olan nefsin hilelerinin şerrinden Allah'a sığınmahyız. Ama icma-len biliyoruz ki amelimiz halis değildir. Eğer biz Allah'ın halis kulu isek o zaman niçin şeytanın üzerimizde bu kadar tasarruf ve hakimiyeti var? Halbuki şeytan Allah'ın halis muhlis kullarına dokunmayacağına ve onların mukaddes haremine el uzatmayacağına dair Allah'a kuvvetli söz vermiştir. (Şeytanın bizlerdeki tasarruf ve hakimiyeti, bizlerde İhlasın olmadığını gösteriyor. Çev.)
Büyük şeyhimizin (*) dediği gibi, şeytan, dergah-i ilahî'nin köpeğidir. Eğer birisi Allah'a yakın olur ve onu ta nırsa köpek kendisine saldıramaz, havlamaz ve eziyet etmez. "Ev köpeği ev sahibinin dostlarına saldırmaz." Ama köpek ev sahibinin dostu olmayan kimselerin eve girmelerine müsaade etmez. Öyleyse şeytanın seninle olduğunu ve işlerine karıştığını görecek olursan bil ki amelin ihlaslı değildir. Allah için yapmamışsın. Eğer sizler muhlis iseniz niçin hikmet pınarları kalbinizden dilinize akmıyor? Halbuki tam kırk yıldır Allah için ibadet ettiğini zannediyorsun. Hadis-i şerifte yeraldığı şekliyle, "Allah için tam kırk gün ihlasla amel eden
(*) Merhum Şahabadî ki, o da şeyh Necmuddin Kubra'dan naklediyor. (Müt.)
79
KIRK HADİS ŞERHİ
kişinin hikmet pınarları kalbinden diline akar. (*) Bizim amellerimiz Allah için değildir. Bunu kendimiz de bilemiyoruz. Dermansız derd de işte buradadır. Eyvahlar olsun, kıyamet koptuğunda ve (ahirette) gözlerini açtığında kendilerinin büyük günahlar ehlinden, küfür ve şirk ehlinden daha kötü kimseler olduklarını ve amel kitaplarının simsiyah olduğunu görecek olan taat, ibadet, ilim, diyanet, cuma ve cemaat ehli kimselere. Eyvahlar olsun namaz ve taatîarıyla cehenneme girecek olan kimselerin haline. Verdikleri sadaka zekat ve kıldıkları namazların suretleri (tecessümü) en çirkin suretlerden olan kimselerden Allah'a sığınırız.
Ey zavallı, sen müşriksin. İsyankâr ve masiyet ehli olan muvahhidleri Allah Teala kendi fazlıyla bağışlar. Ama Allah Teala şirki asla affetmeyeceğini söylemiştir. (Allah korusun) Tevbe etmeden gidecek olursan "riyakar müşriktir" diye buyuran hadis-i şerifin bir misdakı olursun. Dini riyasetini, imametini, tedrisini, tahsilini, orucunu, namazını, bilahare herhangi bir salih amelini kalplerde yer edinmek için halka gösteriş yapan bir kimse müşriktir. Ehl-i İsmet'ten (salava-tullahi aleyhim) nakledilen hadisler ve ayet-i şerife mucibince Allah'ın gufran ve rahmetine şamil olmayacaktır. Keşke büyük günahlar ehli, açıkça günah işleyen ve haramlara mürtekib olan bir muvahhid olsaydın da Allah'a şirk koşma-saydm. Öyleyse ey aziz, düşün ve kendine bir çare bul. Bil ki bu insanların yanında şöhret kazanmanın hiçbir değeri yoktur. Bir serçeyi bile doyuramayacak kadar küçük olan halkın kalplerinin hiçbir değer ve kabiliyeti yoktur. Bu zayıf mahluk kudret sahibi değildir.
(*) Biharu'l-Envar, C. 70, S. 240 ve 242. 80
RİYA
Kudret sadece mukaddes rububiyyet makamında bulun-maktadır.Mutlak fail ve sebeplerin sebebi, o mukaddes zattır. Bütün mahlukat el ele verseler bile tek sinek bile yaratamaz ve eğer sinek onlardan birşey kapacak olsa onu da geri alamazlar. Kudret Hak Teala'nın elindedir. Bütün mevcudatta tek müessir Allah'tır. Her ne kadar büyük zahmet ve riyazetle de olsa kalbine akıl kalemiyle "varlık aleminde Allah'tan gayri bir müessir yoktur." diye yaz. Tevhidin ilk derecesi olaû tevhid-i ef alî (varlık aleminde Allah'tan başka bir müessirin olmadığını kabullenmek -çev.) derecesini mümkün olan her vesileyle kalbine yerleştir. Kalbini bu mübarek kelimeye mümin ve müslim kıl ve kalbine la ilahe illallah mührünü vur. Kalbinin suretini tevhid kelimesinin sureti haline getir ve itminan derecesine ulaştır. Kalbine, halkın hiçbir zarar ve fayda veremeyeceğini, zarar ve fayda verenin (hakikatte) Allah olduğunu bildir. Bu körlük ve amalığı kendinden uzaklaştır. Aksi takdirde, "yarabbi, niye beni kör olarak hasrettin?" (*) ayet-i şerifesine meşmul olacağından korkulur. Hak Teala'nın iradesi bütün iradelerin üstündedir. Eğer bu mübarek kelimeye itmi'nan eder ve kalbini bu akideye teslim edecek olursan küfür, nifak, şirk ve riya köklerinin kalbinden sökülüp atılması ve işlerinin hayırla neticelenmesi ümid edilir. Bil ki bu hak inanç, amel ve şeriatle de mutabık ve uyum içindedir. Bunda cebr ve ikrah meselesi sözko-nusu değildir. Ama bu işin aslından habersiz ve bazı meseleleri duymamış kimseler bunun cebr ve zorlama olduğunu zannedebilirler. Oysa bunun cebr ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu tevhiddir, cebr ise şirktir. Bu hidayettir, cebr ise dalalet... Burası cebr ve kader meselesinin beyanı için münasip değil-
(*) Taha, 125.
81
KIRK HADİS ŞERHİ
dir. Ama ehli olan kimselerin yanında bu mesele oldukça vazıh ve açıktır. Bu meseleye, ehil olan kimselerin dışındakilerin girmeye hakkı yoktur. Nitekim şeriat sahibi de bu meseleye öyle gelişi güzel girmeyi nehyetmiştir. Merhamet sahibi olan Allah'tan her zaman özellikle de halvet köşelerinde yalvarıp yakararak tevazu, acziyet ve mezellet ile seni tevhid nuruna hidayet etmesini ve kalbini gaybî ve tevhidi nurlar ile münevver kılmasını iste ki tüm alemden azade ve herşeyi değersiz ve naçiz bilen kimselerden olasın. O mukaddes zattan senin amellerini halis kılmasını ve seni ihlas ve gerçek sevgi yoluna hidayet etmesini dile. Bir zaman gelir de hal sahibi olursan, ömrünü heva ve heves yolunda harcamış, kalbin günah kiri ve kalb hastalıklarıyla dolu olduğundan hiç bir nasihat, rivayet, ayet, burhan ve delilin tesir etmediği bu zayıf, güçsüz ve hakikatten yoksun hakir kulu da unutma ki, belki hiç olmazsa sizin duanızla bir kurtuluşa ve saadete erer. Zira Allah Teala mü'mini kendi dergahından boş çevirmez ve onun duasını kabul eder. Kendinin de önceden bildiği ve yeni birşey olmayan bu gibi meselelerin tezekküründen sonra bir müddet kendi kalbini, amellerinin davranışlarını, hareket ve sekânatlarını gözaltına al, kalbinin gizliliklerini teftiş et, onu şiddetli bir şekilde hesaba çek. Dünya ehlinin kendi ortağını hesaba çektiği gibi sen de onu muhasebe et. Riya ve gösteriş olduğu şüphesi bulunan amelleri her ne kadar şerif de olsa terket. Hatta eğer vacipleri bile açıkta ihlas ile eda edemiyorsan (her ne kadar açıkta eda etmek muste-hab ise de) gizlice eda et. Belki vacibin aslı hususunda riya oldukça az vuku bulur. Riya daha çok hususiyatta, müste-hablarda ve fazladan yapılan ibadetlerde meydana gelir. Velhasıl tam bir ciddiyet ve şiddetli bir mücahedeyle kalbini
82
RİYA
şirk kirinden temizle, sakın Allah korusun bu halle bu dünyadan göçmeyesin. Aksi takdirde işin zordur. Senin için hiç bir şekilde kurtuluş ümid edilemez. Allah Tebarek ve Teala sana gazablanır. Vesail adlı kitapta, Kurbu'l-İsnad adlı kitaptan senedi Emiru'l-Mü'minin'e ulaşan şöyle bir hadis nakledilmiştir:
"Rasulullah şöyle buyurdu: Allah'ın sevdiği bir şeyi insanlar için yapan ve gizlide ise Allah'ın sevmediği bir şeyi izhar eden kimse Allah'ı kendisine gazaplandığı ve öfkelendiği bir halde mülakat eder. (*)
Hadis-i şerifte iki ihtimal vardır. Birinci ihtimal, iyi ve salih amellerini halka gösteren ve gizlide ise kötü ameller işleyen kimsedir. İkinci ihtimal ise, insanlara gösterdiği amellerini riya kasdıyla yapan kimsedir. Her iki surette de riya vardır. Zira vacipleri ve tercih edilir amelleri riya olmaksızın eda etmek gazabı gerektirmez. Belki de ikinci ihtimal daha iyidir de denebilir. Zira açıkta kötü bir amel işlemenin günah ve şiddeti daha çoktur. Velhasıl Allah korusun, Maliku'l-Mülûk ve Erhemu'r-Rahimin, bir insana gazaplanmış olsun. 'Halim olan Allah 'in gazabından Allah 'a sığınırım."
Fasıl
Hadis-i Ulvînin Beyanı Hakkında
Biz bu makama da Kâfî adlı şerif kitabda yer alan müttakîlerin mevlası Emiru'l-Mü'minin'den (as) nakledilen bir rivayetle son veriyoruz. Şeyh Sadûk (rıdvanullahı aleyh) bu hadisin bir benzerini Hz. Sadıktan (as) nakletmiştir ki, Resul-i Ekrem (sa)'in vasiyetleri cümlesindendir. Hazret,
(*) Vesailu'ş-Şia, C. 1, S. 50.
83
KIRK HADİS ŞERHÎ
Emiru'l-Mü'minin'den naklen Rasulullah'ın şöyle buyurduğunu söylüyor: "Riyakâr kimsenin üç alameti vardır: İnsanlar kendisini gördüğü sürece neş'e ve sevinç içinde olur. Tek başına kalınca uyuşuk, üzerine ağırlık çökmüş gibi olur. Ve tüm işlerinde övülmeyi takdir edilmeyi sever." (*)
Bu habis kötülük (riya) bazen o kadar gizlidir ki, bizzat insanın kendisi bile bundan habersizdir. Batında riya ehli olduğu halde amelinin halis olduğunu zanneder. Bu yüzden de insanın kendi batınından haberdar olması ve tedavisine bir çare araması için riya konusunda bazı alametler zikredilmiştir. İnsan genellikle tek başına olduğunda taat ve ibadete meyilli olmadığını müşahede etmektedir. Binbir zahmet veya alışkanlık sebebiyle ibadet edecek olursa da bunu hal ile ve tam bir gönül rahatlığı içinde eda etmemektedir. Tam tersine amelin elini ayağını kırmakta ve onu pak ve temiz olarak teslim etmemektedir. Ama mescid ve cemaatlerde hazır bulunur ve umumun huzurunda bir ibadetle meşgul olacak olursa onu tam bir neşat, kalb huzuru, sevinç ve içtenlikle eda eder. Rüku ve sücudlarını uzatmaya, müstehablarım güzel bir şekilde yerine getirmeye, cüzlerini ve şartlarını doğru bir şekilde eda etmeye meyleder.
Eğer insan biraz dikkatli olur da nefsine bunun illet ve sebebini soracak olursa, hemen (nefs) tuzağını mukaddes bir yola kurar ve insanı kör ve basiretsiz kılarak mesela şöyle der: "Mescid ve camide ibadetin sevabı daha çok veya cemaat şöyle böyle olduğundan neşat içindesin." Eğer cami ve cemaatin dışında bir yer ise o zaman da şöyle der: "Başkalarına örnek olmak ve onlara dini sevdirebilmek için halkın önünde ibadetlerini güzel bir surette eda etmek mübtehabdır."
(*) Kâfî, 2. C, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'r-Riya. 8. hadis.
84
RİYA
İnsanı mümkün olan her vesileyle kandırmakta, aldatmaktadır. Halbuki bu neşat ve sevinç, çaresiz ve zavallı insanın mübtela olduğu o kalbî hastalıklardan kaynaklanmıştır. Ama o kendisini salim ve afiyette bildiğinden tedavi olmayı aklından bile geçirmemektedir. Kendisini salim bilen bir hastanın iyileşmesi ümid edilemez. Zavallı, kendi batını ve kalbi içinde amellerini insanlara göstermek istemektedir de bundan haberi yoktur. Belki masiyet ve günahı ibadet suretinde göstermekte ve gösteriş yapmayı dini yayma şekil ve kalıbında sunmaktadır. Müstehab ibadetleri gizlice kılmak müstehab olduğu halde niçin nefis daima alenen ve açıkta eda etmek istemektedir. Cemaat içinde Allah korkusundan tam bir neşat ve sevinç içinde ağlamaktadır. Ama gizlice ve halvet köşelerinde her ne kadar zorlanıyorsa da bir türlü gözleri yaşarmamaktadır.
Allah korkusuna ne oldu ki sadece cemaatlerde ortaya çıkıyor? Kadir gecelerinde binlerce insan içerisinde ah, vah etmekte, ağlayıp sızlamakta, yüz rekat namaz kılmakta, cevşe-nü's-sağir, cevşenü'l-kebir ve birkaç cüz Kur'an-ı Kerim okumaktadır da en ufak bir yorgunluk ve bitkinlik duymamaktadır. Eğer insanın amelleri sadece Allah rızası ve rahmet vesilesinden veya cennet şevki ve cehennem korkusundan ise niçin insan yaptığı her işinde insanların kendisini övmesini istemektedir? Kulağı halkın dilinde ve gönlü onların yanında olup ne zaman kendisini öveceklerini beklemektedir: "Beyefendi ne kadar da dindar, namazlarını vaktinde kılan ve müstehablarına özen gösteren bir kimse." demelerini veya "beyefendi ne kadar da dürüst ve doğru bir kimse! İşlerinde şöyle veya böyle." diye kendisini övmelerini arzulamaktadır. Eğer maksat Allah'ın rızası ise o zaman bu aşırı sevgi de ne-
85
KIRK HADİS ŞERHİ
yin nesi? Dikkatli ol ki bu sevgi habis riya ağacından kaynaklanmaktadır. Elinden geldiğince ıslah etmeye çalış ve eğer mümkün olursa kendini bu gibi muhabbetlerden halis kılmaya çalış.
Bu makamda bir meseleyi daha hatırlatmak gerekiyor ki o da şudur: İster iyi melekeler ve isterse de kötü melekeler olsun bu nefsanî sıfatlardan her birinin bir çok dereceleri vardır. Bazen iyi melekelerin bazı dereceleriyle muttasıf olmak ve kötü melekelerin de bazı (en küçük) derecelerinden münezzeh olmak Allah'ın velilerinin veya ilahî ariflerinin özelliklerinden sayılır. Sahip oldukları makam hasebiyle birinci grup (evliya) için bir eksiklik olan o sıfatlar, kendileri (halk) için bir eksiklik değildir. Belki de bir bakıma kemaldir de. Veya bir grup için iyi olanlar, diğer grup için de kötü olabilir.
Bunlardan biri de şu anda bahsetmekte olduğumuz riyadır. Riyanın tüm mertebelerinden halis olmak, evliyanın özelliklerindendir. Ve diğer insanlar bunda şerik ve ortak değildirler. Mesela halkın genelinin riyadan bir makam ile muttasıf olmaları, sahip oldukları makam hasebiyle kendileri için bir eksiklik ve naks değildir. Onların iman ve ihlasla-rına bir zararı olmaz. Mesela halkın geneli, fıtratları gereği iyiliklerinin ve hayırlarının başkaları tarafından bilinmesini ister. Hayırları açığa çıksın niyetiyle yapmasalar danefisleri fıtraten bu sevgiyi beslemektedir. Bu, amelin batıl olmasını veya küfür, şirk ve nifakı gerektirmez. Ama bu mesele evliya için bir eksikliktir ve velî veya ilahî ariflerin nazarında şirk ve nifaktır. Şirkin tüm makamlarından münezzeh ve berî olmak evliyanın makamlarından ilkidir. Onlar için başka makamlar da vardır ki burada zikretmek münasib değildir.
86
RİYA
Hatta imamlarımız (aleyhimi's-selam) "bizim ibadetlerimiz hürlerin ibadetidir. Yani sadece Allah sevgisi içindir, cennet ihtirası veya cehennem korkusu sebebiyle değildir" diye buyurmuşlardır ki bu onların sıradan makamları ve velayetin ilk derecesidir. Onlar için ibadetlerde bazı haller de vardır ki benim ve sizlerin idrakine sığmamakta, aklımız almamaktadır.
Duyduğun bu beyan neticesinde Emiru'l-Mü'minin vasıtasıyla Rasulullah'tan (sa) naklettiğimiz mezkur hadis ve Zü-rare'nin Hz. Ebi Cafer'den (as) naklettiği hadisin arasını birleştirmek de mümkündür. O hadis şudur: "Zürare diyor ki, Hz. Bakıra (as); 'adamın biri bir hayırlı iş yapıyor ve bu hayırlı işi herhangi bir insan da görüyor. Bu da hayır yapan kimseyi oldukça sevindiriyor' dedim. Hazret şöyle buyurdu: "Bu hayrı insanlar için yapmadığı takdirde hiçbir mahsuru yoktur. Zira herkes halk içinde kendisi için bir hayrın zahir olmasını sever." (*)
İki hadisten birinde övülme ve takdir edilme sevgisinin riyanın alameti olduğunu, diğerinde ise hayırların ortaya çıkmasına sevinmenin hiç bir sakıncası olmadığı yer almaktadır. İşte bu, şahısların mertebe farklılıkları sebebiyledir. İki hadisin arasını birleştirmenin bir başka hikmeti de vardır ki ondan sarf-ı nazar ettik.
Son bir hatırlatma; bil ki insanların kalbini kazanmak ve kendi iyilik ve hasletlerini insanlara duyurmaktan ibaret olan sum'a, habis riya ağacmdandır. İşte bu yüzden biz de riya ve süm'ayı bir babda zikrettik ve her birini ayrı ayrı zikretmekten ictinab ettik.
(*) Kâfi, 2. C, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'r-Riya. 8. hadis.
87
UCB
Ali b. Sevid diyor ki, Hz. Musa b. Cafer'den (as) ameli if-sad eden ucb (kendini beğenmek) hakkında sorunca, hazret şöyle buyurdu: "Ucb'un bir çok derecesi vardır. Bu derecelerden biri şudur, insana kendi kötü ameli süslü ve güzel gözükür, o da ucba kapılarak güzel amel ettiğini sanır. Bu derecelerden biri de şudur: Kul rabbine iman eder ve bununla Allah'a minnet etmeye kalkışır. Halbuki bu imanında Allah'ın ona minneti vardır, kulun değil." (*)
ŞERH
Ucb, ulemanın da (ra) buyurduğu gibi salih amelleri büyük ve çok saymak, bu yüzden oldukça sevinçli ve mutlu olmak, nazlanmak, kendisini taksir ve kusur haddinden münezzeh ve uzak kabullenmektir. Ama bu sevinç ve şadlık, Allah Teala için tevazu ve alçak gönüllülük, bu tevfik sebebiyle Hakkın mukaddes zatına şükretmek ve bu nimet ve tevfîkin
(*) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Ucb, 3. hadis.
89
KIRK HADİS ŞERHİ
daha da bir artmasını istemek için olursa kesinlikle ucb değildir ve İslam'da övülmüş, medhedilmiştir.
Büyük muhaddis Meclisi (ra), büyük alim Şeyh Bahaud-din Amulî'den şöyle naklediyor: "Oruç ve teheccüd namazı gibi bir takım salih amelleri yerine getiren kimse kalbinde bir sevinç ve mutluluk hisseder. Öyleyse eğer bu sevinç ve şadlık Allah'ın kendisine ihsanda bulunduğunun ve nimet inayet ettiğinin (ki bu ihsan ve nimet salih ameldir) ifadesi ve dolayısıyla da bu nimetin azalacağı veya kendisinden geri alınacağı korkusuyla Allah'tan bu nimetini daha da bir arttırmasını talep etmekle birlikte olursa bu sevinç ve şadlık ucb değildir. Ama bu sevinç ve şadlık bu amelin kendisinden sadır olduğu, bu sıfata sadece kendisinin sahib bulunduğu, amellerini büyük gördüğü, ona itimad ettiği, kendisini kusur ve taksir haddinden münezzeh ve uzak gördüğü içinse, neticede bu salih amelleri sebebiyle Allah'a minnet etmeye kalkışıyorsa bu ucbdur."
Ama bu fakir diyor ki: Ucbun, zikredildiği şeklindeki tefsiri doğrudur. Ama bu amelleri kalbî ve kalıbî (zahirî) ameller diye genelleştirmek gerekir. Aynı zamanda bu ameller kabih ve hasen (iyi ve kötü) amelleri de içine almaktadır. Zira ucb, cevarihî (dış organlardan sadır olan) amellere varid olup onları fasid ve batıl kıldığı gibi, cevanihî (kalbî) amellere de sızmakta ve onları da aynı şekilde fasid ve batıl kılmaktadır. Aynı şekilde iyi haslet sahibi kendi hasletlerinden ucba kapıldığı gibi, uygunsuz amellerin sahibi de kendi hasletlerinden ucba kapılmaktadır. Nitekim bu hadis-i şerif de her iki amel çeşidini tasrih etmiş ve özellikle zikretmiştir. Zira insanların çoğu bundan habersizdir. Bu zikirden sonra Alah'ın izniyle her ikisinden de bahsedilecektir.
90
UCB
Yine bilinmelidir ki, ucb olmadığı ve övülmüş sıfatlardan sayıldığı söylenen sevinç de kişiden kişiye değişen nisbî bir-şeydir. Nitekim ilhak edilmiş fasılların birinde de beyan edilecektir.
Bil ki ucb için, hadis-i şerifte de yer aldığı gibi, bazı dereceler vardır. Birinci derece: İman ve hak marifetler hususunda var olan ucbdur. Bunun mukabilinde ise küfür, şirk ve batıl inançlar hususunda var olan ucb yer alır.
İkinci derece: Fazıl melekeler ile övülmüş sıfatlar ucbu-
dur. Bunu mukabilinde de kötülük, ahlak ve kabih melekeler
ucbu yer almaktadır. t'T""~Üçüncü derece: Salih ameller ve güzel fiiller ucbudur. Bunun mukabilinde de kabih ameller ve uygunsuz fiiller ucbu yer alır.
Bunların dışında da bazı dereceler vardır ki, bu makamda zikredilmeye değmez. Biz de inşaallah fasılların zımnında bu derecelere, bu derecelerin menşeîne ve bu dereceler için ilaç olabilecek şeylere kısaca bir işaret etmeye çalışacağız.
Fasıl
Ucb Mertebelerinde
Daha önceden zikredilen derecelerde ucb için birçok mertebeler vardır. Bu mertebelerden bazısı oldukça açık ve bellidir ki, insan çok az bir teveccüh ve iltifat neticesinde hemen anlayıp derkedebilir. Ama bu mertebelerden bazısı o kadar dakik ve zariftir ki, insan tam bir teftiş ve sahih bir dikkatle üzerine eğilmediği müddetçe derkedemez. Aynı şekilde bu mertebelerden bazısı diğer bazısından daha şiddetli, zor ve helak edicidir.
