Ayetullah’il Uzma İmam Humeyni (ra)

Kırk Hadis Şerhi - c:1

Çeviri: Kadri Çelik

ÖNSÖZ

9

İMAM HUMEYNİ'NİN KISA BİYOGRAFİSİ
 

11

BİRİNCİ  HADİS- NEFSLE CİHAD
 

17

Nefsin Zahirî ve Mülkî Makamı

19

Tefekkür

20

Azim

22

Azmin Afatı

23

Muşarete, Murakabe ve Muhasebe

24

Tezekkür

26

Nefsin Batınında Şeytanî ve Rahmanî Orduların

 

Nizası

30

Bazı Batınî Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret

33

Enbiyanın, Tabiatların Aşırılığını Önlemesi

36

Muvazene

39

Ahlakî Fesadlann Tedavisi
 

48

İKİNCİ HADİS -RİYA
 

53

Riyanın Kısımları

55

İlmin İmandan Ayrı Olduğu Beyanında

56

Riyanın Vehameti

58

Riya Hastalığını Giderebilmek İçin İlmi Bir Deva

60

İhlasa Davet

64

Riya Konusuna Dikkat Hususunda

73

İhlasa Davet

78

Hadis-i Ulvînin Beyanı Hakkında
 

83

ÜÇÜNCÜ HADİS -UCB
 

89

Ucb Mertebelerinde

91

Bazen Fesad Ehli Kimselerin de Fesadlan Hakkında

 

Ucba Kapıldıklarının Beyanı

95

Şeytanın Hilelerinin Ölçü ve Mizan

 

Üzere Olduğu Beyanında

97

Ucbun Fesadlan

99

Ucbun Menşeinin Nefs Sevgisi Olduğu Beyanında
 

105

DÖRDÜNCÜ HADİS -KİBİR
 

115

Kibrin Dereceleri

117

Tekebbürün Asıl Sebebi                    120

Kibrin Fesadlan                                   126

Kibrin Bazı Sebepleri                          132

Tekebbürün Tedavisi                         138

Hasedin de Bazen Tekebbürün Mebdeik Olduğuna Dair                                     148
 

BEŞİNCİ HADİS -HASED             151
 

Hasedin Bazı Sebepleri              153

Hasedin Bazı Fesadlan          155

Ahlakî Fesadlann Kökleri            161

Hasedin Amelî İlacı           163

Ref Hadisinin Zikri Beyanında         165
 

ALTINCI HADİS -DÜNYA SEVGİSİ    167
 

Mevlana Meclisî'nin (ra) Kınanmış Dünyaya

İlişkin Sözlerinin Açıklanmasına Dair      168

Dünya Sevgisinin Artış Nedenlerine Dair  171

Dünyevî Hazların Kalbe Tesiri ve Bunun

Fesatlarına Dair     173

Dünyayı Sevmenin Fesatlarına Dair    178
 

YEDİNCİ HADİS -GAZAB       183
 

Gazab Kuvvesinin Faydalarına Dair    184

Öfkede Aşırıya Gitmenin Kötülüğüne Dair 186

Alevlenmiş Durumdaki Öfkenin Tedavisine Dair    191
Öfkenin Sebeplerini Yoketme Yoluyla

Tedavi Edilmesine Dair     193
 

 

SEKİZİNCİ HADİS-ASABİYET   197
 

Asabiyetin Fesatlarına Dair     199

İlim Ehlinin Asabiyetine Dair    206
 

DOKUZUNCU HADİS -MÜNAFIKLIK  209
 

Nifak ve İkiyüzlülüğün Pekçok Fesada

Kaynaklık Ettiğine Dair    212

Nifakın Tedavisine Dair   214

Nifakın Bazı Kısımlarına Dair    215
 

ONUNCU HADİS -NEFSİN AMEL VE HEVASI  221
 

İnsanın Başlangıçta Fiilen Hayvan Olduğuna Dair  222

Hevaya Tabi Olmanın Kötülüğüne Dair   224

Nefsanî Hevalann Çeşitlerine Dair   229

Uzun Emelliliğin ahireti Unutturduğuna Dair   230

Uzun Emelliliğin Tedavisine Dair          231
 

ONBİRİNCİ HADİS -FITRAT   235
 

Fıtratın Anlamına Dair  236

Fıtratın Ahkamına Dair  237

Dinin Fıtrî Oluşuna Dair  238

Allah Celle ve Ala'nın Varlığının Aslının

Fıtrîîiklerden Oluştuğuna Dair   239

Hakk'ın Tevhid ve Diğer Sıfatlarını Fıtrî

Olduklarına Dair  243

Meâdm Fıtrîîiklerden Olduğuna Dair   244
 

ONİKİNCİ HADİS -DÜŞÜNMEK   247
 

Düşünmenink Faziletine Dair 249
Hakk'ın Zatını Düşünmenin Uygun ve Yasak

Yanlarına Dair    251

Nefsin Hallerim Düşünmeye Dair     259

Gece İbadetinin Faziletine Dair      263

Takvaya Dair   268

Halk Genelinin Takvasına Dair   269

 

ONÜÇÜNCÜ HADİS -TEVEKKÜL    275
 

Tevekkülün Anlam ve Derecelerine Dair  276

Tevekkül ile Rıza Arasındaki Farka Dair  280

Tefviz, Tevekkül ve Sıka Arasındaki Farka Dair  281
 

ONDÖRDÜNCÜ HADİS -HAVF VE RECA 285
 

Arif İnsanın İki Bakışı Olduğuna Dair  286

Havf ve Reca'nm Aşamalarına Dair   289

Reca ile Gurur Arasındaki Farka Dair  293
Havf ve Recamn Yekdiğerine Denk Olması

Gerektiğine Dair    296
 

ONBEŞİNCİ HADİS -MÜ'MİNLERİN İMTİHAN EDİLİP DENENMESİ  299
 

İmtihanın Anlamı, Sonucu ve Hak Teala'yla İlgisine Dair 

Enbiya, Asfiya ve Mti'minlerin İptilasının Şiddetine Dair   

Peygamberlerin Nefret Edilen Hastalıklara Mübtela Olmalan    309

Dünyanın Hak Teala'nm Mükafat ve Ceza Diyarı Olmadığı     312
Ruhsal iptilamn Şiddetin idrakin Şiddetine Tabi Olduğuna Dair    314
 

ONALTINCI HADİS -SABIR   317
 

Şehvete Esir Olmanın Bütün Esaretlerin Kaynağı Olduğu 318

Nefse Esir Olmanın Kötü Sonuçlan ve Fesatlan 322
Sabnn Anlamı ve Sabrın Nefsin Boyunduruğundan

Kurtulmanın Sonucu olduğuna      324

Sabnn Sonuçlanna Dair    327

Sabnn Derecelerine Dair    331

Ma'rifet Ehlinin Sabır Derecelerine Dair   333

 

ONYEDİNCİ HADİS -TEVBE   335
 

Tevbenin Rükünlerine Dair    340

Tevbenin Şartlarına Dair   343

İstiğfann Sonucuna Dair   348

Tevbe-i Nasuh'a Dair  349

Bütün Varlıkların İlim ve Hayat Sahibi Olması  250
 

ONSEKİZİNCİ HADİS -ALLAH'I ZİKRETMEK  353
 

Hak Teala'nm Kayyûmî Kuşaücıkğına Dair  354

Allah'ı Zikretmenin Faydalanna Dair  355

Düşünme ile Zikretmenin Arasındaki Farka Dair 357
Mükemmel Zikrin, Hükmü Bütün Beden ve Varlığa

Egemen Olan Zikir Olduğuna Dair  359

Allah'ı Zikretmeye İlişkin Bazı Hadislere Dair   361
 

ONDOKUZUNCU HADİS -GIYBET   363
 

Gıybetin Haramhğına Dair   365

Gıybetin Toplumsal Zararlarına Dair  372

Bu Hastalığın Tedavisine Dair   374

Caiz Olan Durumlarda Bile Gıybete Yanaşılmamasına Dair   377

Gıybete Kulak Vermenin de Haram Olduğuna Dair 380

Şehid Sani'nin (rahimehullah) Sözleri 381
 

YİRMİNCİ HADİS -İHLAS   383
 

Belalann Hak Teala'ya Nisbet Edilmesini İzahma Dair  384
Amelin Sevabının Allah Korkusu ve Halis Niyete Bağlı Olması  385

İhlasın Tanımına Dair   388

İhlasın Amelden Sonra Geldiğine Dair  389

 


 

Orjirnal adı:
ÇEHEL HADİS

Hamd Yayınları

Hamd Yayınlan

Fevzipaşa Cad. Hulusi Noyan Sk. No: 23/2    Fntih /İST.


MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

Allah'ım, Muhammed ve Ehl-i Beyt'i (salavatullahi aley­him) hakkı için gönül aynamıza ihlas nuruyla aydınlık bağış­la. Gönül levhasından şirk ve seneviye pasını gider. Bu dala­let ve hayret çölünün çaresizlerine, saadet ve necatın ana yo­lunu göster. Bizleri kerimane ahlak ile ahlaktandır. Dergahı­nın velilerine mahsus kıldığın o has cilve ve esintilerini biz­lere de nasib et. Cehalet ve şeytan ordusunu kalpler memle­ketinden dışarı çıkar ve onların yerine ilim, hikmet ve rah­man ordularını yerleştir. Bizleri bu dünyadan kendinin ve dergahına has kullarının sevgisiyle al. Ölüm anında ve on­dan sonra bizlere rahmetinle davran. İşlerimizin sonunu sa­adetle eş kıl!...

Zayıf ve sermayesiz olan bu kul, bir müddettir ashab ve ulemanın -Allah onlardan razı olsun- muteber kitaplarında yer alan ismet ve taharet Ehl-i Beyt'inden (aleyhimi's-selam) menkul 40 hadisi bir araya toplamayı ve umumun haliyle bir münasebeti olsun diye de bu hadislerden her birini münasib bir şekilde şerhetmeyi düşünüyordum. Farsça konuşan in­sanların da faydalanabilmesi için bu eseri Farsça olarak ka­leme aldım. Umulur ki, Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve alihi) .-"Ümmetimden kim kırk hadis hıfzederse..." (*) hadisi­ne şamil kılınırım.

Allah'a hamdolsun, vermiş olduğu güzel tevfikiyle işe ko­yuldum. Allah Teala'dan bu eserin tamamlanması için de inayet ve muvaffakiyet dilerim. Şüphesiz ki tevfik ve başarı Allah'tandır.

Ruhullah el-Musavî el-Humeynî

(*) Sahifetu'r-Rıza, 114. hadis, Uyumı ehbari'r-Rıza, C. 2., b. 31, 99. hadis.


 


Önsöz

Rahman ve Rahim olan allah'ın adıyla

"Erbain" (40 hadis) kitapları kırk hadisi veya hadiste kırk babı içe­ren kitapların adıdır, zahiren bu tür yazımlar H. 4. asırda başlamıştır. Bu kitapların yazım felsefesi ise "ümmetime faydalı olacak kırk hadisi hıfzeden kimseyi Allah Teala kıyamette fakihler ve alimlerle hasreder" hadisi olmuştur. Ebu Bekir Kelabazî (Ö. 380) Ebu Abdurrahman Sele­mi, Ebu Naim Isfehanî, Şeyh Behaî vb. alimler bu babda değerli eser­ler kaleme almışlardır. Bazıları tevhid, bazıları zühd ve bazıları da iba­detlerle ilgili hadisleri cem etmiştir.

imam Humeyni (r)'in bu "Kırk Hadis Şerhi" de aslında kendi takri-ratı olup mezaminini Feyziye ve Molla Sadık medresesinde kendi öğ­rencilerine irad buyurmuşlardır. Daha sonra bu konuda bir kitap yaz­mayı kararlaştırdı ve "Kırk Hadis Şerhi" kitabını 1979 yılında sona er­dirdi. Bu hadislerden 33 tanesi ahlakî diğer yedi tanesi ise itikadı ha­dislerdir.

İmam (r)'in ahlakî ameli sahasında kaleme aldığı bu eser aslında kendi alanında bir şaheser durumundadır. İmam sadece ahlakî değer ve öğretileri bilen bir ahlak bilgini değil, aym^zamanda bir mürebbi ve pedagog konumundaydı.

Hayatı boyunca asla kendisinden bahsetmemiş hatta kendisiyle il­gili özel hususların zikrini bile hoş görmemişti. İmam, "Ben diyen şey­tandır" buyurarak Hürremşehr gibi önemli bir şehrin Saddam uşakla­rının elinden geri alınmasının karşısında da "Hürremşehri Allah kur­tardı" demiş ve ameli ahlakın en büyük tecellisini sergilemiştir.

İmam (ra) ümmetin rahmet ve şefkat dolu bir mürebbisiydi. Terbi­ye ettiği binlerce genç şehadet şerbetini içerek lika cennetine koşmuş, mahbubun visaline ermişlerdi. Tarikatla gerçek İslamî bir irfanın ka­rıştırıldığı ve bu yüzden İslamî mücadelede büyük yenilgi ve gerileme­lere şahid olunduğu Türkiye'de böyle bir eserin faydasını, olumlu etki­lerini ve yapıcı yönlerini tartışmaya bile gerek görmüyoruz. Nitekim bu kitabın Farsçasmı görür görmez çok beğenmiş sevmiş ve tercüme

9


etmeye başlamıştım. Ama sadece bir bölümünü tercüme ettikten sonra bazı sebeplerden ötürü tercümesinden el çektim. Uzun bir müddet geç­tikten sonra bu değerli eserin Türkiye müslümanlarma kazandırılma­sının gereğine inandım. En küçük bir fırsatını da elde edince yeniden tercüme etmeye başladım. İnşaallah 1. cildinin hemen ardından 2. cildi de yayınlanacak ve bu önemli eser Türkçeye kazandırılacaktır.

Aslında tercüme de bir sanat ve kabiliyet işidir. İnsan bir mütercim olarak yetişir ve tercüme ederse faydalı olur. Yoksa "dostlar pazarda görsün" kabilinden yapılan tercümelerin İslamî bir sorumluluk da ge­tirdiği bilenen bir gerçektir. Hayatı boyunca bir tek irfanı ve felsefî ki­tap okumamış insanların kalkıp da bu dalda önemli eserler yazması muhal olduğu gibi böylesi ilmi kitapları sağlıklı tercüme etmesi de im­kansızdır. "Körler diyarının şaşı kralları bazı mütercimler ne yazık ki piyasaya büyük ölçüde hakim durumda. İmam, Mutahhari, Ali Şeriati vb. mütefekkir insanların eserleri birbiri ardınca tercüme edilmekte­dir. Uzun bir zamandır Farsçaya aşina olduğum, kırkın üzerinde kitap tercüme ettiğim ve bazı kitapların derkinde dahi zorlandığım halde bir de bakıyorsun bu kitaplar tercüme edilip piyasaya sürülüyor. İmam, Mutahhari, Şeriatî vb. şahsiyetlerden haberi olmayan ve hatta onları sevmeyen insanlar kalemi eline alıp tercümeye koyuluyorlar.

İnsanın bilmediği işe burnunu sokmaması da bir erdemdir ki günü­müz Türkiye'sinin tercüme dünyasında bu erdemden mahrum durum­dayız. Şüphesiz ki günümüzdeki kavram ve terimler kargaşasında bu sözde mütercimlerinde payı vardır. İran'da bile İmam, Mutahhari, Tabatabaî vb. insanların kitaplarını büyük ayetullahlar ve hücctülis-lamlar tercüme edip şerhederken Türkiye'de bunun tam tersi durum sözkonusudur. Edebiyat zevkinden bile mahrum insanlar har vurup harman savuruyor ortalığı veryansın ediyorlar.

Allah-u Teala tüm müslamanları gösteriş ve yersiz cehdden sakın­dırsın.

Kadri Çelik

10


İMAM HUMEYNİ'NİN (R) KISA BİYOGRAFİSİ

İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni 24 eylül 1902'de İslamî geleneğe sıkı sıkıya bağlı ve alimlerin olduğu bir ailenin çocuğu ola­rak Humeyn kasabasında dünyaya geldi. Humeyn kabasabı Tah-ran'ın birkaç yüz kilometre güney batısına düşen küçük bir kasaba­dır. Hem byük babası ve hem de babası alimdi. Ailesi köken olarak Hindistan'dan geliyordu. Nitekim ailesinin bir bölümü hala Hindis­tan'da yaşamaktadır. Ayetullah Mustafa Ruhullah'ın doğumundan beş ay önce katledilmiş, bu nedenle Ruhullah'ın bakım ve terbiyesi­ni annesi ve teyzesi üstlenmişti. 16 yaşma geldiğinde hem annesini ve hem de teyzesini kaybetti. Eğitimini, daha sonraki yıllarda aye­tullah Pesendide adıyla tanınacak olan büyük ağabeyi Seyyid Mür-teza üstlendi. Ayetullah Pesendide daha sonraları bu yılları anlatır­ken ayetullah Huneyni'nin ciddiyeti ve zekasına herkes tarafından takdirle karşılandığını da büyük bir övgüyle anlatacaktı, ayetullah Humeyni 19 yaşına gelince dini bilimler alanında eğitim görmek üzere Şeyh abdulkerim Hairi'nin yanına Arak kentine gitti. Hem Arak şehri ve hem de Şeyh Hairi, Şii mezhebinin en önemli eğitim merkezi ve en önemli Şii bilginiydi özellikle de burada tedrisatta bulunan Mirza Hasan Şirazi daha sonraki dönemlerinde İmam'ı et­kileyecek olan en önemli şahsiyetlerin başında geliyordu. Şeyh Hai­ri genç Humeyni üzerinde geleneksel bilgi donanımı yönünden etki ettiği gibi siyasal aktivite açısından da oldukça etki gösterdi. İmam bu yüksek değerdeki hocalarından aldığı bilgileri kafasının süzge­cinden geçirerek pratiğine yansıtıyordu.

Hairi daha sonraki yıllarda eğitim merkezini İran'daki Kum kentine "taşıdı, kum kenti tarihi boyunca dini bilimler merkezi ol-

11


muştu. Ama Hairi Kuma ulaştığında buradaki eğitim düzeninde bir dizi değişiklik gerçekleştirerek burada alman din eğitimini en üst seviyeye çıkardı. Onun yaptığı değişiklikler sonucunda Kum kenti İslamî İran'ın ruhu haline geldi. Tüm bu incelemelerin sonucu İmamın Şahın monarşisine karşı 1962 yılında başlattığı kıyam ile alındı.

İmam'm daha sonraki yıllarda elde ettiği başarının özünde bu­rada aldığı eğitimin büyük payı vardı kuşkusuz. Hairi'nin öğrencile­ri içinde aklı, zekası ve kavrayış gücüyle hemen ön sıralara çıkan Humeyni özellikle irfan konusunda yaptığı araştırma ve bu alanda ileri sürdüğü görüşleriyle tanındı. 27 yaşma geldiğinde ise ilk telif eserini kaleme aldı. Arapça kaleme alman bu eser Misbah el-Hida-ye adını taşımaktaydı. Ayetullah Humeyni bu döneminde daha son­ra devrim yıllarında ve sonrasında yakınında olacak birçok insanı da çevrisene toplamış, onlarla sık sık felsefi sohbetler yapmaya baş­lamıştı. Bu sohbetlere yüzlerce insan katılarak fikir adamlarından ileri sürdüğü görüşlerden yararlanmıştı.

İmam'a bir "Devrim Önderi" sıfatı verecek özelliklerbu yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştı. O hem iyi bir öğretmen hem iyi bir alim olurken aynı zamanda siyasi aktivitesi ile bir lider olarak kendini yetiştirmeye çalışıyordu.

İmamın devrime kadar geçen hayatını kapsayanbeîli başlı çizgi de özünü İslam ahlak ve irfanının belirlediği çizgi olmuştur. O daha 19301u yıllarda yaptığı konuşma ve münazaralarda sık sık bu temel öğelerden bahsederek bir müsiümanm hayatını oluşturacak çizgi­nin ne olması ve nasıl olması gereğini anlatmıştır. Dinleyicilerin sorduğu sorulara verdiği cevaplarda ve onların herhangi bir konu­daki problemlerini çözerken izlediği yöntemle de bu çizgiyi koruma­ya gayret göstermiştir. İmam Humeyni'nin Kum ketinde aktif an­lamda faaliyet gösterdiği yıllar İran'da Rıza Han Pehlevi Hanedanı­nı kurduğu yıllara ratlamaktadır. Rıza han İran monarşisinde yap­tığı değişikliklerle bu monarşiyi acımasız çağdaş bir diktatörlük ha­line getirmiş, İslam'a karşı geliştirilen bu komplo üzerine İmam Kum kentinden Meşhed, İsfehan, Tebriz kentlerine gönderdiği araş­tırmaları, fetvalarıyla karşı bir tavır alıyordu, imam o yıllarda bu

12


tür bir yönetimin nerelere gelebileceğini tahmin ederek kendini uzun soluklubir mücadele için hazırlıyordu. Pehlevi Hanedanının ikinci ve son temsilcisine karşı yürüttüğü mücadele taktiklerini kullandı. Yani oğul Şah'a karşı yürüttüğü mücadelenin derslerini baba Şah'a karşı yürütürken geliştirmişti. Imam'ın politik içerikli ilk kitabı da 1941 yılında kaleme aldığı keşful Esrar adlı kitabı idi. Bu kitapda dine karşı olan akımların bir eleştirisini yapıyor, ama satır aralarında verdiği mesajlarda Pehlevi hanedanını eleştirip yerden yere vuruyordu.

1937 yılında Şeyh Hairi vefat etti. Kum kentinde ki din eğitimi­ni yürütmek üzere Ayetullah Sadr Hüccet ve Hansari'den oluşan birüçlü alimler kurulu oluşturuldu. Daha sonra Hairi'ni rolünü üst­lenebilecek yetenekte bir alim olan Ayetullah Burucerdi din eğitimi­nin liderliğini üstlendi. Ayetullah Burucerdi döneminde imamın si­yasal aktivitesi durmadı, aksine daha da gelişti. Burucerdi hem en üst düzeyde bir alimde ve hem de öğrencilerini monarşiye karşı po­litik anlamda bilinçlendiren bir liderdi. Burucerdî'nin bu açık şah muhalefetine karşı imam kendi mücadelesini Burucerdî'nin vefatı­na kadar kapattı sadece Burucerdi'nin muhalefet hareketine destek oldu. 1962 yılında Burucerdi vefat edince O'nun tüm görevlerini üstlendi.

Bu tarihte Ayetfullah Humeyni dışında en üst dini makama ge­çecek başka kimse yoktu ve dolayısıyla bu makama o seçildi. Bu ay­nı zamanda Şah monarşisine karşı yürütülecek mücadeleni de gide­rek artan boyutta öne alınması anlamına da geliyordu. İlk adım şa­hın ülkeye getirmek istediği İslam dışı bazı düzenlemeler nedeniyle başlatıldı. İmam her tarafa gönderdiği mesajlarıyla yeni hazırlanan ve İslam'ın özüne karşı olan hukuksal düzenlemenin toptan redde­dilmesini istiyor, bu konuda halkı direnmeye çağırıyordu. Bir anda ülkenin her tarafında öyle bir muhalefet rüzgarı esmeye başladı ki şah bile halkna böyle birtepki beklemediği için tasarıyı geri çekti ama ilerisi için karşısında olacak kişiyi de tanımıştı artık.

İkinci adım ise çok geçmeden geldi. 1963 yılında Şah, adına "Be­yaz Devrim" dediği bir dizi değişikliği gerçekleştirmek üzere ülke­nin sosyal, ekonomik, siyasal ve dini kurallarını değiştirmek istedi.

13


26 Ocak 1963 yılında bu değişikliğe ilişktin bir referandum yapıla­cağı açıklandı. Bu aslındaİran'ın ABD, güdümünde bir devlet olması için uygulamaya konulmak istenen bir değişiklikti. Başbakan mu-şaddık bir CIA darbesiyle devrilince ülkede halk ayağa kalktı. İmam o dönemde Kum kentinde yaptığı bir konuşmayla halkı ayağa kaldırdı. Verdiği mesajda özellikle "devrim" kelimesi arkasına sığı­narak gerçekleştirilmek istenenlerin ne olduğunu anlattı.

Şah rejimi buna kayıtsız kalamazdı. 22 Mart 1963 yılında askeri güçleriyle Feyziye medresesine saldırma emri verdi. Bu saldırı sıra­sında birçok öğrenci katledildi. Artık imam bu olayla birlikte müca­delenin yeni bir boyut kazandığnı görüyordu. Çünkü mücadelede Şah silah kullanma emri vermiş ve kan dökülmüştü. Aslında med­reseye yaptığı saldırıyla Şah müslüman halkın bağlı olduğu sembo­lik değerlerin tümüne saldırabileceğini, asıl amacının Islamî değer­leri yok etmek olduğunu göstermişti.

1963 sonbaharında İmam Şaha karşı yayınladığı bir bildiriyle ülkenin bir ABD kuklası olması için ne gerekiyorsa yapıldığını buna karşı çıkılması gerektiğini, ABD ve İsrail ile müslüman İran'ın hiç­bir şart altında bir araya gelemeyeceğini belirtti. Aynı yılın 10 Mu­harrem günü Şaha gönderdiği bir mektupta bunları anlattı ve şah­tan ya İslamî ilkelere dönmesini ya da sonunu babası gibi olacağını belirtti. Mektubun gönderilmesinden iki gün sonra evinde iken tu­tuklanıp Tahran'a götürüldü.

İmamın şaha karşı başlattığı muhalefet hareketi her yerde yan­kısını buluyordu. Kum'da, Meşhed'de, Şiraz'da, İsfahan'da, Tah-ran'da, Kaşan'da yapılan gösterileri Şah yine ordusunu kullanarak bastırmaya kalktı. Ordu birliklerinin halkın üzerine açtığı ateş so­nunda en az 15.000 kişi hayatını kaybetti. Bu, tarihe 15 Hordad olarak geçecek olan büyük katliamdı.Bu andan sonra artık İmam Şah'a karşı muhalefetin güçlü sesi ve lideri durumuna geldi. Öyle ki yaptığı konuşmalar ülkenin içinde ve dışında binlerce kişiyi hareke­te geçirmeye yetiyordu. 1978-79 İslam Devrimine kadar 15 Hordad artık İran için önceden planlanmayan fakat en çok kişinin katıldığı eylem günü haline geldi.

Bu olaylı yıllarda ülkeyi terketmek zorunda kalan şah ABD'ni

14


desteğiyle yeniden İran'a geldi. Artık ABD'nin direkt desteğini sağ­layan Şah saldırganlığını daha da artıracak muhaliflerini ezmek için her türlü aracı kullanacaktı. 4 Kasım 1964 yılında İmam Türki­ye'ye sürgüne gönderildi.

Önce Ankara'da tutulan İmam daha sonra Bursa'ya gönderildi. Türkiye'deki sürgün yıllarında da şahın baskısı devam edince Ekim 1965 yılında İmam Irak'ın Necef kentine gitmeye karar verdi. Böy­lece 13 yıl sürgün yaşamı süreceği Irak'ın Necef kentine yerleşti. Şah bu sürgün döneminde de İmam üzerinde baskısını artırarakr sürdürdü. İmam ise yaptığı açıklamalarıyla İran'da özellikle halk üzerinde etkinliğini giderek artırmaya devam ediyordu. Buradan halkı zalim şah rejimine karşı kıyama davet etmeye devam etti.

Bu sürgün döneminde sık sık hacc görevini ifa etmek üzere Mek­ke'ye giden İmam orada dünyanın her yerinden gelen müslümanlar ve alimlerle fikir teatisinde bulunuyor, dünyanın ve özellikle de müslümanlarm sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları aramaya de­vam ediyordu.

İsim olarak ve şahsiyet olarak İmam Humeyni İran'da hiçbir za­man unutulmamıştı. Halk onu seviyor ve onun gösterdiği ilkeler doğrultusunda yaşamaya gayret ediyordu. İmamın yerleştirdiği mu­halefet hareketi giderek hem sayıca ve hem de nitelik olarak artma­ya devam ediyordu. Yetiştirdiği öğrencileri sayesinde gençlik ve ilim okuyanlar arasında etkisi İran'da yaşadığı dönemden daha etkili hale geliyordu.

23 Kasım 1977'de İmam'm oğlu Hac Mustafa necef te aniden öl­dü, aslında olay ABD'nin gizli servisi CIA ve onun güdümünde olan İran gizli servisi SAVAK tarafından gerçekleştirilmişti. Gerçi bu olay İmamı çok fazla etkilememişti ama İran'da halk sokaklara dö­külerek durumu protesto etti.

8 Ocak 1978 yılında ABD başkanı olan Jimmy Carter İran'ı ziya­ret etti ve bu ülkenin bölgede ABD'nin jandarması olduğunu açıkla­dı. Bu dönemde şahın kontrolündeki basın yayın organları imamı yabancı güçlerin ajanı ilan etti.

Akabinde kum kentinde protesto gösterileri başladı ve bir çok insan yaşamını yetirdi. 1978 yılının yaz ve bahar aylarında İmam

15


çeşitli vesilelerle yapmış olduğu açıklamaları, demeçleri ve kutlama mesajları sayesinde ülke içindeki muhalefet hareketlerine direktif­ler vererek onları yönlendirmeye devam etti.

Nihayet imam yaptığı çıklamalarmda İran'da şah monarşisinin yıkılmasından sonra İran'da bir İslam Cumhuriyeti kurulacağını açıkladı. Artık imam Devrim hareketinin odağı haline gelmişti. Halk ayağa kaldıran sloganlar hep İmam lehine olan onu yücelten sloganlardı. Irak'taki BAAS rejimi şahın da bakışıyla İmamın Irak'tan ayrılmasını istedi. Bunun üzerine İmam Fransa'ya gitmek zorunda kaldı. İran'da ise bu dönemde artık muhalefet hareketi bir devrim hareketine dönüşerek şahın iktidarını sarsmaya başlamıştı. İmam Fransa'dan yolladığı mesajlarla İslam Devriminin önderliğini yerine getiriyordu. İran'da kıyam eden halk adeta kulağını Fran­sa'ya açmış oradan, İmam'dan gelecek işareti bekliyordu.

Şah'm ülkeyi terketmesiyle artık İslam Devrimi başarıya ulaş­mış ve Devrimin önderinin işaret ettiği gibi ülkede bir İslam Cum­huriyeti kurulma çalışmaları başlamıştı. Doğumundan vefat ettiği güne kadar İmam'm hayatı incelendiğinde görülür ki onu başarıla­rında temel çizgi İslam'la kendi arasında kurduğu sıkı ve kopmaz bağdır. Hayatının her alanında, gündelik yaşamından ailesiyle olan ilişkilerine kadar her noktada bu bağın örnekleriyle hareket etmesi onun başarısının temel motifi olmuştur. İmam hem bir önder, hem bir devlet idarecisi hem müctehid hem arif hem filozof hem ahlak mürebbisi hem de şefkat dolu bir babaydı.

Nihayet 4 kHaziran 1989 yılında mahbubunun çağrısına leb-beyk diyerek icabet etti. Fena aleminden beka alemine göçtü.

Allah bizleri onunla mahsur kılsın, şefaatine nail kılsın.

Cennet olsun mekanı, nur içinde yatsın.

KADRİ ÇELİK

16


Birinci Hadis NEFSLE CİHAD


KIRK HADİS ŞERHİ

Sekunî'nin Ebu Abdullahi's-Sadık'tan naklettiğine göre hazret şöyle buyurdu:

Rasulullah (günün birinde) bir seriyye gönderdi. Seriyye geri döndüğünde onlara şöyle buyurdu: "Aferin küçük cihadı yerine getirip de (üzerinde) büyük cihadı baki kalanlara." Denildi ki, "Ya Rasulullah! Büyük cihad da neyin nesi? Hazret, "nefs ile cihad" buyurdu. (*)

ŞERH

Bil ki insan iki ayrı neş'et ve aleme sahip ilginç bir var­lıktır. Onun bedeni olan zahirî, mülkî ve dünyevî neş'et ile diğer bir aleme ait olan batını, gaybî ve melekutî neş'et. Gayb ve melekût alemine ait olan nefs ise birçok makam ve

(*) Kafi, C. 5, Kitab ve Cihad, Cihad Çeşitleri Babı. h. 3. 18


NEFSLE CİHAD

derecelere sahiptir ki, bazen genel olarak yedi, bazen dört, bazen üç ve bazen de iki kısma ayırmışlardır.

Bu makam ve derecelerden biri için kendisini en yüce me-lekut alemi ile saadete davet ve cezb eden rahmani ve aklanî ordular olduğu gibi, kendisini en alçak melekût alemi ile şe-kavete davet ve cezb eden şeytanî ve cehlanî ordular da var­dır. Bu iki ordu arasında daima cidal ve niza vardır. İnsan bu iki taifenin savaş meydanı konumundadır. Eğer rahmanı ordular galip gelecek olursa insan saadet ve rahmet ehli olur. Melekler sulûkunda bulunur, enbiya, evliya ve salihler zümresine katılır ve onlarla mahsur olur ama cehalet ordusu galip gelirse, gazap ve şekavet ehli olur ve şeytanlar, kafirler ve (Allah'ın rahmetinden) mahrumlar zümresiyle haşrolur. Bu sayfalarda Allah izin verirse tafsilata kaçmadan nefsin bazı makamlarına işaret edecek, onun saadet ve şekavet şe­killerini icmalen beyan edecek ve aynı makamda nefsle ciha­dın keyfiyetini de açıklamaya çalışacağız.

Birinci Makam

Fasıl

Nefsin Zahirî ve Mülkî Makamı

Bil ki, nefsin ilk makamı ve en düşük menzili, mülk, za­hir ve dünya menzilidir ki, bu hissedilir beden ve zahirî bün­yeye O'nun gaybî nurları ve ışıkları saçılmış, bu da ona yer­sel bir hayat bağışlamış ve bu bedende ordular teçhiz etmiş­tir. Nefsin savaş meydanı işte bu bedendir. Zahirî kuvvesi ise yedi mülkiye iklimine yayılan ordu, yani kulak, göz, dil, mide, tenasül organı, el ve ayaktan ibarettir. Bu yedi iklime

19


KIRK HADİS ŞERHİ

yayılan bütün dağınık güçler ise vehm makamından nefsin tasarrufunda bulunmaktadır. Zira vehm, nefsin bütün zahirî ve batınî kuvvetlerinin sultanıdır. O halde eğer vehm şeyta­nın veya kendisinin tasarrufuyla onların üzerinde hükümet kuracak olursa bu kuvvetler şeytan orduları şekline dönüşür ve bu memleket şeytanın sultası altına girer, akıl ve rahman orduları izmihlale uğrar, insan dünya ve mülk neş'etinden yenik olarak ayrılır, hicret eder ve orası şeytana ait bir mem­leket haline gelir. Ama eğer vehm, akıl ve şeriat nezaretinde bu güçler üzerinde tasarrufta bulunur, bu güçlerin hareket ve sükunetleri akıl ve şeriatın disiplini altına girerse o za­man da bu memleket rahmanı ve aklanî olur ve şeytan tüm ordularıyla birlikte ayrılır, çekip gider. Öyleyse büyük bir cihad olup Allah yolunda öldürülmekten de yüce olan nefsle cihad, bu makamda insanın kendi kuvvetlerine galebe çal­masından, onları yaratıcısının emir ve fermanı altına sokma­sından ve bu memleketi şeytan güçlerinin ve ordusunun pis­liklerinden temizlemesinden ibarettir.

Fasıl Tefekkür

Bil ki, nefsle mücadele ve Hak Teala'ya doğru hareketin ilk şartı tefekkürdür. Ahlak alimlerinden bazısı, kitaplarının Bedayet (*) kısmında tefekkürü beşinci mertebede ele almış­lardır ki, bu da kendi makamında doğru bir davranıştır. Bu

(*) Galiba kastedilen şahıs, tanınmış ahlak alimi arif (Abdullah Ensarî'dir. Bu alim Menazilu's-Sairîn isimli kitabında Seyr'i on kıs­ma ayırmış, bu Jsısımların ilki olan bedayet'ın taksiminde ise tefek­kürü beşinci mertebede zikretmiştir.

20


NEFSLE CIHAD

makamda tefekkür, insanın her gece ve gündüz az da olsa bir miktar, kendisini bu dünyaya getiren, rahatlığı için her türlü vesileyi hazırlayan, kendisine salim bir beden ve her birinin kendine has bir faydası olan bunca kusursuz güçleri ve herkesi hayrete düşüren aklı ihsan eden mevlamız Mali-ku'1-Mülûkun (Allah) bunca rahmet ve nimetleri gönderdiği bunca peygamberleri, nazil kıldığı kitapları, ettiği kılavuzluk ve davetleri karşısında ne gibi bir vazife ve sorumluluğu ol­duğunu düşünmesi ve derince bir fikretmesinden ibarettir.

Acaba bütün bu işler, tüm hayvanlarla ortak yönümüz olan bu şehvetlerin tatmini ve dünyevî hayat için mi öngö­rülmüştür? Yoksa başka bir maksat mı var işin içinde? Aaba mükerrem nebilerin, muazzam velilerin, büyük hakimlerin, milleti akıl ve şeriat kanunlarına davet eden ve onları hayvani şehvetler ve bu fani dünyadan sakındıran değerli alimlerin insanlara bir düşmanlığı mı vardı veya vardır? Yoksa şehvetlere dalmış biz çaresizlerin ıslah yolunu bizim kadar mı bilmiyorlardı? Akıl sahibi bir insan biraz düşüne­cek olsa bütün bu işlerden maksadın başka birşey olduğunu hemen anlar. Bu yaratılıştan maksat, daha yüce ve büyük bir alemdir. Bu hayvanî hayat asıl maksat değildir. Akıllı in­san kendini düşünmeli, çaresizliğine acımalı ve kendisine şöyle hitap etmelidir. Ey uzun yıllar boyunca şehvetler pe­şinde koşmakla ömrünü tüketen şaki nefs! Şimdiye kadar eline ne geçti ki? Biraz da kendine acı, Maliku'l-Mülük'tan haya et ve biraz da ebedi hayat ve daimî saadete sebep ola­cak olan aslî maksad yolunda yürü. Ebedî saadeti, büyük zahmetler ve takat sınırını aşan meşakkatler sonucu ele ge­çen ve fani olan birkaç günün şehvetleriyle değiştirme ve on­ların çektiği zahmet ve meşakkatlerin, elde ettikleri rahat-

21


KIRK HADİS ŞERHİ

bklar karşısında ne kadar da büyük ve yüce olduğunu müla­haza et. Halbuki bu rahatlık ve boşluk da herkes için müyes­ser değildir. İnsan suretinde, (ama) şeytan ordusundan ve onun elçisi olan insan, seni şehvetlere doğru çağırmakta ve "maddî hayatımızı temin etmeliyiz" demektir. Biraz da onun halini gözönünde bulundur ve onu sorguya çek, bak bakalım kendisi bu durumdan razı mıdır? Yoksa kendisi mübteladır da başka birisini de mübtela kılmak mı istij'or? Her halinde, tam bir acziyet ve yakarışla Allah Teala'dan seninle O'nun arasında amaç olması gereken vazifelerine seni aşina kılma­sını temenni et. Şeytan ve nefs—i emmare ile mücahede maksadıyla yapılan bu tefekkürün senin için başka bir yol açması ve böylece de mücahede menzillerinden bir diğerine geçmekte muvaffak olman ümid edilir.

Fasıl Azim

Tefekkür menzilinden sonra mücahid bir insan için azim menzili sözkonusudur. (Bu menzil, Şeyhu'r-Reis'in İşarat (*) 'ta ariflerin derecelerinin ilki olarak kabul ettiği iradeden başka birşeydir.)

Bazı şeyhlerimiz -Allah ömür versin- buyuruyorlar ki, azim insaniyetin cevheri ve insanın imtiyaz ölçüsüdür. İnsa­nın derece farklılığı da işte bu azim farklılığından kaynak­lanmaktadır. Bu makamda sözkonusu olan azim ise, günah­ları terketmek üzere karar almak, farzları yerine getirmek ve hayattayken vaktinde eda edemediği ibadetlerini kaza et­mekten ibarettir. Bilahare azim, insanın kendi suret ve zahi-

(*) İbn-i Sina'nın İşarat adlı meşhur kitabı.

22


NEFSLE CİHAD

rini aklî ve şer'i bir insan şekline sokabilmesidir ki, şeriat ve akıl da zahire hükmederek bu şahsın bir insan olduğunu söyleyebilsin. Şer'î insan, şeriatın istediği tarzda hareket eden, zahirini Resul-i Ekrem'in (sav) zahiri gibi kılan ve tüm hareket ve sükûnetinde, bütün fiillerinde ve terkettiklerinde hazrete uyabilen kimseden ibarettir. Bu, herkes için müyes­ser olan birşeydir. Zira zahirini efendimiz gibi kılmak, Al­lah'ın tüm kulları için makdur (güç yetirilebilecek) birşeydir. Bil ki insan ilk etapta şeriatın zahiriyle işe başlamadığı müddetçe ilahî marifet yolunda bir tek adım olsun ileri gide­mez. Hak şeriat adabıyla edeblenmediği müddetçe de güzel ahlaklardan hiç birisine (hakkıyla) sahip olamaz ve ilahî ma­rifet nurunun onun kalbinde tecelli etmesi, batın ilminin ve şeriat sırlarının ona keşfolması da mümkün değildir. Haki­katin keşfi ve marifet nurlarının kalbinde tecelli etmesinden sonra da zahirî adabla edeblenmiş olarak kalması gerekir. Öyleyse bazılarının, "zahir terkedilse de batın ilmi elde edile­bilir" veya "batın ilmi elde edildikten sonra artık zahirî edeblere riayete gerek yok" diye iddia etmeleri yanlış ve batıl birşeydir. Bu iddia, sahibinin ibadet makamlarına ve insani­yet derecelerine olan cehaletini göstermektedir. Ben de Al­lah'ın izniyle muvaffak olursam bu sayfalarda onun bazı ma­kam ve derecelerini beyan etmeye çalışacağım.

Fasıl Azmin Afatı

Ey aziz, azim ve irade sahibi olabilmek için (ciddi bir şe­kilde) çalışmalısın. Allah göstermesin, eğer bu dünyadan azimsiz olarak göçecek olursan, batın'm keşif ve sırların zu-

23


KIRK HADİS ŞERHİ

hur mahalljf olan o alemde akılsız, şeklî bir insan olursun. Günah işlemeye cüret etmek ise, insanı yavaş yavaş azimsiz kılar ve bu değerli cevheri insandan çekip alır. Değerli üsta­dımız -gölgesi başımızdan eksik olmasın- buyuruyorlardı ki, "insanın irade ve azmini her şeyden daha fazla yok eden şey, tağanniyata kulak vermesidir." Öyleyse ey kardeş, günahlar­dan sakın, Allah'a doğru hicret etmeye azmet, zahirini, insan zahiri kıl, şeriat ehli kimselerin sulûkuna koyul, halvet köşe­lerinde Allah Teala'dan bu maksadında sana yardımcı olma­sını dile, sana tevfık vermesi ve meydana gelmesi muhtemel sürçmeler karşısında elinden tutması için de Resul-i Ekrem'i (sav) ve Ehl-i Beyt'i şefaatçi kıl. Zira insanın hayatında o kadar derin sürçmeler vardır ki, bir an içinde felaket uçuru­muna düşmesi ve böylece de kendisi için hiçbir şey yapamaz bir hale gelmesi mümkündür. Belki de artık kendisi için bir çare bile düşünemez hale gelir ve o zaman da Allah korusun şefaatinden mahrum kalır.

Fasıl

Muşarete, Murakabe ve Muhasebe

Mücahid bir insan için gerekli ve lüzumlu işlerden biri de muşarete, murakabe ve muhasebedir. Muşarete, insanın, mesela her günün başlangıcında "bugün Allah Tebarek ve Teala'ya karşı muhalefet etmeyeceğine" dair kendisiyle şart­laşması ve bu hususta ciddi bir karar alması demektir. Ma­lumdur ki, insanın bir gün muhalefet etmemesi oldukça ko­lay bir şekilde uhdesinden gelebileceği bir iştir. Sen azmet, şartlaş ve tecrübe et de bunun ne kadar kolay bir şey olduğu­nu gör.