91
KIRK HADİS ŞERHÎ
Hepsinden büyük ve helak edici olan birinci mertebe öyle bir haldir ki, insanda ucbun şiddeti vasıtasıyla peydahlanmaktadır. Burada insan, kendi kalbinde velinimetine ve ma-liku'l-mülûk'a karşı imanı veya diğer hasletleri sebebiyle minnet etme duygusuna kapılır. İmanı sebebiyle hak memleketinde bir genişlik ve Allah'ın dininde bir aydınlık vücuda gelince ya da şeriatı yayma, hidayet, irşad, emri bi'1-ma'ruf ve nehy ani'l-münker, had icrası, mihrab ve minberi sebebiyle Allah'ın dininde bir terakki oluşunca ya da müslümanla-rın onun cemaatine gelmesi ve Hz. Hüseyin için matem ve yas tutmasıyla diyanette bir canlılık peydahlanınca, hemen bu sebeple Allah'a, mazlumların efendisi Hz. Hüseyin'e ve Resul-i Ekrem (sa)'e karşı minnet etme duygusuna kapılıyor. Bunu her ne kadar izhar etmese de kalbinde minet etmeye kalkışıyor. Dinî işlerde Allah'ın kullarına minnet etmeye kalkışmak da bu babdandır. Mesela insan, vacip ve müste-hab sadakalar veya fakir ve zayıfların elinden tutma hususunda onlara minnet etmeye kalkışır. Bazen bu minnet etme duygusu bizzat insanın kendisinden bile saklı ve gizli kalmaktadır. (İnsanların Allah'a minnet edemeyeceği, tam tersine Hakk Teala'nın mukaddes zatının onların üzerinde minneti olduğu bahsi, ikinci hadisin şerhinde sözkonusu edilmiştir). Bir diğer mertebe de şudur: Bazen de insan kalbinde varolan ucb sebebiyle Allah Teala'ya karşı nazlanmakta, işve-lenmektedir. Bu, minnet etmekten başka birşeydir. Gerçi bazıları bu ikisi arasında hiçbir farkın bulunmadığına kail olmuşlardır. Bu makamın sahibi, kendisini Allah Teala'nın mahbubu saymakta ve sulukta mukarrebîn ve sabıkîn kimselerden olduğunu düşünmektedir. Hakk'm velilerinin adı zikredilince veya mahbublar ve muhiblerden ya da cezbe ka-
92
UCB
pılmış salikten bahsedilince kendisini onlardan saymaktadır. Aynı şekilde riya olarak kendi nefsini küçültmesi ve onun hilafını izharda bulunması da mümkündür. Veya kendisi için ispatlasın diye o makamı öyle bir şekilde kendisinden selbetmektedir ki, neticede isbatı gerektirmektedir. Eğer Allah Teala kendisini bir belaya duçar edecek olursa hemen "bela, yakınlık ve dostluk yüzündendir" davulunu çalmaya başlar. Arifler ile tasavvuf, sülük ve riyazet ehli olanlar, sair insanlara nisbeten bu tehlikeye daha çok yakındırlar.
Ucbun diğer bir derecesi de insanın iman veya melekeler ve amelleri sebebiyle Allah'ı kendine borçlu zannetmesi ve kendisini sevaba müstehak kabullenmesidir. Aynı şekilde Allah'ın, kendisini bu alemde aziz, ahirette de makamlar sahibi etmesi gerektiğim düşünmesi ve kendisini pak ve saf bir mü'min olarak bilmesidir. Böyle bir insan gaybe inanan mü'minlerin bahsi edilince başını şöyle bir sallar ve kalbinde şöyle düşünür: "Eğer Allah Teala bana adaletiyle bile muamele edecek olursa ben sevab ve ecre müstehak biriyim." Hatta bazıları kabahat ve küstahlıkta daha da bir ileri gederek bu batıl kelamı açıkça dilleriyle de izhar ederler. Eğer kendisine herhangi bir bela ve rahatsızlık gelecek olursa, o zaman da kalbinde Allah'a itirazda bulunur. Mümini belaya mübtela eden, münafıka ise rızık veren adil Allah'ın işleri karşısında şaşkınlığa düşer. Batınında Allah Teala'ya ve O'nun takdirine karşı gazaplanır, öfkelenir, durur. Ama zahirde riyazet ve teslimiyet izharında bulunur. Kendi velinimetine gazabını, mahlukata ise kaza ve kadere riyazetini takdim eder. Allah Teala'nın bu dünyada müminleri bela ve zorluklara mübtela kıldığını duyunca kendi kalbine, kendine adeta başsağlığı dilemektedir. Ama münafıklardan da müb-
93
KIRK HADİS ŞERHİ
tela olanların çok olduğunu ve her mübtela olanın mü'min olmadığını bilememekte, idrak edememektedir.
Ucbun diğer bir mertebesi de insanın kendisini başkalarından üstün ve mümtaz kabuUenmesidir. Böyle bir insan da mümin olmayanlara iman, mü'minlere imanın kemali, güzel sıfatlarla muttasıf olmayanlara bu sıfatlara sahip olma, vacipleri yerine getirmeyen ve haramlara mürtekip olanlara vaciplerle amel ve haramları terketme, sıradan insanlara ise müstehabları yerine getirme, cum'a ve cemaati kaçırmama, mekruhları terketme ve diğer menasıkları eda etme hususunda üstünlük taslamakta, kendisini üstün ve kamil kabullenmekte dolayısıyla da kendisi için bir imtiyaz ve ayrıcalığa kail olmaktadır. Kendisine ve amellerine itimad etmekte, diğer mahlukları ise değersiz ve nakıs saymaktadır. Tüm insanlara tahkir ve aşağılayıcı bir gözle bakmakta ve Allah'ın kullarını kalp veya diliyle ayıplamakta, kınamakta-dır.Herkesi herhangi bir vesileyle Hakk'm rahmet dergahından dışarı edip uzaklaştırarak rahmeti sadece kendisine ve kendisi gibi olanlara has kılmaya çalışmaktadır. Bu makamın sahibi öyle bir yere varır ki, artık başkalarından sadır olan tüm salih ameller hususunda dahi onlarla münakaşada bulunur ve kalbinde herhangi bir şekilde onu karalamaya, kendi amellerini ise münakaşa ve karalamadan uzak ve münezzeh bilmeye başlar. İnsanların güzel amellerini değersiz sayar. Ama aynı amel eğer kendisinden sadır olursa onu büyük görür. Başkalarının ayıp ve eksikliklerini çok dakik bir şekilde derkeder. Ama kendi ayıplarından gaflet eder. Bunların hepsi de ucbun alametlerindendir. Gerçi bizzat insanın kendisi de bundan gaflet etmektedir. Ucb için diğer bazı dereceler de vardır ki, bazılarını zikretmedik, diğer bazılann-
94
UCB
dan ise mecburen sarf-ı nazar ettik.
Fasıl
Bazen Fesad ehli Kimselerin de Fesadları
Hakkında Ueba Kapıldıklarının Beyanı
Ehl-i küfür ve nifak, müşrikler, mülhidler, kötü ahlak ve rezil meleke sahipleri, masiyet ve isyan ehli kimselerin işleri o noktaya vanr ki, kendi küfür ve zmdıklıkl arıyla veya kötü ahlak ve helak edici amelleri sebebiyle de ucba kapılır, mutluluk izharında bulunurlar. Kendilerini bu sebepler taklid-den uzak, özgür bir ruha sahip ve mevhumlara inanmayan kimseler olarak lanse ederler. Şehamet ve mertlik ehli olduklarını sanırlar ve Allah'a imanı vehmiyat, şeriatın emirleri doğrultusunda hareket etmeyi ise küçüklük bilirler. Güzel ahlak ve üstün melekelerin, nefsin zayıflığından ve zavallılığından olduğunu söylerler. Güzel ameller, menasık ve ibadetlerin, idrakin zayıflığı ve şuurların eksikliğinden olduğuna inanırlar. Dolayısıyla da kendilerini, vehmiyata inanmayan özgür bir ruha sahip olmak ve şeriatlere itina göstermemek sebebiyle medh ve senaya müstehak kimseler olarak kabullenirler. Kötü ve uygunsuz hasletler kalplerinde kökleşmiş ve ünsiyet edinmiş, göz ve kulaklarını doldurmuş, gözlerinde süs ve ziynet olarak tecelli etmiş olduğundan, bunların tümünün kemal olduğunu zannederler. Nitekim, "ucbun derecelerinden biri de, kula kötü amellerin süslü gözükmesi ve bu sebeple o amelinin iyi olduğunu zannetmesidir" diye buyuran hadis-i şerif de işbu manaya işaret etmektedir. Bu hadis de şu ayete istinad etmektedir: "İşlediği kötü amel kendisine bezenen ve onu iyi gören adam, iyiyi kötüyü bilen gibi
9S
KIRK HADİS ŞERHİ
midir?" (*)
Nitekim "iyi amel ettiğini zannediyor" ifadesi de Allah Teala'nın şu sözüne işaret etmektedir: "De ki: İşledikleri işler bakımından en fazla ziyan edenler kimlerdir haber vereyim mi size? Onlardır en fazla ziyan edenler ki, dünya yaşayışında bütün çalışmaları boşa gider. Halbuki onlar gerçekten de kendilerinin iyilik ettiklerini, iyi işlerde bulunduklarını sanırlardı. Onlardır kafir olanlar, rablerinin delillerini ve Ona ulaşacaklarını inkâr edenler. Bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve biz kıyamet günü onları hiç bir ölçüye vurmayız, onlara hiç bir değer vermeyiz." (**)
Halkı cahil ve habersiz, ama kendisini alim ve haberdar zanneden bu kesim, insanların en zavallısı ve kulların en bahtsızıdır. Nefs tabibleri böyle kimseler için ilaç bulabilmiş değiller. Davet ve nasihat bu şahıslara etki etmemektedir. Belki bazen ters etki bile yaratmaktadır. Bunlar burhan ve delile kulak vermiyorlar. Göz ve kulaklarını enbiyanın hidayeti, filozofların bürham ve alimlerin nasihati karşısında kapamakta, işitmek dahi istememekteler. İnsanı günahtan küfre, küfürden de küfrü sebebiyle ucba düşmeye sürükleyen nefsin hile ve şerrinden Alah'a sığınmak gerekir. Nefs ve şeytan, bazı günahlan küçümsemek sebebiyle insanı o büyük masiyet ve günaha mübtela kılmaktadır. Kalpte kökleştikten ve insanın da onu küçümsemesinden sonra, ikinci ve nisbe-ten biraz daha büyük olan bir başka günaha mübtela kılmaktadır insanı. Bir kaç kez tekrardan sonra o günah da insanın gözünden düşer küçümsenir ve daha sonra da daha büyük günahlara mübtela olur.
(*) Fatır, 8.
(**) Kehf, 103-104.
96
UCB
Böylece insan adım adım yukarılara çıkmaktadır. Gitgide büyük günahlar da artık insanın gözünde küçülmektedir. Nitekim sonunda artık tüm günahlar gözünden düşmekte ve küçülmektedir. İlahî kanun ve şeriat, peygamber ve hatta Allah dahi gözünde küçülmekte ve sonunda insanı küfür ve zındıklığa, oradan da küfür ve zındıklığı ile ucba kapılmaya sürükler. Belki ileride bu konuda bazı hatırlatmalarda bulunulur.
V
Fasıl
Şeytanın Hilelerinin Ölçü ve Mizan
Üzere Olduğu Beyanında
Günahları sebebiyle ucba kapılan kimselerin mertebe mertebe ileri gidip küfür ve zındıklığa varması gibi itaat ve taatte ucba kapılan kimseler de ucbun nakıs derecesinden ucbun en üstün mertebesine dek terakki etmektedirler. Nefs ve şeytanın kalpteki hile ve düzeni, ölçü ve mizan esası üzeredir. Nefs, takva ve Allah korkusu melekesine sahip olan sizlere hiç bir zaman cinayet ve zinayı teklif etmez. Hakeza, şerafet ve nefsanî taharet hasletine sahip kimselere de hırsızlık ve yol kesicîlik işini salık vermez.
İşin başında sizlere bu amel ve imanınız sebebiyle Allah'a minnet etmeye kalkışmanızı söylemez. Kendinizin mahbub-lar, muhibler ve ilahî dergâhın mukarrebleri zümresinden olduğunuzu ilan etmenizi de teklif etmez. İlk önce en küçük dereceden işe başlamakta ve kalbinize nüfuz edebilmenin yollarına başvurmaktadır. Sizleri müstehablar, zikirler ve virdler hususunda oldukça duyarlı ve hassas olmaya mecbur etmekte ve bunun zımnında masiyet ehli birisinin amelini de
97
KIRK HADİS ŞERHİ
halinize münasip bir şekilde tecelli ettirmektedir. Sizlere şer"î ve aklî hükümler gereğince bu şahıstan üstün ve daha iyi olduğunuzu ilka etmektedir. Amellerinizin sizin necat vesileniz olduğunu, elhamdülillah pak ve pakize bulunduğunuzu ve günahlardan uzak ve berî olduğunuzu telkin edip durur.
Bundan da iki netice almaktadır, biri Allah'ın kullarına karşı kötümserlik ve diğeri de kendini beğenmişlik.. Ki her ikisi de insan için helak edici ve fesadların kaynağı durumundadır. Nefs ve şeytana deyin ki, bu günaha mübtela olan şahsın belki de öyle bir meleke veya ameli vardır ki, Allah Teala bu sebeple onu kendi rahmetine mazhar kılar ve hulk ve melekenin nuru o şahsa hidayet eder de sonunda akıbeti hayırlı olur. Belki bu şahsı Allah Teala günaha mübtela kılmıştır ki günahtan daha kötü olan ucba mübtela olmasın. Niteki ü Kafî'de yer alan şu hadis-i şerif de bunu işaret etmektedir: "İmam Sadık (as) buyurdu ki; Allah Teala mümin için günahı uebdan daha hayırlı bilmiştir. Aksi takdirde hiç bir mümini günaha mübtela kılmazdı." (*)
Ve belki ben bu kötümserliğim sebebiyle akıbeti kötü kimselerden olurum. Büyük şeyh ve kâmil arifimiz Şahabadî (ruhum ona feda olsun) buyuruyorlardı ki; "kalbinizde kafiri kınamanız da böyledir. Olabilir ki, fıtrat nuru ona hidayet eder de siz bu kötümserliğiniz sebebiyle akıbeti kötü kimselerden olursunuz."
iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, kalben kınamaktan başka birşeydir. Tam tersine buyuruyorlardı ki, "bu alemden küfür üzere göçeceği malum olmayan kafire la-
(*) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Ucb, 1. hadis. 98
UCB
net etmeyiniz. Belki giderken hidayet bulmuştur. O zaman onların ruhaniyeti sizlerin terakkiyatınıza mani olur." Velhasıl nefs ve şeytan sizleri ucbun ilk mertebesine girmeye zorlamaktadır. Daha sonra da yavaş yavaş bu mertebeden başka bir mertebeye, o dereceden de bambaşka bir dereceye çıkarır. Sonunda insanı öyle bir dereceye vardırır ki, amel ve imanı sebebiyle kendi velinimetine ve Maliku'l-Mulûka minnet etmeye kalkar ve böylece de (ucbun) en son mertebesine ulaşmış olur.
Fasıl
Ucbun Fesadları
Bil ki ucb, zatı gereği insan için helak edici, yokluk getiricidir. İnsanın amel ve imanını yokluk rüzgarına vermekte ve fasid kılmaktadır. Nitekim ravi de bu hadis-i şerifte, ameli fasid eden ucbu sormuştur. İmam (as) onu bu derecesinin iman hususunda ucba kapılmak olduğunu belirtmiştir. Geçen hadis-i şerifte de okudun ki, ucb Allah katında günahtan daha büyüktür. Allah Teala da işte bu yüzden bazen mümini günaha mübtela kılmaktadır. Böylece onun ucbdan emanda olmasını istemektedir. Resul-i Ekrem de (sav) ucbu insanı helak edici şeylerden saymıştır: "Emali-yi Saduk"d& yer aldığı şekliyle Emirul-Mü'minin'e ulaşan bir senedle Rasulul-lah (sav) şöyle buyurmuştur: "Ucba mübtela olan kimse helak olur." (*)
Bu ucb ve sevincin berzah ve ölüm sonrasındaki suret ve tecessümü o kadar korkunçtur ki, diğer hiç bir korkuya benzememektedir. Galiba Resul-i Ekrem (sav)'in Emiru'1-Mu mi-
(*) Vesaliu'ş-Şia, C. 1. Ebvab-i Mukaddemat-i İbadat, sh. 78.
99
KIRK HADİS ŞERHİ
nin'e ettiği vasiyetinde yeralan ifadesi de buna işaret etmektedir: "Hiç bir yalnızlık ucbdan daha korkunç değildir." (*)
Musa b. İmran (ala nebiyyina ve âlihi's-selam) şeytana şöyle sordu: "Bana, ademoğlu işlediği takdirde kendisine musallat ve hakim olduğun günahın ne olduğunu söyle." Şeytan şöyle cevap verdi: "Kendi nefsi sebebiyle ucba kapıldığı, amellerini büyük, günahlarını ise küçük saydığı zaman." (**)
Allah Teala Davud'a (as) şöyle buyurmaktadır: "Ey Da-vud, günahkarlara müjde ver ve sıddıkları korkut! Davud (as) arzetti: "Nasıl olur da onlara müjde vereyim, bunları ise korkutayım?" Allah Teala buyurdu: "Günahkârlara müjde ver ki, ben tevbeleri kabul ediyorum ve günahkarları bağışlıyorum. Sıddıkları da korkut ki, amellerinden ucba kapılmasınlar. Zira ki ben kullarımdan her kimi (adaletimle) hesaba çekecek olursam mutlaka helak olur." Sıddıkları ve onlardan daha da büyükleri helak eden hesab hususunda münakaşadan Allah'a sığınırım. Şeyh Sadukün Hisal'inde (***) Hz. Sadık (as) vasıtasıyla nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Şeytan diyor ki: Eğer üç şeyde ademoğluna galib gelecek olursam, artık her ne yaparsa yapsın korkmam. Zira ki, artık hiçbir şeyi kabul edilmez ondan! Amellerini büyük ve çok sayar, günahlarını unutur ve ucba mübtela olur."
Ucb, duyduğun mefasidîerin yanısıra öyle de bir habis ağaçtır ki, meyvesi birçok büyük günah ve helak edicilerden sayılmaktadır. Kalpte şöyle bir yer edip kökleşince insanı
(*) Aynı bölüm, sh. 77.
(**) Kafi, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Ucb, 8. hadis.
(***) Hisal, 3. bab, 86. hadis.
100
UCB
küfür, şirk ve daha yukarılara sürüklemektedir.
Ucbun bir fesadı da günahları küçümsemektir. Bu yüzden de ucba mübtela olan bir insan kendini ıslah etmeyi aklından bile geçirmez ve kendini daima pak ve pakize olarak kabullenir. Hiçbir zaman kendini günahların pençesinden kurtarmayı düşünmez. Kendini beğenmişliğin kalın hicabı ve ucb perdesi, onu kendi kötülüğünü görmekten alıkor. Bu da insanı bütün kemallerden alıkoyan ve nakıs birtakım şeylere mübtela kılan büyük bir musibettir. İnsanı ebedî helaka duçar kılan ve nefs tabiblerini ilaç bulmaktan aciz bırakan feci bir felakettir.
Ucb, insanı kendi nefs ve amellerine itimad etmeye sev-keder. Bu da zavallı ve cahil insanın kendisini Hakk Tea-la'dan müstağni ve niyazsız görmesine ve Hakk Teala'nm fazlına teveccüh etmemesine sebep olur. Kuş kadar küçük beyniyle Allah Teala'nm kendisine ecir ve sevab vermesi gerektiğini düşünmektedir. Kendisine adalet üzere bile muamele edildiği takdirde (lütufla değil- çev.) sevaba müstehak olduğunu zannetmektedir. (Bundan sonra biraz da bu konu hakkında bahsedilecektir inşaallah).
Ucbun diğer bir fesadı da insanın Allah'ın kullarına hakaret gözüyle bakması, onların amellerini değersiz sayması-dır. Onların amelleri kendi amellerinden ne kadar iyi de olsa beğenmemekte, küçük saymaktadır. Bu da insanın helak yollarından biri olup yolunun dikeni konumundadır.
Ucbun diğer bir fesadı da insanı riyaya zorlamasıdır. Çünkü tabiatıyla kendi amellerini değersiz sayan, ahlakının bozuk ve fasid olduğunu kabullenen, imanının eksik olduğuna inanan ve zat, sıfat ve amelleriyle ucba kapılmayan bir-kimse kendisini ve varolan her şeyini değersiz sayar, dolayı-
101
KIRK HADİS ŞERHİ
sıyla da gösteriş yapmaktan ve onları başkalarına göstermekten şiddetle ictinab eder, fasid ve bozuk metaını fuarda sergilemeye kalkışmaz. Ama kendisini kamil ve amellerini değerli kabullendiği takdirde hemen onu tecelli ettirmeye ve diğerlerine göstermeye kalkışır.
İkinci hadisin şerhinde riyanın fesad ve bozukluklarından uzun uzadıya bahsettik. Onların tümünü ucbun fesadla-rı olarak da kabullenmek gerekir.
Ucbun diğer bir fesadı da bu rezil sıfatın insanda helak edici kibre yol açmasıdır. İnsanı tekebbür musibetine duçar kılmaktadır. (İnşaallah bundan sonra biraz da bundan bahsedilecektir). Ucbun bizzat kendisinden kaynaklanan (di-rekt-endirekt) bazı fesadlarmın şerrinden ise, bahsin uzamasına sebep olacağından dolayı sarf-ı nazar ediyoruz.
Ucba mübtela olan şahıs bilmelidir ki, bu rezil sıfat, birçok rezail ve kötülüklerin tohumu konumundadır. İnsanı ebedî felaket ve azabın kucağına düşürmede müstakil ve yeterli bir sebep olan sayısız meselelerin menşe ve kaynağı durumundadır. Bu fesadlan hakkıyla anlar, dikkatle mülahaza eder ve ardından da Resul-i Ekrem ve büyük zatın Ehl-i Beyt'inden (salavatullahi aleyhim ecmain) varid ve menkul olan hadis ve haberlere müracaat edecek olursa, elbette ki, kendi nefsini ıslah etmeye niyetlenecek, Allah etmesin bu çirkin ve rezil sıfatın diğer aleme sirayet etmemesi için de kendini bu rezil sıfattan temizlemeye ve köklerini kendi nefsinden söküp atmaya çalışacaktır.
Bir zaman gelir de bu dünyevî-mülkî göz kapanır, berzah ve kıyamet sultanı zuhur edecek olursa, büyük günahlar ehlinin durumunun kendi halinden çok daha iyi olduğunu görecektir. Allah Teala, sahip oldukları nedamet veya Hakk
102
UCB
Teala'nm fazlına varolan itimadlan sebebiyle onları bağışlamıştır. Bu zavallı ise kendisini müstakil ve özerk kabullendiğinden, batınında kendisini Hak Teala'nm fazlından müstağni gördüğünden Allah Teala da onu hesaba çekecek, onu kendi isteği üzere adalet mizanı karşısına alacak ve Hakk için hiç bir ibadet etmediğini, tüm ibadetlerinin O'nun dergâhından uzak olduğunu, amel ve imanının da batıl ve değersiz olduğunu bildirecektir. Belki bizzat bunlar onun he-laket, elim azab ve cahîmde (cehennem) ebedî olarak kalmasına sebep olacaktır. Allah Teala hiç kimseye adaletiyle muamele etmesin. (Belki lütuf ve merhametiyle davranacak ve muamele edecek olursa hiç kimse için bir kurtuluş yolu kalmaz. Hidayet imamları (aleyhimi's-selam) ve büyük peygamberler dua ve münacaatlannda Allah'ın fazlını temenni ediyorlardı. Adalet ve hesapta münakaşa hususunda oldukça korku içinde idiler. Hakk dergâhının hasları ve masum imamların (salavatullahi aleyhim) dua ve münacaatları, kendi kusur ve taksirlerini itiraf ve hakkıyla ubudiyetten aciz olduklarının beyanıyla doludur. Öyle ki mevcudatın en efdali ve mümkünü'l-vücudun Allah'a en yakın olanı (Peygamberimiz (sav) çev.) bile, "Seni hakkıyla tanıyamadık ve sana hakkıyla ibadet edemedik" diye buyurmaktadır. O halde diğer insanların hali ne olacaktır bir düşün.