24


NEFSLE CİHAD

Şeytan ve bu melunun orduları mezkur işi senin gözünde abartıp büyütmeye çalışabilir, ama bil ki bu şeytanın bir hi-lesidir. Ona kalben ve gerçek bir şekilde lanet et, batıl ev­hamlan kalbinden dışarı sür ve bir gün (olsun) tecrübe et, o zaman (bu işin ne kadar da kolay olduğunu) sen de tasdik edeceksin.

Bu muşareteden sonra da murakabe menziline girmeli­sin. Bu da kararlaştırıldığı üzere amel etmeye dikkat etmek ve kendini bu hususta yükümlü bilmekten ibarettir. Allah göstermesin eğer Allah'ın emrinin hilafına olan bir işe bu­laşmak gönlünden geçerse, bil ki bu şeytan ve onun ordusun-dandır ve seni şartlaştığm husustan saptırmak, kaydırmak istemektedirler. Onlara lanet et ve şerlerinden Allah'a sığın. O batıl hayalleri kalbinden çıkar ve şeytana de ki: "ben bu­gün Allah Teala'nın emrinin hilafına davranmayacağıma dair kendimle şartlaştım. Velinimetim uzun yıllardır ki ba­na nimet vermiş, sıhhat, selamet ve emniyet bağışlamış ve ebediyyete kadar kendisine hizmet edecek bile olsam şükrü­nün uhdesinden gelemeyeceğim merhametler ihsan etmiştir. Ümid edilir ki Allah'ın izniyle şeytan tardedilsin, el çektiril­sin ve böylece de rahman ordularıgalib gelsin."

Bu murakabenin, kazanç, seyahat, tahsil ve benzeri işle­rinden hiç birisiyle herhangi bir zıddiyet ve aykırılığı yoktur. Akşama kadar da bu hal üzere kal ki artık muhasebe vakti­dir. Bu da "Allah ile şartlaştığm hususlara riayet ettin mi ve­ya bu cüz'î muamelede velinimetine ihanette bulundun mu? diye nefsini hesaba çekmenden ibarettir. Eğer gerçek birşe-kilde vefa etmişsen bu tevfik sebebiyle Allah'a şükret ve bil ki bir adım ilerledin, ilahî nazar altına girdin. Artık Allah Teala dünya ve ahiret işlerinin ilerlemesi için sana kılavuz-

25


KIRK HADİS ŞERHİ

luk edecek, böylece de yarınki işin daha bir kolaylaşacaktır. Bir müddet bu hal üzere kal. Ümid edilir ki, bu artık senin için bir meleke olsun ve oldukça rahat ve kolay bir iş haline gelsin. O zaman da artık Allah'a itaat etmek ve günahlardan kaçınmaktan (bu dünyada) lezzet alırsın. Burası mükafat ve eza alemi olmamakla birlikte yine de lezzet alırsın ve ilahi mükafat işe karışıp seni lezzetlere boğar adeta.

Bil ki, Allah Teala sana ağır tekliflerde bulunmamış, uh­desinden gelemeyeceğin ve güç yetiremeyeceğin şeyleri sana tahmil etmemiş, yüklememiştir. Ama şeytan ve ordusu bu işi senin gözünde büyütmekte ve zor birşeymiş gibi göstermek­tedir. Allah göstermesin, muhasebe esnasında şartlaştığm hususta bir gevşeklik ve zaaf gösterecek olursan Allah Tea-la'dan özür dile ve artık yarın için şartlaştığm üzere amel edeceğine dair yeniden söz ver. Bu hal üzere kal, ta ki Allah Teala tevfik ve saadet kapılarını üzerine açsın ve seni insan­lığın doğru yoluna ulaştırsın.

Fasıl Tezekkür

Nefs ve şeytanla mücahedede insana tam bir destek sağ­layan ve müeahid bir insanın daima dikkat etmesi gereken şeylerden birisi de tezekkürdür. Ve biz onu da zikrederek, birçok konuya değinilmediği halde, bu makamın beyanına son vereceğiz. Bu makamda tezekkür, insanın daima Allah Teala'yı yad etmesi ve kendisine merhamet buyurduğu ni­metleri hatırlatmasıdır.

Bil ki, insanın ihsan sahibi birine ihtiram göstermesi, fıtrî ve yaratılıştan gelen bir özelliktir. Kendi zat kitabım iyi-

26


NEFSLE CİHAD

ce bir mütalaa eden herkes, orada insanın kendisine herhan­gi bir nimet ihsan eden kimseye karşı ihtiram ve saygı gös­termesi gerektiğinin yazılmış olduğunu görür. Malumdur ki, ihsan edilen nimet ne kadar büyük olur ve ihsan sahibi kim­senin de bunda (herhangi bir) garazı olmazsa fıtrat gereği böyle bir kimseye ihtiramın da aynı oranda fazla ve gerekli olduğuna hükmedilir. Mesela size bir at veren kimsenin ihti­ram ve saygınlığı ile, minnet bile etmeden size bir köy ver­mek isteyen birinin ihtiram ve saygınlığı arasında oldukça bariz fark vardır. Mesela eğer bir doktor sizi körlükten kur­taracak olursa fıtrat gereği hemen ona ihtiram gösterirsiniz. Eğer sizi ölümden kurtaracak olsa daha fazla ihtiram ve say­gı gösterirsiniz. Ama gel gör ki, tüm cin ve insanlar Maliku'l-Müluk'un bizlere ihsan ettiği zahirî ve batmî nimetlerden sa­dece birini bile veremezken bizler yine de kalkmış tüm bun­lardan gaflet etmekteyiz. Mesela gece gündüz teneffüs ettiği­miz şu hava ve kâinattaki tüm mevcudatın hayatı da ona bağlıdır. Eğer hava onbeş dakika kadar kısa bir zaman bile olmayacak olsa hiçbir canlı hayatta kalmaz. Bu (hava) o ka­dar büyük bir nimettir ki bütün cin ve insanlar onun bir ben­zerini bizlere vermeye kalkışsalar şüphesiz ki bundan acze düşerler. Biraz da, beden selameti kabilinden ilahi nimetleri, zahirî kuvvetler kabilinden göz, kulak, tatma ve dokunma organlarını ve batını kuvvetler kabilinden hayal, vehm, akıl ve sayısız faydası bulunan diğer ilahi nimetleri hatırla. Mali-kül-Müluk bütün bu nimetleri bizler istemeden ve üzerimize hiçbir minnet de koymadan inayet etmiştir. Hiçbir itaat ve ibadetimize ihtiyacı yokken ve kendisi için bizlerin itaat ve masiyeti de hiç mi hiç fark etmezken yine de verdiği bunca nimetlerle yetinmemiş, bizlere enbiya ve peygamberler gön-

27


KIRK HADİS ŞERHİ

dermiş, kitaplar nazil buyurmuş, saadet ve şekavet ile cen­net ve cehennem yolunu göstermiş, dünya ve ahirette ihtiyaç duyduğumuz şeylerin tümünü bizlere inayet etmiş ve sadece bizim yararımıza olan bir takım emir ve nehiylerde bulun­muştur. Cüz'iyyatı şöyle dursun, külliyatını bile saymaktan tüm insanlığın aciz kaldığı bu nimetleri ve diğer binlerce ni­meti zikrettikten sonra acaba sizin fıtrat (ve vicdanınız da) böyle bir ikram sahibine ihtiram ve saygı göstermek gerekti­ğine hükmetmiyor mu? Acaba böyle bir velinimete hıyanette bulunmanın akla göre hükmü nedir?

Büyük ve azamet sahibi şahıslara ihtiram gösterilmesi hadisesi de fıtrat kitabında sabit ve yazılı olan bir şeydir. Halkın dünyaya, servete, sultanlara ve büyük şahsiyetlere karşı kail olduğu ihtiram ve saygı da onları büyük ve azim olarak teşhis ettikleri sebebiyledir. Acaba Malikul-Müluk'un azamet ve büyüklüğünden daha üstünbir azamet düşünüle­bilir mi? O'nun değersiz ve en alçak yaratığı olan şu dünya bile en küçük bir alem ve en dar neş'etler (diyarı) olmasına rağmen şimdiye kadar hiç bir mevcudun aklı ona ermemiş, hakikatine ulaşamamıştır. Diğer güneş sistemlerinden daha küçük ve öbür güneşlere nisbeten hisedilir bir değere de sa­hip olmayan şu bizim güneş sistemi karşısında bile dünya­nın en büyük kâşifleri hiçbir şey söyleyememiş ve şimdiye kadar da hakikati hususunda yeterli bir malumat edineme­mişlerdir. Acaba bir tek işaretle bütün bu alemleri ve diğer binlerce gaybî alemi yaratan azim ve azamet sahibi bir kud­rete ihtiram ve saygı göstermek akıl ve fıtrat nazarında ge­rekli ve lüzumlu bir şey değil midir?

Hatta insanın huzurunda hazır bulunan bir kimseye ihti­ram göstermek de fıtrat kitabında yer alan bir husustur. Me-

28


NEFSLE CİHAD

sela, Allah göstermesin insan birisinin gıyabında kötü laflar etse de huzurunda kendisine fıtrat ge eği ihtiram göster­mekte ve karşısında sükût etmektedir. Malumdur ki, Allah Tebarek ve Teala her yerde hazır ve nazırdır ve tüm varlık memleketi onun nazarı altında sevk ve idare olmaktadır. Belki hepsi de bizzat huzur olup tüm alemler onun nazarı altında idare edilmektedir. Bütün alemler rububiyyet mah­zarıdır.

Şimdi söyle bakayım ey yazarın habis nefsi, böyle aza­metli ve büyük bir zatın mukaddes huzurunda bizzat kendi­sinin ihsan etmiş olduğu bir nimet olan şu kuvvelerinle gü­nah ve masiyet işlemekten daha büyük bir zulüm ve suç dü­şünülebilir mi? Acaba bir tek hardal tanesi kadar bile hayan olsa utançtan erimen ve yere yıkılman gerekmez mi?

Öyleyse ey aziz, Allah'ının azametini daima hatırında tut. O'nun nimet ve merhametlerini an ve her zaman-mekan içinde O'nun huzurunda olduğunu aklından çıkarma. O'na karşı günah işlemeyi ve isyankarlığı terket. Bu büyük savaş­ta şeytan ordularına galebe çal, kendi memleketini rahmanı ve hakkanî bir memleket kıl ve şeytan orduları yerine Hak Teala ordularının karargahı haline getir. Böylece Allah Te­barek ve Teala başka bir makamda yapacağın mücahedede ve önünde duran daha büyük bir savaş meydanında sana tevfik inayet etsin. Bu da (mezkur meydan) nefsin ikinci ma­kamı sayılan batın aleminde nefsle cihad'dan ibarettir ki Al­lah izin verirse biraz da ona işaret etmeye çalışacağız. Şunu da yine hatırlatmalıyım ki, Allah Teala'dan başka hiç kimse­nin elinden birşey gelmez diyerek kendi kendine ümitlenme-melisin, tam tersine, ağlayıp yakararak bizzat Allah Tea­la'dan bu mücahedede sana tevfik inayet etmesini dile, olur

29


KIRK HADİS ŞERHİ

ki inşaallah galib gelirsin.

Şüphesiz ki, tevfik verici sadece Allah'tır.

İkinci Makam

Nefsin Batıni ve Melekutî Makamı

Fasıl

Nefsin Batındaki Şeytanî ve Rahmani

Ordularının Nizası

Bil ki, insan nefsi için başka bir memleket ve makam d#-ha vardır. O da batın memleketi ve melekut neş'etidir ki, nefs orduları oradan daha fazla ve zahir memleketine nisbe-ten daha da bir öneme sahiptir. Orada rahmani ve şeytanî ordular arasında var olan niza ve cidal daha da büyük ve o neş'ette galibiyetler daha fazla ve ehemmiyetlidir. Hatta za­hir memleketinde var olanlar da oradan inmiş ve mülkte zu­hur etmiştir. Şeytanî ve rahmanı ordulardan birisi orada ga­lib gelecek olursa bu memlekette de galib gelmiş demektir. Ahlak ve sülük ehli büyük şeyhlerin nezdinde bu makamda nefsle cihad, oldukça büyük bir öneme sahiptir. Belki bu ma­kamı bütün saadet ve şekavetlerin, derece ve basamakların kaynağı olarak değerlendirmek de mümkündür. Dolayısıyla da insan bu cihadda kendisine oldukça dikkat etmelidir. Al­lah göstermesin bu memlekette rahmani ordular mağlub olur da iş bu mekan şeytan ordusundan birtakım gasıp ve ehliyetsizler tarafından işgal edilecek olursa insan daimi bir helakete doğru sürüklenir ki, artık bunu telafi edebilmek de müyesser olmaz, şefaatçilerin şefaati kendisine şamil kılın-

30


NEFSLE CİHAD

maz. Allah korusun Erhamu'r-rahimin ona gazab ve öfke na­zarıyla bakar ve belki de şefaatçiler bile sonunda onun düş­manları oluverir.

Şefaatçisi onun düşmanı olan kimsenin vay haline! Allah biliyor ya, bu ilahî gazab ve gerçek velilerin düşmanlığının ardında o kadar azaplar, zulmetler, zorluklar ve bahtsızlık­lar vardır ki cehennemin tüm ateşleri bütün zakkumla yılan­lar ve akrepler bile onun yanında bir hiç kalmaktadır. Allah göstermesin de hakimler, arifler, riyazet ve sülük ehli kimse­lerin bu azaplar hakkında verdikleri haberler biz mustaz'af ve çaresizlerin başına gelmesin. Öyle ki tasavvur edebildiği­niz tüm azaplar onun yanında kolay ve rahattır. Düdüğü­nüz tüm cehennemler onun yanında rahmet ve cennettir.

Genellikle Allah'ın kitabı ile enbiya ve evliyanın haberle­rinde vasfedilen cennet ve cehennem, amel cenneti ve cehen­nemidir ki, iyi ve kötü amellerin cezası (karşılığı) için hazır­lanmıştır. Bazen örtülü bir şekilde daha önemli olan ahlak cenneti ve cehennemine, bazen de herşeyden daha mühim olan lika cenneti ile firak (ayrılık) cehennemine işaret edil­miştir. Ama hepsi de perde arkasında ve o da ehli için... Ben ve sen ise ehli değiliz, ama hiç olmazsa inkar etmeyelim ve Allah Teala ile velilerinin dediklerine iman edelim. Olabilir ki, bu icmalî imanın da bizler için bir faydası olsun. Bazen de mümkündür ki, yersiz inkar ile ilim ve idrak olmaksızın za­mansız edilen redler insan için büyük zararlara yol açabilir. Ve bu dünya zaten o zararlara iltifat alemi değildir. Mesela falan hakim ya da falan arif veya falan dervişten senin be­ğenmediğin ve hoşlanmadığın birşey söylediğini işitecek olursan hemen batıl ve hayal olduğunu söyleme. Olabilir ki, o konunun kitab, sünnet ve aklî bir menşeî vardır da siz ona

31


KIRK HADİS ŞERHİ

rastlamamış, görmemişsinizdir. Ne farkeder ki, bir fakih me­sela az gördüğünüz diyetler babında bir fetva veriyor, ama siz kaynağına müracaat bile etmeden hemen onu reddediyor­sunuz veya salik-i ilallah ya da arif-i billah olan kimselerden biri ilahi marifetler veya cennet ve cehennemin hali hakkın­da bir söz söyleyince sizler medrek ve kaynağını bile araştır­madan hemen onu red ve inkar etmeye kalkışıyorsunuz. Yoksa hakaret ve cesarette bulunmak daha mı kolaydır? Olabilir ki o vadinin ehli ve o fennin sahibi olan mezkur şah­sın Allah'ın kitabından veya hidayet imamlarından (masum imamlar) nakledilen hadislerin birinden bir medrek ve kay­nağı vardır da sizler ona rastlamamışsınızdır. O zaman da siz Allah ve rasulünü inkar etmiş olursunuz. Dolayısıyla öz­rünüz de kabul edilmez. "Bana göre doğru değildi" veya "il­mim buraya ermemişti" ya da "minber ehlinden onun hilaf ve aksini işitmiştim" gibi özürler kesinlikle makbul değildir. Biz yine de maksadımızdan uzaklaşmayalım; ahlak ve mele­keler cenneti ile ahlak ve melekeler cehennemi hakkında söylenenler, duymaya bile takatimizin olmadığı büyük bir musibet konumundadır.

Öyleyse ey aziz, biraz olsun düşün, bir çaresine bak, ken­din için necat yolunu ve kurtuluş vesilesini bul, "Erhamu'r-rahimîn" olan Allah'a sığın. Karanlık gecelerde ağlayıp ya-kararak o mukaddes zattan bu nefs cihadında sana yardım inayet etmesini iste, böylelikle inşaallah galip gelesin, mem­leketi rahmani kılasm, şeytan ordularım oradan dışarı çıka­rıp evi sahibinin eline veresin. Böylece Allah da sana o kadar saadet, mutluluk ve rahmetler ihsan etsin ki, cennet, huri ve köşklerin nitelikleri hakkında duyduğun her şey onun yanın­da hiçbir değer ifade etmesin. Bu (rahmet), evliyaullah'm bu

32


NEFSLE CİHAD

hak dine bağlı olan millete haber verdiği genel ilahî salta­nattır ve aslında o şeylerden daha da yücedir ki ne bir kulak işitmiş, ne bir göz görmüş ve ne de bir insanın kalbinden geç­miştir.

Fasıl

Bazı Batınî Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret

Bil ki, Allah Tebarek ve Teala kendi kudret eli ve hikme-tiyle gayb aleminde ve nefsin batınında sayısız menfaatleri bulunan bir çok kuvvetler yaratmıştır. Bizim burada bah­setmek istediğimiz ise vahime, gazabiyye ve şeheviyye kuv­veleridir. Bu kuvvelerden her birinin, tür ve şahsın muhafa­zası ile dünya ve ahiretin imarı hususunda ulemanın da zik­rettiği sayısız menfaatleri vardır ki şu anda onları zikretme­yi gerekli görmüyoruz. Uyarı makamında söylenmesi gere­ken şey ise bu üç kuvvenin, tüm güzel ve kötü melekelerin kaynağı ve gaybî-melekutî suretlerin menşeî olduğudur. Bu­nun kısaca izahı şudur: Allah Tebarek ve Teala'nın nihaî bir güzellik, zerafet ve harika bir terkible yarattığı bu insanın dünyada mülkî-dünyevî bir sureti vardır ki, bütün filozof ve büyük şahsiyetlerin aklını hayrete düşürmüş, anatomi ilmi ise şimdiye kadar onun hakkında sağlıklı ve yetkin bir bilgi edinememiştir. Allah insana yaratıkları arasında belirli bir imtiyaz, boy-pos ve oldukça güzel görünümlü bir cemal ihsan etmiştir. Aynı şekilde insanın melekutî- gaybî birsuret ve şekli de vardır ki (ister berzah alemi olsun isterse kıyamet) ölümden sonraki alemde nefsin melekeleri ile batmî huyları­na tabiidir.

İnsanın batınî hulku (huyu) ve derunî melekesi insanî

33


KIRK HADİS ŞERHİ

olursa, onun melekutî sureti de insanî bir suret olacaktır. Ama eğer melekeleri insanî olmazsa (melekutî sureti de) insanî olmaz ve derunî melekeye tabi olur. Mesela eğer in­san, batini şehvet ve hayvanlık melekesine mağlub düşecek olursa batın memleketinin hükmü de hayvani bir hüküm ha­line gelir. İnsanın melekutî sureti de hulk ve huyuyla müna-sib bir hayvan şekline bürünür. Ve eğer batınına gazap ve yırtıcılık melekesi galebe çalacak olursa, batın memleketinin hükmü yırtıcılık hükmü olur ve gaybî-melekutî sureti de yır­tıcı hayvanlardan biri haline gelir. Eğer vehm ve şeytanlık onda meleke haline gelir, batını şeytanî melekelere sahip olur ve derunu hile, sahtekarlık, koğuculuk ve gıybet kabi­linden şeytanî melekeleri haiz bulunursa o zaman gayb ve melekutî sureti de onunla münasib şeytanlardan biri sureti­ne bürünür. Bazen de iki veya birkaç melekenin terkibi, melekutî suretin menşeî olabilir. O zaman artık hiçbir hay­vanın şekline bürünmez; tam tersine oldukça garib bir sure­te bürünür ki bu alemde ondan daha korkunç ve vahşetli bir suret bulabilmek mümkün olmaz. Peygamber (sav) bir hadi­sinde şöyle buyuruyor: "Bazı insanlar kıyamet gününde maymun ve şempazeden daha çirkin bir surette haşrolacak-tır." Bazen de mümkündür ki, bir insan için o alemde birkaç suret peydahlansın. Zira o alem, herşeyin sadece bir surette göründüğü bir alem gibi değildir ve bu mesele burhan ile de mutabıktır, bu ayrıca açıklama getirilmesi gereken bir konu­dur.

Bil ki, sadece birinin insan olduğu bu muhtelif suretler hususunda ölçü, nefsin bu bedenden çıktığı ve berzah mem­leketi ile evveli berzahta olan ahiret sultanının galebesi pey­dahlandığı zaman sözkonusudur. (Nefs) bedenden çıktığı za-

34


NEFSLE CÎHAD

man dünyadan hangi melekeyle ayrılmışsa ahiretteki sureti de o melekeye göre şekillenir ve melekutî-berzahî gözü onu görmektedir. Eğer gözü olursa bizzat kendisi de berzahî gö­zünü açtığında olduğu gibi bizzat kendisini müşahede et­mektedir, insanın bu dünyada sahip olduğu surete ahirette de sahip olması diye bir zorunluluk yoktur. Allah Teala haşr zamanında bazılarının şöyle dediğini haber veriyor: "Al­lah'ım, niçin beni kör olarak hasrettin, halbuki benim dün­yada gözlerim vardı." Onlara şöyle cevap verilecek: "Sen ayetlerimizi unuttuğun için bugün de bizzat kendin unutul­dun." (*)

Ey zavallı, sen sadece zahiri gören mülkî göze sahihtin, ama batının ve melekutun kör idi, körlüğünü şimdi mi idrak ettin? Halbuki sen daha önce de kördün. Allah'ın ayetlerini gören batını basiret gözünden mahrum idin. Ey zavallı, sen boylu-poslu ve mülkî endamlı birisin. Ama melekut ve batın ölçüsü başka birşeydir. Batınî istikamete sahip olmalısın ki, melekutte de doğru endamlı biri olabilesin. Berzah ve ahiret aleminde insanî bir surete sahip olabilmek için ruhun insanî bir ruh olmalıdır. Yoksa sen sırların keşfi ve melekelerin zu­hur alemi olan batın ve gayb aleminin de karışıklık ve yan­lışlıklarla dolu iş bu zahirî dünya alemi gibi olduğunu mu sa­nıyorsun? Göz, kulak, el, ayak ve sair organların hepsi melekutî suretlerle yaptıklarını bir bir haber verecektir.

Uyan ey aziz, kalb kulağını aç, himmet kemerini kuşan ve kendi bahtsızlığına acı ki, kendine insanî bir suret edine-bilesin, necat ve saadet ehli olabilmek için bu alemden insanî bir surette aynlabilesin. Sakın bunları salt bir öğüt ve hitabe olarak değerlendirme. Bütün bunlar büyük filozofla-

(*) Taha Suresi, 124-125.

35


KIRK HADİS ŞERHİ

rın felsefî burhanı ve riyazet sahibi kimselerin keşfi ile sadık ve masumların verdiği haberlerin bir neticesidir. Ama bu sayfalarda burhan ikamesine, haber ve eserlerin nakline ni­yetli değiliz.

Fasıl

Enbiyanın, Tabiatların Aşırılığını Önlemesinin

Beyanı

Bil ki vehim, gazab ve şehvet kuvvelerini akl-ı selime ve büyük enbiyaya teslim edecek olursan bu kuvveler rahmani ordular arasına katılır ve insanı saadet ve mutluluk sahibi bir insan kılar. Eğer başıboş bırakır ve dizginlerini kaçırarak vehmi bu iki kuvveye hakim kılacak olursan o zaman da şeytanî ordulardan olur. Şu da açıklanmalıdır ki, büyük en­biyadan (as) hiç biri gazab, vehm ve şehveti tamamıyla önle­memiş ve Allah yolunun davetlilerinden hiçbiri de şimdiye kadar "şehveti tamamen yok etmek gerekir, gazab ateşi tama­mıyla söndürülmeli ve vehm tedbiri bütünüyle terkedilmeli-dir" diye birşey dememiştir. Tam tersine hepsi de "aklî mi­zan ve ilahî kanun gözetiminde vazifesini hakkıyla yapabil­mesi için sadece önü alınmalıdır" diye buyurmuşlardır. Zira bu kuvveler, velev ki fesad ve karışıklığa sebep olsun kendi işini yapmak, kendi maksadına erişmek istemektedir. Al­lah'ın evi Kabe'de evli bir kadınla zina etmek pahasına bile olsa şehvete gömülü hayvani nefis, dizginlerini koparmak ve kendi maksadına erişmek istemektedir. Gazablı nefs de, evli­ya ve enbiyanın katline sebep bile olsa kendi başına buyruk istediğini yapmak istemektedir. Şeytanî vahime sahibi nefs ise, yeryüzünde fesada ve alemin alt-üst olmasına sebep olsa

36


NEFSLE CIHAD

da kendi istediğini yapmak istemektedir.

Enbiya (a.s) geldiler, kanunlar getirdiler ve onlara sema­vi kitaplar da nazil oldu ki, tabiatların kayıtsızlık ve aşırılı­ğını önlesinler, insanî nefsi, akıl ve şeriat kanunu altına sok­sunlar ve akıl ve şeriat ölçüsüne muhalif davranmasın diye de onu zahid ve edebli kılsınlar. Öyleyse kendi melekelerini ilahî kanun ve aklî ölçülere uydurabilen kimse saadetli ve necat ehli bir kimsedir. Aksi takdirde kendisini bekleyen şe­kavetler, bahtsızlıklar, zulmetler ve zorluklar ile iliğine işle­miş fasid bir ahlak ve melekelerin tabii bir neticesi olup ber­zah, kabir, kıyamet ve cehennemde de kendisiyle birlikte olacak olan o korkunç ve dehşet dolu suretlerden Allah'a sı-ğmmalıdır.

Fasıl

Hayalin Önlenmesi

Bil ki, bu makamda ve diğer makamlarda mücahid için şeytana ve şeytan ordusuna galibiyetin menşeî olabilecek ilk şart hayal kuşunun kontrol altına alınmasıdır. Zira bu ha­yal her an yeni bir dala konan ve uçmakta mahir olan bir ku­şa benzemektedir. Bu ise birçok bahtsızlıkların kaynağı ve sebebi olmaktadır. Hayal, şeytanın bir bahanesidir ki, insanı onunla zavallılaştırmakta ve şekavete davet etmektedir. Kendisini ıslah etmek isteyen, batınını sefalı kılıp, İblis or­dusundan temizlemek isteyen mücahid, hayalin dizginlerini ellerine almalı, onu istediği yere uçmaktan alıkoymalı ve (kendisini) günah ve şeytanlık gibi fasid ve batıl hayallere kapılmaktan korumalıdır. Hayalini daima şeref ve izzet dolu işlere yöneltmelidir. Bu iş ilk başlarda biraz zor gözükse ve-

37


KIRK HADİS ŞERHİ

ya şeytan ve orduları onu (gözlerde) büyük gösterse de az bir murakebet ve kollama sayesinde oldukça kolay bir iş haline gelecektir.

Tecrübe olarak sen de bir müddet hayalini disipline ede­bilir ve sıkı bir denetim altına alabilirsin. Alçak ve hasis bir emre yöneldiğini görünce onu bu işten alıkoymaya çalış ve onu helallere veya asil-tercih edilir işlere yönelt. Eğer bir ne­tice aldığını görecek olursan bu tevfîk sebebiyle Allah Tea-la'ya şükret ve bu işi sürdürmeye çalış. Belki Allah kendi rahmetiyle sana melekut aleminden bir yol açar da insanlı­ğın doğru yoluna hidayet edilirsin ve Allah'a doğru sülük işi senin için daha da bir kolaylaştınlır.

Dikkatli ol ve bil ki, kabih ve fasid hayaller ve batıl ta­savvurlar şeytanın ilka ve telkinleridir ve senin batın mem­leketine kendi ordularını yerleştirmek istemektedir. Şeytan ordularıyla savaşan bir mücahid olduğun ve nefs sayfasını ilahî-rahmanî bir memleket kılmayı istediğin için de o lanet­linin (şeytan) hile ve tuzaklarına dikkat etmeli ve Hâk Tea-la'nm rızasının hilafına olan evhamları kendinden uzaklaş­tırmaksın. Ta ki, Allah'ın izniyle bu iç savaşta oldukça önemli olan bu mevziyi şeytan ve ordularının elinden alabile-sin. (Zira) bu mevzi hudut konumundadır. Eğer burada galip gelecek olursan ümiüi ol.

Ey aziz, her zaman Allah Tebarek ve Teala'dan yardım dile, mabud dergahında yalvarıp yakar ve tam bir acziyet ve ısrarla (şöyle) arzet: İlahî, şeytan öyle büyük bir düşmandır ki (hatta) senin büyük enbiya ve evliyanda dahi gözü vardır ve hala da var. Bizzat sen; kuruntu, batıl vehimler, hayaller ve atıl hurafelere kapılan bu zayıf kuluna yardımcı ol ki, bu güçlü düşmamn hakkından gelebilsin. Bu savaş meydanında

38


NEFSLE CIHAD

saadet ve insanlığı tehdid eden bu güçlü düşman karşısında benimle ol ki, onun ordularını senin özel ve has memleketin­den dışarı sürüp, bu gasıbın sana mahsus evine uzanan elle­rini keseyim.

Fasıl Muvazene

Bu sulukta insana yardımcı olan ve insanın da kollaması gereken şeylerden biri muvazene'dir. Muvazene, akıllı bir in­sanın, kendi başına buyruk ve şeytanın tasarrufu altında olan, gazab ve vahimeden kaynaklanan fasid ahlak ve alçak melekelerin fayda ve zararlarını, akıl ve şeriatın tasarrufun­da bulunan güzel ahlak, nefsanî faziletler ve üstün meleke­lerden kaynaklanan fayda ve zararlarla mukayese etmesi ve hangisi güzelse ona ikdamda bulunması (yönelmesi-çev) de­mektir. Mesela insanın kendisinde kökleşmiş, yerleşik mele­ke haline gelmiş, kendisinden birçok melekeler peydahlan­mış ve sayısız rezilliklere meydan vermiş olan, kendi başına buyruk şehvetin sahip olduğu faydalar, ulaşabildiği her kö­tülüğü irtikab etmesi, her ne yoldan olursa olsun eline geçen bir malı geri çevirmemesi ve fasid bir şeye sebep olsa da iste­diği, arzuladığı herşeyi yapmasından ibarettir. Nefsin bir melekesi haline gelen ve birçok alçak melekeler vücuda geti­ren gazabın faydalan da elinin ulaştığı herkese kahr ve gale­beyle zulmetmesi, kendisine karşı gelen bir kimseye elinden geleni ardına koymaması, en küçük bir uygunsuzluk görünce savaş ve kargaşalık çıkarması ve alemde fesada sebep olarak her vesileyle kendi zarar ve uygunsuzluklarını kendisinden uzaklaştırmaya çalışmasıdır.

39


KIRK HADİS ŞERHİ

Aynı şekilde kendisinde bu melekenin kökleştiği şeytanî vahime sahibi olan nefsin faydaları da; her türlü şeytanlık ve hileye başvurarak gazab ve şehvetin isteklerini yerine ge­tirmesi ve her türlü batıl planla, bir ailenin zavallılaştınlma-sı veya bir şehrin, bir memleketin yoksullaştırılması pahası­na bile olsa Allah'ın kulları üzerinde hakimiyet kurmasın­dan ibarettir. Bunlar, bu kuvvetin şeytanın tasarrufu altın­da bulunduğu bir zamanda sahip olduğu faydalardır. Ama iyice tefekkür edilir ve bu şahısların hali mülahaza edilecek olursa, her ne kadar güçlü olursa olsun ve her ne kadar da emel ve arzularına kavuşursa kavuşsun neticede binbir arzu ve emelin daha olduğu ve onlara kavuşamadığı görülür. Bu alemde insanın kendi emellerine kavuşması ve herkesin ken­di arzusuna erişmesi mümkün değildir. Zira bu dünya sür­tüşmeler dünyasıdır. Bu alemdeki maddeler irademizin icra­sına tabi ve musahhar olmadığı gibi arzu ve meyillerimiz de mahdud, sınırlı değildir.

Mesela, şehvet kuvvesi insanda o kadar güçlüdür. Farz-ı muhal bir şehrin tüm kadınlarına bile sahip olsa yine de doymaz, başka şehirlerdeki kadınlara yönelir. O memleket­teki kadınlar da nasibi olsa, bu defa diğer şehirlere teveccüh eder. Daima sahip olmadığı şeyleri ister. Halbuki, bu söyle­nilenler de farz-ı muhal ve ham bir hayalden ibarettir. Ama buna rağmen şehvet tandırı harıl harıl yanmakta ve insan kendi arzularına ulaşamamış bulunmaktadır. Aynı şekilde gazap kuvvesi de insanda öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, bir memleketin mutlak hakimi bile olsa, bununla yetinme­mekte, eline geçiremediği diğer memleketlere yönelmektedir. Belki eline her ne geçerse bu kuvve onda daha da bir güçle­niş kaydetmektedir. İnkar eden herkes kendi haline ve bu

40


KIRK HADİS ŞERHİ

dünya ehlinde sultanların, yöneticilerin, kudret ve haşmet sahibi kimselerin haline müracaat edecek olursa o zaman bizzat kendisi de bizi tasdik edecektir.

Öyleyse insan daima sahip olmadığı ve elinde bulundura-madığı şeylerin aşığıdır. Bu bir fırsat meselesidir ki, büyük şeyhler ve yüce İslam hakimleri (filozofları), hususen de ilahi marifetler dalında üstad ve şeyhimiz olan kâmil, arif Hz. Mirza Muhammed Ali Şahabadi -gölgesi başımızdan eksik olmasın- birçok ilahî marifetleri bununla sabit kılmaktadır ama, maksadımızla ilgisi bulunmadığından değinmeden ge­çiyoruz. İnsanın sözgelimi kendi maksatlarına eriştiğini ka­bul bile etsek ondan ne zamana kadar faydalanabilmektedir? Acaba gençlik enerjisi ne zamana kadar sözkonusudur? Öm­rün baharı bitip de hazana uğradığında, azalardan neşat ve kuvvet gitmekte, zaikalar işlemez hale gelmekte, tatlar doğ­ru dürüst alınamamakta, göz, kulak, dokunma organı ve di­ğer kuvveler atıl duruma düşmekte, lezzetler tamamıyla na­kıs veya yok olmakta, muhtelif hastalıklar akın etmekte, sin­dirim ve teneffüs organları işlemez duruma gelmekte ve in­san için soğuk bir ah'tan, dert, hasret ve nedamet dolu bir gönülden başka hiçbir şey baki kalmamaktadır. O halde sağ­lam ve salim bünyeli kimseler için bile bu cismanî kuvveler­den istifade müddeti, temeyyüz, iyi-kötüyü anladığı andan itibaren bu kuvvelerin işlemez veya nakıs bir hale geldiği müddete kadar, yani takriben otuz, kırk yıllık bir zaman ol­maktadır, o da hemen hemen her gün müşahede ettiğimiz ve gafil olduğumuz türden diğer hastalık ve belalara duçar ol­mazsa.

Şimdilik senin için aslı olmayan hayal aleminde yüzelli yıllık bir ömür ve şehvet, gazab ve şeytanlık vesilelerinin tü-

41


KIRK HADİS ŞERHİ

münün temin edildiği bir ortam tasavvur edelim. Bir de se­nin için hiçbir aksiliğin çıkmamış ve maksadına aykırı hiçbir şeyin meydana gelmemiş olduğunu farzedelim. Acaba rüzgar gibi geçen bu kısa müddet sonrasında akibetin nasıl olacak? Acaba ebedî hayatın için bu lezzetlerden ne gibi şeyler zahi­re kıldın? Özellikle de zavallılık fakirlik ve yalnızlık günü için? Allah'ın melekleri, velileri ve nebileriyle görüşmek için neler hazırladın? Berzah ve kıyamette sana suretinin verile­ceği ve Allah'tan başka hiç kimsenin de suretinin ne olduğu­nu bilmediği kabih ve münker bir amelden başka ne tedarik ettin? Duyduğun ve dünya ateşi ve azabıyla mukayese etti­ğin bütün cehennem ateşi, kabir, kıyamet azabı ve diğer şey­leri yanlış anlamışsın, kötü kıyas etmişsin. Bu alemin ateşi soğuk ve arızî birşeydir. Bu alemin azabı oldukça rahat ve kolaydır. Bu alemin bütün ateşlerini bir araya toplasalar yi­ne de insanın ruhunu yakamaz. Ama oradaki ateş, cismi yaktığı gibi ruhları da yakmaktadır. Kalpleri eritmekte ve yakmaktadır.

Bütün bu duydukların ve şimdiye kadar her kimden ne işittiysen (bir kenara), cehennem senin burada hazır gördü­ğün amellerinden ibarettir. Nitekim Allah Teala şöyle buyur­maktadır: "Ye her ne yaptılarsa hepsini de hazır buldular."

(*)

Burada yetim malı yedin ve lezzet aldın ama o alemde ce­hennemde göreceğin suretin ve bu sebeple sana nasib olacak zilletin ne olduğunu sadece Allah bilir. Burada halka kötü laflar ettin, halkın kalbini kırdın, ama Allah'ın kullarının kalbini kırmanın o dünyada ne gibi bir azabı var Allah bilir.

(*) Kehf, 49.

42


NEFSLE CİHAD

Kendin için ne gibi bir azap hazırladığını bizzat gördüğün zaman anlayacaksın. Gıybet ettiğinde senin için hemen me-lekut bir suret vücuda gelir ve (o alemde) sana takdim edilir. O suretle mahsur olacak ve azabını da tadacaksın. Bu kolay, rahat, soğuk ve lezzetli cehennem olan ameller cehennemi, günahkâr kimseler içindir. Dünya, mal ve makam sevgisi, şirret, cidal, inkar, hırs, tamah ve diğer melekeler kabilinden fasid, rezil ve batıl melekeler edinen şahıslar için ise tasav­vur bile edilemeyen kötü bir cehennem vardır. Bizzat nefsin kendi batınından zuhur eden öyle bir suretleri vardır ki, be­nim ve senin kalbinden bile geçmesi mümkün değil. O cehen­nemin ehli, onların (o suretlerin) azabından firar etmekte ve korku duymaktadır. Bazı güvenilir rivayetlerde yer almıştır: "Cehennemde mütekebbir kimseler için bir vadi vardır ve adına sakar denmektedir. Bu vadi, şiddetli sıcaklık ve hara­ret sebebiyle Allah'a şikayette bulundu ve kendisine nefes al­ması için izin vermesini istedi. Kendisine nefes alması için izin verilince de bir nefes çekti ki, cehennem yandı." (*)

Bazen de bu melekeler insanın ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olmaktadır. Zira insandan imanı almakta, selbetmektedir. Mesela hased, nitekim sahih rivayetlerimiz­de ateşin odunu yediği gibi hasedin de imanı yiyip bitirdiği (**) yer almıştır. Veya diğer sahih rivayetlerimizde geçtiği şekliyle, "biri önden, diğeri ise arkadan çobansız bir sürüye saldıran iki kurt daha sürüyü bitiremeden dünya ve makam sevgisi müminin dinini yer bitirir." Allah korusun günahla­rın akıbeti zulmanî ve çirkin meleke ve ahlaka, onlar da in­sanın imansız ve küfür üzere ölmesine sebep olabilir ki, kafi-

(*) Usul-i Kafi, C.3. S. 424. (**) Usul-i Kafi, C. 3, S. 416.

43


KIRK HADİS ŞERHİ

rin ve batıl akidelerin cehennemi o diğer iki cehennemden (ameller cehennemi ile çirkin ve zulmanî meleke ve ahlak ce­henneminden) nisbeten daha zor, daha yakıcı ve daha zulmanîdir.

Ey aziz, ulum-i aliyye'de de sabit kılındığı üzere (azabın) şiddeti sonsuzdur. Her ne şekilde tasavvuf ediyorsan azabm şiddeti ondan da şiddetli ve çetindir. Sen, ya hükemanm bur­hanını görmemişsin veya riyazet ehlinin keşfine inanmıyor­sun.

Sen ki elhamdülillah mü'minsin, enbiyayı (salavatullahi aleyhim) sadık kabul ediyorsun.

Sen ki bizim muteber kitaplarımızda yer alan ve tüm imamiye alimlerinin de kabul ettiği haberleri doğru biliyor­sun.

Sen ki masum imamlardan (selamullahi aleyhim) nakle­dilen dualar ve münacatları sahih kabul ediyorsun.

Sen ki muttakilerin mevlası emiru'l-mü'mininin (sala-mullahi aleyh) münacaatını bizzat gördün.

Sen ki Seyyidu's-Sâcidin'in (İmam Zeynu'l-Abidîn) Ebu Hamza duasındaki münacaatını müşahede ettin, biraz da onların mana ve içeriği hakkında teemmül ve tefekkür et. Uzun bir duayı bir defada ivedilikle ve manası hususunda hiç tefekkür etmeden okuman gerekli ve lazım değildir. Ben ve sizler Seyyidu's-Sacid'in halet-i ruhiyesine sahip değiliz ki o mufassal duayı tam bir manevî huzur içinde okuyabile­lim. Bir gecede, üçte veya dörtte birini oku ve üzerinde de­rince bir tefekkür et ki, belki sen de hal sahibi olursun. Hep­sinden öte biraz da Kuran üzerinde tefekkür et. Bak nasıl bir azab vadetmiştir ki cehennem ehli, Malik'ten (cc) kendi­lerini öldürmesini istemektedir. Heyhat ki, artık ölüm diye

44


NEFSLE CIHAD

birşey sözkonusu değildir.

Bak Allah Teala ne buyuruyor: "Allah'a karşı aşırı git­memden ötürü bana yazıklar olsun!" (*)

Bu nasıl bir hasret ve arzudur ki, Allah Teala onu böylesi

bir azametle tabir etmektedir. Kur'an'm ayet-i şerifeleri üze­rinde biraz tedebbürde bulun. Düşünüp taşınmadan öylece geçme.

"Onu gördüğünüz gün, bütün emzikli kadınlar, çocukları­nı bile unutup bırakır. Her gebe kadın çocuğunu düşürür ve insanları sarhoş görürsün, fakat sarhoş değildir onlar, an­cak Allah'ın azabı pek çetindir. /**\

İyice bir düşün azizim! -neuzubillah- Allah'ın kitabı kıssa ve hikaye kitabı değildir. Seninle şaka yapmamaktadır. Bak ne buyuruyor! Bu nasıl bir azaptır ki, insana kendi azizlerini bile unutturmakta, bütün hamile kadınlar düşük yapmakta­dır. Acaba bu ne azaptır ki, azametinin had ve sınırı olma­yan, izzet ve saltanatı sonsuz olan Allah Teala bu azabı öyle­sine şiddet ve azametle tavsif buyurmaktadır. Acaba ne ola­cak? Allah biliyor ya, benim ve senin aklın ve tüm insanların fikri bunun hakikatini tasavvurdan aciz kalmaktadır. İsmet ve taharet Ehl-i Beyt'inin haber ve eserlerine müracaat eder ve üzerinde biraz olsun tefekkür edecek olursan o zaman alemdeki azab kaziyyesinin, bu alemde görüp de fikrettiğin azaplardan bambaşka birşey olduğunu anlarsın. Bu alemin azabıyla mukayese etmek batıl ve yanlış bir kıyastır. Ben se­nin için, kadri yüce Şeyh Sadik Taife'den bir hadis-i şerif nakledeyim de hakikatin ne olduğunu bilesin. Musibetin ne kadar büyük olduğunu anlayasın. Kaldı ki, bu hadis de diğer

(*) Zümer, 56. (**) Hacc, 2)

45


KIRK HADİS ŞERHİ

cehennemlerden nisbeten soğuk olan ameller cehennemi hakkındadır.

İlk önce bilmen gerekir ki, bu hadisi rivayet eden Şeyh Saduk'a tüm İslam alimleri tevazu göstermekte ve onu kadri yüce bir zat olarak kabul etmektedirler. Bu büyük zat, İmam'ın (as) duası üzere dünyaya gelmiş olup hazretin (aley-hi's-selam ve accelallahu fereceh) özel lütuf ve ilgisine maz-hardı. Ben de büyük imamiye alimlerinden (aleyhim ridva-nullah) birçok muhtelif yolla bu hadisi Şeyh Saduk'tan nak­lediyorum. Bizimle Saduk arasında var olan şeyh ve üstadla-rm hepsi de ashabın güvenilir ve büyük olan zatlarıdır. Öy­leyse iman sahibi bir kimse bu hadise de inanmalı, tasdik et­melidir.

Es-Saduk, senediyle İmam Sadık'tan (as) naklediyor.

Hazret şöyle buyurdu: "Bir gün Rasulullah (sav) oturmuş idi ki (birden) Cebrail (as) geldi. Oldukça üzgün ve mahzun olup rengi değişmişti. Peygamber (sav) buyurdu: "Ey Cebrail, niçin üzgün ve mahzun görünüyorsun?" Cebrail, 'Ey Mu-harnmed, nasıl böyle olmayayım ki, cehennemin nefesleri bu­gün bırakıldı' dedi. Peygamber, 'cehennemin nefesleri nedir?' diye buyurdu. Arzetti: 'Şüphesiz ki, Allah Teala ateşe emretti o da yandı. Kırmızı oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Ondan sonra da yanmasını emretti ki, beyaz oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Daha sonra da yeniden yanmasını emretti, si­yah oluncaya kadar tam bin yıl geçti. (Şu anda da) o ateş si­yah ve karanlıktır. Nitekim uzunluğu yetmiş zer'a olan zinci­rin bir tek halkası dünyanın üzerine bırakılacak olsa şüphe­siz ki, dünya onun hararetinden erir ve yok olur. Ve eğer zak­kum ve zer'iden bir katre dünya ehlinin sularına düşecek ol­saydı, o zaman da insanlar onun pis kokusundan ölürlerdi.'

46


NEFSLE CİHAD

Daha sonra Rasulullah ve Cebrail birlikte ağlamaya başla­dılar. Allah Teala onlara bir melek gönderdi ve buyurdu: 'Sizlere Allah'ınızdan selam var, o buyuruyor ki, ben her iki­nizi de azab görmenize sebep olacak herhangi bir günah işle­mekten korudum, masum kıldım." (*)

Ey azizim! Bu hadis-i şerifin benzeri oldukça fazladır. Ce­hennem ve onun elim azabının varlığı bütün dinlerin zarurî bir ilkesi ve burhanla sabit kılınmış açık bir itikadıdır. Keşif ehli ve kalb erbabı kimseler bizzat bu alemde onun bir ben­zerini bile görmüşlerdir. Bu bel büken hadisin mazmunu ve içeriği hususunda (biraz olsun) tasavvur ve tedebbür et. Aca­ba bu hadisin sıhhatine ihtimal verecek bile olsan yine de de­liler gibi çöllere düşmen gerekmez mi? Ne olmuş ki, bizler bu kadar da gaflet ve cehalet uykusundayız? Yoksa tıpkı Rasu­lullah (sav) ve Cebrail (as) gibi bize de Allah'tan bir melek geldi de azaptan masun olduğumuzu mu bildirdi? Halbuki Rasulullah (sav) ve onun velileri ömürlerinin sonuna kadar Allah korkusundan bir an olsun rahat etmemiş, doğru dü­rüst ne uyumuş ve ne de rahat bir yemek yemişlerdi. Al­lah'ın (yarattığı şu) kainatın velisi, halifesi Allah korkusun­dan dolayı bayılıyor, kendinden geçiyordu. Ali b. Hüseyin (ona selam olsun), masum bir imam olmasına rağmen ağla­ması, yakarışı, münacaatı, acziyet ifadesi ve inlemeleri insa­nın kalbini parçalamaktadır. Bizlere ne olmuş ki, haya bile etmeden rububiyet huzurunda böylesine ilahî mukaddesat ve değerleri çiğniyor ayaklar altına alıyoruz? Yazıklar olsun bize ve gafletimize! Eyvahlar olsun bize ve ölümümüzün şid-

(*) İlmu'l-Yakîn, Feyz. 4. Maksad, 15. Bab, 1. fasıl, S. 1032, Tefsir-i Kumî, "ne zaman oradan, sarsıcı üzüntüden çıkmak isterlerse..." ayetinin açıklaması.

47


KIRK HADİS ŞERHİ

detli sekeratma. Eyvahlar olsun bize. Berzahta ve berzahın zorluklarında, cehennemde ve onun zulmetlerinde, cehen­nemde ve onun azabında eyvahlar olsun halimize...

Fasıl

Ahlakî Fesadlarm Tedavisi

Ey aziz! Uykudan uyan, gafletten kurtul ve kendine gel. Himmet kemerini kuşan. Daha vakit varken fırsatı ganimet bil. Daha ömrün bitmemiş, kuvvetin kendi tasarrufundan çıkmamış, gençliğin elden gitmemiş, fasid ahlak karşısında yenik düşmemiş ve alçak melekeler sana hakim olmamışken kendine bir çare ara, fasid ve kabih ahlakın tedavisi için bir deva bul, şehvet ve gazab ateşinin sönmesi için bir yol araş­tır.

Ahlakî bozukluğun tedavisi için ahlak alimleri ve= sülük ehli kimseler tarafından önerilen en iyi deva, insanın ken­dinde gördüğü kötü melekeleri göz önünde bulundurması, bir müddet onun hilafına erkekçe kıyam etmesi, ikdamda bulunması ve nefsin aksi istikametinde himmet göstermesi­dir. Bir müddet o alçağın isteklerinin aksine davranmalısın ve Allah Teala'dan tevfik taleb etmelisin ki sana bu mücahe-dede yardımcı olsun. Şüphesiz ki çok geçmeden o çirkin huy ortadan kalkacak, şeytan ve ordusu o siperden firar edecek ve onların yerine rahmani ordular mevzilenecektir.

İnsanın helakına ve kabir azabına sebep olan, insanı her iki dünyada azaba uğratan kötü ahlaktan birisi de insanın kendi ev halkı, komşuları, meslektaşları, pazar veya mahalle efradından birine kötü davranması, ahlaksızlık etmesidir ki, bu da gazab ve şehvetten doğmaktadır. Mücahid bir kimse,

48


NEFSLE CİHAD

karşısına uygun olmayan bir iş çıktığında veya gazab ateşi alevlendiğinde kendi batınını temizlemeyi kararlaştırırsa, kendisini yakışık almayan kötü sözler söylemeye davet etti­ğinde nefsin hilafına teşebbüste bulunursa, hulk ve huyun kötü akıbetini hatırlar ve aksine uygun işlerde bulunur, ba­tınında şeytana lanet edip Allah'ına sığınırsa ben söz veriyo­rum ki, -bir kaç tekrardan sonra- çok geçmeden o kötü huy tamamıyla ortadan kalkacak ve batın memleketinde iyi huy istikrar bulacaktır. Ama eğer nefsin istediği şekilde davrana­cak olursanız evvelen bizzat bu alemde de sizi helak ve yok­luk diyarına çekmesi mümkündür. İnsanı bir anda her iki dünyada helak edebilen gazabın şerrinden Allah Teala'ya sı­ğınırım. Gazab, (önü alınmadığı takdirde) pekala herhangi bir cinayete de sebep olabilir. İnsan gazap halinde ilahî mu­kaddesata yakışık almayan sözler bile söyleyebilir. Nitekim gazab halinde küframiz laflar ederek mürted olan bir çok in­san görüp müşahede etmekteyiz.

İslam hakimleri; "dev dalgalarla boğuşan kaptansız bir geminin necat bulması, gazab halindeki bir insanın necatın­dan daha kolaydır" demişlerdir. Veya eğer Allah göstermesin cidal ve münakaşa ehliysen -nitekim bizlerden bazı talebeler bu kötü huy ve tabiatın esiri olmuşlardır- bir müddet nefsin hilafına teşebbüste bulun. Alim ve sıradan insanlarla dolup taşan resmî meclislerde herhangi bir mevzu sözkonusu edil­diğinde muhatabının doğru ve sahih dediğini görünce hemen kendi yanlışlığını itirafta bulun ve onu tasdik et. Ümid edilir ki, bu kötü huy kısa bir müddet sonra ortadan kalkar. Allah etmesin ki, "ben keşiflerimden birinde cehennem ehlinin bir­biriyle tahasüm ve düşmanlığının -ki Allah Teala Kur'an'da haber vermektedir- ilim ve hadis ehlinin mücadelesi olduğu-

49


nu keşfettim" diyen bazı ilim ehli ve mükaşefe iddiasında bu­lunan kimselerin sözü doğru olsun.

Eğer insan bu hadisin sıhhatine ihtimal bile verecek olsa hemen bu kötü hasletin ortadan kalkması fikrinde olmalı, bunun için gece-gündüz bir yol düşünmelidir.

Ashabdan bazısından rivayet edilmiştir ki, "günün birin­de oturmuş dini emirlerden biri hususunda ateşli bir şekilde münakaşa ediyorduk. Aniden Rasulullah yanımıza geldi ve bu halimizi görünce oldukça rahatsız oldu. Sonra şöyle bu­yurdu: 'Sizden önce helak olanlar da işte bu yüzden helak ol­dular. Cidali bırakınız. Zira mü'minler, cidal etmez. Cidali terkedin ki cidal edenler sonsuz bir hüsrana uğramıştır. Ci­dali terkedin ki ben kıyamet gününde cidal edenlere şefaat etmeyeceğim. Ben sözü hak bile olsa cidali terkeden kimseye cennetin bahçesi, ortası ve üstünde üç evi tazmin ediyorum. Cidali terkedin ki, Allah Tela'nın putperestlikten sonra neh-yettiği şey de oydu."

Ve yine o hazretten (sav) nakledilmiştir ki: "Sözü hak bi­le olsa, cidali terketmedikçe kulun imanı kemale ermez."

Bu babda birçok hadis mevcuttur. İnsanın, hiçbir eser ve faydası olmayan cüz'î bir münakaşa yüzünden Resul-i Ek­rem'in (sav) şefaatinden mahkum kalması ve sahih bir niyet­le yapıldığı takdirde ibadet ve itaatlerin en efdali olan ilmî bir müzakereyi, putperestliğin hemen ardından yer alan en büyük bir günah haline getirmesi ne kadar da kötü birşey-dir.

İnsan her haliyle bu kabih ve fasid huyları bir bir gözö-nünde bulundurmalı ve nefsin hilafına davranarak onları ruh memleketinden dışarı etmelidir. Gasıb dışarı edilince de ev sahibi kendi evine geri dönecektir. Başka bir zahmete kat-

50


KIRK HADİS ŞERHİ

lanmak veya vade istemek de gerekmez.

İnsan bu makamda nefsle mücadeleyi sona erdirir de İb­lis ordusunu bu memleketten dışarı çıkarır ve (ruh) memle­ketini melaiketullahın meskeni, Allah'ın salih kullarının bir mabedi haline getirirse artık o zaman Allah'a doğru sülük da kolaylaşır ve rahat bir iş haline gelir. İnsanlığın doğru yolu daha da bir aydın ve vazıh olur, onun yüzüne cennet ve bere­ket kapıları bir bir açılır. Cehennem kapısı ise tümüyle ka­panır. Allah Teala rahmet ve lütuf nazarıyla ona bakar, iman ehlinin arasına katılır, saadet ve ashabu'l-yemin ehlin­den olur, ilahî marifetler kapısından kendisi için ins ve cin-nin yaratılış gayesi olan bir yol açılır ve Allah Tebarek ve Te­ala da o tehlikeli yolda kendisinin elinden tutar ve ona yar­dım eder.

Nefsin üçüncü makamı ve onun mücahede keyfiyeti ile şeytanın o makamdaki hile ve düzenlerine de kısacık bir işa­ret etmek istiyordum. Ama ortamı münasip görmedim. Bu yüzden de bundan sarf-ı nazar etmek zorunda kaldım. Allah Teala'dan bu babda ayrı bir risale yazmak hususunda bana tevfik ve te'yid inayet etmesini taleb ediyorum.

51


 


İkinci Hadis

RİYA       

Mezkur senedle Yezid b. Halife, Hz. Sadıktan (as şöyle nakletmektedir: "Riyanın her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki in­sanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerine, Allah için amel eden kimsenin sevabı ise Allah'ın üzerine­dir." (*)

ŞERH

Bil ki, riya insanın başkalarının kalbinde bir makam edinmek veya yanlarında, hiç bir ilahi maksat gözetmeksizin sadece iyilik, doğruluk, emanet ve diyanet ehli bir kimse ola­rak şöhret kazanmak için iyi bir amelini veya beğenilmiş herhangi bir hasletini ya da hak inancını insanlara göster­mesi ve başkalarına gösteriş yapması demektir. Bu, birkaç makamda tahakkuk etmekte, vücuda gelmektedir.

İlk makam: Bunun da iki derecesi vardır. İlki, insanın dindar olarak şöhret kazanmak veya kalplerde makam edin­mek için kendi hak akide ve ilahî marifetlerini izhar etmesi­dir. Mesela; "ben varlık aleminde Allah'tan başka hiç kimse­ye tevekkül etmiyorum"   veya "ben Allah'tan başka hiç kim-

53


KIRK HADİS ŞERHİ

şeye tevekkül etmiyorum" der ya da kinaye ve işaretle kendi­sini hak inanç ve akide sahibi bir kimse olarak tanıtır. İkinci tür ise daha yaygındır. Mesela: Tevekkül ve ilahî takdire rı-zayet meselesi konuşulurken, riyakar kimse derin bir ah çe­ker ve başını (hafif de bir) sallayarak kendisinin de o cemiye­tin sülük ve yolunda olduğunu ima etmeye çalışır.

İkinci derece ise insanın lehçe serahatiyle veya işaret ve kinaye ile kalplerde makam ve mevki edinmek maksadıyla batıl akideleri kendisinden uzaklaştırması ve nefsini onlar­dan tezkiye etmesidir.

İkinci makam, bunun da iki derecesi vardır. İlki (insanın) övülmüş hasletler ve faziletli melekeler izharında bulunma­sıdır. İkinci derecesi ise (insanın) malum olunan maksud üzere kendisini yerilmiş haslet ve kötü melekelerden teberri etmesi ve nefsini tezkiye edilmiş göstermesidir.

Üçüncü makam, özellikle fakihler -Allah onlardan razı ol­sun- indinde maruf olan riyadır. O da mezkur iki dereceye haizdir. İlki (insanın) şer'î ibadet ve amellerini veya aklî üs­tünlüklerini sırf halka göstermek ve böylece de kalpleri ken­disine celbetmek maksadıyla izharda bulunmasıdır. İster bu amelin bizzat kendisini, ister onun keyfiyet, şart veya cüz'ünü olsun, fıkıh kitaplarında yerildiği şekilde riya mak­sadıyla yapmasıdır.

Aynı maksatla herhangi bir ameli terketmesi de böyledir. Biz bu sayfalarda üç mezkur makamdan her birinin bazı fe-sad ve bozukluklarını şerhetmeye ve muhtasar bir şekilde bunların deva ve ilacına da işaret etmeye çalışacağız.

(*) Kâfi, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, riya babı, 3. hadis.

54


RİYA

Birinci Makam

Riyanın Kısımları Fasıl

Bil ki itikad ve ilahî marifetler hususunda sözkonusu olan riya, riyanın tüm çeşitlerinden daha zor, akıbeti hepsin­den daha kötü, zulmeti tüm riyalardan daha fazla ve büyük­tür.

Bu riyanın sahibi, hakikatte izhar ettiği hususa bizzat kendisi inanmıyorsa cehennemde ebedi olarak kalacak olan münafıklar cümlesinden sayılır. Ebedî helake uğrar ve azabı diğer azaplardan en şiddetlisi olur. Ama izhar ettiğini sırf halkın kalbinden mevkii ve makam kazanmak için izhar edi­yorsa bu şahıs münafıklar cümlesinden sayılmaz, ama bu ri­ya iman nurunun kalbinden çıkmasına ve onun yerine kalbi­ne küfür zulmetinin yerleşmesine sebep olur. Zira bu şahıs, ilk etapta gizli şirk sebebiyle müşriktir. Çünkü sahibi bizzat Hak Teala olan ve sadece Allah'a halis kılınması gereken ilahî marifetleri ve hak inançları insanlara teslim etmiş, baş­kalarını buna ortak kılmış ve şeytana onda tasarruf hakkı tanımıştır, dolayısıyla da artık bu kalbin Allah için olmadığı gün gibi aşikârdır.

İleride fasılların birinde de beyan edeceğimiz gibi, iman, kalbî amellerden ibarettir, salt ilimden değil... Öyle ki "riya­nın lıer çeşidi şirktir" diye buyuran hadis-i şerif de bu haki­kati ifade etmektedir. Nitekim bu helak edici facia, karanlık ve zulmete gömülü fıtrat ve habis meleke, sonunda kalb evi­nin Allah'tan başkalarına mahsus bir hale gelmesine ve bu rezil ve alçağın zulmeti de yavaş yavaş insanın bu dünyadan

55


KIRK HADİS ŞERHİ

imansız olarak gitmesine sebep olmaktadır. Sahip olduğu bu hayalî imam ise manasız bir suret, ruhsuz bir ceset ve akıl­sız bir kılıf konumunda olup Allah Teala indinde asla kabul görmeyecektir. Nitekim Kâfi'de yer alan Ali b. Salim'den menkul hadis de buna işaret etmektedir.

Ravi, Hz. İmam Sadık'm (as) şöyle buyurduğunu naklet­mektedir: "Allah Teala şöyle buyuruyor: Ben en hayırlı şeri­kim. Her kim yaptığı herhangi bir amelde bana bir başkasını şerik kılacak olursa, ben sadece sırf halisane benim için ola­nını kabul ederim." (*)

Malumdur ki, kalbî ameller halis olmadığı takdirde Hak Teala tarafından kabul görmemekte, itina edilmemektedir. Allah Teala kendisi için olmayan amelleri aslî sahibine, yani insanın amelini, kendisine gösteriş olsun diye yaptığını kim­seye iade etmektedir. Kalbî amelleri de o şahsa tahsis edildi­ğinden artık mezkur şahıs şirk sınırı aşmış ve salt küfre gir­miş sayılmaktadır. Belki de denebilir ki, bu şahıs artık mü­nafıklar cümlesine katılmış, onlara mülhak olmuştur. Şirki gizli olduğu gibi nifakı da gizlidir. Zavallı, mümin olduğunu zannetmiş, fakat hakikatte evvelen müşrik, sonra da müna­fık olmuştur. Dolayısıyla münafıkların azabını da tatmalıdır. İşleri nifaka varan kimselerin vay haline.

Fasıl

İlmin İmandan Ayrı Olduğu Beyanında

Bil ki Allah, O'nun birliği, selbiye, subutiyye ve celaliye gibi diğer kemal sıfatları ile melaike, resullar, kitaplar ve kı-

(*) Kâfi, C. 2, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Riya Babı. 9. hadis.

56


RÎYA

yamet günü hakkında ilim sahibi olmak başka şey, iman ise başka şeydir. Zira bir kimsenin bu ilme sahip olduğu halde imandan mahrum olması da mümkün ve olasıdır. Nitekim şeytan, en azından benim ve senin kadar bu mertebeleri bil­diği halde yine de küfretmiş, kafir olmuştur. İman kalbî bir fiildir ki, o olmadığı müddetçe iman da sözkonusu değildir. Dolayısıyla, aklî delille veya dinlerin gerekliliği ve zarureti bürhanıyla herhangi bir mevzuda ilim sahibi olan bir kimse, kalben de o malumatlarına teslim olmalı ve bir nevi teslim, huzu, mesuliyet ve kabullenmekten ibaret olan kalbî fiilleri de yerine getirmelidir ki, mümin olabilsin. İmanın kemali it-mi'nandır. Zira iman kuvvetlendikçe, haliyle ardından kalp­te itmi'nan da hasıl olacak, vücuda gelecektir. Bütün bunlar ilim değil, tam tersine başka şeylerdir.

Aynı şekilde bir şeyi burhanla idrak ettiğin halde kalbi­nin buna teslim olmaması da mümkündür. O zaman bu il­min hiç bir faydası yoktur. Mesela sizler ölünün hiç kimseye zarar veremeyeceğini, dünyadaki bütün ölülerin bir sinek kadar bile duygu ve hareketinin olmadığını, bütün cismanî ve nefsanî kuvvetlerinin kendisinden ayrıldığını aklınızla anladığınız ve derkettiğiniz halde, sırf kalbiniz bu meseleyi kabullenemediği ve aklınız teslim olamadığı için bir tek gece olsun bir ölüyle aynı odada kalamazsınız. Ama kalb akla tes­lim olur da bu hükmü kabullenecek olursa bu iş sizin için çok kolay olacaktır. Nitekim birkaç kez teşebbüsten sonra da artık kalb teslim olacak ve ölüden hiç bir şekilde korkmaya­cak, ürkmeyecektir.

Anlaşıldığı üzere, kalbin hissesi olan teslim, aklın hisesi olan ilimden daha başka birşeydir. Zira bazen olur ki insan yaratıcıyı, O'nun birliğini, ahiret gününü ve diğer hak inanç-

57


KIRK HADİS ŞERHİ

lan aklî burhan yoluyla isbatlar da buna rağmen bu akideye iman denmez. Ve bu insan da bir mü'min olarak kabullenil­mez. Tam tersine ya kafirler, ya münafıklar ya da müşrikler cümlesine dahil edilir. Ne yazık ki bugün kalb gözleriniz gör­müyor ve melekutî basiret sahibi de değilsiniz. Bu mülkî göz de idrak edemiyor. Ama sırların açığa çıktığı, ilahî hak salta­natının zahir olduğu, tabiatın harab olduğu ve hakikatin ikame edildiği gün, gerçekte Allah'a iman etmemiş olduğu­nuzu ve bu aklî hükmün de iman ile hiçbir ilişkisinin olma­dığını çok açık bir şekilde anlayacak, derkedeceksiniz. "La ilahe illallah" hakikati akıl kalemiyle kalbin temiz ve halis levhasına nakşedilemediği müddetçe insan, Allah'ın vahda-niyyetine iman etmiş sayılmaz. Ama bu ilahî ve tayyibe keli­me kalbe girince kalp saltanatı artık Allah'ın olur ve insan bundan böyle hak memleketinde (kalb) hiç kimseye söz hak­kı vermez, müessir olarak kabullenmez. O'ndan başka hiç kimseden makam ve mevki beklentisi içinde olmaz, talepte bulunmaz. Makam ve dereceyi başkalarından istemez. Riya ve gösteriş içine girmez. Öyleyse kalbinizde herhangi bir riya görecek olursanız bilin ki kalbiniz aklınıza teslim olmamış, iman, kalplerinize nur saçmamış ve hakikatte siz tabiat ale­minde Allah'ı değil, başka birini müessir olarak kabullenmiş bulunmaktasınız. Dolayısıyla da münafıklar veya müşrikler ya da kafirler zümresinde yer almış menzil edinmişsiniz de­mektir.

Fasıl

Riyanın Vehameti

Ey hak inançları ve ilahi marifetleri Allah Teala'nın düş-

58


RİYA

manı olan şeytanın eline ısmarlayan, Hak Teala'ya özgü hakları başkalarına veren, ruh ve kalbin aydınlık sebebi, ebedî saadet ve necatın sermayesi, likaullah'ın kaynağı ve mahbuba yakınlığın tohumu olan nurları, korku dolu karan­lıklar, şekavet, ebedî helaket, mahbubun mukaddes huzu­rundan uzaklığın ve Hak Teala ile likadan uzak kalmanın sermayesi edinen münafık, ardında nur olmayan zulmetlere, genişliği olmayan darlıklara, şifası olmayan hastalıklara, ha­yatı olmayan ölüme ve kalbin batınında zuhur edip nefs me-lekutu ile beden mülkünü benim ve senin kalbinden bile ge­çemeyecek bir şekilde yakacak olan ateşe hazırlıklı ol. Nite­kim Allah Teala kendi münzel kitabında bir ayet-i şerifede şöyle buyuruyor: "Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir, öylesi­ne ateş ki, yürekleri arar kaplar." (*)

Yani Allah'ın ateşi kalpleri istila etmekte ve yakmakta­dır. Allah'ın ateşinden başka hiçbir ateş kalbi yakamamak-tadır. Fıtrat-ı ilahî olan tevhid fıtratı gidip de yerine şirk ve küfür yerleşecek olursa artık insan şefaatçilerin şefaatinden de nasiblenemez ve ebedî olarak cehennemde kalır. Hem de nasıl bir azab? Öyle bir azap ki, Allah'ın kahrından ve rubu­biyet gayretinden meydana gelmiştir.

Öyleyse ey aziz, boş bir hayal, Allah'ın zayıf kullarına cüz'î bir muhabbet ve çaresiz halkın bir tek teveccüh ve ilti­fatı için kendini Allah'ın gazap ve öfkesine uğratma ve o ilahî marifetleri sonsuz kerametleri, lütuflan ve rububiyet rahmetlerini hiç bir eser ve faydası olmayan, pişmanlık ve hasretten başka birşey getirmeyen, halk önündeki bir tek mahbubiyet ve sevgiye değiştirme. Zira kesb ve kazanç dün­yası olan bu alemden göçer de amelin sona erecek olursa, ar-

(*) Hümeze, 6-7.

59


KIRK HADÎS ŞERHİ

tık pişmanlık ve tevbenin hiç bir faide ve neticesi olamaz.

Fasıl

Riya Hastalığını Giderebilmek İçin

ilmî Bir Deva

Biz bu bölümde, mezkur makamda ve aynı şekilde diğer makamlarda bu kalbî hastalığı gidermede etkili olduğunu umduğumuz bazı şeyler çevresinde hatırlatmalarda buluna­cağız. Bu noktalar, burhanla, mükaşefeyle, zahirle, masum­ların verdiği haberlerle ve Allah'ın kitabıyla mutabık olduğu gibi, aklınızca da hemen kabul görecek ve tasdik edeceğiniz şeylerdir: Allah Tebarek ve Teala bütün mevcudatı kendi kudretiyle ihata etmiş, saltanatının genişliği tüm kainatı kaplamış ve güçlü ihatası tüm yaratıkları çepeçevre sarmış olduğundan, bütün kulların kalbi de onun taht-ı tasarrufu, saltanatı ve kudret eli altında bulunmaktadır. Kulların kalbi üzerinde, O'nun muhkem izni ve tekvini müsaadesi olmadığı müddetçe hiç kimse tasarrufta bulunamaz. Hatta kalbin sa­hibi olan kimseler dahi Hak Teala'nın tasarruf ve izni ol­maksızın kendi kalpleri üzerinde tasarrufta bulunamazlar. Kur'an'da ve Ehl-i Beyt'in (sa) verdiği haberlerde bazen imayla bazen kinaye yoluyla ve bazen de sarih bir şekilde bu meseleye değinilmiş, işaret edilmiştir.

Demek ki kalbinizin gerçek sahibi ve onda tasarrufta bu­lunan zat, Allah Tebarek ve Teala'dır. Zayıf ve aciz bir kul olan sizler ise O'nun izni olmaksızın kalplerde hiçbir tasar­rufta bulunamazsınız. Tam tersine Onun iradesi, sizin ve di­ğer tüm mevcudatın iradesine galip ve kahir durumdadır. O halde eğer riya ve gösteriş, sırf insanların kalbini kazanmak,

60


RİYA

gönüllerini ısındırmak, kalplerde değer ve makam sahibi ol­mak ve iyilik sahibi kimse olarak ün salmak içinse bu olay sizin tasarruf ve kudretinizin dışında olup tamamiyle Al­lah'ın taht-ı tasarrufu altında bulunmaktadır. Kalplerin rab-bi ve gönüllerin gerçek sahibi, insanların kalbini istediği kimseye doğru çevirir. Belki sizler böyle yaptığınızda tam tersi bir neticeyle de karşılaşabilirsiniz. Nitekim bizler bir­çok riyakâr insan gördük ve duyduk ki kalpleri temiz ve pak olmadığından sonunda rüsva oldular ve elde etmek istedikle­rinin tam tersiyle karşılaştılar. Kâfî'de yer alan bir hadis-i şerif de bu manaya işaret etmektedir. Cerrah-i Medainî'nin naklettiğine göre İmam Sadık (as) Allah Teala'nın (cc), "Rabbi ile mülakat etmeyi ümid eden bir kimse salih amel iş­lemeli ve rabbine ibadette hiç kimseyi ortak kılmamalıdır" sözünün tefsirinde şöyle buyurmuştur: "İyi ve salih bir iş ya­pıp da bununla rabbiyle mülakat etmeyi dilemeyen, sadece insanların kendisini pakize bir kimse olarak bilmelerini dile­yen ve yaptıklarını tüm halkın duymasını isteyen bir kimse Allah'a ibadette ortak koşmuş sayılır." Daha sonra şöyle bu­yurdu: "Bir kul iyilik yapar da bunu (halktan) gizlerse Allah günün birinde onun iyiliğini halk arasında yayar. (Hakeza) bir kul kötülük yapar da bunu gizlerse, Allah günün birinde onun da kötülüğünü açığa vurur." (*)

Öyleyse ey azizim, iyi adı Allah'tan iste, insanların kalbi­nin seninle olmasını kalbin gerçek sahibinden dile. Sen işle­rini Allah için yap. Allah uhrevî bereketler ve o alemdeki ni­metlerinin yanısıra bu dünyada da sana kerametler ihsan eder, seni insanlara mahbub ve sevgili kılar. Kalplerdeki

(*) Kâfî, 2. C, İman ve Küfür Kitabı, Riya babı. 4. hadis.

61


KIRK HADİS ŞERHİ

makam ve konumunu daha bir arttırır, sabit kılar. Seni her iki dünyada da alnı açık ve izzetli tutar. Ama ilk önce büyük bir mücahede ve zahmetle kalbini bu sevgi ve alakadan ta­mamıyla temiz ve halis kılmalısın. Amelinin bu cihetten ha­lis olması için bâtının sefalı olmalı ve kalbin bütünüyle hak­ka teveccüh etmelidir. Ruh, süs ve tezyinden uzak tutulmalı ve nefsanî bulanıklık giderilmelidir. Zayıf insanların sevgi ve kini ile naçiz insanların yanında meşhur ve ünlü olmanın hiç bir faydası yoktur. Faraza bir faydası olsa da birkaç günlük cüz'î ve değersiz bir faydadır. Bu sevgi, Allah korusun işlerin akıbetinin riyaya varmasına ve insanı müşrik, münafık ve kafir etmesine de sebep olabilir. Bu alemde rüsva olmasa da o alemde adl-i rububiyet huzurunda ve Allah'ın salih kulları, büyük peygamberler ve mukarreb melekleri yanmdak rüsva olur. Utancından başını önüne eğer ve çaresiz kalır. Üstelik o günde rezil ve rüsva olmanın nasıl birşey olduğunu tasav­vur bile edemiyorsun. Allah'ın huzurunda rezil ve rüsva ol­manın ne gibi zulmetleri de peşinden getirdiğini ancak Allah bilir. Allah Teala'nm da buyurduğu gibi, o gün kafirin bile "eyvah keşke toprak olsaydım" dediği gündür.

Ey çaresiz, cüz'î bir muhabbet ve insanlar için de faydası olmayan boş bir şöhret için o büyük kerametlerden oldun. Allah'ın rızasından mahrum kaldın ve Hak Teala'nm gazabı­na uğradın. Kendisiyle dar-ı keramet (keramet yurdu) edin­men, ebedî mutluluğa ermen ve cennetin üst mertebesine erişmen gereken amelleri şirk ve nifak zulmetlerine çevirdin, kendin için hasret, nedamet ve şiddtetli azablar satın aldın ve kendini zindan mahkumu kıldın. Kâfide yer alan bir ha-dis-i şerifte, İmam-ı Sadık'tan Peygamberin şöyle buyurdu­ğu nakledilmektedir: "Melek kulun iyi amelleri sevinç içinde

62


RİYA

yukarı götürünce Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: Bu amelle­rini siccîne (cehenneme) atın, zira bu amellerde istemediği, arzulamadığı tek şey benim."

Ben ve sen bu halle siccîn'in ne olduğunu tasavvur ede­meyiz. Facirlerin amel defterini anlayamayız. Ve bu amelle­rin siccînde olan suretini (tecessüm etmiş halini, çev) göre­meyiz.

İşlerin hakikatini gördüğümüz zaman ise, ellerimiz kesil­miş, çaremizse tamamıyla yokolmuş olacaktır.

Ey aziz, kendine gel. Gaflet ve sarhoşluğu kendinden uzaklaştır. O alemde tartılmadan önce sen kendi amellerini akıl terazisiyle iyice bir tart. Senden hesap sorulmadan önce kendi kendini hesaba çek. Kalb aynanı şirk, nifak ve iki yüz­lülükten an ve temiz kıl. Bırakma fıtrat nuru küfür zulmeti­ne tebdil olsun. Bırakma "Allah'ın fıtratı ki Allah insanları onun üzerine yaratmıştır." (*) ayetinde buyrulan ilahî fıtrat zayi ve heba olsun. Bu ilahî emanete bu kadar da ihanet et­me. Kalbinin aynasını temiz tut ki, Hakk'ın cemal nuru onda tecelli etsin ve seni alemden ve içinde olanlardan müstağni kılsın, kalbinde öyle bir ilahi ateş tutuşsun ki diğer tüm mu­habbetleri yakıp kül etsin. Öyle ki bir lahzasını tüm aleme değiştirmeyesin. Allah'ın yadı ve zikrinden öyle bir lezzet alasın ki, bütün hayvani zevkleri oyuncak ve hoş bir şey ola­rak göresin. Eğer bu makamın da ehli değilsen ve bu şeyler sana garib geliyorsa, hiç olmazsa Kur'an-ı Mecid ve masum imamların verdiği haberlerde yeralan o diğer alemdeki ilahî nimetleri elden çıkarma. İnsanların teveccühünü kazanmak için hayalî birkaç günlük şehvet karşılığında onca sevab ve nimetleri zayi ve heba etme, kendini onca kerametlerden

(*) Rum Suresi, 30.

63


KIRK HADİS ŞERHİ

mahrum kılma ve ilahî-ebedî saadeti, daimî şekavet mukabi­linde satma.

Fasıl İhlasa Davet

Bil ki, bizlere bütün bu kerametleri ihsan eden, bizler için bunca hazırlıklar yapan,biz daha gelmeden önce bu dünyada zayıf midemize uygun ve faydalı vitaminleri olan latif yiye­cekler halk eden, bizler için mürebbilik yapan ve minnetsiz ve zatî sevgisiyle hizmet eden kimseler (anne ve baba) var eden, elverişli hava ve muhit, zahirî ve batınî nimetler ve bizler için daha gitmeden ahiret ve berzah aleminde onca ha­zırlıklar yapan gerçek Maliku'l-Mülûk ve velinimetimiz, biz­den sadece bu kalbi kendisi veya kerameti için halis ve temiz tutmamızı istemiştir. Bunun netice ve faydası da hakikatte kendimize dönmektedir. Ama biz yine kulak vermiyor, itaat etmiyor, O'nun rızasının hilafına davranıyoruz. Ne büyük zulme mürtekib olduk ve ne büyük bir maliku'l-mülûkle sa­vaşa kalkıştık ki, kötü neticesi yine bize geri dönmekte ve O'nun saltanatına en küçük bir zarar bile vermemektedir. Her ne yapsak da O'nun sulta ve saltanatı altından çıkama­yız, müşrik de olsak sadece kendimize zarar vermiş oluruz; "Şüphesiz ki Allah tüm mahlukattan müstağnidir." (*)

Bizim ibadetlerimize, ihlasımıza ve kulluğumuza hiçbir ihtiyacı yoktur. Bizim itaatsizlik, şirk ve ikiyüzlülüğümüz Onun saltanat ve kudretine hiç bir zarar veremez. Ama mer­hametlilerin en merhametlisi olduğundan geniş rahmet ve kamil hikmeti, bizlere hidayet etmeyi, hayır ve güzel ile şer

(*) Al-i İmran, 98.

64


RİYA

ve çirkin yollan göstermeyi ve insanlık yolunun uçurumu ile saadet yolunun sürçmelerini bizler için gözler önüne sermeyi iktiza etmektedir. Allah Teala, bu hidayet ve yol göstericili­ğinde, belki bu ibadetlerde, ihlaslarda ve kulluklarda bile bizlere o kadar büyük nimetler ihsan etmiş ve bizleri minnet altında bırakmıştır ki, basiret ve gerçekleri gören berzah gö­zü açılmadığı müddetçe bunların hiçbirini anlayamaz ve der-kedemeyiz.

Bu dar, daranlık ve zulmet diyarı tabiatta esir, zamanın teselsülünde mahkum ve mekanın uzunca karanlığında mahbus olduğumuz müddetçe Allah'ın büyük minnetlerini idrak edemeyiz. İbadet ve ihlastaki, hidayet ve yol gösterici-liğindeki nimetlerini tasavvur edemeyiz.

Büyük enbiyanın, Allah'ın mükerrem velilerinin ve üm­metinin gerçek alimlerinin bizlere minnet borçlu olduklarını düşünmemelisin. Zira onlar bizim saadet ve kurtuluşumu­zun rehberi olup bizleri cehalet, zulmet ve perişanlıklardan kurtardılar.

Bizleri nur, mutluluk, sevinç ve azamet alemine davet ediy durdular. Batıl inanç ve cehl-i mürekkebin (bilmediğini bilmemenin -çev.-) ayrılmaz bir parçası olan zulmetlerden, kötü amel ve fiillerimizin melekutu olan korkunç, dehşetli suretlerden kurtuluşumuz ve o tasavvurunu bile edemediği­miz nur, mutluluk, sevinç rahatlık, güzellik ile cennetteki huri ve köşklere kavuşabilmemiz ve terbiye olmamız için on­ca meşakkat ve büyük zahmetlere katlandılar. Bu mülk ale­mi, sahip olduğu bütün azametiyle cennette giyilen elbiseler­den sadece birini bile içine alamayacak kadar dar ve küçük­tür. Bu gözlerimizin, hurül-ayn'm bir tek saç telini bile göre-

65


KIRK HADİS ŞERHİ

bilecek kadar takati yoktur. Bütün bunlar, büyük enbiyanın, özellikle de keşf-i küllî (*) ve destur-i cami (**) sahibi olan hatemu'n-nebiyyin'in (sav) ilahî vahiy aracılığıyla derkettiği gördüğü, duyduğu ve de bizleri de davet ettiği akaid, ahlak ve fiillerin melekutî suretidir. Biz zavallılar ise akıl sahiple­rinin hükmüne kulak asmayan, tam tersine akıl sahiplerinin yanlış düşündüklerini kabul eden çocuklar gibi daima onlar­la mücadele, savaş ve cidal etmekle meşgulüz. Ama o temiz ve mutmain nefis, tahir ve tayyibe ruhlar, Allah'ın kulları hususunda sahip oldukları şefkat ve rahmet sebebiyle bizim cehaletimiz karşısında kendi davetlerinden el çekmediler. Belki hiç bir ücret ve karşılık istemeksizin zorla-altınla biz­leri cennet ve saadete doğru çekip durdular. Resul-i Ekrem (sav) yaptıklarına ecir ve karşılık olarak bizlerden kendi ya­kınlarını sevmemizi istiyorsa da bu sevgi ve muhabbetin biz­ler için diğer alemdeki sureti belki bütün suretlerden daha nuranî ve aydınlıktır. Dolayısıyla o da bizim faydamıza, rah­met ve saadete ulaşmamız içindir. Yani risalet ücreti bile bizlere dönmekte ve bizlere nasib olmaktadır. Biz zavallılar o halde onlara niye minnet edelim ki? Bizim ihlas ve sevgimi­zin onlara ne gibi bir faydası olur ki? Bizim ve sizin, ümme­tin uleması üzerinde ne gibi bir hak ve minneti olabilir? Hal­ka meseleleri açıklayan şahıstan Nebiyyi Ekrem'e ve Hak Teala'ya (cc) kadar herkesin bizlere yol göstermek konusun­da sahip olduğu mertebe ve makamı miktarınca üzerimizde hakkı vardır ki, karşılığını bu dünyada vermek mümkün de­ğildir. Zira bu dünya onların hizmet ve ihsanlarının karşılı­ğını verebilecek liyakata sahip değildir. "Minnet, Allah'ın

(*) Gayb alemindeki hakikatlerin tam keşfi. (**) Kur'an

66


RİYA

rasulünün ve velilerin hakkıdır." Nitekim Allah Teala da şöyle buyurmaktadır:

"De ki, müslümanlığınızdan dolayı beni minnet altında bırakmaya kalkışmayın, hayır, Allah'a karşı siz minnet al­tındasınız, sizi doğru yola sevk edip imanda başarı verdiğin­den... Eğer doğru söylüyorsanız (bunu böyle kabullenmelisi-niz). Şüphe yok ki Allah göklerin ve yeryüzünün gizli şeyleri­ni bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görür." (*)

Öyleyse eğer biz gerçekten de iman iddiamızda sadıksak Allah Teala bizleri bu imanda da minnet altında bırakmıştır. Allah Teala gayb alemini biliyor, ayrıca gayb alemindeki iman, İslam ve amellerimizin suretlerinin ne olduğundan da çok iyi haberi vardır. Ama biz zavallılar hakikattan habersiz olduğumuzdan, meseleleri beyan eden bir şahıstan bir mese­le soruyor ilim öğreniyoruz, sonra da onu minnet altında bı­rakmaya uğraşıyoruz. Bir alimin arkasında cemat namazı kılıyor, onu kendimize minnettar kabul ediyoruz. Halbuki onlar bizi minnet altında bırakmıştır. Ama bizim hiçbir şey­den haberimiz yok. Belki bu haksız ve yersiz minnetler amel­lerimizi başaşağı etmekte, siccîne atmakta ve yokluk rüzga­rına savurmaktadır.

İkinci Makam

Fasıl

Bil ki, bu makamda sözkonusu olan riya ilk makamdaki gibi şiddetli değildir, ama bir meseleye teveccüh ettikten sonra bu makamdaki riyakâr insanın işi de küfre varabilir ki

(*) Hucurat Suresi, 17-18.