Evet onlar Hakk Teala'nm azametini ve mümkün'iin vacip ile olan nisbetini çok iyi anlamışlardır. Onlar biliyorlar ki, dünyadaki tüm ömürlerini ibadet, taat, hamd ve teşbih ile geçirecek olsalar bile Hakk'm nimetinin şükrünü eda edemezler. Nerede kaldı ki, O'nun zat ve sıfatının hamd ü sena hakkını yerine getirebilsinler... Onlar biliyorlar ki, mev-cudlardan hiçbirisi kendiliğinden birşeye sahip değildir. Ha-
103
KIRK HADİS ŞERHİ
yat, kudret, ilim, kuvvet vesair kemallerin tümü O'un kemal gölgesi altında bulunmaktadır. Mümkün ise fakir, belki salt fakirlik ve bağımhlıktır,müstakil değil. Mümkün'ün ne gibi bir kemali olabilir ki, onunla övünmeye ve diğerlerine üstünlük taslamaya kalkışsın! Ne kudreti vardır ki, amellerini diğerlerine gösteriş etsin. Onlar Allah'ın celal ve cemalinin arifleridir. Onlar ayan ve şuhûd ile kendi acziyet^ve noksanlıklarını ve kemal-i vacib'i müşahede ediyorlardı. Ama biz zavallıların göz, akıl, idrak vesair müdrikatif cehalet, bilgisizlik, gaflet, kendini beğenmişlik ve kalbî Ve*kalıbî (organik) günahların hicab ve perdesiyle örtülü kaldığından Hakk'ın üstün ve kahir saltanatı mukabilinde arz-ı endamda bulunuyor ve kendimiz için bir istiklal ve değere kail oluyoruz.
Ey kendinden ve halikıyla kendisi arasında var olan nis-betten habersiz olan zavallı mümkün!
Ey Maliku'l-Mülûk karşısında ne gibi bir sorumluluk ve
görevi olduğundan gafil olan talihsiz mümkün! Bizler için
birçok felaket ve bahtsızlığa sebep olan ve bizleri bunca zul
metler ve bulanıklıklara mübtela kılan da işbu cehalet ve
bilgisizliktir. İşin bozukluğu baştan ve pisliği kaynaktandır.
Bizim marifet gözümüz kör ve kalplerimiz ölmüştür. Bu da
bütün bu musibetlerin sebebidir. Ama biz ıslah fikrinde dahi
değiliz. _ -.öLtfvYarabbi, sen bizlere tevfik inayet eyle, Sen bizlere vazife ve sorumluluğumuzun ne olduğunu bildir, arif ve evliyanın kalbini dolduran kendi marifet nurlarından bize de nasib et. Kudret ve saltanat ihatanı bana da göster. Bizlere kendi eksiklik ve noksanlıklarımızı göster. Biz çaresiz ve zavallılara elhamdülillahi rabbi'l-alemin'in (ki biz tüm güzellik ve iyilikleri mahluka nisbet ediyoruz) manasını öğret. Sen kalple-
104
UCB
rimizi mahluklardan hiç birisinin hamde layık olmadığına aşina kıl. Sen bizlere "Sana gelen iyilikler Allah'tandır. Sana gelen kötülükler ise nefsinden" (*) hakikatini göster. Sen mübarek tevhid kelimesini bizim kasvetli ve bulanık kalplerimize sok. Biz hicab, zulmet, şirk ve nifak ehliyiz. Biz bencil ve kendini beğenmiş kimseleriz. Sen nefs ve dünya sevgisini kalplerimizden dışarı çıkar. Sen bizleri Allah'ı isteyen ve sadece Allah'a ibadet edenlerden eyle, "Şüphesiz ki sen her şeye kadirsin."
Fasıl
Ucbun Menşeinin Nefs Sevgisi
Olduğu Beyanında
Bil ki ucb rezilliği nefs sevgisinden kaynaklanmaktadır. Zira insan, nefs sevgisi fıtratı üzere yaratılmıştır. İnsanî tüm hataların ve ahlakî rezilliklerin menşeî nefs sevgisidir. İşte bu cihettendir ki, insan kendi küçük ve değersiz amellerini büyük olarak görmekte, bu vesileyle Hakk dergahının iyileri ve has kullan arasında olduğunu sanmakta ve bu değersiz amelleri vasıtasıyla sena ve medhe layık bulunduğunu tasavvur etmektedir. Hatta bazen kötü ve kabih amelleri bile gözünde iyi ve güzel olarak tecelli eder. Eğer başkalarından kendi amellerinden daha iyi ve büyük ameller sudur edecek olursa, onlara yeterince ehemmiyet vermemekte ve daima halkın iyi amellerini kötülükten bir mertebeye tevil ve tevcih etmektedir. Öte yandan kendi çirkin ve uygunsuz işlerini ise iyilikten bir mertebeye te'vil etmektedir. Allah'ın kulları konusunda kötümserdir. Ama kendisi sözkonusu olunca
(*) Nisa Suresi, 79.
105
KIRK HADİS ŞERHİ
iyimser.. Bu nefs sevgisi vasıtasıyla, binlerce pislik ve Hak'tan uzaklaştırıcı kötülüklerle yoğrulmuş küçücük bir ameli karşılığında Hakk Teala'yı kendisine borçlu kabul etmekte ve rahmete mazhar olması gerektiğini hayallemekte-dir. Şimdi de kendi güzel ve iyi amellerimiz üzerinde tefekkür edecek olursak iyi olur sanırım. Bizlerden sudur eden ibadî amellerimizi biraz da olsun aklımızla ele alıp insaf gözüyle değerlendirelim.
O zaman da görelim bakalım bizler bu amellerimiz sebebiyle medh, sena, sevab ve rahmete mi müstehakız, yoksa kınama, ceza, gazab ve azaba mı? Ve eğer Hakk Teala bizim nazarımızda iyi olan bu ameller sebebiyle bizleri kahır ve gazab ateşinde yakacak olursa, bu yerinde ve adaletli birşey midir?
Ben şu anda sizleri, sormak istediğim şu soru hususunda hakem kılıyorum. Ve sizlerden -tefekkür ve teemmülden sonra da tasdik etmenizi istiyorum. Sualim şu: Eğer sadık ve musaddık olan Nebiyy-i Ekrem (sav), farzen sizlere dese ki: "Tüm ömrünüz boyunca ister Allah'a ibadet edin, O'nun emirlerine itaat gösterin, şehvetleri ve nefsanî istekleri terke-din, isterse de tüm ömrünüz boyunca O'nun emirlerinin hilafını yapın, nefsanî meyil ve şehvetleriniz doğrultusunda hareket edin, sizin ahiretteki derece ve mevkiniz açısından hiç farketmez, her iki surette de sizler necat ehlisiniz, cennete gideceksiniz ve azaptan emanda olacaksınız. Namaz kılın veya zina edin hiç farketmez. Ama Hakk Teala sizin kendisine ibadet etmenizi, medh-u senada bulunmanızı, şehvet ve nefsanî arzularınızı bu dünyada terketmenizi istemektedir. Buna karşılık olarak da sizlere hiç bir mükafat vadetmemek-te, hiç bir sevab vermemektedir." Şimdi soruyorum, acaba
106
UCB
sizler günah ve masiyet ehli mi olurdunuz, yoksa ibadet ve takva ehli mi? Sizler Hakk Teala'nm hatırı ve rızası için nefsanî lezzetleri kendinize haram kılar mıydınız? Sizler yine de müstehablar, cum'a ve cemaat hususunda bu kadar rağbetli olur muydunuz? Yoksa şehvetlere dalıp işret meclislerinde eğlence, müzik ve benzeri şeylerle mi meşgul olurdunuz?
Riyakârlık ve gösterişten uzak tam bir insaf nazarıyla düşünüp de öyle cevap verin.
Ben kendi adıma ve benim gibi olanlar adına diyorum ki masiyet ve günah ehli, itaati terkeden ve nefsanî şehvetlere dalan kimselerden olurdum. Bu neticeden de anlaşıldığı gibi, bizim tüm amellerimiz nefsanî lezzetler ile mide ve tenasül organımızı tatmin ettirmek içindir. Biz mideperest ve şeh-vetperest kimseleriz. Bazı lezzetleri terkediyorsak da bu daha büyük lezzetleri tatmak içindir. Nazarımızın veçhesi ve arzularımızın kıblesi şehvet güdülerimizi tatmin etmektir. İlahî yakınlaşmanın miracı olan namazı bizler cennet hurilerine kavuşabilmek için kılıyoruz. Namazlarımızın Hakka yakın olmakla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır. Emre itaat ile de bir ilgisi yoktur. Allah'ın rızasını gözetmekten binlerce fersah uzaklardadır.
Ey şehvet ve gazabını dindirmekten başka hiçbir şeyi düşünmeyen ve ilahî marifetlerden habersiz olan zavallı ve sefil! Zikir, vird, müstehablar ve vaciblerle amel, mekruhu ve haramları terketmek, güzel ahlakla ahlaklanmak ve kötü ahlaktan uzak durmak gibi amellerinin tümünü insaf terazisiyle tart. Yapmış olduğun bu amellerin hepsi de nefsanî şehvetlere ulaşmak, zümrütten tahtlara oturmak, güzel manzaralı kasırlarda sükûnet etmek, güzel ve zarif cennet
107
KIRK HADİS ŞERHİ
hurileriyle oturmak, parlak ve ipek elbiseler giymek ve nefsanî arzulara nail olmak içindir. Acaba baştan sona bencillik ve nefisperestlikten kaynaklanan bu amellerin Allah için ve Hakka ibadet aşkıyla olduğunu söylemek yakışık alır mı? Acaba sadece ücret için çalışan ve "ben işvereren için çalışıyorum" dediğinde herkesçe tekzib edilen işçiden ne farkınız var ki? Acaba, "ben sadece Allah'a yakınlaşmak için namaz kılıyorum" demekle yalan söylemiyor musunuz? Acaba sizin bu namazınız Allah'a yakın olmak için midir, yoksa cennet hurileri ve nefsanî şehvetlere nail olmak için mi?
Açıkça söyleyeyim ki, Allah'ın arif ve evliya kulları indinde bizim bütün bu ibadetlerimiz dahi büyük günahlardan sayılmaktadır. Seni zavallı seni, Hz.Hakk'ın (cc) huzurunda ve O'nun mukarreb meleklerinin önünde Hakk'ın rızasının hilafına hareket etmektesin. Hakk'a yakınlaşmanın miracı olan ibadeti bile nefs-i emmare ve şeytan için eda etmektesin. Buna rağmen kalkmış bir de utanmadan ibadetinde, rububiyet ve mukarreb meleklerin huzurunda onca yalan atıyor ve iftirada bulunuyorsun. Minnet etmeye kalkışıyor, ucb ve tekebbüre kapılıyorsun. Benim ve senin yaptığın bu ibadet ile en büyüğü riya olan isyan ehlinin günahlarının ne farkı var ki? Zira riya şirktir. Büyük bir günah olmasının sebebi de ibadetini Allah için eda etmediğindendir. Bizim bütün ibadetlerimiz salt şirktir. Biraz olsun ihlas ve hulus şekki dahi yoktur. Belki Allah'ın rızası (başkalarıyla ortaklık şeklinde dahi olsun) amellerimizde mevcud değildir. Tam tersine hepsi de şehvetler ile mide ve tenasül organının tatmini içindir.
Ey aziz, kadın için kılınan namaz -ister dünyadaki kadın olsun, ister cennetteki farketmez- Allah için kılman namaz değildir. Dünyevî veya uhrevî emel ve arzular için kılman
108
UCB
namaz ilahî bir namaz değildir ve Allah'la hiçbir ilgisi yoktur. Öyleyse niçin bu kadar kabarıyor nazlanıyorsun, işvele-nip tekebbür ediyorsun? Allah'ın kullarına hakaret gözüyle bakıyorsun, kendini Hakk dergahının has kullarından sayıyorsun? Zavallı seni, bizzat bu namazın yüzünden azaba müstehak ve yetmiş zer'alık zincire vurulmaya layıksın. Öyleyse niçin kendini alacaklı zannediyor ve kendin için bu alacaklı zannetme, tekebbür ve ucb sebebiyle başka bir azap daha hazırlıyorsun. Sen yapmaya memur olduğun amelleri yerine getir, ama bil ki amellerin Allah için değildir. Ve yine bil ki, Allah Teala seni kendi fazl ve rahmetiyle cennete götürecektir. Şirkin bir bölümünü Allah Teala kullarının zayıflığı sebebiyle onlar için bağışlamış, gufran ve rahmetiyle üzerine settariyet perdesini örtmüştür. Bırak da bu perde yırtılmasın. Adına ibadet dediğimiz bu kötülük ve günahlar üzerindeki Hakk ve gufran perdesi öylece kala-dursun. Allah korusun sayfa çevrilir de adalet sayfası çıkacak olursa ibadetlerimizin kötü kokusu, günahkârların insanı helak eden günahlarının kokusundan daha az değildir.
Biz daha önce de Sıkketül-İslam Kuleynî'nin Kafî'de Hz. Sadık (as) senediyle Rasuluîlah(dan naklettiği bir hadise işaret. etmiştik. Şimdi de o hadisin bazı bölümlerini teberrük olsun diye aynı şekilde ibaresiyle naklediyoruz.
İmam Sadık (as) naklediyor ki, Rasuîullah şöyle buyurdu: 'Allah Teala Davud'a şöyle dedi: Ey Davud, günahkârlara müjde ver ve sıddıkları ise korkut. Davud arzetti: Nasıl olur da günahkârlara müjde verir, sıddıkları ise korkuturum? Allah Teala buyurdu: Günahkarlara müjde ver ki, ben tevbele-ri kabul ederim. Günahları ise bağışlarım. Sıddıkları ise korkut ki, amellerıyle ucba mübtela olmasınlar. Zira ki ben
109
KIRK HADİS ŞERHİ
kullarımdan her kimi (lütfumla değil de) adaletimle hesaba çekecek olursam mutlaka helak olur." (*)
Sıddıklar günah ve masiyetten uzak ve pak olmalarına rağmen hesapta helak olduktan sonra benim ve senin halin ne olacak? Üstelik bunlar da benim ve senin amellerinin, helak edici ve aynı zamanda haram olan dünyevî riyadan an ve halis olduğu zaman sözkonusudur. Halbuki riya ve nifaktan arı ve halis olan çok az amellerimiz var. En iyisi söylemeyelim de öylece kalsın.
Şimdi eğer ucb, tekebbür, naz ve işveye yer kalmışsa sen yine yapmaya devam et, ama insaf olarak artık utanma, mahcubiyet ve kusurlarını itiraf zamanıdır. Ciddi ve doğru bir şekilde eda ettiğin her ibadetten sonra Hakk Teala huzurunda attığın onca yalan ve yersiz olarak kendine verdiğin onca nisbetler yüzünden Allah'a tövbe ve istiğfar et. Acaba namaza başlamadan önce Hakk Teala'nm huzurunda, "hiç şüphem olmaksızın mabudumu tek tanıyarak, yüzümü gökleri ve yeryüzünü yaratana döndüm ve ben şirk koşanlardan değilim. Şüphesiz ki namazım ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin rabbi olan Allah içindir.." (**) dediğin için bile olsa tevbe etmen gerekmez mi? Acaba gerçekten de nazar cihetiniz göklerin ve yerin yaratıcısına mıdır? Acaba siz müslüman mısınız yoksa müşrik mi? acaba, namaz, ibadet, hayat ve ölümünüz gerçekten de Allah için midir? Acaba namazda "Elhamdulillahi rabbi'l-alemin" dediğin için utanman gerekmez mi? Acaba siz hamd ve övgülerin Hakka
(*) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman vel-Küfr, Babu'1-Ucb, 8. hadis. (**) Namaza başlamadan önce getirilen 7. tekbirden sonra okunan bir duadır ki, En'am suresinin 79 ve 162. ayetlerinden iktibas edilmiştir.
110
UCB
mahsus olduğuna mı inanıyorsunuz, yoksa kullara mı?
Belki O'nun düşmanları için dahi iyiliklere ve güzel hasletlere kailsiniz. Acaba bizzat bu alemde de rububiyeti başkaları için sabit kıldığın halde namazda rabbu'l-alemin demen yalan değil midir? Tevbe etmen gerekmez mi? "Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz" demekten utanmıyor musun? Acaba sen Allah'a mı ibadet ediyorsun yoksa mide ve tenasül organına mı? Acaba sen Allah'ı mı istiyorsun yoksa hurü'l-ayn'ı mı? Acaba sen gerçekten de Allah'tan mı yardım istiyorsun yoksa işlerinde nazar-ı itibara almadığın tek kimse Allah mı? Sen Beytullah'ı ziyaret etmeye giderken maksat ve maksudun Allah, istek ve arzun beytin sahibi midir ve kalbin şairin şu sözünü terennüm ediyor mu? "Evin sevgisi kalbime girmedi." Sen şimdi gerçekten de Allah'ı mı istiyorsun? Hakk'm cemal ve celal eserlerini mi taleb ediyorsun? Acaba sen mazlumların efendisi Hz. Hüseyin için mi yas tutuyor ve dövünüyorsun, yoksa kendi arzu ve emellerine kavuşmak için mi? Miden mi seni yas meclisleri düzenlemeye zorluyor? Şehvetlerine nail olma arzusu seni cemaat namazlarına katılmaya zorluyor. Nefsanî heva ve hevesler seni ibadet ve menasiklere doğru çekmektedir. Ey kardeş, nefs ve şeytanın hileleri huusunda oldukça dikkatli ol. Bilki bunlar, senin bir tek halis amelinin olmasını istemezler. Hatta Allah Teala'nın kendi fazlıyla kabullendiği bu halis olmayan amelinin bile menzile ulaşmasını arzulamazlar. Öyle birşey yaparlar ki bu ucb ve yersiz tekebbür sebebiyle tüm amellerini yok etmeye çalışırlar. Allah'tan ve O'nun rızasından uzaksın, cennet ve huru'l-ayn'a kavuşmamak da kolay birşeydir. Belki üstelik ebedi olarak kahır ateşinde de yanacaksın. Sen bu çürümüş ve kokmuş, eli kolu kırık riya,
111
KIRK HADİS ŞERHİ
süm'a ve amellerin sebebiyle Hakk Teala üzerinde bir hakkının olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa mahbub ve muhib-ler zümresine mi katıldın? Ey muhiblerin halinden habersiz olan zavallı! Ey muhiblerin kalbinden ve kalplerinin ateşinden habersiz olan zavallı! Ey muhlislerin yangısından ve onların amellerinin nurundan habersiz olan gafil ve çaresiz! Yoksa sen onların amellerinin de benim ve senin amellerin gibi olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa sen Hz. Emiru'l-Mü'minin'in namazının bizim namazlarımızdan üstünlüğünün sadece "vele'd-dâllîn..." ayetini daha bir uzatarak okuması olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa kıraati mi daha doğruydu. Yoksa rükû ve sücudu daha uzun, zikir ve virdleri mi daha çoktu? Veya O hazretin bizlerden ayrıcalığı bir gecede bilmem kaç yüz rekat namaz kılması mıydı? Yoksa Seyyi-du's-Sacidîn'in (as) münacaat ve duası da bizim dualarımız gibi midir? O, hurü'1-ayn, armut ve nar için mi bu kadar ağlıyor, inleyip duruyordu? Onlara kasem, "ve innehu le kasemim azîm" tüm, melekler ve Rasulullah dışındaki nebiler hep birlikte elele verseler bile Emirul-Müminin'in bir tek la ilahe illallah sözünü söyleyemezler. Ali'nin (as) velayet makamına olan kısır marifetim sebebiyle toprak olsun başıma!
Ey aziz! Bu kadar da Allah lafını tekrarlayıp durma. Bu kadar da Allah sevgisinden dem vurma. Ey arif, ey sofu, ey filozof, ey mücahid, ey derviş, ey fakih, ey mü'min, ey muhafazakâr, ey zavallı bahtsızlar, ey nefsin heva ve hilelerine mübtela olan çaresizler, ey emeller, arzular ve nefs sevgisinin esiri sefiller, bilin ki hepiniz çaresiz ve zavallısınız. Hepiniz ihlas ve Allah'ı istemede oldukça uzaksınız. Kendi kendinize bu kadar hüsn-ü zannınız olmasın. Bu kadar da naz ve işve etmeyin. Kendi kalplerinize sorun bakın, Allah'ı
112
UCB
mı istiyor yoksa benciliği mi? Muvahhid midir yoksa müşrik mi? Öyleyse bu ucblar da neyin nesi? Amelleriyle bu kadar iftihar etmenin manası da ne? Farzen tüm ayrıntı ve şartları doğru, şirk, riya ve ucbdan arı ve uzak bir amel bile olsa mide ve tenasül organını tatmin etmekten başka bir garizesi olmayan amelin ne değeri olabilir ki bu kadar gururla meleklere takdim ediyorsun? Halbuki bu amelleri gözlerden saklı ve gizli tutmak gerekir. Bu ameller çirkin ve feci şeyler cin-sindendir. Dolayısıyla da insan bu amellerinden utanmalı ve saklı gizli tutmaya çalışmalıdır.
Yarabbi, şeytanın ve nefs-i emmarenin şerrinden biz zavallılar koşup sana sığınırız. Muhammed ve Ehl.-i Beyt'i (sa) hakkı için sen bizleri şeytanın ve nefs-i emmarenin şerrinden kurtar.
113
Dördüncü Hadis
KİBİRHakim diyor ki, İmam-ı Sadık'a (as) "İlhadın en alçak derecesi nedir?" diye sordum. Şöyle buyurdu: "İlhadın en aşağı ve alçak derecesi kibirdir." (*)
ŞERH
Kibir öyle bir nefsani halettir ki, insanı kendisinin büyük ve yüce olduğuna inandırmakta ve dolayısıyla da diğer insanlara karşı büyüklük taslamaya teşvik etmektedir. Kibrin eseri ise insandan sadır olan ameller ve dış alemde zuhur e-den belirtileridir. Nitekim 'şu şahıs tekebbür ediyor" derler. Bu sıfat, ucbdan başka birşeydir. Belki önceden de zikredil-diği gibi bu çirkin sıfat ve habis, rezil haslet ucbun semere ve ürünü konumundadır. Zira ucb kendini beğenmişliktir. Kibir ise başkalarına büyüklük ve üstünlük taslamaktır. İnsan kendisinde bir kemal ve üstünlük görünce öyle bir naz ve işve içine girer ki, buna ucb derler. Aynı şekilde diğerlerinin bu kemalden yoksun olduğunu zannedince de onlardan üs-
(*) Vesail, Kitabul-Cihad, bab-ı Tahrimi'1-Kibr- Kafi, C. 2., Kitabul-îman ve'1-Küfr, babu'1-Kibr, 1. hadis.
115
KIRK HADİS ŞERHİ
tün ve mukaddem olduğu nazarına gelir, işte bu nazardan diğerlerine karşı büyüklük ve üstünlük taslama haleti ortaya çıkar ki buna da "kibir" derler. Bunların hepsi de insanın kalbinde ve bâtınında vaki olmaktadır. Ama eser ve belirtileri dışarıya yansımakta, hariçte zuhur etmektedir. Bu ister beden heyeti, ister fiiller ve isterse de kavil ve sözlerde olsun farketmez, hepsi de kibirdir.
Bilcümle sadece kendini düşünen egoist insan bencil olur, bencillikte aşın gidince kendini beğenmeye başlar ve kendini beğenmişlikte de ifrata varınca başkalarına karşı üstünlük taslamaya kalkışır.
Bil ki nefsanî sıfatlar (ister noksanlık ve rezail cihetinden olsun ve isterse de kemal ve fezail) oldukça dakik ve karmaşık bir şeydir. Dolayısıyla da bazıları ile diğer bazıları arasında belirli bir fark ve ayrıcalık tesbit edebilmek oldukça zordur. Çoğu kez büyük alimler arasında bu nefsanî sıfatların sınırlandırılması hususunda oldukça şiddetli ihtilaflar bile başgöstermiştir. Belki de vicdanî sıfatları noksansız bir şekilde tarif edebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla da bu işleri vicdanın bizzat kendisine havale edelim, kendimizi birtakım mefhum ve ıstılah üretimi kaydından kurtararak asıl maksat ve meramımızdan uzaklaşmamaya çalışalım.
Velhasıl bilmek gerekir ki kibrin de, ucb için zikrettiğimiz derecelere benzer birtakım derece ve mertebeleri vardır. Ucb'da da bir benzerinin olduğu ve orada sırf önemli olmadığından zikretmediğimiz bazı dereceleri, buradaki önemine binaen zikredeceğiz. Ama ucbda zikredilenlerin bir benzeri altı dereceden ibarettir.
Kibrin derecelerinden biri insanın iman ve hakk inançları sebebiyle tekebbür etmesidir ki, bunun da mukabilinde kü-
116
KİBİR
für ve batıl inançları sebebiyle insanın tekebbür etmesi yer almaktadır.
Kibrin diğer bir derecesi de insanın üstün melekeler ve övülmüş sıfatlan sebebiyle tekebbür etmesidir ki, mukabilinde insanın ahlakî rezillikler ve uygunsuz melekeleri sebebiyle tekebbür etmesi yer almaktadır.
Kibrin bir diğer derecesi de insanın kendi menasik ibadetler ve salih amelleriyle tekebbür etmesidir ki, mukabilinde insanın günahlar ve kötü amelleriyle tekebbür etmesi yer almaktadır. Bunlardan her biri nefste var olan ucb derecesinden kaynaklanmış olabileceği gibi, başka birtakım sebepleri de olabilir ki, bundan sonra ona işaret edilecektir.
Ama burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz insanın haseb, neseb, mal, evlad, siyadet, riyaset vb. birtakım haricî şeyler sebebiyle tekebbüre kalkışmasıdır. Aynı şekilde Allah'ın izniyle birkaç faslın zımmında kibrin rezil fesadları ile, gücümüz yettiği bu fesadların ilacına da işaret etmeye çalışacağız. Allah Teala'dan kendime ve okuyuculara tesir etmesini taleb ediyorum.
Fasıl
Kibrin Dereceleri
Bil ki, kibrin başka bir itibarla bazı dereceleri daha vardır.
Birincisi: Allah Teala karşısında kibirlenmek
ikincisi: Enbiya, resuller ve evliya (salavatullahi aleyhim) karşısında kibirlenmek.
Üçüncüsü: Allah Teala'nın emirleri karşısında kibirlenmek ki bu da Allah'a kibirlenmeye dönmektedir.
117
KIRK HADİS ŞERHİ
Dördüncüsü: Allah'ın kullarına kibirlenmek ki, marifet ehli indinde bu da Allah'a kibirlenmeye dönmektedir.
Ama hepsinden daha kabihi, helak edicisi ve üstün derecesi, Allah Teala'ya kibirlenmektir ki bu, küfür ve fücur ehli ile uluhiyet iddiasında bulunan kimselerde peydahlanmaktadır. Bazen bunun bazı numuneleri diyanet ehli kimselerde de görülmektedir, ancak zikri münasib değildir. Bu, cehaletin, bilgisizliğin, mümkünün kendi haddini ve vacibu'1-vücu-dun makamını bilmemesinin sonucudur.
Ama enbiya ve evliyaya kibirlenmek, enbiya zamanında oldukça fazla vaki oluyordu. Allah Teala onların şöyle dediğini haber veriyor: 'Biz, bizim gibi iki insana mı iman edeceğiz?" (*)
Ve bu dinin ehli olanlara şöyle diyorlardı: "Ve bu Kur'an dediler, iki şehirden birinin en büyük en ileri gelen adamını inseydi ne olurdu?" (**)
Sadr-ı İslam'da Allah'ın evliya kullarına kibirlenmek oldukça fazlaydı. Günümüzde de İslam ile süslenen bazı kimselerde örnekleri mevcuttur.
Ama Allah'ın emirleri karşısında kibirlenmek bazı günahkar kimselerde peydahlanmaktadır. Bu tür bir insan, mesela ihram elbisesi ve benzeri amellerini kendine yakıştıramadığı için haccı bile terketmektedir. Secde etmeyi gururuna yediremediği için namazı terketmektedir. Bazen mena-sik, ibadetler, ilim ve diyanet ehli kimselerde de bu durum görülmektedir. Mesela tekebbüre kapıldığından ezanı terke-der ve kendisi gibi veya kendisinden aşağı olan kimselerden hak bir söz bile işitmeyi asla kabullenmez.
(*) Mü'minun, 47. (**) Zuhruf, 31.
118
KIRK HADİS ŞERHİ
Bazen de olur ki, insan herhangi bir meseleyi kendi dost veya arkadaşlarından duyunca büyük bir şiddetle reddeder ve bu sözün sahibini kınar, şiddetle eleştirir. Ama aynı meseleyi bir din büyüğünden işitince hemen kabullenir. Hatta ilk önce ciddi bir şekilde reddedip sonra da ciddi bir şekilde kabul ediyor da olabilir. Bu şahıs,hakkın talibi değildir.Sahip olduğu tekebbür, hakkın üzerine perde örtmektedir. Büyüklere yaltaklanmak -ki övülmüş tevazu sıfatından başka birşeydir- onu sağır ve kör kılmıştır. İşte bu tekebbür yüzünden, kendi makamına yakıştıramadığı bazı ilim ve kitapları tedris ettirmeyi, zahiren hiç bir unvanı olmayan kimselere veya sayısı az olan bir cemaate ders vermeyi, küçük mescid-lerde cemaate katılmayı ve Allah'ın rızasının onda olduğunu bilse bile az bir topluluk ve cemaatle kanaat etmeyi dahi ter-ketmekte, şiddetle reddetmektedir. Hatta bazen bu mesele o kadar dakik ve zarif olmaktadir ki, bu sıfatın sahibi bile amelinin kibir bir hulkü üzerine olduğunu anlayamamaktadır. Meğer ki kendi nefsini ıslah etmeyi istesin ve nefsin hile ve desiseleri hususunda oldukça dakik ve dikkatli davranmış olsun.
Ama Allah'ın kullarına daha da kötüsü ilahî alim ve bilginlere tekebbür etmenin fesadı hepsinden daha çok ve zararı hepsinden daha fazladır. Fakirlerle oturmaktan çekinmek, meclis ve mahfillerde amel ve davranışlarda daima önde bulunmayı istemek işte bu kibirden kaynaklanmaktadır. Ve bu, ayan ve eşref takımından tut, alimlere ve konuşmacılara, zenginlerden tut fakirlere kadar -Allah'ın hıfzettiği kimse hariç- birçok insan arasında yaygın ve revaç halindedir. Bazen tevazu, yaltakçılık ve tekebbürü birbirinden ayırabilmek oldukça zordur. İnsan Allah Teala'ya sığınmalıdır ki, kendi-
119
KIRK HADÎS ŞERHİ
sine hidayet yolunu göstersin. İnsan kendisini ıslah etmek isterse ve maksuda doğru hareket edecek olursa Hakk Tea-la'nm mukaddes zatı kendi geniş rahmetiyle ona hidayet ve kılavuzluk eder ve bu seyri onun için oldukça kolay ve rahat bir hale getirir.
Fasıl
Tekebbürün Asıl Sebebi
Kibrin birçok sebebi vardır ve bu sebeplerin hepsi de aslında bir şeye dönmektedir. İnsan, kendisinde bir kemalin bulunduğunu vehmedince ucba kapılır, bu, nefs sevgisiyle de karışınca başkalarının kemalini görmesine hicab teşkil eder ve dolayısıyla da onların kendisinden çok geride ve nakıs olduklarını zanneder. Bu da neticede kalbî veya zahirî büyük-lenmeye sebep olmaktadır. Mesela bazen irfan alimlerinde vücuda gelmektedir. Bir kimse kendisini marifetler ve şuhud ehli kabul etmekte, kalb ehli ve geçmişi güzel kimselerden olduğunu zannetmektedir. Başkalarına büyüklük ve üstünlük taslamaktadır. Filozof ve hükemayı kışrî (kabukçu) fakih ve muhaddisleri ise zahirî ve halkı da hayvan gibi görürler. Allah'ın tüm kullarına hakaret ve tahkir gözüyle bakarlar. Bu zavallı, "fena fillah" ve "beka billah" lafını edip tahakkuk davulunu çaldığı halde böyle tasavvur etmektedir. Halbuki ilahî marifetler, insanın Allah'ın kullarına güzel bir gözle bakmasını iktiza etmektedir. Eğer marifetullah'm kokusunu dahi almış olsaydı, hakkın cemal ve celalinin maz-harlarma tekebbürde bulunmazdı. Nitekim beyan ve ilim makamında kendisi de kendi haletinin hilafını tasrih etmektedir. Bütün bunlar aslında kalbine marifetlerin girmemiş
120
KİBİR
olmasından ve bu zavallının daha iman makamına dahi ermeden irfan makamından dem vurmasından ve irfandan hiçbir nasibi olmadığı halde tahakkuk''tan söz etmesinden kaynaklanmaktadır.
Bazen filozoflar arasında da bazı şahıslar ortaya çıkmaktadır ki, kendilerini burhan ve hakikatlerin alimi bildiklerinden ve Allah'a, melaikeye, resullere ve kitaplara yakîn eden kimselerden olduklarını düşündüklerinden dolayı diğer insanlara hakaret gözüyle bakarlar ve diğer ilimleri ilim olarak bile değerlendirmezler. Tüm insanların ilim ve imandan yana nakıs olduğunu düşünürler. Bu yüzden de kalplerinde onlara karşı kibirlenir ve zahirde de onlara karşı tekebbür ile muamelede bulunurlar. Halbuki rububiyet makamı ve mümkünün fakirliği hususunda ilim sahibi olmak bunun tersini gerektirmektedir. Aslında filozof, mebde ve meada, (evvel ve sona) var olan ilmî vasıtasıyla tevazu melekesine sahip olan kimse demektir. Allah Teala Lokmana hikmet verdi. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de o büyük zatın kendi oğluna şöyle nasihatta bulunduğunu haber vermektedir: "Ululanıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde kendini beğenerek kibirle yürüme. Şüphe yok ki, Allah ululanıp övünenlerin hiç birini sevmez." (*)
İrşad, tasavvuf ve nefs tehzibi iddiasında bulunan kimseler arasında da bazı şahıslar çıkar ki, halka karşı kibirlenir, tekebbür ederler, alimlere, fakihlere ve onlara tabi olan kimselere karşı kötümser olurlar. Alim ve filozoflara dil uzatır, kendilerinin ve kendilerine bağlı olan kimselerin dışındakilerin helak ehli olduklanna inanırlar. "Eli ilimden boş olduğu için de ilimleri yol dikeni sayar ve ilim ehlini de salikin yolu-
(*) Lokman Suresi, 18.
121
KIRK HADİS ŞERHİ
nun şeytanı kabullenirler. Halbuki kendi makamlarını iddia ederken bütün bu sözlerin iktizasının hilafını söylemekteler. İnsanların hidayetçisi ve sapıkların mürşidi olan kimselerin, insanı helak eden şeylerden müberra olması gerekir.Dünya-dan geçerek Hakkın cemalinde fani olması, Allah'ın kullarına tekebbür etmemesi ve onlara karşı kötümser olmaması gerekir.
Fakihler, fıkıh ve hadis alimleri ve talebeleri arasında da bazen öyle kimseler çıkmaktadır ki, diğer insanlara tahkir gözüyle bakmakta, onlara karşı üstünlük taslamakta ve kendisini bütün ikram ve büyüklüklere müstehak bir kimse olarak bilmektedir. Tüm halkın kendisine itaat etmesi gerektiğini ve dediği her şeyin harfi harfine yerine getirilmesi lazım geldiğini tasavvur etmektedir. Kendisinin de; "O yaptıklarından sorulmaz, fakat onlardır sorumlu olanlar." (*) olduğunu zannediyor. Kendisi ve kendisi gibi olan bir kaç kişi dışında hiç kimsenin cennete giremeyeceğine inanır. Çeşitli ilimlerin mensuplarından söz edilince onlara hemen dil uzatır, kâfi ölçüde nasiplenmediği kendi ilminin dışındaki tüm ilimleri görmeden, ölçüp-biçmeden tardetmeye kalkışır ve insanın helak sebepleri olduğunu söyler. Ulema ve sair ilimleri cehalet ve bilgisizliği yüzünden tardeder ve onları böylesine tahkir edip aşağılamasını da dinî bir vecibeymiş gibi gösterir. Halbuki ilim ve diyanet, böylesi davranış ve ahlaktan münezzeh ve müberradır.
Herhangi bir hususta ilmi olmadan görüş izharında bulunmayı mutahhar şeriatımız haram kılmış ve müslümana ihtiramı farz kılmıştır. Bu zavallı ise din ve ilimden habersiz Allah ve Rasulünün kavlinin hilafına davranmış, ama buna
(*) Enbiya Suresi, 23.
122
KİBİR
dinî bir şekil vermeye çalışmıştır.Halbuki halef ve selef alimlerinin siyer ve adeti asla bu olmamıştır.
Şer'î ilimlerin hepsi de alimlerin tevazu sahibi olmaları gerektiğini ve tekebbürü kalplerinden söküp atmaları lazım geldiğini söylemektedir. Aslında hiç bir ilim tekebbüre sebep olmaz ve tevazuya muhalif değildir. Bundan sonra, bu şahısların ilminin amellerine muhalif olmasının sebebini beyan etmeye çalışacağım. Tıp, matematik ve tabiî ilimler ile elektrik ve mekanik gibi dakik ve kompleks ilimlerin sahibi kimselerde de büyüklük taslama hastalığı bazen peydahlanmaktadır. Bunlar da diğer alimleri değersiz kabul etmekte ve ehline tahkir nazarıyla bakmaktadırlar. Bunlardan herbiri, asıl ilmin kendi yanlarında bulunan ilim olduğunu düşünürler. Zahirde ve kalplerinde insanlara kibriyalık taslamaya kalkışırlar. Halbuki ilimleri bunu gerektirmemektedir. İlim ehli olmayan bazı menasık ve ibadetler ehli de insanlara bazen tekebbür etmekte onları hakir görmekte ve tahkir etmektedirler. Bunlar da sair insanları ve hatta alimleri dahi necat ehli olarak kabullenmezler. İlimden bahsedilince, "amelsiz ilmin ne faydası var? Aslolan ameldir" derler. Özellikle de kendi meşgul oldukları amele oldukça ehemmiyet verirler ve tüm insanlara kibir ve ucb nazarıyla bakarlar. Halbuki hakiki ibadet ve ihlas ehli olmuş olsalardı amellerinin kendilerini ıslah etmiş olması gerekirdi. Namaz, insanı fesad ve münkerden alıkoymakta ve mü'minin miracı konumunda bulunmaktadır. Bu, elli yıllık namaz kılan, farz ve müstehab amellerini yerine getiren zavallı, ilhad olan kibre ve diğer fesadlardan daha büyük olan ucba mübtela olmuş ve şeytana ve şeytanın hulkuna daha da bir yakınlaşmıştır. İnsanı kötülükten nehyetmeyen ve kalbi korumayan namaz
123
KIRK HADİS ŞERHİ
(belki kesret ve çokluğu sebebiyle kalbi zayi' bile edebilen namaz) namaz değildir. Oldukça ehemmiyet ve önemle kıldığın halde seni şeytana ve kibirden ibaret olan şeytanî sıfata yakınlaştıran namaz, aslında namaz değildir. Namaz asla bu gibi şeyleri iktiza etmemektedir. Bunlar ilim ve amelden hasıl olan kibirdendir.
Bunların dışında hasıl olan benzeri şeyler de aslında insanın kendisinde bir kemal görmesi ve başkalarının bu kemalden yoksun olduğunu düşünmesi neticesinde vücuda gelmektedir. Mesela haseb ve neseb sahibi bir kimse böyle olmayan kimseye karşı tekebbür etmektedir. Veya cemal ve güzellik sahibi kimse de böyle olmayan veya böyle olmak isteyen kimseye karşı kibirlenir, tekebbürde bulunur. Veya tabiîleri, taraftarları, dostları, kabilesi, talebeleri ve benzeri şeyleri olan kimse de bundan yoksun olan bir kimseye karşı tekebbürde bulunur. Demek ki genel olarak kibrin sebebi, insanın kendisinde hayalî bir kemal görmesi, bu sebeple ucba kapılması ve başkalarını bu sıfattan ve kemalden yoksun bil-mesindendir. Hatta bazen fasid ahlak ve çirkin ameller sahibi kimseler de başkalarına karşı tekebbürde bulunur. Zira kendisinde var olanı kemal olarak değerlendirmektedir de ondan.
Bil ki kibir sıfatına sahip olan kimse bazen bazı cihetlerden ötürü kibir izharında bulunmaktan sakınır, el çeker. Bunu hiç kimseye belli ettirmez. Ama bu habis ve alçak ağaç, kalbinde kök salmıştır. Bu yüzden de kişi tabii halini kaybedince hemen ortaya çıkar. Mesela kızdığında ve öfkelendiğinde hemen kibriya ve azamet izharında bulunur ve ilim, amel veya sahib bulunduğu diğer şeylerini diğerlerinin yüzüne vurur ve onunla iftihar eder.
124
KİBİR
Bazen de kibrini açığa vurur ve dış cihetlerin hiç birine itina göstermez. Kibrinin şiddeti, onu ipini koparmışa döndürür. Velhasıl bazen kibir, ameller, hareketler ve sekenat-larda da zuhur eder. Mesela meclislerde daima baş köşede olmaya, giriş-çıkışta diğerlerinden önde bulunmaya çalışır. Fakirleri kendi meclisine koymaz, onlarla oturmaktan, meclis kurmaktan şiddetle kaçınır. Kendisi için bir harim ve do-kunmazlığa kail olur. Yol yürümek, bakmak, halkın sorunlarını cevaplandırmak ve benzeri amellerinde tekebbürde bulunur. Bu hadisin şerhinde yeralan meselelerin aslını kendisinden alıp tercüme ettiğimiz bazı muhakkikler diyorlar ki; "Alimde kibrin en düşük ve alçak derecesi insanlardan yüz-çevirmesi ve onlara hakkıyla teveccüh etmemesidir. Abidde ise insanlara surat asması, yüzünü ekşitmesidir." Adeta inanlardan uzaklaşıyormuş veya onlara gazaplanıyormuş gibi bir hali vardır. Ama bu zavallı, vera'nm (günahlardan sakınmanın); alında, alnın kırışıklarında, suratını asmasında, başkalarından yüzcevirmesinde, halktan uzaklaşmasında, boynunu büküp başını aşağı salmasında ve kendisine şöyle bir çekidüzen vermesinde olmadığını, tam tersine kalpte olduğunu bilemiyor. Peygamber (sav) göğsüne işaret ederek; "takva buradadır" buyurmuştur.
Bazen de kibir insanın dilinde zahir olur, başkalarına karşı övünür, iftiharda bulunur ve nefsini temize çıkarmaya çalışır. Abid kimse iftihar makamında, "ben falan işleri yaptım" der, başkalarının bu hususta nakıs olduğunu düşünür ve kendi amellerini büyük sayar. Bazen de diliyle açıkça bunu tasrih etmemektedir; ama bu sözlerinin lazımesi ve gereği, nefsin tezkiye edilmesi ve temize çıkarılmasıdır. Alim ise diğerlerine, "Sen ne biliyorsun? Ben falan kitabı bilmem kaç
125
KIRK HADİS ŞERHİ
defa okudum. Yıllar yılı ilmî camiada hazır bulundum. Bir sürü üstad ve büyük şahsiyetleri gördüm, ne kadar zahmet çektim. Bunca kitap yazdım. Tasnif ve teliflerim var vb..." şeyler söyler. Velhasıl nefsin şer ve hilelerinden Allah'a sığınmak gerekir.
Fasıl
Kibrin Fesadları
Bil ki, bu uygunsuz ve çirkin sıfatın hem bizzat kendisi birçok fesadları haizdir ve hem de birçok fesadlarm vücuda gelmesine sebep olmaktadır. Bu rezil sıfat, insanı zahirî ve batmî kemal ile dünyevî ve uhrevi nasiblerinden de mahrum kılmakta, alıkoymaktadır. Çoğu kere buğz ve düşmanlık vücuda getirmekte, insanı başkalarının gözünden düşürmekte ve değersiz kılmasına sebep olmaktadır. Diğer insanları kendisine aynı şekilde karşı koymaya ve onu hor görmeye ve tahkir etmeye zorlamaktadır.
Kafi'de yer alan bir hadiste İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Her kulun başının üstünde bir dizgin ve yular vardır ve bir melek de onun dizginlerini elinde tutmaktadır. Tekebbür ettiğinde melek o şahsa, 'Alllah seni aşağı indirir. Çabuk aşağı in' der. Velhasıl o kendi nazarında insanların en büyüğüdür. Ama halkın nazarında ise insanların en değersiz ve küçük olanıdır. Tevazu ettiğinde ise onun başının üzerinde var olan dizginlerden tutup çekerek ona, 'büyük ol, Allah Teala seni büyük ve yüce kılar' der. Bu ise kendi yanında insanların en küçüğü, halkın nazarında ise insanların en büyüğü ve yücesidir."
Ey aziz, sende olan akıl diğerlerinde de var. Eğer sen te-
126
KİBİR
vazu gösterecek olursan,mecburen halk da sana ihtiram gösterecek ve seni büyük tutacaktır. Ama eğer tekebbür edecek olursan hiçbir yere varamazsın. Ellerinden gelse seni hor ve hakir eder ve sana hiç mi hiç itina göstermezler. Birşey yapmasalar bile kalplerinde hor, gözlerinde zelil ve hiçbir makamı olmayan bir kimse haline gelirsin. Sen tevazu ile halkın kalplerini fethetmeye çalış, kalpler sana yönelince hemen eserlerini zahir eder ve eğer kalpler senden yüzçevirecek olursa o zaman da senin istediğinin tersine birtakım eserler zahir edecektir.
Öyleyse sen farzen ihtiram delisi ve büyüklük isteyen bir kimse dahi olsan, mutlaka insanlarla iyi geçinmek ve tevazu göstermek zorundasın. Tekebbürün neticesi senin maksud ve taleb ettiğin şeylerin tam tersidir. Öyleyse dünyevî hiç bir neticesini alamadığın gibi, belki beklediğinin de tam tersini göreceksin. Üstelik bu haslet ve hulk insanın ahirette de hor ve zelil olmasına sebep olmaktadır. Bu alemde insanları hakir gördün, onlara büyüklük tasladın, azamet, celal, izzet ve haşmet izharında bulundun, bütün bunların ahiretteki suret ve tecesümü, zillet ve horluktur. Nitekim Kafî'de yer alan şu hadis-i şerif de bu meseleye işaret etmektedir: 'Davud b. Ferkad'ın kardeşi diyor ki, Hz. Sadık'ın (as) şöyle buyurduğunu işittim: (Ahirette) Mütekebbirler zayıf karıncalar halinde tecesüm edecekler ve insanlar, Allah Teala hesaptan el çekinceye kadar onları ayakları altında çiğneyecektir.." (*)
Hz. Sadık'ın (as), kendi ashabına ettiği vasiyet ve tavsiyelerinde de şöyle yer almıştır. "Azamet ve kibir izharından sakının. Zira kibir Allah'a (cc) mahsustur. Bu hususta Allah'a
(*) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Kibr, 11. hadis.
127
KIRK HADİS ŞERHİ
niza etmeye kalkışanı ise Allah Teala kıyamet gününde zelil ve hakir kılar." (1) Allah Teala'nın zelil ettiği bir kimseye ne yapacağını ve onu ne gibi bir hale koyacağını ise bilemiyorum. Zira ahiret işleri ile dünya işleri arasında büyük farklılıklar vardır. Ahiretteki zillet, dünyadaki zilletten bambaşka birşeydir. Nitekim o alemin nimet ve azabı da buraya göre farklıdır.Nimetleri bizim tasavvurlarımızın çok üstünde, idrakimizin ötesindedir. Hakeza ashabı da öyle.. Kerameti de bizim hayal ettiğimizden başka birşeydir ve mütekebbir insanın işlerinin akıbeti ise cehenneme varmaktır. Bir hadis-i şerifte de yer almıştır ki, "kibir ateşin bineğidir." (2)
Kibir bineğine binen bir kimseyi ise bineği ateşe götürür ve onda bu sıfattan en küçük bir eser olduğu müddetçe de cennet yüzünü göremeyecektir. Nitekim Rasulullah (sav)'tan şöyle nakledilmiştir: "Kişi, kalbinde hardal tanesi kadar dahi kibir olduğu müddetçe cennete giremez." (3)
İmam Bakır ve İmam Sadık (aleyhima's-selam) hazretleri de buna yakın izharlarda bulunmuştur.Nitekim Kafî-i Şerifte yer alan bir hadiste Hz. Bakır (as) şöyle buyurmaktadır: "İzzet ve kibriya Allah'a mahsustur. Bunlardan birşeye sahip olmaya kalkışanı Allah Teala yüzüstü cehenneme atar." (4) Üstelik mütekebbirler için hazırlanan cehenem ile sair insanlar için hazırlanan cehennem arasında da büyük farklılıklar vardır. Daha önceden de tercüme ve naklini yap-
(1) Vesailu'ş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babi'l-Tahrimi'l-Kibr, 9. hadis.