67


KIRK HADİS ŞERHİ

netice itibariyle o ilk makamdaki riyakârla bir ve aynı olur. Önceki hadisin şerhinde de insan için meîekût aleminde insanî olmayan birtakım suretlerin olduğunu beyan ettik. O suretler insanın nefs melekûtu ve melekelerine tabiidir. Eğer sizler üstün ve insanî melekelere sahip olur ve de itidal yolundan çıkmadan o melekelerle haşrolursanız, o zaman bu melekeler suretinizin insanî bir suret olmasını sağlar. Mele­kelerin üstün ve faziletli olması ise nefs-i emmarenin hiçbir tasarrufunun olmadığı ve (melekelerin) teşkilinde nefsin de­halet etmediği surettedir. Nitekim üstad ve şeyhimiz de (göl­gesi başımızdan eksik olmasın) şöyle buyuruyordu: "Batıl ri­yazet ile şer'î ve sahih riyazetler arasındaki ölçü ve mikyas, nefs kademi ile hak kademidir. Eğer sülük eden kişi nefs ka-demiyle hareket eder ve riyazeti, nefs kuvvelerinin zuhuru, kudret ve saltanat için olursa riyazeti batıl, sülûku da kötü bir akıbetle sonuçlanacaktır. Ama salik, hak kademiyle sülük eder ve Allah 'a doğru hareket ederse o zaman da riya­zeti hak ve meşrudur." Allah Teala, "bizim yolumuzda mü-cahede eden kimseleri şüphesiz ki kendi yollarımıza hidayet ederiz." (*) diye buyuran ayet-i şerifenin de açık tasrih ve nassıyla böyle bir kimseye yardım eder ve elinden tutar. Do­layısıyla da o kişinin işi saadet ve iyilikle sonuçlanır. Bencil­likten kurtulur ve gösterişten uzaklaşır. Malumdur ki, kendi güzel ahlakı ile nefsinin üstün melekelerini halka gösteriş yapan bir kimsenin kademi, nefs kademidir. O şahıs da ben­cil, hodgam ve nefisperest bir kimsedir. Allah'a ibadet ile bencillik ve hodgamlığm bir arada olabileceğini düşünmek boş ve yersiz bir hayal, batıl ve muhal olan birşeydir. Sizin

(*) Ankebut Suresi, 69. 68


RİYA

vücud memleketinizde nefs sevgisi, makam, celal, şöhret ve Allah'ın kullarına hükmetme arzusu hakim olduğu müddet­çe melekelerinizin üstün ve ahlakınızın ilahî bir ahlak oldu­ğu söylenemez. O zaman, memleketinizde çalışan şeytandır. Melekeler ve batınınız insan suretinde değildir. Berzah ve melekutî gözünüzü açtığınızda kendinizin gayr-i insan ve şeytanlardan biri suretinde olduğunuzu göreceksiniz. Dolayı­sıyla ilahî marifetler ile sahih bir tevhidin, şeytanın yuva­landığı böyle bir kalpte husul etmesi ve meydana gelmesi muhaldir. Melekutunuz insanî olmadığı müddetçe kalbiniz de bu sürçme ve sapıklıklardan arı kalmayacak, temizlenme-yecektir.

Allah Teala bir hadis-i kudsîde şöyle buyuruyor: "Yer ve gök beni almaz, ama mümin kulumun kalbi beni alır." (*)

Mü'minin kalbinin dışında hiçbir mevcut mahbubun ce­mal aynası olamaz. Mü'minin kalbinde taarrufta bulunan, nefs değil Hak'tır. Onun vücudunda mahbub hakimdir, söz sahibidir.Mü'minin kalbi başıboş ve kendi başına buyruk de­ğildir. Boş ve faydasız işlerle uğraşmaz. "Mü'minin kalbi rahman'ın iki parmağı arasındadır, onu istediği şekilde de­ğiştirir." (**) Müminin kalp memleketinde Hakk'm eli ha­kimdir. Kalbinin değişmesi/değiştirilmesi Hakk Teala'nm elindedir. Ey zavallı, senin ise nefsine ibadet ettiğinden dola­yı kalbinde şeytan ve cehalet hakimdir. Hakk'm tasarrufunu kalbinden kesip dışarı attın. Ne imanın var ki, Hakk'ın ve mutlak saltanatın tecellisine mazhar olabilesin.

Öyleyse bil ki bu hal üzere olduğun ve bu riyakârlık ve gösteriş rezaleti için bulunduğun müddetçe Allah'a kafir ol-

(*) İhyau'1-Ulum, 3. C/12, "Cevalm 1-Leali." (**) Sahih-i Müslim, 8. C, 51. Sayfa, 4. C. 7.

69


KIRK HADİS ŞERHÎ

muş sayılırsın ve münafıklar safına katılırsın. Sen ise kendi ham hayalinle, müslüman ve Allah'a mü'min bir kimse oldu­ğunu zannediyorsun.

Fasıl

Ey aziz, uyan, gaflet uykusundan ayıl ve kendine gel! Bil ki Allah Teala seni yalnız kendisi için yaratmıştır. Nitekim hadis-i kudsîde şöyle buyurmaktadır: "Ey ademoğlu (insan), tüm kainatı senin için yarattım ve seni ise kendim için hal-kettim." (*)

Allah Teala senin kalbini kendine menzil edinmiştir. Sen ve kalbin ilahi namuslardan biri sayılmaktasınız. Allah Tea­la ise kendi namusuna karşı çok gayretlidir. İlahî namusa karşı bu kadar da hayasızlıkta bulunma, terbiyesizce el uzat­ma. Allah Teala'ın gayretinden kork ki seni rezil edecek olur­sa artık ne yapsan ıslah edemez, düzeltemezsin. Sen kendi melekutunda ve mükerrem melekler ile büyük peygamberle­rin huzurunda ilahî değer ve namusu çiğnemektesin. Evliya­nın, Hakk'a benzemekte vasıta edindiği üstün ve faziletli ah­lakı, hak olmayana teslim ediyorsun, kalbini Hakk'm düş­manına teslim ediyorsun ve melekut batınında Allah'a şirk koşuyorsun. Allah Teala'nm, senin melekût namusunu çiğ­nemesinden ve seni büyük peygamberler ile mukarreb me­lekler huzurunda rezil-rüsva etmesinden kork! Allah Tea­la'nm seni bu alemde de rezil etmesinden, telafi edilmeyecek bir bela ve rezalete duçar kılmasından ve ismet perdeni artık yamanmayacak bir şekilde yırtmasından korkmalı, çekinme-

(*) el-Menhecu'1-Kavi 5. C. s. 516, İlmu'l-Yakîn. C. 1, s. 381.

70


RİYA

lisin. Allah Teala settar olduğu gibi eşeddü'l-muâkıbîn (ce­zalandıranların en şiddetlisi) de kendisidir. Haddi aşmadığın müddetçe setretmekte, örtmektedir. Ama Allah korusun bu büyük iş ve bu uygunsuz rezalet, hadis-i şerifte de gördüğün gibi, gayyurluğun settarlığa üstün ve galip gelmesine sebep olabilir.

Öyleyse biraz kendine gel Allah'a dön ve O'na doğru dö­nüş yap ki Allah Teala rahimdir ve birine rahmet edebilmek için adeta bahane aramakta, fırsat kollamaktadır. Eğer guf­ranına dönecek olursan, eski ayıplarını setreder (örter). Hiç kimsenin senin o günahlarından haberdar olmasına izin ver­mez ve seni fazilet sahibi kılar, kerim ahlakı sende tecelli et­tirir. Seni kendi sıfatlarının aynası kılar. Bu alemde kendi iradesi nafiz ve geçerli olduğu gibi, senin iradeni de nafiz ve geçerli kılar. Nitekim hadis-i şerifte yer aldığı şekliyle cen­net ehli kendi yerlerine yerleştiklerinde Allah Teala tarafın­dan şu içerikte bir mektup gelir: "Hayy ve kayyum olan Al­lah'tan, ölmeyen ve ebedî olan yaratığa. Ben vücuda gelmesi­ni istediğim her şeye ol derim, o da oluverir. Bugün ise senin istediğin herşeyin vücuda gelmesini kararlaştırdım. Öyleyse emret, vücuda gelsin." Sen bu kadar da bencil olma. Kendi iradeni hakka teslim et, Hak Teala da seni kendi iradesinin mazharı kılar. Bu iş, batıl olan tefviz de (işleri tümüyle Al­lah'a havale etmek, -çev.) değildir. Bu mesele kendi yerinde açıklanmıştır.

Uyan ey aziz! Sen bilirsin, istersen bunu kabul et, ister­sen de onu. Allah Teala bizlerden, tüm mahlukattan, bizim ve bütün mevcudatın ihlasından müstağnidir. O'nun bu gibi şeylere en küçük bir ihtiyacı yoktur.

71


KIRK HADİS ŞERHİ

Üçüncü Makam Fasıl

Bil ki bu makamlarda var olan riya, diğer makamlarda varolan riya ve gösterişten daha çok ve yaygındır. Zira biz halk, tabiatıyla o iki makamın ehli değiliz. Dolayısıyla şey­tan da o iki yoldan bize yaklaşmamaktadır. Ama halkın çoğu müteabbid ve şeklî ibadet ve farizeler ehli olduğundan şey­tan bu makamda daha çok tasarrufta bulunmaktadır. Nefsin bu makamdaki hile ve desiseleri de oldukça çoktur. Diğer bir deyişle, halkın geneli cismanî-amelî cennete sahip olduğun­dan ve iyiliklerle amel etmek ve kötülerden sakınmak sebe­biyle uhrevî makamlara sahip olduğundan, şeytan da bu yol­dan yaklaşmakta, iyiliklerini kötülüğe çevirmesi, onları iba­det ve farizeler yolundan cehennem ve cehennemin en alt ta­bakalarına koyabilmesi ve dal-budak salması için riya ve gösteriş köklerini (onların amellerinde) sulamakta, yetiştir­mektedir. İnsanın, kendisiyle ahiretini abad kılmak istediği şeyleri, bizzat onlar tahrib sebebi kılmaktadır. İlliyyînde yer alan şeylere öyle birşey yapmaktadır ki neticede Allah'ın em­riyle melekler tarafından siccîn 'de yer verilmesine sebep ol­maktadır. Öyleyse sadece bu cihete sahip olan ve amellerden başka hiç bir azık ve zahiresi bulunmayan kimseler, Allah korusun bunun da ellerinden çıkıp cehennemlik oluvermele-ri, saadete açılan yollardan mahrum olmaları, cennet kapıla­rının yüzlerine kapanması ve cehennem kapılarının açılması ihtimali karşısında oldukça dikkatli ve uyanık olmalıdırlar.

72


RİYA

Fasıl

Riya Konusuna Dikkat Hususunda

Birçok defasında bizzat riyakâr şahsın kendisi bile amel­lerine riyanın sızdığından ve amellerinin gösteriş için olup hiçbir değer ifade etmediğinden habersiz olur. Zira şeytan ve nefsin hile ve desiseleri oldukça dakik ve zariftir. Diğer yan­dan insanlık yolu da o kadar ince ve karanlıktır ki insan kılı kırk yararcasma araştırmayınca kendisinin ne durumda ol­duğunu anlayamaz. İnsanın kendisi tüm işlerinin Allah için olduğunu sanır, halbuki hakikatte şeytan içindir. İnsanın bizzat kendi fıtratında nefs sevgisi bulunduğundan bencillik perdesi tüm ayıplarını ondan gizlemekte ve örtmektedir. Al­lah'ın izniyle bu konuda bazı hususlara bazı hadislerin zım­nında değinecek, açıklamaya çalışacağız. Allah Teala'dan bu huusta tevfik diliyorum.

Mesela, itaat ve ibadetlerin önemlilerinden olan dinî ilim­lerin tahsilinde bile bazen insan riya ve gösterişe kaçmakta­dır. Aynı zamanda nefs sevgisinin kalın perdesi sebebiyle in­sanın kendisi bunun farkına bile varamamaktadır. Mesela, insan, alimlerin, büyüklerin ve fazıl kimselerin huzurunda, önceden kimsenin çözemediği ve ilk defa o da sadece kendisi­nin derkettiği önemli ve karışık bir meseleyi çözmek, hallet­mek ister. Bu meseleyi ne kadar güzel beyan eder ve meclis ehlinin dikkatini kendi üzerine çekerse o kadar sevinir, mut­luluk duyar. Aynı zamanda kendisine karşı olan kimseleri de altetmek ve onlara galebe çalmak ister. Naz ve eda ile akıl satmak duygusuna kapılır. Eğer büyüklerden biri de onu tasdik edecek olursa nur üstüne nur olur. Bu zavallı burada

73


KIRK HADİS ŞERHİ

alim ve fazılların huzurunda bir makam edindiğini zanne­der. Ama bunların Allah'ının, yani tüm alemlerin maliku'l-mülûkünun nazarından düştüğünü ve bu amelin, Allah'ın emri üzere siccîne atıldığını bilemez, bundan gaflet eder.

Üstelik bu riya ile yapılan amel birkaç günahla da içiçe-dir. Mesela iman kardeşini rüsva ve zelil etmek ve ona eziyet etmek gibi... Halbuki mü'min bir insana cesaret ve onu rezi-letmek tek başına insanın helak ve cehennemlik olmasına yetmektedir. Eğer nefsin sana yine tuzak kurar da, "benim maksadım şer'î hükümlerin açıklığa kavuşması ve hakkın ortaya çıkmasıdır. Bu da taatlerin en üstünüdür. Ben kendi­ni gösterme ve fazilet izharı niyetinde değilim." derse sen buna inanma ve ona şöyle de: "Eğer bu şer'î hükmü ben değil de dostum veya başka birisi demiş olsaydı ve bu zor meseleyi o halletmiş olsaydı da sen bu mecliste yenik düşseydin, aca­ba senin için biraz olsun fark eder miydi? Eğer farketrniyorsa o zaman sen sadıksın demektir."

Ama eğer yine nefsin başka bir hileye başvurur da sana "hakkı izhar etmek fazilettir ve Hakk'ın yanında sevabı var­dır ve bu fazilete ben nail olmak istiyorum, ahiret yurdunu ümran kılmak arzusundayım" derse sen de hemen ona de ki, "farzedelim ki mağlubiyet ve Hakk 'm tasdiki olduğu za­man da Allah Teala sana bu faziletleri ihsan edecektir. Aca­ba yine de mağlub olmaya razı mısın?" Sonunda kendi batı­nına müracaat eder de yine galebe ve istilaya meyilli olduğu­nu, ulema önünde ilim ve fazilet ehli biri olmakla meşhur ol­mayı istediğini, taat ve ibadetlerin en üstünü olan bu ilmî müzakereyi onların kalbinde bir makam edinmek için baş­lattığını görecek olursan, o zaman bil ki bu üstün ilmî müza­kere hususunda riyakârsın. Bu amel, Kâfi'de nakledilen ha-

74


RİYA

dis hasebiyle "siccîn"dedir ve sizler Allah'a şirk koşan müş­riklerdensiniz. Bu amel, makam ve şeref sevgisinden kay­naklanmıştır ve rivayet hasebince çobansız bir sürüye saldı­ran iki kurttan daha fazla zarar vermektedir imana.

Öyleyse ıslah ve ilim ehli, ahiret kılavuzu ve nefsî hasta­lıkların tabibi olan sizler ilk önce kendinizi ıslah etmelisiniz. Nefsî mizacınızı salim kılmalısınız ki halleri malumunuz olan amelsiz alimler cümlesinden olmayasınız.

Yarabbi, gönlümüzü şirk ve nifak bulanıklığından arı kıl. Kalbimizi bütün bu şeylerin menşeî olan dünya sevgisi pas­larından tertemiz eyle ve daima bizimle ol. Nefsanî arzular, makam sevgisi ve şeref tutkusunun esiri olan biz zavallıların bu tehlikeli seyahat, bu zikzaklı yokuş, dar ve karanlıklar dolu yolda yardımcısı ol, ellerimizden tut, şüphesiz ki sen ka­dir ve herşeye gücü yetensin.

İslam'ın büyük ibadetlerinden biri de cemaattir ve ima­metin büyük bir fazileti vardır. Dolayısıyla şeytan da bu bü­yük ibadete daha fazla sızmakta ve cemaat imamına daha çok düşmanlık etmektedir. Onu bu faziletten alıkoymak, mahrum kılmak istemektedir. Amellerini ihlastan uzaklaştı­rıp siccîne koymaya çalışmakta ve onu Allah'a şirk koşan kimselerden etmek için uğraşmaktadır.

Bu yüzden çeşitli yollarla bazı imamların kalbine girmek­tedir. Mesela kendini beğenmişlik -Allah izin verirse sonra­dan zikredilecektir- veya kalplerde makam edinmek, aza­metli ve büyük bir kimse olarak şan-şöhret kazanmak için ibadeti ile halka gösteriş yapmak ve iki yüzlülükte bulun­maktan ibaret olan riyaya bulaşmaktadırlar. Mesela falan mukaddesatçı cemaat namazında hazır bulununca, imamın kalbini kazanabilmek için daha fazla huşu' göstermekte ve

75


KIRK HADİS ŞERHİ

muhtelif yollar ve birçok hilelerle onu tuzağına düşürmeye çalışmaktadır. İmam ise cemaatte bulunmayan kimselere de kendi makamını duyurmak için o mukaddesatçı kimsenin adını zikretmektedir. Halka herhangi bir yolla filanın da kendi cemaat namazlarına katıldığını bildirmektedir. Kal­binde de o kimseye karşı kendi cemaat namazına katılan bir kimse olarak büyük bir sevgi beslemekte ve ömrü boyunca Allah Teala ve O'nun evliyasına göstermediği sevgi ve ihlası o şahsa izhar etmektedir. Özellikle de o mukaddesatçı, tüc­car bir kimseyse! Eğer Allah etmesin eşraf takımından biri yolunu kaybeder de cemaat saflarına katılacak olursa, o za­man durum daha büyük ve musibet daha da fazla olur. Aynı zamanda şeytan, cemaati az olan imamlardan da el çekme­mektedir. Onun da yanına giderek kendisine şöyle der: "Hal­ka zahid bir kimse olduğunu, dünyadan el etek çektiğini, fa­kirler ve zayıflar mahallasinde küçük bir mescidde bulundu­ğunu bildir." Bu şahıs da önceki şahıs gibi ya da ondan daha kötü ve alçaktır. Zira bunda hased rezilliği de vardır. Dünya­dan nasibi olmadığı gibi, şeytan ahiret sermayesini de elin­den almaktadır. Dünya ve ahirette hüsrana uğramaktadır. Bu şeytan, hiç bir cemaati olmayan ve vesilesizîik kaderiyle yıpranmış olan ben ve sizlerden de el çekmemekte ve bizleri, müslümanların cemaatini yaralamaya, kötülemeye, onlar için yalanlar uydurmaya, cemaatsizliğimizi uzlete çekilmek olarak göstermeye, kendimizi, dünyadan el etek çeken, ma­kam ve nefis sevgisinden münezzeh bir kimse olarak göster­meye zorlamaktadır. Dolayısıyla bizler bu her iki taifeden de kötüyüz. Ne birinci grubun tam dünyasına ne" ikinci grubun nakıs dünyasına ve ne de ahirette bir şeye sahip değiliz. Hal­buki bizim de elimizde birşeyler olsa o iki gruptan daha ma-

76


RİYA

kamperest ve mal, şeref açısından daha düşkün oluruz. Şey­tan sadece imamla da yetinmemekte, onu cehennemlik et­mekte şehvet ateşi sönmemekte ve dolayısıyla bu defa da me'munların safına girmektedir. Cemaatin ön safının fazileti çoktur. Sağ taraf da sol taraftan faziletlidir. Bu yüzden de şeytan hedef olarak buraları seçmektedir. Zavallı mukadde­satçıyı evinden dışarı çekerek getirip ön safın sağ tarafına oturtmuş ve bu fazileti diğerlerine gösteriş yapması için ona vesvese etmektedir. O zavallı da bunun nereden kaynaklan­dığını bilmeden naz ve eda ile kendisi için fazilet izharında bulunmaktadır. Gizli şirki ortaya çıkararak, amelini siccine göndermektedir. Şeytan daha sonra diğer saflara geçmekte ve onları da kinaye ve işaretle ön safı reddetmeye, zavallı mukaddesatçıya kötü söz ve sövgüler yağdırmaya ve kendile­rinin bu durumdan münezzeh olduğunu belirtmeye teşvik et­mektedir. Bazen görülüyor ki, şeytan özellikle de ilim ve fa­zilet ehli birini tutarak getirip en arka saflarda oturtmakta­dır. Zira bununla "ben bu makama layık ve bu makamda na­maz kılması gereken bir şahıs değilim, ama dünyadan el etek çektiğimden ve nefsanî arzulardan arındığımdan en son saflarda bile oturmaya razıyım" demek istemektedir. Böyle şahısları hiçbir zaman ön saflarda göremezsiniz. Şeytan, imam ve me'munîa da yetinmemekte bu defa da infiradı ve tek başına namaz kılanların sakalından tutmaktadır. Pazar ve evinden tutulup getirilen bu zavallı da büyük bir naz ve eda ile nescidin en dip köşesinde seccadesini sermekte ve hiç bir imamı adil kabul etmeyerek halkın huzurunda uzun sec­de, rüku ve zikirlerle namaz kılmaktadır.

Bu şahıs da kendi batınında diğerlerine şunu anlatmak istemektedir: "Ben o kadar mukaddesatçı ve ihtiyatla amel

77


KIRK HADİS ŞERHİ

eden bir kimseyim ki, adil olmayan bir kimseye mübtela ol­mamak için cemaati bile terkediyorum." Bu kişi, riyakâr ve kendini beğenmiş bir şahıs olduğu gibi şer'î meseleleri de bil­memektedir. Zira bu şahsın taklid mercii (müctehid) olan za­tın, iktida etmenin sıhhati için zahirî takva dışında birşeyi şart koşmuş olması da belli değildir. Ama mesele bu babdan değildir, kalplerde makam edinmek için halka gösteriş yap­mak içindir. Diğer işlerimiz de aynı şekilde şeytanın tasarru­fu altındadır. O mel'un şeytan nerede bulanık ve karanlık bir kalp görse hemen orada menzil edinmekte, batınî ve zahirî amelleri yakmakta ve bizleri güzel ameller yolundan alıko­yarak cehennemlik etmektedir.

Fasıl İhlasa Davet

Öyleyse ey aziz, işlerinde dikkatli ol, kendi nefsini tüm iş­lerde hesaba çek. Her olay ve meselede onu sorguya çek, ha­yırlı ve şerefli işlerde ne için bulunduğunu sor. Gece namazı-meselelerini niçin sorup öğrenmek veya dualarını öğretmek istediğini araştır. Allah için mi meseleyi öğrenmek veya öğ­retmek istemektedir, yoksa kendisinin o şeylerin ehli oldu­ğunu bildirmek için mi? Ziyaret için yaptığın seferleri -hatta sayılarını dahi- neden halka anlatmak, sayılarını bildirmek istemektedir? Niçin gizli olarak verdiği ve verdiğini hiç kim­senin de bilmesini istemediği sadakaları daha sonra müm­kün olan her yolla söylemekte ve halka göstermektedir? Eğer bu Allah içinse, insanlara örnek olmak ve "hayır göstericisi, hayır ile amel eden kimse gibidir" hadisinde meşmul olmak için ise bunun izharı güzeldir. Bu saf, derun ve tertemiz kalb

78


RİYA

sebebiyle Allah'a şükretmelidir. Ama kendi nefsiyle münaza­rada onun oyununa gelmemiş olması için dikkat etmelidir. Riya karışmış ameli, mukaddes bir surette kendisine teslim etmemiş olmasına çok itina göstermeli, titiz davranmalıdır. Eğer o şey Allah için değilse, aksini izhar etmelidir. Zira bu, sum'a'dan (başkaları duysun ve bilsin diye yapılan) ve lanetli riya ağacından kaynaklanan birşeydir. Onun amelini men-nan olan Allah kabul etmez, tam tersine siccine atmalarını emreder. Dolayısıyla da oldukça dakik ve gizli hileleri olan nefsin hilelerinin şerrinden Allah'a sığınmahyız. Ama icma-len biliyoruz ki amelimiz halis değildir. Eğer biz Allah'ın ha­lis kulu isek o zaman niçin şeytanın üzerimizde bu kadar ta­sarruf ve hakimiyeti var? Halbuki şeytan Allah'ın halis muh­lis kullarına dokunmayacağına ve onların mukaddes haremi­ne el uzatmayacağına dair Allah'a kuvvetli söz vermiştir. (Şeytanın bizlerdeki tasarruf ve hakimiyeti, bizlerde İhlasın olmadığını gösteriyor. Çev.)

Büyük şeyhimizin (*) dediği gibi, şeytan, dergah-i ilahî'nin köpeğidir. Eğer birisi Allah'a yakın olur ve onu ta nırsa köpek kendisine saldıramaz, havlamaz ve eziyet etmez. "Ev köpeği ev sahibinin dostlarına saldırmaz." Ama köpek ev sahibinin dostu olmayan kimselerin eve girmelerine mü­saade etmez. Öyleyse şeytanın seninle olduğunu ve işlerine karıştığını görecek olursan bil ki amelin ihlaslı değildir. Al­lah için yapmamışsın. Eğer sizler muhlis iseniz niçin hikmet pınarları kalbinizden dilinize akmıyor? Halbuki tam kırk yıl­dır Allah için ibadet ettiğini zannediyorsun. Hadis-i şerifte yeraldığı şekliyle, "Allah için tam kırk gün ihlasla amel eden

(*) Merhum Şahabadî ki, o da şeyh Necmuddin Kubra'dan nakledi­yor. (Müt.)

79


KIRK HADİS ŞERHİ

kişinin hikmet pınarları kalbinden diline akar. (*) Bizim amellerimiz Allah için değildir. Bunu kendimiz de bilemiyo­ruz. Dermansız derd de işte buradadır. Eyvahlar olsun, kı­yamet koptuğunda ve (ahirette) gözlerini açtığında kendileri­nin büyük günahlar ehlinden, küfür ve şirk ehlinden daha kötü kimseler olduklarını ve amel kitaplarının simsiyah ol­duğunu görecek olan taat, ibadet, ilim, diyanet, cuma ve ce­maat ehli kimselere. Eyvahlar olsun namaz ve taatîarıyla ce­henneme girecek olan kimselerin haline. Verdikleri sadaka zekat ve kıldıkları namazların suretleri (tecessümü) en çir­kin suretlerden olan kimselerden Allah'a sığınırız.

Ey zavallı, sen müşriksin. İsyankâr ve masiyet ehli olan muvahhidleri Allah Teala kendi fazlıyla bağışlar. Ama Allah Teala şirki asla affetmeyeceğini söylemiştir. (Allah korusun) Tevbe etmeden gidecek olursan "riyakar müşriktir" diye bu­yuran hadis-i şerifin bir misdakı olursun. Dini riyasetini, imametini, tedrisini, tahsilini, orucunu, namazını, bilahare herhangi bir salih amelini kalplerde yer edinmek için halka gösteriş yapan bir kimse müşriktir. Ehl-i İsmet'ten (salava-tullahi aleyhim) nakledilen hadisler ve ayet-i şerife mucibin­ce Allah'ın gufran ve rahmetine şamil olmayacaktır. Keşke büyük günahlar ehli, açıkça günah işleyen ve haramlara mürtekib olan bir muvahhid olsaydın da Allah'a şirk koşma-saydm. Öyleyse ey aziz, düşün ve kendine bir çare bul. Bil ki bu insanların yanında şöhret kazanmanın hiçbir değeri yok­tur. Bir serçeyi bile doyuramayacak kadar küçük olan halkın kalplerinin hiçbir değer ve kabiliyeti yoktur. Bu zayıf mah­luk kudret sahibi değildir.

(*) Biharu'l-Envar, C. 70, S. 240 ve 242. 80


RİYA

Kudret sadece mukaddes rububiyyet makamında bulun-maktadır.Mutlak fail ve sebeplerin sebebi, o mukaddes zat­tır. Bütün mahlukat el ele verseler bile tek sinek bile yarata­maz ve eğer sinek onlardan birşey kapacak olsa onu da geri alamazlar. Kudret Hak Teala'nın elindedir. Bütün mevcu­datta tek müessir Allah'tır. Her ne kadar büyük zahmet ve riyazetle de olsa kalbine akıl kalemiyle "varlık aleminde Al­lah'tan gayri bir müessir yoktur." diye yaz. Tevhidin ilk de­recesi olaû tevhid-i ef alî (varlık aleminde Allah'tan başka bir müessirin olmadığını kabullenmek -çev.) derecesini mümkün olan her vesileyle kalbine yerleştir. Kalbini bu mübarek keli­meye mümin ve müslim kıl ve kalbine la ilahe illallah müh­rünü vur. Kalbinin suretini tevhid kelimesinin sureti haline getir ve itminan derecesine ulaştır. Kalbine, halkın hiçbir zarar ve fayda veremeyeceğini, zarar ve fayda verenin (haki­katte) Allah olduğunu bildir. Bu körlük ve amalığı kendin­den uzaklaştır. Aksi takdirde, "yarabbi, niye beni kör olarak hasrettin?" (*) ayet-i şerifesine meşmul olacağından korku­lur. Hak Teala'nın iradesi bütün iradelerin üstündedir. Eğer bu mübarek kelimeye itmi'nan eder ve kalbini bu akideye teslim edecek olursan küfür, nifak, şirk ve riya köklerinin kalbinden sökülüp atılması ve işlerinin hayırla neticelenme­si ümid edilir. Bil ki bu hak inanç, amel ve şeriatle de muta­bık ve uyum içindedir. Bunda cebr ve ikrah meselesi sözko-nusu değildir. Ama bu işin aslından habersiz ve bazı mesele­leri duymamış kimseler bunun cebr ve zorlama olduğunu zannedebilirler. Oysa bunun cebr ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu tevhiddir, cebr ise şirktir. Bu hidayettir, cebr ise dalalet... Burası cebr ve kader meselesinin beyanı için münasip değil-

(*) Taha, 125.

81


KIRK HADİS ŞERHİ

dir. Ama ehli olan kimselerin yanında bu mesele oldukça va­zıh ve açıktır. Bu meseleye, ehil olan kimselerin dışındakile­rin girmeye hakkı yoktur. Nitekim şeriat sahibi de bu mese­leye öyle gelişi güzel girmeyi nehyetmiştir. Merhamet sahibi olan Allah'tan her zaman özellikle de halvet köşelerinde yal­varıp yakararak tevazu, acziyet ve mezellet ile seni tevhid nuruna hidayet etmesini ve kalbini gaybî ve tevhidi nurlar ile münevver kılmasını iste ki tüm alemden azade ve herşeyi değersiz ve naçiz bilen kimselerden olasın. O mukaddes zat­tan senin amellerini halis kılmasını ve seni ihlas ve gerçek sevgi yoluna hidayet etmesini dile. Bir zaman gelir de hal sa­hibi olursan, ömrünü heva ve heves yolunda harcamış, kal­bin günah kiri ve kalb hastalıklarıyla dolu olduğundan hiç bir nasihat, rivayet, ayet, burhan ve delilin tesir etmediği bu zayıf, güçsüz ve hakikatten yoksun hakir kulu da unutma ki, belki hiç olmazsa sizin duanızla bir kurtuluşa ve saadete erer. Zira Allah Teala mü'mini kendi dergahından boş çevir­mez ve onun duasını kabul eder. Kendinin de önceden bildiği ve yeni birşey olmayan bu gibi meselelerin tezekküründen sonra bir müddet kendi kalbini, amellerinin davranışlarını, hareket ve sekânatlarını gözaltına al, kalbinin gizliliklerini teftiş et, onu şiddetli bir şekilde hesaba çek. Dünya ehlinin kendi ortağını hesaba çektiği gibi sen de onu muhasebe et. Riya ve gösteriş olduğu şüphesi bulunan amelleri her ne ka­dar şerif de olsa terket. Hatta eğer vacipleri bile açıkta ihlas ile eda edemiyorsan (her ne kadar açıkta eda etmek muste-hab ise de) gizlice eda et. Belki vacibin aslı hususunda riya oldukça az vuku bulur. Riya daha çok hususiyatta, müste-hablarda ve fazladan yapılan ibadetlerde meydana gelir. Vel­hasıl tam bir ciddiyet ve şiddetli bir mücahedeyle kalbini

82


RİYA

şirk kirinden temizle, sakın Allah korusun bu halle bu dün­yadan göçmeyesin. Aksi takdirde işin zordur. Senin için hiç bir şekilde kurtuluş ümid edilemez. Allah Tebarek ve Teala sana gazablanır. Vesail adlı kitapta, Kurbu'l-İsnad adlı ki­taptan senedi Emiru'l-Mü'minin'e ulaşan şöyle bir hadis nakledilmiştir:

"Rasulullah şöyle buyurdu: Allah'ın sevdiği bir şeyi in­sanlar için yapan ve gizlide ise Allah'ın sevmediği bir şeyi iz­har eden kimse Allah'ı kendisine gazaplandığı ve öfkelendiği bir halde mülakat eder. (*)

Hadis-i şerifte iki ihtimal vardır. Birinci ihtimal, iyi ve salih amellerini halka gösteren ve gizlide ise kötü ameller iş­leyen kimsedir. İkinci ihtimal ise, insanlara gösterdiği amel­lerini riya kasdıyla yapan kimsedir. Her iki surette de riya vardır. Zira vacipleri ve tercih edilir amelleri riya olmaksızın eda etmek gazabı gerektirmez. Belki de ikinci ihtimal daha iyidir de denebilir. Zira açıkta kötü bir amel işlemenin gü­nah ve şiddeti daha çoktur. Velhasıl Allah korusun, Maliku'l-Mülûk ve Erhemu'r-Rahimin, bir insana gazaplanmış olsun. 'Halim olan Allah 'in gazabından Allah 'a sığınırım."

Fasıl

Hadis-i Ulvînin Beyanı Hakkında

Biz bu makama da Kâfî adlı şerif kitabda yer alan müttakîlerin mevlası Emiru'l-Mü'minin'den (as) nakledilen bir rivayetle son veriyoruz. Şeyh Sadûk (rıdvanullahı aleyh) bu hadisin bir benzerini Hz. Sadıktan (as) nakletmiştir ki, Resul-i Ekrem (sa)'in vasiyetleri cümlesindendir. Hazret,

(*) Vesailu'ş-Şia, C. 1, S. 50.

83


KIRK HADİS ŞERHÎ

Emiru'l-Mü'minin'den naklen Rasulullah'ın şöyle buyurdu­ğunu söylüyor: "Riyakâr kimsenin üç alameti vardır: İnsan­lar kendisini gördüğü sürece neş'e ve sevinç içinde olur. Tek başına kalınca uyuşuk, üzerine ağırlık çökmüş gibi olur. Ve tüm işlerinde övülmeyi takdir edilmeyi sever." (*)

Bu habis kötülük (riya) bazen o kadar gizlidir ki, bizzat insanın kendisi bile bundan habersizdir. Batında riya ehli olduğu halde amelinin halis olduğunu zanneder. Bu yüzden de insanın kendi batınından haberdar olması ve tedavisine bir çare araması için riya konusunda bazı alametler zikredil­miştir. İnsan genellikle tek başına olduğunda taat ve ibadete meyilli olmadığını müşahede etmektedir. Binbir zahmet ve­ya alışkanlık sebebiyle ibadet edecek olursa da bunu hal ile ve tam bir gönül rahatlığı içinde eda etmemektedir. Tam ter­sine amelin elini ayağını kırmakta ve onu pak ve temiz ola­rak teslim etmemektedir. Ama mescid ve cemaatlerde hazır bulunur ve umumun huzurunda bir ibadetle meşgul olacak olursa onu tam bir neşat, kalb huzuru, sevinç ve içtenlikle eda eder. Rüku ve sücudlarını uzatmaya, müstehablarım gü­zel bir şekilde yerine getirmeye, cüzlerini ve şartlarını doğru bir şekilde eda etmeye meyleder.

Eğer insan biraz dikkatli olur da nefsine bunun illet ve sebebini soracak olursa, hemen (nefs) tuzağını mukaddes bir yola kurar ve insanı kör ve basiretsiz kılarak mesela şöyle der: "Mescid ve camide ibadetin sevabı daha çok veya cemaat şöyle böyle olduğundan neşat içindesin." Eğer cami ve cema­atin dışında bir yer ise o zaman da şöyle der: "Başkalarına örnek olmak ve onlara dini sevdirebilmek için halkın önünde ibadetlerini güzel bir surette eda etmek mübtehabdır."

(*) Kâfî, 2. C, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'r-Riya. 8. hadis.

84


RİYA

İnsanı mümkün olan her vesileyle kandırmakta, aldat­maktadır. Halbuki bu neşat ve sevinç, çaresiz ve zavallı insa­nın mübtela olduğu o kalbî hastalıklardan kaynaklanmıştır. Ama o kendisini salim ve afiyette bildiğinden tedavi olmayı aklından bile geçirmemektedir. Kendisini salim bilen bir hastanın iyileşmesi ümid edilemez. Zavallı, kendi batını ve kalbi içinde amellerini insanlara göstermek istemektedir de bundan haberi yoktur. Belki masiyet ve günahı ibadet sure­tinde göstermekte ve gösteriş yapmayı dini yayma şekil ve kalıbında sunmaktadır. Müstehab ibadetleri gizlice kılmak müstehab olduğu halde niçin nefis daima alenen ve açıkta eda etmek istemektedir. Cemaat içinde Allah korkusundan tam bir neşat ve sevinç içinde ağlamaktadır. Ama gizlice ve halvet köşelerinde her ne kadar zorlanıyorsa da bir türlü gözleri yaşarmamaktadır.

Allah korkusuna ne oldu ki sadece cemaatlerde ortaya çı­kıyor? Kadir gecelerinde binlerce insan içerisinde ah, vah et­mekte, ağlayıp sızlamakta, yüz rekat namaz kılmakta, cevşe-nü's-sağir, cevşenü'l-kebir ve birkaç cüz Kur'an-ı Kerim oku­maktadır da en ufak bir yorgunluk ve bitkinlik duymamak­tadır. Eğer insanın amelleri sadece Allah rızası ve rahmet vesilesinden veya cennet şevki ve cehennem korkusundan ise niçin insan yaptığı her işinde insanların kendisini övme­sini istemektedir? Kulağı halkın dilinde ve gönlü onların ya­nında olup ne zaman kendisini öveceklerini beklemektedir: "Beyefendi ne kadar da dindar, namazlarını vaktinde kılan ve müstehablarına özen gösteren bir kimse." demelerini veya "beyefendi ne kadar da dürüst ve doğru bir kimse! İşlerinde şöyle veya böyle." diye kendisini övmelerini arzulamaktadır. Eğer maksat Allah'ın rızası ise o zaman bu aşırı sevgi de ne-

85


KIRK HADİS ŞERHİ

yin nesi? Dikkatli ol ki bu sevgi habis riya ağacından kay­naklanmaktadır. Elinden geldiğince ıslah etmeye çalış ve eğer mümkün olursa kendini bu gibi muhabbetlerden halis kılmaya çalış.

Bu makamda bir meseleyi daha hatırlatmak gerekiyor ki o da şudur: İster iyi melekeler ve isterse de kötü melekeler olsun bu nefsanî sıfatlardan her birinin bir çok dereceleri vardır. Bazen iyi melekelerin bazı dereceleriyle muttasıf ol­mak ve kötü melekelerin de bazı (en küçük) derecelerinden münezzeh olmak Allah'ın velilerinin veya ilahî ariflerinin özelliklerinden sayılır. Sahip oldukları makam hasebiyle bi­rinci grup (evliya) için bir eksiklik olan o sıfatlar, kendileri (halk) için bir eksiklik değildir. Belki de bir bakıma kemaldir de. Veya bir grup için iyi olanlar, diğer grup için de kötü ola­bilir.

Bunlardan biri de şu anda bahsetmekte olduğumuz riya­dır. Riyanın tüm mertebelerinden halis olmak, evliyanın özelliklerindendir. Ve diğer insanlar bunda şerik ve ortak de­ğildirler. Mesela halkın genelinin riyadan bir makam ile muttasıf olmaları, sahip oldukları makam hasebiyle kendile­ri için bir eksiklik ve naks değildir. Onların iman ve ihlasla-rına bir zararı olmaz. Mesela halkın geneli, fıtratları gereği iyiliklerinin ve hayırlarının başkaları tarafından bilinmesini ister. Hayırları açığa çıksın niyetiyle yapmasalar danefisleri fıtraten bu sevgiyi beslemektedir. Bu, amelin batıl olmasını veya küfür, şirk ve nifakı gerektirmez. Ama bu mesele evliya için bir eksikliktir ve velî veya ilahî ariflerin nazarında şirk ve nifaktır. Şirkin tüm makamlarından münezzeh ve berî ol­mak evliyanın makamlarından ilkidir. Onlar için başka ma­kamlar da vardır ki burada zikretmek münasib değildir.

86


RİYA

Hatta imamlarımız (aleyhimi's-selam) "bizim ibadetlerimiz hürlerin ibadetidir. Yani sadece Allah sevgisi içindir, cennet ihtirası veya cehennem korkusu sebebiyle değildir" diye bu­yurmuşlardır ki bu onların sıradan makamları ve velayetin ilk derecesidir. Onlar için ibadetlerde bazı haller de vardır ki benim ve sizlerin idrakine sığmamakta, aklımız almamakta­dır.

Duyduğun bu beyan neticesinde Emiru'l-Mü'minin vasıta­sıyla Rasulullah'tan (sa) naklettiğimiz mezkur hadis ve Zü-rare'nin Hz. Ebi Cafer'den (as) naklettiği hadisin arasını bir­leştirmek de mümkündür. O hadis şudur: "Zürare diyor ki, Hz. Bakıra (as); 'adamın biri bir hayırlı iş yapıyor ve bu ha­yırlı işi herhangi bir insan da görüyor. Bu da hayır yapan kimseyi oldukça sevindiriyor' dedim. Hazret şöyle buyurdu: "Bu hayrı insanlar için yapmadığı takdirde hiçbir mahsuru yoktur. Zira herkes halk içinde kendisi için bir hayrın zahir olmasını sever." (*)

İki hadisten birinde övülme ve takdir edilme sevgisinin riyanın alameti olduğunu, diğerinde ise hayırların ortaya çıkmasına sevinmenin hiç bir sakıncası olmadığı yer almak­tadır. İşte bu, şahısların mertebe farklılıkları sebebiyledir. İki hadisin arasını birleştirmenin bir başka hikmeti de var­dır ki ondan sarf-ı nazar ettik.

Son bir hatırlatma; bil ki insanların kalbini kazanmak ve kendi iyilik ve hasletlerini insanlara duyurmaktan ibaret olan sum'a, habis riya ağacmdandır. İşte bu yüzden biz de ri­ya ve süm'ayı bir babda zikrettik ve her birini ayrı ayrı zik­retmekten ictinab ettik.

(*) Kâfi, 2. C, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'r-Riya. 8. hadis.

87


 


Üçüncü Hadis

UCB   

Ali b. Sevid diyor ki, Hz. Musa b. Cafer'den (as) ameli if-sad eden ucb (kendini beğenmek) hakkında sorunca, hazret şöyle buyurdu: "Ucb'un bir çok derecesi vardır. Bu dereceler­den biri şudur, insana kendi kötü ameli süslü ve güzel gözü­kür, o da ucba kapılarak güzel amel ettiğini sanır. Bu derece­lerden biri de şudur: Kul rabbine iman eder ve bununla Al­lah'a minnet etmeye kalkışır. Halbuki bu imanında Allah'ın ona minneti vardır, kulun değil." (*)

ŞERH

Ucb, ulemanın da (ra) buyurduğu gibi salih amelleri bü­yük ve çok saymak, bu yüzden oldukça sevinçli ve mutlu ol­mak, nazlanmak, kendisini taksir ve kusur haddinden mü­nezzeh ve uzak kabullenmektir. Ama bu sevinç ve şadlık, Al­lah Teala için tevazu ve alçak gönüllülük, bu tevfik sebebiyle Hakkın mukaddes zatına şükretmek ve bu nimet ve tevfîkin

(*) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Ucb, 3. hadis.

89


KIRK HADİS ŞERHİ

daha da bir artmasını istemek için olursa kesinlikle ucb de­ğildir ve İslam'da övülmüş, medhedilmiştir.

Büyük muhaddis Meclisi (ra), büyük alim Şeyh Bahaud-din Amulî'den şöyle naklediyor: "Oruç ve teheccüd namazı gibi bir takım salih amelleri yerine getiren kimse kalbinde bir sevinç ve mutluluk hisseder. Öyleyse eğer bu sevinç ve şadlık Allah'ın kendisine ihsanda bulunduğunun ve nimet inayet ettiğinin (ki bu ihsan ve nimet salih ameldir) ifadesi ve dolayısıyla da bu nimetin azalacağı veya kendisinden geri alınacağı korkusuyla Allah'tan bu nimetini daha da bir art­tırmasını talep etmekle birlikte olursa bu sevinç ve şadlık ucb değildir. Ama bu sevinç ve şadlık bu amelin kendisinden sadır olduğu, bu sıfata sadece kendisinin sahib bulunduğu, amellerini büyük gördüğü, ona itimad ettiği, kendisini kusur ve taksir haddinden münezzeh ve uzak gördüğü içinse, neti­cede bu salih amelleri sebebiyle Allah'a minnet etmeye kalkı­şıyorsa bu ucbdur."

Ama bu fakir diyor ki: Ucbun, zikredildiği şeklindeki tef­siri doğrudur. Ama bu amelleri kalbî ve kalıbî (zahirî) amel­ler diye genelleştirmek gerekir. Aynı zamanda bu ameller kabih ve hasen (iyi ve kötü) amelleri de içine almaktadır. Zi­ra ucb, cevarihî (dış organlardan sadır olan) amellere varid olup onları fasid ve batıl kıldığı gibi, cevanihî (kalbî) amelle­re de sızmakta ve onları da aynı şekilde fasid ve batıl kıl­maktadır. Aynı şekilde iyi haslet sahibi kendi hasletlerinden ucba kapıldığı gibi, uygunsuz amellerin sahibi de kendi has­letlerinden ucba kapılmaktadır. Nitekim bu hadis-i şerif de her iki amel çeşidini tasrih etmiş ve özellikle zikretmiştir. Zi­ra insanların çoğu bundan habersizdir. Bu zikirden sonra Alah'ın izniyle her ikisinden de bahsedilecektir.

90


UCB

Yine bilinmelidir ki, ucb olmadığı ve övülmüş sıfatlardan sayıldığı söylenen sevinç de kişiden kişiye değişen nisbî bir-şeydir. Nitekim ilhak edilmiş fasılların birinde de beyan edi­lecektir.

Bil ki ucb için, hadis-i şerifte de yer aldığı gibi, bazı dere­celer vardır. Birinci derece: İman ve hak marifetler hususun­da var olan ucbdur. Bunun mukabilinde ise küfür, şirk ve batıl inançlar hususunda var olan ucb yer alır.

İkinci derece: Fazıl melekeler ile övülmüş sıfatlar ucbu-
dur. Bunu mukabilinde de kötülük, ahlak ve kabih melekeler
ucbu yer almaktadır.                                       t'T""~

Üçüncü derece: Salih ameller ve güzel fiiller ucbudur. Bu­nun mukabilinde de kabih ameller ve uygunsuz fiiller ucbu yer alır.

Bunların dışında da bazı dereceler vardır ki, bu makam­da zikredilmeye değmez. Biz de inşaallah fasılların zımnında bu derecelere, bu derecelerin menşeîne ve bu dereceler için ilaç olabilecek şeylere kısaca bir işaret etmeye çalışacağız.

Fasıl

Ucb Mertebelerinde

Daha önceden zikredilen derecelerde ucb için birçok mer­tebeler vardır. Bu mertebelerden bazısı oldukça açık ve belli­dir ki, insan çok az bir teveccüh ve iltifat neticesinde hemen anlayıp derkedebilir. Ama bu mertebelerden bazısı o kadar dakik ve zariftir ki, insan tam bir teftiş ve sahih bir dikkatle üzerine eğilmediği müddetçe derkedemez. Aynı şekilde bu mertebelerden bazısı diğer bazısından daha şiddetli, zor ve helak edicidir.

91


KIRK HADİS ŞERHÎ

Hepsinden büyük ve helak edici olan birinci mertebe öyle bir haldir ki, insanda ucbun şiddeti vasıtasıyla peydahlan­maktadır. Burada insan, kendi kalbinde velinimetine ve ma-liku'l-mülûk'a karşı imanı veya diğer hasletleri sebebiyle minnet etme duygusuna kapılır. İmanı sebebiyle hak memle­ketinde bir genişlik ve Allah'ın dininde bir aydınlık vücuda gelince ya da şeriatı yayma, hidayet, irşad, emri bi'1-ma'ruf ve nehy ani'l-münker, had icrası, mihrab ve minberi sebebiy­le Allah'ın dininde bir terakki oluşunca ya da müslümanla-rın onun cemaatine gelmesi ve Hz. Hüseyin için matem ve yas tutmasıyla diyanette bir canlılık peydahlanınca, hemen bu sebeple Allah'a, mazlumların efendisi Hz. Hüseyin'e ve Resul-i Ekrem (sa)'e karşı minnet etme duygusuna kapılıyor. Bunu her ne kadar izhar etmese de kalbinde minet etmeye kalkışıyor. Dinî işlerde Allah'ın kullarına minnet etmeye kalkışmak da bu babdandır. Mesela insan, vacip ve müste-hab sadakalar veya fakir ve zayıfların elinden tutma husu­sunda onlara minnet etmeye kalkışır. Bazen bu minnet etme duygusu bizzat insanın kendisinden bile saklı ve gizli kal­maktadır. (İnsanların Allah'a minnet edemeyeceği, tam ter­sine Hakk Teala'nın mukaddes zatının onların üzerinde min­neti olduğu bahsi, ikinci hadisin şerhinde sözkonusu edilmiş­tir). Bir diğer mertebe de şudur: Bazen de insan kalbinde va­rolan ucb sebebiyle Allah Teala'ya karşı nazlanmakta, işve-lenmektedir. Bu, minnet etmekten başka birşeydir. Gerçi ba­zıları bu ikisi arasında hiçbir farkın bulunmadığına kail ol­muşlardır. Bu makamın sahibi, kendisini Allah Teala'nın mahbubu saymakta ve sulukta mukarrebîn ve sabıkîn kim­selerden olduğunu düşünmektedir. Hakk'm velilerinin adı zikredilince veya mahbublar ve muhiblerden ya da cezbe ka-

92


UCB

pılmış salikten bahsedilince kendisini onlardan saymakta­dır. Aynı şekilde riya olarak kendi nefsini küçültmesi ve onun hilafını izharda bulunması da mümkündür. Veya ken­disi için ispatlasın diye o makamı öyle bir şekilde kendisin­den selbetmektedir ki, neticede isbatı gerektirmektedir. Eğer Allah Teala kendisini bir belaya duçar edecek olursa hemen "bela, yakınlık ve dostluk yüzündendir" davulunu çalmaya başlar. Arifler ile tasavvuf, sülük ve riyazet ehli olanlar, sair insanlara nisbeten bu tehlikeye daha çok yakındırlar.

Ucbun diğer bir derecesi de insanın iman veya melekeler ve amelleri sebebiyle Allah'ı kendine borçlu zannetmesi ve kendisini sevaba müstehak kabullenmesidir. Aynı şekilde Allah'ın, kendisini bu alemde aziz, ahirette de makamlar sa­hibi etmesi gerektiğim düşünmesi ve kendisini pak ve saf bir mü'min olarak bilmesidir. Böyle bir insan gaybe inanan mü'minlerin bahsi edilince başını şöyle bir sallar ve kalbinde şöyle düşünür: "Eğer Allah Teala bana adaletiyle bile mua­mele edecek olursa ben sevab ve ecre müstehak biriyim." Hatta bazıları kabahat ve küstahlıkta daha da bir ileri gede­rek bu batıl kelamı açıkça dilleriyle de izhar ederler. Eğer kendisine herhangi bir bela ve rahatsızlık gelecek olursa, o zaman da kalbinde Allah'a itirazda bulunur. Mümini belaya mübtela eden, münafıka ise rızık veren adil Allah'ın işleri karşısında şaşkınlığa düşer. Batınında Allah Teala'ya ve O'nun takdirine karşı gazaplanır, öfkelenir, durur. Ama za­hirde riyazet ve teslimiyet izharında bulunur. Kendi velini­metine gazabını, mahlukata ise kaza ve kadere riyazetini takdim eder. Allah Teala'nın bu dünyada müminleri bela ve zorluklara mübtela kıldığını duyunca kendi kalbine, kendine adeta başsağlığı dilemektedir. Ama münafıklardan da müb-

93


KIRK HADİS ŞERHİ

tela olanların çok olduğunu ve her mübtela olanın mü'min olmadığını bilememekte, idrak edememektedir.

Ucbun diğer bir mertebesi de insanın kendisini başkala­rından üstün ve mümtaz kabuUenmesidir. Böyle bir insan da mümin olmayanlara iman, mü'minlere imanın kemali, güzel sıfatlarla muttasıf olmayanlara bu sıfatlara sahip olma, va­cipleri yerine getirmeyen ve haramlara mürtekip olanlara vaciplerle amel ve haramları terketme, sıradan insanlara ise müstehabları yerine getirme, cum'a ve cemaati kaçırmama, mekruhları terketme ve diğer menasıkları eda etme husu­sunda üstünlük taslamakta, kendisini üstün ve kamil ka­bullenmekte dolayısıyla da kendisi için bir imtiyaz ve ayrıca­lığa kail olmaktadır. Kendisine ve amellerine itimad etmek­te, diğer mahlukları ise değersiz ve nakıs saymaktadır. Tüm insanlara tahkir ve aşağılayıcı bir gözle bakmakta ve Al­lah'ın kullarını kalp veya diliyle ayıplamakta, kınamakta-dır.Herkesi herhangi bir vesileyle Hakk'm rahmet dergahın­dan dışarı edip uzaklaştırarak rahmeti sadece kendisine ve kendisi gibi olanlara has kılmaya çalışmaktadır. Bu maka­mın sahibi öyle bir yere varır ki, artık başkalarından sadır olan tüm salih ameller hususunda dahi onlarla münakaşada bulunur ve kalbinde herhangi bir şekilde onu karalamaya, kendi amellerini ise münakaşa ve karalamadan uzak ve mü­nezzeh bilmeye başlar. İnsanların güzel amellerini değersiz sayar. Ama aynı amel eğer kendisinden sadır olursa onu bü­yük görür. Başkalarının ayıp ve eksikliklerini çok dakik bir şekilde derkeder. Ama kendi ayıplarından gaflet eder. Bun­ların hepsi de ucbun alametlerindendir. Gerçi bizzat insanın kendisi de bundan gaflet etmektedir. Ucb için diğer bazı de­receler de vardır ki, bazılarını zikretmedik, diğer bazılann-

94


UCB

dan ise mecburen sarf-ı nazar ettik.

Fasıl

Bazen Fesad ehli Kimselerin de Fesadları

Hakkında Ueba Kapıldıklarının Beyanı

Ehl-i küfür ve nifak, müşrikler, mülhidler, kötü ahlak ve rezil meleke sahipleri, masiyet ve isyan ehli kimselerin işleri o noktaya vanr ki, kendi küfür ve zmdıklıkl arıyla veya kötü ahlak ve helak edici amelleri sebebiyle de ucba kapılır, mut­luluk izharında bulunurlar. Kendilerini bu sebepler taklid-den uzak, özgür bir ruha sahip ve mevhumlara inanmayan kimseler olarak lanse ederler. Şehamet ve mertlik ehli ol­duklarını sanırlar ve Allah'a imanı vehmiyat, şeriatın emir­leri doğrultusunda hareket etmeyi ise küçüklük bilirler. Gü­zel ahlak ve üstün melekelerin, nefsin zayıflığından ve zaval­lılığından olduğunu söylerler. Güzel ameller, menasık ve iba­detlerin, idrakin zayıflığı ve şuurların eksikliğinden olduğu­na inanırlar. Dolayısıyla da kendilerini, vehmiyata inanma­yan özgür bir ruha sahip olmak ve şeriatlere itina gösterme­mek sebebiyle medh ve senaya müstehak kimseler olarak ka­bullenirler. Kötü ve uygunsuz hasletler kalplerinde kökleş­miş ve ünsiyet edinmiş, göz ve kulaklarını doldurmuş, gözle­rinde süs ve ziynet olarak tecelli etmiş olduğundan, bunların tümünün kemal olduğunu zannederler. Nitekim, "ucbun de­recelerinden biri de, kula kötü amellerin süslü gözükmesi ve bu sebeple o amelinin iyi olduğunu zannetmesidir" diye bu­yuran hadis-i şerif de işbu manaya işaret etmektedir. Bu ha­dis de şu ayete istinad etmektedir: "İşlediği kötü amel kendi­sine bezenen ve onu iyi gören adam, iyiyi kötüyü bilen gibi

9S


KIRK HADİS ŞERHİ

midir?" (*)

Nitekim "iyi amel ettiğini zannediyor" ifadesi de Allah Teala'nın şu sözüne işaret etmektedir: "De ki: İşledikleri iş­ler bakımından en fazla ziyan edenler kimlerdir haber vere­yim mi size? Onlardır en fazla ziyan edenler ki, dünya yaşa­yışında bütün çalışmaları boşa gider. Halbuki onlar gerçek­ten de kendilerinin iyilik ettiklerini, iyi işlerde bulundukları­nı sanırlardı. Onlardır kafir olanlar, rablerinin delillerini ve Ona ulaşacaklarını inkâr edenler. Bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve biz kıyamet günü onları hiç bir ölçüye vurmayız, onlara hiç bir değer vermeyiz." (**)

Halkı cahil ve habersiz, ama kendisini alim ve haberdar zanneden bu kesim, insanların en zavallısı ve kulların en bahtsızıdır. Nefs tabibleri böyle kimseler için ilaç bulabilmiş değiller. Davet ve nasihat bu şahıslara etki etmemektedir. Belki bazen ters etki bile yaratmaktadır. Bunlar burhan ve delile kulak vermiyorlar. Göz ve kulaklarını enbiyanın hida­yeti, filozofların bürham ve alimlerin nasihati karşısında ka­pamakta, işitmek dahi istememekteler. İnsanı günahtan küf­re, küfürden de küfrü sebebiyle ucba düşmeye sürükleyen nefsin hile ve şerrinden Alah'a sığınmak gerekir. Nefs ve şeytan, bazı günahlan küçümsemek sebebiyle insanı o büyük masiyet ve günaha mübtela kılmaktadır. Kalpte kökleştikten ve insanın da onu küçümsemesinden sonra, ikinci ve nisbe-ten biraz daha büyük olan bir başka günaha mübtela kıl­maktadır insanı. Bir kaç kez tekrardan sonra o günah da in­sanın gözünden düşer küçümsenir ve daha sonra da daha büyük günahlara mübtela olur.

(*) Fatır, 8.

(**) Kehf, 103-104.

96


UCB


Böylece insan adım adım yukarılara çıkmaktadır. Gitgide büyük günahlar da artık insanın gözünde küçülmektedir. Ni­tekim sonunda artık tüm günahlar gözünden düşmekte ve küçülmektedir. İlahî kanun ve şeriat, peygamber ve hatta Allah dahi gözünde küçülmekte ve sonunda insanı küfür ve zındıklığa, oradan da küfür ve zındıklığı ile ucba kapılmaya sürükler. Belki ileride bu konuda bazı hatırlatmalarda bulu­nulur.

V

Fasıl

Şeytanın Hilelerinin Ölçü ve Mizan

Üzere Olduğu Beyanında

Günahları sebebiyle ucba kapılan kimselerin mertebe mertebe ileri gidip küfür ve zındıklığa varması gibi itaat ve taatte ucba kapılan kimseler de ucbun nakıs derecesinden ucbun en üstün mertebesine dek terakki etmektedirler. Nefs ve şeytanın kalpteki hile ve düzeni, ölçü ve mizan esası üze­redir. Nefs, takva ve Allah korkusu melekesine sahip olan sizlere hiç bir zaman cinayet ve zinayı teklif etmez. Hakeza, şerafet ve nefsanî taharet hasletine sahip kimselere de hır­sızlık ve yol kesicîlik işini salık vermez.

İşin başında sizlere bu amel ve imanınız sebebiyle Allah'a minnet etmeye kalkışmanızı söylemez. Kendinizin mahbub-lar, muhibler ve ilahî dergâhın mukarrebleri zümresinden olduğunuzu ilan etmenizi de teklif etmez. İlk önce en küçük dereceden işe başlamakta ve kalbinize nüfuz edebilmenin yollarına başvurmaktadır. Sizleri müstehablar, zikirler ve virdler hususunda oldukça duyarlı ve hassas olmaya mecbur etmekte ve bunun zımnında masiyet ehli birisinin amelini de


97


KIRK HADİS ŞERHİ

halinize münasip bir şekilde tecelli ettirmektedir. Sizlere şer"î ve aklî hükümler gereğince bu şahıstan üstün ve daha iyi olduğunuzu ilka etmektedir. Amellerinizin sizin necat ve­sileniz olduğunu, elhamdülillah pak ve pakize bulunduğunu­zu ve günahlardan uzak ve berî olduğunuzu telkin edip du­rur.

Bundan da iki netice almaktadır, biri Allah'ın kullarına karşı kötümserlik ve diğeri de kendini beğenmişlik.. Ki her ikisi de insan için helak edici ve fesadların kaynağı duru­mundadır. Nefs ve şeytana deyin ki, bu günaha mübtela olan şahsın belki de öyle bir meleke veya ameli vardır ki, Allah Teala bu sebeple onu kendi rahmetine mazhar kılar ve hulk ve melekenin nuru o şahsa hidayet eder de sonunda akıbeti hayırlı olur. Belki bu şahsı Allah Teala günaha mübtela kıl­mıştır ki günahtan daha kötü olan ucba mübtela olmasın. Niteki ü Kafî'de yer alan şu hadis-i şerif de bunu işaret et­mektedir: "İmam Sadık (as) buyurdu ki; Allah Teala mümin için günahı uebdan daha hayırlı bilmiştir. Aksi tak­dirde hiç bir mümini günaha mübtela kılmazdı." (*)

Ve belki ben bu kötümserliğim sebebiyle akıbeti kötü kimselerden olurum. Büyük şeyh ve kâmil arifimiz Şahabadî (ruhum ona feda olsun) buyuruyorlardı ki; "kalbinizde kafiri kınamanız da böyledir. Olabilir ki, fıtrat nuru ona hidayet eder de siz bu kötümserliğiniz sebebiyle akıbeti kötü kimse­lerden olursunuz."

iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, kalben kı­namaktan başka birşeydir. Tam tersine buyuruyorlardı ki, "bu alemden küfür üzere göçeceği malum olmayan kafire la-

(*) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Ucb, 1. hadis. 98


UCB

net etmeyiniz. Belki giderken hidayet bulmuştur. O zaman onların ruhaniyeti sizlerin terakkiyatınıza mani olur." Vel­hasıl nefs ve şeytan sizleri ucbun ilk mertebesine girmeye zorlamaktadır. Daha sonra da yavaş yavaş bu mertebeden başka bir mertebeye, o dereceden de bambaşka bir dereceye çıkarır. Sonunda insanı öyle bir dereceye vardırır ki, amel ve imanı sebebiyle kendi velinimetine ve Maliku'l-Mulûka min­net etmeye kalkar ve böylece de (ucbun) en son mertebesine ulaşmış olur.

Fasıl

Ucbun Fesadları

Bil ki ucb, zatı gereği insan için helak edici, yokluk getiri­cidir. İnsanın amel ve imanını yokluk rüzgarına vermekte ve fasid kılmaktadır. Nitekim ravi de bu hadis-i şerifte, ameli fasid eden ucbu sormuştur. İmam (as) onu bu derecesinin iman hususunda ucba kapılmak olduğunu belirtmiştir. Ge­çen hadis-i şerifte de okudun ki, ucb Allah katında günahtan daha büyüktür. Allah Teala da işte bu yüzden bazen mümini günaha mübtela kılmaktadır. Böylece onun ucbdan emanda olmasını istemektedir. Resul-i Ekrem de (sav) ucbu insanı helak edici şeylerden saymıştır: "Emali-yi Saduk"d& yer al­dığı şekliyle Emirul-Mü'minin'e ulaşan bir senedle Rasulul-lah (sav) şöyle buyurmuştur: "Ucba mübtela olan kimse he­lak olur." (*)

Bu ucb ve sevincin berzah ve ölüm sonrasındaki suret ve tecessümü o kadar korkunçtur ki, diğer hiç bir korkuya ben­zememektedir. Galiba Resul-i Ekrem (sav)'in Emiru'1-Mu mi-

(*) Vesaliu'ş-Şia, C. 1. Ebvab-i Mukaddemat-i İbadat, sh. 78.

99


KIRK HADİS ŞERHİ

nin'e ettiği vasiyetinde yeralan ifadesi de buna işaret etmek­tedir: "Hiç bir yalnızlık ucbdan daha korkunç değildir." (*)

Musa b. İmran (ala nebiyyina ve âlihi's-selam) şeytana şöyle sordu: "Bana, ademoğlu işlediği takdirde kendisine musallat ve hakim olduğun günahın ne olduğunu söyle." Şeytan şöyle cevap verdi: "Kendi nefsi sebebiyle ucba kapıl­dığı, amellerini büyük, günahlarını ise küçük saydığı za­man." (**)

Allah Teala Davud'a (as) şöyle buyurmaktadır: "Ey Da-vud, günahkarlara müjde ver ve sıddıkları korkut! Davud (as) arzetti: "Nasıl olur da onlara müjde vereyim, bunları ise korkutayım?" Allah Teala buyurdu: "Günahkârlara müj­de ver ki, ben tevbeleri kabul ediyorum ve günahkarları ba­ğışlıyorum. Sıddıkları da korkut ki, amellerinden ucba ka­pılmasınlar. Zira ki ben kullarımdan her kimi (adaletimle) hesaba çekecek olursam mutlaka helak olur." Sıddıkları ve onlardan daha da büyükleri helak eden hesab hususunda münakaşadan Allah'a sığınırım. Şeyh Sadukün Hisal'inde (***) Hz. Sadık (as) vasıtasıyla nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Şeytan diyor ki: Eğer üç şeyde ademoğluna galib gelecek olursam, artık her ne yaparsa yapsın kork­mam. Zira ki, artık hiçbir şeyi kabul edilmez ondan! Amelle­rini büyük ve çok sayar, günahlarını unutur ve ucba mübtela olur."

Ucb, duyduğun mefasidîerin yanısıra öyle de bir habis ağaçtır ki, meyvesi birçok büyük günah ve helak edicilerden sayılmaktadır. Kalpte şöyle bir yer edip kökleşince insanı

(*) Aynı bölüm, sh. 77.

(**) Kafi, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Ucb, 8. hadis.

(***) Hisal, 3. bab, 86. hadis.

100


UCB

küfür, şirk ve daha yukarılara sürüklemektedir.

Ucbun bir fesadı da günahları küçümsemektir. Bu yüz­den de ucba mübtela olan bir insan kendini ıslah etmeyi ak­lından bile geçirmez ve kendini daima pak ve pakize olarak kabullenir. Hiçbir zaman kendini günahların pençesinden kurtarmayı düşünmez. Kendini beğenmişliğin kalın hicabı ve ucb perdesi, onu kendi kötülüğünü görmekten alıkor. Bu da insanı bütün kemallerden alıkoyan ve nakıs birtakım şey­lere mübtela kılan büyük bir musibettir. İnsanı ebedî helaka duçar kılan ve nefs tabiblerini ilaç bulmaktan aciz bırakan feci bir felakettir.

Ucb, insanı kendi nefs ve amellerine itimad etmeye sev-keder. Bu da zavallı ve cahil insanın kendisini Hakk Tea-la'dan müstağni ve niyazsız görmesine ve Hakk Teala'nm fazlına teveccüh etmemesine sebep olur. Kuş kadar küçük beyniyle Allah Teala'nm kendisine ecir ve sevab vermesi ge­rektiğini düşünmektedir. Kendisine adalet üzere bile mua­mele edildiği takdirde (lütufla değil- çev.) sevaba müstehak olduğunu zannetmektedir. (Bundan sonra biraz da bu konu hakkında bahsedilecektir inşaallah).

Ucbun diğer bir fesadı da insanın Allah'ın kullarına ha­karet gözüyle bakması, onların amellerini değersiz sayması-dır. Onların amelleri kendi amellerinden ne kadar iyi de olsa beğenmemekte, küçük saymaktadır. Bu da insanın helak yollarından biri olup yolunun dikeni konumundadır.

Ucbun diğer bir fesadı da insanı riyaya zorlamasıdır. Çünkü tabiatıyla kendi amellerini değersiz sayan, ahlakının bozuk ve fasid olduğunu kabullenen, imanının eksik olduğu­na inanan ve zat, sıfat ve amelleriyle ucba kapılmayan bir-kimse kendisini ve varolan her şeyini değersiz sayar, dolayı-

101


KIRK HADİS ŞERHİ

sıyla da gösteriş yapmaktan ve onları başkalarına göster­mekten şiddetle ictinab eder, fasid ve bozuk metaını fuarda sergilemeye kalkışmaz. Ama kendisini kamil ve amellerini değerli kabullendiği takdirde hemen onu tecelli ettirmeye ve diğerlerine göstermeye kalkışır.

İkinci hadisin şerhinde riyanın fesad ve bozuklukların­dan uzun uzadıya bahsettik. Onların tümünü ucbun fesadla-rı olarak da kabullenmek gerekir.

Ucbun diğer bir fesadı da bu rezil sıfatın insanda helak edici kibre yol açmasıdır. İnsanı tekebbür musibetine duçar kılmaktadır. (İnşaallah bundan sonra biraz da bundan bah­sedilecektir). Ucbun bizzat kendisinden kaynaklanan (di-rekt-endirekt) bazı fesadlarmın şerrinden ise, bahsin uzama­sına sebep olacağından dolayı sarf-ı nazar ediyoruz.

Ucba mübtela olan şahıs bilmelidir ki, bu rezil sıfat, bir­çok rezail ve kötülüklerin tohumu konumundadır. İnsanı ebedî felaket ve azabın kucağına düşürmede müstakil ve ye­terli bir sebep olan sayısız meselelerin menşe ve kaynağı du­rumundadır. Bu fesadlan hakkıyla anlar, dikkatle mülahaza eder ve ardından da Resul-i Ekrem ve büyük zatın Ehl-i Beyt'inden (salavatullahi aleyhim ecmain) varid ve menkul olan hadis ve haberlere müracaat edecek olursa, elbette ki, kendi nefsini ıslah etmeye niyetlenecek, Allah etmesin bu çirkin ve rezil sıfatın diğer aleme sirayet etmemesi için de kendini bu rezil sıfattan temizlemeye ve köklerini kendi nef­sinden söküp atmaya çalışacaktır.

Bir zaman gelir de bu dünyevî-mülkî göz kapanır, berzah ve kıyamet sultanı zuhur edecek olursa, büyük günahlar eh­linin durumunun kendi halinden çok daha iyi olduğunu gö­recektir. Allah Teala, sahip oldukları nedamet veya Hakk

102


UCB

Teala'nm fazlına varolan itimadlan sebebiyle onları bağışla­mıştır. Bu zavallı ise kendisini müstakil ve özerk kabullendi­ğinden, batınında kendisini Hak Teala'nm fazlından müstağ­ni gördüğünden Allah Teala da onu hesaba çekecek, onu ken­di isteği üzere adalet mizanı karşısına alacak ve Hakk için hiç bir ibadet etmediğini, tüm ibadetlerinin O'nun dergâhından uzak olduğunu, amel ve imanının da batıl ve değersiz olduğunu bildirecektir. Belki bizzat bunlar onun he-laket, elim azab ve cahîmde (cehennem) ebedî olarak kalma­sına sebep olacaktır. Allah Teala hiç kimseye adaletiyle mu­amele etmesin. (Belki lütuf ve merhametiyle davranacak ve muamele edecek olursa hiç kimse için bir kurtuluş yolu kal­maz. Hidayet imamları (aleyhimi's-selam) ve büyük peygam­berler dua ve münacaatlannda Allah'ın fazlını temenni edi­yorlardı. Adalet ve hesapta münakaşa hususunda oldukça korku içinde idiler. Hakk dergâhının hasları ve masum imamların (salavatullahi aleyhim) dua ve münacaatları, kendi kusur ve taksirlerini itiraf ve hakkıyla ubudiyetten aciz olduklarının beyanıyla doludur. Öyle ki mevcudatın en efdali ve mümkünü'l-vücudun Allah'a en yakın olanı (Pey­gamberimiz (sav) çev.) bile, "Seni hakkıyla tanıyamadık ve sana hakkıyla ibadet edemedik" diye buyurmaktadır. O hal­de diğer insanların hali ne olacaktır bir düşün.

Evet onlar Hakk Teala'nm azametini ve mümkün'iin va­cip ile olan nisbetini çok iyi anlamışlardır. Onlar biliyorlar ki, dünyadaki tüm ömürlerini ibadet, taat, hamd ve teşbih ile geçirecek olsalar bile Hakk'm nimetinin şükrünü eda edemezler. Nerede kaldı ki, O'nun zat ve sıfatının hamd ü se­na hakkını yerine getirebilsinler... Onlar biliyorlar ki, mev-cudlardan hiçbirisi kendiliğinden birşeye sahip değildir. Ha-

103


KIRK HADİS ŞERHİ

yat, kudret, ilim, kuvvet vesair kemallerin tümü O'un kemal gölgesi altında bulunmaktadır. Mümkün ise fakir, belki salt fakirlik ve bağımhlıktır,müstakil değil. Mümkün'ün ne gibi bir kemali olabilir ki, onunla övünmeye ve diğerlerine üstün­lük taslamaya kalkışsın! Ne kudreti vardır ki, amellerini di­ğerlerine gösteriş etsin. Onlar Allah'ın celal ve cemalinin arifleridir. Onlar ayan ve şuhûd ile kendi acziyet^ve noksan­lıklarını ve kemal-i vacib'i müşahede ediyorlardı. Ama biz zavallıların göz, akıl, idrak vesair müdrikatif cehalet, bilgi­sizlik, gaflet, kendini beğenmişlik ve kalbî Ve*kalıbî (organik) günahların hicab ve perdesiyle örtülü kaldığından Hakk'ın üstün ve kahir saltanatı mukabilinde arz-ı endamda bulunu­yor ve kendimiz için bir istiklal ve değere kail oluyoruz.

Ey kendinden ve halikıyla kendisi arasında var olan nis-betten habersiz olan zavallı mümkün!

Ey Maliku'l-Mülûk karşısında ne gibi bir sorumluluk ve
görevi olduğundan gafil olan talihsiz mümkün! Bizler için
birçok felaket ve bahtsızlığa sebep olan ve bizleri bunca zul­
metler ve bulanıklıklara mübtela kılan da işbu cehalet ve
bilgisizliktir. İşin bozukluğu baştan ve pisliği kaynaktandır.
Bizim marifet gözümüz kör ve kalplerimiz ölmüştür. Bu da
bütün bu musibetlerin sebebidir. Ama biz ıslah fikrinde dahi
değiliz.                                     _ -.öLtfv

Yarabbi, sen bizlere tevfik inayet eyle, Sen bizlere vazife ve sorumluluğumuzun ne olduğunu bildir, arif ve evliyanın kalbini dolduran kendi marifet nurlarından bize de nasib et. Kudret ve saltanat ihatanı bana da göster. Bizlere kendi ek­siklik ve noksanlıklarımızı göster. Biz çaresiz ve zavallılara elhamdülillahi rabbi'l-alemin'in (ki biz tüm güzellik ve iyi­likleri mahluka nisbet ediyoruz) manasını öğret. Sen kalple-

104


UCB

rimizi mahluklardan hiç birisinin hamde layık olmadığına aşina kıl. Sen bizlere "Sana gelen iyilikler Allah'tandır. Sa­na gelen kötülükler ise nefsinden" (*) hakikatini göster. Sen mübarek tevhid kelimesini bizim kasvetli ve bulanık kalple­rimize sok. Biz hicab, zulmet, şirk ve nifak ehliyiz. Biz bencil ve kendini beğenmiş kimseleriz. Sen nefs ve dünya sevgisini kalplerimizden dışarı çıkar. Sen bizleri Allah'ı isteyen ve sa­dece Allah'a ibadet edenlerden eyle, "Şüphesiz ki sen her şe­ye kadirsin."

Fasıl

Ucbun Menşeinin Nefs Sevgisi

Olduğu Beyanında

Bil ki ucb rezilliği nefs sevgisinden kaynaklanmaktadır. Zira insan, nefs sevgisi fıtratı üzere yaratılmıştır. İnsanî tüm hataların ve ahlakî rezilliklerin menşeî nefs sevgisidir. İşte bu cihettendir ki, insan kendi küçük ve değersiz amellerini büyük olarak görmekte, bu vesileyle Hakk dergahının iyileri ve has kullan arasında olduğunu sanmakta ve bu değersiz amelleri vasıtasıyla sena ve medhe layık bulunduğunu ta­savvur etmektedir. Hatta bazen kötü ve kabih amelleri bile gözünde iyi ve güzel olarak tecelli eder. Eğer başkalarından kendi amellerinden daha iyi ve büyük ameller sudur edecek olursa, onlara yeterince ehemmiyet vermemekte ve daima halkın iyi amellerini kötülükten bir mertebeye tevil ve tev­cih etmektedir. Öte yandan kendi çirkin ve uygunsuz işlerini ise iyilikten bir mertebeye te'vil etmektedir. Allah'ın kulları konusunda kötümserdir. Ama kendisi sözkonusu olunca

(*) Nisa Suresi, 79.

105


KIRK HADİS ŞERHİ

iyimser.. Bu nefs sevgisi vasıtasıyla, binlerce pislik ve Hak'tan uzaklaştırıcı kötülüklerle yoğrulmuş küçücük bir ameli karşılığında Hakk Teala'yı kendisine borçlu kabul et­mekte ve rahmete mazhar olması gerektiğini hayallemekte-dir. Şimdi de kendi güzel ve iyi amellerimiz üzerinde tefek­kür edecek olursak iyi olur sanırım. Bizlerden sudur eden ibadî amellerimizi biraz da olsun aklımızla ele alıp insaf gö­züyle değerlendirelim.

O zaman da görelim bakalım bizler bu amellerimiz sebe­biyle medh, sena, sevab ve rahmete mi müstehakız, yoksa kı­nama, ceza, gazab ve azaba mı? Ve eğer Hakk Teala bizim nazarımızda iyi olan bu ameller sebebiyle bizleri kahır ve ga­zab ateşinde yakacak olursa, bu yerinde ve adaletli birşey midir?

Ben şu anda sizleri, sormak istediğim şu soru hususunda hakem kılıyorum. Ve sizlerden -tefekkür ve teemmülden son­ra da tasdik etmenizi istiyorum. Sualim şu: Eğer sadık ve musaddık olan Nebiyy-i Ekrem (sav), farzen sizlere dese ki: "Tüm ömrünüz boyunca ister Allah'a ibadet edin, O'nun emirlerine itaat gösterin, şehvetleri ve nefsanî istekleri terke-din, isterse de tüm ömrünüz boyunca O'nun emirlerinin hila­fını yapın, nefsanî meyil ve şehvetleriniz doğrultusunda ha­reket edin, sizin ahiretteki derece ve mevkiniz açısından hiç farketmez, her iki surette de sizler necat ehlisiniz, cennete gi­deceksiniz ve azaptan emanda olacaksınız. Namaz kılın veya zina edin hiç farketmez. Ama Hakk Teala sizin kendisine ibadet etmenizi, medh-u senada bulunmanızı, şehvet ve nefsanî arzularınızı bu dünyada terketmenizi istemektedir. Buna karşılık olarak da sizlere hiç bir mükafat vadetmemek-te, hiç bir sevab vermemektedir."   Şimdi soruyorum, acaba

106


UCB

sizler günah ve masiyet ehli mi olurdunuz, yoksa ibadet ve takva ehli mi? Sizler Hakk Teala'nm hatırı ve rızası için nefsanî lezzetleri kendinize haram kılar mıydınız? Sizler yi­ne de müstehablar, cum'a ve cemaat hususunda bu kadar rağbetli olur muydunuz? Yoksa şehvetlere dalıp işret meclis­lerinde eğlence, müzik ve benzeri şeylerle mi meşgul olurdu­nuz?

Riyakârlık ve gösterişten uzak tam bir insaf nazarıyla düşünüp de öyle cevap verin.

Ben kendi adıma ve benim gibi olanlar adına diyorum ki masiyet ve günah ehli, itaati terkeden ve nefsanî şehvetlere dalan kimselerden olurdum. Bu neticeden de anlaşıldığı gibi, bizim tüm amellerimiz nefsanî lezzetler ile mide ve tenasül organımızı tatmin ettirmek içindir. Biz mideperest ve şeh-vetperest kimseleriz. Bazı lezzetleri terkediyorsak da bu da­ha büyük lezzetleri tatmak içindir. Nazarımızın veçhesi ve arzularımızın kıblesi şehvet güdülerimizi tatmin etmektir. İlahî yakınlaşmanın miracı olan namazı bizler cennet hurile­rine kavuşabilmek için kılıyoruz. Namazlarımızın Hakka yakın olmakla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamakta­dır. Emre itaat ile de bir ilgisi yoktur. Allah'ın rızasını gözet­mekten binlerce fersah uzaklardadır.

Ey şehvet ve gazabını dindirmekten başka hiçbir şeyi dü­şünmeyen ve ilahî marifetlerden habersiz olan zavallı ve se­fil! Zikir, vird, müstehablar ve vaciblerle amel, mekruhu ve haramları terketmek, güzel ahlakla ahlaklanmak ve kötü ahlaktan uzak durmak gibi amellerinin tümünü insaf terazi­siyle tart. Yapmış olduğun bu amellerin hepsi de nefsanî şehvetlere ulaşmak, zümrütten tahtlara oturmak, güzel manzaralı kasırlarda sükûnet etmek, güzel ve zarif cennet

107


KIRK HADİS ŞERHİ

hurileriyle oturmak, parlak ve ipek elbiseler giymek ve nefsanî arzulara nail olmak içindir. Acaba baştan sona ben­cillik ve nefisperestlikten kaynaklanan bu amellerin Allah için ve Hakka ibadet aşkıyla olduğunu söylemek yakışık alır mı? Acaba sadece ücret için çalışan ve "ben işvereren için ça­lışıyorum" dediğinde herkesçe tekzib edilen işçiden ne farkı­nız var ki? Acaba, "ben sadece Allah'a yakınlaşmak için na­maz kılıyorum" demekle yalan söylemiyor musunuz? Acaba sizin bu namazınız Allah'a yakın olmak için midir, yoksa cennet hurileri ve nefsanî şehvetlere nail olmak için mi?

Açıkça söyleyeyim ki, Allah'ın arif ve evliya kulları indin­de bizim bütün bu ibadetlerimiz dahi büyük günahlardan sa­yılmaktadır. Seni zavallı seni, Hz.Hakk'ın (cc) huzurunda ve O'nun mukarreb meleklerinin önünde Hakk'ın rızasının hila­fına hareket etmektesin. Hakk'a yakınlaşmanın miracı olan ibadeti bile nefs-i emmare ve şeytan için eda etmektesin. Bu­na rağmen kalkmış bir de utanmadan ibadetinde, rububiyet ve mukarreb meleklerin huzurunda onca yalan atıyor ve ifti­rada bulunuyorsun. Minnet etmeye kalkışıyor, ucb ve tekeb­büre kapılıyorsun. Benim ve senin yaptığın bu ibadet ile en büyüğü riya olan isyan ehlinin günahlarının ne farkı var ki? Zira riya şirktir. Büyük bir günah olmasının sebebi de ibade­tini Allah için eda etmediğindendir. Bizim bütün ibadetleri­miz salt şirktir. Biraz olsun ihlas ve hulus şekki dahi yoktur. Belki Allah'ın rızası (başkalarıyla ortaklık şeklinde dahi ol­sun) amellerimizde mevcud değildir. Tam tersine hepsi de şehvetler ile mide ve tenasül organının tatmini içindir.

Ey aziz, kadın için kılınan namaz -ister dünyadaki kadın olsun, ister cennetteki farketmez- Allah için kılman namaz değildir. Dünyevî veya uhrevî emel ve arzular için kılman

108


UCB

namaz ilahî bir namaz değildir ve Allah'la hiçbir ilgisi yok­tur. Öyleyse niçin bu kadar kabarıyor nazlanıyorsun, işvele-nip tekebbür ediyorsun? Allah'ın kullarına hakaret gözüyle bakıyorsun, kendini Hakk dergahının has kullarından sayı­yorsun? Zavallı seni, bizzat bu namazın yüzünden azaba müstehak ve yetmiş zer'alık zincire vurulmaya layıksın. Öy­leyse niçin kendini alacaklı zannediyor ve kendin için bu ala­caklı zannetme, tekebbür ve ucb sebebiyle başka bir azap da­ha hazırlıyorsun. Sen yapmaya memur olduğun amelleri ye­rine getir, ama bil ki amellerin Allah için değildir. Ve yine bil ki, Allah Teala seni kendi fazl ve rahmetiyle cennete götüre­cektir. Şirkin bir bölümünü Allah Teala kullarının zayıflığı sebebiyle onlar için bağışlamış, gufran ve rahmetiyle üzerine settariyet perdesini örtmüştür. Bırak da bu perde yırtılma­sın. Adına ibadet dediğimiz bu kötülük ve günahlar üzerin­deki Hakk ve gufran perdesi öylece kala-dursun. Allah koru­sun sayfa çevrilir de adalet sayfası çıkacak olursa ibadetleri­mizin kötü kokusu, günahkârların insanı helak eden günah­larının kokusundan daha az değildir.

Biz daha önce de Sıkketül-İslam Kuleynî'nin Kafî'de Hz. Sadık (as) senediyle Rasuluîlah(dan naklettiği bir hadise işa­ret. etmiştik. Şimdi de o hadisin bazı bölümlerini teberrük olsun diye aynı şekilde ibaresiyle naklediyoruz.

İmam Sadık (as) naklediyor ki, Rasuîullah şöyle buyurdu: 'Allah Teala Davud'a şöyle dedi: Ey Davud, günahkârlara müjde ver ve sıddıkları ise korkut. Davud arzetti: Nasıl olur da günahkârlara müjde verir, sıddıkları ise korkuturum? Al­lah Teala buyurdu: Günahkarlara müjde ver ki, ben tevbele-ri kabul ederim. Günahları ise bağışlarım. Sıddıkları ise korkut ki, amellerıyle ucba mübtela olmasınlar. Zira ki ben

109


KIRK HADİS ŞERHİ

kullarımdan her kimi (lütfumla değil de) adaletimle hesaba çekecek olursam mutlaka helak olur." (*)

Sıddıklar günah ve masiyetten uzak ve pak olmalarına rağmen hesapta helak olduktan sonra benim ve senin halin ne olacak? Üstelik bunlar da benim ve senin amellerinin, he­lak edici ve aynı zamanda haram olan dünyevî riyadan an ve halis olduğu zaman sözkonusudur. Halbuki riya ve nifaktan arı ve halis olan çok az amellerimiz var. En iyisi söylemeye­lim de öylece kalsın.

Şimdi eğer ucb, tekebbür, naz ve işveye yer kalmışsa sen yine yapmaya devam et, ama insaf olarak artık utanma, mahcubiyet ve kusurlarını itiraf zamanıdır. Ciddi ve doğru bir şekilde eda ettiğin her ibadetten sonra Hakk Teala huzu­runda attığın onca yalan ve yersiz olarak kendine verdiğin onca nisbetler yüzünden Allah'a tövbe ve istiğfar et. Acaba namaza başlamadan önce Hakk Teala'nm huzurunda, "hiç şüphem olmaksızın mabudumu tek tanıyarak, yüzümü gökle­ri ve yeryüzünü yaratana döndüm ve ben şirk koşanlardan değilim. Şüphesiz ki namazım ibadetlerim, hayatım ve ölü­müm alemlerin rabbi olan Allah içindir.." (**) dediğin için bile olsa tevbe etmen gerekmez mi? Acaba gerçekten de na­zar cihetiniz göklerin ve yerin yaratıcısına mıdır? Acaba siz müslüman mısınız yoksa müşrik mi? acaba, namaz, ibadet, hayat ve ölümünüz gerçekten de Allah için midir? Acaba na­mazda "Elhamdulillahi rabbi'l-alemin" dediğin için utan­man gerekmez mi? Acaba siz hamd ve övgülerin Hakka

(*) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman vel-Küfr, Babu'1-Ucb, 8. hadis. (**) Namaza başlamadan önce getirilen 7. tekbirden sonra okunan bir duadır ki, En'am suresinin 79 ve 162. ayetlerinden iktibas edil­miştir.

110


UCB

mahsus olduğuna mı inanıyorsunuz, yoksa kullara mı?