(2) Aynı eser, 14. hadis.
(3) Vesailu'ş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babu'1-Haddi't-Te-kebbür, 6. ve 7. hadisler.
(4) Vesailu'ş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babu Tahrimi'1-Kibr, 2. hadis.
128
KİBİR
tığımız, insanın belini kıran mezkur hadis yeterlidir ve burası mahalli olduğundan yeniden naklediyoruz.
Hadis oldukça muteber hir hadistir. Hatta sahih hadisler gibidir. İbn-i Bekir, Hz. Sadıktan (as) naklediyor ki, Hazret şöyle buyurdu: "Şüphesiz cehennemde mütekebbirler için bir vadi vardır ki adına sakar derler. Bir defasında hararetinin şiddetinden Allah (aze ve cellejye şikayette bulundu. Ve Allah'tan bir nefes alabilmek için kendisine izin vermesini istedi. (Allah Teala da ona izin verince) bir nefes aldı ki cehennem yandı." (*)
Kendisi azab yurdu olmasına rağmen hararetten şikayette bulunan ve nefesiyle de cehennemi yakan yerden Alah'a sığınırım, ahiretteki ateşin hararetini, şiddetini bu alemde idrak edemeyiz. Zira azabın şiddet ve za'fının ihtilaf sebeple-rinen biri idrakin kuvvet ve za'fıdır. Kuvve-i müdrike ne kadar fazla güçlü ve idrak ne kadar daha kamil ve halis olursa, elem ve derdi de o kadar fazla his ve idrak eder.
Bu ihtilafın sebeplerinden biri de harareti kabulde hissin dayandığı maddelerdir. Zira haraketi kabullenmede maddeler farklılık arzetmektedir. Mesela altın ve demir, harareti kurşun ve kalaydan daha fazla kabullenmektedir. Hakeza kurşun ve kalay da tahta ve kömürden, tahta ve kömür de et ve deriden daha olarak harareti kabullenmektedirler.
Bunun başka bir sebebi de idraki kuvvetinin mahall-i kabul (harareti kabullenen mahal) ile varolan irtibatının şiddetli olmasıdır. Mesela insanın beyni kemiklerden daha az harareti kabul ediyor olmasına rağmen, teessür ve etkilenmesi daha fazladır. Zira idrak kuvveti beyinde daha güçlü ve
(*) Vesailu'ş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babu Tahrimi'l-Kibr, 6. hadis.
129
KIRK HADİS ŞERHİ
hassastır.
Bunun başka bir sebebi de bizzat hararetin kendi noksanlık ve kemalidir. Mesela, eğer haraket 100 derece olursa 50 derecelik haraketten daha fazla elem vermektedir.
Bunun başka bir sebebi de hararetin fail maddesi ile harareti kabullenen madde arasında irtibatın farklılığıdır. Mesela ateşin ele yakın olması ile ele değmesi arasında oldukça büyük farklılık vardır.
Bütün bu zikredilen beş sebebin hepsi de bulunduğumuz alemde tam anlamıyla nakıs ve noksandır. Ama ahiret aleminde tam anlamıyla kuvvetli ve kamildir. Bu alemde varolan bütün idraklerimiz nakıs, zayıf ve zikri bahsin uzamasına sebep olacak olan ve aynı zamanda da bu makamda zikri münasib görülmeyen birçok hicab ve perdelerle örtülüdür. Bugün gözlerimiz melekleri, cennet ile cehennemi görmemektedir. Kulaklarımız berzahı, berzah aleminde olanları kıyamet ve ehlinin sesini duymamaktadır. His ve duyu organlarımız, orasının hararetini idrak edememektedir. Bunun sebebi de bizzat kendilerinin nakıs ve noksan olmasındandır. Ehl-i Beyt'in (salavatullahi aleyhim) haber ve sözleri de ima-en veya açık bir şekilde bu mevzuya işaret ile doludur.
Ama insanın bedeni bu alemde harareti kabul etmemektedir. Bir saat bile bu dünyanın soğuk ateşinde yanacak olsa kül olur gider. Ama kadir olan Allah Teala kıyamette insanın bedenini, cehennem ateşinden (ki Cibril-i Emin'in haber verdiğine göre cehennem ehlinin 70 zer'alık zincirinden bir halkasını bu dünyaya getirecek olsalar bütün dağlar onun hararetinden erir gider) daima baki kalacak, erimeyecek ve bitmeyecek bir şekilde yaratacaktır. İnsanın kıyametteki bedeni de bu alemdeki bedeniyle kıyas edilemez.
130
KİBİR
Bu alemde nefs ile beden arasındaki irtibat da oldukça zayıf ve nakıstır. Bu alem, nefsin kendi kuvvetiyle kendisinde (alemde) zahir olmasına izin vermemektedir. Ama o alem, nefsin zuhur diyarıdır. Nefsin bedenle olan nisbeti, faaliyetin hallakiyet ile varolan nisbeti gibidir. Nitekim bu mesele kendi mahallinde sabit ve müşahhastır. Bu nisbet, nisbetler ve irtibatların en kamili ve tamam olanıdır.
Bu dünyanın ateşi, soluk ve de soğuk bir ateştir. Halis olmayan haricî maddeler ile karışık arazî (cevheri değil- Çev). birşeydir. Ama cehennem ateşi halis, katıksız, zatıyla kaim olan cevher, canlı ve irade sahibi bir ateştir ki, ehlini tam bir şuur ve idrak ile yakmaktadır. Me'mur olduğunca kendi ehlini şiddetle sıkmaktadır. Sadık-ı Musaddık Cibril-i Emin'in cehennemi vasfını okudun, ayrıca Kur'an-ı Kerim ve nakledilen haberler de cehennemi vasfeden ifadelerle doludur.
Ama cehennem ateşinin bedene ilişme irtibatının bu alemde şebih ve benzeri yoktur. Bu dünyadaki tüm ateşler insanı ihata edecek olsa, sadece satıh ve yüzeysel olarak ihata edebilir. Ama cehennem ateşi batını, zahirî müdrikatı ve müdrikatla ilgili herşeyi ihata etmektedir. O öyle bir ateştir ki, kalb, ruh ve kuvveleri yakmakta ve onlarla bir nev'i ittihat ve birlik meydana getirmektedir ki bu alemde bir benzerini bulabilmek mümkün değildir.
Velhasıl malum oldu ki, bu dünyada azabın esbab ve vesileleri hiç bir surette mevcut değildir. Ne buranın maddesinin kabul liyakati vardir ve ne de hararetin faili tammul faaliye-dir ve ne de idrakler kâmil ve tamdır. Cehennemin dahi kendisinin bir tek nefesiyle yandığı ateşi ne derk edebiliriz ve ne de tasavur. Meğer ki, Allah etmesin mütekebbirlerden olalım, bu çirkin ve uygunsuz hulkumuzu ıslah edemeden bu
131
KIRK HADİS ŞERHİ
alemden göçelim ve ahirette bizzat muayene ve müşahede edelim; "Mütekebbirlerin yurdu ne de kötüdür." (*)
Fasıl
Kibrin Bazı Sebepleri
Bil ki, daha önceden de zikredildiği gibi tekebbür etmenin sebeplerinden biri de aklın küçüklüğü, kabiliyetin zayıflığı, alçaklık, düşkünlük, sabırsızlık ve tahammülsüzlüktür. Kişi bilcümle kapasitesiz ve sabırsız bir insan olduğundan kendisinde bir kemal görünce veya bir üstünlük ve imtiyaz müşa-hade edince hemen bir mevki ve makam sahibi olduğu vehmine kapılır. Halbuki sahip olduğu her branşa ve muttasıf olduğu her kemale insaf ve ibret gözüyle bakacak olsa, kemal sandığı ve kendisiyle iftihar ve tekebbürde bulunduğu herşeyin ya aslında hiç mi hiç kemal olmadığını ya da kemal olsa bile diğer kemaller karşısında kayda değer bir değer ifade etmediğini ve zavallının suratının tokatla kıpkırmızı olduğunu (şişmanlıktan değil- çev.) hemen anlayacak, derke-decek, "şişkinliği, şişmanlık zannetmiş" olduğunun farkına varacaktır.
Mesela sahip olduğu irfan ilmi sebebiyle diğer insanlara hakaret gözüyle bakan, tekebbürde bulunan, onların kışrî (kabuğa önem veren) ve zahirî olduğunu söyleyen bir arifin; tamamıyla hakikatlerin hicabı ve yolunun engeli olan bir avuç mefhumdan, ilahî marifetlerle hiç bir ilgisi olmayan ilahiyat ve ilahî isim ve sıfatlar ilminden fersahlarca uzakta bulunan tumturaklı, debdebeli ve kandırıcı bir miktar ıstıla-
(*) Nahl Suresi, 29.
132
KİBİR
hat ve kavramlardan başka neyi var ki? Marifetler kalbin sıfatıdır ve bu satırların yazarının inancına göre bütün bu ilimler aslında amelîdir, mefhumları bilmek ve kendinden habire ıstılah ve kavramlar çıkarmak değil. Ben kısa ve her-şeyden habersiz yaşadığım bu ömrümde dahi ıstılahî arifler ile sair ilimlerin alimleri arasında öyle şahıslar gördüm ki, irfan ve ilmin hakkına andoîsun ki bu ıstılah ve kavramlar onların kalbine olumlu yönde etki etmemiş, belki tam tersi yönde tesir ettiği bile olmuştur.
Ey aziz, ilahî irfan, senin de dediğin ve kabullendiğin gibi, kalbi, ilahî esma ve sıfatların tecellisi, zatı-ı mukaddesin cilvesi ve hakiki sultanın giriş mahalli kılmaktadır ki, tüm eserleri mahvetmekte, renkleri silmekte, makam ve mevkileri, büyüklük ve ululanmaları tamamıyla yok etmektedir; "Şüphesiz ki padişah ve melikler hir şehre girdiler mi o şehri harab ederler ve halkının azizlerini zelil bir hale getirirler.." (*)
Kalbi, Ahmedî tevhide erdirir. Öyleyse niçin kalbini cemalinde mahvetmiş, renkleri daha da bir arttırmış, makam ve mevkileri büyüklük ve yücelikleri çoğaltmış, kendini Hakk Teala'dan ve isimlerinden mahrum bırakmış, kalbini şeytanın barınağı kılmışsın ve de Allah'ın kullarına, Hakk dergahının hasslarma ve mahbubun cemalinin cilvelerine tahkir ve aşağılık gözüyle bakıyorsun? Eyvahlar olsun senin gibi arifin haline ki, herkesin halinden daha kötü bir hale sahipsin, hüccet sana tamam olmuş, hiç bir özür ve mazeretin de kalmamış! Sen Hakka'a tekebbür ediyorsun, O'nun mukaddes zatının tecellilerine, sıfat ve isimlerine karşı firavunluk taslıyorsun!
(*) Nemi Suresi, 34.
133
KIRK HADİS ŞERHİ
Ey mefhumlar talibi, ey hakikatleri kaybetmiş zavallı, biraz olsun düşün. Marifetlerden neye sahip olduğuna bir bak. Hakk ve sıfatları hususunda kendinde ne gibi bir eser görü-yorsun?Musiki ve müzik ilmi belki senin ilminden daha da dakiktir. Hey'et, mekanik, riyazî vs. tabiî ilimler de ıstılahlar ve dikkat açısından senin ilminle omuz-omuzadır. Onlar insana ilahî irfan hibe etmedikleri gibi, senin ilmin de ıstılahlar hicabı, mefhumlar ve itibarlar perdesi arkasında kaldığı müddetçe ne bir keyfiyet ve ne de bir hal verebilir insana. Belki ilim kanununda, tabiî ilimler ve ilm-i riyazî dahi sizin ilimlerinizden daha iyidir. Zira o ilimler bir netice vermektedir, ama sizlerin ilmi hiç bir müsbet netice vermediği gibi belki bazen aksi netice vermektedir.
Mühendis, hendese ilminin neticesini ve sarraf da kendi sanatının neticesini almaktadır. Ama sizler, dünyevi neticeden mahrum kaldığınız gibi marifetlere de ulaşamamış bulunmaktasınız. Belki sizin hicablarımz daha da bir galiz ve kalındır. Hazret-i esma ve sıfatlar hususunda bir söz işitince sonsuz bir kesret canlanmaktadır gözünüzde. Dolayısıyla da bu ıstılahlar sayesinde hakikatlere ve marifetlere ulaşamadığınız gibi, bizzat bu ıstılahlar, hak alimlerine karşı tekebbür ve iftihara da sebep olmaktadır. Kalbî bulanıklık ve kirlilikleri arttıran marifet, marifet değildir. Eyvahlar olsun o marifetlere ki, sonunda sahibini şeytanın varisi kılmaktadır. Kibir, şeytanın ahlakî özelliklerinden biridir. O senin baban Adem'e karşı tekebbür etti ve dergâhtan kovuldu. Sen de tüm Adem ve ademoğullarma karşı tekebbür ettiğinden, kovulmuş ve tardedilmişsin... Şimdi gel de diğer ilimlerin halini bir düşün! Hekim eğer gerçekten de hekim ise, halk ile Hakk ve Hakk ile kendisi arasında varolan nisbeti anlamış
134
KİBİR
ve derketmişse kibriya ve ululuk onun kalbinden dışarı çıkar ve nihayet özgür olur. Ama bu mefhumlar ve ıstılahlar talibi zavallı, hikmetin bunlardan ibaret olduğunu ve hekimin de bunları bilen insandan ibaret olduğunu zannetmiştir. Bazen de kendisinin vacip sıfatlarla muttasıf olduğunu söyler. He-kim'in Hakkın sıfatlarından biri olduğunu ifade eder; "Hikmet (kendisini) ilaha benzetmektir. (İlahî ahlakla ahlaklan-maktır. Çev.)"
Bazen de kendisini enbiya ve mürselin zümresindenmiş gibi göstermeye çalışır, "Onlara kitap ve hikmeti öğretir." (*) ayetini tilavet edip durur. Bazen de "hikmet mü'minin yitiğidir" hadisini ve "Ve kime hikmet ihsan edilirse şüphesiz ki o çok hayra nail olmuş demektir." (**) ayetini kıraat eder. Halbuki kalbi hikmetten habersiz, hayırlardan fersahlarca uzak ve hikmetten mahrumdur.
İlahî hekim ve büyük İslam filozofu Muhakkik Damad (ra) buyuruyor ki, "Kekim o kimsedir ki, beden kendisi için bir elbise gibi olsun. İstediği anda onu soyup çıkarabilsin." O ne diyor, biz ne diyoruz? O hikmetten ne anlamış ve bizler ne anlıyoruz? Öyleyse sen ki, birkaç mefhum ve bir avuç ıstılah ile övünüyor ve insanlara üstünlük taslıyorsun, bu senin kapasitesizliğini, tahammülünün azlığını ve kabiliyetinin noksanlığım göstermektedir.
Kendisini mahlukatın mürşid ve hidayetçisi bilenlerin ve varlığım tasavvuf makamında karar kılanların hali bu ikisinden daha kötü, tekebbür ve nazı da daha fazladır. Bu iki grubun ıstılahlarını çalmış, kendi pazarının cinslerine şöyle bir çeki düzen vermiş, Allah'ın kullarının kalbini Hakk'tan
(*) Bakara, 129. (**) Bakara, 269.
135
KIRK HADİS ŞERHİ
döndürerek kendisine cezbetmiş, o saf ve sade zavallıyı alimlere ve diğer insanlara karşı kötümser kılmış, kendi pazarını genişletmek için, anladığı veya anlamadığı bir avuç cazib ve ilgi çekici ıstılahı zavallı halka yutturmuş ve "şaha mec-zub"„ "şaha mahbub" lafzıyla cezbe ve hübb halinin elde edileceğini zannetmiştir.
Ey dünya talibi ve mefhumlar hırsızı! Seni bu işinin o kadar da kibir ve iftihar edilecek yanı yoktur. Zavallı seni. Sabırsızlık ve aklının küçüldüğünden bazen sen de oyuna geliyor, kendinin bir makam sahibi olduğunu düşünüyorsun. Nefs ve dünya sevgisi, çalıntı malı mefhumlar, nisbetler ve itibarlarla eklenmiş ve uygunsuz bir netice vermiştir. Bunların inzimam ve eklentisiyle de ilginç ve acaib bir macun vücuda gelmiş, sen de kalkmış kendini bütün bu ayıplara rağmen mahlukatın mürşidi, ümmetin necatının hidayetçisi ve şeriat sırrının sahibi ve belki bazen daha da bir küstahlaşa-rak, velayet-i külliye makamının maliki olduğunu düşünüyorsun. Halbuki bu da istidad ve kabiliyetin eksikliği, göğsün darlığı ve kalbin genişlikten mahrum olmasındandır.
Sen; fıkıh, hadis ve diğer şer'i ilimlerin talebesi de usul ve hadis ilminde sana öğrettikleri bir avuç ıstılahtan başka bir-şey bilmiyorsun. Eğer baştan sona amelle ilgili bulunan bu ilim de sen de bir şeyler oluşturamamış, nefsini ıslah etmemiş, tam tersine ahlakî ve amelî fesadlar vücuda getirmişse senin işin zordur ve diğer ilimlerin alimlerinden daha aşağı ve değersiz sayılırsm.belki sıradan insanlardan da daha aşağısın. Bu arızî mefhumlar, harfi manalar, Allah'ın diniyle hiçbir ilgisi olmayan ve ilmî semereleri var diye tavsif edebileceğin bir ilimden dahi sayılamayacak olan faydasız niza ve ihtilaflar için bunca naz ve tekebbür de neyin nesi? Allah şa-
136
kibir
hiddir ki eğer ilmin neticesi bu olursa ve sana hidayet etmez, ahlakî ve amelî fesadlan senden uzaklaştırmazsa, en aşağılık ve iğrenç iş ve mesleklerden daha aşağı ve iğrençtir. Zira bu iş ve mesleklerin seri ve acil neticeleri vardır. Dünyevî-uhrevî fesadlan da daha azdır. Ama zavallı sen günah ve vebalden başka bir netice elde edemezsin, ahlakî fesadlar ve uygunsuz amellerden başka bir şey hasılın olmaz. Öyleyse senin ilmin de ilmî itibar nazarıyla dahi bakacak olursan hiç bir değer ifade etmemekte ve dolayısıyla tekebbür edilecek bir yönü bulunmamaktadır. Ama ilmî ufukların oldukça dar ve küçük olduğundan hemen birkaç kavram ve ıstılah öğrenince kendini alim, halkı ise cahil görmeye başlıyorsun. Mu-karreb meleklerin kanadını ayakların altına seriyor, meclislerde yeri, sokaklarda ise yolu Allah'ın kullarına daraltıyor, küçültüyorsun.
Bunlardan daha aşağı ve düşük olanı ise mal, evlad, akraba ve taifesi gibi dış ve haricî işlerde tekebbür eden kimsedir. Zavallı, ademi ahlak ve insanî edeblerin hepsinden mahrum ve uzaktır. Eli tüm ilim marifetlerden boştur. Ama elbisesi koyun yününden ve babası falan oğlu filan olduğu için insanlara tekebbürde bulunuyor. Ne kadar küçük bir aklı, dar ve karanlık bir kalbi var ki, tüm kemalleri terketmiş, güzel bir elbise ile kanaat etmekte, tüm güzellikleri külah ve aba ile değişmektedir. Zavallı, hayvanî bir makam ve hayvani lezzetlerle iktifa etmiş, akıldan yoksun bir suret ve hakikatten mahrum bir şekil karşılığında tüm insanî mevki ve makamları terketmiş, kendisinin bu vasıfla makam sahibi biri olduğunu zannetmektedir. O kadar aşağılık ve liyakatsizdir ki, birisi ondan dünyevî olarak bir derece yukarıda olsa, ona kölenin efendisine davrandığı gibi davranmaktadır.
137
KIRK HADİS ŞERHİ
Elbette ki, tüm arzu ve gayesi dünya olan kimse, dünyanın kulu ve ehlidir. Taptığı şey (dünya) kimin yanındaysa onun önünde zelil ve hakir düşmektedir.
Velhasıl tekebbürün en kuvvetli sebeplerinden biri, fikir ufuklarının küçüklüğü ve kabiliyetin eksikliğidir. Kemal olmayan veya tam bir kemal olmayan şeyler ona şiddetli bir şekilde tesir etmiş ve onu ucb ve kibre zorlamıştır. Dünya ve nefis sevgisi fazla olan kimselerden hu denilenler daha fazla tesir uyandırmaktadır.
Fasıl
Tekebbürün Tedavisi
Şimdi de kibrin fesadlannı bildiğin için, nefs ilacını bulmayı düşün. Himmet kemerini kuşan. Kalbi bu bulanıklardan ve gönül aynasını bu galiz tozdan temizlemeye çalış. Eğer nefs kuvveti ve kalb genişliğine sahip isen, dünya sevgisi kalbinde kök salmamışsa, dünya güzellikle kalbinde fazla cilve etmemiş, insaf ve ibret alma gözün açık ise önceki fasılda beyan edilenler en iyi ilmî ilaç konumundadır.
Ama eğer bu merhalede de kendine gelmezsen biraz da kendi haletlerini düşün, belki kalbin uyanır da kendine gelirsin. Ey ilk önceleri bir hiç olan ve sonsuz yılların yokluk gizinde saklı duran insan! Yokluk ve vücud sayfasında mahvolmaktan daha değersiz ne olabilirdi ki? Hakkın iradesi seni yaratmayı dileyince, kabiliyetin nakıs, alçak ve değersiz olduğundan ve feyz-i ilahiyi kabullenme isti'dadından mahrum bulunduğundan seni salt kuvve ve za'fdan ibaret olan alemin heyulasından, mevcudun ve kainatın en alçak ve değersiz varlığı olan cismî ve unsurî bir şekle büründürdü, ora-
138
KİBİR
dan da bir nutfe -ki elinle dokunacak olursan şiddetle tiksinir ve hemen büyük bir zahmetle de olsa temizlemeye çalışırsın- haline getirdi ve seni oldukça dar ve pis bir yerde (kadın ve erkek cinsel organlarında) karar kıldı. Daha sonra da idrar mecrasından fec'i ve çok çirkin bir halde anne rahmine yerleştirdi ve seni, adını dahi anmaktan nefret ettiğin bir menzilde müstakar kıldı. Orada da seni kan pıhtısı ve bir parça et haline getirdi ve seni adını duymaktan dahi korktuğun gıda ve besinlerle besledi ve büyüttü. Bütün bunlardan utanman, ar etmen gerekir. Ama herkes bu belalara duçar olduğundan artık utanç ve ar da kendiliğinden kalkmış oluyor: "bela umumî olursa güzeldir."
Sen bütün bu merhalelerin hepsinde de mevcudatın en rezil, zelil ve alçağı durumundaydın. Zahirî ve batını bütün idraklerden yoksun ve tüm kemallerden beri idin. Daha sonra kendi geniş rahmetiyle sana hayat bağışladı. Hayat ortamında bir kurtçuktan daha aşağı ve nakıs olduğun halde sana hayat verdi. Kabiliyetinin noksanlığı ve kendi rahmetinin genişliği ile sende hayatı ve hayati özellikleri daha da bir fazlalaştırdı. Dünya muhitine gelme liyakatini elde edince de seni en alçak mecralar ve en rezil haletlerde bu fezaya soktu. Halbuki tüm kemaller ve hayati özelliklerde diğer tüm hayvanların yavrusundan daha zayıf ve değersiz idin. Daha sonra da kamil kudretiyle seni zahirî ve batmî kuvvelerle donattı ama yine de o kadar değersiz ve zayıfsın ki, kuvvelerinden hiçbiri senin tasarrufunda değildir. Kendi sıhhatini dahi hıfzedemiyor, kudret ve hayatını koruyamıyor sun. Gençliğini ve cemalini hıfzedemiyorsun. Eğer bir afet ve hastalığa müb-tela olursan onu kendinden def edemiyorsun. Bilcümle kuvvelerinden" hiçbirinin şekil ve itibarlarına dahi sahip de-
KIRK HADİS ŞERHİ
Eğer bir gün aç kalacak olursan en kokmuş murdarı bile yemekten çekinmezsin. Eğer susayacak olursan en pis ve kokmuş suyu bile rahatça içmeye kalkışırsın. Velhasıl tüm hususlarda zelil ve çaresiz bir kulsun ki, hiçbir şeye kadir değilsin. Vücud ve vücudun kemallerinde sahip olduğun hisseyi, diğer mevcudatın sahip olduğu hisselerle mukayese edecek olursan, senin ve bütün yeryüzünün, belki bütün güneş sisteminin en alçak ve basiti tüm neş'etlerin en küçüğü olan cismanî alem mukabilinde hiçbir değer ifade etmediğini, hissedilir bir öneme sahip bulunmadığını göreceksin.
Azizim, kendinden başkasını görmemiş, gördüğün şeylere ise ibret ve muvazene gözüyle bakmamışsın. Hayatta sahip olduğun hayatî itibarlar ve dünyevî zinetleri şehrinle, şehrini ülkenle ve onu da yüzde birini dahi görmediğin dünya ülkeleriyle mukayese et. Tüm ülkeleri yeryüzüyle, yeryüzünü güneş manzumesi ve güneşin nurlu ışığından faydalanan geniş kürelerle, benim ve senin fikir muhitinden hariç olan güneş manzumesini de diğer manzumelerle kıyas et ki bizim güneşimiz tüm gezegenleriyle, onlardan birinin tek bir gezegeni kadar dahi değildir. Onlardan hiçbiri bizim güneşimiz ve gezegenleriyle kıyas dahi edilemez. Dediklerine göre şimdiye kadar keşfedilenler bilmem kaç milyon kehkeşandır ki, bu küçük ve yakın samanyolunda bile bilmem kaç milyon güneş sistemi'vardır. Onlardan en küçüğü ise bizim güneş sisteminden milyonlarca defa daha büyük ve nuranîdir. Bunların tümü cismanî acemdir ki, miktarını onların halik ve yaratıcısından başka hiç kimse bilmemektedir. Keşf erbabı olanlar ondan sadece az bir bölümünü keşfedebilmişlerdir. Tüm cisimler alemi ise tabiat ötesi alem mukabilinde hiç bir değer ifade etmemektedir. Orada öyle alemler vardır ki, be-
140
KİBİR
serin akıl ve havsalasına dahi sığmaz.
Bütün bunlar, hayatımızın itibarları ve bu vücud aleminde sahip olduğumuz hisselerdir. Allah Teala senin bu alemden alınmanı irade edince de tüm kuvvetlerine zayıflamalarını, tüm idraklerinin çalışamaz hale gelmelerini emreder. Vücud fabrikam bozmalarını buyurur. Duyu ve görme organları ile kuvvet ve kudretini alınca da sen bir cemad haline gelirsin ve birkaç gün geçmeden çıkaracağın koku tüm halka eziyet eder. Suret ve heyetin insanların kaçacağı bir hale gelir. Tüm ecza ve azaların kısa bir müddet sonra dağılır, darmadağın olur. Bunlar senin cisminin akıbeti, mal, akraba ve çocuklarının hali ise mal'undur.
Ama eğer berzahının ıslah edememişsen, Allah biliyor, orada nasıl bir suret ve halete sahipsin. Bu alemin ehlinin idrakleri, bu suret ve halin keyfiyetini ve niteliğini derkten acizdir. Zulmet, korku ve kabir azabı hakkında her ne işittiy-sen bu alemin karanlık, korku ve azablarıyla mukayese ediyorsun. Halbuki bu kıyas batıldır. Kendi ihtiyarımızla kendimiz için o alemde hazırladığımız şeyler sebebiyle Allah feryadımıza yetişsin. Kabir azabı ahiret azabının çok bariz bir numunesidir. Bazı rivayetlerden de anlaşıldığı üzere orada şefaatçilerden de mahrum bulunmaktayız. Nasıl bir azab olduğunu sadece Allah biliyor. Bizim ahiretteki neşet halimiz, adı geçen hallerden daha kötü ve korkunçtur. O gün hakikatlerin zuhur ettiği gündür. Sırların keşfedildiği gündür. Ameller ve ahlakın tecessüm ettiği gündür. Hesaba erişme günüdür. Cehennem duraklarında zillete duçar olunduğu gündür. İşte bunlar da kıyametin hali.
Ama kıyametten sonra olan cehennemin hali ise zaten malumdur. Cehennem hususunda birşeyler işitiyor ve bili-
141
KIRK HADİS ŞERHÎ
yorsun. Cehennem azabı sadece ateş değildir. Yüzüne öyle korkunç bir kapı açılacak ki, eğer bu alemde açılacak olsa tüm dünya ehli helak olur. Aynı şekilde bir cehennem kapısı kulağına ve biri de burnuna açılacak ki, bunlardan herhangi biri bu dünya ehli için açılacak olsaydı şiddetli azabı yüzünden hepsi helak olurdu.
Ahiret alimlerinden biri diyor ki, cehennem ateşi sonsuz şiddetli olduğu gibi, soğuğu da oldukça şiddetlidir. Allah Te-ala soğuk ve sıcağı bir araya toplamaya da kadirdir. Bu da akıbetimizin hali! Öyleyse işinin evveli sonsuz yokluk, vücuda geldiği andan itibaren tüm haletleri çirkin ve kabih, tüm hal ve durumu utanç verici, dünya berzah ve ahireti, biri diğerinden daha feci ve rezalet olan bir kimse neyi ile tekebbür ediyor? Hangi cemal ve kemal ile iftihar ediyor?
Öyleyse anlaşıldığı üzere tekebbür sonsuz cehalet ve bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Her kimin cehaleti fazla ve aklı az ise kibri daha fazladır. Ve aynı şekilde her kimin ilmi daha fazla, ruhu daha büyük ve göğsü daha geniş ise daha çok mütevazi ve alçakgönüllüdür.
Rasulullah (sav)'in ilmi ilahî vahiyden kaynaklandığından ve ruhu da oldukça büyük olduğundan tek başına milyarlarca insanın ruhiyatına galib geldi. Tüm cahili adetleri ve batıl dinleri ayaklar alfana aldı. Tüm kitapları neshetti ve nübüvvet dairesinin hatmini mübarek vücudu kıldı. Dünya ve ahiretin sultanı ve Allah'ın izniyle tüm alemlerde tasarruf sahibi biriydi, ama buna rağmen herkesten daha fazla mütevazi idi. Ashabın kendisine ihtiram için ayağa kalkmasını kerih görüyordu. Bir meclise girdiğinde daima alt köşede otururdu. Yemeğini yerde yer ve yerde otururdu ve "ben de bir köle gibiyim, bir köle gibi oturur ve bir köle gibi de ye-
142
KİBİR
rim..." derdi.
Hz. Sadık (as)'dan nakledildiği üzere Rasulullah (sav) palanı olmayana merkebe binmeyi severdi ve Allah'ın kullarıy-la daima alçak bir yerde oturur, yemek yerdi. Fakirlere iki eliyle ihsanda bulunurdu. O hazret merkebe biniyor ve kendi kölesi ile veya diğer kölelerle bir arada oturuyordu.
Ailesine ev işlerinde yardımcı olmak, hazretin siyeri ve adetiydi. Kendi mübarek eliyle koyunları sağıyor, elbise ve ayakkabısını dikiyordu. Kendi kölesiyle el değirmenini çeviriyor ve hamur yoğuruyordu. Kendi geçimini kendisi sağlıyor, fakir ve miskinlerle oturuyor ve onlarla yemek yiyordu. Bunlar ve bunlardan daha büyük işlerin tümü o hazretin siyeri, ahlakı ve tevazusudur. Halbuki manevî makamların yanısıra hazretin zahirî saltanat ve riyaseti de kemale ermişti.
Aynı şekilde, Ali b. Ebi Talib de (salavatullahi aleyhi) o büyük zata uymuş ve tamamıyla Rasulullah (sav)'m ahlakıyla ahlaklanmıştı.
Öyleyse ey aziz, eğer tekebbür manevi kemal içinse, onun manevi kemali herkesten daha fazlaydı, eğer riyaset ve saltanat içinse o da buna sahipti. Ama buna rağmen herkesten daha çok mütevazı idi. Öyleyse bil ki tevazu, ilim ve marifetin ürünüdür. Kibir ve tekebbür ise cehalet ve bilgisizliğin. Bu cehalet, ar ve aşağılık utancını kendinden uzaklaştırır. Enbiyanın sıfatıyla muttasıf ol, Hakk ile çekişen kimse ise O'nun gazabına uğrayıp ateşe girecektir.
Eğer nefsini ıslah etmeyi istersen onun amelî ve pratik yolu da az bir dikkat ve kollama ile oldukça kolay ve rahat bir hale gelmektedir. Bu yolda erkekçe himmet, fikir hürriyeti ve görüş yüceliği sayesinde hiç bir tehlike ile karşılaş-
143
KIRK HADÎS ŞERHİ
mazsın. Nefs-i emmareyi altetme, nefse galebe çalma ve insanın necat yolu, onların arzu ve isteklerinin hilafına davranmaktır.
Nefsi yok etmek için tevazu sahibi kimselerin sıfatıyla muttasıf olmak ve onlar gibi davranmaktan daha iyi bir yol yoktur. Tekebbürün hangi mertebesinde bulunursan bulun ve hangi ilmî, amelî ve diğer dalların ehli olursan, ol, bir müddet nefsanî arzularının hilafına hareket et. İlmî uyanıklık ve dünyevî-uhrevî akıbeti tefekkür neticesinde yolun kolay ve rahat olması ve güzel bir sonuç elde etmen ümid edilir. Eğer nefsin senden meclisin baş köşesinde oturmanı ve başkalarından öne geçmeni temenni ederse sen bunun hilafına davran. Eğer nefsin fakir ve miskinlerle oturmayı ar kabul ediyorsa sen onun burnunu yere sürterek fakirlerle otur, onlarla yemek ye, yolculuk et ve onlara katıl, Nefsin bazen de münazara yoluyla önüne çıkıp der ki, "sen makam sahibisin, şeriatın yayılması ve tebliği için makamını hıfz etmen gerekir, fakirlerle oturmak senin kadr-u menziletini kalplerden siler. El altındaki kimselere karışmak insanı hafif kılar. Meclislerde oturmak senin makamını küçültür, o zaman da kendi şer'î vazifelerini hakkıyla yerine getiremezsin." Bil ki bütün bunların hepsi şeytanın tuzakları ve nefsin hileleridir. Resul-i Ekrem (sav) dünyadaki makam ve mevkisi senden daha fazlaydı. Siyer ve yaşam tarzı da okuduğun gibiydi.
Ben kendi zamanımdaki bazı alimleri de bizzat gördüm ki, bir memleketin veya şia beldesinin tam riyasetine sahip oldukları halde siyer ve davranışları Rasulullah'mkinin aynısıydı.
1340 yılından 1355 yılına kadar şia nahiyesinin tam riyaseti ve kamil merciiyeti makamına sahip olan Üstad-ı Azzam
144
KİBİR
ve Fakih-i Mükerrem Hacı Şeyh Abdülkerim Yezdî Hairî'nin nasıl bir ahlak ve siyere sahip olduğunu hepimiz gördük. Hizmetçi ve uşağı ile birlikte oturur yemek yerdi. Yere oturur ve küçük talebelerle ilginç bir şekilde kaynaşır, onların arasına katılırdı. Son yıllarda epey yaşlanınca da akşam namazından sonra cübbesiz, başına sade bir parça sarmış, ayağına çarık giymiş vaziyette sokaklarda yürüyordu.
Kalplerdeki makamı daha da bir büyümekteydi ve bu işleri yüzünden makamına hiç bir zarar gelmiyordu.
Bu merhumun dışında Kum'un bazı oldukça muhterem alimleri de vardı ki, şeytanınızın sizler için yonttuğu bu kayıtlardan hiç birisi onlarda yoktu. Kendi ihtiyaçlarını bizzat kendileri pazardan alıyor, sarnıçlardan su çekiyor, ev işlerinde ailelerine yardımcı oluyorlardı.
Onların pak nazarında mukaddem ve muahher ile baş ve alt köşenin hiçbir farkı yoktu. Mütevazi insanların alçakgönüllü oluşları insanı şaşırtıyordu. Ama buna rağmen makamları mahfuz idi ve kalplerindeki yerleri gittikçe daha da bir büyüyordu.
Velhasıl Nebiyy-i Ekrem (sav)'in ve Ali b. Ebi Talib'in (as) sıfatı insanı küçük kılmamaktadır. Ama burada nefsine ettiğin muhalefette de oldukça dikkatli ve uyanık olmalısın. Zira bazen nefs insan için başka bir yoldan tuzak hazırlamakta ve insanı gafil avlayarak sırt üstü yere vurmaktadır. Mesela bazılarını görürsün, meclisin en alt köşesinde öyle bir otururlar ki, orada hazır bulunanlara, "benim makam ve mev-kim buradan çok daha yüksek ve yücedir. Ama ben tevazu gösteriyorum" demek ister. Makamı belli olmayan biri kendisinden önce geçirilince, güya bu yanlışlığı ortadan kaldırmak ve bunun sadece tevazudan olduğunu göstermek için
145
KIRK HADİS ŞERHİ
makamı nisbeten düşük olan diğer birini de kendisinden önce geçirir. Bunlar ve buna benzer binlercesi hep nefsin hileleridir. Bütün hunlar ise kibri fazlalaştırmak ve buna da riyakarlık ve dalkavukluğu ilave etmektir.
Halis bir niyetle mücahedeye girişmek gerekiyor. Elbette o zaman nefs mutlaka ıslah olacaktır. Tüm nefsanî sıfatlar, ıslah edilir cinstendir. İlk önceleri biraz zordur. Ama ıslah'a kalkıştın mı rahat ve kolay bir hale gelir. Asıl olan insanın tasfiye ve ıslaha niyetlenmesi ve uykudan uyanmasıdır. İnsanlığın ilk menzili "yakza," "uyanmak"dır. İnsanın gaflet uykusundan uyanması ve tabiat sekrinden kendine gelmesidir. İnsanın, kendisinin bir yolcu olduğunu ve yolculukta insana azık ve binek lazım geldiğini, azık ve bineğin ise insan-nm kendi hasletleri olduğunu bu tehlike ve korku dolu seferin bu karanlık, oldukça dakik, kılıçtan daha keskin ve kıldan daha ince yolun merkebinin ise erkeklik himmet ve gayreti olduğunu bu karanlık yolun nurunun ise iman ve övülmüş hasletler olduğunu anlamasıdır. Eğer gevşeklik eder ve gecikirse bu sırattan geçemeyip yüzüstü ateşe düşecektir. Zillet toprağıyla yeksan olacak ve helaket uçurumuna yuvar-lanacaktır. Bu sırattan geçemeyen insan, ahiret sıratından da asla geçemeyecektir.
Ey aziz! Cehalet ve bilgisizlik perdesini yırt.
Bu korkunç uçurumdan kendini kurtar. Muttakîlerin mevlası ve bu yolun tek salihi ve gerçek kılavuzu mescidde feryad ediyordu. Öyle ki, mescide yakın olanların tümü bunu açıkça duyuyordu. "Mücehhez olun. Allah sizlere rahmet etsin, şüphesiz ki sizler bir yolculuğa çağrılmışsınız." (*)
Sizler için en iyi ahiret teçhizatı ise nefsanî kemaller,
(*) Nehcu'1-Belağa-i Feyz, 195. hutbe.
146
KİBİR
kalb takvası, salih ameller, batın temizliği ile ayıb ve pislikten beri bulunmaktır.
Farzen şekli ve nakıs bir iman ehli bile olsan saadettiler ve salihler zümresine katılmak için bu pisliklerden temizlenmen ve halis olman gerekiyor. Bu manevî pisliklerin giderilmesi ise tevbe ve pişmanlık ateşi, nefsi kınamak ve melamet ocağına atmak, pişmanlık ateşiyle yakıp yok etmek ve Allah'a dönmek iledir. Bu işi bu dünyada kendin yap. Aksi takdirde ilahî azab ocağında "Allah'ın yakılmış ateşi" (*) kalbini yakar, eritir. Ve bu ıslahın ahiret asırlarıyla kaç asır çekeceğini ise Allah biliyor. Ama bu dünyada temizlenmek ve ıslah olmak kolaydır. Bu neş'ette değişiklik ve tağyirat, oldukça seri ve çabuk gerçekleşmektedir. Ama o alemde tağyir ve değişiklik başka bir şekilde vaki olmakta ve nefsin melekelerinden bir tek melekenin zevali asırları almaktadır.
Öyleyse ey kardeş, ömür, gençlik, kuvvet ve ihtiyarın elinde baki bulunduğu müddetçe kendi nefsini ıslah etmeye çalış. Bu makam ve şereflere önem verme. Mümkündür ki, şeytan bu rezile diğer rezailden daha çok önem vermiş olsun. Bu onun bir sıfatı olduğundan ve Allah'ın dergahından kovulmasının sebebi bu bulunduğundan, arif, sıradan halk, alim ve cahili de kendisine yoldaş kılmak istiyor. O alemde kendisini bu rezil melekeyle karşılayınca onun da melameti-ne uğramanı arzu ediyor. Der ki, ey ademoğlu! Enbiyalar sana demediler mi ki, ben Hakk dergahında baban Adem'e tekebbürde bulunduğum için kovuldum. Adem'in makamını tahkir ve kendi makamını büyüttüğüm için de mel'un oldum. Ama sen niye kendini bu rezilliğe mübtela kıldın?
O zaman zavallı sen, azabların, belaların, hasletlerin ve
(*) Hümeze Suresi, 6.
147
KIRK HADİS ŞERHİ
nedametlerin (ki insan bunları duymak bile istemiyor) yanı-sıra mahlukların en zelili ve mevcudatın en aşağısı tarafından eleştirilecek, kınanacaksın.
Şeytan Allah'a tekebbür etmemişti ama Hakkın mahluku için kibirlenmiş tekebbür etmiş ve şöyle demişti: "Beni ateşten, onu ise balçıktan yarattın." (*)
O, kendisini büyük, Adem'i ise küçük saydı. Sen de ade-moğullarını küçük, kendini ise büyük sayıyorsun. Sen de; "Alçakgönüllü ol. Allah'ın kullarına tevazu göster" diyen ilahî emirlere muhalefet ediyor ve tekebbürde bulunuyorsun. Üstünlük taslıyorsun. Öyleyse sadece niçin şeytana lanet ediyorsun? Habis nefsine de lanet etsene. Nitekim onunla bu rezil haslette de ortak değil misin? Sen şeytanın mazharla-rmdansın. Mücessem şeytansın. Belki berzahî ve kıyameti suretin de şeytandır. Ahiret suretlerinde mizan ve ölçü nefs melekeleridir. Ahiret aleminin ölçü ve mizanları burada olanlardan başkadır.
Fasıl
Hasedin de Bazen Tekebbürün
Mebdei Olduğu Beyanında
Bil ki, bazen bir kemale sahip olmayan kimse de kemal sahibi olan kimseye tekebbürde bulunabilir. Mesela, fakir zengine ve cahil alime karşı kibirlenebilir. Bilinmelidir ki, bazen ucb tekebbürün mebdei olduğu gibi, bazen de hased tekebbürün mebdei olabilir. İnsan kendisinin sahip olmadığı bir kemali diğerlerinde görünce ona karşı hasette bulunabi-
(*)A'raf Suresi, 12. 148
KİBİR
lir. Bu da o kimseye karşı tekebbürde bulunmasına ve neticede onu zelil ve hor kılmaya çalışmasına sebep olabilir.
Kafî'yi şerifte Hz. Sadık'ın (as) "kibir, halktan her sınıfın kötü ve şerir fertlerinde bulunur" diye buyurduğu yer almıştır. Hazret daha sonra şöyle buyuruyor: "Rasulullah (sav) Medine sokaklarının birinden geçiyordu. Siyah bir kadın da yolun üstünde durmuş hayvan gübresi topluyordu. Kendisine, 'Rasulullah'ın yolu üzerinden çekil' denilince 'yol geniştir' diye cevap verdi. Ashab kadına taarruzda bulunmaya kalkışınca, Peygamber, 'Onu bırakın, zira o bir mütekebbir-dir.' (*) diye buyurdu.
Bazen de kibir, ilim sahibi kimselerde ortaya çıkmaktadır. Bunlar da tevazünün zenginler için güzel olmadığından dem vururlar. Nefs-i emmare ona zenginler için tevazünün imanı eksilttiğini söyler durur. Zavallı, zenginlere zenginliği için tevazu ile gayrisi arasında hiç bir fark bırakmamaktadır. Bazen dünya sevgisi, mevki ve makam arzusu insanı mütevazi olmaya zorlar. Bu hulk, tevazu değildir. Bu, dalkavukluk ve yağcılıktır. Nefsanî rezailden biridir. Bu hulkun sahibi fakirlere hiç mi hiç tevazu göstermez. Meğer ki, onlarda bir fayda ve menfaatin var olduğunu görsün.
Bazen de tevazu hulku, insanı başkalarına karşı ihtiramlı ve alçakgönüllü olmaya davet eder. Fakir olsun veya zengin tamah nazarı olsun veya olmasın. Yani onun tevazusu gösterişten uzaktır. Ruhu temiz ve paktır. Makam ve şeref sevgisi kalbini kendisine cezbedememiştir. Bu tevazu fakirler için iyi olduğu gibi, zenginler için de iyidir. Herkese kendine yakışır bir şekilde ihtiram göstermektedir. Ama senin makam ve şeref sahibi kimselere tekebbürde bulunman ve
(*) Kafi, 2. C, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr babu'1-kibr, 2. hadis.
149
KIRK HADİS ŞERHİ
onları tahkir etmen sadece dalkavukluk ve yağcı bir kimse olmadığın için değildir. Belki bu, hased ettiğinden dolayıdır. Çok büyük hata ediyorsun. Dolayısıyla, o kişi sana beklenmedik bir şekilde ihtiram edecek olursa o zaman sen de hemen tevazu gösterecek ve ihtiramda bulunacaksın. Velhasıl nefsin hile ve şaheserleri o kadar dakik ve gizlidir ki, insanın Allah'a sığınmaktan başka çaresi yoktur. "Başta da sonda da hamd Allah'a mahsustur."
150
Beşinci Hadis
HASEDDavud, Hz. Sadık'ın şöyle buyurduğunu naklediyor: Ra-sulullah buyurdu ki: "Allah (azze ve celle) Musa b. Imran a şöyle dedi: Ey İmranoğlu, kendi fazlımdan insanlara verdiğim şey sebebiyle onlara hased etme, gözünü ona dikme ve nefsini onun ardısıra gönderme. Zira hased eden kimse aslında benim nimetlerime gazablanır ve kullarım arasında yaptığım taksimden razı olmaz da yüzçevirir. Böyle olan bir kimse benden değildir ve ben de ondan değilim..." (*)
ŞERH
Hased, nefsanî bir halettir. Bu haletin sahibi, nimet ve kemal diye vehmettiği şeylerin başkalarından alınmasını arzu eder. Kendisi de bu nimete sahip olsun veya olmasın, ken-
(*) Vesail, Kitabu'l-Cihad, Bab-u Tahrimi'1-Hased-Kafî, C.2., Ki-tabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'l-Hased, 6. hadis.
151
KIRK HADİS ŞERHİ
dişine de nasib olsun veya olmasın hiç farketmez. Bu, gıbta-dan başka birşeydir. Zira gıbta eden kimse, başkasında nimet diye vehmettiği şeyin onda zevalini arzu etmeksizin kendisine de nasib olmasını istemektedir. "Vehmî kemal" ve "nimet" dememizin sebebi ise, hased eden kimsenin zevalini arzuladığı o şeyin hadd-i zatında kemal ve nimet olması ge-rekmediğindendir. Hased eden kimse bazen bizzat nakıs ve rezil olan birşeyi bile kemal zannetmekte ve de zevalini arzulamaktadır. Veya insanlığın noksanlığı ve hayvanlığın ke-malindendir ve hased eden kimse hayvanlık mertebesinde olduğundan onu kemal bilmekte ve dolayısıyla da zevalini istemektedir. Mesela halk arasında bazıları vardır ki, kan dökme ve cinayeti hüner olarak kabullenmekte ve böyle olan bir şahsa da hased etmektedir. Veya boş konuşmayı kemal zannetmekte ve bu sıfata sahip kimseye hased etmektedir. Öyleyse burada mizan kemal bulunduğunu vehmetmek ve o işi bir nimet olarak düşünmektir.