Belki O'nun düşmanları için dahi iyiliklere ve güzel has­letlere kailsiniz. Acaba bizzat bu alemde de rububiyeti baş­kaları için sabit kıldığın halde namazda rabbu'l-alemin de­men yalan değil midir? Tevbe etmen gerekmez mi? "Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz" demekten utanmıyor musun? Acaba sen Allah'a mı ibadet ediyorsun yoksa mide ve tenasül organına mı? Acaba sen Allah'ı mı is­tiyorsun yoksa hurü'l-ayn'ı mı? Acaba sen gerçekten de Al­lah'tan mı yardım istiyorsun yoksa işlerinde nazar-ı itibara almadığın tek kimse Allah mı? Sen Beytullah'ı ziyaret etme­ye giderken maksat ve maksudun Allah, istek ve arzun bey­tin sahibi midir ve kalbin şairin şu sözünü terennüm ediyor mu? "Evin sevgisi kalbime girmedi." Sen şimdi gerçekten de Allah'ı mı istiyorsun? Hakk'm cemal ve celal eserlerini mi taleb ediyorsun? Acaba sen mazlumların efendisi Hz. Hüse­yin için mi yas tutuyor ve dövünüyorsun, yoksa kendi arzu ve emellerine kavuşmak için mi? Miden mi seni yas meclisle­ri düzenlemeye zorluyor? Şehvetlerine nail olma arzusu seni cemaat namazlarına katılmaya zorluyor. Nefsanî heva ve he­vesler seni ibadet ve menasiklere doğru çekmektedir. Ey kar­deş, nefs ve şeytanın hileleri huusunda oldukça dikkatli ol. Bilki bunlar, senin bir tek halis amelinin olmasını istemez­ler. Hatta Allah Teala'nın kendi fazlıyla kabullendiği bu ha­lis olmayan amelinin bile menzile ulaşmasını arzulamazlar. Öyle birşey yaparlar ki bu ucb ve yersiz tekebbür sebebiyle tüm amellerini yok etmeye çalışırlar. Allah'tan ve O'nun rı­zasından uzaksın, cennet ve huru'l-ayn'a kavuşmamak da kolay birşeydir. Belki üstelik ebedi olarak kahır ateşinde de yanacaksın. Sen bu çürümüş ve kokmuş, eli kolu kırık riya,

111


KIRK HADİS ŞERHİ

süm'a ve amellerin sebebiyle Hakk Teala üzerinde bir hakkı­nın olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa mahbub ve muhib-ler zümresine mi katıldın? Ey muhiblerin halinden habersiz olan zavallı! Ey muhiblerin kalbinden ve kalplerinin ateşin­den habersiz olan zavallı! Ey muhlislerin yangısından ve on­ların amellerinin nurundan habersiz olan gafil ve çaresiz! Yoksa sen onların amellerinin de benim ve senin amellerin gibi olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa sen Hz. Emiru'l-Mü'minin'in namazının bizim namazlarımızdan üstünlüğü­nün sadece "vele'd-dâllîn..." ayetini daha bir uzatarak oku­ması olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa kıraati mi daha doğruydu. Yoksa rükû ve sücudu daha uzun, zikir ve virdleri mi daha çoktu? Veya O hazretin bizlerden ayrıcalığı bir gece­de bilmem kaç yüz rekat namaz kılması mıydı? Yoksa Seyyi-du's-Sacidîn'in (as) münacaat ve duası da bizim dualarımız gibi midir? O, hurü'1-ayn, armut ve nar için mi bu kadar ağlı­yor, inleyip duruyordu? Onlara kasem, "ve innehu le kase­mim azîm" tüm, melekler ve Rasulullah dışındaki nebiler hep birlikte elele verseler bile Emirul-Müminin'in bir tek la ilahe illallah sözünü söyleyemezler. Ali'nin (as) velayet ma­kamına olan kısır marifetim sebebiyle toprak olsun başıma!

Ey aziz! Bu kadar da Allah lafını tekrarlayıp durma. Bu kadar da Allah sevgisinden dem vurma. Ey arif, ey sofu, ey filozof, ey mücahid, ey derviş, ey fakih, ey mü'min, ey muhafazakâr, ey zavallı bahtsızlar, ey nefsin heva ve hilele­rine mübtela olan çaresizler, ey emeller, arzular ve nefs sev­gisinin esiri sefiller, bilin ki hepiniz çaresiz ve zavallısınız. Hepiniz ihlas ve Allah'ı istemede oldukça uzaksınız. Kendi kendinize bu kadar hüsn-ü zannınız olmasın. Bu kadar da naz ve işve etmeyin. Kendi kalplerinize sorun bakın, Allah'ı

112


UCB

mı istiyor yoksa benciliği mi? Muvahhid midir yoksa müşrik mi? Öyleyse bu ucblar da neyin nesi? Amelleriyle bu kadar iftihar etmenin manası da ne? Farzen tüm ayrıntı ve şartları doğru, şirk, riya ve ucbdan arı ve uzak bir amel bile olsa mi­de ve tenasül organını tatmin etmekten başka bir garizesi ol­mayan amelin ne değeri olabilir ki bu kadar gururla melek­lere takdim ediyorsun? Halbuki bu amelleri gözlerden saklı ve gizli tutmak gerekir. Bu ameller çirkin ve feci şeyler cin-sindendir. Dolayısıyla da insan bu amellerinden utanmalı ve saklı gizli tutmaya çalışmalıdır.

Yarabbi, şeytanın ve nefs-i emmarenin şerrinden biz za­vallılar koşup sana sığınırız. Muhammed ve Ehl.-i Beyt'i (sa) hakkı için sen bizleri şeytanın ve nefs-i emmarenin şerrin­den kurtar.

113


 


Dördüncü Hadis

KİBİR

Hakim diyor ki, İmam-ı Sadık'a (as) "İlhadın en alçak de­recesi nedir?" diye sordum. Şöyle buyurdu: "İlhadın en aşa­ğı ve alçak derecesi kibirdir." (*)

ŞERH

Kibir öyle bir nefsani halettir ki, insanı kendisinin büyük ve yüce olduğuna inandırmakta ve dolayısıyla da diğer in­sanlara karşı büyüklük taslamaya teşvik etmektedir. Kibrin eseri ise insandan sadır olan ameller ve dış alemde zuhur e-den belirtileridir. Nitekim 'şu şahıs tekebbür ediyor" derler. Bu sıfat, ucbdan başka birşeydir. Belki önceden de zikredil-diği gibi bu çirkin sıfat ve habis, rezil haslet ucbun semere ve ürünü konumundadır. Zira ucb kendini beğenmişliktir. Kibir ise başkalarına büyüklük ve üstünlük taslamaktır. İnsan kendisinde bir kemal ve üstünlük görünce öyle bir naz ve iş­ve içine girer ki, buna ucb derler. Aynı şekilde diğerlerinin bu kemalden yoksun olduğunu zannedince de onlardan üs-

(*) Vesail, Kitabul-Cihad, bab-ı Tahrimi'1-Kibr- Kafi, C. 2., Kitabul-îman ve'1-Küfr, babu'1-Kibr, 1. hadis.

115


KIRK HADİS ŞERHİ

tün ve mukaddem olduğu nazarına gelir, işte bu nazardan diğerlerine karşı büyüklük ve üstünlük taslama haleti orta­ya çıkar ki buna da "kibir" derler. Bunların hepsi de insanın kalbinde ve bâtınında vaki olmaktadır. Ama eser ve belirtile­ri dışarıya yansımakta, hariçte zuhur etmektedir. Bu ister beden heyeti, ister fiiller ve isterse de kavil ve sözlerde olsun farketmez, hepsi de kibirdir.

Bilcümle sadece kendini düşünen egoist insan bencil olur, bencillikte aşın gidince kendini beğenmeye başlar ve kendini beğenmişlikte de ifrata varınca başkalarına karşı üstünlük taslamaya kalkışır.

Bil ki nefsanî sıfatlar (ister noksanlık ve rezail cihetinden olsun ve isterse de kemal ve fezail) oldukça dakik ve karma­şık bir şeydir. Dolayısıyla da bazıları ile diğer bazıları ara­sında belirli bir fark ve ayrıcalık tesbit edebilmek oldukça zordur. Çoğu kez büyük alimler arasında bu nefsanî sıfatla­rın sınırlandırılması hususunda oldukça şiddetli ihtilaflar bi­le başgöstermiştir. Belki de vicdanî sıfatları noksansız bir şe­kilde tarif edebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla da bu iş­leri vicdanın bizzat kendisine havale edelim, kendimizi bir­takım mefhum ve ıstılah üretimi kaydından kurtararak asıl maksat ve meramımızdan uzaklaşmamaya çalışalım.

Velhasıl bilmek gerekir ki kibrin de, ucb için zikrettiği­miz derecelere benzer birtakım derece ve mertebeleri vardır. Ucb'da da bir benzerinin olduğu ve orada sırf önemli olmadı­ğından zikretmediğimiz bazı dereceleri, buradaki önemine binaen zikredeceğiz. Ama ucbda zikredilenlerin bir benzeri altı dereceden ibarettir.

Kibrin derecelerinden biri insanın iman ve hakk inançları sebebiyle tekebbür etmesidir ki, bunun da mukabilinde kü-

116


KİBİR

für ve batıl inançları sebebiyle insanın tekebbür etmesi yer almaktadır.

Kibrin diğer bir derecesi de insanın üstün melekeler ve övülmüş sıfatlan sebebiyle tekebbür etmesidir ki, mukabilin­de insanın ahlakî rezillikler ve uygunsuz melekeleri sebebiy­le tekebbür etmesi yer almaktadır.

Kibrin bir diğer derecesi de insanın kendi menasik iba­detler ve salih amelleriyle tekebbür etmesidir ki, mukabilin­de insanın günahlar ve kötü amelleriyle tekebbür etmesi yer almaktadır. Bunlardan her biri nefste var olan ucb derece­sinden kaynaklanmış olabileceği gibi, başka birtakım sebep­leri de olabilir ki, bundan sonra ona işaret edilecektir.

Ama burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz insa­nın haseb, neseb, mal, evlad, siyadet, riyaset vb. birtakım haricî şeyler sebebiyle tekebbüre kalkışmasıdır. Aynı şekilde Allah'ın izniyle birkaç faslın zımmında kibrin rezil fesadları ile, gücümüz yettiği bu fesadların ilacına da işaret etmeye çalışacağız. Allah Teala'dan kendime ve okuyuculara tesir etmesini taleb ediyorum.

Fasıl

Kibrin Dereceleri

Bil ki, kibrin başka bir itibarla bazı dereceleri daha var­dır.

Birincisi: Allah Teala karşısında kibirlenmek

ikincisi: Enbiya, resuller ve evliya (salavatullahi aleyhim) karşısında kibirlenmek.

Üçüncüsü: Allah Teala'nın emirleri karşısında kibirlen­mek ki bu da Allah'a kibirlenmeye dönmektedir.

117


KIRK HADİS ŞERHİ

Dördüncüsü: Allah'ın kullarına kibirlenmek ki, marifet ehli indinde bu da Allah'a kibirlenmeye dönmektedir.

Ama hepsinden daha kabihi, helak edicisi ve üstün dere­cesi, Allah Teala'ya kibirlenmektir ki bu, küfür ve fücur ehli ile uluhiyet iddiasında bulunan kimselerde peydahlanmak­tadır. Bazen bunun bazı numuneleri diyanet ehli kimselerde de görülmektedir, ancak zikri münasib değildir. Bu, cehale­tin, bilgisizliğin, mümkünün kendi haddini ve vacibu'1-vücu-dun makamını bilmemesinin sonucudur.

Ama enbiya ve evliyaya kibirlenmek, enbiya zamanında oldukça fazla vaki oluyordu. Allah Teala onların şöyle dediği­ni haber veriyor: 'Biz, bizim gibi iki insana mı iman edece­ğiz?" (*)

Ve bu dinin ehli olanlara şöyle diyorlardı: "Ve bu Kur'an dediler, iki şehirden birinin en büyük en ileri gelen adamını inseydi ne olurdu?" (**)

Sadr-ı İslam'da Allah'ın evliya kullarına kibirlenmek ol­dukça fazlaydı. Günümüzde de İslam ile süslenen bazı kim­selerde örnekleri mevcuttur.

Ama Allah'ın emirleri karşısında kibirlenmek bazı gü­nahkar kimselerde peydahlanmaktadır. Bu tür bir insan, mesela ihram elbisesi ve benzeri amellerini kendine yakıştı­ramadığı için haccı bile terketmektedir. Secde etmeyi guru­runa yediremediği için namazı terketmektedir. Bazen mena-sik, ibadetler, ilim ve diyanet ehli kimselerde de bu durum görülmektedir. Mesela tekebbüre kapıldığından ezanı terke-der ve kendisi gibi veya kendisinden aşağı olan kimselerden hak bir söz bile işitmeyi asla kabullenmez.

(*) Mü'minun, 47. (**) Zuhruf, 31.

118


KIRK HADİS ŞERHİ

Bazen de olur ki, insan herhangi bir meseleyi kendi dost veya arkadaşlarından duyunca büyük bir şiddetle reddeder ve bu sözün sahibini kınar, şiddetle eleştirir. Ama aynı me­seleyi bir din büyüğünden işitince hemen kabullenir. Hatta ilk önce ciddi bir şekilde reddedip sonra da ciddi bir şekilde kabul ediyor da olabilir. Bu şahıs,hakkın talibi değildir.Sa­hip olduğu tekebbür, hakkın üzerine perde örtmektedir. Bü­yüklere yaltaklanmak -ki övülmüş tevazu sıfatından başka birşeydir- onu sağır ve kör kılmıştır. İşte bu tekebbür yüzün­den, kendi makamına yakıştıramadığı bazı ilim ve kitapları tedris ettirmeyi, zahiren hiç bir unvanı olmayan kimselere veya sayısı az olan bir cemaate ders vermeyi, küçük mescid-lerde cemaate katılmayı ve Allah'ın rızasının onda olduğunu bilse bile az bir topluluk ve cemaatle kanaat etmeyi dahi ter-ketmekte, şiddetle reddetmektedir. Hatta bazen bu mesele o kadar dakik ve zarif olmaktadir ki, bu sıfatın sahibi bile amelinin kibir bir hulkü üzerine olduğunu anlayamamakta­dır. Meğer ki kendi nefsini ıslah etmeyi istesin ve nefsin hile ve desiseleri hususunda oldukça dakik ve dikkatli davranmış olsun.

Ama Allah'ın kullarına daha da kötüsü ilahî alim ve bil­ginlere tekebbür etmenin fesadı hepsinden daha çok ve zara­rı hepsinden daha fazladır. Fakirlerle oturmaktan çekinmek, meclis ve mahfillerde amel ve davranışlarda daima önde bu­lunmayı istemek işte bu kibirden kaynaklanmaktadır. Ve bu, ayan ve eşref takımından tut, alimlere ve konuşmacılara, zenginlerden tut fakirlere kadar -Allah'ın hıfzettiği kimse hariç- birçok insan arasında yaygın ve revaç halindedir. Ba­zen tevazu, yaltakçılık ve tekebbürü birbirinden ayırabilmek oldukça zordur. İnsan Allah Teala'ya sığınmalıdır ki, kendi-

119


KIRK HADÎS ŞERHİ

sine hidayet yolunu göstersin. İnsan kendisini ıslah etmek isterse ve maksuda doğru hareket edecek olursa Hakk Tea-la'nm mukaddes zatı kendi geniş rahmetiyle ona hidayet ve kılavuzluk eder ve bu seyri onun için oldukça kolay ve rahat bir hale getirir.

Fasıl

Tekebbürün Asıl Sebebi

Kibrin birçok sebebi vardır ve bu sebeplerin hepsi de as­lında bir şeye dönmektedir. İnsan, kendisinde bir kemalin bulunduğunu vehmedince ucba kapılır, bu, nefs sevgisiyle de karışınca başkalarının kemalini görmesine hicab teşkil eder ve dolayısıyla da onların kendisinden çok geride ve nakıs ol­duklarını zanneder. Bu da neticede kalbî veya zahirî büyük-lenmeye sebep olmaktadır. Mesela bazen irfan alimlerinde vücuda gelmektedir. Bir kimse kendisini marifetler ve şuhud ehli kabul etmekte, kalb ehli ve geçmişi güzel kimselerden olduğunu zannetmektedir. Başkalarına büyüklük ve üstün­lük taslamaktadır. Filozof ve hükemayı kışrî (kabukçu) fakih ve muhaddisleri ise zahirî ve halkı da hayvan gibi görürler. Allah'ın tüm kullarına hakaret ve tahkir gözüyle bakarlar. Bu zavallı, "fena fillah" ve "beka billah" lafını edip tahak­kuk davulunu çaldığı halde böyle tasavvur etmektedir. Hal­buki ilahî marifetler, insanın Allah'ın kullarına güzel bir gözle bakmasını iktiza etmektedir. Eğer marifetullah'm ko­kusunu dahi almış olsaydı, hakkın cemal ve celalinin maz-harlarma tekebbürde bulunmazdı. Nitekim beyan ve ilim makamında kendisi de kendi haletinin hilafını tasrih etmek­tedir. Bütün bunlar aslında kalbine marifetlerin girmemiş

120


KİBİR

olmasından ve bu zavallının daha iman makamına dahi er­meden irfan makamından dem vurmasından ve irfandan hiç­bir nasibi olmadığı halde tahakkuk''tan söz etmesinden kay­naklanmaktadır.

Bazen filozoflar arasında da bazı şahıslar ortaya çıkmak­tadır ki, kendilerini burhan ve hakikatlerin alimi bildiklerin­den ve Allah'a, melaikeye, resullere ve kitaplara yakîn eden kimselerden olduklarını düşündüklerinden dolayı diğer in­sanlara hakaret gözüyle bakarlar ve diğer ilimleri ilim ola­rak bile değerlendirmezler. Tüm insanların ilim ve imandan yana nakıs olduğunu düşünürler. Bu yüzden de kalplerinde onlara karşı kibirlenir ve zahirde de onlara karşı tekebbür ile muamelede bulunurlar. Halbuki rububiyet makamı ve mümkünün fakirliği hususunda ilim sahibi olmak bunun tersini gerektirmektedir. Aslında filozof, mebde ve meada, (evvel ve sona) var olan ilmî vasıtasıyla tevazu melekesine sahip olan kimse demektir. Allah Teala Lokmana hikmet verdi. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de o büyük zatın kendi oğ­luna şöyle nasihatta bulunduğunu haber vermektedir: "Ulu­lanıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde kendini beğe­nerek kibirle yürüme. Şüphe yok ki, Allah ululanıp övünenle­rin hiç birini sevmez." (*)

İrşad, tasavvuf ve nefs tehzibi iddiasında bulunan kimse­ler arasında da bazı şahıslar çıkar ki, halka karşı kibirlenir, tekebbür ederler, alimlere, fakihlere ve onlara tabi olan kim­selere karşı kötümser olurlar. Alim ve filozoflara dil uzatır, kendilerinin ve kendilerine bağlı olan kimselerin dışındakile­rin helak ehli olduklanna inanırlar. "Eli ilimden boş olduğu için de ilimleri yol dikeni sayar ve ilim ehlini de salikin yolu-

(*) Lokman Suresi, 18.

121


KIRK HADİS ŞERHİ

nun şeytanı kabullenirler. Halbuki kendi makamlarını iddia ederken bütün bu sözlerin iktizasının hilafını söylemekteler. İnsanların hidayetçisi ve sapıkların mürşidi olan kimselerin, insanı helak eden şeylerden müberra olması gerekir.Dünya-dan geçerek Hakkın cemalinde fani olması, Allah'ın kulları­na tekebbür etmemesi ve onlara karşı kötümser olmaması gerekir.

Fakihler, fıkıh ve hadis alimleri ve talebeleri arasında da bazen öyle kimseler çıkmaktadır ki, diğer insanlara tahkir gözüyle bakmakta, onlara karşı üstünlük taslamakta ve ken­disini bütün ikram ve büyüklüklere müstehak bir kimse ola­rak bilmektedir. Tüm halkın kendisine itaat etmesi gerekti­ğini ve dediği her şeyin harfi harfine yerine getirilmesi lazım geldiğini tasavvur etmektedir. Kendisinin de; "O yaptıkla­rından sorulmaz, fakat onlardır sorumlu olanlar." (*) oldu­ğunu zannediyor. Kendisi ve kendisi gibi olan bir kaç kişi dı­şında hiç kimsenin cennete giremeyeceğine inanır. Çeşitli ilimlerin mensuplarından söz edilince onlara hemen dil uza­tır, kâfi ölçüde nasiplenmediği kendi ilminin dışındaki tüm ilimleri görmeden, ölçüp-biçmeden tardetmeye kalkışır ve in­sanın helak sebepleri olduğunu söyler. Ulema ve sair ilimleri cehalet ve bilgisizliği yüzünden tardeder ve onları böylesine tahkir edip aşağılamasını da dinî bir vecibeymiş gibi göste­rir. Halbuki ilim ve diyanet, böylesi davranış ve ahlaktan münezzeh ve müberradır.

Herhangi bir hususta ilmi olmadan görüş izharında bu­lunmayı mutahhar şeriatımız haram kılmış ve müslümana ihtiramı farz kılmıştır. Bu zavallı ise din ve ilimden habersiz Allah ve Rasulünün kavlinin hilafına davranmış, ama buna

(*) Enbiya Suresi, 23.

122


KİBİR

dinî bir şekil vermeye çalışmıştır.Halbuki halef ve selef alim­lerinin siyer ve adeti asla bu olmamıştır.

Şer'î ilimlerin hepsi de alimlerin tevazu sahibi olmaları gerektiğini ve tekebbürü kalplerinden söküp atmaları lazım geldiğini söylemektedir. Aslında hiç bir ilim tekebbüre sebep olmaz ve tevazuya muhalif değildir. Bundan sonra, bu şahıs­ların ilminin amellerine muhalif olmasının sebebini beyan etmeye çalışacağım. Tıp, matematik ve tabiî ilimler ile elekt­rik ve mekanik gibi dakik ve kompleks ilimlerin sahibi kim­selerde de büyüklük taslama hastalığı bazen peydahlanmak­tadır. Bunlar da diğer alimleri değersiz kabul etmekte ve eh­line tahkir nazarıyla bakmaktadırlar. Bunlardan herbiri, asıl ilmin kendi yanlarında bulunan ilim olduğunu düşünür­ler. Zahirde ve kalplerinde insanlara kibriyalık taslamaya kalkışırlar. Halbuki ilimleri bunu gerektirmemektedir. İlim ehli olmayan bazı menasık ve ibadetler ehli de insanlara ba­zen tekebbür etmekte onları hakir görmekte ve tahkir et­mektedirler. Bunlar da sair insanları ve hatta alimleri dahi necat ehli olarak kabullenmezler. İlimden bahsedilince, "amelsiz ilmin ne faydası var? Aslolan ameldir" derler. Özellikle de kendi meşgul oldukları amele oldukça ehemmi­yet verirler ve tüm insanlara kibir ve ucb nazarıyla bakarlar. Halbuki hakiki ibadet ve ihlas ehli olmuş olsalardı amelleri­nin kendilerini ıslah etmiş olması gerekirdi. Namaz, insanı fesad ve münkerden alıkoymakta ve mü'minin miracı konu­munda bulunmaktadır. Bu, elli yıllık namaz kılan, farz ve müstehab amellerini yerine getiren zavallı, ilhad olan kibre ve diğer fesadlardan daha büyük olan ucba mübtela olmuş ve şeytana ve şeytanın hulkuna daha da bir yakınlaşmıştır. İnsanı kötülükten nehyetmeyen ve kalbi korumayan namaz

123


KIRK HADİS ŞERHİ

(belki kesret ve çokluğu sebebiyle kalbi zayi' bile edebilen namaz) namaz değildir. Oldukça ehemmiyet ve önemle kıldı­ğın halde seni şeytana ve kibirden ibaret olan şeytanî sıfata yakınlaştıran namaz, aslında namaz değildir. Namaz asla bu gibi şeyleri iktiza etmemektedir. Bunlar ilim ve amelden ha­sıl olan kibirdendir.

Bunların dışında hasıl olan benzeri şeyler de aslında in­sanın kendisinde bir kemal görmesi ve başkalarının bu ke­malden yoksun olduğunu düşünmesi neticesinde vücuda gel­mektedir. Mesela haseb ve neseb sahibi bir kimse böyle ol­mayan kimseye karşı tekebbür etmektedir. Veya cemal ve güzellik sahibi kimse de böyle olmayan veya böyle olmak is­teyen kimseye karşı kibirlenir, tekebbürde bulunur. Veya tabiîleri, taraftarları, dostları, kabilesi, talebeleri ve benzeri şeyleri olan kimse de bundan yoksun olan bir kimseye karşı tekebbürde bulunur. Demek ki genel olarak kibrin sebebi, in­sanın kendisinde hayalî bir kemal görmesi, bu sebeple ucba kapılması ve başkalarını bu sıfattan ve kemalden yoksun bil-mesindendir. Hatta bazen fasid ahlak ve çirkin ameller sahi­bi kimseler de başkalarına karşı tekebbürde bulunur. Zira kendisinde var olanı kemal olarak değerlendirmektedir de ondan.

Bil ki kibir sıfatına sahip olan kimse bazen bazı cihetler­den ötürü kibir izharında bulunmaktan sakınır, el çeker. Bu­nu hiç kimseye belli ettirmez. Ama bu habis ve alçak ağaç, kalbinde kök salmıştır. Bu yüzden de kişi tabii halini kaybe­dince hemen ortaya çıkar. Mesela kızdığında ve öfkelendiğin­de hemen kibriya ve azamet izharında bulunur ve ilim, amel veya sahib bulunduğu diğer şeylerini diğerlerinin yüzüne vu­rur ve onunla iftihar eder.

124


KİBİR

Bazen de kibrini açığa vurur ve dış cihetlerin hiç birine itina göstermez. Kibrinin şiddeti, onu ipini koparmışa dön­dürür. Velhasıl bazen kibir, ameller, hareketler ve sekenat-larda da zuhur eder. Mesela meclislerde daima baş köşede olmaya, giriş-çıkışta diğerlerinden önde bulunmaya çalışır. Fakirleri kendi meclisine koymaz, onlarla oturmaktan, mec­lis kurmaktan şiddetle kaçınır. Kendisi için bir harim ve do-kunmazlığa kail olur. Yol yürümek, bakmak, halkın sorunla­rını cevaplandırmak ve benzeri amellerinde tekebbürde bu­lunur. Bu hadisin şerhinde yeralan meselelerin aslını kendi­sinden alıp tercüme ettiğimiz bazı muhakkikler diyorlar ki; "Alimde kibrin en düşük ve alçak derecesi insanlardan yüz-çevirmesi ve onlara hakkıyla teveccüh etmemesidir. Abidde ise insanlara surat asması, yüzünü ekşitmesidir." Adeta inanlardan uzaklaşıyormuş veya onlara gazaplanıyormuş gi­bi bir hali vardır. Ama bu zavallı, vera'nm (günahlardan sa­kınmanın); alında, alnın kırışıklarında, suratını asmasında, başkalarından yüzcevirmesinde, halktan uzaklaşmasında, boynunu büküp başını aşağı salmasında ve kendisine şöyle bir çekidüzen vermesinde olmadığını, tam tersine kalpte ol­duğunu bilemiyor. Peygamber (sav) göğsüne işaret ederek; "takva buradadır" buyurmuştur.

Bazen de kibir insanın dilinde zahir olur, başkalarına karşı övünür, iftiharda bulunur ve nefsini temize çıkarmaya çalışır. Abid kimse iftihar makamında, "ben falan işleri yap­tım" der, başkalarının bu hususta nakıs olduğunu düşünür ve kendi amellerini büyük sayar. Bazen de diliyle açıkça bu­nu tasrih etmemektedir; ama bu sözlerinin lazımesi ve gere­ği, nefsin tezkiye edilmesi ve temize çıkarılmasıdır. Alim ise diğerlerine, "Sen ne biliyorsun? Ben falan kitabı bilmem kaç

125


KIRK HADİS ŞERHİ

defa okudum. Yıllar yılı ilmî camiada hazır bulundum. Bir sürü üstad ve büyük şahsiyetleri gördüm, ne kadar zahmet çektim. Bunca kitap yazdım. Tasnif ve teliflerim var vb..." şeyler söyler. Velhasıl nefsin şer ve hilelerinden Allah'a sı­ğınmak gerekir.

Fasıl

Kibrin Fesadları

Bil ki, bu uygunsuz ve çirkin sıfatın hem bizzat kendisi birçok fesadları haizdir ve hem de birçok fesadlarm vücuda gelmesine sebep olmaktadır. Bu rezil sıfat, insanı zahirî ve batmî kemal ile dünyevî ve uhrevi nasiblerinden de mahrum kılmakta, alıkoymaktadır. Çoğu kere buğz ve düşmanlık vü­cuda getirmekte, insanı başkalarının gözünden düşürmekte ve değersiz kılmasına sebep olmaktadır. Diğer insanları ken­disine aynı şekilde karşı koymaya ve onu hor görmeye ve tahkir etmeye zorlamaktadır.

Kafi'de yer alan bir hadiste İmam Sadık (as) şöyle buyur­muştur: "Her kulun başının üstünde bir dizgin ve yular var­dır ve bir melek de onun dizginlerini elinde tutmaktadır. Te­kebbür ettiğinde melek o şahsa, 'Alllah seni aşağı indirir. Çabuk aşağı in' der. Velhasıl o kendi nazarında insanların en büyüğüdür. Ama halkın nazarında ise insanların en de­ğersiz ve küçük olanıdır. Tevazu ettiğinde ise onun başının üzerinde var olan dizginlerden tutup çekerek ona, 'büyük ol, Allah Teala seni büyük ve yüce kılar' der. Bu ise kendi ya­nında insanların en küçüğü, halkın nazarında ise insanların en büyüğü ve yücesidir."

Ey aziz, sende olan akıl diğerlerinde de var. Eğer sen te-

126


KİBİR

vazu gösterecek olursan,mecburen halk da sana ihtiram gös­terecek ve seni büyük tutacaktır. Ama eğer tekebbür edecek olursan hiçbir yere varamazsın. Ellerinden gelse seni hor ve hakir eder ve sana hiç mi hiç itina göstermezler. Birşey yap­masalar bile kalplerinde hor, gözlerinde zelil ve hiçbir maka­mı olmayan bir kimse haline gelirsin. Sen tevazu ile halkın kalplerini fethetmeye çalış, kalpler sana yönelince hemen eserlerini zahir eder ve eğer kalpler senden yüzçevirecek olursa o zaman da senin istediğinin tersine birtakım eserler zahir edecektir.

Öyleyse sen farzen ihtiram delisi ve büyüklük isteyen bir kimse dahi olsan, mutlaka insanlarla iyi geçinmek ve tevazu göstermek zorundasın. Tekebbürün neticesi senin maksud ve taleb ettiğin şeylerin tam tersidir. Öyleyse dünyevî hiç bir neticesini alamadığın gibi, belki beklediğinin de tam tersini göreceksin. Üstelik bu haslet ve hulk insanın ahirette de hor ve zelil olmasına sebep olmaktadır. Bu alemde insanları ha­kir gördün, onlara büyüklük tasladın, azamet, celal, izzet ve haşmet izharında bulundun, bütün bunların ahiretteki suret ve tecesümü, zillet ve horluktur. Nitekim Kafî'de yer alan şu hadis-i şerif de bu meseleye işaret etmektedir: 'Davud b. Ferkad'ın kardeşi diyor ki, Hz. Sadık'ın (as) şöyle buyurdu­ğunu işittim: (Ahirette) Mütekebbirler zayıf karıncalar ha­linde tecesüm edecekler ve insanlar, Allah Teala hesaptan el çekinceye kadar onları ayakları altında çiğneyecektir.." (*)

Hz. Sadık'ın (as), kendi ashabına ettiği vasiyet ve tavsiye­lerinde de şöyle yer almıştır. "Azamet ve kibir izharından sa­kının. Zira kibir Allah'a (cc) mahsustur. Bu hususta Allah'a

(*) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Kibr, 11. hadis.

127


KIRK HADİS ŞERHİ

niza etmeye kalkışanı ise Allah Teala kıyamet gününde zelil ve hakir kılar." (1) Allah Teala'nın zelil ettiği bir kimseye ne yapacağını ve onu ne gibi bir hale koyacağını ise bilemiyo­rum. Zira ahiret işleri ile dünya işleri arasında büyük farklı­lıklar vardır. Ahiretteki zillet, dünyadaki zilletten bambaşka birşeydir. Nitekim o alemin nimet ve azabı da buraya göre farklıdır.Nimetleri bizim tasavvurlarımızın çok üstünde, id­rakimizin ötesindedir. Hakeza ashabı da öyle.. Kerameti de bizim hayal ettiğimizden başka birşeydir ve mütekebbir in­sanın işlerinin akıbeti ise cehenneme varmaktır. Bir hadis-i şerifte de yer almıştır ki, "kibir ateşin bineğidir." (2)

Kibir bineğine binen bir kimseyi ise bineği ateşe götürür ve onda bu sıfattan en küçük bir eser olduğu müddetçe de cennet yüzünü göremeyecektir. Nitekim Rasulullah (sav)'tan şöyle nakledilmiştir: "Kişi, kalbinde hardal tanesi kadar da­hi kibir olduğu müddetçe cennete giremez." (3)

İmam Bakır ve İmam Sadık (aleyhima's-selam) hazretleri de buna yakın izharlarda bulunmuştur.Nitekim Kafî-i Şe­rifte yer alan bir hadiste Hz. Bakır (as) şöyle buyurmakta­dır: "İzzet ve kibriya Allah'a mahsustur. Bunlardan birşeye sahip olmaya kalkışanı Allah Teala yüzüstü cehenneme atar." (4) Üstelik mütekebbirler için hazırlanan cehenem ile sair insanlar için hazırlanan cehennem arasında da büyük farklılıklar vardır. Daha önceden de tercüme ve naklini yap-

(1)  Vesailu'ş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babi'l-Tahrimi'l-Kibr, 9. hadis.

(2)  Aynı eser, 14. hadis.

(3)  Vesailu'ş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babu'1-Haddi't-Te-kebbür, 6. ve 7. hadisler.

(4)  Vesailu'ş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babu Tahrimi'1-Kibr, 2. hadis.

128


KİBİR

tığımız, insanın belini kıran mezkur hadis yeterlidir ve bu­rası mahalli olduğundan yeniden naklediyoruz.

Hadis oldukça muteber hir hadistir. Hatta sahih hadisler gibidir. İbn-i Bekir, Hz. Sadıktan (as) naklediyor ki, Hazret şöyle buyurdu: "Şüphesiz cehennemde mütekebbirler için bir vadi vardır ki adına sakar derler. Bir defasında hararetinin şiddetinden Allah (aze ve cellejye şikayette bulundu. Ve Al­lah'tan bir nefes alabilmek için kendisine izin vermesini iste­di. (Allah Teala da ona izin verince) bir nefes aldı ki cehen­nem yandı." (*)

Kendisi azab yurdu olmasına rağmen hararetten şikayet­te bulunan ve nefesiyle de cehennemi yakan yerden Alah'a sığınırım, ahiretteki ateşin hararetini, şiddetini bu alemde idrak edemeyiz. Zira azabın şiddet ve za'fının ihtilaf sebeple-rinen biri idrakin kuvvet ve za'fıdır. Kuvve-i müdrike ne ka­dar fazla güçlü ve idrak ne kadar daha kamil ve halis olursa, elem ve derdi de o kadar fazla his ve idrak eder.

Bu ihtilafın sebeplerinden biri de harareti kabulde hissin dayandığı maddelerdir. Zira haraketi kabullenmede madde­ler farklılık arzetmektedir. Mesela altın ve demir, harareti kurşun ve kalaydan daha fazla kabullenmektedir. Hakeza kurşun ve kalay da tahta ve kömürden, tahta ve kömür de et ve deriden daha olarak harareti kabullenmektedirler.

Bunun başka bir sebebi de idraki kuvvetinin mahall-i ka­bul (harareti kabullenen mahal) ile varolan irtibatının şid­detli olmasıdır. Mesela insanın beyni kemiklerden daha az harareti kabul ediyor olmasına rağmen, teessür ve etkilen­mesi daha fazladır. Zira idrak kuvveti beyinde daha güçlü ve

(*) Vesailu'ş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babu Tahrimi'l-Kibr, 6. hadis.

129


KIRK HADİS ŞERHİ

hassastır.

Bunun başka bir sebebi de bizzat hararetin kendi noksan­lık ve kemalidir. Mesela, eğer haraket 100 derece olursa 50 derecelik haraketten daha fazla elem vermektedir.

Bunun başka bir sebebi de hararetin fail maddesi ile ha­rareti kabullenen madde arasında irtibatın farklılığıdır. Me­sela ateşin ele yakın olması ile ele değmesi arasında oldukça büyük farklılık vardır.

Bütün bu zikredilen beş sebebin hepsi de bulunduğumuz alemde tam anlamıyla nakıs ve noksandır. Ama ahiret ale­minde tam anlamıyla kuvvetli ve kamildir. Bu alemde varo­lan bütün idraklerimiz nakıs, zayıf ve zikri bahsin uzaması­na sebep olacak olan ve aynı zamanda da bu makamda zikri münasib görülmeyen birçok hicab ve perdelerle örtülüdür. Bugün gözlerimiz melekleri, cennet ile cehennemi görme­mektedir. Kulaklarımız berzahı, berzah aleminde olanları kı­yamet ve ehlinin sesini duymamaktadır. His ve duyu organ­larımız, orasının hararetini idrak edememektedir. Bunun se­bebi de bizzat kendilerinin nakıs ve noksan olmasındandır. Ehl-i Beyt'in (salavatullahi aleyhim) haber ve sözleri de ima-en veya açık bir şekilde bu mevzuya işaret ile doludur.

Ama insanın bedeni bu alemde harareti kabul etmemek­tedir. Bir saat bile bu dünyanın soğuk ateşinde yanacak olsa kül olur gider. Ama kadir olan Allah Teala kıyamette insa­nın bedenini, cehennem ateşinden (ki Cibril-i Emin'in haber verdiğine göre cehennem ehlinin 70 zer'alık zincirinden bir halkasını bu dünyaya getirecek olsalar bütün dağlar onun hararetinden erir gider) daima baki kalacak, erimeyecek ve bitmeyecek bir şekilde yaratacaktır. İnsanın kıyametteki be­deni de bu alemdeki bedeniyle kıyas edilemez.

130


KİBİR

Bu alemde nefs ile beden arasındaki irtibat da oldukça zayıf ve nakıstır. Bu alem, nefsin kendi kuvvetiyle kendisin­de (alemde) zahir olmasına izin vermemektedir. Ama o alem, nefsin zuhur diyarıdır. Nefsin bedenle olan nisbeti, faaliyetin hallakiyet ile varolan nisbeti gibidir. Nitekim bu mesele ken­di mahallinde sabit ve müşahhastır. Bu nisbet, nisbetler ve irtibatların en kamili ve tamam olanıdır.

Bu dünyanın ateşi, soluk ve de soğuk bir ateştir. Halis ol­mayan haricî maddeler ile karışık arazî (cevheri değil- Çev). birşeydir. Ama cehennem ateşi halis, katıksız, zatıyla kaim olan cevher, canlı ve irade sahibi bir ateştir ki, ehlini tam bir şuur ve idrak ile yakmaktadır. Me'mur olduğunca kendi ehli­ni şiddetle sıkmaktadır. Sadık-ı Musaddık Cibril-i Emin'in cehennemi vasfını okudun, ayrıca Kur'an-ı Kerim ve nakledi­len haberler de cehennemi vasfeden ifadelerle doludur.

Ama cehennem ateşinin bedene ilişme irtibatının bu alemde şebih ve benzeri yoktur. Bu dünyadaki tüm ateşler insanı ihata edecek olsa, sadece satıh ve yüzeysel olarak iha­ta edebilir. Ama cehennem ateşi batını, zahirî müdrikatı ve müdrikatla ilgili herşeyi ihata etmektedir. O öyle bir ateştir ki, kalb, ruh ve kuvveleri yakmakta ve onlarla bir nev'i itti­hat ve birlik meydana getirmektedir ki bu alemde bir benze­rini bulabilmek mümkün değildir.

Velhasıl malum oldu ki, bu dünyada azabın esbab ve vesi­leleri hiç bir surette mevcut değildir. Ne buranın maddesinin kabul liyakati vardir ve ne de hararetin faili tammul faaliye-dir ve ne de idrakler kâmil ve tamdır. Cehennemin dahi ken­disinin bir tek nefesiyle yandığı ateşi ne derk edebiliriz ve ne de tasavur. Meğer ki, Allah etmesin mütekebbirlerden ola­lım, bu çirkin ve uygunsuz hulkumuzu ıslah edemeden bu

131


KIRK HADİS ŞERHİ

alemden göçelim ve ahirette bizzat muayene ve müşahede edelim; "Mütekebbirlerin yurdu ne de kötüdür." (*)

Fasıl

Kibrin Bazı Sebepleri

Bil ki, daha önceden de zikredildiği gibi tekebbür etmenin sebeplerinden biri de aklın küçüklüğü, kabiliyetin zayıflığı, alçaklık, düşkünlük, sabırsızlık ve tahammülsüzlüktür. Kişi bilcümle kapasitesiz ve sabırsız bir insan olduğundan kendi­sinde bir kemal görünce veya bir üstünlük ve imtiyaz müşa-hade edince hemen bir mevki ve makam sahibi olduğu veh­mine kapılır. Halbuki sahip olduğu her branşa ve muttasıf olduğu her kemale insaf ve ibret gözüyle bakacak olsa, ke­mal sandığı ve kendisiyle iftihar ve tekebbürde bulunduğu herşeyin ya aslında hiç mi hiç kemal olmadığını ya da kemal olsa bile diğer kemaller karşısında kayda değer bir değer ifa­de etmediğini ve zavallının suratının tokatla kıpkırmızı ol­duğunu (şişmanlıktan değil- çev.) hemen anlayacak, derke-decek, "şişkinliği, şişmanlık zannetmiş" olduğunun farkına varacaktır.

Mesela sahip olduğu irfan ilmi sebebiyle diğer insanlara hakaret gözüyle bakan, tekebbürde bulunan, onların kışrî (kabuğa önem veren) ve zahirî olduğunu söyleyen bir arifin; tamamıyla hakikatlerin hicabı ve yolunun engeli olan bir avuç mefhumdan, ilahî marifetlerle hiç bir ilgisi olmayan ila­hiyat ve ilahî isim ve sıfatlar ilminden fersahlarca uzakta bulunan tumturaklı, debdebeli ve kandırıcı bir miktar ıstıla-

(*) Nahl Suresi, 29.

132


KİBİR

hat ve kavramlardan başka neyi var ki? Marifetler kalbin sıfatıdır ve bu satırların yazarının inancına göre bütün bu ilimler aslında amelîdir, mefhumları bilmek ve kendinden habire ıstılah ve kavramlar çıkarmak değil. Ben kısa ve her-şeyden habersiz yaşadığım bu ömrümde dahi ıstılahî arifler ile sair ilimlerin alimleri arasında öyle şahıslar gördüm ki, irfan ve ilmin hakkına andoîsun ki bu ıstılah ve kavramlar onların kalbine olumlu yönde etki etmemiş, belki tam tersi yönde tesir ettiği bile olmuştur.

Ey aziz, ilahî irfan, senin de dediğin ve kabullendiğin gi­bi, kalbi, ilahî esma ve sıfatların tecellisi, zatı-ı mukaddesin cilvesi ve hakiki sultanın giriş mahalli kılmaktadır ki, tüm eserleri mahvetmekte, renkleri silmekte, makam ve mevkile­ri, büyüklük ve ululanmaları tamamıyla yok etmektedir; "Şüphesiz ki padişah ve melikler hir şehre girdiler mi o şehri harab ederler ve halkının azizlerini zelil bir hale getirirler.." (*)

Kalbi, Ahmedî tevhide erdirir. Öyleyse niçin kalbini ce­malinde mahvetmiş, renkleri daha da bir arttırmış, makam ve mevkileri büyüklük ve yücelikleri çoğaltmış, kendini Hakk Teala'dan ve isimlerinden mahrum bırakmış, kalbini şeytanın barınağı kılmışsın ve de Allah'ın kullarına, Hakk dergahının hasslarma ve mahbubun cemalinin cilvelerine tahkir ve aşağılık gözüyle bakıyorsun? Eyvahlar olsun senin gibi arifin haline ki, herkesin halinden daha kötü bir hale sa­hipsin, hüccet sana tamam olmuş, hiç bir özür ve mazeretin de kalmamış! Sen Hakka'a tekebbür ediyorsun, O'nun mu­kaddes zatının tecellilerine, sıfat ve isimlerine karşı firavun­luk taslıyorsun!