Başkalarında bir nimet görüp de (gerçekten de nimet olsun veya olmasın) bunu zevalini isteyen kimse hased sahibidir.
Bil ki hased hususunda da, hased edilen, hased eden ve bizzat hased hasebiyle bazı derece ve kısımlar vardır.
Hased edilen kimsenin hali açısından, aklî kemaller, övülmüş hasletler, menasık, salih ameller ya da mal, evlad, azamet, haşmet vb. dış ve haricî meselelerde hased edildiği gibi kemal olduğu vehmedilince bunlardan herbirinin mukabiline de hased edildiği görülür.
Hased eden kimsenin hali açısından: Hased, bilindiği gibi düşmanlık, tekebbür, korku ve sonradan zikredilecek olan birtakım benzeri meseleler yüzünden ortaya çıkmaktadır.
152
HASED
Bizzat hased hali itibarıyla: Denebilir ki, hasedin gerçek taksimat ve dereceleri bunlardır, eskiden zikredilenler değil. Öyleyse şiddet, za'f dereceleri içinde birçok mertebeler vardır ki, sebepler açısından farklılık arzetmektedir. Aynı şekilde etkileri itibariyla muhtelif halde bulunmaktalar. Biz de inşa-Allah birkaç fasıl zımnında hasedin fesadları ve ilacına, makdur olduğu kadarıyla değinecek, açıklık getirmeye çalışacağız. Tevfik Allah'tandır.
Fasıl
Hasedin Bazı Sebepleri
Hasedin birçok sebebi vardır, ama başlıca sebeplerinden biri, insanın kendi nefsini zelil, hor ve aşağılık görmesidir. Nitekim kibirde, halin farklılığı hasebiyle bunun aksi sözko-nusuydu. İnsan kendisinin bir kemali olduğunu ve başkalarının da bu kemaldan yoksun olduğunu görünce nefsinde bir nev'i üstünlük ve yücelik duygusu uyanır ve tekebbürde bulunur. Başkalarını kamil gördüğünde ise bir nevi aşağılık kompleksine kapılır, dış amiller ile nefsanî maslahatlar olmadığı takdirde bu onda hasedin meydana gelmesine sebep olur. Bazen de bu zebunluğunu başkalarının kendisiyle eşitliğinde düşünür. O zaman da kemal ve nimet sahibi kimse kendisi gibi veya kendisinin ardından gelen kimselere karşı hasedde bulunur. Dolayısıyla da denebilir ki hased, etkisi başkalarından nimet ve kemalin zeval bulmasını istemek olan nefsin zebunluk ve aşağılık kompleksine kapılmasıdır. Allame Meclisi (kuddise sırruhu) gibi bazıları da hasedin se-beblerinin yedi şey olduğunu söylemişlerdir:
1- Adavet: Düşmanlık
153
KIRK HADİS ŞERHİ
2- Taazzuz: Hased edilen kimsenin sahip olduğu nimet ve kemal sebebiyle kendisine tekebbür ettiğini görünce buna dayanamayıp bu nimetin ondan zevalini arzu etmek.
3- Kibir: Hased eden kimsenin, nimet ve kemal sahibi kimseye karşı tekebbürde bulunmayı istemesi ve bunun da sadece o nimetin zevaliyle mümkün olması.
4- Taaccub: Bu büyük nimetin herhangi bir şahsa veril-diğni görünce taaccüb edip şaşkınlığa düşmek Nitekim Allah Teala önceki ümmetlerin şöyle dediklerini haber veriyor: "Sizler de bizim gibi beşersiniz ancak." (*) Aynı şekilde, "bizim gibi beşer olan bu ikisine mi iman edeceğiz." (**) diyorlardı. Kendileri gibi olan kimsenin risalet ve vahiy sahibi olmasına taaccüb ediyor ve dolayısıyla da hasedde bulunuyorlardı.
5- Havf (korku): Nimet sahibi kimsenin, sahib olduğu kemal ve nimet sebebiyle kendisinin mahbub bulduğu maksad-lan hususunda rahatsızlık çıkarmasından korktuğu için o nimetin zevalini ister.
6- Riyaset sevgisi: Şahsın riyasette bulunması sadece
başkalarının nimette kendisiyle müsavi ve ortak olmaması
na bağlıysa böyle bir şahıs kendisi dışında hiç kimsenin mez
kur nimete sahib olmasını istemez.7- Yaratılış habisliği: Hiç kimseyi nimet içinde görmek is
temez.Ama bu satırların yazarının inancına göre bu sebeplerin çoğu, belki de hepsi aslında insanın aşağılık kompleksine düşmesi ve kendisini zebun olduğunu tasavvur etmesine dönmektedir. Hasedin direkt sebebi, meşhurun hasede getir-
(*) Yasin Suresi, 15. (**) Mü'minun Suresi, 47.
154
HASED
diği tarif üzere bundan ibarettir. Ama bizim hasede mana verirken, bizzat bu haletin hased olduğunu söylememiz ise zikredilen şeyin sıhhatini zorlaştırmak ve sıkı tutmak demek değildir. Velhasıl bu manalar etrafında bahiste bulunmak bizim maksadımız olmadığı gibi bu sayfalar için de müsait değildir.
Fasıl
Hasedin Bazı Fesadları
Bil ki hased, insanı helak eden kalbî bir hastalıktır ve ondan, birçok kalbî hastalıklar, kibir ve insanı helak eden amillerden olup insanın helak olması hususundak birer müstakil sebep konumunda olan amellerin fesadları vücuda gelmektedir. Biz de oldukça açık olan bazılarını zikretmeye çalışacağız. Çaresiz bazı gizli fesadlar da vardır ki, yazarın nazarından da saklı ve örtülüdür. Hasedin bizzat fesadı oldukça fazladır. Muaviye b. Veheb'in sahihinde Hz. Sadık-ı Mu-saddık şöyle buyuruyor: "Dinin afeti, hased, ucb ve övünmektir." (*)
Hz. Bakır (as), Muhammed b. Müslim'in sahihinde şöyle buyuruyor: "Kul hangi sürçme ile -gazab sebebiyle fiilî veya dilinden sadır olan- gelirse gelsin bağışlanır. (Ama) hased, ateşin odunu yediği gibi o da imanı yer bitirir." (**)
Malum olduğu gibi iman, kalbi Hakkın (azze ve celle) tecelli ve cilvelerine mazhar kılan bir nurdur. Nitekim hadis-i kudsîde şöyle yer almıştır: 'Yer ve göklerim beni almadı.
(*) Kafî, C.2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'l-Hased, 5. hadis. (**) Kafî, C.2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'l-Hased, 1. hadis.
155
KIRK HADİS ŞERHİ
Ama mü'min kulumun kalbi beni aldı." (*)
Kalbi tüm mevcudattan daha geniş karar kılan bu ilahî nur ve manevî ışık, kalpte bu rezil hasletin bulanıklığından vücuda gelen darlık ve karanlık ile çelişki içindedir. Kalb mahzun ve bitkin, sine tutulmuş ve dar, çehre somurtkan ve asık olur. Bu haller iman nurunu batıl kılıyor, insanî kalbi öldürüyor ve ne kadar kuvvet kazanırsa o kadar iman nuru zayıflıyor, sönmeye yüz tutuyor.
Zahir ve batında hased sebebiyle vücuda gelen eserler, mü'minin manevî ve zahirî vasıflarıyla çelişki içindedir. Mü'min Allah Teala'ya nisbeten iyimser ve kulları arasında yaptığı taksimattan ise razı olan kimsedir. Hased eden kimse ise Hakk Teala'ya nisbeten gazablı, O'nun takdirlerine küskün ve yüzçeviren kimsedir. Hadis-i şerifte de yer aldığı gibi mü'minin kötülüğünü istemez. Onun aziz ve kerim olmasını arzu eder. Hased eden kimse ise bunun tersinedir. Mü'min dünya sevgisinin mağlubu, hasud ise dünya sevgisinin şiddetinden bu rezil haslete mübtela olmuştur. Mü'minin hiçbir korku ve hüznü yoktur. Hakk Teala'dan başka hiç kimseden çekinmez. Ama hasudun hüzün ve korkusu hased ettiği şey etrafında döner dolaşır. Mü'minin alnı geniştir. Yüzünden müjde okunur. Hasudun ise yüzü asık ve somurtkandır. Mü'min mütevazidir, ama hasud birçok zamanlar tekebbür eder. Hased imanın afetidir ve ateşin odunu yediği gibi imanı yer bitirir.
Ahiretteki necatın sermayesi ve kalplerin hayatı olan imanı insanın elinden alması ve onu müflis kılması bile bu rezil hasletin çirkinlik ve kötülüğünü göstermeye yeter de artar bile. Hasedin ayrılmaz bir parçası olan büyük fesad-
(*) Ihyau'1-Ulum, C. 3., S. 12. 156
HASED
lardan biri de Halika, hakiki velinimete gazablanmak ve Onun takdirlerine küsmek ve yüzçevirmektir. Bugün tabiatın zulmanî hicabları ve onunla meşguliyet, tüm müdrikatı-mız, mahcub (hicablı), göz ve kulaklarımızı ise kör ve sağır yapmıştır. Ne Maliku'l-Müluk'a gazablı ve küskün olduğumuzu biliyoruz ve ne de bu gazab ve küskünlüğün melekût ve aslî-daimî meskendeki suret ve tecessümün ne olduğunu biliyoruz. Sadece Hz. Sadık'm (as) şu sözünü işitiyoruz: "benden yüzçeviren ve bana gazablı olan kimse benden değildir ve ben de ondan değilim." Ama Hakk Teala'mn bizlerden beraati ve bizarının nasıl bir musibet olduğunu ve altında nelerin bulunduğunu bilemiyoruz? Hakkın velayetinden dışarı çıkan ve erhamür-rahiminin rahmet perçemi altından dışarı sürülen kimse için hiç mi hiç necat ve kurtuluş ümid edilemez. Şefaatçilerin şefaati de ona nasib olmayacaktır; "O'nun izni olmadan Allah katında kim şefaat edebilir." (*)
Allah'a gazablanan, velayet sığmağından, dışarı çıkan ve kendisiyle maliki arasında dostluk bağını koparmış olan kimseye kim şefaat edebilir? Yazıklar ve eyvahlar olsun, bizzat kendimiz kendi başımıza neler getirdik! Enbiya ve evliya ne kadar feryad edip bizleri uykudan uyandırmak istediyse de biz daha da bir gaflet uykusuna daldık ve şekavetimiz gün geçtikçe daha da bir fazlalaştı.
Bu hulkun fesadlarından biri de ahiret alimlerinin de buyurduğu gibi kabir azabı ve zulmetidir. Zira buyuruyorlar ki ruhî baskı ve kalbî bulanıklığı olan bu alçak ve fasid ahlakın berzahî ve kabrî suret ve tecessümü, kabir azabı ve zulmetidir. Kabrin darlık ve ferahlığı, göğüs genişliğinin varlık ve yokluğuna tabiidir.
(*) Bakara, 255.
157
KIRK HADİS ŞERHİ
Hz. Sadık'tan (as) rivayet edilmiştir ki, Rasulullah bir gün dışarı çıkarak Sad'ın teşyî merasimine katıldı. Yetmiş bin melek de onu teşyî etmeye gelmişlerdi. Rasullullah (sav) başını semaya kaldırarak şöyle dedi: "Sad gibi kabir azabı gören var mı?" Ravi İmam'a (as) arzetti: "Fedan olayım, bizlere Sad'ın sadece idrardan sakınmadığı nakledilmişti." Hazret şöyle buyurdu: "Maazallah, onun hulkunda sadece bir kötülük vardı, o da ev halkına karşı kötü davranırdı."
(*)
Hased sebebiyle kalpte vücuda gelen darlık, baskı, bulanıklık ve zulmet, fasid hulklarm sadece çok az bir kısmında mevcuttur. Velhasıl bu hulkun sahibi hem dünyada azab görmekte ve mübtela bulunmaktadır, hem de kabirde baskı ve zulmet içindedir ve hem de ahirette zavallı ve çaresiz kalacaktır. Bunlar hasedin bizzat sebeb olduğu fesadlardır, o da başka bir fasid hulk ile batıl ve fasid amelin vücuda gelmesine sebep olmazsa.
Başka bir fesada sebep olmaması ihtimali ise oldukça azdır. Belki ondan ahlakî ve amelî birçok kötülükler vücuda gelir. Önceden de zikredildiği gibi, bazı yerlerde kibre, gıybete, koğuculuğa, sövmeye, eziyete ve insanın helakına sebep olan benzeri birçok fesada sebep olmaktadır.
Öyleyse her akıllı insanın himmet kemerini kuşanarak kendisini bu utançtan ve imanını bu yakıcı ateş ve büyük afetten kurtarması gerekir. Kendisini daimî ve ebedî bir azab olan bu alemde, fikrî baskı, kalp darlığı, berzah ve kabir zulmetleri ve ilahî gazabdan kurtarması lazım gelir. Biraz düşünürsen, bunca fesadı olan birşeyin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini anlarsın. Üstelik senin bu hasedinin ha-
(*) Kafi, C.3., Kitabu'l-Cenâiz, Babu'l-Mes'ele fi'1-Kabr, 6. hadis.
158
HASED
sed edilene de hiç bir zararı yoktur. Senin hasedin sebebiyle ondaki nimet zail olmamaktadır. Belki onun için dünyevî ve uhrevi bir faydası bile vardır. Zira onun hasudu ve düşmanı olduğundan dolayı senin mübtela ve mahzun olmanın onun için menfaati vardır. Kendisinin nimetler içinde olduğunu senin ise bundan azab çektiğini görmesi bile kendisi için bir nimet sayılır.
Eğer sen bu ikinci nimetin farkına varsan, o zaman da senin için başka bir azab ve fikir baskısı hasıl olur. Bu azabın da onun için bir nimettir.. Demek ki, sen daima gam, baskı ve derd içindesin, o ise nimet, ferah ve genişlik.. Ahirette de senin bu hasedinin ona faydası dokunacaktır. Özellikle de işi gıybet, iftira ve benzeri eziyetlere vardırmışsan o zaman senin iyilik ve hasenatlarını ona verirler ve sen de zavallı ve iflas etmiş olursun o ise nimet ve azamet sahibi.. Eğer biraz olsun bu hususta tefekkür edecek olursan kendini bu rezil hasletten kurtarır ve nefsini bu helaketten azade kılarsın.
Zannetme ki bu nefsanî rezillikler ve ruhî hulklar asla değişmez, ortadan kalkmaz. Bunlar şeytan ve nefs-i emma-renin sana ilka ettikleri birtakım boş hayallerdir ki, seni nefsini ıslahtan ve ahiret yolunun sülûkundan alıkoymaya çalışmaktadır. İnsan bu değişiklikler diyarı ve tebdilatlar neşetinde olduğu müddetçe tüm vasıf ve hulkları değişebilir. Melekeler her ne kadar sağlam ve muhkem de olsalar da bu alemde olduğu müddetçe zail ve yok edilebilirler. Ama şiddet ve za'f ihtilafı sebebiyle tasfiye ve tezkiyenin zahmeti de farklılık arzetmektedir.
Nefste yeni yeni vücuda geldiği sıralarda az bir zahmet ve riyazetle nefsanî bir sıfatı zail ve izale etmek pekala kolaydır. Bu haliyle kökleşmiş ve yere çakılıp kalmamış bir fi-
159
KIRK HADİS ŞERHİ
dana benzemektedir adeta. Ama bu sıfat nefste kökleşir ve nefsin yerleşik melekelerinden biri haline gelirse zevali mümkün olsa da biraz zor ve zahmetlidir. Yaşlanmış ve kökleşmiş bir ağacı sökebilmek biraz zordur. Sen kalb ve ruh fe-sadlarının kökünü söküp atma fikrinde ne kadar geç hareket edersen, bir o kadar daha fazla zahmet ve riyazet çekmen gerekir.
Ey aziz ilk olarak zahir ve batın memleketinde ahlakî veya amelî fesadın vücuda gelmesine izin verme. Başlangıçta vücuda gelmesine izin vermemen, girip kökleştikten, tüm vücudunu kapladıktan sonra yok etmeyi ve dışan çıkarmayı istemenden daha kolaydır. Bu rezilliği yok etmede ne kadar gecikirsen bir o kadar da fazla zahmet çekmen gerekir. Zira dahilî kuvveler gittikçe zayıflamakta, kuvvetten düşmektedir.
Büyük şeyhimiz ve değerli arif Şahabâdî (ruhum ona feda olsun) şöyle buyuruyordu: "Gençlik kuvveti ve neşat olduğu müddetçe insan ahlakî fesadlara karşı daha iyi kıyam edebilir ve insanlık vazifesini daha iyi yerine getirebilir. Bu kuvvenin elinizden çıkıp ihtiyarlığın gelip çatmasına dek gaflet etmeyin. Zira o zaman muvaffak olmak oldukça zordur. Far-zen muvaffak olursa da ıslah için çok zahmet çekmek gerekir. Akıllı bir insan herhangi bir şeyin fesadını görecek olursa -eğer ona bulaşmamışsa- kesinlikle onun etrafında dönüp dolaşmaz ve kendisini o işe bulaştırmaz. Eğer Allah korusun bulaşmışsa da hemen ıslahına çalışır ve kökleşmesine izin vermez. Eğer kökleşmişse büyük bir zahmet ve meşakkate katlanarak berzahı ve uhrevî meyvesini vermesin diye hemen onu söküp atmaya çalışır."
Maddî tebdilatlar ve tağyirler neş'eti olan bu alemden bu
160
HASED
fasid hulk üzere göçecek olursa bu habis ağaç meyve verecek ve onu söküp atma işi de artık elinden gelmez olacaktır. Böylece ahiret ve berzah alemine kadar da nefsanî hulklarından birisinin dahi değişmesi çok uzak ve gayri mümkün hale gelecektir.
Rasulullah (sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: "Cennet ehli cennette ve cehennem ehli de cehennemde kendi niyetleri vasıtasıyla ebedî olarak kalacaklardır. Rezil ahlakın bir neticesi olan fasid niyet, menşe ve kaynağı zail olmadığı müddetçe asla zail olmaz."
O alemde melekeler o kadar kuvvetli ve şiddetli bir şekilde zuhur edecektir ki, ya asla zail olmayacak -ki o zaman ebedî olarak cehennemde kalacaklar- ya da zail olsa bile ilahî asırlar sonunda, o da birçok sıkıntı zorluk ve ateşten sonra olacaktır.
Öyleyse ey akıllı, dünyevî bir aylık veya bir yıllık cüz'i bir zahmet neticesinde ıslah edilmesi mümkün olan ve aynı zamanda dünyevî ve uhrevî bela ve musibetlere de son verecek olan bu meseleyi sonraya bırakma ki helak olursun.
Fasıl
Ahlakî Fesadlarm Kökleri
Daha önceden de zikredildiği üzere kalb nasibi olan iman, akıl nasibi olan ilimden başka birşeydir. Tüm ahlakî ve amelî fesadlar, kalbin imansız oluşundan ve aklın, aklî burhan yoluyla veya enbiyanın haber vermesiyle derk ve idrak ettiği şeyleri kalbe ulaştırmamasından ve kalbin o şeylerden habersiz bulunmasından vücuda gelmektedir.
Filozof, mütekellim ve şeriat ehli olan tüm herkesin ka-
161
KIRK HAJSİSŞERHİ
bul ve tasdik ettiği ve hiç kimsenin şek etmediği bir mesele şudur: Mutlak Makamın (cellat kudretuh) vücud, kemalat, nimet genişliği, nzık ve mühlet taksimi gibi hususlarda kudret kalemiyle cereyan eden îherşey en iyi program ve en güzel nizamdır. Ve tam maslahatlarla mutabıktır, Tasavvur edilen nizamların en kamili ©îaa külli İbir nizamdır. Ama herkes kendine has bir dil ve mesleğime uygun bir ıstılahla bu ilahi latife ve kamil hikmeti beyan etmeye çalışmışlarda*.
Arif diyor ki mutlak Cemil'in gölgesi de mutlak eemildir. Filozof ise şöyle diyor: Tabiat aleminde varolan nizam 'ilmi, nizam ile mutabık olduğu gibi naks ve serden de teridir. Vehmedilen cüz'î şeyler, mevcudatı layık olduğu kemaltease ulaştırmak içindir. Mütekellim ve şeriat ehli ise şöyle diyor: Hekim'in fiilleri, hikmet ve salah üzeredir. Beşerin cüz'i ve mahdud aklı ise ilahî takdiratlardaki tam maslahatları idrakten acizdir. Bu mesele hepsinin dilinde cereyan etmekte olup herkes ilmi ve aklî kapasitesince onun için bir burhan ikame etmektedir. Ama kil-ü kal (söylenti) haddini aşmadığından ve kalb le hail mertebesine ulaşamadığından dolayı itiraz dilleri açıktır ve iman nasibi olmayanlar ise bir dille kendi burhan ve kavlini tekzib eder. Ahlakî fesadlar da bu zemin üzerindedir. Hased eden, başkalarından nimetin zail olmasını arzu eden ve nimet sahibine karşı kalbinde kin besleyen kimse Hakk Teala'nın tam salah üzere bu nimeti o şahsa nasib ettiğini ve bizim idrakimizin bunu derk etmekten aciz olduğuna iman etmediğini bilmelidir. Hakikatte Allah Teala'nın adline ve yaptığı taksimatın adilane olduğuna imanı olmadığını bilmelidir. Halbuki sen akaid usullerinin birinde, Allah'ın adil olduğunu söylüyorsun. Bu, lafızdan başka birşey değildir. Adalete iman ve hased, birbiriyle çeliş-
162
HASED
mektedir. Eğer onu adil biliyorsan, yaptığı taksimi da adilane Mİ. Nitekim mezkur hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuş-tur. Allah Teala buyuruyor ki, Hasud, kullar arasında yaptığım taksimden razı değildir ve nimetlerim için de gazablan-mıştır.™ Kalb, fıtratı gereği adilane taksimat karşısında Kuzu etmekte ve zulüm ile sitemden, fıtratı gereği kaçmakta uzaklaşmaktadır. Beşerin zatının derinliklerinde yoğrulmuş olan ilahî fıtrat, adalet sevgisi ve adalet karşısında huzu etmek, zulümden nefret etmek ve önünde teslim olmamaktır. Eğer bunun hilafına birşey görecek olursa mukaddime ve başlangıçta bir noksanlığın olduğunu bilmelidir. Eğer nimetlere gazablı ve kısmetlerden razı olmayan bir kimse haline gelecek olursa bu O'nu adil kabul etmediğindendir. Belki de neuzu billah, zalimce bir taksim olduğunu düşünüyor, kısmeti adilane bildiği halde yüzçeviren ve programı en kâmil nizam ve tam maslahatların mutabıkı olarak bildiği halde gazablanan bir kimse değildir. Eyvahlar olsun ki, imanımız nakıstır ve aklî-bürhanî meseleler, akıl ve idrak merhalesinden kalb merhalesine ulaşmamıştır. Söylemek, işitmek, okumak, bahis ve kil-u kal ile iman sözkonusu değildir. Burada niyetin halis olması gerekiyor. Allah'ı arayan Allah'ı mutlaka bulacaktır. Marifetleri taleb eden de mutlaka Ona ulaşacaktır. "Burada kör olan ahirette de kördür ve yolunu da tam sapılmıştır, şaşırmış gitmiştir." (*)
Allah'ın kendisine nur vermediği kimsenin artık hiç bir nuru olamaz.
Fasıl
Hasedin Amelî İlacı
(*) İsra Suresi, 72.
163
KIRK HADİS ŞERHİ
Çok az bir bölümünü zikrettiğimiz ilmî ilacın yamsıra bu rezil ve fezahet dolu haslet için amelî ilaçlar da sözkonusu-dur. O da, hased ettiğin kimseye zorla da olsa sevgi ve muhabbet izharında bulunman ve kendisine ihtiram göstermen-dir. Bundan maksadın, batmî hastalığı tedavi etmek olsun. Nefsin seni ona eziyet etmeye, hakarette bulunmaya ve ona düşmanlık etmeye davet ediyor. Onun kötülük ve fesadlarım sana takdim ediyor. Ama sen nefsanî arzularının hilafına ona merhamet et, teclil ve ihtiramda bulunmaya çalış. Dilini onu hayırla anmaya zorla. Onun iyiliklerini kendine ve başkalarına arzet. Güzel ve cemil sıfatlarını göz önünde bulundur. Gerçi ilk önceleri bu mesele icbari birşeydir. Gerçek ve hakikati yoktur. Ama maksadın nefsin ıslahı olması bu naks ve rezilliğin bertaraf edilmesi olduğundan bilahare hakikate yakınlaşacak, yavaş yavaş icbarî olma durumu ortadan kalkacak, nefs tabii haline kavuşacak ve gerçekliğe erişecektir.
En azından nefsine bunun da Allah'ın bir kulu olduğunu ve Allah Teala'nm ona lütuf nazarı olduğundan dolayı kendisine nimet verdiğini ve kendi özel ihsanına mahsus kılmış olabileceğini inandırmaya ve anlatmaya çalış. Özellikle de hased edilen bir kimse ilim ve diyanet ehli bir kimseyse ve hased de ilim ve diyanet hususundaysa bu iş daha da bir çirkin ve onlara düşmanlık etmek daha da bir kötüdür. Nefsine, bunların Allah'ın has kulları olduğu için ilahi tevfike mazhar olduklarını ve büyük nimetlere nail olduklarını anlatmaya çalış. Bu nimetler insanın bu nimetlerin sahibine karşı daha da bir sevgi ve muhabbet duymasına vesile olma-lıdır.Insanları muhterem kılmalı ve bu nimet sahiplerine karşı mütevazi ve alçakgönüllü olmaya çağırmalıdır. Öyleyse nefsinde huzu' ve muhabbet vücuda getirmesi gereken şeyle-
164
HASED
rin bunun aksi şeylere sebep olduğunu görünce büyük bir şe-kavete düştüğünü anlamalı ve hemen ilmî ve amelî yollarla ıslah etmeye çalışmalıdır. Ve bilmelidir ki, muhabbet icad etmek isteyen kimse sonunda mutlaka muvaffak olur. Zira muhabbet nuru zulmet ve bulanıklıklara kahir ve galibdir. Allah Teala mücahedeye yardımcı olacağını, kendi gizli lü-tuflarıyla tevfik inayet edeceğini vadetmiştir. "Şüphesiz ki o tevfik ve hidayet sahibidir."
Fasıl
Ref Hadisinin Zikri Beyanında
Bil ki bazı hadis-i şeriflerde Rasulullah (sav şöyle buyurmaktadır: "Ümmetimden dokuz şey kaldırılmıştır. Bunlardan biri de (el veya dil ile zahir olmadığı müddetçe) hasettir. " Elbette bu ve benzeri hadis-i şerifler insanın kendi nefsinden bu habis ağacı sökme hususunda ciddiyet göstermesine engel olmamalı, ruhu ve imanı yakan ateşten ve dinin afeti olan bu hasletten kurtarmaya mani olmamalıdır. Zira bu fasid maddenin, nefsi ayaklar altına alarak çeşitli fesad-ların önünü alması, hiç bir eserin vücuda gelmesine izin vermemesi ve insanın imanını mahfuz kılması oldukça az görülmüştür.
Aynı zamanda diğer sahih hadisler de bu sıfatın imânı yiyip bitirdiği, dinin afeti olduğu, Allah Teala'nm bu hasletin sahibinden beraat ettiği, kendisinin ondan, onun da kendisinden olmadığını bildirdiği yer almıştır.
Öyleyse insan, bu kadar büyük bir iş ve mühim bir fesad olan bu hasletten gaflet etmemeli ve ref hadisi (hasedin ümmetten kaldırıldığını bildiren hadis-i şerif-çev.) ile mağrur ol-
165
KIRK HADİS ŞERHİ
manialıdır.
Öyleyse sen oldukça ciddi ol. Ve onun dallarını koparmaya çalış. Islah niyetinde ol. Ondan hiç bir eserin zahir olmasına izin verme. O zaman kökleri gevşeyecek, büyüme ve terakkiden geri kalacaktır. Eğer ıslah ve riyazet esnasmda-birden ölüm gelip çatacak olursa ilahî rahmeti sana da şamil olacak ve geniş rahmeti ile Rasulullah'ın (sav) ruhaniyet nuruyla af ve bağışlanmaya mazhar olursun. Rahmaaiyet nuru, onun bakî kalmış olması muhtemel olan tüm eseıierini yakmakta ve nefsi temiz ve pak kılmaktadır. Ama Hamza b. Hamran'm naklettiği hadiste İmam Sadık (as) şöyle buyuruyor: "Şu üç şeyden, Nebi de dahil hiç kimse kurtulmmamıştır. Yaratılışta vesveseye kapılmak. Uğursuzluğa inanmak m ha-sed. Ama mümin hasedini kullanmaz.'*(*) Bu rivayette ya mübalağa edilmiştir ve maksad ona ibtilamn kesret ve çokluğudur veya bu terkib, ibtila kesretinden kinaye olup maksud bizzat cümlenin mazmunu değildir ya da mecazen hasedin gıbtadan daha geniş bir anlam ifade ettiğini buyurmaktadır. Belki küffarın kendi batıl dinlerini yaymada kullandıkları nimetlerin zevalini istemeye de hased itlak edilmiş olabilir. Zira enbiya ve evliya, hakiki hasedden uzak ve beridirler. Ahlakî kötülük ve batınî pisliklere bulaşan bir kalb, ilahî ilham ve vahye nail olamaz. Hak Teala'nın zati ve sıfata tecellilerine mazhar olamaz. Öyleyse bu hadis zikredildiği şekilde veya başka bir şekilde tevcih edilmelidir. Ya da ilmî kailine (sav) havale edilmelidir. "Evvelde ve sonda da hamd Allah'a mahsustur."
(*) Vesailuş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babu Tahrimi'I-Ha-sed, 8. hadis.
166
Altıncı Hadis
DÜNYA SEVGİSİİbn Ebi Ya'fur, Hazreti Sadık'm (as) şöyle dediğini naklediyor: "Sabah akşam en büyük derdi dünya olan kişiyi Allah yoksulluğa mahkum eder, işlerini sonuçsuz bırakır ve dünyadan kendisine kısmet olanın dışında hiçbir şeyi ona nasib etmez. Sabah akşam en büyük derdi ahiret olan kişiyi ise Allah gönlü ganî, gözü tok kılar ve işlerini düzene koyar."
ŞERH
Bil ki, ilim ehli açısından ve onların maarif ve ilimleri hasebiyle dünya ve ahiret hakkında kimi değerlendirmeler vardır ki, bunların ilmî açıdan gerçekliğini tartışmak bizim güt-
Kafî, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Hub ed-Dunyâ, h. 15
167
KIRK HADİS ŞERHİ
tuğumuz maksad bakımından önem taşımamakta ve onların terimlerinin anlaşılması, red veya kabul edilmesi ve eleştirilip düzeltilmesi için gayret sarfetmek yolcuyu yolundan alıkoymaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Burada asıl önemli olan husus, ahireti taleb eden insanın kendisinden sakınması gereken kınanmış dünyanın ve ona bu kurtuluş yolunda yardımcı olacak şeylerin anlaşılmasıdır ki biz bunu inşaallah birkaç bölüm halinde açıklayacağız. Bu yolda ilerlemek için Allah Teala'dan başarı niyaz ediyoruz.
1. bölüm
Mevlanâ Meclisî'nin (ra) Kınanmış Dünyaya
İlişkin Sözlerinin Açıklanmasına Dair
Büyük muhakkik ve eşsiz muhaddis Mevlanâ Meclisi (aleyhibirrahme) hazretleri buyuruyor ki: "Bil ki, bizim anladığımız kadarıyla ayet ve rivayetler toplamından çıkan sonuca göre kötülenmiş dünya, insanı Allah'a kulluktan, O'un sevgisinden ve ahiretin kazanılmasından alıkoyan şeyler toplamıdır. O halde dünya ve ahiret birbirinin karşısında yer almaktadır. Velev zahiren dünyevî bile olsa, Allah Teala'nm rızasına ve O'na yakınlaşmaya yol açan her şey de ahirete ait sayılır. Mesela ticaret, ziraat ve zanaat gibi. Her ne kadar halk bunları dünyevî saysa ve bunlarla meşgul olmaktan maksat aile bireylerinin geçimini sağlamak olsa bile, bu açıdan, Allah'ın buyruğuna uyulmakta, bu kazanç hayırlı işlere harcanmakta, muhtaç olanlara yardım edilmekte, sadaka vererek halkın sorunları giderilmekte ve benzeri işler gerçekleştirilmektedir ki, bütün bunlar ahirete taalluk etmektedir. Oysa gösteriş ve ikiyüzyülük maksadıyla gerçekleştirilen ri-
168
DÜNYA SEVGİSİ
yazetler, her ne kadar zühd ve taat gibi görünseler de aslında dünyevîdirler. Çünkü bunlar kişiyi Allah'tan uzaklaştırmakta ve O'na yakınlaşmaya yol açmamaktadırlar. Tıpkı kâfir ve muhalif kişilerin (hayırlı gibi görünen) işlerinde olduğu gibi."
Ve başka bir muhakkikten de şunu nakil buyurmaktadır: "Senin dünya ve ahiretin, kalbinin iki halinden ibarettir. Yakın ve ölümden önce olanının adı dünyadır, bundan sonra gelen ve ölümden sonra olanının adı ise ahiret. Şu halde ölümden önce senin için lezzet nasib, şehvet ve tat kaynağı olan herşey, senin dünyan demektir."
Ben fakir de derim ki: Denilebilir ki dünya, şekillenme değişim ve dönüşüm diyarı olan varlığın aşağı kademesidir, ahiret ise bundan, sebat, ebediyet ve kararlılık diyarı olan melekûta ve kendi batınına dönmek demektir. Ve bu iki alan her nefs ve şahıs için gerçeklik taşır. Her varlık için aşağı ve dünyevî olan, zuhur, mülk ve şuhûd makamı mevcut olduğu gibi, yüce ve ahiret makamı olan batın, melekût ve ğaybî bir makamda mevcuttur. Ve aşağı dünyevî konum her ne kadar varlık mertebelerinin geri ve nakıs bir noktası ise de, kudsî nefsin terbiye beşiği, yüce makamların tahsil diyarı ve ahiretin tarlası olması bakımından evliya ve ahiret yolunun yolcuları açısından varlığının en güzel ve en yararlı hallerinden biridir. Eğer Allah Teala bu durumu meydana getirmemiş ve bu değişim ve dönüşüm ortamını var etmemiş olsaydı, hiç kimse kemale, karar ve sebat diyarına ulaşamazdı ve mülk ve melekutta genel bir noksanlık ortaya çıkardı. Ve Kur'an ile hadislerin bu alemi kınayıp aşağılamaları da aslında bizzat dünyaya yönelik birşey değil, ona yönelmeye, ona gönülden bağlanmaya ve onu sevmeye yönelik bir durumdur.
169
KIRKHMİS ŞERHİ
Şu Halde insanın iki dosyası oMağ» anlaşıldı. Biri övülmüş olan, öbürü de yerilmiş olandır, övülmüş olanı, terbiye, tahsil, ticaret, makam ve kemalatı elde etme diyarı olan ve içinden geçmeden elde edilmesi mümkSn olmayan ebedî saadetin elde edildiği yerin bir mahsEÖdür. Nitekim muvahhid-lerin velisi i ve mü'minlerih emird (salavatullahi aleyh), bir şahsın dünyayı i kınadığını görünse bir hutbesinde şöyle buyurdu:
"MuhakkaM'hi dünya, ona sert dkmrananın sadakat diyarı, onu anlayanın afiyet diyarı, ondan yararlanmak isteyenin zenginlik diyarı; ondan öğüt almak isteyenin öğüt diyarı, Allah'ın dostlarının mescidi, Allah'ın meleklerinin namazgahı, vahyi ilahinin nüzul yeri, veliyullah'ın ticaretgâhı ki onda rahmeti kazandılar ve cennete eriştiler." (*) Ve Allah Teala'nın "Muttakîlerin yurdu ne güzeldir." (**) sözü de Ayyaşfnin Hz. Bakır'dan (as) rivayet ettiğine göre "dünya" şeklinde tefsir edilmiştir. Şu halde güzellik ve yüceliğin mazharı olan bu dünya kınanmış değildir. Asıl kınanan şey, kişinin sevip bağlandığı ve bütün kalbî ve dışsal fesat ve hataların kaynağı: anlamındaki kendi dünyasıdır (kendi alemidir). Nitekim Kafide Hz. Sadık'tan (as) şöyle rivayet edilmiştir: "Dünya sevgisi her kötülüğün başıdır." (***). Mal ve şöhret sevgisinin müminin dininde yaptığı tahribat, iki aç kurdun çobansızbir koyun sürüsüne sağdan soldan saldırarak vereceği zarardan daha fazladır. "'(****)
(*) Feyz, Nehetı'l-Belâğe, Hikmet 126.
(**) Nahl Suresi, 30.
(***) Kafi, C. 2. Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Hubb ed-Dunya, 1.
hadis."
(.****) Kafi, G. 2. mtabu'1-îman ve'1-Küfr, Babul-Hubb ed-Dunya,3.
hadis.
170
DÜNYA SEVGİSİ
O halde kınanan dünya, gönül verilip bağlanılana dünyadır ve kişi ne oranda gönül verip bağlanırsa bu dünyaya, kendisiyle Hak Teala arasındaki perdeler de o oranda artıp kalınlaşır. Bazı hadis-i şeriflerde ifade edildiği ikadanyla.bu perdeler yetmiş bin aydınlık ve karanlık perdedir. Karanlık perdelerin dünyaya duyulan bu ilgi olması mümkündür ve ilgi ne kadar fazla olursa, örtüler de o kadar çok olacak^ilgisne kadârrşiddetii olursa, örtü de o kadarrkalın olacaktır.
2. bölüm
Dünya Sevgisinin Artış Nedenlerine Dair
Bil ki, insan bu tabiat aleminin evlâdıdır. Bu dünya bu su ve toprağın çocuğu olduğu: için, dünya?sevgisi daha başlangıcından: itibaren gönlünde mevcuttur..Büyüdükçe bu sevgi de gönlünde gelişip serpilir: Allah Teala'hın ona lütfettiği şehvet kuvveleri ve lezzet araçları sayesinde, şahsım ve türünü koruması için bu sevgi gam be gün astar. Bu alemi lezzetler mekanı olarak değerlendirdiği için de, ölümü; bunlardan mahrum kalmak olarak değerlendirir. Bu nedenle de velev filozofların delilleri ve peygamberlerin (salavatullahi aleyhim) haberleri aracılığıyla ahiret alemine ve ondaki nitelik, hayat ve mükemmeliyete inanmak istese bile gönlü buna razı olmaz ve bırakınız mutmain olma derecesine erişmeyi, kabul etmeye Mte yanaşmaz ve dünyaya duyduğu sevgi güçlenerek devam eder.
Ayrıca insanlar fıtraten ebediyen yaşamaya meyilli olan, yok olmaktan sakınıp nefret eden ve ölmeyi yok olmak sanan bir yapıya sahip olduğundan, velev bu dümyanın fanî ve gelip geçici öte dünyanın ise bakî ve sürekli olduğuna aklen
171
KIRK HADÎS ŞERHİ
kabul etseler bile asıl önemli olan kalben kabul ve bunun en mükemmel aşaması da itmi'nan mertebesi olduğundan ve Hz. İbrahim Halilurrahman da Hak Teala'dan itmi'nan mertebesini taleb edip bu lütfa nail olduğundan, kalpleri ahirete inanç beslemediği için bu durum bir fayda sağlamaz. Bizim kalplerimizde olduğu gibi.. Her ne kadar aklen tasdik ediyor olsak bile... İtmi'nana sahip olmadıkları için bu dünyada ebe-diyyen yaşamak isterler ve ölümden yani bu alemden ayrılmaktan korkarlar.
Ama eğer bu dünya aleminin alemlerin en aşağısı, yokluk, değişim ve dönüşüm alemi ve helak ve noksanlık diyarı olduğunu ve ölümden sonraki alemlerin her birinin ebedi olduğunu, mükemmellik, hayat ve huzur diyarı olduğunu kalben idrak edecek olurlarsa, o aleme fıtraten sevgi beslemeye başlar. Ve dünyadan kaçmaya başlarlar. Ve eğer bu alemde yükselip şuhûd ve vicdan makamına erişir ve bu alemin ve ona ilgi duymanın batınî suretim görecek olurlarsa, bu alem onların gözünde sıkıntı diyarına dönüşür ve ondan nefret ederler, bu karanlık zindandan, zaman ve mekanın zincir ve bukağılarından kurtulmaya can atarlar ki, velilerin sözlerinde de bu anlama işaret edilmektedir.
Ali (as) buyuruyor ki: "Allah'a yemin olsun ki, Ebu Talih 'in oğlu (Ali bir çocuğun annnesinin memesine duyduğu iştiyaktan daha fazla ölüme iştiyak duyar." (*) Çünkü o yüce insan bu alemin hakikatini velayet gözüyle müşahede etmişti. Ve Hak Teala'ya yakın olmayı her iki aleme bile değişmezdi. Eğer durum bunu gerektiriyor olmasaydı, onların o pâk nefsi bu karanlık tabiat ortamında bir an bile durmazdı ve bu çokluk, zahir ve mülkî işlerle meşgul olmak şöyle dur-
*) Feyz, Nehcu'l-Belağe, Hutbe 5.
172
DÜNYA SEVGİSİ
sun, melekûtî te'yidler bile aşıklar ve meczublar için birer sıkıntı ve acı kaynağıdır ki, bizler bunu tasavvur etmekten bile aciziz.
Velilerin inleyip ağlamalarının çoğu, Sevgili'den ve kereminden ayrı düşmüş olmaktan kaynaklanmaktadır. Nitekim onlar da bunu dualarında dile getirmişlerdir. Halbuki onlar mülkî ve melekûtî herhangi bir ihtiyaca da sahip değillerdi. Tabiat cehenneminden geçmişler ve dünya bağlarından kurtulmuşlardı ve kalpleri tabiî hayata sahip değildi ama tabiat aleminde bulunmanın bizatihi kendisi tabii bir haz olduğundan; velev bu zoraki haz çok sınırlı olsa bile bu onları utandırmaya yetiyordu. Nitekim Hz. Resul-i Ekrem'in (sav) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ben günde yetmiş kez Allah'a tevbe istiğfarda bulunuyorken kalbim yine sıkıntılı." (*)
Ve belki de insanların babası Hz. adem'in hatası, mülkî tedbir ve buğday ile sair tabiî şeylere duyduğu tabiî ilgiydi ki bu, Allah'ın velileri için bir hata sayılır. Ama eğer Hz. adem o ilahı cezbeyle kalır ve mülke girmeseydi, dünya ve ahiret-teki bunca imkan ortaya çıkmazdı.
3. bölüm
Dünyevî Hazlarm Kalbe Te'siri ve Bunun
Fesatlarına Dair
Bil ki nefsin bu alemden aldığı bir haz, kalpte etki bırakır ki bu, mülk ve tabiatın ve bunların dünyaya bağlılıklarının etkisidir. Haz ne oranda artarsa, kalbin etkilenmesi ve sevip bağlanması o oranda fazlalaşır ve kalp her yönden dünyaya
(*) İbn Esir, Nihaye, C. 3. s. 180.- El-Cami'us-Sağîr, C. 1. s. 103. -Sa-hih-i Müslim, C. 8., S. 72: "Mietin Marre" ifadesiyle.
173
mEKfîâöîS'pmHi
ve içiıwyka değarsa fejfle^e bağlanmış olur. Ve Hm, pek çok fesatlara kaynaklık eder. TDnsanın ia&ain hataları, maspfit ve kötülükte» jmaâmesi^m. sevgi ve îbaflilıfetan gelmektedıı. ^Nitekim ba «harsım Kafi'lten aktarılan îraddste de geçti,
Hz. Şeyh ve arifimrai-n (*ruhî fedUbuş) de buyurfağaı phi, bunun en büyük fesadı da şudur ki, «^ea- dı&aya sevgisi insanın kalbinin sureti haline gelir ve insaaa dünyaya şMieffî 1)ir şekilde bağlanırsa, ölüm anında Allah Tseala'nın on® serdi-ğînden ayırdığını ve kendisiyle istekleri arasına ayrılık soktuğunu sanacak ve O'aun öfkesine muhatafe kalarak dünyadan ayrılacaktır. Ve bu yıkıcı durumun kişiyi uyarıp kafbiaî korumaya çalışmasını sağlaması gerekmektedir.
Allah etmesin ki insan velinimetine ve hakiki Malikü'l-Mülûk'a düşman olup O'nun öfkesine muhatap kalsın ki bu öfke ve düşmanlığın suretinin ne olduğunu Alah Teala'dan başkası bilemez.
Büyük şeyhimiz (dâme zilluhu) dedelerinden naklediyorlar ki, ömrünün sonunda çocuklarından birini çok sevdiği için büyük bir korkuya kapılmış ve riyazet çekip bu bağlılıktan kurtularak ebedî hayata intikal etmişti, (rıdvanullahi aleyh).
"Hz. Sadık (as) buyurdu ki: 'Dünyanın durumu deniz suyunun durumuna benzer. Ne kadar çok içilse susamıştık o oranda artar ve içeni öldürür." (*)
Dünya sevgisi insanı ebedi helake sürükler ve batınî ve zahirî bağımlılık ve kötülüklerin kaynağıdır.
Hz.Resul-i Ekrem'den (sav) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Dirhem ve dinar sizden öncekileri öldürdü, sizin katiliniz de bunlardır."
(*) Kafi, c. 2., Kitabu'1-îman ve'1-Küfr, Bab Zemm ed-Dünya, h. 24.
174
DÜNYA SEVGİSİ
Gerçi uzak bir ihtimal ve hatta mümkün olmayan tar şeydir; ama insan başka hiçbir masiyete mübtela elmasa lale dünyaya bağlanıp sevmek bile tek başına bir ipöla kaynağıdır. Ve kabir ile berzah aleminde çekilenlerin ölçüsü de aslında bu bağlılıkla ilgilidir. Bu sevgi ve bağlılık ne kadar az olursa insanın berzah ve kabri o kadar aydınlık ve geniş ve insanın orada çekeceği sıkıntılar o kadar az olur. Bu nedenle de evliyaullah için kabir alemi (bazı rivayetlerde de geçtiği gibi) üç günden fazla değildir. Ve bu üç gün de onlann o tabii ilgi ve bağlanmalarından ötürüdür.
Dünya sevgisinin fesadlarından biri de insanı ölümden korkar hale getirmesidir. Dünya sevgisinin ve ona kalbi bağlılığın doğurduğu bu korku, oldukça kınanmış birşeydir. Bu, ımü'minin sıfatlarından bîri olan 'dönüş korkusu' değil, bağlılığın kopması ve ölüm korkusunun kendisidir.
=Büyük İslam araştırıcı ve incelemecisi, şanı yüce Hz. Sey-yid ©amâd (keremmellahu veshehu) eşsiz bir kitap olan Qa-basat'ın ilgili bölümünde şöyle buyurmaktadır: "Ölüm seni korkutmasın, çünkü onun acılığı korkusudur."
Dünyayı sevmenin büyük fesatlarından biri de insanın şer î riyazet,îbadet ve menasikten alıkoyması, tabiat yönünü güçlendirmesi ve tabiatın ruha itaat etmeyip ona isyan etmesini sağlaması, insanın azmini gevşetmesi ve iradesini zayıf-latmasıdır. Oysa şer'î ibadet ve riyazetlerin büyük sırlarından biri de beden, tabiat güçleri ve mülkî yönün ruha tabi olmasını ve iradenin bedene istediğini yaptırıp istediğinden alıkoymasını sağlamaları, beden mülkünün ve mülkî-zahirî güçlerin melekûtun emrine girmesini ve isteklerine boyun eğmesini gerçekleştirmeleridir. Zahmetli ibadetler sayesinde insanın azmi bilenir, tabiata galebe çalar ve ona egemen
175
KIRK HADİS ŞERHİ
olur. Ve eğer irade tam ve mükemmel olur ve azim kavî ve sağlam olursa, beden mülkü ve onun zahirî ve batınî güçleri, meleklerin durumu gibi olur ve Allah'a isyana yeltenmez. Onlara ne buyurursa yerine getirir ve onları hangi şeyden sakındırırsa hiçbir güçlükle karşılaşmadan ondan sakınırlar.
İnsanın mülkî güçleri ruha tabi olursa sıkıntı ve zahmetlerin yerini rahatlık alır, mülkün yedi iklimi melekûta teslim olur ve bütün kuvveleri onun hizmetine girer.