(*) Nemi Suresi, 34.

133


KIRK HADİS ŞERHİ

Ey mefhumlar talibi, ey hakikatleri kaybetmiş zavallı, bi­raz olsun düşün. Marifetlerden neye sahip olduğuna bir bak. Hakk ve sıfatları hususunda kendinde ne gibi bir eser görü-yorsun?Musiki ve müzik ilmi belki senin ilminden daha da dakiktir. Hey'et, mekanik, riyazî vs. tabiî ilimler de ıstılahlar ve dikkat açısından senin ilminle omuz-omuzadır. Onlar in­sana ilahî irfan hibe etmedikleri gibi, senin ilmin de ıstılah­lar hicabı, mefhumlar ve itibarlar perdesi arkasında kaldığı müddetçe ne bir keyfiyet ve ne de bir hal verebilir insana. Belki ilim kanununda, tabiî ilimler ve ilm-i riyazî dahi sizin ilimlerinizden daha iyidir. Zira o ilimler bir netice vermekte­dir, ama sizlerin ilmi hiç bir müsbet netice vermediği gibi belki bazen aksi netice vermektedir.

Mühendis, hendese ilminin neticesini ve sarraf da kendi sanatının neticesini almaktadır. Ama sizler, dünyevi netice­den mahrum kaldığınız gibi marifetlere de ulaşamamış bu­lunmaktasınız. Belki sizin hicablarımz daha da bir galiz ve kalındır. Hazret-i esma ve sıfatlar hususunda bir söz işitince sonsuz bir kesret canlanmaktadır gözünüzde. Dolayısıyla da bu ıstılahlar sayesinde hakikatlere ve marifetlere ulaşama­dığınız gibi, bizzat bu ıstılahlar, hak alimlerine karşı tekeb­bür ve iftihara da sebep olmaktadır. Kalbî bulanıklık ve kir­lilikleri arttıran marifet, marifet değildir. Eyvahlar olsun o marifetlere ki, sonunda sahibini şeytanın varisi kılmakta­dır. Kibir, şeytanın ahlakî özelliklerinden biridir. O senin ba­ban Adem'e karşı tekebbür etti ve dergâhtan kovuldu. Sen de tüm Adem ve ademoğullarma karşı tekebbür ettiğinden, kovulmuş ve tardedilmişsin... Şimdi gel de diğer ilimlerin halini bir düşün! Hekim eğer gerçekten de hekim ise, halk ile Hakk ve Hakk ile kendisi arasında varolan nisbeti anlamış

134


KİBİR

ve derketmişse kibriya ve ululuk onun kalbinden dışarı çıkar ve nihayet özgür olur. Ama bu mefhumlar ve ıstılahlar talibi zavallı, hikmetin bunlardan ibaret olduğunu ve hekimin de bunları bilen insandan ibaret olduğunu zannetmiştir. Bazen de kendisinin vacip sıfatlarla muttasıf olduğunu söyler. He-kim'in Hakkın sıfatlarından biri olduğunu ifade eder; "Hik­met (kendisini) ilaha benzetmektir. (İlahî ahlakla ahlaklan-maktır. Çev.)"

Bazen de kendisini enbiya ve mürselin zümresindenmiş gibi göstermeye çalışır, "Onlara kitap ve hikmeti öğretir." (*) ayetini tilavet edip durur. Bazen de "hikmet mü'minin yiti­ğidir" hadisini ve "Ve kime hikmet ihsan edilirse şüphesiz ki o çok hayra nail olmuş demektir." (**) ayetini kıraat eder. Halbuki kalbi hikmetten habersiz, hayırlardan fersahlarca uzak ve hikmetten mahrumdur.

İlahî hekim ve büyük İslam filozofu Muhakkik Damad (ra) buyuruyor ki, "Kekim o kimsedir ki, beden kendisi için bir elbise gibi olsun. İstediği anda onu soyup çıkarabilsin." O ne diyor, biz ne diyoruz? O hikmetten ne anlamış ve bizler ne anlıyoruz? Öyleyse sen ki, birkaç mefhum ve bir avuç ıstı­lah ile övünüyor ve insanlara üstünlük taslıyorsun, bu senin kapasitesizliğini, tahammülünün azlığını ve kabiliyetinin noksanlığım göstermektedir.

Kendisini mahlukatın mürşid ve hidayetçisi bilenlerin ve varlığım tasavvuf makamında karar kılanların hali bu iki­sinden daha kötü, tekebbür ve nazı da daha fazladır. Bu iki grubun ıstılahlarını çalmış, kendi pazarının cinslerine şöyle bir çeki düzen vermiş, Allah'ın kullarının kalbini Hakk'tan

(*) Bakara, 129. (**) Bakara, 269.

135


KIRK HADİS ŞERHİ

döndürerek kendisine cezbetmiş, o saf ve sade zavallıyı alim­lere ve diğer insanlara karşı kötümser kılmış, kendi pazarı­nı genişletmek için, anladığı veya anlamadığı bir avuç cazib ve ilgi çekici ıstılahı zavallı halka yutturmuş ve "şaha mec-zub"„ "şaha mahbub" lafzıyla cezbe ve hübb halinin elde edileceğini zannetmiştir.

Ey dünya talibi ve mefhumlar hırsızı! Seni bu işinin o ka­dar da kibir ve iftihar edilecek yanı yoktur. Zavallı seni. Sa­bırsızlık ve aklının küçüldüğünden bazen sen de oyuna geli­yor, kendinin bir makam sahibi olduğunu düşünüyorsun. Nefs ve dünya sevgisi, çalıntı malı mefhumlar, nisbetler ve itibarlarla eklenmiş ve uygunsuz bir netice vermiştir. Bunla­rın inzimam ve eklentisiyle de ilginç ve acaib bir macun vü­cuda gelmiş, sen de kalkmış kendini bütün bu ayıplara rağ­men mahlukatın mürşidi, ümmetin necatının hidayetçisi ve şeriat sırrının sahibi ve belki bazen daha da bir küstahlaşa-rak, velayet-i külliye makamının maliki olduğunu düşünü­yorsun. Halbuki bu da istidad ve kabiliyetin eksikliği, göğ­sün darlığı ve kalbin genişlikten mahrum olmasındandır.

Sen; fıkıh, hadis ve diğer şer'i ilimlerin talebesi de usul ve hadis ilminde sana öğrettikleri bir avuç ıstılahtan başka bir-şey bilmiyorsun. Eğer baştan sona amelle ilgili bulunan bu ilim de sen de bir şeyler oluşturamamış, nefsini ıslah etme­miş, tam tersine ahlakî ve amelî fesadlar vücuda getirmişse senin işin zordur ve diğer ilimlerin alimlerinden daha aşağı ve değersiz sayılırsm.belki sıradan insanlardan da daha aşa­ğısın. Bu arızî mefhumlar, harfi manalar, Allah'ın diniyle hiçbir ilgisi olmayan ve ilmî semereleri var diye tavsif edebi­leceğin bir ilimden dahi sayılamayacak olan faydasız niza ve ihtilaflar için bunca naz ve tekebbür de neyin nesi? Allah şa-

136


kibir

hiddir ki eğer ilmin neticesi bu olursa ve sana hidayet etmez, ahlakî ve amelî fesadlan senden uzaklaştırmazsa, en aşağı­lık ve iğrenç iş ve mesleklerden daha aşağı ve iğrençtir. Zira bu iş ve mesleklerin seri ve acil neticeleri vardır. Dünyevî-uhrevî fesadlan da daha azdır. Ama zavallı sen günah ve ve­balden başka bir netice elde edemezsin, ahlakî fesadlar ve uygunsuz amellerden başka bir şey hasılın olmaz. Öyleyse senin ilmin de ilmî itibar nazarıyla dahi bakacak olursan hiç bir değer ifade etmemekte ve dolayısıyla tekebbür edilecek bir yönü bulunmamaktadır. Ama ilmî ufukların oldukça dar ve küçük olduğundan hemen birkaç kavram ve ıstılah öğre­nince kendini alim, halkı ise cahil görmeye başlıyorsun. Mu-karreb meleklerin kanadını ayakların altına seriyor, meclis­lerde yeri, sokaklarda ise yolu Allah'ın kullarına daraltıyor, küçültüyorsun.

Bunlardan daha aşağı ve düşük olanı ise mal, evlad, ak­raba ve taifesi gibi dış ve haricî işlerde tekebbür eden kimse­dir. Zavallı, ademi ahlak ve insanî edeblerin hepsinden mah­rum ve uzaktır. Eli tüm ilim marifetlerden boştur. Ama elbi­sesi koyun yününden ve babası falan oğlu filan olduğu için insanlara tekebbürde bulunuyor. Ne kadar küçük bir aklı, dar ve karanlık bir kalbi var ki, tüm kemalleri terketmiş, gü­zel bir elbise ile kanaat etmekte, tüm güzellikleri külah ve aba ile değişmektedir. Zavallı, hayvanî bir makam ve hayvani lezzetlerle iktifa etmiş, akıldan yoksun bir suret ve hakikatten mahrum bir şekil karşılığında tüm insanî mevki ve makamları terketmiş, kendisinin bu vasıfla makam sahibi biri olduğunu zannetmektedir. O kadar aşağılık ve liyakat­sizdir ki, birisi ondan dünyevî olarak bir derece yukarıda ol­sa, ona kölenin efendisine davrandığı gibi davranmaktadır.

137


KIRK HADİS ŞERHİ

Elbette ki, tüm arzu ve gayesi dünya olan kimse, dünyanın kulu ve ehlidir. Taptığı şey (dünya) kimin yanındaysa onun önünde zelil ve hakir düşmektedir.

Velhasıl tekebbürün en kuvvetli sebeplerinden biri, fikir ufuklarının küçüklüğü ve kabiliyetin eksikliğidir. Kemal ol­mayan veya tam bir kemal olmayan şeyler ona şiddetli bir şekilde tesir etmiş ve onu ucb ve kibre zorlamıştır. Dünya ve nefis sevgisi fazla olan kimselerden hu denilenler daha fazla tesir uyandırmaktadır.

Fasıl

Tekebbürün Tedavisi

Şimdi de kibrin fesadlannı bildiğin için, nefs ilacını bul­mayı düşün. Himmet kemerini kuşan. Kalbi bu bulanıklar­dan ve gönül aynasını bu galiz tozdan temizlemeye çalış. Eğer nefs kuvveti ve kalb genişliğine sahip isen, dünya sev­gisi kalbinde kök salmamışsa, dünya güzellikle kalbinde faz­la cilve etmemiş, insaf ve ibret alma gözün açık ise önceki fa­sılda beyan edilenler en iyi ilmî ilaç konumundadır.

Ama eğer bu merhalede de kendine gelmezsen biraz da kendi haletlerini düşün, belki kalbin uyanır da kendine ge­lirsin. Ey ilk önceleri bir hiç olan ve sonsuz yılların yokluk gizinde saklı duran insan! Yokluk ve vücud sayfasında mah­volmaktan daha değersiz ne olabilirdi ki? Hakkın iradesi se­ni yaratmayı dileyince, kabiliyetin nakıs, alçak ve değersiz olduğundan ve feyz-i ilahiyi kabullenme isti'dadından mah­rum bulunduğundan seni salt kuvve ve za'fdan ibaret olan alemin heyulasından, mevcudun ve kainatın en alçak ve de­ğersiz varlığı olan cismî ve unsurî bir şekle büründürdü, ora-

138


KİBİR

dan da bir nutfe -ki elinle dokunacak olursan şiddetle tiksi­nir ve hemen büyük bir zahmetle de olsa temizlemeye çalı­şırsın- haline getirdi ve seni oldukça dar ve pis bir yerde (ka­dın ve erkek cinsel organlarında) karar kıldı. Daha sonra da idrar mecrasından fec'i ve çok çirkin bir halde anne rahmine yerleştirdi ve seni, adını dahi anmaktan nefret ettiğin bir menzilde müstakar kıldı. Orada da seni kan pıhtısı ve bir parça et haline getirdi ve seni adını duymaktan dahi korktu­ğun gıda ve besinlerle besledi ve büyüttü. Bütün bunlardan utanman, ar etmen gerekir. Ama herkes bu belalara duçar olduğundan artık utanç ve ar da kendiliğinden kalkmış olu­yor: "bela umumî olursa güzeldir."

Sen bütün bu merhalelerin hepsinde de mevcudatın en rezil, zelil ve alçağı durumundaydın. Zahirî ve batını bütün idraklerden yoksun ve tüm kemallerden beri idin. Daha son­ra kendi geniş rahmetiyle sana hayat bağışladı. Hayat orta­mında bir kurtçuktan daha aşağı ve nakıs olduğun halde sa­na hayat verdi. Kabiliyetinin noksanlığı ve kendi rahmetinin genişliği ile sende hayatı ve hayati özellikleri daha da bir fazlalaştırdı. Dünya muhitine gelme liyakatini elde edince de seni en alçak mecralar ve en rezil haletlerde bu fezaya soktu. Halbuki tüm kemaller ve hayati özelliklerde diğer tüm hay­vanların yavrusundan daha zayıf ve değersiz idin. Daha son­ra da kamil kudretiyle seni zahirî ve batmî kuvvelerle donat­tı ama yine de o kadar değersiz ve zayıfsın ki, kuvvelerinden hiçbiri senin tasarrufunda değildir. Kendi sıhhatini dahi hıf­zedemiyor, kudret ve hayatını koruyamıyor sun. Gençliğini ve cemalini hıfzedemiyorsun. Eğer bir afet ve hastalığa müb-tela olursan onu kendinden def edemiyorsun. Bilcümle kuv­velerinden" hiçbirinin şekil ve itibarlarına dahi sahip de-


KIRK HADİS ŞERHİ

Eğer bir gün aç kalacak olursan en kokmuş murdarı bile yemekten çekinmezsin. Eğer susayacak olursan en pis ve kokmuş suyu bile rahatça içmeye kalkışırsın. Velhasıl tüm hususlarda zelil ve çaresiz bir kulsun ki, hiçbir şeye kadir değilsin. Vücud ve vücudun kemallerinde sahip olduğun his­seyi, diğer mevcudatın sahip olduğu hisselerle mukayese edecek olursan, senin ve bütün yeryüzünün, belki bütün gü­neş sisteminin en alçak ve basiti tüm neş'etlerin en küçüğü olan cismanî alem mukabilinde hiçbir değer ifade etmediğini, hissedilir bir öneme sahip bulunmadığını göreceksin.

Azizim, kendinden başkasını görmemiş, gördüğün şeylere ise ibret ve muvazene gözüyle bakmamışsın. Hayatta sahip olduğun hayatî itibarlar ve dünyevî zinetleri şehrinle, şehri­ni ülkenle ve onu da yüzde birini dahi görmediğin dünya ül­keleriyle mukayese et. Tüm ülkeleri yeryüzüyle, yeryüzünü güneş manzumesi ve güneşin nurlu ışığından faydalanan ge­niş kürelerle, benim ve senin fikir muhitinden hariç olan gü­neş manzumesini de diğer manzumelerle kıyas et ki bizim güneşimiz tüm gezegenleriyle, onlardan birinin tek bir geze­geni kadar dahi değildir. Onlardan hiçbiri bizim güneşimiz ve gezegenleriyle kıyas dahi edilemez. Dediklerine göre şim­diye kadar keşfedilenler bilmem kaç milyon kehkeşandır ki, bu küçük ve yakın samanyolunda bile bilmem kaç milyon gü­neş sistemi'vardır. Onlardan en küçüğü ise bizim güneş sis­teminden milyonlarca defa daha büyük ve nuranîdir. Bunla­rın tümü cismanî acemdir ki, miktarını onların halik ve ya­ratıcısından başka hiç kimse bilmemektedir. Keşf erbabı olanlar ondan sadece az bir bölümünü keşfedebilmişlerdir. Tüm cisimler alemi ise tabiat ötesi alem mukabilinde hiç bir değer ifade etmemektedir. Orada öyle alemler vardır ki, be-

140


KİBİR

serin akıl ve havsalasına dahi sığmaz.

Bütün bunlar, hayatımızın itibarları ve bu vücud alemin­de sahip olduğumuz hisselerdir. Allah Teala senin bu alem­den alınmanı irade edince de tüm kuvvetlerine zayıflamala­rını, tüm idraklerinin çalışamaz hale gelmelerini emreder. Vücud fabrikam bozmalarını buyurur. Duyu ve görme organ­ları ile kuvvet ve kudretini alınca da sen bir cemad haline gelirsin ve birkaç gün geçmeden çıkaracağın koku tüm halka eziyet eder. Suret ve heyetin insanların kaçacağı bir hale ge­lir. Tüm ecza ve azaların kısa bir müddet sonra dağılır, dar­madağın olur. Bunlar senin cisminin akıbeti, mal, akraba ve çocuklarının hali ise mal'undur.

Ama eğer berzahının ıslah edememişsen, Allah biliyor, orada nasıl bir suret ve halete sahipsin. Bu alemin ehlinin idrakleri, bu suret ve halin keyfiyetini ve niteliğini derkten acizdir. Zulmet, korku ve kabir azabı hakkında her ne işittiy-sen bu alemin karanlık, korku ve azablarıyla mukayese edi­yorsun. Halbuki bu kıyas batıldır. Kendi ihtiyarımızla kendi­miz için o alemde hazırladığımız şeyler sebebiyle Allah ferya­dımıza yetişsin. Kabir azabı ahiret azabının çok bariz bir numunesidir. Bazı rivayetlerden de anlaşıldığı üzere orada şefaatçilerden de mahrum bulunmaktayız. Nasıl bir azab ol­duğunu sadece Allah biliyor. Bizim ahiretteki neşet halimiz, adı geçen hallerden daha kötü ve korkunçtur. O gün haki­katlerin zuhur ettiği gündür. Sırların keşfedildiği gündür. Ameller ve ahlakın tecessüm ettiği gündür. Hesaba erişme günüdür. Cehennem duraklarında zillete duçar olunduğu gündür. İşte bunlar da kıyametin hali.

Ama kıyametten sonra olan cehennemin hali ise zaten malumdur. Cehennem hususunda birşeyler işitiyor ve bili-

141


KIRK HADİS ŞERHÎ

yorsun. Cehennem azabı sadece ateş değildir. Yüzüne öyle korkunç bir kapı açılacak ki, eğer bu alemde açılacak olsa tüm dünya ehli helak olur. Aynı şekilde bir cehennem kapısı kulağına ve biri de burnuna açılacak ki, bunlardan herhangi biri bu dünya ehli için açılacak olsaydı şiddetli azabı yüzün­den hepsi helak olurdu.

Ahiret alimlerinden biri diyor ki, cehennem ateşi sonsuz şiddetli olduğu gibi, soğuğu da oldukça şiddetlidir. Allah Te-ala soğuk ve sıcağı bir araya toplamaya da kadirdir. Bu da akıbetimizin hali! Öyleyse işinin evveli sonsuz yokluk, vücu­da geldiği andan itibaren tüm haletleri çirkin ve kabih, tüm hal ve durumu utanç verici, dünya berzah ve ahireti, biri di­ğerinden daha feci ve rezalet olan bir kimse neyi ile tekebbür ediyor? Hangi cemal ve kemal ile iftihar ediyor?

Öyleyse anlaşıldığı üzere tekebbür sonsuz cehalet ve bil­gisizlikten kaynaklanmaktadır. Her kimin cehaleti fazla ve aklı az ise kibri daha fazladır. Ve aynı şekilde her kimin ilmi daha fazla, ruhu daha büyük ve göğsü daha geniş ise daha çok mütevazi ve alçakgönüllüdür.

Rasulullah (sav)'in ilmi ilahî vahiyden kaynaklandığın­dan ve ruhu da oldukça büyük olduğundan tek başına mil­yarlarca insanın ruhiyatına galib geldi. Tüm cahili adetleri ve batıl dinleri ayaklar alfana aldı. Tüm kitapları neshetti ve nübüvvet dairesinin hatmini mübarek vücudu kıldı. Dünya ve ahiretin sultanı ve Allah'ın izniyle tüm alemlerde tasarruf sahibi biriydi, ama buna rağmen herkesten daha fazla müte­vazi idi. Ashabın kendisine ihtiram için ayağa kalkmasını kerih görüyordu. Bir meclise girdiğinde daima alt köşede otururdu. Yemeğini yerde yer ve yerde otururdu ve "ben de bir köle gibiyim, bir köle gibi oturur ve bir köle gibi de ye-

142


KİBİR

rim..." derdi.

Hz. Sadık (as)'dan nakledildiği üzere Rasulullah (sav) pa­lanı olmayana merkebe binmeyi severdi ve Allah'ın kullarıy-la daima alçak bir yerde oturur, yemek yerdi. Fakirlere iki eliyle ihsanda bulunurdu. O hazret merkebe biniyor ve kendi kölesi ile veya diğer kölelerle bir arada oturuyordu.

Ailesine ev işlerinde yardımcı olmak, hazretin siyeri ve adetiydi. Kendi mübarek eliyle koyunları sağıyor, elbise ve ayakkabısını dikiyordu. Kendi kölesiyle el değirmenini çevi­riyor ve hamur yoğuruyordu. Kendi geçimini kendisi sağlı­yor, fakir ve miskinlerle oturuyor ve onlarla yemek yiyordu. Bunlar ve bunlardan daha büyük işlerin tümü o hazretin si­yeri, ahlakı ve tevazusudur. Halbuki manevî makamların yanısıra hazretin zahirî saltanat ve riyaseti de kemale er­mişti.

Aynı şekilde, Ali b. Ebi Talib de (salavatullahi aleyhi) o büyük zata uymuş ve tamamıyla Rasulullah (sav)'m ahlakıy­la ahlaklanmıştı.

Öyleyse ey aziz, eğer tekebbür manevi kemal içinse, onun manevi kemali herkesten daha fazlaydı, eğer riyaset ve sal­tanat içinse o da buna sahipti. Ama buna rağmen herkesten daha çok mütevazı idi. Öyleyse bil ki tevazu, ilim ve marife­tin ürünüdür. Kibir ve tekebbür ise cehalet ve bilgisizliğin. Bu cehalet, ar ve aşağılık utancını kendinden uzaklaştırır. Enbiyanın sıfatıyla muttasıf ol, Hakk ile çekişen kimse ise O'nun gazabına uğrayıp ateşe girecektir.

Eğer nefsini ıslah etmeyi istersen onun amelî ve pratik yolu da az bir dikkat ve kollama ile oldukça kolay ve rahat bir hale gelmektedir. Bu yolda erkekçe himmet, fikir hürri­yeti ve görüş yüceliği sayesinde hiç bir tehlike ile karşılaş-

143


KIRK HADÎS ŞERHİ

mazsın. Nefs-i emmareyi altetme, nefse galebe çalma ve in­sanın necat yolu, onların arzu ve isteklerinin hilafına dav­ranmaktır.

Nefsi yok etmek için tevazu sahibi kimselerin sıfatıyla muttasıf olmak ve onlar gibi davranmaktan daha iyi bir yol yoktur. Tekebbürün hangi mertebesinde bulunursan bulun ve hangi ilmî, amelî ve diğer dalların ehli olursan, ol, bir müddet nefsanî arzularının hilafına hareket et. İlmî uyanık­lık ve dünyevî-uhrevî akıbeti tefekkür neticesinde yolun ko­lay ve rahat olması ve güzel bir sonuç elde etmen ümid edi­lir. Eğer nefsin senden meclisin baş köşesinde oturmanı ve başkalarından öne geçmeni temenni ederse sen bunun hilafı­na davran. Eğer nefsin fakir ve miskinlerle oturmayı ar ka­bul ediyorsa sen onun burnunu yere sürterek fakirlerle otur, onlarla yemek ye, yolculuk et ve onlara katıl, Nefsin bazen de münazara yoluyla önüne çıkıp der ki, "sen makam sahibi­sin, şeriatın yayılması ve tebliği için makamını hıfz etmen gerekir, fakirlerle oturmak senin kadr-u menziletini kalpler­den siler. El altındaki kimselere karışmak insanı hafif kılar. Meclislerde oturmak senin makamını küçültür, o zaman da kendi şer'î vazifelerini hakkıyla yerine getiremezsin." Bil ki bütün bunların hepsi şeytanın tuzakları ve nefsin hileleridir. Resul-i Ekrem (sav) dünyadaki makam ve mevkisi senden daha fazlaydı. Siyer ve yaşam tarzı da okuduğun gibiydi.

Ben kendi zamanımdaki bazı alimleri de bizzat gördüm ki, bir memleketin veya şia beldesinin tam riyasetine sahip oldukları halde siyer ve davranışları Rasulullah'mkinin ay­nısıydı.

1340 yılından 1355 yılına kadar şia nahiyesinin tam riya­seti ve kamil merciiyeti makamına sahip olan Üstad-ı Azzam

144


KİBİR

ve Fakih-i Mükerrem Hacı Şeyh Abdülkerim Yezdî Hairî'nin nasıl bir ahlak ve siyere sahip olduğunu hepimiz gördük. Hizmetçi ve uşağı ile birlikte oturur yemek yerdi. Yere otu­rur ve küçük talebelerle ilginç bir şekilde kaynaşır, onların arasına katılırdı. Son yıllarda epey yaşlanınca da akşam na­mazından sonra cübbesiz, başına sade bir parça sarmış, aya­ğına çarık giymiş vaziyette sokaklarda yürüyordu.

Kalplerdeki makamı daha da bir büyümekteydi ve bu iş­leri yüzünden makamına hiç bir zarar gelmiyordu.

Bu merhumun dışında Kum'un bazı oldukça muhterem alimleri de vardı ki, şeytanınızın sizler için yonttuğu bu ka­yıtlardan hiç birisi onlarda yoktu. Kendi ihtiyaçlarını bizzat kendileri pazardan alıyor, sarnıçlardan su çekiyor, ev işlerin­de ailelerine yardımcı oluyorlardı.

Onların pak nazarında mukaddem ve muahher ile baş ve alt köşenin hiçbir farkı yoktu. Mütevazi insanların alçakgö­nüllü oluşları insanı şaşırtıyordu. Ama buna rağmen ma­kamları mahfuz idi ve kalplerindeki yerleri gittikçe daha da bir büyüyordu.

Velhasıl Nebiyy-i Ekrem (sav)'in ve Ali b. Ebi Talib'in (as) sıfatı insanı küçük kılmamaktadır. Ama burada nefsine etti­ğin muhalefette de oldukça dikkatli ve uyanık olmalısın. Zira bazen nefs insan için başka bir yoldan tuzak hazırlamakta ve insanı gafil avlayarak sırt üstü yere vurmaktadır. Mesela bazılarını görürsün, meclisin en alt köşesinde öyle bir otu­rurlar ki, orada hazır bulunanlara, "benim makam ve mev-kim buradan çok daha yüksek ve yücedir. Ama ben tevazu gösteriyorum" demek ister. Makamı belli olmayan biri ken­disinden önce geçirilince, güya bu yanlışlığı ortadan kaldır­mak ve bunun sadece tevazudan olduğunu göstermek için

145


KIRK HADİS ŞERHİ

makamı nisbeten düşük olan diğer birini de kendisinden ön­ce geçirir. Bunlar ve buna benzer binlercesi hep nefsin hile­leridir. Bütün hunlar ise kibri fazlalaştırmak ve buna da ri­yakarlık ve dalkavukluğu ilave etmektir.

Halis bir niyetle mücahedeye girişmek gerekiyor. Elbette o zaman nefs mutlaka ıslah olacaktır. Tüm nefsanî sıfatlar, ıslah edilir cinstendir. İlk önceleri biraz zordur. Ama ıslah'a kalkıştın mı rahat ve kolay bir hale gelir. Asıl olan insanın tasfiye ve ıslaha niyetlenmesi ve uykudan uyanmasıdır. İn­sanlığın ilk menzili "yakza," "uyanmak"dır. İnsanın gaflet uykusundan uyanması ve tabiat sekrinden kendine gelmesi­dir. İnsanın, kendisinin bir yolcu olduğunu ve yolculukta in­sana azık ve binek lazım geldiğini, azık ve bineğin ise insan-nm kendi hasletleri olduğunu bu tehlike ve korku dolu sefe­rin bu karanlık, oldukça dakik, kılıçtan daha keskin ve kıl­dan daha ince yolun merkebinin ise erkeklik himmet ve gay­reti olduğunu bu karanlık yolun nurunun ise iman ve övül­müş hasletler olduğunu anlamasıdır. Eğer gevşeklik eder ve gecikirse bu sırattan geçemeyip yüzüstü ateşe düşecektir. Zillet toprağıyla yeksan olacak ve helaket uçurumuna yuvar-lanacaktır. Bu sırattan geçemeyen insan, ahiret sıratından da asla geçemeyecektir.

Ey aziz! Cehalet ve bilgisizlik perdesini yırt.

Bu korkunç uçurumdan kendini kurtar. Muttakîlerin mevlası ve bu yolun tek salihi ve gerçek kılavuzu mescidde feryad ediyordu. Öyle ki, mescide yakın olanların tümü bunu açıkça duyuyordu. "Mücehhez olun. Allah sizlere rahmet et­sin, şüphesiz ki sizler bir yolculuğa çağrılmışsınız." (*)

Sizler için en iyi ahiret teçhizatı ise nefsanî kemaller,

(*) Nehcu'1-Belağa-i Feyz, 195. hutbe.

146


KİBİR

kalb takvası, salih ameller, batın temizliği ile ayıb ve pislik­ten beri bulunmaktır.

Farzen şekli ve nakıs bir iman ehli bile olsan saadettiler ve salihler zümresine katılmak için bu pisliklerden temizlen­men ve halis olman gerekiyor. Bu manevî pisliklerin gideril­mesi ise tevbe ve pişmanlık ateşi, nefsi kınamak ve melamet ocağına atmak, pişmanlık ateşiyle yakıp yok etmek ve Al­lah'a dönmek iledir. Bu işi bu dünyada kendin yap. Aksi tak­dirde ilahî azab ocağında "Allah'ın yakılmış ateşi" (*) kalbini yakar, eritir. Ve bu ıslahın ahiret asırlarıyla kaç asır çekece­ğini ise Allah biliyor. Ama bu dünyada temizlenmek ve ıslah olmak kolaydır. Bu neş'ette değişiklik ve tağyirat, oldukça seri ve çabuk gerçekleşmektedir. Ama o alemde tağyir ve de­ğişiklik başka bir şekilde vaki olmakta ve nefsin melekele­rinden bir tek melekenin zevali asırları almaktadır.

Öyleyse ey kardeş, ömür, gençlik, kuvvet ve ihtiyarın elinde baki bulunduğu müddetçe kendi nefsini ıslah etmeye çalış. Bu makam ve şereflere önem verme. Mümkündür ki, şeytan bu rezile diğer rezailden daha çok önem vermiş olsun. Bu onun bir sıfatı olduğundan ve Allah'ın dergahından ko­vulmasının sebebi bu bulunduğundan, arif, sıradan halk, alim ve cahili de kendisine yoldaş kılmak istiyor. O alemde kendisini bu rezil melekeyle karşılayınca onun da melameti-ne uğramanı arzu ediyor. Der ki, ey ademoğlu! Enbiyalar sa­na demediler mi ki, ben Hakk dergahında baban Adem'e te­kebbürde bulunduğum için kovuldum. Adem'in makamını tahkir ve kendi makamını büyüttüğüm için de mel'un oldum. Ama sen niye kendini bu rezilliğe mübtela kıldın?

O zaman zavallı sen, azabların, belaların, hasletlerin ve

(*) Hümeze Suresi, 6.

147


KIRK HADİS ŞERHİ

nedametlerin (ki insan bunları duymak bile istemiyor) yanı-sıra mahlukların en zelili ve mevcudatın en aşağısı tarafın­dan eleştirilecek, kınanacaksın.

Şeytan Allah'a tekebbür etmemişti ama Hakkın mahluku için kibirlenmiş tekebbür etmiş ve şöyle demişti: "Beni ateş­ten, onu ise balçıktan yarattın." (*)

O, kendisini büyük, Adem'i ise küçük saydı. Sen de ade-moğullarını küçük, kendini ise büyük sayıyorsun. Sen de; "Alçakgönüllü ol. Allah'ın kullarına tevazu göster" diyen ilahî emirlere muhalefet ediyor ve tekebbürde bulunuyorsun. Üstünlük taslıyorsun. Öyleyse sadece niçin şeytana lanet ediyorsun? Habis nefsine de lanet etsene. Nitekim onunla bu rezil haslette de ortak değil misin? Sen şeytanın mazharla-rmdansın. Mücessem şeytansın. Belki berzahî ve kıyameti suretin de şeytandır. Ahiret suretlerinde mizan ve ölçü nefs melekeleridir. Ahiret aleminin ölçü ve mizanları burada olanlardan başkadır.

Fasıl

Hasedin de Bazen Tekebbürün

Mebdei Olduğu Beyanında

Bil ki, bazen bir kemale sahip olmayan kimse de kemal sahibi olan kimseye tekebbürde bulunabilir. Mesela, fakir zengine ve cahil alime karşı kibirlenebilir. Bilinmelidir ki, bazen ucb tekebbürün mebdei olduğu gibi, bazen de hased tekebbürün mebdei olabilir. İnsan kendisinin sahip olmadığı bir kemali diğerlerinde görünce ona karşı hasette bulunabi-

(*)A'raf Suresi, 12. 148


KİBİR

lir. Bu da o kimseye karşı tekebbürde bulunmasına ve neti­cede onu zelil ve hor kılmaya çalışmasına sebep olabilir.

Kafî'yi şerifte Hz. Sadık'ın (as) "kibir, halktan her sınıfın kötü ve şerir fertlerinde bulunur" diye buyurduğu yer almış­tır. Hazret daha sonra şöyle buyuruyor: "Rasulullah (sav) Medine sokaklarının birinden geçiyordu. Siyah bir kadın da yolun üstünde durmuş hayvan gübresi topluyordu. Kendisi­ne, 'Rasulullah'ın yolu üzerinden çekil' denilince 'yol geniş­tir' diye cevap verdi. Ashab kadına taarruzda bulunmaya kalkışınca, Peygamber, 'Onu bırakın, zira o bir mütekebbir-dir.' (*) diye buyurdu.

Bazen de kibir, ilim sahibi kimselerde ortaya çıkmakta­dır. Bunlar da tevazünün zenginler için güzel olmadığından dem vururlar. Nefs-i emmare ona zenginler için tevazünün imanı eksilttiğini söyler durur. Zavallı, zenginlere zenginliği için tevazu ile gayrisi arasında hiç bir fark bırakmamakta­dır. Bazen dünya sevgisi, mevki ve makam arzusu insanı mütevazi olmaya zorlar. Bu hulk, tevazu değildir. Bu, dalka­vukluk ve yağcılıktır. Nefsanî rezailden biridir. Bu hulkun sahibi fakirlere hiç mi hiç tevazu göstermez. Meğer ki, onlar­da bir fayda ve menfaatin var olduğunu görsün.

Bazen de tevazu hulku, insanı başkalarına karşı ihtiram­lı ve alçakgönüllü olmaya davet eder. Fakir olsun veya zen­gin tamah nazarı olsun veya olmasın. Yani onun tevazusu gösterişten uzaktır. Ruhu temiz ve paktır. Makam ve şeref sevgisi kalbini kendisine cezbedememiştir. Bu tevazu fakir­ler için iyi olduğu gibi, zenginler için de iyidir. Herkese ken­dine yakışır bir şekilde ihtiram göstermektedir. Ama senin makam ve şeref sahibi kimselere tekebbürde bulunman ve

(*) Kafi, 2. C, Kitabu'1-İman ve'1-Küfr babu'1-kibr, 2. hadis.

149


KIRK HADİS ŞERHİ

onları tahkir etmen sadece dalkavukluk ve yağcı bir kimse olmadığın için değildir. Belki bu, hased ettiğinden dolayıdır. Çok büyük hata ediyorsun. Dolayısıyla, o kişi sana beklen­medik bir şekilde ihtiram edecek olursa o zaman sen de he­men tevazu gösterecek ve ihtiramda bulunacaksın. Velhasıl nefsin hile ve şaheserleri o kadar dakik ve gizlidir ki, insanın Allah'a sığınmaktan başka çaresi yoktur. "Başta da sonda da hamd Allah'a mahsustur."

150


Beşinci Hadis

HASED

Davud, Hz. Sadık'ın şöyle buyurduğunu naklediyor: Ra-sulullah buyurdu ki: "Allah (azze ve celle) Musa b. Imran a şöyle dedi: Ey İmranoğlu, kendi fazlımdan insanlara verdi­ğim şey sebebiyle onlara hased etme, gözünü ona dikme ve nefsini onun ardısıra gönderme. Zira hased eden kimse as­lında benim nimetlerime gazablanır ve kullarım arasında yaptığım taksimden razı olmaz da yüzçevirir. Böyle olan bir kimse benden değildir ve ben de ondan değilim..." (*)

ŞERH

Hased, nefsanî bir halettir. Bu haletin sahibi, nimet ve kemal diye vehmettiği şeylerin başkalarından alınmasını ar­zu eder. Kendisi de bu nimete sahip olsun veya olmasın, ken-

(*) Vesail, Kitabu'l-Cihad, Bab-u Tahrimi'1-Hased-Kafî, C.2., Ki-tabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'l-Hased, 6. hadis.

151


KIRK HADİS ŞERHİ

dişine de nasib olsun veya olmasın hiç farketmez. Bu, gıbta-dan başka birşeydir. Zira gıbta eden kimse, başkasında ni­met diye vehmettiği şeyin onda zevalini arzu etmeksizin kendisine de nasib olmasını istemektedir. "Vehmî kemal" ve "nimet" dememizin sebebi ise, hased eden kimsenin zevalini arzuladığı o şeyin hadd-i zatında kemal ve nimet olması ge-rekmediğindendir. Hased eden kimse bazen bizzat nakıs ve rezil olan birşeyi bile kemal zannetmekte ve de zevalini ar­zulamaktadır. Veya insanlığın noksanlığı ve hayvanlığın ke-malindendir ve hased eden kimse hayvanlık mertebesinde ol­duğundan onu kemal bilmekte ve dolayısıyla da zevalini iste­mektedir. Mesela halk arasında bazıları vardır ki, kan dök­me ve cinayeti hüner olarak kabullenmekte ve böyle olan bir şahsa da hased etmektedir. Veya boş konuşmayı kemal zan­netmekte ve bu sıfata sahip kimseye hased etmektedir. Öy­leyse burada mizan kemal bulunduğunu vehmetmek ve o işi bir nimet olarak düşünmektir.

Başkalarında bir nimet görüp de (gerçekten de nimet ol­sun veya olmasın) bunu zevalini isteyen kimse hased sahibi­dir.

Bil ki hased hususunda da, hased edilen, hased eden ve bizzat hased hasebiyle bazı derece ve kısımlar vardır.

Hased edilen kimsenin hali açısından, aklî kemaller, övülmüş hasletler, menasık, salih ameller ya da mal, evlad, azamet, haşmet vb. dış ve haricî meselelerde hased edildiği gibi kemal olduğu vehmedilince bunlardan herbirinin muka­biline de hased edildiği görülür.

Hased eden kimsenin hali açısından: Hased, bilindiği gibi düşmanlık, tekebbür, korku ve sonradan zikredilecek olan birtakım benzeri meseleler yüzünden ortaya çıkmaktadır.

152


HASED

Bizzat hased hali itibarıyla: Denebilir ki, hasedin gerçek taksimat ve dereceleri bunlardır, eskiden zikredilenler değil. Öyleyse şiddet, za'f dereceleri içinde birçok mertebeler vardır ki, sebepler açısından farklılık arzetmektedir. Aynı şekilde etkileri itibariyla muhtelif halde bulunmaktalar. Biz de inşa-Allah birkaç fasıl zımnında hasedin fesadları ve ilacına, makdur olduğu kadarıyla değinecek, açıklık getirmeye çalı­şacağız. Tevfik Allah'tandır.

Fasıl

Hasedin Bazı Sebepleri

Hasedin birçok sebebi vardır, ama başlıca sebeplerinden biri, insanın kendi nefsini zelil, hor ve aşağılık görmesidir. Nitekim kibirde, halin farklılığı hasebiyle bunun aksi sözko-nusuydu. İnsan kendisinin bir kemali olduğunu ve başkala­rının da bu kemaldan yoksun olduğunu görünce nefsinde bir nev'i üstünlük ve yücelik duygusu uyanır ve tekebbürde bu­lunur. Başkalarını kamil gördüğünde ise bir nevi aşağılık kompleksine kapılır, dış amiller ile nefsanî maslahatlar ol­madığı takdirde bu onda hasedin meydana gelmesine sebep olur. Bazen de bu zebunluğunu başkalarının kendisiyle eşit­liğinde düşünür. O zaman da kemal ve nimet sahibi kimse kendisi gibi veya kendisinin ardından gelen kimselere karşı hasedde bulunur. Dolayısıyla da denebilir ki hased, etkisi başkalarından nimet ve kemalin zeval bulmasını istemek olan nefsin zebunluk ve aşağılık kompleksine kapılmasıdır. Allame Meclisi (kuddise sırruhu) gibi bazıları da hasedin se-beblerinin yedi şey olduğunu söylemişlerdir:

1- Adavet: Düşmanlık

153


KIRK HADİS ŞERHİ

2-    Taazzuz: Hased edilen kimsenin sahip olduğu nimet ve kemal sebebiyle kendisine tekebbür ettiğini görünce buna dayanamayıp bu nimetin ondan zevalini arzu etmek.

3-    Kibir: Hased eden kimsenin, nimet ve kemal sahibi kimseye karşı tekebbürde bulunmayı istemesi ve bunun da sadece o nimetin zevaliyle mümkün olması.

4-    Taaccub: Bu büyük nimetin herhangi bir şahsa veril-diğni görünce taaccüb edip şaşkınlığa düşmek Nitekim Allah Teala önceki ümmetlerin şöyle dediklerini haber veriyor: "Sizler de bizim gibi beşersiniz ancak." (*) Aynı şekilde, "bi­zim gibi beşer olan bu ikisine mi iman edeceğiz." (**) diyor­lardı. Kendileri gibi olan kimsenin risalet ve vahiy sahibi ol­masına taaccüb ediyor ve dolayısıyla da hasedde bulunuyor­lardı.

5-    Havf (korku): Nimet sahibi kimsenin, sahib olduğu ke­mal ve nimet sebebiyle kendisinin mahbub bulduğu maksad-lan hususunda rahatsızlık çıkarmasından korktuğu için o nimetin zevalini ister.

6-  Riyaset sevgisi: Şahsın riyasette bulunması sadece
başkalarının nimette kendisiyle müsavi ve ortak olmaması­
na bağlıysa böyle bir şahıs kendisi dışında hiç kimsenin mez­
kur nimete sahib olmasını istemez.

7- Yaratılış habisliği: Hiç kimseyi nimet içinde görmek is­
temez.

Ama bu satırların yazarının inancına göre bu sebeplerin çoğu, belki de hepsi aslında insanın aşağılık kompleksine düşmesi ve kendisini zebun olduğunu tasavvur etmesine dönmektedir. Hasedin direkt sebebi, meşhurun hasede getir-

(*) Yasin Suresi, 15. (**) Mü'minun Suresi, 47.

154


HASED

diği tarif üzere bundan ibarettir. Ama bizim hasede mana verirken, bizzat bu haletin hased olduğunu söylememiz ise zikredilen şeyin sıhhatini zorlaştırmak ve sıkı tutmak demek değildir. Velhasıl bu manalar etrafında bahiste bulunmak bi­zim maksadımız olmadığı gibi bu sayfalar için de müsait de­ğildir.

Fasıl

Hasedin Bazı Fesadları

Bil ki hased, insanı helak eden kalbî bir hastalıktır ve ondan, birçok kalbî hastalıklar, kibir ve insanı helak eden amillerden olup insanın helak olması hususundak birer müs­takil sebep konumunda olan amellerin fesadları vücuda gel­mektedir. Biz de oldukça açık olan bazılarını zikretmeye çalı­şacağız. Çaresiz bazı gizli fesadlar da vardır ki, yazarın na­zarından da saklı ve örtülüdür. Hasedin bizzat fesadı olduk­ça fazladır. Muaviye b. Veheb'in sahihinde Hz. Sadık-ı Mu-saddık şöyle buyuruyor: "Dinin afeti, hased, ucb ve övünmek­tir." (*)

Hz. Bakır (as), Muhammed b. Müslim'in sahihinde şöyle buyuruyor: "Kul hangi sürçme ile -gazab sebebiyle fiilî veya dilinden sadır olan- gelirse gelsin bağışlanır. (Ama) hased, ateşin odunu yediği gibi o da imanı yer bitirir." (**)

Malum olduğu gibi iman, kalbi Hakkın (azze ve celle) te­celli ve cilvelerine mazhar kılan bir nurdur. Nitekim hadis-i kudsîde şöyle yer almıştır: 'Yer ve göklerim beni almadı.

(*) Kafî, C.2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'l-Hased, 5. hadis. (**) Kafî, C.2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'l-Hased, 1. hadis.

155


KIRK HADİS ŞERHİ

Ama mü'min kulumun kalbi beni aldı." (*)

Kalbi tüm mevcudattan daha geniş karar kılan bu ilahî nur ve manevî ışık, kalpte bu rezil hasletin bulanıklığından vücuda gelen darlık ve karanlık ile çelişki içindedir. Kalb mahzun ve bitkin, sine tutulmuş ve dar, çehre somurtkan ve asık olur. Bu haller iman nurunu batıl kılıyor, insanî kalbi öldürüyor ve ne kadar kuvvet kazanırsa o kadar iman nuru zayıflıyor, sönmeye yüz tutuyor.

Zahir ve batında hased sebebiyle vücuda gelen eserler, mü'minin manevî ve zahirî vasıflarıyla çelişki içindedir. Mü'min Allah Teala'ya nisbeten iyimser ve kulları arasında yaptığı taksimattan ise razı olan kimsedir. Hased eden kim­se ise Hakk Teala'ya nisbeten gazablı, O'nun takdirlerine küskün ve yüzçeviren kimsedir. Hadis-i şerifte de yer aldığı gibi mü'minin kötülüğünü istemez. Onun aziz ve kerim ol­masını arzu eder. Hased eden kimse ise bunun tersinedir. Mü'min dünya sevgisinin mağlubu, hasud ise dünya sevgisi­nin şiddetinden bu rezil haslete mübtela olmuştur. Mü'minin hiçbir korku ve hüznü yoktur. Hakk Teala'dan başka hiç kimseden çekinmez. Ama hasudun hüzün ve korkusu hased ettiği şey etrafında döner dolaşır. Mü'minin alnı geniştir. Yü­zünden müjde okunur. Hasudun ise yüzü asık ve somurtkan­dır. Mü'min mütevazidir, ama hasud birçok zamanlar tekeb­bür eder. Hased imanın afetidir ve ateşin odunu yediği gibi imanı yer bitirir.

Ahiretteki necatın sermayesi ve kalplerin hayatı olan imanı insanın elinden alması ve onu müflis kılması bile bu rezil hasletin çirkinlik ve kötülüğünü göstermeye yeter de artar  bile. Hasedin ayrılmaz bir parçası olan büyük fesad-

(*) Ihyau'1-Ulum, C. 3., S. 12. 156


HASED

lardan biri de Halika, hakiki velinimete gazablanmak ve Onun takdirlerine küsmek ve yüzçevirmektir. Bugün tabia­tın zulmanî hicabları ve onunla meşguliyet, tüm müdrikatı-mız, mahcub (hicablı), göz ve kulaklarımızı ise kör ve sağır yapmıştır. Ne Maliku'l-Müluk'a gazablı ve küskün olduğu­muzu biliyoruz ve ne de bu gazab ve küskünlüğün melekût ve aslî-daimî meskendeki suret ve tecessümün ne olduğunu biliyoruz. Sadece Hz. Sadık'm (as) şu sözünü işitiyoruz: "benden yüzçeviren ve bana gazablı olan kimse benden değil­dir ve ben de ondan değilim." Ama Hakk Teala'mn bizler­den beraati ve bizarının nasıl bir musibet olduğunu ve altın­da nelerin bulunduğunu bilemiyoruz? Hakkın velayetinden dışarı çıkan ve erhamür-rahiminin rahmet perçemi altından dışarı sürülen kimse için hiç mi hiç necat ve kurtuluş ümid edilemez. Şefaatçilerin şefaati de ona nasib olmayacaktır; "O'nun izni olmadan Allah katında kim şefaat edebilir." (*)

Allah'a gazablanan, velayet sığmağından, dışarı çıkan ve kendisiyle maliki arasında dostluk bağını koparmış olan kimseye kim şefaat edebilir? Yazıklar ve eyvahlar olsun, biz­zat kendimiz kendi başımıza neler getirdik! Enbiya ve evliya ne kadar feryad edip bizleri uykudan uyandırmak istediyse de biz daha da bir gaflet uykusuna daldık ve şekavetimiz gün geçtikçe daha da bir fazlalaştı.

Bu hulkun fesadlarından biri de ahiret alimlerinin de bu­yurduğu gibi kabir azabı ve zulmetidir. Zira buyuruyorlar ki ruhî baskı ve kalbî bulanıklığı olan bu alçak ve fasid ahlakın berzahî ve kabrî suret ve tecessümü, kabir azabı ve zulmeti­dir. Kabrin darlık ve ferahlığı, göğüs genişliğinin varlık ve yokluğuna tabiidir.

(*) Bakara, 255.

157


KIRK HADİS ŞERHİ

Hz. Sadık'tan (as) rivayet edilmiştir ki, Rasulullah bir gün dışarı çıkarak Sad'ın teşyî merasimine katıldı. Yetmiş bin melek de onu teşyî etmeye gelmişlerdi. Rasullullah (sav) başını semaya kaldırarak şöyle dedi: "Sad gibi kabir azabı gören var mı?" Ravi İmam'a (as) arzetti: "Fedan olayım, biz­lere Sad'ın sadece idrardan sakınmadığı nakledilmişti." Hazret şöyle buyurdu: "Maazallah, onun hulkunda sadece bir kötülük vardı, o da ev halkına karşı kötü davranırdı."

(*)

Hased sebebiyle kalpte vücuda gelen darlık, baskı, bula­nıklık ve zulmet, fasid hulklarm sadece çok az bir kısmında mevcuttur. Velhasıl bu hulkun sahibi hem dünyada azab görmekte ve mübtela bulunmaktadır, hem de kabirde baskı ve zulmet içindedir ve hem de ahirette zavallı ve çaresiz ka­lacaktır. Bunlar hasedin bizzat sebeb olduğu fesadlardır, o da başka bir fasid hulk ile batıl ve fasid amelin vücuda gel­mesine sebep olmazsa.

Başka bir fesada sebep olmaması ihtimali ise oldukça az­dır. Belki ondan ahlakî ve amelî birçok kötülükler vücuda gelir. Önceden de zikredildiği gibi, bazı yerlerde kibre, gıybe­te, koğuculuğa, sövmeye, eziyete ve insanın helakına sebep olan benzeri birçok fesada sebep olmaktadır.

Öyleyse her akıllı insanın himmet kemerini kuşanarak kendisini bu utançtan ve imanını bu yakıcı ateş ve büyük afetten kurtarması gerekir. Kendisini daimî ve ebedî bir azab olan bu alemde, fikrî baskı, kalp darlığı, berzah ve ka­bir zulmetleri ve ilahî gazabdan kurtarması lazım gelir. Bi­raz düşünürsen, bunca fesadı olan birşeyin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini anlarsın. Üstelik senin bu hasedinin ha-

(*) Kafi, C.3., Kitabu'l-Cenâiz, Babu'l-Mes'ele fi'1-Kabr, 6. hadis.

158


HASED

sed edilene de hiç bir zararı yoktur. Senin hasedin sebebiyle ondaki nimet zail olmamaktadır. Belki onun için dünyevî ve uhrevi bir faydası bile vardır. Zira onun hasudu ve düşmanı olduğundan dolayı senin mübtela ve mahzun olmanın onun için menfaati vardır. Kendisinin nimetler içinde olduğunu senin ise bundan azab çektiğini görmesi bile kendisi için bir nimet sayılır.

Eğer sen bu ikinci nimetin farkına varsan, o zaman da se­nin için başka bir azab ve fikir baskısı hasıl olur. Bu azabın da onun için bir nimettir.. Demek ki, sen daima gam, baskı ve derd içindesin, o ise nimet, ferah ve genişlik.. Ahirette de senin bu hasedinin ona faydası dokunacaktır. Özellikle de işi gıybet, iftira ve benzeri eziyetlere vardırmışsan o zaman se­nin iyilik ve hasenatlarını ona verirler ve sen de zavallı ve if­las etmiş olursun o ise nimet ve azamet sahibi.. Eğer biraz olsun bu hususta tefekkür edecek olursan kendini bu rezil hasletten kurtarır ve nefsini bu helaketten azade kılarsın.

Zannetme ki bu nefsanî rezillikler ve ruhî hulklar asla değişmez, ortadan kalkmaz. Bunlar şeytan ve nefs-i emma-renin sana ilka ettikleri birtakım boş hayallerdir ki, seni nef­sini ıslahtan ve ahiret yolunun sülûkundan alıkoymaya ça­lışmaktadır. İnsan bu değişiklikler diyarı ve tebdilatlar neşetinde olduğu müddetçe tüm vasıf ve hulkları değişebilir. Melekeler her ne kadar sağlam ve muhkem de olsalar da bu alemde olduğu müddetçe zail ve yok edilebilirler. Ama şiddet ve za'f ihtilafı sebebiyle tasfiye ve tezkiyenin zahmeti de farklılık arzetmektedir.

Nefste yeni yeni vücuda geldiği sıralarda az bir zahmet ve riyazetle nefsanî bir sıfatı zail ve izale etmek pekala ko­laydır. Bu haliyle kökleşmiş ve yere çakılıp kalmamış bir fi-

159


KIRK HADİS ŞERHİ

dana benzemektedir adeta. Ama bu sıfat nefste kökleşir ve nefsin yerleşik melekelerinden biri haline gelirse zevali mümkün olsa da biraz zor ve zahmetlidir. Yaşlanmış ve kök­leşmiş bir ağacı sökebilmek biraz zordur. Sen kalb ve ruh fe-sadlarının kökünü söküp atma fikrinde ne kadar geç hareket edersen, bir o kadar daha fazla zahmet ve riyazet çekmen ge­rekir.

Ey aziz ilk olarak zahir ve batın memleketinde ahlakî ve­ya amelî fesadın vücuda gelmesine izin verme. Başlangıçta vücuda gelmesine izin vermemen, girip kökleştikten, tüm vücudunu kapladıktan sonra yok etmeyi ve dışan çıkarmayı istemenden daha kolaydır. Bu rezilliği yok etmede ne kadar gecikirsen bir o kadar da fazla zahmet çekmen gerekir. Zira dahilî kuvveler gittikçe zayıflamakta, kuvvetten düşmekte­dir.

Büyük şeyhimiz ve değerli arif Şahabâdî (ruhum ona feda olsun) şöyle buyuruyordu: "Gençlik kuvveti ve neşat olduğu müddetçe insan ahlakî fesadlara karşı daha iyi kıyam edebi­lir ve insanlık vazifesini daha iyi yerine getirebilir. Bu kuv­venin elinizden çıkıp ihtiyarlığın gelip çatmasına dek gaflet etmeyin. Zira o zaman muvaffak olmak oldukça zordur. Far-zen muvaffak olursa da ıslah için çok zahmet çekmek gerekir. Akıllı bir insan herhangi bir şeyin fesadını görecek olursa -eğer ona bulaşmamışsa- kesinlikle onun etrafında dönüp do­laşmaz ve kendisini o işe bulaştırmaz. Eğer Allah korusun bulaşmışsa da hemen ıslahına çalışır ve kökleşmesine izin vermez. Eğer kökleşmişse büyük bir zahmet ve meşakkate katlanarak berzahı ve uhrevî meyvesini vermesin diye hemen onu söküp atmaya çalışır."

Maddî tebdilatlar ve tağyirler neş'eti olan bu alemden bu

160


HASED

fasid hulk üzere göçecek olursa bu habis ağaç meyve verecek ve onu söküp atma işi de artık elinden gelmez olacaktır. Böy­lece ahiret ve berzah alemine kadar da nefsanî hulklarından birisinin dahi değişmesi çok uzak ve gayri mümkün hale ge­lecektir.

Rasulullah (sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: "Cen­net ehli cennette ve cehennem ehli de cehennemde kendi ni­yetleri vasıtasıyla ebedî olarak kalacaklardır. Rezil ahlakın bir neticesi olan fasid niyet, menşe ve kaynağı zail olmadığı müddetçe asla zail olmaz."

O alemde melekeler o kadar kuvvetli ve şiddetli bir şekil­de zuhur edecektir ki, ya asla zail olmayacak -ki o zaman ebedî olarak cehennemde kalacaklar- ya da zail olsa bile ilahî asırlar sonunda, o da birçok sıkıntı zorluk ve ateşten sonra olacaktır.

Öyleyse ey akıllı, dünyevî bir aylık veya bir yıllık cüz'i bir zahmet neticesinde ıslah edilmesi mümkün olan ve aynı za­manda dünyevî ve uhrevî bela ve musibetlere de son verecek olan bu meseleyi sonraya bırakma ki helak olursun.

Fasıl

Ahlakî Fesadlarm Kökleri

Daha önceden de zikredildiği üzere kalb nasibi olan iman, akıl nasibi olan ilimden başka birşeydir. Tüm ahlakî ve amelî fesadlar, kalbin imansız oluşundan ve aklın, aklî bur­han yoluyla veya enbiyanın haber vermesiyle derk ve idrak ettiği şeyleri kalbe ulaştırmamasından ve kalbin o şeylerden habersiz bulunmasından vücuda gelmektedir.

Filozof, mütekellim ve şeriat ehli olan tüm herkesin ka-

161


KIRK HAJSİSŞERHİ

bul ve tasdik ettiği ve hiç kimsenin şek etmediği bir mesele şudur: Mutlak Makamın (cellat kudretuh) vücud, kemalat, nimet genişliği, nzık ve mühlet taksimi gibi hususlarda kud­ret kalemiyle cereyan eden îherşey en iyi program ve en güzel nizamdır. Ve tam maslahatlarla mutabıktır, Tasavvur edilen nizamların en kamili ©îaa külli İbir nizamdır. Ama herkes kendine has bir dil ve mesleğime uygun bir ıstılahla bu ilahi latife ve kamil hikmeti beyan etmeye çalışmışlarda*.

Arif diyor ki mutlak Cemil'in gölgesi de mutlak eemildir. Filozof ise şöyle diyor: Tabiat aleminde varolan nizam 'ilmi, nizam ile mutabık olduğu gibi naks ve serden de teridir. Vehmedilen cüz'î şeyler, mevcudatı layık olduğu kemaltease ulaştırmak içindir. Mütekellim ve şeriat ehli ise şöyle diyor: Hekim'in fiilleri, hikmet ve salah üzeredir. Beşerin cüz'i ve mahdud aklı ise ilahî takdiratlardaki tam maslahatları id­rakten acizdir. Bu mesele hepsinin dilinde cereyan etmekte olup herkes ilmi ve aklî kapasitesince onun için bir burhan ikame etmektedir. Ama kil-ü kal (söylenti) haddini aşmadı­ğından ve kalb le hail mertebesine ulaşamadığından dolayı itiraz dilleri açıktır ve iman nasibi olmayanlar ise bir dille kendi burhan ve kavlini tekzib eder. Ahlakî fesadlar da bu zemin üzerindedir. Hased eden, başkalarından nimetin zail olmasını arzu eden ve nimet sahibine karşı kalbinde kin bes­leyen kimse Hakk Teala'nın tam salah üzere bu nimeti o şahsa nasib ettiğini ve bizim idrakimizin bunu derk etmek­ten aciz olduğuna iman etmediğini bilmelidir. Hakikatte Al­lah Teala'nın adline ve yaptığı taksimatın adilane olduğuna imanı olmadığını bilmelidir. Halbuki sen akaid usullerinin birinde, Allah'ın adil olduğunu söylüyorsun. Bu, lafızdan başka birşey değildir. Adalete iman ve hased, birbiriyle çeliş-

162


HASED

mektedir. Eğer onu adil biliyorsan, yaptığı taksimi da adila­ne Mİ. Nitekim mezkur hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuş-tur. Allah Teala buyuruyor ki, Hasud, kullar arasında yaptı­ğım taksimden razı değildir ve nimetlerim için de gazablan-mıştır.™ Kalb, fıtratı gereği adilane taksimat karşısında Ku­zu etmekte ve zulüm ile sitemden, fıtratı gereği kaçmakta uzaklaşmaktadır. Beşerin zatının derinliklerinde yoğrulmuş olan ilahî fıtrat, adalet sevgisi ve adalet karşısında huzu et­mek, zulümden nefret etmek ve önünde teslim olmamaktır. Eğer bunun hilafına birşey görecek olursa mukaddime ve başlangıçta bir noksanlığın olduğunu bilmelidir. Eğer nimet­lere gazablı ve kısmetlerden razı olmayan bir kimse haline gelecek olursa bu O'nu adil kabul etmediğindendir. Belki de neuzu billah, zalimce bir taksim olduğunu düşünüyor, kıs­meti adilane bildiği halde yüzçeviren ve programı en kâmil nizam ve tam maslahatların mutabıkı olarak bildiği halde gazablanan bir kimse değildir. Eyvahlar olsun ki, imanımız nakıstır ve aklî-bürhanî meseleler, akıl ve idrak merhalesin­den kalb merhalesine ulaşmamıştır. Söylemek, işitmek, oku­mak, bahis ve kil-u kal ile iman sözkonusu değildir. Burada niyetin halis olması gerekiyor. Allah'ı arayan Allah'ı mutla­ka bulacaktır. Marifetleri taleb eden de mutlaka Ona ulaşa­caktır. "Burada kör olan ahirette de kördür ve yolunu da tam sapılmıştır, şaşırmış gitmiştir." (*)

Allah'ın kendisine nur vermediği kimsenin artık hiç bir nuru olamaz.

Fasıl

Hasedin Amelî İlacı

(*) İsra Suresi, 72.

163


KIRK HADİS ŞERHİ

Çok az bir bölümünü zikrettiğimiz ilmî ilacın yamsıra bu rezil ve fezahet dolu haslet için amelî ilaçlar da sözkonusu-dur. O da, hased ettiğin kimseye zorla da olsa sevgi ve mu­habbet izharında bulunman ve kendisine ihtiram göstermen-dir. Bundan maksadın, batmî hastalığı tedavi etmek olsun. Nefsin seni ona eziyet etmeye, hakarette bulunmaya ve ona düşmanlık etmeye davet ediyor. Onun kötülük ve fesadlarım sana takdim ediyor. Ama sen nefsanî arzularının hilafına ona merhamet et, teclil ve ihtiramda bulunmaya çalış. Dilini onu hayırla anmaya zorla. Onun iyiliklerini kendine ve baş­kalarına arzet. Güzel ve cemil sıfatlarını göz önünde bulun­dur. Gerçi ilk önceleri bu mesele icbari birşeydir. Gerçek ve hakikati yoktur. Ama maksadın nefsin ıslahı olması bu naks ve rezilliğin bertaraf edilmesi olduğundan bilahare hakikate yakınlaşacak, yavaş yavaş icbarî olma durumu ortadan kal­kacak, nefs tabii haline kavuşacak ve gerçekliğe erişecektir.

En azından nefsine bunun da Allah'ın bir kulu olduğunu ve Allah Teala'nm ona lütuf nazarı olduğundan dolayı kendi­sine nimet verdiğini ve kendi özel ihsanına mahsus kılmış olabileceğini inandırmaya ve anlatmaya çalış. Özellikle de hased edilen bir kimse ilim ve diyanet ehli bir kimseyse ve hased de ilim ve diyanet hususundaysa bu iş daha da bir çir­kin ve onlara düşmanlık etmek daha da bir kötüdür. Nefsi­ne, bunların Allah'ın has kulları olduğu için ilahi tevfike mazhar olduklarını ve büyük nimetlere nail olduklarını an­latmaya çalış. Bu nimetler insanın bu nimetlerin sahibine karşı daha da bir sevgi ve muhabbet duymasına vesile olma-lıdır.Insanları muhterem kılmalı ve bu nimet sahiplerine karşı mütevazi ve alçakgönüllü olmaya çağırmalıdır. Öyleyse nefsinde huzu' ve muhabbet vücuda getirmesi gereken şeyle-

164


HASED

rin bunun aksi şeylere sebep olduğunu görünce büyük bir şe-kavete düştüğünü anlamalı ve hemen ilmî ve amelî yollarla ıslah etmeye çalışmalıdır. Ve bilmelidir ki, muhabbet icad et­mek isteyen kimse sonunda mutlaka muvaffak olur. Zira muhabbet nuru zulmet ve bulanıklıklara kahir ve galibdir. Allah Teala mücahedeye yardımcı olacağını, kendi gizli lü-tuflarıyla tevfik inayet edeceğini vadetmiştir. "Şüphesiz ki o tevfik ve hidayet sahibidir."

Fasıl

Ref Hadisinin Zikri Beyanında

Bil ki bazı hadis-i şeriflerde Rasulullah (sav şöyle buyur­maktadır: "Ümmetimden dokuz şey kaldırılmıştır. Bunlar­dan biri de (el veya dil ile zahir olmadığı müddetçe) haset­tir. " Elbette bu ve benzeri hadis-i şerifler insanın kendi nef­sinden bu habis ağacı sökme hususunda ciddiyet göstermesi­ne engel olmamalı, ruhu ve imanı yakan ateşten ve dinin afeti olan bu hasletten kurtarmaya mani olmamalıdır. Zira bu fasid maddenin, nefsi ayaklar altına alarak çeşitli fesad-ların önünü alması, hiç bir eserin vücuda gelmesine izin ver­memesi ve insanın imanını mahfuz kılması oldukça az görül­müştür.

Aynı zamanda diğer sahih hadisler de bu sıfatın imânı yi­yip bitirdiği, dinin afeti olduğu, Allah Teala'nm bu hasletin sahibinden beraat ettiği, kendisinin ondan, onun da kendi­sinden olmadığını bildirdiği yer almıştır.

Öyleyse insan, bu kadar büyük bir iş ve mühim bir fesad olan bu hasletten gaflet etmemeli ve ref hadisi (hasedin üm­metten kaldırıldığını bildiren hadis-i şerif-çev.) ile mağrur ol-

165


KIRK HADİS ŞERHİ

manialıdır.

Öyleyse sen oldukça ciddi ol. Ve onun dallarını koparma­ya çalış. Islah niyetinde ol. Ondan hiç bir eserin zahir olma­sına izin verme. O zaman kökleri gevşeyecek, büyüme ve terakkiden geri kalacaktır. Eğer ıslah ve riyazet esnasmda-birden ölüm gelip çatacak olursa ilahî rahmeti sana da şamil olacak ve geniş rahmeti ile Rasulullah'ın (sav) ruhaniyet nu­ruyla af ve bağışlanmaya mazhar olursun. Rahmaaiyet nu­ru, onun bakî kalmış olması muhtemel olan tüm eseıierini yakmakta ve nefsi temiz ve pak kılmaktadır. Ama Hamza b. Hamran'm naklettiği hadiste İmam Sadık (as) şöyle buyuru­yor: "Şu üç şeyden, Nebi de dahil hiç kimse kurtulmmamıştır. Yaratılışta vesveseye kapılmak. Uğursuzluğa inanmak m ha-sed. Ama mümin hasedini kullanmaz.'*(*) Bu rivayette ya mübalağa edilmiştir ve maksad ona ibtilamn kesret ve çoklu­ğudur veya bu terkib, ibtila kesretinden kinaye olup maksud bizzat cümlenin mazmunu değildir ya da mecazen hasedin gıbtadan daha geniş bir anlam ifade ettiğini buyurmaktadır. Belki küffarın kendi batıl dinlerini yaymada kullandıkları nimetlerin zevalini istemeye de hased itlak edilmiş olabilir. Zira enbiya ve evliya, hakiki hasedden uzak ve beridirler. Ahlakî kötülük ve batınî pisliklere bulaşan bir kalb, ilahî il­ham ve vahye nail olamaz. Hak Teala'nın zati ve sıfata tecel­lilerine mazhar olamaz. Öyleyse bu hadis zikredildiği şekilde veya başka bir şekilde tevcih edilmelidir. Ya da ilmî kailine (sav) havale edilmelidir. "Evvelde ve sonda da hamd Allah'a mahsustur."

(*) Vesailuş-Şia, C. 11., Ebvabu Cihadi'n-Nefs, Babu Tahrimi'I-Ha-sed, 8. hadis.

166


Altıncı Hadis

DÜNYA SEVGİSİ

İbn Ebi Ya'fur, Hazreti Sadık'm (as) şöyle dediğini nakle­diyor: "Sabah akşam en büyük derdi dünya olan kişiyi Allah yoksulluğa mahkum eder, işlerini sonuçsuz bırakır ve dünya­dan kendisine kısmet olanın dışında hiçbir şeyi ona nasib et­mez. Sabah akşam en büyük derdi ahiret olan kişiyi ise Al­lah gönlü ganî, gözü tok kılar ve işlerini düzene koyar."

ŞERH

Bil ki, ilim ehli açısından ve onların maarif ve ilimleri ha­sebiyle dünya ve ahiret hakkında kimi değerlendirmeler var­dır ki, bunların ilmî açıdan gerçekliğini tartışmak bizim güt-

Kafî, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Hub ed-Dunyâ, h. 15

167


KIRK HADİS ŞERHİ

tuğumuz maksad bakımından önem taşımamakta ve onların terimlerinin anlaşılması, red veya kabul edilmesi ve eleştiri­lip düzeltilmesi için gayret sarfetmek yolcuyu yolundan alı­koymaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Burada asıl önemli olan husus, ahireti taleb eden insanın kendisinden sakınması gereken kınanmış dünyanın ve ona bu kurtuluş yolunda yardımcı olacak şeylerin anlaşılmasıdır ki biz bunu inşaallah birkaç bölüm halinde açıklayacağız. Bu yolda ilerlemek için Allah Teala'dan başarı niyaz ediyoruz.

1. bölüm

Mevlanâ Meclisî'nin (ra) Kınanmış Dünyaya

İlişkin Sözlerinin Açıklanmasına Dair

Büyük muhakkik ve eşsiz muhaddis Mevlanâ Meclisi (aleyhibirrahme) hazretleri buyuruyor ki: "Bil ki, bizim anla­dığımız kadarıyla ayet ve rivayetler toplamından çıkan sonu­ca göre kötülenmiş dünya, insanı Allah'a kulluktan, O'un sevgisinden ve ahiretin kazanılmasından alıkoyan şeyler toplamıdır. O halde dünya ve ahiret birbirinin karşısında yer almaktadır. Velev zahiren dünyevî bile olsa, Allah Teala'nm rızasına ve O'na yakınlaşmaya yol açan her şey de ahirete ait sayılır. Mesela ticaret, ziraat ve zanaat gibi. Her ne ka­dar halk bunları dünyevî saysa ve bunlarla meşgul olmaktan maksat aile bireylerinin geçimini sağlamak olsa bile, bu açı­dan, Allah'ın buyruğuna uyulmakta, bu kazanç hayırlı işlere harcanmakta, muhtaç olanlara yardım edilmekte, sadaka ve­rerek halkın sorunları giderilmekte ve benzeri işler gerçek­leştirilmektedir ki, bütün bunlar ahirete taalluk etmektedir. Oysa gösteriş ve ikiyüzyülük maksadıyla gerçekleştirilen ri-

168


DÜNYA SEVGİSİ

yazetler, her ne kadar zühd ve taat gibi görünseler de aslın­da dünyevîdirler. Çünkü bunlar kişiyi Allah'tan uzaklaştır­makta ve O'na yakınlaşmaya yol açmamaktadırlar. Tıpkı kâfir ve muhalif kişilerin (hayırlı gibi görünen) işlerinde ol­duğu gibi."

Ve başka bir muhakkikten de şunu nakil buyurmaktadır: "Senin dünya ve ahiretin, kalbinin iki halinden ibarettir. Ya­kın ve ölümden önce olanının adı dünyadır, bundan sonra ge­len ve ölümden sonra olanının adı ise ahiret. Şu halde ölüm­den önce senin için lezzet nasib, şehvet ve tat kaynağı olan herşey, senin dünyan demektir."

Ben fakir de derim ki: Denilebilir ki dünya, şekillenme değişim ve dönüşüm diyarı olan varlığın aşağı kademesidir, ahiret ise bundan, sebat, ebediyet ve kararlılık diyarı olan melekûta ve kendi batınına dönmek demektir. Ve bu iki alan her nefs ve şahıs için gerçeklik taşır. Her varlık için aşağı ve dünyevî olan, zuhur, mülk ve şuhûd makamı mevcut olduğu gibi, yüce ve ahiret makamı olan batın, melekût ve ğaybî bir makamda mevcuttur. Ve aşağı dünyevî konum her ne kadar varlık mertebelerinin geri ve nakıs bir noktası ise de, kudsî nefsin terbiye beşiği, yüce makamların tahsil diyarı ve ahire­tin tarlası olması bakımından evliya ve ahiret yolunun yolcu­ları açısından varlığının en güzel ve en yararlı hallerinden biridir. Eğer Allah Teala bu durumu meydana getirmemiş ve bu değişim ve dönüşüm ortamını var etmemiş olsaydı, hiç kimse kemale, karar ve sebat diyarına ulaşamazdı ve mülk ve melekutta genel bir noksanlık ortaya çıkardı. Ve Kur'an ile hadislerin bu alemi kınayıp aşağılamaları da aslında biz­zat dünyaya yönelik birşey değil, ona yönelmeye, ona gönül­den bağlanmaya ve onu sevmeye yönelik bir durumdur.

169


KIRKHMİS ŞERHİ

Şu Halde insanın iki dosyası oMağ» anlaşıldı. Biri övül­müş olan, öbürü de yerilmiş olandır, övülmüş olanı, terbiye, tahsil, ticaret, makam ve kemalatı elde etme diyarı olan ve içinden geçmeden elde edilmesi mümkSn olmayan ebedî saa­detin elde edildiği yerin bir mahsEÖdür. Nitekim muvahhid-lerin velisi i ve mü'minlerih emird (salavatullahi aleyh), bir şahsın dünyayı i kınadığını görünse bir hutbesinde şöyle bu­yurdu:

"MuhakkaM'hi dünya, ona sert dkmrananın sadakat diya­rı, onu anlayanın afiyet diyarı, ondan yararlanmak isteyenin zenginlik diyarı; ondan öğüt almak isteyenin öğüt diyarı, Al­lah'ın dostlarının mescidi, Allah'ın meleklerinin namazgahı, vahyi ilahinin nüzul yeri, veliyullah'ın ticaretgâhı ki onda rahmeti kazandılar ve cennete eriştiler." (*) Ve Allah Teala'nın "Muttakîlerin yurdu ne güzeldir." (**) sözü de Ayyaşfnin Hz. Bakır'dan (as) rivayet ettiğine göre "dünya" şeklinde tefsir edilmiştir. Şu halde güzellik ve yüce­liğin mazharı olan bu dünya kınanmış değildir. Asıl kınanan şey, kişinin sevip bağlandığı ve bütün kalbî ve dışsal fesat ve hataların kaynağı: anlamındaki kendi dünyasıdır (kendi ale­midir). Nitekim Kafide Hz. Sadık'tan (as) şöyle rivayet edil­miştir: "Dünya sevgisi her kötülüğün başıdır." (***). Mal ve şöhret sevgisinin müminin dininde yaptığı tahribat, iki aç kurdun çobansızbir koyun sürüsüne sağdan soldan saldıra­rak vereceği zarardan daha fazladır. "'(****)

(*) Feyz, Nehetı'l-Belâğe, Hikmet 126.

(**) Nahl Suresi, 30.

(***) Kafi, C. 2. Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Babu'1-Hubb ed-Dunya, 1.

hadis."

(.****) Kafi, G. 2. mtabu'1-îman ve'1-Küfr, Babul-Hubb ed-Dunya,3.

hadis.

170


DÜNYA SEVGİSİ

O halde kınanan dünya, gönül verilip bağlanılana dünya­dır ve kişi ne oranda gönül verip bağlanırsa bu dünyaya, kendisiyle Hak Teala arasındaki perdeler de o oranda artıp kalınlaşır. Bazı hadis-i şeriflerde ifade edildiği ikadanyla.bu perdeler yetmiş bin aydınlık ve karanlık perdedir. Karanlık perdelerin dünyaya duyulan bu ilgi olması mümkündür ve il­gi ne kadar fazla olursa, örtüler de o kadar çok olacak^ilgisne kadârrşiddetii olursa, örtü de o kadarrkalın olacaktır.

2. bölüm

Dünya Sevgisinin Artış Nedenlerine Dair

Bil ki, insan bu tabiat aleminin evlâdıdır. Bu dünya bu su ve toprağın çocuğu olduğu: için, dünya?sevgisi daha başlangı­cından: itibaren gönlünde mevcuttur..Büyüdükçe bu sevgi de gönlünde gelişip serpilir: Allah Teala'hın ona lütfettiği şeh­vet kuvveleri ve lezzet araçları sayesinde, şahsım ve türünü koruması için bu sevgi gam be gün astar. Bu alemi lezzetler mekanı olarak değerlendirdiği için de, ölümü; bunlardan mahrum kalmak olarak değerlendirir. Bu nedenle de velev filozofların delilleri ve peygamberlerin (salavatullahi aley­him) haberleri aracılığıyla ahiret alemine ve ondaki nitelik, hayat ve mükemmeliyete inanmak istese bile gönlü buna ra­zı olmaz ve bırakınız mutmain olma derecesine erişmeyi, ka­bul etmeye Mte yanaşmaz ve dünyaya duyduğu sevgi güçle­nerek devam eder.

Ayrıca insanlar fıtraten ebediyen yaşamaya meyilli olan, yok olmaktan sakınıp nefret eden ve ölmeyi yok olmak sa­nan bir yapıya sahip olduğundan, velev bu dümyanın fanî ve gelip geçici öte dünyanın ise bakî ve sürekli olduğuna aklen

171


KIRK HADÎS ŞERHİ

kabul etseler bile asıl önemli olan kalben kabul ve bunun en mükemmel aşaması da itmi'nan mertebesi olduğundan ve Hz. İbrahim Halilurrahman da Hak Teala'dan itmi'nan mer­tebesini taleb edip bu lütfa nail olduğundan, kalpleri ahirete inanç beslemediği için bu durum bir fayda sağlamaz. Bizim kalplerimizde olduğu gibi.. Her ne kadar aklen tasdik ediyor olsak bile... İtmi'nana sahip olmadıkları için bu dünyada ebe-diyyen yaşamak isterler ve ölümden yani bu alemden ayrıl­maktan korkarlar.

Ama eğer bu dünya aleminin alemlerin en aşağısı, yok­luk, değişim ve dönüşüm alemi ve helak ve noksanlık diyarı olduğunu ve ölümden sonraki alemlerin her birinin ebedi ol­duğunu, mükemmellik, hayat ve huzur diyarı olduğunu kal­ben idrak edecek olurlarsa, o aleme fıtraten sevgi beslemeye başlar. Ve dünyadan kaçmaya başlarlar. Ve eğer bu alemde yükselip şuhûd ve vicdan makamına erişir ve bu alemin ve ona ilgi duymanın batınî suretim görecek olurlarsa, bu alem onların gözünde sıkıntı diyarına dönüşür ve ondan nefret ederler, bu karanlık zindandan, zaman ve mekanın zincir ve bukağılarından kurtulmaya can atarlar ki, velilerin sözlerin­de de bu anlama işaret edilmektedir.

Ali (as) buyuruyor ki: "Allah'a yemin olsun ki, Ebu Ta­lih 'in oğlu (Ali bir çocuğun annnesinin memesine duyduğu iştiyaktan daha fazla ölüme iştiyak duyar." (*) Çünkü o yüce insan bu alemin hakikatini velayet gözüyle müşahede etmiş­ti. Ve Hak Teala'ya yakın olmayı her iki aleme bile değiş­mezdi. Eğer durum bunu gerektiriyor olmasaydı, onların o pâk nefsi bu karanlık tabiat ortamında bir an bile durmazdı ve bu çokluk, zahir ve mülkî işlerle meşgul olmak şöyle dur-

*) Feyz, Nehcu'l-Belağe, Hutbe 5.

172


DÜNYA SEVGİSİ

sun, melekûtî te'yidler bile aşıklar ve meczublar için birer sı­kıntı ve acı kaynağıdır ki, bizler bunu tasavvur etmekten bi­le aciziz.

Velilerin inleyip ağlamalarının çoğu, Sevgili'den ve kere­minden ayrı düşmüş olmaktan kaynaklanmaktadır. Nitekim onlar da bunu dualarında dile getirmişlerdir. Halbuki onlar mülkî ve melekûtî herhangi bir ihtiyaca da sahip değillerdi. Tabiat cehenneminden geçmişler ve dünya bağlarından kur­tulmuşlardı ve kalpleri tabiî hayata sahip değildi ama tabiat aleminde bulunmanın bizatihi kendisi tabii bir haz olduğun­dan; velev bu zoraki haz çok sınırlı olsa bile bu onları utan­dırmaya yetiyordu. Nitekim Hz. Resul-i Ekrem'in (sav) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ben günde yetmiş kez Allah'a tevbe istiğfarda bulunuyorken kalbim yine sıkıntılı." (*)

Ve belki de insanların babası Hz. adem'in hatası, mülkî tedbir ve buğday ile sair tabiî şeylere duyduğu tabiî ilgiydi ki bu, Allah'ın velileri için bir hata sayılır. Ama eğer Hz. adem o ilahı cezbeyle kalır ve mülke girmeseydi, dünya ve ahiret-teki bunca imkan ortaya çıkmazdı.

3. bölüm

Dünyevî Hazlarm Kalbe Te'siri ve Bunun

Fesatlarına Dair

Bil ki nefsin bu alemden aldığı bir haz, kalpte etki bırakır ki bu, mülk ve tabiatın ve bunların dünyaya bağlılıklarının etkisidir. Haz ne oranda artarsa, kalbin etkilenmesi ve sevip bağlanması o oranda fazlalaşır ve kalp her yönden dünyaya

(*) İbn Esir, Nihaye, C. 3. s. 180.- El-Cami'us-Sağîr, C. 1. s. 103. -Sa-hih-i Müslim, C. 8., S. 72: "Mietin Marre" ifadesiyle.

173


mEKfîâöîS'pmHi

ve içiıwyka değarsa fejfle^e bağlanmış olur. Ve Hm, pek çok fesatlara kaynaklık eder. TDnsanın ia&ain hataları, maspfit ve kötülükte» jmaâmesi^m. sevgi ve îbaflilıfetan gelmektedıı. ^Nitekim ba «harsım Kafi'lten aktarılan îraddste de geçti,

Hz. Şeyh ve arifimrai-n (*ruhî fedUbuş) de buyurfağaı phi, bunun en büyük fesadı da şudur ki, «^ea- dı&aya sevgisi insa­nın kalbinin sureti haline gelir ve insaaa dünyaya şMieffî 1)ir şekilde bağlanırsa, ölüm anında Allah Tseala'nın on® serdi-ğînden ayırdığını ve kendisiyle istekleri arasına ayrılık sok­tuğunu sanacak ve O'aun öfkesine muhatafe kalarak dünya­dan ayrılacaktır. Ve bu yıkıcı durumun kişiyi uyarıp kafbiaî korumaya çalışmasını sağlaması gerekmektedir.

Allah etmesin ki insan velinimetine ve hakiki Malikü'l-Mülûk'a düşman olup O'nun öfkesine muhatap kalsın ki bu öfke ve düşmanlığın suretinin ne olduğunu Alah Teala'dan başkası bilemez.

Büyük şeyhimiz (dâme zilluhu) dedelerinden naklediyor­lar ki, ömrünün sonunda çocuklarından birini çok sevdiği için büyük bir korkuya kapılmış ve riyazet çekip bu bağlılık­tan kurtularak ebedî hayata intikal etmişti, (rıdvanullahi aleyh).

"Hz. Sadık (as) buyurdu ki: 'Dünyanın durumu deniz su­yunun durumuna benzer. Ne kadar çok içilse susamıştık o oranda artar ve içeni öldürür." (*)

Dünya sevgisi insanı ebedi helake sürükler ve batınî ve zahirî bağımlılık ve kötülüklerin kaynağıdır.

Hz.Resul-i Ekrem'den (sav) şöyle buyurduğu nakledilmiş­tir: "Dirhem ve dinar sizden öncekileri öldürdü, sizin katili­niz de bunlardır."

(*) Kafi, c. 2., Kitabu'1-îman ve'1-Küfr, Bab Zemm ed-Dünya, h. 24.

174


DÜNYA SEVGİSİ

Gerçi uzak bir ihtimal ve hatta mümkün olmayan tar şeydir; ama insan başka hiçbir masiyete mübtela elmasa la­le dünyaya bağlanıp sevmek bile tek başına bir ipöla kayna­ğıdır. Ve kabir ile berzah aleminde çekilenlerin ölçüsü de as­lında bu bağlılıkla ilgilidir. Bu sevgi ve bağlılık ne kadar az olursa insanın berzah ve kabri o kadar aydınlık ve geniş ve insanın orada çekeceği sıkıntılar o kadar az olur. Bu nedenle de evliyaullah için kabir alemi (bazı rivayetlerde de geçtiği gibi) üç günden fazla değildir. Ve bu üç gün de onlann o tabii ilgi ve bağlanmalarından ötürüdür.

Dünya sevgisinin fesadlarından biri de insanı ölümden korkar hale getirmesidir. Dünya sevgisinin ve ona kalbi bağ­lılığın doğurduğu bu korku, oldukça kınanmış birşeydir. Bu, ımü'minin sıfatlarından bîri olan 'dönüş korkusu' değil, bağlı­lığın kopması ve ölüm korkusunun kendisidir.

=Büyük İslam araştırıcı ve incelemecisi, şanı yüce Hz. Sey-yid ©amâd (keremmellahu veshehu) eşsiz bir kitap olan Qa-basat'ın ilgili bölümünde şöyle buyurmaktadır: "Ölüm seni korkutmasın, çünkü onun acılığı korkusudur."

Dünyayı sevmenin büyük fesatlarından biri de insanın şer î riyazet,îbadet ve menasikten alıkoyması, tabiat yönünü güçlendirmesi ve tabiatın ruha itaat etmeyip ona isyan etme­sini sağlaması, insanın azmini gevşetmesi ve iradesini zayıf-latmasıdır. Oysa şer'î ibadet ve riyazetlerin büyük sırların­dan biri de beden, tabiat güçleri ve mülkî yönün ruha tabi ol­masını ve iradenin bedene istediğini yaptırıp istediğinden alıkoymasını sağlamaları, beden mülkünün ve mülkî-zahirî güçlerin melekûtun emrine girmesini ve isteklerine boyun eğmesini gerçekleştirmeleridir. Zahmetli ibadetler sayesinde insanın azmi bilenir, tabiata galebe çalar ve ona egemen

175


KIRK HADİS ŞERHİ

olur. Ve eğer irade tam ve mükemmel olur ve azim kavî ve sağlam olursa, beden mülkü ve onun zahirî ve batınî güçleri, meleklerin durumu gibi olur ve Allah'a isyana yeltenmez. Onlara ne buyurursa yerine getirir ve onları hangi şeyden sakındırırsa hiçbir güçlükle karşılaşmadan ondan sakınırlar.

İnsanın mülkî güçleri ruha tabi olursa sıkıntı ve zahmet­lerin yerini rahatlık alır, mülkün yedi iklimi melekûta teslim olur ve bütün kuvveleri onun hizmetine girer.